• - Annen var mı senin?
    - Var tabiî.
    - Ne iş yapar?
    - Çamaşıra gidiyor.
    - Sen ne olacaksın büyüyünce?
    - Ben mi? dedi.

    Gözlerini gözüme kaldırdı. İkimiz de mavi mavi baktık.

    -Ben, dedi, boyacı olacağım.
    - Ne boyacısı?
    - Kundura boyacısı.
    - Neden kundura boyacısı?
    - Ya ne olayım?
    - Doktor ol, dedim.
    - Olmam, dedi.
    - Neden ?
    - Olmam işte.
    - Neden ama?
    - Doktoru sevmem ki.
    - Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu ?
    - Tabiî sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.
    - Ama annen iyileşti.
    - Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün, yemek yemedim ben.
    - Peki, dedim, öğretmen ol.
    - Ben mektebe gitmiyorum ki.
    - Neden?
    - Öğretmen beni dövüyor.
    - Neden?
    - Yaramazlık ediyorum da ondan.
    - Sen de yaramazlık yapma.
    - Ben yaramazlık ne demek bilmiyorum ki.
    - Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.
    - Belli olmuyor ki!.. Bir gün arkadaşımın biri “Çamaşırcının piçi” dedi. Ben de döğdüm onu. Öğretmen de beni döğdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi döğmedim. Yaramazlıkmış diye. Birkaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye döğdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem döğdüler, hem mektepten koğdular.
    - Çok fena yapmışsın.
    - Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.
    - Ne olmak istiyorsun ya?
    - Boyacı olacağım dedim ya.

    ~
    Sait Faik Abasıyanık
  • Ancak bugün var olmak, akıllı olmak; akılsıza yabancı olmamaktır; zayıfın felaketi olmadan güçlü olmaktır, küçük çocuklarla babaları gibi değil, oyunlarını görüp onlara katılmak isteyen oyun arkadaşı gibi oynamaktır.
    Halil Cibran
    Sayfa 33 - İndigo Kitap
  • Minâreden Okunan Şiir
    Nabi’nin nağmeleri Peygamberimizin emriyle, Medine semalarında yankılandı.

    Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
    Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu
    Murâat-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha
    Metâf-ı kudsiyândır büsegâh-ı enbiyâdır bu.

    Büyük çoğunluğu yüksek rütbeli Osmanlı devlet adamla­rından meydana gelen Hacc kafîlesi alemlere rahmet ola­rak yaratılan, mutluluk rehberi Pey­gamber Efendimizi ziyaret yolunda. Çölde günlerdir süren yorucu yolcu­luk bitmek üzere. Medine’ye yaklaş­tıkları bir gecede son kez mola verdi­ler. Kafiledekiler kısa bir süre içinde yorgunluktan uykuya daldılar.

    Ancak biri var ki günlerdir uyku görmeyen nemli gözleri ile uzaklara dalmış;İki cihan güneşi Peygamber Efendimizin hasreti ile yanmış ve kavrulmuş. Yusuf Nâbî bu. O gece de Resulullâh’a bu kadar yakın olmanın hazzı içerisin de yerinde duramayıp gezerken…

    O da ne!

    Devlet büyüklerinden birisi ayağını kıbleye doğru uzatmış uyumuyor mu!

    Yusuf Nâbî’nin gözü karardı. Yet­kiliyi uyandıracak ve uyaracak tarzda şu sözler ağzından inci gibi saçılmaya başladı:

    Nâbî’nin, yüreği yanarak söylediği nâ’tının manası şu şekildeydi.

    “Edebi terketmekten sakın. Zira burası Allahü Teâlâ’nın sevgilisi olan Peygamber Efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer Hak Tealının nazar evi. Resûl-i Ekremin makamıdır. Burası Cenahı Hakkın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir, fazilet yönünden düşünülürse Allahü Teâlâ’nın arşının en üstündedir. Bu mübarek yerin mukad­des toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar iki gözünü körlükten açtı. Zira burası kör gözlere şifa veren sürmedir. Gökyü­zündeki yeni ay Onun kapısının yüre­ği, yaralı aşığıdır Bunun kandili dahi, ışığının nurunu ondan almakta­dır. Ey Nâbî! bu dergâha ede­bin şartlarına riayet ederek gir. Zira burası büyük meleklerin etrafında perva­ne olduğu ve peygam­berlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf ye­ridir.”

    Sakın kimse duymasın!

    Bu mısraları işiten o yüksek rütbeli kişi hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve:

    – Ne zaman yazdın bunu? Sen­den ve benden başka duyan oldu mu? diye sordu. Yusuf Nâbî de:

    – “Daha önceden hiç söylememiştim. Su anda sizi bu halde uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım, ikimizden başka bilen yok” dedi.

    Bu sözler üzerine o kişi rahat bir nefes alarak:

    – Madem ki bu şiiri burada söyledi burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz” diye ikaz etti.

    O böyle tehditler savuradursun, Cenab-ı Hak, habibinin aşkıyla söyle­nen bu gönül açıcı ifadeleri hiç gizli bırakırmıydı? Bu İfadeleri kıyamete kadar unutulmayacak bir şekilde açığa çıkardı.

    Na’tı Şerif Medine sefalarında

    Kafile yoluna devam ederek sabah namazına yakın Mescidi Nebi’ye vardı. Onlar Mescid-i Nebi’ye girerken minareler­den yanık sesli müezzinler Ezan-ı Muhammedî’den evvel Nâbî nin

    Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
    Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu

    diye başlayan na’tını okuyorlardı.

    Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra Nâbî ve öbür zat namaz kıldıkla­rı camiin müezzi­nini buldular. Nâbî müezzine;

    – Allah aşkı­na, Peygamber aşkına ne olur­sun söyle. Ezan­dan önce okudu­ğun na’tı kimden nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzinde büyük bir heyecan içeri­sinde sunları anlattı: Resul-i Ekrem Efendi­miz bu gece Mescidi Nebi’de ki bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: “Ümmetimden Nâbi isimli biri benî ziya­rete geliyor.

    Bana olan askı herşeyin üstündedir.

    Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak Medi­ne’ye girişini kutlayın” buyurdu­lar. Biz de Resulullâh Efendimi­zin emirlerini ye­rine getirdik.

    Nâbî müezzi­nin son sözlerini işitmez olmuştu. Gözyaşları içerisinde: Sahiden Nâbî mi dedi. 0 iki cihanın peygamberi Nâbî gibi bir zavallıyı, günahkârı üm­metinden saymak lûtfunu gösterdi mi? dedi. Evet cevabı­nı alınca da sevincinden bayıla­rak kendinden geçti.

    Yusuf Nâbî

    Bu mutlu olayın sahibi Yusuf Nâbî Osmanlı Devleti zamanında yetişen şair ve velilerdendir. 1642 senesinde evliyalar ve enbiyalar şehri olarak bilinen Urfa’da doğdu. Çocukluğunda Arapça ve Farsça’yı anadili Türkçe ile birlikte en iyi şekilde öğrendi. Daha sonra Yakub Halife isimli bir Kadiri şeyhine talebe oldu. Ondan dînî ilimleri tahsil etti ve ta­savvuf yolunda ilerledi. Yusuf Nâbî’deki kabiliyeti gören hocası bir müddet sonra onu yüksek ilimlerin merkezi İs­tanbul’a gönderdi.

    Nâbi istanbul’a gelince di­van kâtipliğinde vazife aldı. Bir taraftan burada çalışırken diğer taraftan da gönül ehli alimlerin soh­betlerinde bilgisini genişletiyor, yaşayışını güzelleştiriyordu.

    O, Allahü Teâlâ’nın dinini yaymak için yapılan cihad hareketlerine katılmaktan da geri durmadı. 1672 yılında Lehistan seferine iştirak etti Kameniçe’nin zaptı dolayısıyla yazdığı siir Sultan IV. Mehmed Han tarafın­dan beğenilerek şehrin kapısına işlendi. Padişahın takdir ve iltifatına mazhar oldu. Ebced hesabıyla fetih tarihini de kapsayan şii­rin son beyti şöyledir

    Tarihini felekde melek yazdı Nâbî’yâ
    Düşdü Kamençe hısnına nûr-ı Muhammedî

    1678 senesinde, girişte de bahsettiğimiz şekilde hacc farizasını yerine getirdi. Dö­nüşte Musahip Mustafa Pasa’yakethüda ol­du. Mustafa Paşa’nın vefatından sonra Baltacı Mehmed Pasa’nın yanında Haleb’e git­ti. Baltacı sadrâzam olunca İstanbul’a dö­nerken Nâbî’yi de yanına aldı.

    Bundan sonra Darphane Eminliği ve Anadolu Muhasebeciliği gibi görevlerde bu­lunan Nâbi 1712 yılında vefat etti. Üsküdar’daki Karacaahmed kabristanına defn edildi. Kabri Sultan II. Mahmud ve Sultan II. Abdülhamid Han devirlerinde ta­mir görmüştür.

    Hikmet şairi

    Yusuf Nâbî devlet va­zifesinden artan zamanla­rında siir ve ceşitli eserler yazmıştır. Şiirlerinde hep iyiyi ve doğruyu vermeye çalışmıştır. Bu yönüyle o bir düşünce ve hikmet şai­ridir. Şahsi duyguları, gö­nül arzularının aşmış, haki­ki bir Müslümanın hayatı­nı hem yaşamış hem de şi­irlerinde yaşatmıştır. Geçi­ci, fani dünyanın lezzetle­rine, hallerine aldanma­mak, kimseye haksızlık etmemek, zulmetmemek, hep müşfik ve merhametli olmak, gurur ve kibirden sakınmak şiirlerindeki nasihatlerinden en çok rastlananlarıdır. Nâbi’ye göre iyi bir insan olmanın ilk şartı her işte ve her mevzuda her zaman Allahü Teâlâ’yı hatırında tutmaktır.

    Nâbî rubailerinde, yoksulların hali, acı ve elemler karşısında sabırlı olma, kanaat­kârlık, her kemâlin bir zevalinin olacağı bu sebeple Allahü Teâlâ’dan hiçbir zaman ümit kesmemek gerektiği gibi günümüz insanına da ışık tutan konuları birbirinden güzel anlamlı mısralar ile dile getirmiştir.

    İctima eylemese merd ile zen âlemde
    Edemez sureti mevlûd kabül-i peyvend
    İftirak eyler ise birbirisinden amma
    Hem peder ferd kalır zayi olur hem ferzend

    İzahı: ”Alemde erkekle kadın bîr araya gelme­se çocuk meydana gelmez. Şayet eşler birbirinden ayrılırlarsa hem baba tek olarak kalır çocukda perişan olur.”

    Ayb-ı fukara eder ale’l-fevr zuhur

    Mestûr kalır hayli zaman ayb-ı kibar

    Pinhan olamaz az ise de bahye-i kefş

    Pûşide kalır hezâr çâk-ı destâr.

    İzahı: “Yoksulun ayıbı anında ortaya çıkar. Ekâbirin ayıbı ise uzun süre örtülü kalır. Nasıl ki pabuçtaki yırtık az da olsa gizlenemez. Oysa sarıkta binlerce yırtık bile olsa gizli kalır.”

    Erzan metâ-ı fazl ü hüner ta o denlû kim

    Bin marifet zamânede bir âferinedir

    Ebn-âı dehr her hünere âferin verir

    Yâ Rab bu âferin ne tükenmez hazîne­dir.

    İzahı: “Fazilet ve hünerin metaı o denli ucuz ki bu zamanda, bin marifet bir aferinle karşıla­nır. Çağın adamları da her hünere bir aferin verirler. Allahım, bu aferin ne tükenmez ha­zine imiş.”

    Devlet anın ki bezm-i âlemde

    Eyleyüp kendi haline dikkat

    Kendi aybın tecessüs eylemeden

    Bulmaya gayre bakmağa fırsat

    İzahı: “İkbal ve mutluluk o kimseye ki; bu dünyada kendi durumuna dikkat ederek, kusurlannı araştırmak yüzünden başkaları­nın hata ve ayıplarına bakmağa fırsat bula­maz.”

    Nâbi’nin manzum eserleri;
    Türkçe Müretteb Divan,
    Farsça Divançe,
    Hayriye,
    Tercüme-i Hadis-i Erbain,
    Hayrâbâd
    Sur-nâme’dir.
    Mensur olanları ise;
    Fetih­name-i Kamaniçe,
    Tuhfetü’l Haremeyn,
    Zeyl-i Siyer-i Veysi
    Münşeat.

    Ey Gözümün Nuru!

    Ey nihâl-i çemen-ârâ-yı edeb

    Nûr-bahsâ-yı dil ü dîdei eb

    Varma gayrın evine bî-davet

    Ola amma o da ehl-i hirfet

    Vardığın meclis ola ehl-i reşâd

    Olmaya encümen-i fısk ü fesâd

    Olma meclis de ne pürgû ne hamûş

    Vakt ile gah zeban ol gehi gûş

    Olur insanda zeban bir, iki gûş

    Sen dahî söyle bir, ol iki hâmuş

    Kimseye verme huşunetle cevâb

    Lutf ile izzet ile eyle hitâb

    Kimsenin aybını urma yüzüne

    Gûşunu bâb-ı kabul et sözüne

    Eyleme kimseyi ta ‘a techîl

    Etme mahlûk-ı Hudâyı tahcîl

    Hele neylersen et ey ruh-ı revân

    Olma hatır-şiken ü tûnd-zebân.

    Açıklaması:

    Ey edeb ve terbiye çimenini süsleyen fidan. Ey babasının gözüne ve gönlüne nur bağışlayan oğul!

    Başkasının evine davet edilmeden gitme. Davet eden kimse de gönül ehli olmalıdır.

    Gittiğin meclis doğru yolda olanların toplandığı bir yer olmalı. Fısk ve fesat cemiyeti olmamalıdır.

    Bir mecliste ne fazla konuş ne de sus. Zamanı gelince konuş ve dinle.

    İnsanda dil bir kulak ikidir. Sen dahi bir söyle iki dinle.

    Kimseye sertlik ve kabalıkla cevap verme. İyilik ve saygı ile insanlara hitap et.

    Kimsenin ayıbını yüzüne vurma. Kulağını insanların doğru sözüne kabul kapısı yap.

    Kimsenin bilgisizliğini asla ortaya çıkarma. Allah’ın yarattığı bir kulu utandırma ve küçük düşürme.

    Ey canınım canı, bilhassa ne yaparsan yap, kalp kırma, gönül yıkma, sert sözlü de olma.
  • Acı çekmeliydi insan! Var olmak için,var olduğunun bilincine varmak için!
  • mutlu olmak için çevrenizde mucize aramayın, çünkü mucize içinizde saklı, hissettiklerinizde saklı. Sizin var oluşunuz bir mucize, düşünceleriniz bir mucize bunun değerini bilerek yaşamak gerek.
  • Öncelikle şunu söylemem gerekiyor. incelenmeyi en çok hak eden kitaplardan biri sanırım ''Fight Club.'' O yüzden biraz uzatabilir ve kitabın içeriğinden de bahsedebilirim(!) umarım okurken sıkılmazsınız.

    Kitabı okumadan önce filmini izleyenlerdenim. Filmin ismi Dövüş Kulubü olunca bazı kimseler dövüş filmi sanıyor ama tabii ki alakası yok, orada ki dövüş olsa olsa insanın kendisiyle içsel dövüşü, ruhani savaşı olabilir. Zaten filmi izlerken ya da kitabı okurken sayfalar arasında yürüdükçe Dövüş Kulübü sembolünün anlamını kavrıyorsunuz. Filmi ilk izlediğimde uzun süre etkisinde kalmıştım. Hala en çok sevdiğin film hangisi? dendiğinde aklıma gelen ilk filmlerden biri bu. Kitabının da olduğunu sonradan öğrenmiştim ve haliyle hemen onu da okumuştum. Bu 3. yada 4. okuyuşum sanırım. Bir kitabı kolay kolay ikinci defa dahi okumam ama o kitabı her okuduğunuzda detaylarda çok başka şeyler yakalıyor ve ayrı şeyler katıyorsa size tekrar okumaya değiyor bana göre.. Filmi mi kitabı mı? derseniz ikisi de çok iyi derim. Genellikle kitaptan uyarlanan filmlere ön yargım vardır ve beğenmem ama bu çok başka.

    Brad Pitt ve Edward Norton'un harikulade oyunculuğuna Marla Singer gibi çok sıra dışı bir karakteri canlandıran Helena Bonham Carter 'in olağanüstü jest ve mimikleri eklenince ve konu, ilerleyiş, kurgu çok iyi olunca ''kült'' kelimesinin hakkını sonuna kadar veren enfes bir iş çıkmış ortaya.
    Filmin zannımca en büyük talihsizliği; sinema tarihinde devrim niteliğinde sayılan Matrix gibi bir başyapıtla aynı zamanlarda vizyona girmiş olması ve onun gölgesinde kalması. Tabii yine de film kendi izleyici kitlesini oluşturmuş, bir çok insanı etkilemiş ve hatta bir çok ülkede küçük dövüş kulüpleri oluşmasına sebep olmuş. Öğrencilik dönemimde bizzat filmi beraber izlediğimiz arkadaşlarımdan biri o kadar etkilenmişti ki araştırıp Tyler Durden'in giydiği meşhur kırmızı deri ceketten bulup almıştı :)

    Neyse gelelim kitaba; kısaca karakterlerden bahsedeyim. kitapta 3 ana karakter var.
    Jack (cornellius), Tyler Durden ve Marla Singer.
    Jack; bana göre günümüz insanının neredeyse yüzde doksanını temsil eden bir karakter. Mutluluğu tamamen işte ve satın aldığı eşyalarda bulmaya çalışan biridir. Mesleki ve maddi açıdan belli bir doyuma ulaşmıştır. İyi bir işi, audi marka bir arabası, güzel bir evi vardır ve kullandığı eşyaların hepsi lüx markalardır. Kim bilir belki de çoğumuzun şuan peşinden koştuğu hayallerimizi süsleyen o yaşam.
    Ancak Jack mutlu değildir ve manevi bir arayış içerisine girer , sürekli uykusuzluk çeker, huzursuzdur ve doktor tavsiyesiyle çeşitli hastalıkları olan ve acı çeken insanların terapisine katılır. Orada bir parça kendini bulur ama o seanslara katılan Marla Singer'la tanışınca huzursuzluğu daha da artar.
    Marla Singer'dan bahsetmeyeceğim çünkü anlatılmaz yaşanır denebilecek karakterlerden biri. Okurken ya da filmi izlerken ne demek istediğimi anlayacaksınız.
    Tüm bunlar olurken Tyler Durden belirir. Jack'in tamda olmak istediği kişidir ve onun zıttı bir karakterdir. Daha doğrusu biz bütün erkeklerin hayatlarında bir parça olmak istediği özelliklere sahiptir. Karizmatik, güçlü, özgür ve umursamaz...
    Karakterler arası bağlara çok girmek istemiyorum çünkü henüz okumamış olanları bekleyen sürprizleri berbat etmek istemem.

    Kitap ne anlatıyor ona gelelim birazda;
    Kitap, yeni nesil dünyaya adım attığımız 90'lı yıllara ithafen ele alınmış ama günümüze kadar daha da gelişerek büyüyen tüketim toplumuna oldukça sert bir eleştiri olarak yazılmış. Anarşizm'den nihilizme, sistem eleştirisinden kapitalizme, isyan, kaos, yıkım her şeyi bulabilirsiniz bu kitapta...
    Kapitalizm eleştirilerini sürekli olarak gözlemlediğimiz filmde yoğun olarak değinilen ikinci konu ise cemiyet toplumu içinde yalnızlaşan ve birbirine yabancılaşan bireyin psikolojik buhranları. Filmin bir sahnesinde bunu oldukça net yakalıyoruz. Adamın asıl benliği Tyler'a uçakta yeni tanışmışlarken soruyor: ''-yaşamak için ne iş yapıyorsun? '' ''-Neden soruyorsun? Böylece benimle ilgilenmiş gibimi yapacaksın?'' Bu diyalogla toplumdaki yabancılaşmaya harika bir gönderme yapılıyor. Tek kullanımlık arkadaşlıklar işte. Günümüzde de çoğu kimse bir birini sorar ama gerçek mana da kim kimin umurunda ki?

    Bir diğer eleştiri 90'lı yıllardan sonra makinelerin insan emeğinin yerini almasıyla azalan “düşünen insan” sayısı. Gerçi başta makineler insanların yerini almıştı ama günümüzde insanlarda makineleşip onların yerini alıyor gibi geliyor bana. Hepimiz daha doğarken sınırları belli olan bir yolculuğa çıkmaya itiliyoruz. Önce zorunlu eğitim, sonra zorunlu sınavlar, zorunlu bölümler. Sanki herkes doktor, mühendis, hukukçu olmak zorundaymış gibi hissettiriliyor. Bir kere dahi sorulmuyor insanlara ne olmak istedikleri yada ne olmak istemedikleri. Bırakın yetilerine ve isteklerine göre meslek seçsin insanlar. ya da hiç bir mesleği seçmemeyi seçebilsinler!
    Tyler'ın meşhur repliğinde dediği gibi; ''insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar; neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için.''
    Yani düşününce gerçekten de öyle değil midir. Hangimiz sadece gerçekten ihtiyacımız olan şeyleri satın alıyoruz, sadece ihtiyacımız olan şeyleri yiyip, ihtiyacımız olan şeyleri giyiyoruz? Neredeyse hiç birimiz!

    Bir anımı paylaşayım müsaadenizle; Bundan bir kaç sene önce Küba'ya kısa bir seyahatimiz olmuştu. Uçaktan indik insanları gördük, bir kaçıyla tanışıp sohbet ettik vs. Gün sonunda ilk yargım şu olmuştu; ne kadar da fakir insanlar, neden hiç bir şeyleri yok, bu şekilde nasıl yaşayabiliyorlar diye düşünmüştüm. Fakat 3-4 gün geçince yeni yeni olayın farkına vardım. Asıl fakir olan bizleriz asıl acınacak durumda olan bizleriz. Yani fakirliği belirleyen şey, insanın neye ne kadar sahip olduğu mudur, yoksa neye ne kadar ihtiyaç duyduğu mu? Onlar aslında normal bir insanın ihtiyaç duyduğu her şeye sahipler, gün içinde birbirleriyle geçirebilecekleri vakit o kadar çok ki, akşamları herkes sokağa inip sohbet edebiliyor, tv neredeyse yok, internet yok, sokağa çıkınca starbucks, mc donalds, dominos yok ama mutlular. Biz ise hep daha fazlasını istediğimiz için doyumsuzuz ve kaçınılmaz olarak mutsuzuz. 20 liralık bir tsort de normal bir insanı ısıtacak ve örtecektir, 40 liralık bir ayakkabı da insanın kullanması için yeterli olacaktır. neden 700-800 liralık bir sürü tsort alma 300-400 liralık türlü türlü çift ayakkabı alma ihtiyacı hissediyoruz . Bunu bize gerçek bir ihtiyaçmış gibi dayatan şey ne. Tabii ki televizyonlar, reklamlar, moda, çevremizdeki diğer insanlar. Kısaca kapitalizm...

    Ve gerçekte ihtiyacımız olmayan her neyi satın alırsak karşılığında esasen para değil zamanımızı, özgürlüğümüzü vermiş oluyoruz. Çünkü o parayı vermek için çalışmak zorundasın. Yani aslında düşününce şöyle oluyor; ihtiyaç dışı bir ayakkabıyı almak için 10 günlük ömrünü veriyorsun, bir şampuna 1 gün, bir kozmetiğe 3 gün, bir parfüme belki 5 gün. Üstelik parayla satın alınamayan yegane şeylerden birinin zaman olduğunu bildiğimiz halde...

    Gerçi böyle beylik cümleleri kuruyorum ama kendim bunları hayatıma tam olarak uygulayabiliyor muyum? Şimdilik Hayır. Bende bir iphone kullancısıyım ben de nadiren de olsa Starbucks'da kahve içiyorum vs. Ama yine de farkındalığımız arttıkça birşeylerin düzeleceğine inanıyorum. Ki zaten örgütlenmeden sadece kişisel olarak bir şeyleri yenmeye çalışmak gene bencillik olur ve bir sonuca ulaşamaz gibi geliyor. Aslolan çevremizdeki diğer insanları da uyandırıp geliştirip toplumsal olarak paranın hayatımız üzerindeki etkisini azaltıp minimize etmek. Bunun için bir çok gereksiz şeyden vazgeçmemiz gerekiyor. Tamda Tyler'ın dediği gibi ''"Ancak her şeyi kaybettikten sonra her şeyi yapmakta özgür olabiliriz."
    Dilerim bir gün başarırız...
  • Düşünmek, tıpatıplaşmanın dışına çıkmak demektir. Düşünmek, kişiliği olmak demektir. Düşünmek, en küçük anlamda, var olmak demektir.