• Ağlama bebek, ağlama sende 
    Umut sende yarın sende 
    Yağmur gibi gözlerinden akan yaş niye 
    Bu suskunluk bu durgunluk sıkıntın&kırgınlık niye 

    Çok uzakta öyle bir yer var 
    O yerlerde mutluluk var 
    Paylaşılmaya hazır 
    Bir hayat var 

    Ağlama bebeğim ağlama sende 
    Acı sende hasret sende 
    Dalıp dalıp derinlere düşünmen niye 
    Bu küskünlük, bu dargınlık, sıkıntın&kızgınlık niye
  • Haddini bilmedikten sonra çok şey bilmek bir şeye yaramaz. Suskunluk kimseyi yanıltmasın, çünkü susan konuşursa kimse kaldıramaz...
  • Tanrı, güneşi her gün yeniden doğurarak, bizi mutsuz kılan her şeyi değiştirmemiz için zaman tanıyor bize. Oysa biz her gün, böyle bir zamanın bize bağışlandığını görmezden geliyoruz, bugünün düze benzediği gibi, yarına da benzeyeceğini düşünüyormuş gibi davranıyoruz. Ama dikkatini yaşamakta olduğu güne veren kişi, o büyülü anın varlığını keşfediyor. O büyülü an belki de sabah anahtarı kilide soktuğumuz dakikada, akşam yemeğini izleyen suskunluk sırasında, bize birbirinin benzeri gibi gelen binbir şeyde gizli. Ama öyle bir an var ve işte o anda yıldızlar tüm güçleriyle içimize doluyor ve bizi mucizeler gerçekleştirmeye hazır hale getiriyor.
  • Suskunluk, huzur içeriyor. Sakinlik, dinginlik. Yaşam düğmesinin sesini kısmak gibi.
    Khaled Hosseini
    Sayfa 364 - Everest Yayınları
  • Nasılsa parmak izinden tanırlar insanı, tanımazlar yara izinden.
    "Artık bir suskunluk olup göklere dağılmalı..."

    *Alıntı
  • İleriye, ileriye bak gözüm! Ah, ne çok deniz var dört bir yanımda, ne bu ağaran insan gelecekleri! Ve üzerimde nasıl da gül kırmızısı bir sessizlik! Nasıl da bulutsuz bir suskunluk!
  • Dünyada yaşamaya değer bir şeyler bulabildiğim bir gündü. Burayı sevdiğimi düşündüm. Ülkemdeyken yalnızlığımın tahmin edilebilir sebepleri vardı. Yanından geçtiğim her insanın yeni bir sebep bulduğunu düşünürdüm. Buradaysa, bir yabancıyım, o kadar. Geldiğim yerde sevilen biri yahut yakında evine dönecek bir turist olup olmadığımı kimse bilemez. O yüzden yer değiştiriyorum sık sık. Yalnızlığımın meşru sebeplerini korumak için.

    Farklı bir gün yaratmak istiyorum kendime. Senelerce alışkanlıklarıma, takıntılarıma sarılarak yaşadım. Mutlu olamadım. Ölmeden bir de böyle denemek istedim. Artık değişim üzerine kurulu bir dünyam var. Arkadaşlarım sürekli değişiyor, isimlerini unutmaya ve haklarında pek bir şey öğrenmemeye gayret ediyorum. Derinliklerine girmediğim için de kötülüklerini keşfetme imkanım olmuyor. O yüzden, artık herkes iyi insan bana göre.

    Adını bilmediğim iğrenç bir bardayım. Bebek yüzlü bir adam karşımda, içkisini içiyor. Benimkinden güzel yüzüyle dolaşmaya hakkı olmamalı burada böyle. Yanında da uzun saçlı, siyah gömlekli, siyah pantolonlu ve siyah ruhlu bir adam. Siyah severim. Ben de simsiyahım. Güzel yüzlü bebeğe bakıyorum tekrar. İkisinin tek ortak yanı vücutlarındaki dövmeler sanırım. Nedir bu iki adamı birleştiren diye düşünüyorum. Bakışlarımı fark etmiş olacaklar ki yanıma geliyorlar.

    Güzel yüzlü bebek “Merhaba” diyor. Öyle kibirli ki bu zayıf tanışmanın yeteceğini düşünüyor beni etkilemeye. O güzel surata rağmen ters giden bir şeyler var sanki. En yakınındakini bir anda terk edebilecek bir kaypaklık seziyorum ifadesinde. Merhaba, diyorum. Yanındaki tanışmaya tenezzül etmiyor benimle. İçki içmiyor ilginçtir, cappuccino içiyor. Görünümüyle bu kadar çelişen bu adam ilgimi çekiyor. Birbiriyle ortak hiçbir yönü olmayan garip bir arkadaş grubu oluyoruz o an için.

    Her şeyi bildiğini sanan bu iki adamla susmaya başlıyoruz. Yeni bir arkadaş grubuyla yapılacak en hayat dolu etkinlik bu olsa gerek. Duvarlarımı düşünüyorum ben de. Kendimi evimde hissetmediğim için mi boş duvarlar yoksa duvarlar boş olduğu için mi kendimi evimde hissetmiyorum? Duvarları doldurmak isteseydim bile, hiç fotoğrafım yok ki benim. Olsun diyorum, benden kötü durumda olanlar da var. Bir yerde okumuştum. İnsan başına kötü olaylar gelen birini görünce o kişi için saniyenin onda biri süre üzüldükten sonra hemen kendi için mutlu olurmuş, oh benim başıma gelmedi diye. Bu hikaye kesinlikle böyle değildi. Neyse, nihayetinde düşündüğüm, insan bir kımıl zararlısından farksız.

    Ben oturduğum yerde varoluşsal sancılar çekerken isimlerini bilmediğim yeni arkadaşlarımın tartıştıklarını fark ediyorum. Zihinsel ölümlerini gerçekleştirmekten bahsediyorlar. Nedir diyorum bu zihinsel ölüm. Kısa bir bakışlarını yakalıyorum birbirlerine. Bana söylememeleri gerektiğini düşünüyor olacaklar, tereddüt ediyorlar. Yazdıklarını anlatıyorlar. Yazarak zihinlerini boşalttıklarını, anılarını tükettiklerini... Her şey tükenince, zihinsel ölüm gerçekleşmiş olacak, bedenleri yaşarken zihinlerini öldürecekler. Hayatımda bu kadar boktan bir fikir duymadığımı söylüyorum. Sanırım biraz daha konuşursam beni öldürecekler.

    Nitekim öngörüm gerçekleşmiyor. Yaşıyorum. Neden diye sormuyorlar nedense. Her gerizekalı kendi fikirlerini parlak zanneder. Bense bu zifiri karanlıkta ancak cılız bir şekilde parlayabilen fikirleri eleştirmekten zevk alırım. Keşke diyorum neden diye sorsalar da açıklasam, tartışsak, kavga etsek. Hırsımı boşaltmama izin vermemek için bilinçli bir protestoda bulunacak denli zeki olduklarını sanmıyorum. Onlar susuyor, ben susuyorum. Hırçınlığımı bastırıyor bu sessizlik. Birlikte susmanın iyi geldiğini hissediyorum. Beni kandıramazsın diyor sanki bu suskunluk, hırslarını biliyorum diyor. “Hırslarını biliyorum, günahlarını biliyorum ve umurumda değil, rahat ol. Çünkü ben daha kötülerini yaptım.”

    Ayrılıyoruz sabaha doğru. Yeni güne ve artık eskimiş arkadaşlarıma veda etmeden evime gidiyorum. Bir ara isimlerini söylemişlerdi sanki... Neydi o? Sahte olduğu belli, komik isimler. Tamam, Kinyas ve Kayra...