• ''İnsan eksildikçe ağırlaşır bilirim gitgide...''
  • Her geçen gün biraz daha acıyor canım.
    Her geçen gün biraz daha kan kaybediyor hayallerim.
    Su alan bir gemi misali her gün yavaş yavaş batıyorum.
    Uyu acını unutursun diyorlar şimdi uyuup acımı unutmak istiyorum 😔😔💔💔
  • sana sadece kırmızı demeliyim.
    ben başaramıyorum kırmızı
    hatırlamak dışında bir mucizem yok.
    birşeye inandım.
    birşeye ve sadece bir kere ağlayarak dansettim.
    oysa hayata bağlanmak için ayağa kalkmıştım.


    Daha kolay yaşamalıyım.
    Metruk evlerde yaşayan ’ tam işte o kelimeydi ’
    dediğim insanların arasında..
    Daha kolay ama nasıl,onu da bilmiyorum.
    aşk iki de bir ellerimi tutmak istiyor.
    ’ bir gün sen de cezanı çekersin ’ diyor.
    Boşuna,ellerimi verme…
    Uyutmayacağım seni,ninniler büyütmüyor çünkü.
    Bahçende sıçrayan ağustos böcekleri hala saçlarımın içinde..
    bir tek ben kanadım,bir tek sen gördün beni.

    artık özgürüm,öyle yalnızım ki…

    Doğrum yok benim.
    Her yarım şey gibi.
    Ne kederli,ne de mutlu.
    peki ya sen! hiç hikayen yok mu senin?

    “ biraz daha uyu,biraz daha hayatta kal diye tutunduğum
    rüyalar beynimden yollara fışkırıyor!”

    “bir nefes daha…
    geleceği gördüm.kayıp duruyordu avucumdan.
    belirsizliği,iğrençligini örtmüyordu.
    kırmızı bir senfoni yazmak istedim,yalnız ışıkta duyulan.
    çünkü beni,sadece babamın aldığı pabuçlar sevindirdi,
    bayram kıyafetleri,annemin saçlarıma dokunması sevindirdi.

    ikimizin tanıştığı koltuğa oturdum.
    sesini silmeyi beceremedim.
    en iyisi aşktı…
    onu bulduğum yerde beni götürecek bir ayna aradım.”

    Herşey dönüyor ve kendi etrafindaki tüm masumiyeti yok ediyor.
    cehennemi sevmekten başka elimde insanca kalan ne var ki…
    cehennemi ruhu hala üşüyenler için istiyorum.
    kendi kötülüğümü istiyorum,son bir defa ara istiyorum.


    yine aramamışsın beni.
    biraz daha geç kal ki, bir şey daha bulayım…
    bir gerçek daha.

    hayatımdaki o işaret kayıp gidiyor gökten;
    gündüze karşıysa yapayalnızım.
    parlak bir hediye paketine sığdı kalbim.

    yanlış bu sözcükler,yanlış.
    çok ağladım,çok erkek oldum çok da kadın.
    kimseyle kendimle bile yaşayamazdım.
    hep yarım kaldım hep!

    bana muhallebiciden tavuk göğsü alırsın.
    belki,bana bir adres bile satın alırsın,çok paran vardır senin.
    belki ameliyat ettirirsin; gitsin diye yüzümün diger yarısı da.
    nerem varsa insan kalan…
    işte orası acıtıyor.


    başını derenin kenarına koy.
    atını yıldızlara bağla.
    dinle ama korkma,çünkü vitamin aldım,iyiyim.
    ama; ya bu soluk sonsa,ağlıyorum fren seslerinin ardından gelen hıza,
    kaderimin oyuncağı oldum,
    sokakta aşkı buluyorum diye ama şekerleri kazandım,
    övüncü oldum sessiz uzlaşmacıların,
    övüncü oldum tüm yaşayamamışların,
    bir kurbanın onurunu diktiler yakama.

    şimdi herşey hazır.
    bir tek eksiğim var kırmızı
    bir türlü tamamlanamayan tamamlandıkça eksik kalan kırmızı
    pirinç işlemeli bir aynada kırıldı yüzümün diğer yarısı.
    herkes uyuyordu.
    yüzümün yarısı benim,
    yüzümün yarısıyle hep yarım öyküler anlatırım.
    peki sen,yarım dudaklı bir kadını öpmek ister misin?

    bir dilenci gibi yalvarıyorum yine de yanıt vermiyor aynalar…
    dur bir nefes alayım…
    ve senin sevdiğin kadın olayım.

    yanlış bu sözlükler,yanlış bu dokunuşlar,yanlış bu anlaşılma isteği.
    bir sokaktan,kendiminkine nasıl geçmeliyim.
    sınırlarımı böyle yitirmişken

    inan bıktım bu sözcüklerden; karanlık,gece,çocukluğum,
    korku,yeni sevgilim.
    afrika,çilek tanrıçalar ve çalan zillerinden bıktım.
    bir de kırmızı rujdan.
    kendi fotoğrafına gülümseyen,kendi içkisinde boğulan,
    kendi annesinin celladıyım.
    buyum işte,başka türlü nefes alamam.
    çocuk da doğuramam.
    hadi nefes al!

    vücudumla bütün duvarları yıkmak isterdim,
    kamasındaki elmaslara vurgun bir bıçak gibi…
    tutunmama izin ver ya da öldür dedim.

    az öğrenmeliyim,az soru sormalı,hiç beklememeliydim.
    ama,bir sabah bunları yaptım.

    kazanılmış nefretlerin övüncü şimdi aynalara.
    ve bir de utanç.

    büyük kentlerin ortasında,bir işaret gibi bırakılan kırık aynaya dön.
    ve ona borçlu olduğun güzelligi sor.
    o , şimdi nerede…
    unuttuğumuz şarkının içinde mi?..
    köşe başlarında mı ?..
    biriktirdiğimiz yıldızlardamı ?
    niçin hepsi dört bacaklı?..

    ben o’ymuşum kahretsin.
    kim yaptı bunu? kaç yüz yıllık işkence bu?..
    nerden bulaştım? bu büyü nereden sarıldı sırtımın ucuna ?
    neresinden vurgular kırgın sessizliğimi ?
    ah o zor veda…
    boyun eğiyorum,bir de…

    ağlama kalbim ağlama..

    ben hep sokak o.r.o.s.p.ularına,ibnelere,travestilere….
    aşık olacağım..
    hep masumuz işte kalmadı gözyaşımız diye bağıracağım senin için akvaryumlar çalacağım.

    sen büyük evler gibi yıkıldığımda sanma ki acımı öptüğünü unutacağım,
    çünkü ne mucize,hep güzel bir kadın olacağım.

    hayatım boyunca yağmura rastladım,hep yağmura…sana…
    pis yağmur,pis yağmur.

    bir,iki,üç,dört,beş…..altı değil!
    hayat,benden gizlediğin ellerini hangi cebinde saklıyorsun?

    her aşk bir o.r.o.s.p.u yaratıyor.
    bense beyaz duvaklar,dokunduğumda irkilen sırtlar çiziyorum.
    bende oluyorum senin o kendin için korktuğun yerde…..
  • Şimdi ne yapmalıydı? İleri mi atılmalıydı, yoksa olduğu yerde mi kalmalıydı? Bu Oblomovca soru, Oblomov için Hamlet'inkinden daha derindi. İleri atılmak, uzun hırkasını yalnız omuzlarından değil, zihninden ve ruhundan atmak, tozları ve örümcek ağlarını yalnız duvarlardan değil, gözlerinden de silmek, dünyayı yeniden görmek demekti. "İlk adımı nasıl atmalı? Bu işe nasıl başlamalı? Bilmiyorum... Olmuyor... Hayır... Kendi kendimi aldatıyorum... Kurtulmak elimde. Zaten Ştolts da burda; ne yapacağımı söyler. Ne söyler acaba? Ne söyleyecek: Bu hafta birisini bul, tafsilatlı emirler yaz ve köye gönder. Oblomovka'yı rehine koy, biraz daha toprak al, yeni inşaat planları gönder. Evini bırak, pasaport al ve altı ay için Avrupa'ya git. Orada göbeğini erit, bu ağırlıktan kurtul, bir zaman, beraber düşündüğümüz hava içinde ruhunu temizle, hırkasız, Zahar'sız, Tarantyev'siz yaşa; çoraplarını kendin giy, çizmelerini kendin çıkar; yalnız geceleri uyu, herkesin gittiği yere git; trene bin, vapura bin, sonra... Sonra Oblomovka da otur, ekimde hasadın ne olduğunu öğren, köylülerin niçin fakir, niçin zengin olduklarını anla; tarlaya git, seçimlere gir; işlerin başına, değirmene, pazarlara git. Bir taraftan da gazete ve kitap oku; İngilizler Doğu'ya niçin bir gemi gönderdiler diye düşün...
    İşte söyleyeceği şeyler. İleriye atılmak bu demektir... Bü tüm ömrünce bunu yapmak. Elveda benim şiir dolu gayem. Bu hayat değil ki, kürek mahkûmluğu. Boyuna gürültü, alev, ateş... Peki ama ne zaman yaşayacağım? Otursam oturduğum yerde daha iyi olmaz mı acaba? Yerimde oturmak, gömleğimi ters giymek, Zahar'ın sobadan atlamasını işitmek, Tarantyev'le yemek yemek, her gün biraz daha az düşünmek, Afrika'ya Seyahat'i hiçbir zaman bitirmemek, Tarantyev'in ahbabı kadının evinde sakin sakin ihtiyarlamak... Ya şimdi ya hiçbir zaman!.. Var olmak ya da yok olmak!.."
  • 353 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    iyi ihtiyarlamak için yiğit olmak gerekir”
    Evet bu yiğit Dinozorun bana neler kattığını anlatmak için buradayım.
    Öncelikle yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Bu kitabı baya sevdim o yüzden son da olmayacak gibi duruyor. Sadece sonlarına doğru biraz sıkıldım çünkü o dönemin siyasal olaylarından bahsediyordu. Örnek bile veremiyorum şuan o kadar uzağım siyasete. Ki yazar da günümüz gençlerinin siyasetten bu kadar uzak olmasından yakınıyor, siyasetten uzak duran apolitik gençlere kızıyordu. Bende nasibimi aldım haliyle. Yazarın en çok şaşırdığım ve bir yandan da hoşuma giden yönü, hayatına birçok yazar girip çıkmış olmasıdır. Ta çocukluğundan beri evinden eksik olmayan ünlü yazarlarla aynı sofrada oturup edebiyat tartışmak ne keyiflidir kimbilir.
    82 yaşına gelmiş bu dinozor kitabında bizlere veda ediyor gibi geldi bana. Bütün yaşadığı güzel anıları, uğradığı haksızlıkları, kötü muameleleri, insanlara karşı verdiği mücadeleleri bizlere öğütvari biçimde anlatıyor, sözlerimi yabana atmayın diyor yazarımız. Sevgili Mina Urgan'ın ne solculuğunu inkar etmemesi, nede ateist olduğunu inkar etmemesi beni ona hayran eden diğer etkenlerden birisi. Tam bir sosyalist olan bu kadın, din, dil,ırk ayrımına asla müsama göstermeyip, bu tarz münakaşalara giren dostlarıyla da arasına kalın bir örgü örmüştür. Yalnızlığı çok sevdiği için evlilik hayatına olumsuz yönde bakan dinozor, kendi başına bir hayat kurmak istemiş, hatta birçok kere evlat edinmek istemiş ama olanaklar epey zor olduğundan evlenmek zorunda kalmıştır. Yine de her zaman kan bağına önem vermediğini, önemli olanın insan olmak olduğunu sık sık vurgulamıştır. Eskiden insanlar sadece huzur ister, onun için çabalardı.Oysa şimdi tek istekleri tek çabaları para olan gençlere acıdığını, bunun sorumlusu olarak da Turgut Uyar'ı gösteriyor. Onun lüks sevdası, gençlere her fırsatta parayı zenginliği ahım şahım bir şeymiş gibi anlatmasına katlanamadığını belirtiyor Mina hanım.
    Bunun yanında anneliğin ömürlük bir kölelik olduğu gibi içinde birçok tespit barındıran kitapta kendimize katacağımız çokça şey var.
    Sevgiyle uyu güzel dinozor...
  • uyuyamıyorum değil uyumuyorum. denemedim çünkü, denesem belki. bu aralar acıkmıyorum da. midem boş mesela gurulduyor ama yemesem de olur. uyu, uyan. yemek ye, acık. biz bunun için mi geldik. soru değildi o yüzden soru işareti koymadım çok saygıdeğer imla kılavuzları. kılavuz demişken. nereden öğrenecez biz bu yaşamayı? bak bu soruydu cevap ver buna. en iyi kim yaşamış mesela, kim yaşıyor en iyi öğretsin bize de. herkes kendine kadar yaşıyor herkes. gece yatıp sabah uyanmayı unuttum ben. uzun süredir hayatımda sabah yok düşünsene. ben bi de dua etmeyi unuttum. bi de kendimle konuşmayı. hâlâ konuşuyorum tamam ama hep aynı şeyleri söylüyorum. sıktım artık. o değil de bizi öldürse öldürse bu hareketsizlik öldürür, ne virüsü. ruhumuza diyorum, spor yaptırmamız lazım diyorum. kime diyorum. theo'ya mektuplar da okunmaz ki şimdi. genç vincent'in acıları. benim acım bana yeter şu an vincent, öğlene kadar bekleteceğim seni. intihar ettiğini bilerek kitabı okumaya devam etmek yeterince zor, üstüme gelmesen diyorum. ruhum diyorum, otura otura yağ bağladı diyorum. bi de ne diyorum biliyor musun. neler neler diyorum.
  • Nichtophilia

    Tan yeri henüz karanlık,
    Şafak sökecek, biliyorsun.
    Ama henüz değil...
    Sen onlardan değilsin.
    Biliyorsun.

    Kim bilir kaç gece,
    yastığa başını koyduğun anda,
    iki yanında birden yatağın, peydah olurlardı karanlıktan...
    Dimdik dururlardı, hararetlilerdi.
    Hiç susmazlardı.
    Sense öylece yatardın aralarında.
    Yalnızlığının muhteşem ikizleri
    sana günlük nefretlerini kusarken,
    sen, körelmiş bir yatağan gibi yatardın yatağında.
    60'lardan kalma bir hippi, bekareti ile sevişen bir kız gibi pasifist,
    asılmış adamı oynardın.
    Hayallerin izin vermezdi. Uyku çok sonra gelirdi.
    Şafaktan hemen sonra...

    Yıldızlar karardı.
    Şafak sökecek, biliyorsun.
    Ama hala değil...
    Biraz daha var.
    Boş ver onları. Sen değilsin....

    Kim bilir kaç gece, çizgiler çizdin.
    Bir sürü çizgi.
    Amaçsız, apansız, hesapsız....Çizgiler...
    Hiçbir zaman iki noktayı birbirine bağlamayan çizgiler...
    Seni ayırıp onları var eden çizgiler...
    Bir balık kadar bile kesişmeyen, hiçbir noktası olmayan
    ve inadına sonsuz, boyutsuz...

    Uyku hep geç gelir.
    Beklemek boşa, ama bu da geçer...

    Kim bilir kaç gece, avizelerden kan damlardı,
    odanın zeminine....
    Balıksırtı parkeler dalgalanırdı, dağlanırdı...
    Banyo kapısının altından bırakılıp kaçılmış bir zarf gibi,
    kan sızardı ve kokardı.
    Lambanın titrek ışığında yan odadan çığlıklar yükselirdi.
    Her şey kırmızıya çalardı.
    Beynindeki zavallı bir kıymık kanatıp durdu bütün hayatını.
    Bu yüzden şafakları bile hep kızıl gördün.
    Halbuki şafaklar hep gridir. Bunu biliyorsun.

    Martı çığlığı öncesi sessizlik...
    Daha var...
    Şimdi sigara yak ve beni dinle.
    Sen onlardan değilsin, anla artık bunu.

    Kim bilir kaç gece,
    kaloriferin yoktu, yatağın soğuktu.
    Ben vardım.
    Yollardaydın, yerin yoktu, zamanın yoktu.
    Ama ben vardım.
    Mekanlara gittin, sazın, sözün yoktu.
    Ben gene vardım.

    Yan yattığında arkandan sarılıp öptüm seni,
    suratı olmayan bir sevgili oldum sana.
    Her sevgilinden aynı piçi, yalnızlığı doğurdum sana.
    Susamıştın, sana kan emzirdim, pas yedirdim.
    O özlemlerin hepsini senin en uzak sırtına ben koydum.
    Sonrada karnından öptüm kambur durasın diye.
    Simsiyah saçlıydım, beni sevip anlamayasın diye...

    Martılar başladılar kıpırdanmaya.
    Ufuk da döndü maviye. Şafak söküyor.
    Ve gece nöbetin bitiyor artık.
    Hadi, uyu artık.
    Sabah oluyor.

    Ama sakın unutma, değilsin....

    Uyu artık...