• Sabah işe gelirken nostaljiye yolculuk yaptım resmen. Bence eski şarkılar daha kaliteli ve daha anlamlı. Dinlerken hâlâ insanın gönül telini titretiyor. O dönem hakikaten ses sanatçısı olmak gerekiyordu. Şimdi teknoloji ilerledi ses ve şarkı sözleri sallapati nasıl olsa müzik kapatıyor eksiklerini. Nil Burak'ın tabiriyle Fast Food tadında. Bir iki dinlemelik, mevsimlik, dönemsellik. Sonrası yok. Tek bir şarkıyla popüler olan şarkıcılar var. Popülerlikleri kadar yetenekleri de olsa keşke. Bazı şarkıcıları tenzih ederim tabii.
  • Cinsiyet, bireyin biyolojik olarak erkek ya da kadın olmasıdır. Toplumsal cinsiyet ise kadın veya erkek olmaya toplumun ve kültürün yüklediği anlamlar ve beklentilerdir. Yani toplumsal cinsiyet, biyolojik olarak belirlenen cinsiyetli bedenin üstlendiği kültürel dogmalar bütünüdür. Bu anlamda bana göre cinsiyet biyolojik kaderken, toplumsal cinsiyet ise kültürel kaderdir. Toplum ve onun yapıtaşı kültür doğduğumuz günden itibaren kesin reçetelerle bize sosyal roller sunar ve bize dikte edilen bu sosyal roller cinsiyetimizin bir parçası olarak toplumsal cinsiyet kavramının oluşmasına neden olur. Bu durumu daha basite indirgeyerek düşünürürsek toplumsal kalıpyargıların hakim olduğu bir rol dağılımı var hayatımızda. Kadına atfedilen roller çocuk doğurmak, çocuk büyütmek, yemek ve temizlik yapmak, hatta her zaman bakımlı ve güzel olmak. Tüm bunlara yüzlerce, binlerce örnek daha eklenebilir. Dikkat ederseniz tüm bu görevlendirmeler küçük bir kız çocuğuna çok küçük yaşlarda empoze edilir. Küçük bir kız çocuğuna alınabilecek oyuncaklar nelerdir? Bebek (hatta çok yakın bir zamanda hamile bir Barbie' nin oyuncakçı raflarında yerini aldığına şahit oldum), mutfak seti, makyaj seti (küçücük çocuklara kendilerinin yalnızca makyajla daha güzel olabilecekleri, hep güzel görülmeleri gerektiği algısı çok küçük yaşlardaki çocuklara subliminal bir şekilde dikte ediliyor) alınabilir. Ben Erzurumda doğdum, büyüdüm ve çocukluk zamanımda çok fazla araba süren kadın figürüyle karşılaşmamıştım ta ki 6 yaşımdayken ilk defa İstanbul' a gidene kadar. Caddelerde araba süren kadınlar gördükçe çok şaşırırdım çünkü doğduğum günden beri arabamızı hep babam sürerdi, tüm araba oyuncaklar erkek kardeşime alınırdı ve evde arabalarla sadece erkek kardeşim oynardı.
    Dikte edilen güzellik algısı ele alındığında ise görüyoruz ki kadın güzelliği üzerine kurulan kocaman bir sektör var. Yiyecek, giyecek, temizlik, kozmetik sektörleri neredeyse tamamiyle kadın güzelliği üzerine kurulmuş. Sosyolojide bu durum için kullanılan bir terim var "face-ism". Bu terim medyadaki erkeklerin daha fazla oranda kafalarıyla ve daha az oranda vücutlarıyla tasvir edilmelerine karşılık gelirken, kadınların bunun tersine daha çok vücutlarıyla ve daha az da kafalarıyla tasvir edilmelerini ifade etmektedir. Çikolata, araba reklamlarında bile kadınları vücutları ön plandayken görüyoruz. Bu da bir nevi toplumun ya da medyanın- yine dolaylı yoldan toplumun- kadına yüklediği güzellik algısıdır çünkü reklamlarda gördüğümüz kadınların tüm fiziksel özellikleri neredeyse birbirine benzerdir yani ideal her kadının olması gerektiği bir kadın figürü çizilerek izleyiciye servis edilir. Bu durum da toplum içinde aynı vücut hatlarıyla, aynı burun yapısıyla, aynı yüz oranlarıyla bir tek tipleşme oluşumuna sebep olur. Bir nevi herkesin herkesleşmesi, bayağılaşması bana göre. Aynı zamanda çamaşır, bulaşık deterjanı, yemek malzemesi reklamlarında ana rolde hiç erkek bir bireyle karşılaşamayız çünkü tüm bu görevler kadının görevidir(toplum algısına göre). Toplum medyayı böyle bir hazırlığa iterken medya da toplumu bu anlamda besleyerek sosyal roller anlamında içinden çıkamadığınız bir kısır döngü oluşturur. Kadına yüklenen tüm yukarıda bahsettiğim roller karşılığında erkek için seçilmiş roller ise dışarıda çalışıp 'eve ekmek getirmek', her zaman korkusuz ve güçlü olmak vs. Bu örneklere de yüzlercesi eklenebilir.
    Güçlü kadın figürü toplumumuzda çok benimsenmez, bu figürün benimsenmesine izin verilmez hatta bu figür sevilmez de. Televizyonda hep yardıma ihtiyacı olan, zayıf, bulunduğu durumda kurtuluşu kendi imkanlarıyla sağlayamayan kadın dizi karakterleri karşısında onu tüm sıkıntılardan kurtaran bir süperman izleriz. Bu diziler hep de reyting rekorları kırar zaten çünkü tüm kız çocukları uyuyan güzeli uyandıran veyahut külkedisini üvey ailesinden kurtaran prens hikayeleriyle büyümüştür.
    Ayrıca çocukların annelerini ve babalarını rol model alarak büyümesi ve böylece yüzyıllardır süre gelen cinsiyet rolleri kültürün inşaasıyla sabitleniyor. Küçük kız çocuğu annesini her zaman ev içinde yemek, temzilik yaparken evdeki erkeklere servis yaparken görüyorken erkek çocuk ise tüm hizmetlerin evdeki kadınlar tarafından babasına yapıldığını gözlemleyerek dolaylı yollardan bilinçaltına cinsiyet rolleri nakşediliyor. Aslında öyle olması gerekmiyorken öyle olması gerektiği bir zorunluluk haline getiriliyor. Tüm bu noktalar üzerine değinmek istediğim çok daha fazla madde var ancak ve genel hatlarıyla benim toplumsal cinsiyet üzerine düşüncelerim bunlar ve bu kitaba da bu konu üzerine derinlemesine bir inceleme okuyacağımı düşünerek başlamıştım.

    Evet, bu kitap da toplumun insanlara dikte ettiği toplumsal cinsiyet algısını, feminizmin hedeflerini, maşist dilin ve baskının evrenselliğini, babaerkil yasayı derinlemesine incenlemiş. Judith Butler, toplumsal cinsiyetin bir isim olmaktan çok tözel etkisi performatif olarak üretilmiş ve toplumsal cinsiyeti tutarlı kılan düzenleyici pratikler gereği zorla var edilmiş olduğunu vurgularken toplumsal cinsiyeti bedenin stilize edilmesi ve cinsiyete getirilen çoklu ayrım olarak tanımlıyor. Onu teşhis edenin ise tarih ve kültür olduğuna dikkat çekerek toplumsal cinsiyeti, kültürel üretim olarak değerlendiriyor. Butler, Levi Strauss, Freud, Irigaray, Witting, Foucault, Kristeva gibi pekçok araştırmacının da alıntılarına yer veriyor. İçlerinden en çok Levi Strauss' un yapısalcı antropolojisi olarak tanımlanan şu teoriyi özellikle buraya eklemek istiyorum; "Doğal veya biyolojik bir dişi vardır, sonradan toplumsal olarsk ikincil konumdaki 'kadın' a dönüşür. Yani sonuçta 'cinsiyet' doğaya ya da 'çiğ/ham' a tekabül ederken toplumsal cinsiyet, kültüre ya da pişmişe tekabül eder."

    Ancak tüm bunlaeı Butler, toplumsal cinsiyetin sebep olduğu sosyal roller üzerinden değil de cinsel yönelimler üzerinden ele alıyor yani kitap boyunca heteroseksüelliğin toplumun dikte ettiği bir yönelim olduğunu, biseksüellik ve homoseksüelliğin ise baskılandığını, toplum normları tarafından reddedildiğini vurguluyor ki kitapta benim toplumsal cinsiyet üzerine tüm kitap boyunca okumak istediklerim bunlar değildi. Butler aynı zamanda, toplumdaki ataerkil yapının yok edilmesine, maşist söylemlerin minimalize edilmesine çözüm olarak heteroseksüelliğin baskınlığının ve zorunluluğunun ortadan kaldırılması fikrini sunuyor. Eril hegomanyanın ancak bu şekilde yıkılabileceğini savunuyor.

    " Toplumdal cinsiyet, yararılışını sürekli ve düzenli olarak gizleyen bir inşadır; münferit ve kutupsal toplumsal cinsiyetleri kültürel kurgular olarak icra etme, üretme ve sürdürme yönündeki kolektif sözleşme, bu üretimler ne kadar insndırıcıysa o denli gizli kalır.

    Anlaşmanın üzerini örten bir diğer unsur bunlara inanmamanın getirdiği cezalardır. Böylece inşa bizi zorunluluğa ve doğallılığına inanmaya iter.

    Belli bir toplumsal cinsiyet stiline uyarak bu imlemleri icra eden bedenler bireysel bedemler olsa da bu eylem 'kamusal' bir eylemdir." Alıntılarını da toplumsal cinsiyet algısının toplum içinde nasıl dogmalaştığı ve kesinleştiğini göstermek için buraya bırakmak istiyorum.

    Son olarak kitabın anlatımına değinmek istiyorum. Bu kitsp üniversitede sosyoloji öğrencileri için önerilen, bu öğrencilere okutulan bir kitap yani dili fazlasıyla akademik, yüzlerce sosyolojik terim içeriyor ve anlatımı oldukça yoğun ve ağır. Bu nedenle beni okurken fazlasıyla yorduğunu belirtmek istiyorum. Anlamakta zorlandığım, okurken bir yandan da terminolojiyi araştırdığım, içeriğinin biletim dışında olması sebebiyle de ilerlemekte sıkıntı çektiğim bir kitsp oldu. Ne kadar sıkıntılı nir süreç olursa olsun bir kitabı yarım bırakmak pek yapabildiğim bir eylem değildir bu nedenle bitirmek fazlasıyla direndim. En son bu kadar sabrımın sınandığı bir kitabı ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum ama yine de okumayı okumayı düşünen herkese tavsiye ederim. Günlük hayata ve cinsiyet eşitsizliğine dair sorgulamalar yapmanızı sağlayacak güçlü bir kitap.
  • Bir şeyin doğruluğuna inanmamızdaki en önemli kıstasımız nedir? Kendi gözlerimizle görmüş olmak mı? Peki gerçekten her baktığımız şeyi tam anlamıyla "görüyor" muyuz? "Görme" gözlerimizin bize sunduğu sadece biyolojik ardı sıra dizilmil olaylar bütünü mü yoksa beynimize gelen iletilerin pekçok değerlendirmeye tabi tutularak elenmesi, öne çıkarılması, gruplandırılması sonucu elimizde kalan görüntüler mi? Eğer ikinci seçenekse fizyolojik olarak gören gözlerimiz baktığı çerçevede bazı görüntüleri yok sayarak görme eylemimizi sekteye uğratmaz mı? Bu da bir çeşit körlük değil midir?

    Peki patolojik bir körlüğümüzün olmaması tam anlamıyla kör olmadığımız sonucunu çıkarmak için yeterli midir? Sokakta acı çeken bir hayvanın yanından hiçbir şey yapmadan geçerken, ağlayan bir çocuğu görmezden gelirken, kavga eden iki insanın yanından uzaklaşırken hâlâ kör olmadığımızı söyleyebilir miyiz? Peki ya sokak ortasında kocası tarafından dövülen, öldürülen kadınları hiçbir şey yapmadan öylece izlerken? "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.", "Aman Ali Rıza Bey tadımız kaçmasın." diyip çevremizde gerçekleşen tüm çirkinliklere tepkisiz kalırken?

    Televizyonda haberleri izlerken gördüğümüz haberler gerçekten gördüklerimiz mi yoksa sadece bakıp geçtiklerimiz mi? Kanal değiştirdikten sonra, öldürülen çocuklardan, masum insanlardan geriye kalan sadece baktıklarımızsa kim kör olmadığımızı söyleyebilir ki?

    İşte José Saramago bu kitabında etrafımızda yaşanan tüm çirkinlikler, adaletsizlikler, suçlar, ahlaksızlıklar, cinsel istismarlar karşısındaki tepkisizliğimizi, duyarsızlığımızı fiziksel bir körlük metoforuyla gözler önüne seriyor. Biyolojik körlükle zamanla insanların nasıl insanlıklarını yitirliklerine, normal yaşantıda kabul edilemeyecek olayların normalize edildiğine, koca bir toplumun nasıl bencilleştiğine, ahlaki değerlerin çöküşüne, değer yargılarının nasıl hiçe sayıldığına körlerin hayat mücadelesinde şahit oluyoruz. İhtiyaçlar hiyerarşisinin ilk basamağında tutunmaya çalışan bir toplum... Açlık ve ölüm arasındaki o ince çizgide var olabilmek için yok sayılan değerler, ahlak, onur, İNSANLIK...

    Roman boyunca gördüğümüz tüm bu kayıtsızlıklar fiziksel bir körlüğün mecburiyeti olarak yansıtılıyor. Peki romandaki körler görebiliyor olsaydı da aynı şey olmayacak mıydı? Ağlayan bir çocuğu duyacak, acı çeken köpeğe yardım edecek, kavga eden iki kişiyi ayırmaya çalışacak veya kadınların cinsel istismara maruz kalmalarına tepki gösterecekler miydi? İşte Saramago' nun romanında okuyucusunun sorgulamasını istediği tam olarak fiziksel ve zihinsel körlük arasındaki bu benzerlik.

    Kitapta üçüncü koğuş tüm çirkinliklerin merkeziyken, diğer koğuşlardaki mağdurların da kendi çıkarları için bu çirkinliklere sessiz kalışları da onları bir başka çirkinliğin kahramanı haline getiriyor. Böylece Saramago fiziksel körlükle beraber toplumsal körlüğü de işliyor.

    İnsanlık gerçekten bu kadar çirkinleşebilir mi diye sorguluyoruz. Ancak bu sorgulama için gerçek hayatımızından uzaklaşıp distopik roman içinde kaybolmamıza gerek var mı? Belki de distopikleşen gerçek dünyadır. Çıkarların savaşı arasında öldürülen masum insanlar- özellikleri çocuklar, yıllarca kendi ailesindeki bireyler tarafından tecavüze uğrayan çocuklar, hergün televizyonda kaçırıldığı ardından öldürüldüğü haberini aldığımız çocuklar varken dünyamızın distopikleşmediğini kim iddia edebilir ki?

    Romanda makro düzensizlik içinde kurulan mikro düzenlerle görenler için planlanmış dünyada körlerin yaşamınu okuyoruz. "Yaşam" kelimesi bu hikaye için çok lüks olacağından kaos içindeki düzende körlerin "hayata tutunma çabası" tanımlaması daha uygun olacaktır hiksye için.

    Körlük diyince aklımıza ilk gelen nedir? Kapkaranlık bir dünya, değil mi? Ancak kitapta tasvir edilen körlük beyaz bir süt denizi içinde yaşanıyor. "Beyaz Felaket". Körlüğün beyaz bir dünya içinde yaşanmış olması tedsadüf olmasa gerek. Bakan körler tanımlamasıyla pararlellik gösteriyor aydınlık içindeki körlük. Her şeyi görebilecek olmamız yeteneğine rağmen hiçbir şey görmemekteki ısrarımız aslında beyaz körlüğün ta kendisi. Yani sadece gözlerin değil insanlığın da kör olduğu bir dünya...

    Romanda ilginç bir şekilde tüm felaket boyunca görebilen tek bir kişi var. Doktorun karısı. Doktorun karısını tüm hikaye boyunca insanlığını, inceliğini, yardım severliğini, olgunluğunu, anlayışını, fedakârlığını koruyabilen, görebilme yetisini diper tüm körler karşısında kendi çıkarları için kullanabilecek olmasına rağmen bundan sakınan, sorgulama yeteneğini kullanabilen, olanı oldupu gibi kabullenmeyip kendi doğruları ışığında hareket etmekten çekinmeyen bir figür olarak görüyoruz. Yani biyolojik bir körlüğünün olmamasıyla beraber vicdani körlükten de kendinş sakınabilmiş bir karakter. Aynı zamanda okuyucu ve körler dünyası arasında bir aracı olarak kullanıyor onu Saramago.

    Açlık ve ölüm arasındaki çıkmazda tüm çirkinlikler, ahlaksızlıklar ve kötülüklerle karşı karşıya kalan körlerle beraber biz okuyucular da bu körler dünyasına dahil oluyoruz. Şüphesiz bunda Saramago' nun kendine has üslûbunun çok önemli bir payı var. Saramago kitap boyunca her hamlesinin bir açıklamasını da beraberinde vererek okuyucuyu roman boyunca yönlendirerek gören gözler tarafından yönelndirilmek zorunda kalan körlerin acizliğini okuyucuya da hissetiriyor. Ayrıca her okuyucunun dikkatini çeken bir anlatım özelliği daha var ki hepimiz nedenini sorgulamaktan kendimizi alıkoyamıyoruz; romanın noktalama işaretleti bakımından fazlasıyla yavan olması ve bu yavanlık içinde hakimiyetin virgülde olması. Cümle sonlarında, diyaloglarda, parantez veya tırnsk işareti yerine çoğunlukla virgül kullanılıyor. Ben bunun Saramago' nun Körlük kitabına münhasır bir özellik olduğunu düşünerek biz okuyucuları körler dünyasındaki zaman, mekan, yer, yön olgularının yitirilmesi hissiyatına ortak ederek körler dünyasının ruh hali içine çektiğini düşünmüştüm ancak yazarın "Görmek" kitabını da kurcaladığımda aynı üslûbun o kitapta da hakim olduğunu gördüm.

    Kitapta dikkat çeken bir diğer nokta ise hikayenşn edı bilinmeyen bir ülkenin, adı bilinmeyen bir kentinde, adı bilinmeyen kahramanların başından geçmesi. Bana göre sebep ise bu ahlaki yozlaşmanın, değer yargılarının çöküşünün, insanlığın yok oluşunun bir bireye, bir kente veya bir ülkeye mahsus olmayışı. Saramago adım adım bir bireyi, bir grubu, bir topluluğu merkeze alarak evrensel toplumsal değerlerin çöküşünü okuyucuya sunuyor.

    Sonuç olarak, okurken zevk alınacak bir kitap olmadığını belirtmek isterim. " Mide bulandırıcı" olaylar zincirinin hakimiyetinde tam da bu tamlamanın somutlaşmış halinin nüfuz edildiği bir hikayede buluyorsunuz kendinizi. Zaten insanlığın yok oluşu ile kurulmuş distopik bir dünyanın okuyucuyu eğlendirebileceği nasıl düşünülebilir ki?
  • - İlk romanınızın çıkışı 1982. 20 yıl sonra 7. romanınız çıkıyor. Nasıl bir duygu?
    Pamuk - Hoşuma gidiyor, kitapların okunması da, sevilmesi de hoşuma gidiyor. Bunları bitirmiş olmaktan da son derece memnunun. Her roman bittikten sonra hissettiğim gibi bir memnuniyet var şu anda. Bir boşluk duygusu oluyor. Özellikle romanı bitirirken, çok fazla sarılıyorum romana. Kars şehrine de, Kar’a da çok fazla sarıldım.

    - Kar, ne zaman doğdu fikir olarak?
    Pamuk- Aşağı yukarı 6-7 yıldır aklımda var, ve belki iki roman fikri kafamda birleşti. Birincisi bir şehir şehir gezen bir tiyatro grubu düşünüyordum. Bir de bir taşra kentinde, bir grup aydını bir otelde düşünüyordum. Sonra iki fikri birleştirdim. Ve biraz da siyasal bir yanı olan bir roman da yazmak istiyordum. Sorun o zaman şu oldu. Hikaye kafamda, belki “Benim Adım Kırmızı”yı yazmaya başladığımda vardı. En azından 4-5 senedir. Fakat nerede geçecek? Sonra 25 yıl önce Kars’a geldiğimde Kars’taki kar yağışı, Türkiye’den uzaklığı, kendi güzelliği, şiirsel bir havası olması çok uygun geldiği için bunun Kars’ta geçeceğine karar verdim.

    - Bu bir politik roman mı?
    Pamuk- Evet, Kar’ın siyasal bir roman yanı var. Ve bu yüzden çok hassas yanı da bu. Çok da dikkatli yazdım. Siyasetle, bir fikir beyan etmeyi, siyasi propaganda yapmayı birbirinden ayırmaya çalıştım.

    - 6 yıldır olan bir fikir ama bunun fiilen yazılmaya başlandığı tarih var. Nedir başlangıç tarihi?
    Pamuk- Başlangıç tarihi 2000 Mart-Nisan’dı. 99’ sonunda “Kırmızı”yı bitirdim. Sonra Mart’ta buraya geldim. Kar yağarken Erzurum’a otobüsle gelmiştim. Benim kahramanım da bana benziyordu. O da Erzurum otobüsüne bindi, Kars’a kar altında geldi.
    Şu gelişimiz 5. gelişim. Bir ihtiyaç oluyordu, zaman zaman geliyordum. Kendimi uzak hissediyordum. ilk gelişlerimde o zaman bir röportaj yapma niyetim de vardı. Roman yazdığımı da halktan sakladım, sonra söyledim. o zaman daha bir belgeselci gibi geliyordum. Elimde video makinaleri, fotoğraf makinaleri. Sokak sokak gezer dükkanları, insanlarla konuşurdum. Bir gazete için röportaj da yapıyordum gerçekten . Herkes bana dertlerini anlatırdı. Geldiğim günlerde Kars’ın televizyonuna çıktım. Oradaki insanlar dostane davrandılar. Aslında Kars şehri beni tanıdı. İşte, romancı Orhan Pamuk şehrimizde, birşeyler yapacak, ona yadımcı olalım...Burada bana herkes birazcık da dertlerini anlattı. Böylelikle hem ses kasetleri, hem video kasetleri, evde kocaman bir arşivim var. Bunların dökümlerini yaptım. Bunları da yayınlamayı düşünüyorum ayrıca. O malzemeyi kullanmak güven veriyor insana.
    Kullandığım şehrin ruhu, Kars’ın havası, kenarda kalmışlığı, yoksulluğu, kar yağınca oradaki şiirsel hava, buranın dertleri, ama benim kafamda da bir hikaye vardı. Mesele ikisini birleştirmekti yani ben tamamen şehre teslim olmadım ama hikayemde de havada kalmadı. İkisini eklemlendirmek benim için zevkle yaptığım, severek yaptığım birşeydi. Çünkü buraya her gelişimde, her ayrılışımda onu biliyorum, çok üzülüyordum. Burada daha kalmak istiyordum ama aynı zamanda buradaki kederden, dertlerden de çok eziliyordum, üzülüyordum. Öğle vakitleri otelime gidip uyurdum üzüntüden. Böyle bir depresyon gibi gelirdi. Ama uzak kalınca da bir daha gideyim derdim.
    Tanıma denilen şey, tabii ki sınırlı. Kendime göre tanıdım, bir roman dünyası yapmak için tanıdım. Ama birisinin derdini dinlemek, insanı tanımak değildir. Onu anlamak da değildir. Size anlattığı derdi nakledebilirim ben. Kitabım da bu soruları soruyor. Daha iyi konumda olanlar, nispeten mutlu olanlar, mutsuz olanları ya da zor durumda olanları (aşk acısı da olabilir, yoksulluk acısı da olabilir) ne kadar anlayabilir, ne kadar kendimizi bir başkasının yerine koyabiliriz? Bu sorunlar da, bunu da tartıştım kitapta. Temsiliyet sorununa getiriyor bizi. Kars hakkında İstanbul’da Nişantaşlı burjuva Orhan Pamuk roman yazıyorum, bir yandan da Kars’ı temsil etmiş oluyorum. Bir haksızlık var çünkü ben de onları belki temsil edemem. Ben dışarıdan gelmiş biriyim, kahramanlarım da öyle. Dışarıdan gelmiş biri olarak da sanki kahramanlarım gibi burayı yanlış görebilirim. Ve bunları da kitapta söyledim. Bunları dürüstçe söylemek ve tartışmak istedim.

    - Bir de Kars’a taşıdığınız bir takım şeyler var? Anahtar hususlar?
    Pamuk- Şimdi siyasal bir roman yazıyordum bir yanıyla, bir fantastik yanı da var, sürrealist yanı da var romanın. Bence edebiyat ve şiir üzerine de bir roman. Fakat siyasal yönünü yazarken bir noktadan sonra Kars’ı olduğu gibi temsil etmesi değil , Türkiye’yi temsil etmesi. Tarihine bakılırsa Kars, Türkiye’ye oranla, daha solda, daha sosyal demokrat. Solun zaman zaman çok güçlü olduğu bir şehir. Oysa ben biraz Türkiye’deki biraz siyasal İslamcı hareketi de anlatmak istiyordum.
    Karsta böyle bir hareket yok. Ama ben romanımda sanki böyle kuvvetli bir siyasal İslamcı hareket varmış, yüksek eğitim enstitüsüne türban taktıkları için, saç örtülerini çıkarmadıkları için alınmayan kızlar varmış, bunlar direniş yapıyormuş, vs. gibi olaylar anlattım. Karslılar haklı olarak buna itiraz edeceklerdir. Ama ben en sonunda onların hoşgörüsüne sığınıyourm ve bunu benim hayal gücüm olduğunu baştan söylüyorum. Ama romanın bütün Türkiye’yi temsil eebilmesi için bunu yapmam gerekiyordu ve tartışmak istediğim bazı yerlere girebilemem için buna cesaret edebilemem gerekiyordu. Burada şunu demiyorum: ben romancıyım, istediğimi uydururum, demiyorum. Çünkü romanın son derece Kars’a gerçekçi bir şekilde bağlı olduğunu, bağlı olmakta ısrar ettiği yanları da var.
    - Nasıl tepkiler alacak? Ne bekliyorsunuz?
    Pamuk- Her romancı, romanının bir defa edebi bir tepki almasını ister. İlk defa hayatımda siyasal roman yazıyorum. Bunun tehlikelerinden biraz canım sıkılıyor. Bunun siyasal olarak karşılanmasını istemem. Bir yanıyla da bir aşk romanı. Almanya’da çok yalnız kalmış bir Türk aydını mı diyelim, bir şairin kendisine bir sevgili bulma arzusu, bulması ve onu elde etmek için herşeye razı olması mı... Evet, siyasal bir yanı da var. Türkiye, ne yazık ki çok siyasi bir ülke, biraz mutsuzluklarımız da siyasetle bir. Hepimiz de siyasi ideallerimiz, inançlarımız konusunda çok hassasız. Hiç taviz vermiyoruz. Bu hassasiyetler kitapta insanları üzebilir diye düşünüyorum.
    Çeşit çeşit takımlar, görüşler, birbirleriye sürekli çatışan insanlar var ya o insanları içten ve içeriden görerek ve dürüst anlatmaya çalıştım. Siyasal İslamcıları ya da Kemalistleri, onları, ben kendi sesimi karıştırmadan onlar kendi mantıklarıyla görüşlerini bağırsınlar istedim. Kitapta belirli bir oranda çakıştırdım. Ben karışmadım yani. Ama tabii ki herkes kitapların bütünüyle kendi görüşünde olmasını istiyor. Nasıl Türkiye’nin bütünüyle kendi görüşlerinde olmasını istediği gibi. Benim hassasiyetim şu oldu: buradaki insani acıları görmeyip siyasi laflara, sloganlara bakacaklar. Onlar benim sloganlarım değil, Türkiye’deki insanların sloganları. Kitabımda hiç bir slogan yok. Kitabımın sloganı, insanları anlamaktır. Bu da, Türkiye’yi anlamaya getirir. Ama Türkiye’nin kitabımı siyasi olduğu için anlayamamasından da peşinen korktuğumu söyleyim.
    - Büyük bir ihtimalle bu da çevirilecek birçok dile?
    Pamuk- Kitaplarım çok sattığı için, ben de hükümete biraz eleştiri yaptığım için ilgi çekiyorum. Bir insani yanı var, bir de siyasi yanı olduğunu düşünüyorum. Bir de kapalı bir toplumuz. Kelimeyi bulamıyorum ama bir insnanın bu kadar okunması, bu kadar çok dile çevrilmesi, biraz insani öfkeler yaratıyor. Bütün bunları anlıyorum. Bütün bunlara hoşgörülüyüm demiyeceğim de bütün bunları hayatımın bir parçası olarak çoktan kabul etmiş durumdayım.
    Benim kitaplarım her zaman öfke çekti. En masal anlattığım zamanda, bana kalırsa “Benim Adım Kırmızı”da da öyle bir yanı var, öfke çekti. Bu da çekecektir çünkü günümüz Türkiye’sinden bahsediyorum ama ben şunun için de çok eleştirildim güya hep tarih yazıyor, şunu yazıyor, bunu yazıyor, günümüzden hiç bahsetimiyor, günümüz sorunlarından biraz bahsetsin, masal söylüyor diye çok eleştirildim. İşte size masal söylemiyorum. Türkiye’yi anlatıyorum ama onu sloganlarla anlatmıyorum. Türkiye’yi siyasetle kurtarmak isteyen insanların acılarıyla anlatmıyorum . Ve her bir tarafa da, hiç bir slogana bağlı kalmadan, sloganların arkasında insanlar olduğunu ve onların acı çektiğini göstermeye çalışıyorum. Gene kızacaklar belki ama ben romanlarımı yazmaya devam edeceğim.

    - Yabancılar, senin romanın aracılığıyla nasıl tanıyacaklar?
    Pamuk- Ne yazık ki şöyle bir konumum var. Bundan hoşnut olduğun sanılmasın. Dünyada Yaşar Kemal var, bir de ben varım; Türkiye’den kitapları okunan. Bazı yazarların böyle talihsizliği oluyor ve o zaman size sanki ülkeler, bizi temsil ediyorsun, bizi daha iyi anlat diyor. Bu biraz şuna benziyor: ben Kars’a 5-6 kere gittim geldim. Buradaki insanlara mikrofonumu tuttum. Hepsi bana hikayelerini anlattılar. Dertlerini anlattılar. Ama hepsi Kars’ın işsizliği, hayvancılığın bitmesi, kredilerin verilmemesi, kömür fiyatları, sınır kapısının kapalı olması... Bütün bunları anlattılar. Sonra hepsi bana, “Eee, Orhan Bey sen bizi dinledin, dinledin. Sen ne yazacaksın” diye sordular. Ben de dedim ki onlara “siz bana ne anlattıysanız ben de onları yazacağım. ” Onlar da bana kızdı “Haaaa, sakın anlatma onları, bizi iyi göster” dediler!. Ama siz bana bunları anlattınız!. Kitapta Kars’ı veya Türkiye’yi anlattım. Romancının işi burada (Stendhal’ın lafına geliyoruz) bir ayna tutmaktır. Ben buraya geldim, anlatacağım dedim. Anlatın bana dedim. Onları yazdım. Biliyorum onların bana anlatın diye dertlerini söyledikleri, dertleri yazdığım için de kızacaklar. Yazanın işi bu, hem bir ayna olmak, hem aynaya kızarız, hem de ayna olmasını isteriz. Böyle bir durum da var.
  • İnsana alışamıyorum... İnsana alışsam evlenirdim. Alışamıyorum. Aynı evde, aynı yatakta bir insanla bütün gece beraber olmak beni zıvanadan çıkarır.
    Sait Faik Abasıyanık
    Sayfa 50 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Genelde dörtlüklerden oluşan, çoğunluğu hece ölçüsüyle yazılmış, dili sade, okunası bir şiir kitabı Kar Kuşları. Şiir okumayı seven insanların bu kitabı da seveceklerini düşünüyor ve onlara tavsiye ediyorum okumalarını (:
    Kitaba bayıldım, çok güzeldi diyemem ama dokunaklı çok fazla mısralar var içinde. Kendinizi yansıtan mısralara denk gelirsiniz okurken illaki. Şiir kitaplarında birkaç mısra bile bazen o kadar etkiler ki insanı, sırf o sözleri okumuş olmak bile kitabı güzel, okunası yapar. Bu da öyle bir kitap oldu benim için. İçinde bana dokunan o güzel mısralar sayesinde kitabı güzel buldum. Şiir okumayı seven herkese tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim...
  • Uyruklar üzerinde etkinlik gerçekleştirmek, meşrutiyetle
    bağdaşmayan bir yönetim tarzıdır. Bu tarzın biricik dayanağı
    da; Abdülhamid'in pek iyi keşf edip uygulamış olduğu şiddetli
    merkeziyet usulü oluyor. Etkin bir hükümet; memurları sorumluluk
    tanımayan ve astları hakkında istediği gibi ödüllendirme
    ve cezalandırma gerçekleştirmede özerk olan hükümettir.
    Etkin bir hükümet; uzun uzadıya soru, açıklama, ulusal
    denetim gibi ulusun meşru haklarını tanımak istemeyen hükümettir.
    Etkin bir hükümet; eleştirilere katlanmayan, halkın düşüncelerinden
    korkarak onun sakin ve suskun kalmasını sağlamaya
    çalışan hükümettir.
    Böylece etkinliğini uyrukları üzerinde gerçekleştirmeye çalışan bir hükümetten yarar değil, zarar beklemelidir; yaşam değil
    uyuşukluk, ölüm beklemelidir; düşüş, hastalık, hatta çöküş
    beklemelidir.
    Böyle bir etkinliğin yalnız memurlar arasında cereyan edeceğini
    zannedenler de var. Bizde memurların az çok aydın bir
    tabaka oluşturduğu düşünülürse onlar üzerinde gerçekleştirilecek
    bir istibdadın kapsamının derecesi hakkında bir fikir elde
    edilmek mümkün olur. Halbuki bu etkinliğin sınırları memurları
    daima aşar. Ve çok aşar. Üstünün buyruk ve isteğine boyun
    eğmek istemeyen memur nasıl yaşama ve geçinme zorunluluğunu
    düşünerek bu fikrinden vazgeçerse hükümetle ve memurlarla
    işi olan her birey de başanya ulaşmak ve rahatlamak için
    daima onlara yoldaşlık eder, ve bizde her iş memurlardadır. Sözün
    gelişi bir ilçeye gidelim. Oranın kaymakamı mutasarrıfa,
    mutasarrıf valiye, vali İçişleri Bakanlığı'na bağlı ve onun boyunduruğu
    altındadır. Bu her gitmek istediğimiz ilçemizde de
    böyledir. Her işi hükümetle olan eşraf çoğunlukla ve hatta tamamen
    kaymakamla iyi geçinmek düşüncesiyle bu isteğe boyun
    eğerler, eşrafın çiftliklerinde, tarlalarında, bağlarında çalışan ekinciler ve ırgatlar da aynı isteğe bağlı olmak zorunda kalırlar.
    Görülüyor ki hükümetin etkinliği meşru da olsa, müthiş ve
    sürekli bir istibdad oluşturmaktan geri kalmıyor.