• Affetmek, akılların üstünde sultan olan kalbin hareketi olduğu gibi affedilmek de insanın bizzat kendi kalbinde inkılap yapmasıyla sunulan zafer hediyesidir. / Nurettin Topçu-Var Olmak
  • " O zaman daha çok güveniyorlardı gençlere. Gençler de siyaset için daha çok çalışıyordu. Şimdi de gençler var ama siyasetçi olmakla siyasi mevki sahibi olmayı birbirine karıştırıyorlar. Siyasetçi olmak başka bir şey. Hiçbir siyasi mevkiniz olmayabilir ama çok iyi siyasetçi olabilirsiniz. Çok yüksek bir siyasi mevkiye rağmen siyasetten anlamayan bir adam olarak görülebilirsiniz. Onun için bu farkı gençlerin ayırt etmesi lazım. Kısa yoldan siyasi mevki sahibi olayım ya da çevrem genişlesin, kısa yoldan zengin olayım diyen gençlerden siyasetçi olmaz. Siyasetçi olmak isteyenler bunları hiç aramaz. Bunlar başka yerlerde başka şekilde karşısına çıkarsa çıkar. Ama siyasetin içinde bunlar karşıma çıksın diye bekliyorsa boşuna uğraşmasın siyasetçi olamaz. Siyasetçi ideallerle olunur."
  • "Yaşamın anlamını, daha yüce bir
    amacını bulan ve ona ulaşmaya çabalayan bir
    martıdan daha sorumlu biri olabilir mi? Binlerce
    yıldır balık kafaları kovalayıp durduk, ama şimdi
    bir yaşama nedenimiz var-öğrenmek, keşfetmek,
    özgür olmak! Bana bir şans tanıyın, size
    buluşlarımı gösterme fırsatı verin..."
  • Hasan Ali Toptaş’ı ilk Heba’yla tanıdım. Aslında çok da tanıdım denemez. Çünkü hala tam tekmil okuyamadım romanı. Yıllar evvel elime aldığım ama belki on defa başlayıp her defasında bir yerlerde yarım bıraktığım üç kitaptan biri Heba. Diğer ikisi Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı ve Jack Kerouac’ın On the Road’u. James Joyce’un Ulysses’inin dahi üstesinden geldim ama bu üç kitap nedense kütüphanede öyle boynu bükük kaldılar.

    Bu durum belki biraz yazarların dili tarzıyla ilgili diyeceğim ama değil. Çünkü diğer iki yazarın külliyatlarını epey hatmetmişliğim var. Biraz da buna güvenerek Hasan Ali Toptaş’ın Sonsuzluğa Nokta kitabı elime geçince, ki epey benden epey genç de olsa eski bir kitap, yazarla yeni bir hasbihal fırsatı dedim kendi kendime. Bu defa tanışmalı, yazarın imrendiren bir ustalıkla kurduğu ama içine girilmesine emek harcanmadıkça izin vermeyen -Heba’da olduğu gibi- uzun betimlemelerle örülü olaylar örgüsünü bu defa gerçekten yaşamalı, zora gelince kaçmamalı.

    Çünkü bu uzun, çok uzun, ama gerçekten çok uzun ve ama hayranlık uyandıracak güzellikte cümleleri; kullanılması halinde sosyal medya kullanıcılarına epey “like” kazandıracak mataforlar ve aforizmalarla dolu güçlü ifadeleri hemen sindirmeniz mümkün olmayabiliyor. Dağılabiliyor, ilginizi kaybedebiliyorsunuz. Oysa yazarın gücü tam da burada. Aşklarımızı, dostluklarımızı, sevmelerimizi, küsmelerimizi, yiyip içtiklerimizi, giyip çıkardıklarımızı, işimizi ve gücümüzü ve aslında kendimizi hızla tüketmeye ve yeniden tüketmeye bu kadar alışmışken; emek harcanmış ifadeleri sindirmek için emek harcamak gerektiğini -böyle bir amacı olmasa da- anlatıyor bize Toptaş.

    Ama beri taraftan, sabretmeniz halinde sarsıcı güzellikte ve derinlikte, çoğu zaman demir leblebi kıvamında ifadelerle sizi yavaş yavaş ele geçiren yazarın; gürül gürül akan, çağlayan gibi taşan bir ruh haliyle mi bunca güzel yazdığını, yoksa bir kuyumcu terazisi hassasiyetinde -ya da mühendis dikkat ve titizliğiyle- ölçüp, biçip, kesip, dikip mi ortaya böyle bir kıyafet çıkardığını merak ediyor ama pek emin olamıyorsunuz.

    Ama bir defa sabredip duvarı aştınız mı, bu defa dilin gücünü kurgunun şaşılası özgünlüğü sarıp sarmalıyor. Size de sayfaları heyecanla çevirmek kalıyor. Çünkü Toptaş, Sonsuzluğa Nokta’da kasabalı Bedran’la kentli Bedran’ı, çocuk Bedran’la adam Bedran’ı, eli kolu tutan Bedran’la yatalak Bedran’ı, babasının elleri olan Bedran’la dayısının pos bıyıklarına dönüşen Bedran’ı bir bakmışsınız siz yapmış. Yıllar önce Hürü Teyze’nin küflü makasıyla kesilen göbeğinin, aslında hala annesine bağlı olduğunu çaresizce ve panikle birlikte fark ediyorsunuz. Birlikte trompet olmak istiyorsunuz.

    Aslında bütün mesele de burada. Orkestranın bir parçasıyken bağımsız çıkışlar yapabilen bir trompet -kendi kendinizin orkestrası- olabilmek. Toptaş’ın sizi allak bullak eden zaman ve mekandaki bütün o geri gidiş ve gelişleri, hep trompet olabilme sevdasından. İşte belki de o yüzden, hiçbir zaman ete kemiğe bürünmeyecek aşkı İsvan’ı ve ona özlemini anlatsa da uzun uzun, Bedran aslında İsvan’ı anlatmıyor. İsvan’ı birbirlerinde buldukları Gülderim’i, Asuman’ı ve Figen’i de anlatıyor Bedran ama bakmayın siz ona, aslında anlatmıyor. Sisler ardından çıkıp gelen -belki de gelmeyen- “rakip” Rasim’i, kıvırcık saçlıyı, doktor Turan’ı, birdenbire hayatına -odasına?- giren Ayla’yı ve Ayla’dan da apansız çıkagelen ablasını da anlatmıyor Bedran. Kalender Fahir Ağabey’i, davul göbekli galericileri ve kara yağız çıraklarını da anlatmıyor kahramanımız. Bedran kendinde sizi ya da etrafınızdaki milyonlarca Bedran’ı anlatıyor. “Ana, trompet olmak istiyorum” diyorsanız eğer -demiyorsanız sorun da seçenek de yok- önünüze üç seçenek koyuyor Bedran: Milli bayramda vatandaşı selamlamak yerine dağlara kaçan nahiye müdürü olmak, toplumun gönyesiyle kendi özgürlüğünü uzlaştırmanın yolunu kendince bulmuş Meftune olmak ya da hiç gelmeyecek karısını bekleyen eli tetikte Bedran olmak.

    ***
    Son söz: O Heba o raftan bir daha ama son defa inecek.
  • Hasan Ali Toptaş’ı ilk Heba’yla tanıdım. Aslında çok da tanıdım denemez. Çünkü hala tam tekmil okuyamadım romanı. Yıllar evvel elime aldığım ama belki on defa başlayıp her defasında bir yerlerde yarım bıraktığım üç kitaptan biri Heba. Diğer ikisi Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı ve Jack Kerouac’ın On the Road’u. James Joyce’un Ulysses’inin dahi üstesinden geldim ama bu üç kitap nedense kütüphanede öyle boynu bükük kaldılar.

    Bu durum belki biraz yazarların dili tarzıyla ilgili diyeceğim ama değil. Çünkü diğer iki yazarın külliyatlarını epey hatmetmişliğim var. Biraz da buna güvenerek Hasan Ali Toptaş’ın Sonsuzluğa Nokta kitabı elime geçince, ki epey benden epey genç de olsa eski bir kitap, yazarla yeni bir hasbihal fırsatı dedim kendi kendime. Bu defa tanışmalı, yazarın imrendiren bir ustalıkla kurduğu ama içine girilmesine emek harcanmadıkça izin vermeyen -Heba’da olduğu gibi- uzun betimlemelerle örülü olaylar örgüsünü bu defa gerçekten yaşamalı, zora gelince kaçmamalı.

    Çünkü bu uzun, çok uzun, ama gerçekten çok uzun ve ama hayranlık uyandıracak güzellikte cümleleri; kullanılması halinde sosyal medya kullanıcılarına epey “like” kazandıracak mataforlar ve aforizmalarla dolu güçlü ifadeleri hemen sindirmeniz mümkün olmayabiliyor. Dağılabiliyor, ilginizi kaybedebiliyorsunuz. Oysa yazarın gücü tam da burada. Aşklarımızı, dostluklarımızı, sevmelerimizi, küsmelerimizi, yiyip içtiklerimizi, giyip çıkardıklarımızı, işimizi ve gücümüzü ve aslında kendimizi hızla tüketmeye ve yeniden tüketmeye bu kadar alışmışken; emek harcanmış ifadeleri sindirmek için emek harcamak gerektiğini -böyle bir amacı olmasa da- anlatıyor bize Toptaş.

    Ama beri taraftan, sabretmeniz halinde sarsıcı güzellikte ve derinlikte, çoğu zaman demir leblebi kıvamında ifadelerle sizi yavaş yavaş ele geçiren yazarın; gürül gürül akan, çağlayan gibi taşan bir ruh haliyle mi bunca güzel yazdığını, yoksa bir kuyumcu terazisi hassasiyetinde -ya da mühendis dikkat ve titizliğiyle- ölçüp, biçip, kesip, dikip mi ortaya böyle bir kıyafet çıkardığını merak ediyor ama pek emin olamıyorsunuz.

    Ama bir defa sabredip duvarı aştınız mı, bu defa dilin gücünü kurgunun şaşılası özgünlüğü sarıp sarmalıyor. Size de sayfaları heyecanla çevirmek kalıyor. Çünkü Toptaş, Sonsuzluğa Nokta’da kasabalı Bedran’la kentli Bedran’ı, çocuk Bedran’la adam Bedran’ı, eli kolu tutan Bedran’la yatalak Bedran’ı, babasının elleri olan Bedran’la dayısının pos bıyıklarına dönüşen Bedran’ı bir bakmışsınız siz yapmış. Yıllar önce Hürü Teyze’nin küflü makasıyla kesilen göbeğinin, aslında hala annesine bağlı olduğunu çaresizce ve panikle birlikte fark ediyorsunuz. Birlikte trompet olmak istiyorsunuz.

    Aslında bütün mesele de burada. Orkestranın bir parçasıyken bağımsız çıkışlar yapabilen bir trompet -kendi kendinizin orkestrası- olabilmek. Toptaş’ın sizi allak bullak eden zaman ve mekandaki bütün o geri gidiş ve gelişleri, hep trompet olabilme sevdasından. İşte belki de o yüzden, hiçbir zaman ete kemiğe bürünmeyecek aşkı İsvan’ı ve ona özlemini anlatsa da uzun uzun, Bedran aslında İsvan’ı anlatmıyor. İsvan’ı birbirlerinde buldukları Gülderim’i, Asuman’ı ve Figen’i de anlatıyor Bedran ama bakmayın siz ona, aslında anlatmıyor. Sisler ardından çıkıp gelen -belki de gelmeyen- “rakip” Rasim’i, kıvırcık saçlıyı, doktor Turan’ı, birdenbire hayatına -odasına?- giren Ayla’yı ve Ayla’dan da apansız çıkagelen ablasını da anlatmıyor Bedran. Kalender Fahir Ağabey’i, davul göbekli galericileri ve kara yağız çıraklarını da anlatmıyor kahramanımız. Bedran kendinde sizi ya da etrafınızdaki milyonlarca Bedran’ı anlatıyor. “Ana, trompet olmak istiyorum” diyorsanız eğer -demiyorsanız sorun da seçenek de yok- önünüze üç seçenek koyuyor Bedran: Milli bayramda vatandaşı selamlamak yerine dağlara kaçan nahiye müdürü olmak, toplumun gönyesiyle kendi özgürlüğünü uzlaştırmanın yolunu kendince bulmuş Meftune olmak ya da hiç gelmeyecek karısını bekleyen eli tetikte Bedran olmak.

    ***
    Son söz: O Heba o raftan bir daha ama son defa inecek.
  • Ağlamak senin kara dünyada
    Tüm sevdiğin ve hissettigin
    Tüm güzelliğin ve çirkinliğinle
    Var olduğundur var olduğundur
    Ağlamak şu gelip geçici dünyada
    Her şeye rağmen var olmak demek
    Ağlamak yaşayan binlerce duygu
    İnsanca ve coşkulu güzel bir şeydir
    Ağlamak güzeldir
    Süzülürken yaşlar gözünden sakın utanma

    Sezen Aksu
  • Eğer yaşamak, var olmak çok keyifli olsaydı, herkes uykudaki bilinçsizlik haline geçmek için isteksiz davranır, büyük bir mutlulukla uykudan uyanırdı. Ama durum bunun tam tersi. Herkes uyumak için büyük bir istek, uyanmak içinse isteksizlik duyuyor.