• 357 syf.
    ·Beğendi·9/10
    [KILIÇLAR SAVAŞ ATEŞİNİ KÖRÜKLERKEN İNSANIN KULLANABİLECEĞİ EN KÖTÜ SİLAH GÖZYAŞI DÖKMEKTİR]
    Bu hafta tarihle kendimi pek bir alakadar hissettim. Normalde bu alanda pek bir bilgim olduğunu söyleyemem. Ancak her zaman tarih öğrenmenin bir gereklilikten de ziyade bir zorunluluk olduğunu düşünmüşümdür. Lakin tembellik edip üzerine de pek düşmemiştim. Büyük bir hata.
    Şimdilerde bu tembelliğimi telafi etme çabası içindeyim. İlk tarih kitabımı da bitirmiş bulunuyorum. Aslında bu kitabı daha önce okumaya başlamıştım. Ancak daha sonra araya farklı şeylerin girmesiyle ertelemiştim -Kitabı çok sevmeme rağmen-. Geçenlerde kalan kısımlarını da okuyup bitirdim Elhamdülillah ve ciddi faydalar elde ettim. Bir kere bu kitap çok akıcı bir anlatıma sahipti. Bunun temel nedeni yazarının aslında bir roman yazarı olmasıydı muhakkak.
    Bahsettiğim kitap "Arapların gözüyle Haçlı Seferleri" Aamin maalouf isimli Arap asıllı bir Fransızın kaleminden yazılmış harika bir tarih kitabı. Daha önce hiç tarih kitabı okumadıysanız bununla başlamanızı şiddetle tavsiye ederim. Ayrıca bahsedilen tarihte yaşamış vakanüvistlerin anlatımıyla yazıldığı için tamamıyla "gerçek" bir tarih kitabı.
    Kısaca bu kitabı neden okumalıyız sorusuna şu cevap rahatlıkla verilebilir (tabi ben daha sonra detaylandıracağım ama :)
    İslam dünyasının bölünmüşlüğünün, iç çekişmelerinin ve orta doğu bölgesinin savaş durumunun günümüze özgü olmadığını 11. asırda da aynı şekilde olduğunu gösteren ve Aamin Maalouf'un kaleminden çıkma müthiş bir kitap, GOT (game of thrones) da neymiş dedirtecek kadar akıcı üstelik. Kılıçarslan ile başlayıp, Baybars'la sona eriyor..
    Kitabı okuyunca "Tarih tekerrürden ibarettir." cümlesi sizin için çok farklı bir anlam kazanmaya başlıyor çünkü tarihin bu kadar tekerrür etmesi hakikaten insanı şok ediyor. Günümüz gazetelerinden birini okuduğumu hissettiğim çok fazla an oldu. Bir şeylerin bu kadar benzemesi hayret verici. Ciddi manada ağzım açık kaldı.
    Orta doğu, Haçlı seferleri tarihine baktığımızda müslümanların asla bir araya gelemediklerini, Frenklerin ise o "kutsal haç" ve dinleri uğruna adı üstüne "Haçlılar" olarak toplanıp Müslüman toprakları feth ede ede taa Kudü'se kadar geldiklerini görüyoruz. Muhakkak ki Müslümanların birlik olamamaları hatta zaman zaman kendi saltanat mücadeleleri için Frenklerle dahi çeşitli ittifaklar yapmalarının bunda etkisi büyüktür.
    1000 yıl önce de yaşananların bugünden çok da farklı olmadığına dehşet içinde şahit oluyorsunuz. Bir takım farkındalıklar elde ediyorsunuz ayrıca bu kitapla beraber. Esasen tarih içerikli herhangi bir çalışmanın sonunda sizleri ya çok gururlandıracak, sevindirecek şeyler görüyorsunuz ya da yaşanılan olayların korkunçluğu karşısında öfkeden deliye dönmekten kendinizi alamıyorsunuz. Bir de hayranlık duyacağınız komutanlar oluyor tabiki. Bu kitap çerçevesinde konuşmak gerekirse Selahattin Eyyübi, Nureddin Zengi, Baybars gibi hükümdarlar takdirimi celbetti.
    Az kalsın en önemli noktalardan birini unutuyordum. Kitabın ismine kanıp içinde sadece Arapların ve Frenklerin anlatıldığını sakın düşünmeyin. Türk tarihine de oldukça fazla bir şekilde yer verilmiş. Özellikle Selçuklular hakkında oldukça farklı ve bilmeyebileceğinizi düşündüğüm şeyleri öğreniyorsunuz. Oldukça fazla bir hacim kapladığını da söyleyebilirim bu kısımların. Kaldı ki sadece şu bahsi geçen Türk hükümdarlarının sayısına bir bakın :
    -Zengi, Nureddin, Kutuz, Baybars, Kalavun ..
    Ayrıca içinde Kürt hükümdarlardan da azımsanmayacak sayıda bahsediliyor:
    -Şirkuh, Selahaddin, el-Adil, el-Kamil ..
    Zaten kitabın ele aldığı en önemli mevzuların başında Selahaddin ve Kudüs geliyor.
    "Frenklere bakınız! Biz Müslümanlar cihadı yürütmek için hiç bir coşku göstermezken onların dinleri için nasıl canla başla savaştıklarını görünüz.
    SELAHADDİN"
    Ayrıca yine kitapta Cengiz Han'dan , Hulagu'dan kısacası Moğol istilasından bahsedilmesi de ilginizi çekebilir.
    Eğer kudüs'e ilginiz varsa ve bir "Kudüs okumaları" veya "Filistin Okumaları" gibi bir okuma konsepti yapmak istiyorsanız bu kitap listenizin ilk üçünde mutlaka olmalı bunu hatırınızda tutun lütfen!
    Son olarak etkileyici bir alıntıyla incelememi sonlandırmak istiyorum. Umarım bu kitabı okursunuz.
    "Hangi Müslüman, kıyamet gününde Yaratıcısına "Kudüs için çarpıştım" veya daha da iyisi "Kudüs için şehit düştüm" diyebilmeyi istemez ki?”
  • "Birazdan yola çıkacağım. Ya upuzun düzlüğe ya da beni boncuk boncuk terleten tepeye pedallayacağım. Arkamdan gelen ve beni az da olsa korkutan araçlar, belimdeki bitmeyen ağrı, etkisini artıran güneş... Hepsi ama hepsine şükran duyacağım. Neden mi? Çünkü her yerde ama her yerde sen varsın ve bunun bir hastalığa dönüşmesinden endişe ediyorum. Onlar ise bir nebze olsun başka şeylerle meşgul olmamı sağlıyorlar. Bu yüzden çıkıyorum yola. İnsan çok bencil bir varlık. Karşı istikametten yaklaşan bir tır varken, bir başkasını değil kendini düşünüyor önce. Ama yanımda olsaydın? Ah o zaman ne olurdu, bilmiyorum. Önceliğimi kime verirdim hiç bilmiyorum," yazdı. Yazdıklarını bir kez daha okumak istedi ama kağıdı yırtıp atacağından endişe etti. Bu yüzden kalemi kağıdın üstüne bırakıp dışarı çıktı. Saatler sonra eve döndüğünde, ne kağıttan ne de kalemden eser vardı. Odasının penceresini kapattı. Her şeyin bir hayal olduğunu, onun gerçek olamayacak kadar muazzam olduğunu anladı. Hemen sonra birden bastıran şiddetli bir sancıyla irkildi. Kıyafetlerini çıkarmak istedi ama gücü yetmedi. Üzerine 10G binen bir savaş pilotu gibi hissediyordu. Ağırlaşmıştı. Halbuki onu tanımadan önce Tanpınar'ın "rüzgarda uçan tüy bile benim kadar hafif değil" sözünü tekrar etmeyi çok severdi. Bu neydi? Bir uyansaydı uykusundan o zaman bakacaktı sözlüğe. Ah bir uyansaydı!
  • 288 syf.
    ·4/10
    Ilber hocayı okumaya çalışan seven biri olarak;bu kitabını okurken acikcası çoğunlukla beğenmediğimi hatta okurken çok sıkıldığımı söylemek isterim.Ben kişisel gelisim zirvaliklardan yorulan ve epey okuyan zaman harcayan bir okur olarak kendimi bu kitaba atmıştım ama yanıldım:(Herkesin tecrübesi kendinedir.Kitabın beğendiğim kısımları olmakla beraber eleştiri kısmi biraz daha fazla gerçeklerden hayat standartlarimizdan empatiden de uzak buldum.
    Kitapta tabiki hayata dair tavsiyeleri bilimden tutalım kültüre kadar önerileri beğendim bilhsa eğitim sistemiyle ilgili analizleri . Bizatihi biz gençler için yol gösterici nitelikte.
    Mesela kitapta Ortaylı'nın tanımına göre entelektüel kişi kendi alanı dışındaki şeylerle de ilgilenene denir. herkes kendi tarihihin mimarıdır gibi tespitlerini çok beğendim.Ayrica harakete teşvik ettirmesi de ayrı güzeldi" ben hep yerimde dursaydım, dünyamı değiştirecek insanları aramasaydım, bugün tanıdığım ben olmazdım. bir insanın bittiği an, miskinliğe esir olduğu andır. insan konforundan vazgeçmeyi göze almalıdır"
    Şu alıntıda çok doğru bir tespit.Cocuk örnek alırsa iyi bir eğitim görürse sevgiyle ilgiyle ülkeye de mesleğine de yansır.
    "çocuğunuzu, sadece kendisi olduğu, çocuğunuz olduğun için sevin. bizdeki büyük yanılgılardan biri, insanlarımızın kendi başaramadıkları şeyleri çocuklarından beklemesidir. bunu yapmayın, çocuklarınıza kendi yükünüzü yüklemeyin."

    Onun dışında kitapta hafızaya değinip hayatımız temel olarak 4'e ayrılır kısmını da katılmakla beraber yapmaya çalışan bir gencim. Bu kısımlar da ilber hocayla sanki sohbet ediyor gibiydim karşımda hani tonton dedem var da güzel öğütlerini dinleyip kafa sallıyor haldeydim:)edebiyat, sinema ve müzik hakkındaki tavsiyeleri değerliydi

    Şimdi gelelim elestiri kismina..

    Kitapta hep gezme üzerine duruluyor kalkın gezin müzelere gidin yaşadığınız yeri keşfedin felan ıyide cebimde metelik yoksa nereye gidecem?Yani cinli atasözüyle bana kitabın çoğunlukla balık tutmayı öğretmesinden ziyade vermesini bu yoldaki mücadeleyi gercekleri anlatmasını da bekledim.Kitap sanki bu konuda biz ortadoğu insanına değil de daha çok orada yasayan zenginlere ve isvecte olanlara hitap ediyor gibiydi.Müzeye gidecem paralı,kitap alacam pahallı, tiyatroya gidecem dil öğrenecem parali ve pahallı öyle bizim gibi sıradan insanlar için _ülke ekonomisi_malesef vasat bir durumda olduğu için getirildiği için bu hayaller toz pembe oluyor ben bu kısmi okurken ciğerim daglandi diyebilirim.
    Ülkemiz torpil cehennemi gibi zaten okumaya öğrenmeye çalıştıkça da önüne hep daha vasat insanlar getiriliyor ben bunu değiştirmek istiyorum ilkin.
    "eğer yapmak veya öğrenmek istediğiniz şeyleri 15 yaşınıza kadar yapmadıysanız ya da ilgilenmediyseniz o yaştan sonra o şeyi öğrenemezsiniz "diyordu bir yerde açıkçası okurken çok üzüldüm bu konuda hayallerimize yönelmek çok zor maddi sıkıntılar olur manevi aile sıkıntıları vs hayatın gerçek olan kısımlarını da taşımasını bekledim bu cümlenin devamı olacak nitelikte.Ben 15 yaşımda kütüphaneye zor gidiyordum.
    Hayatın temel mottosu tembellik değil bizde ilber hoca belki böyle düşündü yazdı o satırları ama eğer etrafına dönüp bakarsa bizi daha iyi anlayacaktır tembellikten ziyade yaşam şartlarımız da kısıtlı ve kötü eğitimden hukuktan tarihe kadar hergun kötü haberlerle öldürülen kadınlarla hayvanlarla tecavüz olaylariyla bitik ekonomiyle uyanmaktan biktim .

    "dahası ispanya'nın, italya'nın sadece büyük bilindik şehirlerine değil; kırsalına, köylerine gitsinler. o yaşayışı görsünler. hayattan tat almayı bilen, bundan gocunmayan insanları tanısınlar" bu cümle yine ciğerimi yaktı para vardı biz mi gitmedik? diye dedim hatta konuşmak önermek bu acıdan kolay oluyor.Gereksiz bir gaz var ve sanki hiçbir şeyden haberimiz yokmuş gibi ilber hoca çoğu şeyi eleştirip aslında alt sınıfı iyi göremediğini düşündürdü.

    Ben şu satırları ağlayarak okudum yemin ederim sanki Norveçte Pariste yaşıyorum tembellik ediyorum:( keşke yapabilsem deniyorum ama suçlu her zaman biz gençler değiliz vergilerimiz gömülürken biz izliyoruz.

    25 yaşına gelmeden birçok şeyi tamamlayın. gençliğin size verdiği fiziksel güç ve hafıza kuvvetini değerlendirin. bir dil değil birden fazla dil öğrenin. ve bunu erkenden yapın.

    tiyatroya gidin, iyi çalamasanız da bir müzik aleti öğrenin. böylece müzik dinlemeyi de iyice öğrenmiş olursunuz.

    dans etmeyi mutlaka öğrenin. bale de öğrenin. opera dinleyin.

    oturduğun şehrin tarihini iyi bilin. müzelerine gidin. kütüphanesine gidin.


    onun dışında şu yaştan sonra şu yapılmazmış, zormuş gibisinden şeyler de vardı. onlara kesinlikle katılmıyorum tolstoy bisikletine inananlardanım.

    kitapta "iran tarihini bilmek gerekir çünkü iran tarihini bilmeyen türk tarihini anlayamaz." diyordu ve fazlasıyla İrani övüyordu tercümeyle ama birkaç cümleyle sanatıyla tarihi mimarisiyle geciştirildiğini gördüm isterdim ki biraz daha olmalı guzellemeden ziyade nedenleri tarihi biraz daha detaylandirilabilirdi.

    korunmuş şehir görmek isteyen Arap şehirlerine gitsin, onlar miraslarını iyi koruyorlar” (s. 100) dediği yerde şaşırdım açıkçası bu çok zayıf şahit olan gören biri olarak kesinlikle bunu doğru bulmuyorum.Ki çoğu Arap ülkesi zaten savaş altında Bağdat’ın hali malum, Şam ve Kahire fukaralıktan tamamen yok olmaktan kurtulmuş ama perişan müzeler mahvolmuş durumda ilber hoca hala geçmişte yaşıyor o konuda... Yemen kuzey afrika o halde.Ulkemizi eş geçiyorum malum yapılar sünger boba dönüştürülüp üstüne beton dökülüyor (!)

    Okumuş her Türk insanının Petra’yı görmesi gerekiyor” (s. 100) Bu sözünü tebessüm ederek okudum "he biseyi başarmışız" diye kendimle övündüm ama petraya gitmek o kadar kolay değil. ilber hocam Arapların 50 dinarla içeriye aldığı bir yerdi 2 sene önce muhtemelen şuan 100 yapmışlardır yabancı turistleri paramatik olarak görüyorlar ayrıca çok iyi koruduklarını görmedim yerler de çöpler vardı hatta biz topladık.Iyiki gittiğim bir yer canım Petra ona da gidene kadar anam ağladı desem yeridir çok çalıştım.. Istek ve para gerekiyor fazlasıyla.

    Bir yerde şehir/ kasaba ve köy hayatını anlatıyordu.Kasabanin ortada kaldığını ne köylü gibi çalışkan nede şehirli gibi disiplinlidirler diyor ikisinin arasında kalmış fakat ikiside olmamışlardır diyordu kasabalının kurnazlığından ve vurdum duymazlığından bahsediyor bence Türkiye tam da böyle bir yer şuan kim ne derse desin.İlber hocanın kitaptaki şu güzel nasihati kulağımı tirmaladi bak şimdi;

    "memleketten soğuduğun an bırakacaksın. bir şekilde buradaki çevreyle, insanla, memleketle barışık değilsen, ki barışık olmak zorunda da değilsin, lütfen bırak; çünkü yapamazsın. bir kere bu kendi sağlığına zararlıdır"

    Ilber hoca daha çok kendi çevresindeki aristokrat burjuva entel sınıfından bahsedip bizim gibi ay sonunu getirmeye çalışan insanlara nasihat veriyor özellikle dil ve seyahat konusunda bu kadar kolay olsa bu yazıyı inanın burda yazmazdım kendi sağlığım için.

    "bilmem kim çok iyi italyanca bilir, üniversitede de fransızca öğrenmiştir."

    Hocanın kendiyle çeliştiğini düşünüyorum hem eğitim sisteminden yakınıyor son kısımda hem de yukardaki dil öğrenmemiz gerektiğini sürekli gözümüze sokuyor.

    "yabancı dil meselesini 25’inize gelmeden çözmeniz gerekir. bu temel bir konudur; gecikirseniz geçmiş olsun. elbette sonra da öğrenebilirsiniz ama aynı rahatlıkla bir kavrayışla değil”

    26 olanlar duvarı yumrukluyor :)Kitabı ondan bence 18 yaş ibaresi belki koyulabilir 18 yaş ve altı okuyabilir diye..o acıdan sevk karar pişmanlık hissettirebilir bu kesin yargılar.

    "Tarih o rengârenk hollywood filmlerindeki gibi anlatılmaz,tarihi filmler öyle çekilmez. konusuna hakim entelektüel filmler izlemek istiyorsanız evvelâ italyan sinemasına yönelin."

    Müzik ve sinemayla ilgili tavsiyeler listeler çok güzeldi ayrıca kitaptaki 26 film, 25 kitap, 32 albüm listelerini gerçekten çok beğendim özellikle bunu belirtmeliyim.

    Kitabi okuyabilecek olgunluktaki gençlere şiddetle tavsiye ederim ergenlikte olan saçma bunalımlara pusula olmasina birebir.Okumaktan asla pisman değilim

    Genc kardeşlere tavsiye eder Iyi okumalar dilerim.
  • Teoman Duralı::

    ‘’Sağlıklı toplum, sevişme-savaşma dengesi üstüne kuruludur. Burada ‘sevgi’ yakasını ‘kadın’ temsil ederken, ‘savaş’ tarafı, ifâdesini ‘erkek’te bulur. Sevgi ile mücâdele taraflarından biri, ötekisi aleyhine gözle görülür derece zayıflar yahut güçlenirse, toplumun psikososyal dengesi bozulur. Erkek ile erkeklik özelliklerinin tümüyle başat kılındığı toplum, vahşîleşip hûnhârlaşır. Tersine, kadının şefkat, rıkkat ile yumuşaklık niteliklerinin tek geçerakca hâline getirildiği ortamda da yozlaşma ile soysuzlaşma başgösterir. Birinci hâlde, medenîleşmenin iki pâyândâsı, ahlâk ile sanattan yoksun kılınırken; ikincideyse, kişiler, haksızlık ile zulme karşı direnme ile başkaldırma irâdelerini yitirirler. İşte, çağımızın küreselleştirilmiş İngiliz-Yahudî medeniyetinin genelde bütün insanlığa, özelde de, İslâm medeniyet davâsının tarih boyunca çekicisi olmuş Osmanlı Türküne karşı uyguladığı eğitim, öğretim ile iktisât siyâseti, ikinci şıkta ifâdesini bulan hedefe kilitlenmiştir. Mücâdele irâdesini kırmak amacıyla kadın erkekleştirilirken, erkeğin de kadınlaştırılması sûretiyle cinsiyet farklılığının doğurduğu görev bölüşümü alt üst olunmakta, böylelikle de tek cinsiyetli nesillere zemîn hazırlanmaktadır. Cinsiyet farklılığından doğan gerilimin meydana getirdiği ve kutsal saydığımız güvenirlilik, sâdıklık, fedâkarlık ile dayanışma türünden değerler berhava olmaktadır. Zerreleştirilmiş bireyler, beden-nefs varlıklarıyla çırılçıplak ortada kalakalmaktadırlar. Beden-nefs varlıklarıyla ortada çırılçıplak bırakıverilmiş, zerreleştirilmiş bireylere ne sunarsanız onu yerler. … Onlar toplumu, hele hele ümmet kudretindeki bir toplumu asla oluşturamaz; olsa olsa domuz yahut tavuk çiftliğinin manzarasını sunarlar. Beşerin dünyası, nitekim, bir maşerî domuz çiftliğine dönüştürülmektedir…‘’

    Omurgasızlaştırılmış Türklük, sayfa 109dan.
  • ENSİZ DEHALAR

    kelimeler harfleri, harfler kelimeleri
    sıfatlı sıfatsız süzdüler
    üstüne dudakta büzdüler
    birde sakal bıyık sıvazladılar
    iki üç düşünceyi
    adımlarına yol ettiler
    bir ses geldi gaipten
    “ en”
    harfler kulak kesildi
    kelimesi kesikte dildi
    bir ses daha doğdu
    “ deha “
    dudaklar ağızdan düştü
    kargaşa belki de savaş
    ateşini kontrolsüz döktü
    kalabalıkta sesler
    yandı söndü
    bir hayli sürdü savaş
    “ enler “ ile “ dehalar “
    arasında...
    harfler süngüsünü düşürdü
    sıfatlı sıfatsız öznel yalnızlıklar
    noktayı koydu....,
    hamallığı yüksek havda yükleme
    belirtisiz galibiyetleri tüm’ceye
    oysa ,
    üç nokta sonrası virgül
    “ensiz”
    “dehasız”
    hatta dahasız bir noktalı virgül ;
    artık kümesiz topluluk
    filesiz “gol”
    başka bir deyişle
    kendin çal
    kendin oyna
    ister en
    ister deha
    aynamda bir hiç
    lastikleri patlak bir iç
    ağrısı geçmiş bir diş
    dil’de dolaşan bir hiç
    çekilmiş azı’da bir diş
    hepsi bu...,
    Sibel Karagöz
  • "Savaş bir rüyada üstüne çöken bir kabusa benzer. İçinde düşünce, mantık ve vicdanın olmadığı bir kabus... İçinde kardeşlik, dostluk, birlik duygularının aranmadığı bir kabus... Orada bir tek düşmanlık, çarpışma ve yok etme var. Evet o insanın üstüne gelen bir kabustur, can alır, ruh yakar, her şeyi yok eder ve gider. Kabustan uyananlar bile, artık eskisi gibi yaşayamazlar, yarı ölü, umutlarını yitirmiş, gözleri ölüm yolunda, kalan günlerini de tamamlayıp, tekrar kabusun ardına düşerler."
  • SARI SICAK (1)
    Birinci Bölüm
    Gün doğmadan çay tarlasında çaylar arasında arı gibi çalışıyor kelebek gibi uçuyordum iki kardeşim anam cıvıl cıvıl yeşilin içinde noktalar...
    Ta ki babam gelene kadar o heybetli cüssesi ile yeri göğü inleten fırtınalı hortum ...
    Hüüpp içine çekti.
    Haşere ilacı ile ilaçlar gibi silleleriyle uçurdu; yerdeydik...
    Savrulduk üstüne basılmış sinek gibi...
    Sanki biz fazlaydık yada bu dünyada yerimiz yoktu...
    Arkadaşlarıma bakıyordum babalarına
    Koşuyorlardı kocaman sarılıyorlardı.
    Ciklet ,çikolata ,çakı ,saat elleri dolu gözleri ışıl ışıl ...
    bak babam getirdi diyorlardı...
    Bazen düşünüyorum neden niçin sevmedi babam beni ve kardeşlerimi anamı ,bulamıyorum tek bir sebep...
    Kapının önünde oturur ve seyrederdim diğer çocukları anaları babaları...
    Ve anlamaya çalışırdım ; çocuktum anlayamazdım...
    Akşam oldu mu korkular sessizliğin içinden çıkıp yüreğime yerleşirdi.
    Hepimiz odanın kuytu köşelerine siner
    Tıp oynar gibi sessizce içip zıbarmasını beklerdik. Anam arı gibi döner etrafında şikayet etmesin diye, dualar ederdi.
    Ama babam hiç bir şey bulamasa yemeğin tuzu çok olmuş diye anamdan başlar sırayla hepimizi elden geçirirdi.
    Tek kurtuluş büyümekti anamın ilk oğluydum ben büyürsem anamı kardeşlerimi koruyacak babamın dövmesine engel olacaktım...
    Hayallerim vardı...
    Burayı sevmiyordum hep duyuyordum komşu teyzelerden Hatçe'nin oğlu İstanbul’da iyi kazanıyor anasına kardaşına da gönderiyor...
    Aklıma geliyor nasıl hayaller kuruyorum
    Tan ağarırken yola çıkacağım otobüsün bagajında saklanacağım...
    Ver elini İstanbul...
    Ondan sonra bize acı yok...
    Hayaller işte...
    Düşlerin gerçek olmadığını öğrendim acı bir şekilde öğrendim...
    Bir kaç kez denedim her defasında yakalanıp babama teslim edildim sonrası ne ben söyleyeyim ne siz duyun...
    Kırıldı umutlarım...
    Alındı çocukluğum elimden...
    Ömür merdivenli ben hiç çıkamadım
    Sanki bir kuvvet yerin dibine doğru çekiyordu ve merdivenler ayağımın altından kayıp gidiyordu...
    İlkokul ortaokul iteleye kakalaya bitti...
    Lise daha zordu iki defa denedim çok zayıfım geldiği için kilere bağlayarak dövdü babam ...
    aslında az gelir sadece dövdü dersem...
    Üzerimden bir tır geçti desem daha doğru olur...
    Bir kaç gün sonra babam gidince anam açtı urganları gözyaşları içinde dokunmaya kıyamadı ...
    orada sıcak su leğenle yıkanmama yardım etti dilinde beddualarla temiz kıyafetleri giydim ekmek soğan su çıkın yaptım ve anama son kez sarılıp çıktım...
    Bir daha asla dönmedim...
    İstanbul otobüsüne bindim biniş o biniş...
    Kurtuluşa adım atmıştım...
    İstanbul da indim önce sokaklarda dolandım çok insan vardı ve hepsi koşturup duruyor ve bir sürü araba demek ki İstanbul’un taşı toprağı altın sözü gerçek...
    Yoruldum ve acıkmıştım deniz kenarında oturdum çıkını açtım biraz atıştırdım.
    İyi de nerde kalacaktım tanıdığım yok
    Nerde iş bulacağım diye düşünürken uyumuşum. Vapur sesleri ile uyandım.
    Baktım etrafında insanlar koşuşturuyor takıldım kalabalığın peşine. Elbette bir iş bulacağım. Önce iş ardından kalacak yer.
    Sonraları öğreneceğim istiklal caddesini üzerinde iş yerleri var. İçeri girdim ve tek tek sordum iş var mı diye. Çoğunlukla yok dediler. Yorulana kadar vazgeçmedim bir iki gün sürekli sordum.
    Sonunda çaycıya ihtiyacımız var dediler.
    Uçtum havaya hemen başladım çay tarlasında büyümüşüm zor gelir mi?!
    Çok sevdiler beni. Zamanla kalacak yer de buldum. Çevrem genişledi. Yeni şeyler öğrenmek haz verdi.
    Sonra bir gün farkettiler ki kalemi iyi kullanıyorum, şiir yazıyorum...
    Özlemim büyük. Anam kardeşlerim burnumda tütüyor. Bir kaç yere gönderdiler şiirlerimi beğendiler.
    Kanatlarım vardı martılar kıskanır.
    İstanbul ayaklarımın altında uçuyorum.
    Artık çaycı da değilim matbaaya geçtim
    Bu arada şiirlerime yoğunlaştım.
    Kapı açıldı, içeri sarışın kıvır kıvır saçları ile bir ceylan girdi; insan olamazdı!..
    SARI SICAK!
    Değil, değil düş görüyorum. Çimdik attım koluma ama orda duruyor bana bakıyordu.
    İyi günler dedi. Su Perisi şakıdı sanki. Baktı ben de ses yok...
    İyi günler beyefendi dedi.
    Kulaklarında sorun var der gibi baktı...
    Pardon hanfendi iyi günler dedim. Buyrun nasıl yardımcı olabilirim, dedim zor zahmet...
    Basılacak kartvizitim var örnek gösterir misiniz dedi.
    Hemen dedim. Örnekleri çıkarttım. İki de kahve söyledim sadeden. O kadar tatlıydı ki, şekere ne hacet; bal bal şakıyor sanki bülbül...
    Karar verdi, bitince adreslerine elimle teslim etmek sözüyle ayrıldık.
    Sonra ki günler de onu görmek için iş çıkışlarında tesadüfen oradan geçiyormuş gibi yapıyor, her fırsatta bir kahve sözü alıyor derin gözlerinde boğuluyordum.
    Şiirlerim artık, özlem, vuslat, ana, kardeş bağırmıyordu .
    Aşk ayaklanmış hücremde
    Kalbimin içinde sen; senin içinde şiirlerime iliklenmiş bir ben. Benden içeri sarı sıcak bir sen.
    sen
    sen...
    Birinci bölümün sonu.













    SARI SICAK (2)
    İkinci bölüm
    —SARI SICAK KIZARDI AL AL gerdanından saçıldı turunçlar bal bal...
    Sevdalı matbaacı kuşlar gibi tünüyor iş çıkışları konduğu daldan salınıyor kapının koluna girip dansa kaldır beni diye inliyordu...
    Sarı Sıcak merdivenleri su perisinden hallice uçarak akarak geliyor...
    Sevdalı matbaacı yer ile gök arasında
    Uçsa kuş değil
    Açsa kök değil
    Sarı sıcak kollarında artık yer gök aşk
    Günle gece kavuşmuş artık vakit sarı sıcak...
    Yıldızlar kayıyor
    Gözler kapanıyor dudaktan kalbe ağıl ağıl bir türkü söyleniyor.
    Hayaller, umutlar ,düşler arasında körebe oynuyorlar...
    Matbaacı bir oğlumuz olsun, adı atadan, çehresini senden, yüreği benden olsun der...
    Umudu terkisine atardı.
    O günde Sarı Sıcak muhabbetini alarak eve gitmişti. Ertesi gün iş çıkışı diye konuştu her gün gibi..,
    Matbaacı iş çıkışında bekledi
    Bekledi
    Tırnaklarını yedi.
    Kapıyla kavga etti, küfürler havada uçuştu...
    Ama gelen giden yok
    Sordu her çıkana...
    Bugün gelmedi.
    Gelmedi.
    Haberiniz var mı?
    Adresi?
    Ya da nasıl ulaşırım?
    Kimseden cevap alamadı..,
    Kudurdu.
    Nafile.
    Sanki hiç yokmuş, tanımamış gibi…
    Her gün gitti iş yerinin kapısına
    YOK...
    Sırra kadem bastı..,
    Matbaacı artık sapıtmıştı. Her gün önce beraber gittikleri kafeler, restoranlar ardından meyhaneler, unutmak için içiyordu zil zurna oluncaya kadar..,
    Uzun bir zaman böylesi devam etti .
    Artık yoldan çıkıyor diye annesini aradı matbaanın sahibi, durumu anlattı davet etti ve annesini otagardan aldı .
    Oğlunun halini gören anne hemen evlendirmek lazım dedi. Bir iki güne kalmadan memleketten bir kız buldular.
    Bir akşam sarhoş matbaacı ile imam nikahı kıydılar..,
    Matbaacıya ne zaman sorsam nasıl evlendin diye, abi çok sarhoştum girmeyelim o konuya der...
    Bir oğlu oldu matbaacının adını atasından canını babasından çehresi sarı sıcak sevdasından..,
    Her gün oğlunu alır Sarı sıcaklı kahvelere gider; aynı masa, aynı sandalye bir eksik oturur bekler..,
    Aklından geçer hayalleri...
    Atasından addaş candan oğluna bakar, Sarı Sıcak’la yaptığı konuşmalar aklına düşer.
    -şunları söyledi, oğlunla babanla kuramadığın ilişkiyi kur, bu sefer rolleri değiştir babandan daha iyi bir baba ol! İncinen, öykünen yerlerini sar oğul babanla...
    Öyle de yaptı matbaacı. Şimdi atadan gelen yaralar kanamıyor. Sarı Sıcak’ın açtığı yara oluk oluk kanıyor...
    Günler geçiyor oğul okula başlıyor.
    Çantalar, kitaplar alırken şaşkınlıktan küçük dilini yutuyor matbaacı...
    Nerdeyse oğlunu kaybedecek o kadar şaşkın...
    Sarı sıcak orada oda alışveriş yapıyor, pembe çanta görüyor elinde..,
    Önce anlayamıyor
    -Anne ne buldum diye konuşan, koşan kıvırcık siyah saçlı bir kız çocuğu ..,
    Matbaacı dışarı çıkıyor. Elinden tuttuğu oğluyla bir banka oturuyor, titreyen bacaklarına sahip çıkmak için...
    Nice sonra
    Sarı Sıcak görünüyor elinden tuttuğu kızıyla. İçim acıyor gördüklerime inanamıyorum...
    Önümden geçiyorlar şakıyan küçük Sarı Sıcak minik bir serçe...
    Görmüyorlar beni ve oğlumu ...
    Ardından bakakalıyorum, sanki yürüyen benim hayallerim, her adımda uzaklaşıyor düşüm, gecem gündüzüm...
    Ayaklarıma hakim olamadım peşinden sürüklendim oğulla ...
    Sürekli bir ses kulaklarımda
    Baba nereye?
    Baba nereye?
    Acıktım.
    Yoruldum.
    Neden sonra duruyorum.
    Sarı sıcaklar bir apartmana girdi.
    Biraz daha bekledim, ikinci katta ışık yandı ...
    Anladım ki akşam olmuş ...
    Etrafıma baktım, iyice baktım sonra, oğlumu kucağıma alıp eve döndüm.
    Şimdi merak had safhada...
    Ne oldu da terk edildim. Tek söz havalanmadan...
    İlk fırsatta hesap verecek en azından bir sebep...
    Gün ışımaya başlarken yola düştüm
    işte...
    Binayı karşıma aldım duvarı sırtıma bekliyorum bir açıklama.
    Otobüsler işlemeye, insanlar karınca gibi koşturmaya başladı ; arıyorum Sarı Sıcak bir yüzde şimşekler çaktıran gülümsemeyi...
    Çıktı kapıdan otobüs durağına doğru yürüyor saatine bakıp bakıp...
    Tam karşısındayım görmüyor.
    Otobüse el etti bindi ardından bende bindim.
    Kartlar basıldı gölge gibi izliyorum.
    Cam kenarına oturdu yanına oturdum.
    Farketmedi...
    İçim daha bir sızladı beynim zonkluyor ama sesim çıkmıyor...
    Kendimle çebelleşirken ellerine takıldı gözlerim aradı yüzük; ama yoktu...
    Ohhh dedim...
    Kendime şaşırıyordum.
    Aptallaşma seni hatırlamayan umursamayan Sarı Sıcak, sen hala yüzüğe bakıyorsun...
    Sanki ben çöpsüz üzüm.
    Düşünceler içinde kendimle savaş ederken izin verirseniz inebilirmiyim dedi
    Yüzüne baktım kaldım...
    Gözlerimiz buluştu, öyle ne kadar kaldık bilmiyorum...
    Sonra özür dedi devam edemedi göz yaşları sel oldu gitti
    Soramadım ; saramadım
    Kal geldi ...
    Hadi inelim konuşacaklarımız var dedi.
    Kedi gibi takip ettim.
    En dipte bir masa seçti ve oturduk.
    Garson geldi iki çay dedi ve anlatmaya başladı...
    Ailem dedi...
    Ağlamaya başladı..,
    Kelimeler ağzında yuvarlanıyor bir türlü anlatamıyordu...
    Bekledim mantıklı bir açıklama...
    Sensizliğin içinde kayboldum bile diyemedim...
    Sonunda döküldü sözcükler. Ailem üniversiteden mezun olduktan sonra baskı yapıyordu, ben de öteliyordum.
    En son buluştuğumuz gece eve döndüğüm de kapıyı açtılar; apar topar zorla, döve, söve götürdüler dinlemediler. Telefonumu çantamı aldılar. Karga tulumba arabaya bindirdiler. Zorla evlendirip kendilerince baş göz ettiler.
    Kız kısmı kendi başına yaşayamazmış.
    Bir kaç sene sürdü işkenceden farksız evlilik, ayrıldım; ilk fırsatta kızımı alarak kaçtım. Bir süre kadın sığınma evlerinde kaldım. Tehditlerden korunmak için kızımın ve kendi ismimi değiştirdik. Devlet korumasında iş bulundu, ev, derken yaşıyoruz. Silmeye çalışıyorum belleğimden acıyı; tek hatıra kalsın o da sen ...
    Sade ve sadece SEN...
    Çok sevdim çok...
    Ben seni terketmedim ...
    Ben benden çalındım...
    İlikledim yarama senden kalan hatıraları.
    İzlerim geçmişi bir eksik.
    Dolanırım kahkaların kol gezdiği masalarda ararım senli dizeleri.
    Ahhh dönebilsek!
    O mutlu günlere.
    Sade ve sadece,
    Bir çift göz,
    Bekleyen,
    Matbaacıya,
    Ahhh dönebilsek!..
    Arkası yarın










    SARI SICAK (3)
    telefon numaralarımızı alalım daha çok konuşacaklarımız özlemlerimiz var ama işe yetişmem lazım sonra kızımı alacağım müsait olunca arayacağım ve çok merak ediyorum sen ne yaptın ...
    El çabukluğuyla numaralar verilir görüşmek üzere hoşçakal der ve çıkar.
    Matbaacı kalır düşüncelerin içinde şimdi sevinsem mi üzülsem mi...
    Terketmemiş
    Aldatmamış
    Hala beni seviyor...
    Bu düşünceler bile silmişti öfkeyi boşa geçen yılları hatta içinde ılık bir meltem esiyordu...
    Şiirler
    Sarı sıcağım
    Ve geçen yıllar
    Umut kanadına yapışmış ürkek ürkek çırpınışta...
    Biraz sindirmesi gerekiyor kabullenişler
    Kolay değil ama iyi bir tarafı var sarıldı canıma hala beni seviyormuş benim onu sevdiğim gibi...
    Bu düşünceler içinde eve geldim baba diye açtı oğul öyle güzel sarıyor Kİ sanki canım havalanmış izliyor kahkahalarımızı
    Günün yorgunluğunu alan oğul
    Canıma can katan oğul
    Allah razı olsun senden
    Seni bana veren Rabbime şükürler olsun
    Sen de olmasan hayata tutunurmuydum
    Gerçekten oğul dünyaya geldi matbaacı onun için yaşamaya başladı.
    Aslında kötü bir evliliği yoktu karısı iyiydi hiç şikayet etmez ,kavga etmez ,istekte bulunmaz ağzı var dili yoktu...
    Ancak matbaacı sevmiyordu sadece acıyordu ...
    Çünkü sevdiği vardı ,unutamadığı ,hayelleri...
    Kim verebilirdi ki düşlerini geri
    Nasıl zevcen dedikleri yabancı bir kadını düşlerinde büyütebilir..,
    Büyütemedi de zaten
    Öyle işte oğulun annesi sadece bu kadar
    Oysa Sarı sıcak onun için düşlerin prensesi şiirlerinin ilham kaynağı
    Hayat...
    Günle doğar
    Ay ile biter
    Matbaacı için hayat
    Sarı sıcak
    Gerisi buzdan kesik
    Telefon çalar ekranda Sarı sıcak yazıyor
    Kaptığı gibi balkona çıkar
    Açar Alo demez
    Şiiri dizelerden çıkar ete kemiğe bürünmüş
    Alo der
    Yeter bu
    Yeter...
    Yarın iki de aynı yer der kapatır...
    Matbaacı oturur ilk baktığı saati akşam sekizi gösteriyor şimdi nasıl geçer onca saat...
    Ve saatler ağır da olsa geçer matbaacı buluşma yerine bir kaç saat önce izin alıp gelir beklerken düşüncelerine hakim olamaz hep hayalini kurduğu sarı sıcak yakmış gönlünün ateşini seyrine dalmış bir düşten diğerine harman olmuş hayaller denizinde kulaç atıyor garson da yirmi dakika da bir gelmese dünyada olduğunu hayatın devam ettiğini anlayamayacak...
    Güneşi doğmuş adım adım masasına akıyor yer kaymış uçan halı üzerinde annesinin beşiği gibi tıngır mıngır sallanıyor...
    Ayağa kalkamıyor ayaklarına hükmedemiyor kalbi yerinden çıktı çıkacak...
    Sarı sıcak merhaba diyerek sarılıp öptü...
    Matbaacı sarhoş öyle içerek değil mutluluk sarhoşu...
    Ben anlattım sıra sende...
    Hadi dinliyorum...
    Matbaacı silkinir ve başlar...
    Hatırlamak istemediğim bir batış çok zor çıktım kendi susuz kuyularımdan tam olarak çıktığımda söylenemez.
    Çok aradım İstanbul kazan ben kepçe bulamadım...
    Bulamadığım her günü şişenin dibinde kapattım çok defa intihar ettim ama öldürmeyen Allah öldürmüyor...
    Sarhoş olduğum bir gün imam nikahı ile evlendirildim ;anamın işleri belki hayata tutunurum ümidi ile evlendirildim nasıl bir çukursa sonra apar topar askere gittim orada başladı kuvvetsizliğim hiç bir şey yapamıyor eğitimden sonra ayağa kalkamıyordum silah eğitimlerinde hedefi çift görüyor netleştiremiyordum bir kaç kez arkadaşlarımı yaraladım göremiyordum sonra revire çıkarttılar tahlil üstüne tahlil ,beyin emarı ve belden sıvı almamız gerekiyor dedi askeri doktorlar tamam dedim yapıldı çok zordu
    Tanı koyuldu MS hastalığı dediler; şaşırdım hiç duymamıştım nasıl dedim beyin ve omurilikten gelen emir komuta zincirinin bozulması ; beynin gönderdiği komutların yapılamaması...
    Anlamadım dedim...
    Ağzım açık kalmıştı hala söylediklerini hazmedemiyorum ben herkes gibiyim
    Dr anlatmaya başladı daha düz anlatayım
    Örneklendireyim ...
    Diyelim ki telefonun şarjı bitti takıyorsun şarja yarım saat olmuş ama şarj dolmamış ancak kapanmayacak kadar dolmuş kabloyu çıkarıp takarken farkediyorsun ki
    Kablonun etrafı soyulmuş teller çıkmış napıyorsun kabloyu sarıyorsun ki şarj olsun.
    İşte bizim beynimizde de plakalar var etrafı miyelin tabakası ile çevrili emir komuta zincirinde bilgilerin yada mesajların iletilmesini sağlayan ,buraya kadar anladık mı..
    Kafamı sallıyorum şaşkınlık içinde...
    Şimdi senin plakalar miyelin tabakasını yitirmiş onun için çift görüyorsun onun için denge sağlayamıyorsun ayakta durmak zorlaşıyor...
    Nasıl düzelirim...???
    Tedavi...???
    Neden olmuş ...???
    Sakinleşelim önce kavrayacağız kabul edeceğiz sonra başlayacağız.
    Bu şekilde askerlik yapamazsın heyete girip rapor Alman lazım.
    Sonrası muafiyet belgesi ile askerlik bitti
    Bende bittim...
    Tedaviler ataklar ardı arkası kesilmedi
    Yaşıyormuşum , gün doğmuş gün batmış
    Farkında BİLE değilim...
    Bir oğul var hayata bağlayan birde senin bitip tükenmeyen közün ...
    Sarı sıcak gözyaşları arasında dinler ve kollarını açıp senin sarı çiçeğin bir sana açar bir sana kokar gerisi kurumuş toz toz
    Der matbaacı sarılır ...
    Sonra her gün buluşurlar ayrı oldukları her anda yazışırlar...
    Ama ne yazma sarı sıcakta içini dökercesine dizeleri ağlatır ...
    Matbaacı da özlemini mısra mısra üfler sevdiğinin kulağına...
    Dilimin döndüğü içimin çağladığı ince belli kalemin hükmü...
    Zinhar yürekten kovalamalı hüznün gözyaşlarını...
    Ferman dinlemiyor içimdeki çoçuğun
    Ağlayan sesi...
    Susuz açan kaktüsün yazgısı
    Harlı ateşin közü
    Karartma geceleri
    Umarsız küçüğün sözü
    Mayasız özü
    Korku yayılışa geçer sarar gözü
    Sonbahar giydirir örtü
    Çare-Siz kumar
    Maviden Umar
    Atar eteğindeki taşları
    Akar zındık gözyaşları
    Mesaj atar Sarı sıcak ertesi sabah matbaacı ...
    —Günaydın
    —Günaydınnn mükemmelsin çekirge....
    —Gerçekten mi
    —-Ben umutsuz vaka diye düşünüyorum
    —-yooo gayet başarılı...
    —-Diyorsun
    Hece ölçüsü yok Kİ
    Yani başaramadım
    ——hece olayı başka...
    sen serbest yazıyorsun...
    hece zor bende tam manasıyla yazamıyorum onu...
    Başka bir tane daha yazar sarı sıcak
    ESKİMEYEN EKSİ EKİM
    Vakit Eylül’ün son saniyeleri
    Bir kaç saniye sonrası Ekim
    Ek-si-liş-im
    ESKİ EKİM
    Ne doğru ...
    Eksiğim çookkk
    Eskimeyen eksi Ekim
    Yalansız dosdoğru
    Çokkk eksiğim çoookkk...
    Ortak bir dilde özlemi bağırıp
    ÇIĞIRIMDAN çıkıyorum...
    DUYAR mı...
    Sanmam acıyı büyütüp BÜYÜTÜP Dizelerle saracağım hepsi bu...
    Hepsi buuuu...
    Eksilişler...
    Eskimeyen eski EKİM
    —-Beğendin mi
    —-Hemde çokkkk
    biraz daha da uzayabilir bu şiir küçük dokunuşlarla...
    —-Mesela
    —-onu sen tasarlayacaksın çekirge ——Hımmm
    —-bak mesela zincir kafiye denediğim bi şiir bu...
    Sarı sıcak yazar
    İpin ucu serde
    Un serdim yerde
    Ekim hanım koş
    Sardı beni ateş
    —-Güzel
    —-De ben beceremiyorum
    ——ben çok becerebiliyom da sanki

    ——Sen iyisin
    Hafife alma
    —-/öyle olduğumu söyleye söyleye gaz veriyola...
    ——Ağır bir ünlem işaretisin
    ——Güzel bir benzetme...
    ——Ben de kırık nokta
    ——/nokta kırılınca virgüle döner...
    soluklanmak için...
    ____Nefes alamıyorum
    Soluksuz günü yudumluyorum
    Nefeslen neşelen
    silkin sonbahar hüznünden...
    yudumladığın gün yansın,
    dudaklarının dokunuşuyla...
    dön,
    bak bana...
    gamzelerinde rengarenk çiçekler,
    uçurtmalarla...
    ——Waaaaaawww
    Çok güzel
    Aslında ünlemden başlayıp devam etse konuşmayı şiirleştirsen süper olurdu
    ——olurdu ama ben olurdu...
    ——Sensin zaten Soooonnn şair
    Düşünüyorum
    Bir kere demiştin sonra
    Şiirle her şeyi yaptın sonra
    Sonra
    Çok düşündüm
    Sonrası Son Nefes
    Son nefese kadar son şiiri okumaya devam
    —-şiirin sonuna nokta mı,
    yoksa bir ağır ünlem mi koymalı...?
    —-Ünlemin altında kırık bir nokta
    Ünlemin altında ezilen kırık bir nokta
    Daha doğrusu
    —-ezilmek?
    yücelmeli o kendini kırık hisseden nokta...
    devleşmeli harfleri sesleri sözcükleri...
    isyan ateşi gibi...
    yanmalı barikatlar...
    alev topu sözler
    yakmalı ortalığı...
    sertleşmeli...
    rüzgarlar gibi sert esmeli...
    yakmalı değdiği her harfin yüreğini ki;
    bir daha kimseler bir noktayı kırmaya
    cesaret edememeli...
    —-Sen ne güzel bir ünlemsin
    Kara çarşaflarla bezenmiş sofamı...
    Ebem kuşağından hallice
    Yüreğimdeki prangayı sökercesine...
    Itıra renk katarcasına
    Baharın ayak sesleri
    Adım adım geliyor
    Rengini aldan
    Ala ala geliyor
    —-Bi daha oku...
    —-Hangisini
    —-son yazdığını...
    duygu tamam
    ama bi eksik var sanki...
    —-Hımm kahvaltı yaparken yazdım
    —-afiyet olsunnnn
    —-Çok zorluyorsun yaşlı beynimi çekirge...
    —-Yaşlı beyin
    Akıllıca
    Kafa kağıdı derler eskiler
    Senin kafa kağıdın küçük
    Ergen sivilcesi gibi
    Biliyorsun
    İtiraz edeceğimi
    Ondandır beyne bağlayış
    Akıl küpü ÜNLEMİM.!!!!
    —-susuyorum dinle...
    Sarı sıcak bir yaz güneşi girdi sen girince şu kapıdan...
    Süpürdü saçları hazanın tüm sararmış hüznünü
    bakamadım göz alıcı gülümsemene...
    ama içimde gümbür gümbür,
    gürül gürül çağladı kokun...
    gel otur kıyılarıma,
    ve ruhumun doruklarına dokun...

    KAN/Atsız BİR ÜRKEK SERÇE
    Ömür diyorum ömür
    Bugün mü
    Yarın mı
    Son nefeste
    İçim şehla
    Dışım ebem kuşağı
    Oysa karadan bir kırık NOKTA...
    Belki son nefestir
    Aldığım
    Verdiğim
    Umuda
    kanat taksam Ne YAZAR
    TAKMASAM NE YAZAR...
    Kanatsız bir Ürkek serçeyim
    gören de var
    Görmeyen de
    Duyan da Var
    Duymayan da
    Umurumda mı
    Ne takdir beklerim
    Ne yüceltilmek
    İçimi boşaltıyorum
    Sen ordan isyan de
    Ben buradan direniş
    Son nefese inceden serzeniş
    SARI SICAK
    SON MU...
    Matbaacı boşanamaz
    Sarı sıcak evli bir adamla olamaz
    Aşk yolu bu su akar yolunu bulur...
    Kurgusal değil duygusal...
    Kim bilir belli mi olur
    Belki son nefeste
    Belki son şiirde
    Belki son mısrada
    Buluşurlar...
    Bitti.
    SİBEL KARAGÖZ