• 832 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10·
    Zaman Çarkı, belki de fantastik kurgunun başına gelen en güzel şey. Herkesin okuyabileceği bir seri değil belki ama müptelası olanlar da azımsanmayacak kadar çok. Bense daha 3. kitaba geçmiş bir çaylak olarak size tanıtmaya çalışacağım bu kitabı. Dünya’nın Gözü bu serinin açılış kitabı. Bu dünyaya adım atma işlemi belki de. İki yıl önce ilk okuduğumda yoğun ve ağdalı anlatımından mağduriyet yaşasam da keyifle okuduğum gerçeğini gizleyememiştim. İkinci okuyuşumdaysa aradan geçen iki yılda ne kadar yol katettiğimi fark ettim ister istemez. Sanki ilk okuduğum kitap değil de başka bir kitap okumuş gibi kolayca bitiriverdim kitabı. Ana hatları haricinde kitap hakkında hiçbir şey hatırlamadığımı da belirtmek istiyorum. İnsan, okudukça kendini ne kadar geliştirebiliyormuş sahiden. Neyse, bu kez okuduğumda ne yoğun ne de ağdalı anlatım karşıladı beni. Sayfalar su gibi aktı gitti. Aldığım keyifse paha biçilemez. Bu kez karakterlerle daha çok özleştim. Rand ile bir oldum. Egwene’ye deliler gibi kızdım. Moiraine’in ve Lan’ın asaletine hayran kaldım. Mat’in muzırlıklarına güldüm bazen, Perrin’in dağ gibi görüntüsünün altındaki yumuşak kalbini hissettim. Nynaeve’e kızsam da haksız göremedim. Yani, her şeyi çok çok sevdim. En sevdiğim karakteri soracaksanız kesinlikle Lan derim. Öyle asil ruhlu bir insandı ki. Sırf Lan’i tanımak için bile okunabilir bu seri. Neyse devam edelim. Çıkılan bu yolculuğu ben de beraber adımladım sanki. Betimlemelerle süslenmiş bu yolculuk hikayesinin konusundan da bahsedeyim en iyisi. Çok kapsamlı bir kurgusu olduğunu 15 kitaplık bir serinin varlığından anlayacağınızı umuyorum. İkinehir’de yaşayan Rand, Mat ve Perrin’in ve birkaç yan karakterin Karanlık Varlık’a karşı savaşını okuyoruz bir nevi. İçlerinden birisi Yenidendoğan Ejder, yani dünyayı Karanlık Varlık’tan kurtaracak olan ve kırılışı getirecek olan kişi. Yaşanan tuhaflıklar sebebiyle Aes Sedai olan Moiraine ve onun muhafızı Lan uzun zamandır hiçbir yabancının adım atmadığı İkinehir’e gelirler. Aradıkları ise Ejder elbette. Onların gelmesinden birkaç gün sonra Trolloc’ların köyü yakıp yıkması sebebiyle Ejderin burada olduğundan iyice emin oluyorlar. Moiraine’in acilen yola koyulmaları ve Tar Valon’a gitmeleri gerektiğini söylemesi üzerine bu felaketlerden köyü kurtarma maksatlı yola koyulurlar. Sakin ve kendi halinde yaşayan İkinehir’liler elbette şaşkın ve korkmuş bir haldeler ama ellerinden hiçbir şey gelmiyor ne yazık ki. Hatta inanıp inanmamakta bile kararsızlıklar yaşıyorlar. Gerçek olduklarına bile inanmadıkları, sadece efsanelere konu olduğunu sandıkları Trolloclar ve Myddral’lerle karşılaşmak onları büyük şaşkınlığa sürüklüyor. Her şey buradan itibaren başlıyor işte. Böyle basitçe anlattığıma bakmayın, en az 150 sayfa kadar sürüyor bu bölüm. Ancak okurken hiç sıkılmıyorsunuz, öyle akıcı ki anlatamam. Kitapta sevdiğim özelliklerden birisi en arkada bulunan kapsamlı ve incelikli sözlük oldu. Neredeyse her şeyi içinde barındırıyor oluşu aklınızda hiçbir soru işareti kalmamasını sağlamasının yanı sıra bu oluşturulan yeni evreni tanımayı da daha kolay hale getiriyor. Kitabın cildi ise muhteşem. Kapaklarına bayılıyorum gerçekten. Çok kaliteli bir baskıya sahip ve kitaba yakışan kadim bir görüntü verilmeye çalışılmış. Kitabın son bölümleri ise bence yeterince güzel yazılmıştı, bazı okurların beklediğine değmediğini söylediğini görmüştüm. Bense çok beğendim, sizler de okuyunca düşüncelerinizi paylaşırsınız belki benimle. Beni üzen bir şey de kitapta haritanın olmayışıydı. Neden olmadığını bir türlü anlamadım çünkü yolculuk hikayelerinde dünyanın bir ucundan diğer ucuna seyahat eden karakterlerin yolculuklarını haritadan takip edince daha anlamlı geliyor yaşananlar. Ben de o yüzden internetten bulduğum ingilizce bir harita eşliğinde okudum kitabımı. Öyle daha keyifli oluyor, emin olabilirsiniz. Kitabın ilk baskılarında kuşe kağıda basılmış büyükçe bir Zaman Çarkı haritası bulunuyormuş, ben de internette gördüm. Şimdi basmıyor oluşları gerçekten üzücü bir durum. Neyse, en azından ikinci kitapta normal bir harita bulunuyor, o yüzden mutlu olmadım diyemem. Son kitapta da kuşe kağıda basılı kitaba yapışık bir harita varmış sanırım. Neyse, bu kadar yeterli sanırım. Kitap hakkında yazılacak çok ama çok şey var, mesela size Trolloc’ların ve Myddral’lerin ne olduğundan bahsedebilir, Karanlık Varlık hakkında birkaç şey söyleyebilir, Aes Sedailer ve kitabın isminin anlamı hakkında konuşabilirim. Ama bunlardan bahsetmek yerine sizlerin okuyup daha çok keyif almanızı yeğlerim. Rica ediyorum, okuyun okutun. Çok değerli ve harika bir kitap, serinin devamını okumak için en az benim kadar sabırsızlanacağınızı biliyorum. Keyifle okumanız ümidiyle.
    Puanım: 5/5
  • Karanlıkta radyo spikerinin sesi duyulur...

    RADYO SPİKERİ — Uzun süredir kamuoyunu meşgul eden, kadın terörist Sevim Taşanın yakalanması için başlatılan geniş çaplı operasyonlar sürüyor. Sürekli kılık değiştirdiği için kamuoyunda Binbir Surat Sevim olarak anılan teröristin, bir türlü yakalanamaması em niyet teşkilatını güç durumda bıraktı.. .Emniyet Müdürü Mehmet Öztopuz eleştirilere karşılık, yaptığı açıklamada ‘Sevim Taşan on iki saat içinde yakalanmazsa istifa edeceğim’ dedi...

    Yavaşça aydınlanan karakolda gergin saatler yaşanmakta.. Komiser telefonda ter atmakta.. Komiser Yardımcısında derin sessizlik...

    KOMİSER — Tabii efendim. Haklısınız efendim.. Ayrıca beni bu göreve seçmeniz duygulanmama sebep oldu efendim.. Zaten yakalamak üzereyiz efendim.. Çok güzel bağırıyorsunuz efendim. Ne güzel kapattınız telefonu efendim.. Hörmet ederim efendim... Komiser telefonu kapatır ve yumruğunu masaya vurur.

    KOMİSER — Nerede ulan bu kadın?! Bulamadınız değil mi? Akraba evliliklerinin talihsiz mahsülleri!.. Ah, ülserim azdı gene.. Amir saat üçte buraya gelecek! Nerede ulan bu kadın?

    Bekçi Rıza ve Temizlikçi Kadın Hatice Bacı hızla içeri girerler...
    BEKÇİ — Getirdim amirim!
    KOMİSER — Kimi getirdin?
    BEKÇİ — Kadım amirim!
    KOMİSER — Kadını mı?
    BEKÇİ — Amirim gelecek dediniz ya amirim! Amirim gelince ortalığı temiz görsün dediniz ya amirim! Ben de düşündüm, amirime karşı, amirim mahçup olmasın, amirim ortalığı pis görürse amirime kızar, beni de döver sevdiğim.. yani amirim!
    KOMİSER — Rıza! Evladım! Ne diyorsun sen be!
    BEKÇİ — Amirim gelecek dediniz ya amirim! KOMİSER— Eee?
    BEKÇİ — Ben de amirim gelince ortalığı temiz görsün di ye, temizlikçi kadın getirdim amirim.. Tanıştırayım amirim.. Amirim, temizlikçi kadın!
    KOMİSER — (Yardımcısına) Suat! Bu Rıza’yı götür, klozete dök! Üstüne de sifonu çek, gel!
    HATİCE — Müsaadeniz olursa, ben vazifeme başlayabilir miyim hanımım!
    KOMİSER — Hanım mı?
    BEKÇİ - Amirim kusura bakmayınız, Hatice Bacı ekseriyetle ev temizliğine gittiği için, ağız alışkanlığı mahiyetinde bir dil sürçmesi iktiza etti amirim!
    KOMİSER - Sus Rıza! Sus! Susmakla da yetinme, hızla dışarı çık! Senelik iznini al, memleketine git ve orada öl!
    BEKÇİ - Başüstüne amirim!.. Yalnız, ben senelik iznimi, geçen hasat zamanı kullandım amirim?
    KOMİSER YARDIMCISI - İzninizle komserim Rıza!
    BEKÇİ - Buyrun!
    KOMİSER YARDIMCISI - Siktir git!
    BEKÇİ - Başüstüne amirim! Bekçi hızla çıkar...
    KOMİSER YARDIMCISI - Hadi sen de, temizlik mi yapı yorsun, ne yapıyorsan yap!
    HATİCE - Başüstüne! (türküye ve temizliğe başlar) çıt çıt çıt çedene de sar bedeni bedene.. Dünya dolu yar olsa da alacağım bir tene...
    KOMİSER - Ne oluyor be! Ne oluyor!
    HATİCE - Müsaadeniz olursa, ben vazifemi yaparken bir türkü okumak mecburiyetindeyim. E, adetim böyle.. (YENİDEN TEMİZLİĞE VE TÜRKÜYE DÖNER) Çıt çıt çedene de sar bedeni bedene.. Dünya dolu yar olsa da alacağım... Kanamalı bir hasta için A grubu er aş ne gatif kan aranmaktadır Kan verecek olanların Kızılay Kan Merkezine müracaatları rica olunur.. bir tanee.. Çıt çıt çedene de sar bedeni...
    KOMİSER - Bu ne biçim türkü be?
    HATİCE - Çok güzel bir türkü! Radyodan duyup ezberledim! Bilhassa bu, ortasındaki kanlı konuşma bana çok dokunuyor..
    KOMİSER YARDIMCISI - O bölümün türküyle alakası yok salak! Yayını kesmişler!
    HATICE - Kesmişler mi? Kim kesmiş?
    KOMİSER - İşine bak hadi, işine!.. Hey Allah'ım bir bu eksikti.. Suat ne yapacağız oğlum? Bir çare söyle.. Vaktimiz azalıyor!.. Amir de bize güvenerek istifa edeceğim, diyor.. El kondüsyonuyla gerdeğe giriyorlar!
    KOMİSER YARDIMCISI - Komserim, iz üstündeyiz ama kadının eşgali belli değil! Böyle bir kadın var mı, yok mu, o bile belli değil!
    KOMİSER - O ne demek öyle?
    KOM. YARD. - Basının çizdiği bir tip var ortada.. Gazeteler bir canavar yarattı, bize de yakalamak düştü!.. Amire söyleseniz, iki gün sonra gelse?
    KOMİSER - Ulan adam bize içli köfte yemeye mi geliyor? Ne diyeyim yani? "Bugün çamaşır günümüz, iki gün sonra buyrun' mu diyeyim?.. Ah.. ülserim.. Saat üçe kadar bu kadını bulmak zorundayız!
    KOM. YARD. - Daha doğrusu BİR KADIN bulmak zorundayız.. Eşgali bilinmediğine göre..
    KOMİSER - Eveeet! Bravo lan Suat! Netice itibariyle, herhangi bir kadın bizim işimizi görür!
    KOM. YARD.- Tabii. Yeter ki, sırtı zayıf, aldığımızda gürültü çıkarmayacak biri olsun. KOMİSER - Nereden bulacağız bu kadını?

    Komiser ve Yardımcısı, durur, düşünür ve aynı anda, aynı karara varıp Hatice 'ye dönerler.. Birbirlerine bakarlar.. İşte, aradıkları kadın bulunmuştur.. Komiser hemen telefona koşar...

    KOMİSER - Alo.. Benim, sayın amirim! Müjde efendim müjde! Sevim Taşan' ı yakaladık efendim! Evet efendim!.. Hayır efendim, maalesef sağ olarak!.. Yok efendim, bizim terfide falan gözümüz yok.. Ama siz nasıl münasip görürseniz. Tabii efendim, derhal basma ve televizyona haber veriyoruz efendim! Komiser telefonu kapatır... Ferahlamıştır..

    KOMİSER - Güzeeel.... Şşşt.. Sen.. Gel bakayım buraya gel..

    Hatice komiserin yanına gelir..

    KOMİSER- Senin adın ne?
    HATİCE - Hatice.
    KOMİSER - Bak Hatice, bu böyle olmaz. Senin adın da Hatice, benim adım da Hatice! Karışıklık oluyor. Onun için bundan böyle senin adın Sevim Taşan olsun!

    — II—

    Hatice, üstü silah ve örgütsel dokümanla dolu masanın ardında teşhir edilmekte.. Basın mensupları fotoğraf çekmekteler...

    HATİCE — Ne oluyor? Yahu kardeşim kirletmeyin ortalığı! Daha yeni temizlemişim.. Basmayın. Çamurlu ayaklarınızla ortalığı kirletmeyin!

    Radyo spikerinin sesi duyulur...

    RADYO SPİKERİ — Sevim Taşan, basına gösterildiği sırada, “çamurlu ayaklarınızla yolumuzu kirletemeyecek siniz! Zafer bizim olacak!” şeklinde slogan attı!.. Teröristin evinde yapılan arama sonucunda, bir adet uzun namlulu koca, çeşitli çap ve markada yoksulluk ve çok sayıda örgütsel doküman bulundu!

    — III —

    Sorgu odası... Hatice sandalyede oturmakta.. Yüzünde sorgu ışığı.. Sivil Sorgucu sandalyenin etrafinda dolanıp durmakta.

    SORGUCU — Ne alırsın. Sana bir meşrubat ikram edelim. Gazoz? Kola?
    HATİCE — Yok.. Sağolun, miğdemi ağrıtıyor.
    SORGUCU — Merak etme, miğdene bir şey olmaz. İçmeyeceksin ki!
    HATICE — Ya?
    SORCUCU - Bize şişesi lazım!
    HATİCE - Nasıl yani?
    SORGUCU - Yani, Sevim Taşan olduğunu inkar etmeye devam edersen, birazdan anlayacaksın!.. Konuş.. Anlat!
    HATİCE - Ne anlatayım?
    SORGUCU - Ne bileyim canım? Başından başla ister sen.. Sanat hayatına nasıl atıldın? Sahneye sadece para için mi çıkıyorsun? Yeni projeler var mı?
    HATİCE - Demek ki aradıkları kadın artis...
    SORGUCU - Konuş hadi, konuş! Anlat! İsimler! örgüt evleri
    HATİCE - Yahu şiddetli bir yanlışlık oluyor. Bir karışıklık oluyor.. Ben ne anlatabilirim ki!? Bizim gibilerin hayatında anlatacak dört kelime var. Doğdum.. Evlendim.. Çalışıyorum.. Çalışıyorum!
    SORGUCU - İnkar ediyorsun yani? Gözlerimin içine baka baka, Sevim Taşan olduğunu inkar ediyorsun!.. Bak, ben alanında uzman bir şahsiyetim.. Çeşitli üstatlardan ders aldım. Meşhur işkenceci Elektrik Kontağı Hamdi Efendi'nin öğrencisiyim. Elimden kimse kurtulamaz!
    HATİCE - Öyle mi?.. Peki, hani artık karakollar naylon olacaktı?
    SORCUCU - Naylon mu? Ne naylonu?
    HATİCE - Yok ula yok, şeffaf diyecektim şeffaf!
    SORGUCU - Haa.. öyle zaten.. Bizim kimseden gizlimiz saklımız yok ki! Herkes, burada neler olup bittiğini bi liyor. Hatta bu sorguları İnter Star yayınlamak istedi de, parada anlaşamadık!
    HATICE - Öyle mi? Ayrıyeten bir de şu husus var, hani karakollor pembekol olacaktı?.. Gerçi ha pembe, ha kara! Neticede kol değil mi?.. Bak, güzel kardaşım, muhabbet hoş da, daha bir sürü işim var.. Ortalık öyle pis kaldı. Amir beyden fırça yiyeceğim Polis milleti bunlar, belli olmaz ki.. Başım belaya girecek.. Ne oluyor burada? Neyse ben gideyim artık.. Çocuklar evde açtır, geç kalıyorum..
    SORGUCU - Otur ulan, oturduğun yerde!.. Böyle saf ayaklarına yatıp, kurtulacağını zannetme!.. Anlaşılan o ki, sen tatlı dilden anlamıyorsun!.. Ben sana biraz kablo getireyim!
    HATİCE - Ne kablosu?
    SORGUCU - Elektrik kablosu!
    HATİCE - Ne?! Yahu ben size ne ettim ki!? Ne suç işlemi şim?
    SORGUCU - Devlet düşmanlığı yapmışsın! Devlete karşı gelmişsin!
    HATİCE - Ben mi? Ben nasıl yapabilirim? Biz devleti tam görmemişik bile!.. Biz gideriz devlet kapısına, kapının üstünde şöyle yazar: GİRİLMEZ!.. yahut da İŞİ OLMAYAN GİREMEZ.. Biz de girmeyiz.. Devlet askerdir, polistir, bir de korucular var şimdi köyde! Benim adım Hatice, soyadım Durdu, buraya temizlik için geldim..
    SORGUCU - Peki, örgütü yeniden toparlamak için ülkemize kim sızdı? Kim bu vatanı bölüp, parçalayıp suyunu sıkmak istiyor? Bu vatanın suyuna pilav yapmak isteyen kim? Bizim pilavın düşmanlara yedirmek isteyen kim? Hı ?
    HATİCE - Vallahi bizim böyle şeylerle alakamız yoktur! Korkarız biz.. Kocamla ikimiz, seçimde oy bile ver meyiz! Gider, paşa paşa cezamızı öderiz!.. Hoş, oy versek de ceza çekiyoruz vermesek de.. Hem ben, yürüyüş bile dikkat ederim. Protesto mrotesto zannetmesinler diye yavaş yavaş yürürüm. İşten eve, iki günde gidiyorum bu yüzden.. Uzun sürüyor yani! Hem sonra devlet bize ne derse biz onu yaparız. Vergi öde derler, öderiz, fiş topla derler, toplarız!
    SORGUCU - Tamam işte! topladığın fişler sana elektrik olarak geri dönecek!.. Sen şimdi kötü yapım Binbir Surat Sevim!.. Beni çok sinirlendirdin! Muameleye başlıyorum!

    Bakkal çırağı içeri girer...

    ÇIRAK - Bakar mısın ağbi?
    SORG -Ne var lan? Sen de kimsin.
    ÇIRAK - Ben bakkalın çırağıyım. Bakkal ağbim dedi ki, şişeleri alıp alıp parasını ödemiyormuş Altı tane şişe kalmış. Ya paraları verin ya şişeleri! Yoksa ağbim sizi polise şikayet edecek!
    SORGUCU - Kes ulan sesini! Şişeler verilir mi? O şişeler vatanın bütünlüğünü sağlıyor! o şişeler birer milli kahraman Ne dersin Binbir Surat, sana altı şişe yeter mi, yoksa bir altı şişe daha getirteyim mi?
    HATİCE - Kabul ediyorum polis efendi. Ben, Sevim Taşan, memnun oldum!

    Karanlıkta radyo spikerinin sesi duyulur...

    RADYO SPİKERİ - Sevim Taşan, ilk sorgusunda samimi itiraflarda bulunup, pişmanlık yasasından faydalanmak istediğini söyledi.. İfadesini kendi hür iradesiyle verdiğini söyleyen ve pişman olduğu için çok sevindiğini belirten Sevin Taşan: Bir daha dünyaya gelsem, yine itirafçı olurdum" dedi!

    Komiserin odası... Bekçi telaşla içeri girer!

    BEKÇİ - Yakaladık amirim! Yakaladık! Başardık amirim! Bulduk amirimi Tuttuk amirim! Ve getirdik amirim!
    KOMİSER - Ne oluyor be? Kimi yakaladınız? Kimi başardınız? Kimi bulup tutup, getirdiniz? Ayrıca bu ne tuhaf cümle?
    BEKÇİ - Sevim Taşan'ı amirim! Binbir Surat Sevim'i yakaladık, içeride amirim!
    KOMİSER - Biz Onu yakalamıştık ya?
    BEKÇİ - Bir tane daha yakaladık amirim!
    KOMİSER - Ne oluyor be? Boğazda Sevim Taşan akını mı var?
    BEKÇİ - Bu, sahicisi amirim! Fakat enteresan bir durum var ki, o kadar şeetmemize rağmen, kendisi Sevim Taşan olduğunu kabul etmiyor. Üstünde kimlik de yok! Yanı vaziyet bu şekilde amirim: bizim, temizlikçi Hatice Bacı, Sevim Taşan olduğunu kabul etti. Fakat essah Sevim Taşan, Sevim Taşan olduğunu red ve inkar ederek, Sevim Taşan mevzuunu kanşık bir ha le soktu amirim!
    KOMİSER — Sus be Rıza sus!... Temizlikçi kadını bıraksak mı?
    BEKÇİ — İfade imzaladı amirim!
    KOMİSER — Ne yapacağız peki?
    BEKÇİ — Biz de amirim, bunu amirim, size amirim, soracaktık amirim! Fakat bu kadın, fena halde dişli çıktı! Aşağıda kendisine epey muamele yaptık, sana mı sın.. veyahut bana mısın, demedi amirim!.. Fakat, bence ikisini aynı hücreye koyarsak, neticeye varabiliriz amirim!
    KOMİSER — Hayır!.. Bence, ikisini aynı hücreye koyarsak, neticeye varabiliriz?
    BEKÇİ — Hiç aklıma gelmemişti! Hay aklınla bin yaşa amirim!

    Karakol kararırken, hücre aydınlanır... Hatice uzanmıştır... Bekçi girer, Hatice’yi dürterek uyandırır...

    BEKÇİ — Hatice bacı! Şşşt.. Hatice bacı...
    HATİCE — Ne var ula ne var!.. Senin yüzünden düştüm buralara!.. Git buradan!.. Gözüm görmesin seni!.. Git buradan, git hadi...

    BEKÇİ — Senin için getirdiğim döner ekmekleri unutu yorsun ama!..
    HATİCE — İstemiyorum artık.. Aylar geçiyor.. Hani kurtaracaktın? Yahu sen benim şahidim değil misin? Sen getirmedin mi beni temizliğe?
    BEKÇİ — Uğraşıyorum bacım.. Bak, sırf seni kurtarmak için essah Sevim Taşanı yakaladım. Fakat inkar ediyor namıssız!.. Yani, senin kurtuluşun, O’nun iki dudağının arasında.. Eğer derse ki ‘Sevim Taşan benim!”, yırttın! Yoksa durum kötü amirim... yani bacım..

    Bekçi çıkar... Sevim Taşan’ı içeri iter...

    BEKÇİ — Gir hadi! Bekçi iki kadını başbaşa bırakır.. Sevim, hücrenin bir köşe sine çöker.. Yorgundur her yanı yara bere içindedir.
    HATİCE— ....Sen Sen Sen O musun? O kahpe sen misin he! Hatice Sevim’in boğazına sarılır.
    HATİCE — O devlet düşman sen misin he? 0, beni malı feden karı sen misin? Niye kaçıyorsun? Devletten kaçılır mı? Sevim yaka sana kurtarır..
    SEVİM — Bırak yakamı be!
    HATİCE — Bunlar benim yakamı bırakıyorlar mı?.. Senin yüzünden çekmediğim eziyet kalmadı... Tamam... Madem geldin, bu işi halledelim.. Hadi, onlara benim sen olmadığımı, senin ben olmadığım, senli benli olmadığımızı, senin benim birşeyim olmadığını söyle! Hadi! SEVİM — ………………….
    HATİCE — Bak çıkınca seni ziyarete gelirim. Sana yemek getiririm. Gelir, tünel kazmana yardım ederim.
    SEVİM - Ben hiçbir şey bilmiyorum !
    HATİCE - O nasıl laf öyle! İnsan kim olduğunu bilmez mi hiç? Hadi güzel bacım, söyle beni bıraksınlar... Sevim alaylı alaylı bakar...
    SEVİM - Yok ya?
    HATİCE - Vallahi... Senin haberin yok, beni mahfettiler. Ben burada çocuklarla babaları evde., ne yiyorlar, ne içiyorlar? Sevim Hatice 'yi iter, bağırmaya başlar:
    SEVİM - Kes sesini be aşağılık kadın! Boşuna uğraşma, sökmez bu numaralar!,, İğrençsiniz Her yolu deneyeceksiniz değil mi?.. Uydurmadan bir canavar yarattınız, şimdi de bana kabul ettirmeye uğraşıyorsunuz!. Siz benim, cani, katil, gözü dönmüş bir canavar olduğum hükmüne vardınız zaten. Gazeteler de yazdı.. Artık kabul etsem ne olur, etmesem ne olur? Mahkemeye ne hacet? Hüküm peşinen verilip infaz yapılıyor zaten!.. Ama her yolu deneyeceksiniz değil mi? Üstü çizilmiş bir hayatın ne önemi var sizin için! Bir insan daha harcamış olacaksınız o kadar!.. Sizin için önemli olan, televizyona çıkarıp "İşte teröristleri yakaladık!" demek Niye anlatıyorum ki bunları?
    HATİCE - Ne Yahu sen ne anlatıyorsun?
    SEVİM - Boşuna uğraşma, diyorum!.. Senin polis olduğunu biliyorum!
    HATİCE - Ne?!
    SEVİM - Bana bak, bu iğrenç oyuna bir son ver artık! Bana, hiçbir şey, hiçbir şey söyletemeyeceksiniz! Hatırlamıyorum! Bilmiyorum! Duymadım!
    HATİCE - Ben mi polisim? Ben mi? Ben mi? Hatice ağlamaya başlar....
    HATİCE - Ben mi? Ne polisi yahu? Allah'ına kurban olduğum, ne polisi? Ben polis değilim! Ben Sevim Taşan'ım!.. Yok.. O da değilim.. Ben Hatice Durdu.. Onun bunun pisliğini temizlerim. Şimdi kimin pisliğini temizletiyorlar bana? Kimim ben? Demek ki var bende birşey! Devlet bu, boşu boşuna yapmaz ki! Herhal, ben bir şey yaptım.. Ama tam ne yaptığımdan benim de haberim yok!.. Allah kahretsin! Devlete karşı geldim ben! Allah beni kahretsin! Allah beni kahretsin!..

    Hatice hücrenin bir köşesine yığılır, sessizce ağlamayı sürdürür. Sevim, bir süre Hatice'yi izler.. Sonra yanına sokulur.

    SEVİM - Peki Sen Kimsin sen. İşte Hatice'yi çıldırtan soru!
    HATİCE - Herkes bana bunu soruyor! Ben de bilmiyorum artık! Sevim Taşan 'sın dediler, kabul ettim! Evet! Ben Sevim Taşanım!
    SEVİM - Seni buldular demek' Niye kabul ettin peki? Nasıl kabul edersin böyle bir şeyi?
    HATİCE - Bana sorgu yaptıkları zaman, dört kere sigorta attı bili misin sen?.. Zaten yalan değil ki! Suçluyum ben! Koskoca devlet bu, yalan söyler mi hiç? Bana, "Sen Sevim Taşan'sın! dediklerine göre, bir bildikleri vardır! Koskoca devlet bu, yalan söyler mi hiç?
    SEVİM - Saçmalama! Sen hiçbir şey yapmadın!
    HATİCE — Öyleyse niye Yapıyorlar bunu bana? SEVİM — ………….. Eeee? Şimdi ne olacak?,. Direndim... Her şeye karşın direndim teslim olmadım onlara.. Peki, bu işkenceye nasıl direneceğjm? Onlara bir suçlu gerekiyordu Onu da bulmuşlar işte! Nereden çıktın sen be?... Hadi, bırak ağlamayı da konuşalım biraz... Adın neydi Senin?
    HATİCE — Sevim...
    SEVİM — Hayır asıl adını soruyorum
    HATİCE — Hatice Taşan Sevim Durdu!, Sevim Hatice Durdu!
    SEVİM — Allah’ım akımı yitiriyor bu kadın.. Ne yapacağım şimdi?.. Bu garibandan ne istediniz be!!!
    HATİCE —.Bağırma Sus! Devlete bağırılmaz Devlet öyle bir eder ki insan mahfeder! Sen kimsin ki, bağırıyorsun devlete!. Şikayet edeceğim seni!
    SEVİM— Kendine gel Hatice!.. Ne olursun. Düzelecek her şey.

    Sevim dışarı doğru seslenir...

    SEVİM — Heeey! Poliiis! Buraya bakın Ben yeniden ifade vermek istiyorum.
    HATİCE — Sen hiçbir şey veremezsin Çekil oradan. Komiser, Yardımcısı ve Bekçi koşarak içeri girerler..
    KOMİSER — Ne oluyor burada?
    SEVİM — Ben Sevim Taşan olduğumu...

    Hatice herkesi susturacak biçimde haykırmaya başlar:
    HATİCE — Evet! Evet! Evet! Evet! Herkesi ben öldürdümm! Hatta eceliyle ölenleri bile! Örgüt mensubuyum ben!
    SEVİM — Hatice...
    HATİCE — Evet evet, örgüt mensubuyum ben! Beni bu işe, İhsan Sabri Çağlayangil tevşik etti!
    BEKÇİ— O da kim?
    HATİCE — O, bir çeşit Celal Bayar’dır.. Ve haberlerde yaşar! Ayrıca teşkilatımızda Müzeyyen Senar da vardı! Ama ben emirleri Kayahan’dan alıyordum! İtiraf ediyorum, polis efendi, san saçlarımdan ben suçlu yum!
    SEVİM — Sus Hatice! Yalvarırım sus!
    HATİCE — Evet Sevim Taşan benim!.. Aslında ben Sevim Taşan da değilim! Nene Hatunum ben! Muhacirlik zamanında cephedekilere lavaş ekmek götürdüm. Ben hiçkimse değilim ulan!.. BEN HİÇ KİMSE DEĞİLİİM ULAN. KONUŞ!.. SÖYLE!.. CEVAP VER!.. BEN KİMİM ULAN!.. KİMİM BEN!.. KİMİM BEN!.. KİMİM BEEEEEEEN!...

    KARANLIK

    1992- Haziran
  • 360 syf.
    ·8/10
    Hakan Günday, hiç kimseye benzemeyen özgün, alışılmışın dışında betimlemeleri, kitabın her satırını fosforlu kalemle altını çizesiniz geldiği, bazı kitaplarını okurken size vicdan testi yapan Türkiye'nin nadide yazarlarından biridir. Kendisi aynı zamanda başarılı bir senarist olan Hakan Günday -bunu herkes bilmez- Emmy Ödülü'nü ülkemize getiren Haluk Bilginer'in oynadığı Şahsiyet dizisinin ve herkesi salya sümük ağlatan Müslüm filminin senaristliğini yapmıştır.

    Yeraltı edebiyatı yazdığını ısrarla reddeden Hakan Günday, kitap kategorilerinin en az yazar kadar tür olduğu fikrinde. Kitapların Dostoyevski edebiyatı, Oğuz Atay edebiyatı diye kategorize edildiğini düşünsenize, daha karmaşık bir dünya bizi bekliyor olurdu. Yeraltı edebiyatı yazdığını reddeden Hakan Günday, yeraltı karanlığı çağrıştırdığından mütevellit insana soru sordurmayan, şüphe barındırmayan kitapların yeraltı edebiyatı olması gerektiği fikrinde. Sorusunun cevabını "Gerçekler eğer yerin altına gömülmüşse ve birileride merak ederse eğer o gerçeklerin ne olduğunu, ister istemez tabii ki girecek yerin altına" diye şık bir cümleyle bitirmiş, beni de pekâlâ ikna etmişti. Şunu da belirtmeliyim ki Hakan Günday isterse magma ve çekirdek edebiyatı yapsın ben yine de onu okumaktan fevkalade memnun olacağım.

    Az kitabına gelecek olursak,alfabenin ilk ve son harfi olan A ve Z harflerini yan yana getiren -ki bu iki harfin arasına binlerce sözcük ve kelime sığıyor-  ve gerekenden eksik anlamı veren Türkçe'nin bize yaptığı ironiyi farkettiriyor. Kitabın içeriğine gelecek olursak Derda ve Derdâ adlı iki gencin birbirlerine ilerleyen hayat hikayelerini okuyoruz.
    (Hakan Günday'ın karakterlerine seçtiği isimleri her zaman çok sevmişimdir. Derda,Gâza,Ahad,Kinyas, Kayra, Azil...)
    Bu hayat hikâyeleri birbirine ilerlerken kurgunun biraz aceleye getirildiğini ve acele işe de şeytanın karıştığını farkettim. Bu yüzden kurgunun bazı yerlerinde şeytanların vals yaptığını rahatlıkla söyleyebilirim. Olaylar ve kişiler birbirlerini planlanmış bir gerçeklikle değil, rastgelelikle birleşiyordu. Bu biraz romandaki gerçeklik algısının keskin tadını yumuşatmıştı. Bunun dışında yine Hakan Günday'ın diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta zihninizi bir bulamaç hâline getirip, elinize de kepçeyi tutuşturup "ayıkla pirincin taşını" deyip kaçan türden bir kitaptı. Yinede bu kitapta, okurken en çok sevdiğim ve tekrar tekrar okumak istediğim bir bölüm vardı.
    (Spoi olabilir!) O da Derda'nın kalbinin yerine Tutunamayanlar kitabının yerleştirildiği, el yazısıyla yazılan bölümdü. Acaba bizlerin kalbinin olduğu yerde ne vardı? Diye bir soru koydu kafama. Bizi hayatta ve ayakta tutan şey neydi? Orada hâlâ bir et parçaşı mı duruyordu? Koca bir dolar sembolü ya da iyi bir üniforma mı?
    Bunu bilemeyeceğiz sanırım. Sarsıcı ve sizi yerin altına gerçekten düşüren zevkli bir okumaydı.
  • 208 syf.
    "Nietzsche Ağladığında " kitabı ile tanışmıştım Profesör Irvin D. Yalom ile. O kitabı da beni çok etkilemişti. Bu kitabı da okuyan herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği harika bir kitap. Kitap on bölümden oluşuyor. Ve her bölümde terapiye gelen hastaların yaşam öyküleri anlatılıyor. Kitabı okurken bazı bölümlerde çok zorlandım. Çok duygulandığım,yutkanamadığım,nefesimi kesen anlar oldu. Kendimi anlatılan hastaların yerinde hissettim. Acaba ben olsam o durumda ne yapardım,nasıl hissederdim diye kafamda bir sürü soru belirdi. Doktor,hasta ve ben . Sanki kendimde oradaymışım,onları dinliyormuşum gibi geldi. Kendim de bir süre terapi sürecinden geçtiğim için içselleştirmem zor olmadı. Keşke benim de Yalom gibi bir doktorla görüşebilme fırsatım olsaydı . Her şey çok farklı olabilirdi benim için.Saçma sapan kişisel gelişim kitapları yazan asalaklar gibi doktorlarla terapi sürecimde başarılı olamadım. Kimi ilaç verip geçiştirmeye,kimi de kalıplaşmış metodlarla tedavi etmekten çok mesaisini bitirmeye çalışan insanlardı. Bu yüzden benim terapi sürecim zaman kaybı oldu. Baktım onlardan bir fayda yok kendi kendimi tedavi etmeye çalıştım. Zor oldu ama artık kafam daha rahat gibi. Sahip olamadığım hayatın yasını tutmaktan vazgeçtim,insanlarla arama mesafe koydum. Olmayana üzülmek yerine elimde ne var ona odaklanmaya çalıştım ve çok sancılı geçen günlerin ardından yavaş yavaş daha sakin,huzurlu günler yaşamaya başladım. İnsan bazı şeyleri zamanla anlayabiliyor. Bazı kişilere,bazı şeylere çok anlam yüklediğinde kendi anlamını azalttığını ,kimseyi ,hiçbir şeyi olduğundan fazla ,hak ettiğinden daha yüksek bir yere koymaması gerektiğini algılayabiliyor.

    İnsanlarla iletişim kurabilmenin zorluğu,pişmanlıklar,öfke sorunu,ölüm korkusu,yapılan işi sevmeme,ilişkilerde yaşanan sorunlar,ölümcül hastalıklar. Etrafımıza baktığımızda bu sorunların bir çoğunu görebiliriz. Benim en çok hoşuma giden Yalom'un hastalara yaklaşımı ve sorunları çözme yöntemi ve anlatım tarzı. Doktorluğunun yanında ne kadar iyi bir yazar olduğunu da bu kitabında göstermeyi başarmış. Kitabı okurken aklımdan o kadar çok şey geçti ki şu an kafam allak bullak . Anlatmak istediğim şeyleri bir araya getiremedim. Kitap seçimlerinde hem yazarı hem de bana uygunluğunu kontrol etmeye çalışıyorum. Bir kitabı okuduktan sonra bana bir şeyler katması , bir çıkarım yapabilmem çok önemli. Bu kitabın da benim için özel bir yeri oldu. Bu kitap sayesinde Marcus Aurelius'un "Düşünceler " kitabını da listeme dahil etmiş oldum. O kitaptan birkaç alıntı paylaşmak istiyorum.

    "Her şey, düşüncenin verdiği biçimi alır. Ve düşüncenizin kontrolü sizin elinizdedir. Dolasıyla yargılanızı ortadan kaldırmaya karar verdiğinizde huzura kavuşursunuz. Tıpkı,burnu dolaşan bir denizcinin sakin sulara,dalgasız bir koya erişmesi gibi."

    "Eğer biri beni sevmiyorsa bu onun sorunudur. Benim tek amacım,kınanmamı gerektirecek bir şey söylememek ya da yapmamaktır."

    Bu alıntıları çok beğendim. Yalom iki hastasına onlara yardımcı olacağını düşündüğü için bu kitabı öneriyor. Benim çok hoşuma gitti. Kitabı okuduğunuzda diğer alıntıları da göreceksiniz. Bu kitabın da derin izler bırakacağına hiç şüphem yok.

    Fazla uzattım ama son olarak ölümcül hastalığı olan bir kadının beni çok etkileyen sözlerini paylaşıp sonlandırmak istiyorum. O kısımda çok zorlandım gerçekten. Başka insanların acısını duyabilmek hatta kendi acımdan daha çok hissedebilmek. Beni bu his mahvetti.

    " Hayat geçici. Her zaman herkes için. Ölümü bedenlerimizde taşıyoruz. Ama bunu hissetmek,belli bir ismi olan belli bir ölümü hissetmek çok daha farklı bir durum."

    "Kanser hakkında şunu öğrendim. Size ölümcül bir hastalığı gösterir ve sonra sizi dünyaya,yaşamınıza,onun artık hiç olmadığı kadar çok hissettiğin hazlarına ve tadına geri tükürür. Size hem bir şey verildiğini hem de sizden bir şey alındığını anlarsınız."

    Soru şu : Ne zaman öleceğinizi bilseniz, nasıl yaşardınız ?

    Sahip olamadığınız hayatın yasını tutmayı bırakıp,ana odaklanın. Kimse için kendinizi tüketmeyin. İnsanlarla ilişkileri mevsimlere benzetiyorum ben. Önce yaz ,sonra ilkbahar ,sonra güz ve kış. Çok ateşli başlıyor ama sonra donduruyor. Aradaki geçişler hiç akılda kalmıyor zaten. Hep yaz olması mümkün değil ama en azından kışa döndürmeyin ilişkilerinizi.

    Zaman ayırıp okuyanlara şimdiden teşekkür ediyorum. Kitaplarla ve sevgiyle kalın !
  • ÇOK FENA BİR TERS KÖŞE🙃📌📌📌

    GENÇLİK BİZİM ESERİMİZ.
    PEKİ BİZ KİMİZ?

    Ben 21 yaşında bir
    Üniversite öğrencisiyim.
    Yazılarınızı fırsat buldukça okuyorum.
    Yazılarınızda sık sık “Gençlik nereye gidiyor?” türünden yakınmalarınız oluyor? Gençlik derken herhâlde lise ve üniversite öğrencilerini kastediyorsunuz. Bu durumda ben de nereye gittiğini çok merak ettiğiniz o grubun bir üyesiyim.
    Madem bu ülkede yaşayan insanları gençler ve yetişkinler olarak ikiye ayırdınız, ben de siz yetişkinlere bazı sorular sormak istiyorum.
    Bir köşe yazarı olarak gençlerin nereye gittiğinden çok, yetişkinlerin nerede durduğuyla ilgilenmeniz gerekmiyor mu?
    Ülkenin başını belaya sokan olayların başaktörleri genelde gençler mi, yoksa yetişkinler mi?
    Bu ülkede yüz binlerce öğrenci tek bir soru fazla yapabilmek için dirsek çürütürken, birileri sınav sorularını ve sorularla birlikte gençlerin hayallerini çaldı ve geleceğimizi çürüttü. Bu soruları çalanlar lise öğrencileri miydi?
    15 Temmuz’u planlayanlar kaçıncı sınıfa gidiyordu?
    Milletin yüzüne baka baka yalan söyleyen siyasetçiler hangi üniversitede okuyor?
    Sanatçı kimliğiyle her türlü ahlaksızlığı yapanlar ergen mi?
    Din adamı sıfatıyla ekranlara çıkıp inancıma ve değerlerime küfredenler kaç yaşında?
    Sinemada 7 yaş üstüne uygun olarak işaretlenmiş filmde bel üstüne çıkamayan yapımcılar kaç doğumlu?
    Lütfen artık gençliğe laf söylemeyi bırakın da yetişkinlere bakın ve “Sizler bu ülkenin geleceğisiniz!” gibi klişe sloganlardan vazgeçin.
    Çünkü sizler bu ülkenin bugünüsünüz. Siz yaşadığınız günü bile kurtaramazken, yarınları kurtarma işini niçin bize ihale ediyorsunuz?
    Kimin elinin kimin cebinde belli olmadığı, çarpık ilişkilerle dolu dizilere reyting rekoru kırdıran sizlersiniz. Kan damlayan, şiddet kusan senaryoları siz yazdırıyorsunuz.
    Evlilik gibi kutsal bir müesseseyi, evlilik programlarında virane bir gecekonduya dönüştüren yine sizsiniz.
    Youtube fenomenlerini seyrediyoruz diye ağlaşıyorsunuz. Ama o fenomenlere film çektirip parayı götüren sizlersiniz.
    Siz gece kulüplerinde kavga eden futbolcuları el üstünde tutarken, okul koridorlarında kavga eden öğrencileri disipline gönderemezsiniz.
    Bir yandan her türlü rezilliği özgürlük olarak sunan, cinsiyetsiz bir toplum özlemiyle yanıp tutuşan yazarların kitaplarını okurken, bir yandan ailenin öneminden bahsedemezsiniz.
    Yetişkinler para hırsıyla sürekli inşaat yaparak şehri betona boğarken, gençlerden geleceği inşa etmelerini bekleyemezsiniz.
    Alttan bir sürü dersiniz var, bize üst perdeden ahlak dersi veriyorsunuz!
    Size bir şey söyleyeyim mi? Yeni nesil pırıl pırıl. Hiçbir sıkıntı yok. Asıl sıkıntı, yeni nesle eski nesilleri unutturan yetişkinlerde.
    Son iki yılda kaç tane Türk filmi çekilmiş ve bunlardan kaç tanesi Osmanlıyı anlatıyor, bir bakın. Kitapçıların çok satanlar rafındaki kitaplardan kaç tanesi gençlere ecdadını sevdirmek için yazılmış acaba?
    Siz dedelerinizin emanetine sahip çıksaydınız, biz de yarınları emanet olarak kabul ederdik belki. Ama şu durumda hiç emanet alacak durumumuz yok! Kusura bakmayın!
    Geçmişini unutturduğunuz bir nesle, gelecekten ödev veremezsiniz!
    Bu yüzden aranızda, “Yeni nesil şöyle, yeni nesil böyle!” diye konuşup durmayı bırakın!
    “Senin yaşında Fatih İstanbul’u fethetmişti!” diyerek demagoji de yapmayın! Evet, 21 yaşındayım. Ama Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşta değilim.
    Çünkü benim babam II. Murad değil, hocam da Akşemseddin değil.
    Zaten İstanbul da artık Fatih’in fethettiği İstanbul değil.
    Kalın sağlıcakla...
    -alıntıdır-
  • 104 syf.
    ·58 günde
    İyi rolünün hakkını verir misiniz? :) Sorunun düzeltilmiş hali bu..

    Kötülük probleminden bahsedeceğim biraz, evet evet tüm çağların en baş problemi olan kötülükten bahsediyorum.. Hani şu insanların üzerine kocaman bir 'değer dünyası' inşa ettikleri kötülükten.. Ne dünya ama! :)

    İnsan sormadan edemiyor, yarattığımız değer yargısı mıdır 'kötü' olan yoksa hakikaten şöyle dışarı baktığımızda öylece karşımızda durur mu kötülük? Peki ya 'iyi' nedir? Hani şu herkesin öve öve bitiremediği, üzerine methiyeler düzdüğü; tevazulu, merhametli, anlayışlı, kıymet bilir, dürüst, cesur, akıllı, 'hatta güzel' sıfatlarını yüklediği iyiden bahsediyorum. Bu sıfatlar olmadığı zaman bir insanda, burun çevirdiğimiz iyi'den bahsediyorum. Hepimiz yer yer bu 'iyi' maskelerini takmaz mıyız?

    Kısmen bir diyalektik aslında ve biz tüm bu değer yargılarını, tüm sınıflandırmaları iki sözcük üzerinden karakterimize yüklüyoruz, iki sözcükle yaşam kuruyoruz. Bu bizi ikiye bölmüyor mu? Kendinizi hiç bölünmüş hissetmiyor musunuz? Ya da yer yer toplumun onaylamadığı bir davranışı, 'kötü'yü içinizde yaşatmıyor musunuz?

    Hadi ama kaçamak cevapların vakti değil, hangimiz birini ölesiye dövmek istemedi? Ya da hangimiz istediğinde ulaşamadığı bir şeyler için 'koşullar olsaydı da ulaşsaydım' diyerek koşullara lanet okumadı? Bir dakika, bu soruya hayır diyecekleri kınıyorum ama :D hangimiz sınav sorularını rüyasında görüp de tam not almak istemedi?
    Ah tamam ben de biliyorum herkes rüyasında görse rekabetin, kazanmanın bir anlamı kalmayacak ama herkesten 'bana ne..'

    Tam da bu noktada işte 'kötü' kavramı girdi hayatımıza. 'Bana ne' :) güzel bir cevaptır, yer yer güzel bir öğüttür bu iki kelime. Egoizmin hoş bir yansıtılışıdır. Ama bazen hoş olmuyor, hatta ölümlere sebebiyet veriyor. Başkasının ölümü bizi etkiler mi? Ben etkiler diyenlerdenim, evet dehşet pragmatist (faydacı :D) bir insanım (kim değil ki?) fakat yine de başkasının ölümü, kavgası, sıkıntısı, üzüntüsü beni de etkiliyor. Bunlardan harika bir insan olduğum için etkilenmiyorum elbette, bunlarla ilgilenmediğim zaman kendimi kötü hissediyorum. Aslında eylemim yine bana dönük, fakat ben buna 'iyilik maskesi' takıyorum o kadar. Ha bir de duyarsız olanlar var ki, onlar iyilik maskesini bile çift taraflı kullanıyor, onlar ne iyi olmayı ne de kötü olmayı becerebilenler..

    Pekala size tüm bu değer yargılarıyla ilgili kötü bir haberim var? Beslediğiniz kedi, büyüttüğünüz çiçek, böbreğinizi verdiğiniz teyzeniz, hayatınızı feda ettiğiniz eşiniz, o okusun diye çalıştığınız kızınız, sizler için yalnızca bir tatmin nesnesi. Ciddi bir iddia farkındayım, hemen kılıçlar çekilmeden önce belirteyim, insanda istekler durmadan yarışır der Schopenhauer, yani varsayalım kavgalı olduğunuz birini öldürmekle onunla görüşmeme isteği durmadan bir yarış halinde, Schopenhauer der ki;

    ''Baskın olan isteğin hangisiyse şekerim (kurtlar vadisi etkisi :D) onun etkisiyle hareket edersin, çünkü baskın olan isteğin etkisinin avantajı daha fazladır.''

    Örnekleyelim, örneğin öldürdüğünüz zaman, hapis cezası, isim lekelenmesi, özgürlüğe kısıtlılık getirisi vardır. Görüşmediğiniz zaman ise, bu dezavantajların hiçbirisi size uğramaz. Siz dolayısıyla iyi biri olduğunuz için değil size getirisi fazla olduğu için öldürmezsiniz karşı tarafı.

    Ya da beslediğiniz evcil hayvan, size iyi hissettirir. Şimdi birisi çıkıp şey diyebilir; ''Ben o hayvan için çok fedakarlık yaptım, yer yer uykusuz kaldım, yer yer kendim yemedim ona yedirdim, ona bir şey oldu benim canım koptu vs.'' Peki neden o 'iyi' olsun diye kendinden bu kadar verdin? Çünkü bu kadar verdiğin fedakarlık sana tatmin olarak dönecekti. Ayrıca tüm bu verme süreci olmadığında evcil hayvanının gireceği her türlü sıkıntı seni rahatsız edecekti, işte yine istekler savaştı ve senin baskın isteğin fedakarlıktı.

    Tatmin olmaktan rahatsızlık duymak ya da bunu salt iyilik olarak görmek saçma.. Sen bunu zaten bilinçli yapmıyorsun ki, klasik doğa kuramı, veriyorsun ve alıyorsun ama enteresan ki doğada bir tek insan buna 'iyilik' ya da 'kötülük' diyor. Aklımız sağ olsun, her şeyi kılıfına uyduruyoruz. Oysa bu dünyada ne salt iyilik ne salt kötülük var, ortaya gelmiş çoban salata gibiyiz hepimiz.. :D

    Friends dizisinde Joey'nin güzel bir repliği var; ''Bencilce olmayan iyilik yoktur, üzgünüm.'' En az kötülük kadar iyilik de bencilcedir, sadece karşı tarafa zarar vermeden bize haz verir. Bu nedenle kötü görmeyiz.

    Pekala aslında bu konu çok uzun bir konu, üzerine insanlar tezler yazıyor, kitaplar yazıp sistemler parçalıyor falan ama, işin aslı basit aslında, yarattığımız simülasyonun esirleriyiz. Peki kitap ne anlatıyor? :D Evet bu bir kitap incelemesiydi :)

    Kitap tüm bu değindiğim konuları içeriyor aslında, bir insanın ruhunda barındırdığı iyiliği ve kötülüğü bedensel olarak da ikiye bölüşünü anlatıyor. Dr. Jekyll doğduğu andan beri içindeki kötülüğü (arzuları-istekleri) sürekli olarak bastırmış olan bir insan, hep dışarıya 'iyi' (arzu ve isteklerini bastırmış bir fedakar insan rolünde) görünmüş fakat bir noktadan sonra doktor oluşunu, yaşamını şekillendirmek için kullanmaya karar vermiş birisi.. Ruhunda nasıl iki vahşi istek varsa, (iyi biri olma ve kötü biri olma) bu isteklerini bedensel olarak da bölmeye karar veriyor..

    Geceleri kötülük, gündüzleri ise iyilik maskesini takınacak iki beden inşa ediyor. Böylelikle toplumla çatışmayacak ama arzularına hayır demeyecek.. Toplum insanları arzu ve istekleriyle birbirlerine zarar vermesinler diye o kadar bastırıyor ki, ortaya şizofrenikleşmiş insanlar çıkıyor. Duyguları parçalanmış, kimlikleri çoklaşıp kimisi kaybolmuş insanlar antidepresanlarla, yüzlerinde sahte gülümsemelerle, sahte yaşamlarla hayat sürdürüyorlar.

    Kitap açıkçası ilk başlarda çok tek düze gidiyor, sanırım son kısımları özellikle benim ilgimi çekti. Yazar bir insanın içindeki değer yargılarıyla dışındaki değer yargıları arasındaki çatışmasını çok net yansıtmıştı.

    Özellikle ''İyi ve kötü nedir?'' soruları baskındı.. Bu sorular çok derin fakat emin olduğum bir şey var ki insan, bu ikisi arasındaki bir mengenede kapalı kalmış özgürlük yanılgasındaki akıllı hayvandır.

    ''İnsan gerçekte bir değil, iki kişidir.'' (ePub syf. 170) Diyor Dr. Jekyll mektubunda, tam da bu mengeneden bahsederken.. Siz kaç kişisiniz? Öğretilmişlikleriniz, kodlanmışlıklarınız dışında sahip olduğunuz kişilikleriniz nerede saklanıyor? Ortaya çıkarmaktan korktuğunuz bazı yanlarınız ya sizi siz yapan şeylerse?

    İnsan hakikaten nedir? Çoban salata olmak dışında?

    İnsanın ne olduğuna dair pek çok görüş var, hatta birkaç satır üstte ben bile birkaç tanım yaptım.. Ama Nietzsche sonuca dayalı bir çıkarımda bulunur insanla ilgili..

    ''İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa, karanlığında yok olacaktır.''

    Yıldızlar karanlıkta doğar, içgüdülerinizden korkmamanız, içinizdeki benliklerinizi keşfetmeniz dileğiyle..

    Keyifli okumalar.. :)