• Neden osuruk ve geğirme ayıp görülsün ki ahhh bu toplum insanı olan her olayı ayıplamak zorunda mı? Neden bir insanın bir insanı cinsel olarak arzulaması ahlaksızlık olarak algılansın bunu dile getirmek neden ayıplansın ki? Neden Din ve Toplum insanı olan tutkuları tahrip etmek için uğraşır...
  • 80 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    ''Bu kitabı okuduğuma lânet olsun'' derken, hepiniz 'ne diyor lan bu' demeden önce biraz sonra sebebini açıklayacağımdan bana hak verecek olmanızı umuyorum. Evet, öncelikle Franz Kafka önemli bir şahsiyet ve yazar olduğunun kanaatindeyim. Lâkin benim rastgele gidip sıradan bir yerden böyle önemli bir yazarın kitabını almak tabiki de başlıca nedenlerden biri. Yayın evi'nin ve çevirmen kişiyi burada paylaşmak, söylemek istemiyorum, nedense kendime hayıflanıyorum da ondan olsa gerek. Kitabın alıntılarına bakılırsa çevirmen kitabın üzerinde bayağı bi oynamış, birçok sözleri tahrip etmiş olduğunu net ve serinkanlılıkla görebildim. Buradan ders çıkarıp bundan sonra daha dikkatli olursam daha iyi olur. Demekki 'her kuşun eti yenmez' diyerek, sıradan ve bilinmeyen bir çevirmenin kitabını almamak ve okumamak lazım.
  • Bana, “Yunus!” dedi, parmağını kalbimin üzerinde gezdirerek, ”Burası kalbinin en değerli yeridir.Burada siyah bir nokta vardır.Canın canı,sevenin cananı buradadır.O nokta,yoğun bir damla kandan ibarettir.Adına ‘süveyda’ yahut ‘sevda’ derler.Siyaha çalan rengi yüzündendir bu isim. Çünkü sevda, kara talih içinde, o kara kan damlasında büyür.Bütün tecelli denizleri,bütün aşk fırtınaları, işte o bir damla kanda dalgalanıp çırpınır.Aşırı sevgi bu damlayı tahrip edip dağıtırsa,parçaları bütün vücuda dağılır.Aşk,işte bu dağılmanın adıdır ve o dağılırsa aşık artık ne yaptığını bilmez olur”
  • Kök hücreler, dünyanın en kafa karıştırıcı hastalıklarından bazılarının (parkinson, alzheimer, şeker ve kanser) ardındaki gizemi çözmenin anahtarı olabilir. Bu hastalıkların hepsi, tamir edilmesi veya yer değiştirilmesi gereken zarar görmüş dokuları içerir. Kök hücreler, kendilerini diğer özelleşmiş hücrelerden ayırt etmek üzere özgün bir kabiliyete sahiplerdir. Aynı zamanda uzun zaman aralıklarıyla kendilerini bölebilir ve yenileyebilirler. Örneğin kök hücreler, parkinson hastalığı ile tahrip edilmiş olan beynin bir kısmına yerleştirilirse, hastalık tarafından zarar gören nöronların yerini alabilirler.
    Kök hücrelerin iki temel tipi vardır: Embriyo kök hücreler ve yetişkin kök hücreler. Embriyo kök hücreleri, pluripotenttirler, yani çok yönlü kapasiteye sahiplerdir. Vücuttaki herhangi bir tip hücre olarak büyüyebilirler. Genelde bir doğurganlık tedavisinin ardından kullanılmayan döllenmiş yumurtadan oluşurlar. Bir yumurta döllendiği zaman, bölünmeye başlar. Yaklaşık beş gün sonra blastosist adı verilen, yaklaşık 150 hücrenin bir birleşimi haline gelir. Blastosistin iç hücreleri, pluripotent kök hücreleridir. İnsan embriyo kök hücrelerinin kullanımları hakkında çok az şey bilinmektedir. Bilim adamları, 1998’de bir laboratuarda sadece onların nasıl üretileceğini öğrendiler, bu esnada araştırmaları üzerindeki bazı noktalarda yasal kısıtlamalar getirildi. Bilim adamları, yetişkin kök hücreleri otuz yıldan fazla bir süredir tedavi edici amaçlar için kullanmaktadırlar.
    Yetişkin kök hücreleri, vücutta pek çok yerde (deri, beyin ve kemik iliği) bulunurlar ama embriyon kök hücreleri kadar becerikli değillerdir. Yetişkin kök hücreleri, sadece birbiriyle yakından ilgili hücre ailesi oluşturabilmesi anlamına gelen multipotenttirler. Bu nedenle, kemik iliği kök hücreleri sadece kemik hücreleri, kıkırdak hücreleri ve yağ hücreleri oluşturabilir. Ancak dış bir kaynaktan gelmek zorunda olan embriyo kök hücrelerinin aksine, yetişkin kök hücreleri, bireyin bağışıklık sistemi tarafından reddedilmesi ihtimali az olan, çoğunlukla kuvvetsiz bir kişinin vücudundan alınır.

    EK BİLGİLER:

    1. Saç kökleri, aynı zamanda kök hücrelerini barındırır ve bazı araştırmacılar, o kök hücrelerinin kelliğin tedavisinde kullanılabileceğine inanırlar.
    2. Kemik iliğinden alınan yetişkin kök hücreleri, 1970’lerden beri lösemi ve lenfoma tedavisinde kullanılmaktadır.
    3. Bilim adamları kök hücrelerini kullanarak farelerdeki kayıp dişleri yeniden üretebildiler.
  • "Harpy Sendromu," yetenek ve çabaları küçümseyerek ya da son derece yerici bir içsel diyalog kullanarak tahrip etmektir. Bir kadın bir fikir ortaya atar ve Harpy onun üstüne sıçar.
  • "Burası kalbinin en değerli yeridir. Burada siyah bir nokta vardır. Canın canı, sevenin cananı buradadır. O nokta, yorgunluğun bir damla kandan ibarettir. Adına 'süveyda' yahut 'sevda' derler. Siyaha çalan rengi yüzündendir bu isim. Çünkü sevda, kara talih içinde, o kara kan damlasında büyür. Bütün tecelli denizleri, bütün aşk fırtınaları, işte o bir damla kanda dalgalanıp çırpınır. Aşırı sevgi bu damlayı tahrip edip dağıtırsa, parçaları bütün vücuda dağılır. Aşk, işte bu dağılmanın adıdır ve o dağılırsa âşık artık ne yaptığını bilmez olur."
  • Mehmed Akif’in önemli şiirlerinden ‘Bülbül’ Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgal edilmesi üzerine yazılmıştı. Bursa işgal edilirken, şehrin tahrip edilmesi, Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gazi ve Orhan Gazi türbelerinin hakarete uğraması karşısında üzülmüştür Mehmed Akif Bey..

    Balıkesir’den tanıdığı dostu Hasan Basri Çantay’a ithaf ettiği “Bülbül” şiirinde Mehmed Akif, Bursa’nın işgal haberini aldığında derin bir üzüntüye kapılır. Geçmişe baktığında o ihtişamlı mazinin hengâmesi ve tarih canlanır gözlerinin önünde. O günler geride kalmış, artık horlanan, itilip kakılan bir millet olup çıkıverilmiştir tarih sahnesine. Karanlıklardan yankılanan bülbülün feryadı Mehmed Akif’e ilham olur ve bülbüle hitaben (konuşur);

    Bülbül
    Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
    Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
    O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
    Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmezdi senin yurdun,
    Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
    Gezersin, hânumânın şen, için şen, kâinatın şen.
    Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
    Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
    Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
    Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
    Bugün bir hânumansız serseriyim öz diyârımda! (Mayıs 1921)

    Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
    Mahşerde mi biçarelerin yoksa felahı (…)’

    Ülkenin üzerine bir kabus gibi çöken istila karşısında, ‘Mandacılık’ da dahil çeşitli görüşler ortalıkta herc-ü merc olmaktaydı. İşgal altında bulunan İstanbul’da yayına güç bela devam eden Mehmed Akif’in başyazarı olduğu Sebilürreşad ise, halka sabır, ümid ve cesaret aşılamaya çalışıyor, işgalcilerin sansürüne rağmen direnişe devam ediyordu. Millî Mücadele dönemi, aynı zamanda gazeteci-yazar kesiminin savruluş yıllarıdır. İngiliz muhibbi, Amerikan mandacısı olanlar arasında basın mensupları da vardı. Sonradan saygınlıkları artan Halide Edib Adıvar, Ahmet Emin (Yalman), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Ali Kemâl, Celâl Nuri, Rauf Ahmet, Necmettin Sadık, Mahmut Sadık, M. Cemâl alenen mandacılığı savunuyorlardı.
    (Caner Arabacı, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce- İslamcılık, sh.104, İletişim 2004)