• Bir aptalla ilgili bir ezmem var, onun için herşeyi yaparım, sadece onu güldürmek için. Kötü bir gün geçirdiğinde, her seferinde onun yanındayım. Neden bana ait olduğunu göremiyor? Görmek? Bu yüzden o bir aptal. Benim sevdiğimi bilmeme rağmen hala onunla birlikte olmak istediğim komik değil mi? Evet, ben de bir aptalım.
  • Peeta kafasını salladı ama karşılık vermekte acele etmedi. "O son gece... size o son geceyi anlatmak... şey, öncelikle arenada olmanın nasıl bir şey olduğunu hayal etmelisiniz. Buharla dolu bir kasenin altina hapsedilmiş bir böcek olmak gibi. Etrafınızın yemyeşil, canlı ve sık bir ormanla çevrili olduğunu düşünün. Dev saatin tiktaklarinin ömrünüzü eksilttigini. Her saat başının yeni bir dehşet vaat ettiğini... son iki gün içinde tam on altı kişinin-bazıları sizi savunmaya calisirken- öldüklerini hayal etmelisiniz. Ve bu hızla giderse, son sekizin sabaha varmadan ölmüş olacaklarını. Bir kişi hariç. Galip. Ve plânınızın galip gelmemek olduğunu... arenaya adımınızı attığınız anda, bütün dünya çok uzakta kalıyor. Sevdiğiniz ya da önemsediniz herkesin varlığı neredeyse sona eriyor. Pembe gök, ormandaki canavarlar ve kanınıza susamış haraçlar asıl gercekliginiz haline geliyor. Önemli olmus ve olacak tek şey hâline... kendinizi ne kadar kötü hissederseniz hissedin, birilerini mutlaka öldürmek zorunda kalacaksınız; çünkü arenada yalnızca tek bir dilek şansınız var. Ve bedeli cok agir. Bunun bedeli kendi canından bile daha ağır olabiliyor. Masum insanları öldürmek... Bunun bedeli, olduğun ve olacağın her şey olabilir. "
    Suzanne Collins
    Sayfa 30 - Pegasus Yayınevi
  • Benim bu dünyada bir görevim var. İyilik etmek, yoksullara el uzatmak bir fazilet ve iyilik örneği olmak.
    Victor Hugo
    Sayfa 98 - Olympia yayınları
  • Aslında mutlu olmak nedir ki? Tam olmak, içimizde sürekli kıpırdanıp duran karanlık duygulardan kurtulmak, derin bir oh çekip keyif, huzur ve heyecanı bir arada tadabilmektir ama insanoğlu için bunu becerebilmek o kadar kolay mı? Daha doğmadan başka türlü programlanmişiz çünkü. İçimizde bizi hiç rahat bırakmayan, bizden sürekli bir şeyler isteyen, verdikçe alan, aldıkça istekleri durmadan değişen, arsız mi arsız bir şeyler var. Her istediğini versen bile -veremezsin ya- rahat durmaz. Her şeye çok çabuk sahip olmuş şımarık çocuklar gibidir. Bu seferde verdiklerinden bıkar, olandan usanır, olmayanın peşine düşer. Adına mutluluk dediğimiz şey işte o olmayandır. Olmayanın peşine düşüp bir ömrü böyle geçirmek, kaderine söylenmek nasıl bir seçimse, bu gerçeği bir an önce fark edip mutluluğu kendi içimizde keşfetmek de bir o kadar bilinçli bir seçimdir.
    Gülseren Budayıcıoğlu
    Sayfa 6 - Remzi Kitabevi
  • +Anlamamak mümkün mü?Benim zamanım yok.Bu gece sevmelisiniz beni.
    -Nedenmiş o küçük hanım?
    +Bakın bayım,ben hasta bir kadınım.Kalbimin bazı konularda yetersiz kaldığını ve sevgisizlik yüzünden dahi ölebileceğimi bugün öğrendim.Sizden beklentim bir aşk değil.Sadece başımı göğsünüze yaslamalıyım ve siz kolunuzla yüzümü çevrelemelisiniz.Beni saklamalısınız tüm kötülüklerden.Aşk diyorum,olmasa da olur ama sevgisizliğe tahammülüm yok bu aralar.Kalbimin hızlı çarpmasını istemiyorum ,tek derdim biraz daha sıcak bir kalbe sahip olmak.Eğer sarıp sarmalarsanız beni ,kendimi çok daha iyi hissedebilirim.
    -Bitti mi küçük hanım?
    +Evet bitti.
    -Şimdi usulca başınızı göğsüme yaslayın.Ellerimin saçlarınıza ihtiyacı var.
  • Durup dinlemem gerek şimdi. Dinlenmem gerek. Az biraz soluk almam, gerek. Yavaşlamam gerek. Anlamam için. Zweig kitapları bünyede böyle bir etki bırakıyor. Mührünü vurup geçiyor.
    Bir amok gibi hedefe kitlenen bilinçsizce oradan oraya koşan ve yok olanlar gibi, bu işlem her gün tekrar ediyor. Herkes bir amok koşucusu ve amoka talip. Bir yerlere ulaşmaya çalışan yığınla koşucular var, her yerdeler. Sokak ortasında keman çalan o ünlü kemanisti kimsenin tanımayışı gibi, sadece küçük bir çocuk o koşuşturmadan izole eder kendisini ama annesi çekiştirip durur. Böyle bir koşuşturma hali de amok koşuculuğuna benzetilemez mi? Ruhumu çok çok çok gerilerde bıraktığımı düşünüyorum. Dipsiz kuyuda yankılanan sesim çok uzaklardan geliyor. Ruhum kadar uzakta.
    Yapay sistemlerin kurucularıydık bir zamanlar. Şuan kurduğumuz yapay düzenin köleleştirilmiş koşucularıyız.
    Sistem dahi buna göre dizayn edilmiş. Çocuğumuz, yeğenimiz öğrencimiz vs. önüne konan bariyerleri tek tek aşsın istiyoruz. Her seferinde kendini ispat etsin. Çalışsın uykusuz kalsın. Sosyal ortamından uzak dursun. Önündeki sınava odaklansın. İyi bir lise, iyi bir üniversite kazansın. Sonra koşsun. kariyerini tamamlasın. Statü elde etsin. Hep koşsun. Biz koşalım koşturalım.
    İlişkiler neden yavan, eğitim neden böyle, insan onuru neden ayaklar altında, sorgulamaya fırsat kalmadan şu bariyer bu bariyer derken; sonu olmayan amacı olmayan bir koşunun saçma sapan aktörleriyiz. Tabi aktör denirse buna!
    Bu tarz kitaplar, insanın dipsiz karanlık kuyusuna ışık tutuyor. Bu ışıkta kendi aksini görüyor insan. Tıpkı amok gibi.
    Amok, cinnet halidir. Bu hali kitlesel şekilde görmek dehşet verici. Çokça şahit olduk değil mi? Bir amok koşucusunun yaptıklarına şahit olan doktor gibi ve hepimizin hikayesini anlatan Zweig gibi.. Bir doktorun hikayesinden kendi gerçeğimize şahit olmak ve sonra toplum gerçeğine şahit olmak...
    Zweig'in bizlere anlattığı nefret, hayranlık, tutku, aşk, sevgi ve merhamet ile yoğrulan bir hikaye, içinde koşu olan...

    https://youtu.be/SlB_QPMUWmg

    https://youtu.be/q4P9cOzEFDA
  • Hayatımda birden çok kez okuduğum çok az kitap var. Ölene dek yeni bir kitap okusam da bitiremeyeceğimi bildiğim için hep farklı şeyler okumayı seçiyorum. Lakin Çalıkuşu benim için çok farklı. İlk kez lise sıralarında okuduğum bu eseri bıkmadan bir ömür okuyabilirim.
    Çalıkuşu; Reşat Nuri Güntekin tarafından, romantizm akımı etkisinde yazılmış bir kitap. Osmanlı’nın son dönemleri ile beraber kurtuluş savaşı Türkiye’sinin özellikle sosyolojik durumunu ortaya koyan, oldukça akıcı bir roman. Kitap 1922 yılında yazılmış olmasıyla birlikte önce İstanbul Kızı adıyla, dört perdelik bir oyun olarak yazılmış; daha sonra roman haline getirilmiş.
    Romantizmi yaşatan kitaplarla aram pek iyi olmadı hiçbir zaman, ama Çalıkuşu’nun hissettirdiği naifliği hissettirebilen çok az Türk klasiğine rast geldim. Gerçekten de kitap tek kelimeyle anlatılmak istense seçilecek kelime “Naif” olurdu. Kitabın ana karakteri olan Feride’nin saflığı, masumiyeti ve inceliği lise yıllarımda başımı döndürmüştü. Olmak istediğim kişinin Feride olduğunu düşünürdüm. Sonralarda tekrar tekrar okudum. Her seferinde yeni bir tat almakla beraber, Çalıkuşu’nun kelime dağarcığıma kazandırdıklarını azımsayamam. Kuşlara olan ilgim de ilk kez kitaba adını veren Çalıkuşu’nu araştırmamla başladı. Her insanın hayatına bir sakinlik getirebileceğini düşündüğüm bir klasiktir Çalıkuşu. Okunmalı.