Suat Derviş

Suat Derviş

YazarÇevirmen
8.2/10
440 Kişi
·
1.153
Okunma
·
138
Beğeni
·
5,7bin
Gösterim
Adı:
Suat Derviş
Unvan:
Türk gazeteci, yazar
Doğum:
İstanbul, 1903
Ölüm:
İstanbul, 23 Temmuz 1972
Suat Derviş (d. 1903, İstanbul - ö. 23 Temmuz 1972, İstanbul), Türk gazeteci, yazar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde gazeteciliğe başlayan Suat Derviş Hanım, ülkenin öncü gazetecilerinden biri ve döneminin en üretken yazarlarındandır..

Otuza yakın roman, pek çok hikaye, makale, eleştiri ve çeviriler yayımlanan Suat Derviş’in en bilinen eseri Fosforlu Cevriye’dir. Eseleri yabancı dillere çevrilen ilk Türk yazarlardandır. Adı, toplumcu gerçekçilik ile birlikte anılır.

Avrupa’ya muhabir olarak giden ilk kadın gazeteci, ilk basın sendikasının beş kurucusundan biri ve ilk başkanı, Devrimci Kadınlar Birliği'nin kurucusudur. Kadın hakları, demokrası alanlarında mücadele etmiş bir aktivisttir.

Hayatı

Gençliği

1903 yılında İstanbul'un Moda semtinde dünyaya geldi. Varlıklı bir ailenin ortanca çocuğu idi. Ailesi ona Hatice Suat adını koydu ancak Suat erkek ismi olduğundan kayıtlara Hatice Saadet olarak geçti. Babası, Darülfünûn’un kurucularından kimyager Müşir Derviş Paşa’nın oğlu tıp profesörü İsmail Derviş Bey, annesi Abdülmecid’in mabeyncilerinden Kamil Bey’in kızı Hesna Hanım’dır. Osmanlı'da Telefon İdaresi'nde çalışmaya başlayan ilk kadınlardan Hamiyet Hanım’ın kardeşidir.

Çocukluk çağında evde özel eğitim görüp Fransızca ve Almanca öğrendi.Eğitimine Kadıköy Numune Rüştüyesi’ne, ardından Bilgi Yurdu’na devam etti. Çocukluğundan itibaren yazmaya ilgi duydu. Hezeyan başlıklı mensur şiirini, çocukluk arkadaşı Nazım Hikmet 1918’de Alemdar gazetesinin edebiyat ekine göndererek yayımlattı. Bu, onun yayımlanan ilk eseridir. Henüz çocuk yaşta olan Suat Derviş edebiyat dünyasına Mehmet Rauf tarafından “hassas bir ruha sahip ve olgun bir müellifin habercisi" olarak tanıtıldı.

Bu yıllarda Nazım Hikmet ile arkadaşlığının şairin ona duyduğu tek taraflı bir aşka dönüştüğü iddia edilir.Şair Nazım Hikmet, 1920’de Gölgesi adlı şiirini Suat Derviş’e ithafen yazmıştır.

İlk eserleri

Suat Derviş’in ilk romanı olan Kara Kitap 1921 yılında basıldı. Edebiyat dünyasında hayret ve şaşkınlıkla karşılanan bu eserde ölüme mahkum güzel ve hassas bir genç kızın son nefesine kadarki yaşama arzusunu belirten iç seslerini ve duygularını anlattı. 1923’de yazdığı Hiç Biri romanını, Ne Ses Ne bir Nefes (1923), Bir Buhran Gecesi (1924), Fatma'nın Günahı (1924), Gönül Gibi (1928) ve Latin harfleri ile yazdığı ilk eser olan Emine(1931) romanları izledi. Bu romanlarında İstanbul’un üst düzey yaşamından kesitler sundu; ilişkileri anlattı; kadının toplumsal konumunu özgürlük talebini irdeledi. 1925’te ilk hikayeleri Almanca’ya çevrildi.

İlk gazetecilik deneyimleri

Derviş, ilk romanı yayımlandığı sırada Alemdar gazetesinde çalışmaktaydı. 1922'de Ankara hükümetinin temsilcisi olarak İstanbul'a gelen Refet Bey’le ilk röportajı Alemdar gazetesi için yaptı.

Bir süre sonra Alemdar’dan ayrılıp İkdam’a geçti ve gazetede bir kadın sayfası hazırlayacak bu konuda öncü oldu.

Berlin yılları

1927’da konservatuar eğitimi için kardeşi Hamiyet Hanım ile birlikte Almanya'ya gönderildi; Berlin’de Sternisches Konservatuvarı’nda piyano dersleri aldı. Bir süre sonra ailesinden habersiz Berlin Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Fakültesi'ne kaydoldu. Faşizmin yükselmesine tanıklık ettiği Almanya’da öğrenciliği sırasında gazete ve dergilerde çalıştı. Yazıları çeşitli edebiyat ve sanat dergilerinden siyasi gazetelere kadar pek çok yayın organında yayımlandı. 1932’de babasının ölümü üzerine fakülteden mezun olmadan Türkiye'ye döndü.

Yurda dönüş ve 1930’lu yıllar

Yurda döndükten sonra Babıali’nin başarılı muhabirleri arasına girdi; İstanbul, İzmir, Adana ve Ankara’da çıkan pek çok gazetede yazılar yayımladı. Bir yandan da roman tefrika etmeyi sürdürdü. Onu Bekliyorum (1934), Onları Ben Öldürdüm (1935), Baba Oğul (1936) romanları çeşitli gazetelerde tefrika edildi.

Resimli Ay’da çalışmaya başlaması ile solcu basın dünyasına adım attı. 1936 yılında Son Posta gazetesinde çalışırken Montreeux Konferansı'nı izlemeye gitmesi ona yurtdışına giden ilk kadın gazeteci unvanını getirdi.

1936 yılından itibaren çalışmaya başladığı Tan gazetesinde kadın sorunlarına değindi ve dış siyaset olayları ile ilgili haberler yaptı. Bu gazetede çalıştığı dönemde Sovyetler Birliği’ne yaptığı gezi, düşünce dünyasını etkiledi.Dönüşünde yayımladığı röportaj dizisi, "kıpkızıl komünist" olarak damgalanmasına ve gazeteden ayrılmak zorunda kalmasına neden oldu.

Gezinin yapıldığı 1937’de tefrika edilen Bu Roman Olan Şeylerin Romanı görüşlerindeki değişimi yansıtır. Gazetelerde nazizme, faşizmin yükselişine ve adaletsizliğe karşı yazılar yayımlarken romanlarında köşklerde yaşanan aşkları, yemek ziyafetleri ve davetleri yazmayı reddeden yazar, artık toplumcu- gerçekçi bir edebiyat anlayışına yönelmiştir. 1938’de Bir İstanbul Gecesi tefrika edildi, 1939’da "Hiç romanı yayımlandı.

Politik yaşamı ve mahkumiyeti

Suat Derviş’in sol görüşleri, kısa süren ilk üç evliliğinin (Seyfi Cenap Berksoy, Selami İzzet Sedes, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu ile) ardından 1941 yılında Türkiye Komünist Partisi (TKP) genel sekreteri Reşat Fuat Baraner ile yaptığı evlilik ile pekişti. Baraner ve Derviş’i bir araya getiren, partinin talebi doğrultusunda çıkarttıkları "Yeni Edebiyat Dergisi" olmuştu. Çift, Türkiye'de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan dergiyi 15 Ekim 1940-15 Kasım 1941 arasında yirmialtı sayı yayımladı. Derviş, dergide kısa öyküler, fıkra ve eleştiriler yazdı. Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Hasan İzzettin Dinamo gibi genç yazar ve şairlerin tanınmasına yardımcı oldu.

1944’te Zeynep İçin romanını yazdı. Aynı yıl Biz Üç Kardeşiz, Fosforlu Cevriye, Çılgın Gibi” romanları gazetelerde tefrika edildi.

"Niçin Sovyetler Birliğinin Dostuyum?" adlı incelemesinin 1944’te yayımlanmasından sonra gazeteci kimliği ile hiçbir yerde iş bulamayan Suat Derviş, gerçek ismi olan “Hatice Saadet Baraner” yerine takma adla yazılar yazmaya başladı. Aynı yıl TKP Soruşturmaları ve tutuklamaları çerçevesinde eşi Reşat Fuat Baraner ile birlikte tutuklandı. Sorgu sırasında çocuğunu düşüren yazar, Reşat Fuat Baraner'i sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi'ne katıldığı gerekçesiyle yargılandı, 8 ay tutuklu kaldı.

Hapisten çıktıktan sonra büyük sıkıntı çekti.. Geçimini sağlamak için Almanca, İngilizce ve İtalyanca çeviriler ve editörlük yaptı. Tiyatro piyesleri ve radyo skeçleri yazdı. 1947’de "Büyük Ateş ", 1950’de "Yaprak Kıpırdamasın " romanları tefrika edildi.

Paris yılları

1951’de tekrar tutuklanan eşinin 1953’de yargılanmaya başlaması üzerine kendisinin de tekrar tutuklanma olasılığına karşılık ülkeden ayrıldı; İsveç'teki ablasının yanına yerleşti. Avrupa’da çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yayımladı; kendisini yurtdışında tanıtacak kitapları kaleme aldı.

Zeynep İçin romanını Ankara Mahpusu adıyla yeniden yazdı. Romanı, ablası Hamiyet Hanım Fransızca'ya çevirdi. 1957’de Le Prisonnier d’Ankara adıyla yayımlanan eser on sekiz dile çevrildi ve o kadar beğenildi ki eleştirmenler tarafından Ivo Andriç’in Drina Köprüsü’nden bile daha iyi bulundu.Daha önce yayınlatamadığı Çılgın Gibi eserini Fransızca’ya çevirdi. Eser, Les Ombres du Yali (Yalının Gölgesi) adıyla 1958’de yayımlandı.

Yurda dönüşü

Reşat Fuat Baraner’in hapisten çıkmasının ardından 1963 yılında Türkiye’ye döndü. Bu dönemde takma isimler roman ve hikayeler, çocuk masalları yazdı, tercümeler yaptı. Aksaray’dan Bir Perihan adlı romanı 1963’te Gece Postası’nda tefrika edildi. Fosforlu Cevriye, öğrenci ayaklanmaları ve sert isyanların zirveye ulaştığı 1968'de May Yayıncılık tarafından Ankara Mahpusu ile birlikte yayımlandı.

Son yılları ve ölümü

1968 yılında eşini, 1970 yılında ise ablasını kaybetmesi onu derinden etkiledi. İki gözünde de ciddi sağlık sorunları çıkana kadar yazmaya devam etti.Moskova’da geçirdiği ameliyat sonrası gözlerinden birinin belli oranda düzelmesinin ardından arkadaşı Neriman Hikmet ile birlikte Devrimci Kadınlar Birliği'nin kuruluşunda görev aldı. Derneğin kapatılması üzerine yeniden yazarlığa ağırlık verdi. Sürekli göz altında tutulan Şişi’deki evini devrimci gençlere açıp onları gizledi. 1971’de evi basıldı, birçok solcu genci evinde sakladığı ortaya çıkınca tutuklandı.

Ertesi sene Fosforlu Cevriye 'yi Gülriz Sururi için senaryoya dönüştürdükten kısa süre sonra şeker hastalığının vücudunda yarattığı tahribat sonucu hastaneye kaldırıldı. 23 Temmuz 1972'de Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi'nde hayatını kaybetti.
151 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
"BİRAZ DA SEN AĞLA"

Her şeyden önce, savaşlarla ilgili kitapların kıymetini daha iyi anlamama vesile olan Ebru Ince ablaya bir selam.

Bugün 10 Kasım, ömrünün büyük kısmı vatan müdafaası için cephelerde geçmiş Atatürk ve milletimizin gazi ve şehitlerini rahmet ve minnetle anıyorum. Klasik bir cümle ama bizim ihtiyacımız hiç bitmeyecek klasik olana..

Savaş.. Soğuk bir kelime.. İnsanlar her savaşta biraz daha acımasızlaştı. Şolohov, 2. Dünya Savaşından kesitleri hikayeleştirmiş bu kitabında, çok sevdim yazarı ve anlatım tarzını. 5 kısa hikaye var kitapta, biraz anı, biraz kurmaca diye düşünüyorum, yaşanmış veya yaşanmış olması muhtemel gerçekçi insan hikayeleri..

Kitaba ismini veren , Yaşam Bu Mu hikayesini ağlaya ağlaya okudum ve utanmıyorum bunun için. Ağlayamazsak halimiz nice olur bilmiyorum..

Bu kanlı ve zalim savaşın kurbanlarından sadece bir tanesi olan genç bir adamın hikayesi, bir Rus gencinin. Çoluk çocuğunu evde bırakıp mecburen cepheye giden, sonra Almanlara esir düşen, bir şekilde kurtulan ama artık hayatını ruhen kaybetmiş bir adam..

Alıntılar paylaşmak istiyorum.

Bakınız #36264694

Kahramanımızı ve yanındaki birkaç askeri yakalayıp esir alırlar, bir kiliseye kapatırlar. İçlerinden birinin beni okurken mahfeden çaresizliğini aktarıyorum,

"Yapamam. Allahın evini kirletemem. Ben insanım, iyi bir Hristiyanım, arkadaşlar söyleyin ben ne yapayım? Askerleri bilirsin, içlerinden biri gülüyor,diğerleri onu azarlıyor,başkaları da derdinden kurtulması için ona çeşitli öğütler veriyordu. O gece bu manyakla çok alay ettik, fakat işin sonu güzel olmadı, zavallı kendini tutamadı, kapıya vurmaya tekmelemeye başladı,çıkmak istiyordu. Çok ısrar ettiği için cevabını da aldı. Bir faşist kapının öte tarafından yaylım ateşi açtı, dini bütün çocuk hemen öldü. Onunla birlikte üç kişi daha. Bir kişi de ağır yaralandı, sabaha karşı o da öldü."

Asker olmadan önce , muhtemelen her pazar gittiğine benzer bir kilisede, en insani tuvalet ihtiyacını karşılayamadığı için ölüme giden bir adam. Şehitlik diye bir şey varsa bu olsa gerek, bunun dini, dili, ırkı olur mu?

Biraz daha alıntı,

Bakınız #36264752

Sonra bütün bunlarla kalmaz bir de mektup alır memleketinden,

" Bir mektup aldım komşumuzdan.Almanların uçak fabrikasını bombaladıklarını, bu sırada bir bombanın doğrudan doğruya bizim evin üstüne düştüğünü, bomba düştüğü gün,İrina ve çocukların o sırada evde bulunduklarını ve sonra onlardan ufak bir parça bile bulunmadığını yazıyordu. Bu mektubu sonuna kadar okuyamadım. Bu haber bana taş gibi çarpmıştı, gözlerim karardı, kalbim göğsümün içinde büzüldü sıkıştı top gibi bir şey oldu ve bir daha da açılmadı."

"Bütün sevdiklerimi her gece rüyamda görüyorum.Her zaman şöyle görüyorum : Ben tel örgüler arkasındayım, onlar öte tarafta, İrina ile çocuklarla şundan bundan konuşuyorum fakat tel örgüleri biraz açıp onların yanına gitmek istediğim zaman kayboluyorlar. Tuhaf olan şurası ki gündüzleri her şeye iyi tahammül ediyorum, ne iç çekiyorum ne ah ediyorum ama gece uyandığım zamanlar yastığımın gözyaşından sırsıklam olduğunu görüyorum."

Sonra, kendisi gibi bütün yakınlarını kaybetmiş bir çocuğa rastlar bu adam, yanına alır ve evladı sayar onu. Ne acılar çekilmiş ve neler yaşanmış neler..

Diğer 4 öykü de, Yabancı Kan, Aile Babası, Mişka ve Bostan Bekçisi. Hepsi de yine savaş odaklı.

Yazarın herhangi bir kitabını okumanızı tavsiye ederim, ihmal edilmiş ve çok az okunmuş, ben okumaya devam edeceğim savaşları anlatan kitapları. İnsan olduğumuzu hatırlamak için ihtiyacımız var çünkü bu kitapları okumaya..
272 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
Spoiler içerir.
Az önce bitirdiğim kitabın etkisiyle ilk incelememi yazmaya karar verdim. Bu kitabı nasıl sadece 22 kişi okur diye sinirlenmedim desem yalan olur :) Umarım okunma sayısının artmasına yardımcı olabilirim.

Olaylar geliri düşük insanların yaşadığı toprak yollu bir mahallede başlar.
Ana karakterlerden biri Nazlı.. Küçük yaşta fabrikada çalışmaya mecbur kalmış, evdeki hasta kardeşine, annesine ve savaşta hastalandıktan sonra iş verilmeyen sarhoş babasına tek başına bakmaktadır. Fakat çok gençtir. Yaşıtlarının yaşantısına özenmektedir. Bütün gün makine başında sıcaktan bunalarak çalışınca eve yürümeye mecali kalmayan Nazlı yanı başındaki denize bile hasrettir.
“İnsan gibi yaşamak istiyorum.” der. Kim haksızsın diyebilir? Günde on üç saat çalışıp karnını doyuramayan kişi isyan etmekte haksız mıdır? Çalışıp kazandığı üç beş kuruş hiç eline geçmez. Babası içki parası olarak elinden alır sonra da döver kızını. O yorgunlukla sabah kalkar tekrar işe gider Nazlı.
İstediği hayata çalışarak kavuşamayacağını anlayınca bambaşka yollara savrulur.. Kalbindeki erkeği, evde onun parasını bekleyen hasta kardeşini, annesini bile unutup yollara, başka kollara atar kendini. Suçlu Nazlı mıdır?

Bu sırada nazlıyla aynı fabrikada çalışmış olan Arif’in hikayesi başlar. Aylar önce fabrikada taşıması gereken yüklerle düşüp dizine çivi batan Arif bacağından olur. Köylüdür, garibandır Arif, o gün doktor yok dediklerinde bir şeyim yok diyip çalışmaya devam etmiştir. İstanbul’a çalışmaya gelmiştir, para biriktirdikten sonra köyüne dönüp sevdiği kızla evlenmek istemektedir. Fakat bu olaydan sonra köyüne bile dönemez Arif. Hastahaneden çıkınca yiyecek bir lokma ekmeği, memleketine dönmesi için lazım olan parası olmadan sokaklarda kalmıştır. Gece yattığı camide karşılaştığı Mahmut akıl verir. Fabrikadan bacağının parasını iste der.
Ertesi gün fabrika kapısından içeri bile alınmaz Arif. Eski çalıştığı kişiler ne olduğunu sorduğunda anlatır bacağının hikayesini. İşçilerden Namık, Arif’i cesaretlendirir. “Hakkındır alacaksın, mahkeme var, hak var hukuk var, burası İstanbul” der. Kapıcıya da ısrar edip müdürle görüşmesini sağlar.

Yitip giden bacağından bile cesaret alıp hakkını isteyebilecek kadar cesur değildir Arif. Anadolu çocuğudur. Başında kasketi, dilinde bozuk Türkçesiyle kalan ayağının üstünde zor durup derdini anlatmaya çalışır. Korka korka kapısına gittiği müdür, bacağını o fabrikanın işini yaparken kaybeden bu adama tepeden bakıp kasketini çıkarmadığı için azarlamıştır. Bir hafta sonra gel diyip başından savmıştır. Ama Arif’in ne kalacak yeri ne yiyecek ekmeği yoktur.

Bir umut gittiği belediyeden olumlu bir yanıt bekler. Fakat memur “İstanbul Şehir Belediyesi miyiz yoksa fukaraperver cemiyeti mi? Dilencileri memleketlerine biz mi göndereceğiz? İşte, tahsisat kalmadı” diye çıkışıp kimsesizler yurdunda kalmasını tavsiye etmiştir.

Mecburiyetten tekrar gittiği fabrikanın kapısında eline bir kaç kuruş verilip gönderilen halsizlikten bayılmak üzere olan Arife destek olunması için çağrı yapmıştır Namık.
“Birlik olalım hakkını aramasına yardım edelim. Ona tazminatını vermezseniz biz de çalışmayız diyelim.” der.
İşçilerin evde onları bekleyen çocukları, yatan hastaları vardır. Kolay mı korkmadan cesaretle tamam demek?
Yüzlerce kişiden sadece on beş kişi imza atmaya cesaret edebilmiştir. Toplu hareket edemeyince istekleri olmadığı gibi imza atanlar da işinden olmuştur.

Korkanı yönetmek kolaydır. Diğerlerine de göz dağı verilmiş oldu böylece. Bir daha biri hakkını aramaya cesaret edebilir mi?

Arif kaldığı kimsesizler yurduna geri döner. Anasına mektup yazdırır.
“Anacığım, aman bana yol parasıyla, iki okka sucuk gönder.” der.
İki okka sucuk.. Aç Arif’in bütün hayali memleketinin sucuğuna kavuşmak. Baharatlı, biberi bol memleket sucuğu..
Anasına yazdırdığı mektup kuşağında, biraz ekmeği çok az helvası elindedir ama ne mektubu gönderecek güç, ne yemek yiyecek iştah kalmıştır.
Kimsesizler yurdunda bir duvar kenarına kıvrılıp bir tuğla parçasına başını koyup uyur Arif. Tam sekiz gün aç aç yatıp açlıktan, yoksulluktan sefaletten son nefesini verir.

O akşam Arif toprağın üç metre aşağısında çürümeye hazırlanırken işsiz kalan on beş ameleden bir çoğu, iş buluncaya kadar Topal Arif’in hayalinde kin tutarlar. Namık’a küfür ederler.

Patronları aynı akşam pokerde yüz yirmi beş lira kaybeden metresine gülerek “Daha vereyim mi? İstersen bir seans daha yap.” der.

Aynı patron bacağını kaybeden Arif’e yirmi beş lira verse en azından memleketine dönebilecekti. Oysa eline bir lira tutuşturup, “kendi hatan, düşmeseydin, seni biz mi ittik? Bu fabrika öyle herkese para dağıtsa ayakta kalabilir mi sanıyorsun?” demeyi tercih etmişti.

Patron.. kendi zevki için harcadığı paranın miktarı önemli değilken bir işçiye verilen tazminatı yük görür.!

#95178303

Şimdi kendisinden haber yapıldı. Gazeteci, Arif’in hikayesini yazdı. Kompozisyon müdürü gözden geçirdi. Belediyeye dokunan cümlelerden bir kaçını çıkardı. Sonra hukuk müşaviri mahkemelik olabilecek tarafları rötuş etti. Koyu sefaletten bahsedilen yerlerin üstünü çizdi. Ertesi gün bu yazı sekizinci sayfada bir hollywood yıldızının aşk macerasıyla omuz omuza basıldı.

Bu sırada zengin bir adamın metresi olarak yaşayan Nazlı uyuyamıyor, ailesini düşünüyordu. Namusu sorguluyordu. Namussuz olan Nazlı mıydı?

Derken içerden bir ses duyup kalktı. Eline silahını aldı. Eve gizlice giren babasıydı. Yanlışlıkla vurdu. Babası bi taraftan kendini suçlayıp Namussuz olan benim derken, diğer taraftan Nazlı kendini suçlayıp asıl namussuz benim diyor.
Namus!
#95177818

Tek hata Nazlıda mıydı? Peki ya diğerleri? Günde on üç saat çalıştırıp yirmi beş kuruş maaş veren patron namuslu muydu?
Sadece kadınlar mıdır namussuz olan? Onları bu çaresizliğe itenler neden kendilerini hiç suçlamazlar?

Peki Arif’in suçu neydi? Almaya hakkı olanı isterken bile başını öne eğen, tek derdi ekmek parası olan gariban Arif’in hatası düşmek miydi?
Sırtında yük taşıtan, köle muamelesi yapıp yol parasını bile çok gören patronu masum muydu?

Fabrika kapılarında bebeğini emziren kadın mıydı suçlu? Küçük kızı köfte istediği için suçlu muydu? Saatlerce çalışıp canının çektiğini çocuğuna alamayan kadın suçlu muydu?

Yoksa yine o kapının önünde sevgilisinin kıskançlıktan attığı tokat yüzünden ‘disiplinsizlik’ adı altında işten atılan kadın mıydı suçlu?

Bir sürü aç varken, işe muhtaç insanlar dışarıda beklerken patronlar sömürüden vazgeçerler mi? İşçiye insan gözüyle bakarlar mı?

Suçlu kim? Bir umut geldiği İstanbul’da önce bacağını sonra hayatını kaybeden Arif mi?
Yoksa yorgunluktan, sarhoş babasından yediği dayaklardan kaçıp umudu paralı erkeklerde arayan, sonrada onlardan dayak yiyen Nazlı mı yaşadıklarının tek suçlusu?
Birlikte mücadele etmekten korkan işçilerde mi suç? Yoksa haksızlığa uğrayan arkadaşları için işlerini tehlikeye atanlarda mı?
İşsizlik... Kolay mı göze almak?
#95169826
Fabrikaların kirli havasından hastalanıp hamile haliyle kan kusarak çalışmak zorunda kalan Fazilet miydi suçlu? Yoksa ona o haliyle hastahanede yer yok diyenler mi?

Peki ya kitapta anlatılan bunca insanın hayatının kararmasında sorumlu olan kim?
Kendi rahatları için işçiyi sömüren patronlar mı?
Çırak diyerek yarı maaşla çalıştırdıkları 13-14 yaşlarındaki çocukların kaybolan hayatlarının sorumlusu sadece patronlar mı?
Ya onların cesaret aldığı sebepler? Hiç korkmayışları.. Buna izin veren etmenler..
Yanında çalışan köylü hak hukuk nedir bilmez, çoluk çocuk itiraz etmez de patron neden korkmaz denetimlerden?

Suçlu kim?

Kitap hakkında kısa bir bilgi: Tan gazetesinde 1937 yılında tefrika edilmeye başlandığında toplumcu gerçekçi roman popüler bir tür değildi. Hatta köy ve taşranın dışına çıkıp şehir hayatını, kenar mahalleleri, fabrikaları anlatan roman yok denecek kadar azdı. Suat Derviş’i çalıştığı gazete muhabir olarak Sovyetlere gönderdiğinde romanı yarım bir şekilde, taslaklarıyla Kemal Tahir’e bırakmış, son kısmını Kemal Tahir tamamlamıştır. Tren yolculuğu sırasında iki kalın defter yazıp yolladıysa da gazete tefrikanın yeterince ilgi görmediğini söyleyerek Kemal Tahir’in sonu yazmasını istemiştir.
248 syf.
·9 günde·Puan vermedi
İllegal bir aşka tanıklık yaptıysa kalbiniz duygularınıza tercüman olabilecek veya psikolojiye ilginiz varsa okumanızı tavsiye edebileceğim çok komplike olmayan akıcı ve sıkmayan,yormayan bir kitap.Sahil kenarında,otobüste,bir parkta veya bir bankta rahatlıkla okuyabilirsiniz.Bu hikayenin çıkış noktası,olaylar zincirinin başlangıcı ilk sevgi objesi olan anne yokluğunun ne gibi bozukluklara sebebiyet verebileceğini görüyoruz bu hikayede.Bir narsistin aşık olmasının iyileştirici yönünü görüyoruz baş kahramanımız olan Cavide de.
UYARII!! Ayşegül Utku Günaydın tarafından yazılmış olan önsözü kitabı bitirdikten sonra okuyun çünkü bildiğiniz kitabın yorumlanması,karakter psikolojisi analizi ve kitabın özeti var önsözde. Kitabı okurken her şeyi biliyor bir şekilde okumak istemezsinizz diye düşünüyorum.Önsözde çokça altını çizdiğim cümle mecvut.Kitabı okumayacaksanız mutlaka bir göz atın alıntılara.Zaten genel haliyle hikayenin iskeletini alıntılardan da kaparsınız.Dinç kalın kendinize değer verin Hoşçakalınn.
272 syf.
·4 günde·8/10 puan
Suat Dervis ile Osman Balcigil in ipek sabahligiyla tanistim. Hayat oykusu beni cok etkiledi. Fosforlu Cevriye yi okumayada ipek sabahligi okuyunca karar vermistim ve iyiki okumusum diyorum. Kendinizi boyle guzel bir kitaptan mahrum etmeyin ve okuyun derim...🤗
304 syf.
Bir zamanlar tartışmaların odağındaki kadın yazar Suat Derviş. Kimi ona sosyalist-feminist der; kimi marksist kimi komünist der. Şuraya bir parantez açmalıyım feminist olarak nitelendirilmesiyle ilgili ***
1936 model gençler ve zavallı Peyami Safa adlı eserde bazı yazarlarla ilgili anketler bulunmaktadır. Ancak Derviş'in ankete verdiği cevaplarla ilgilenmek bunu değerlendirmek yerine İstanbul Üniversitesi öğrencileri onu saçı uzun aklı kısa diye cinsiyeti üzerinden aşağılamıştır. Derviş'in cevabını çok beğendim:
"Evet baylar. Ben kadınım, ben kadın olmaktan utanmıyorum. Eğer tabiat beni erkek de yaratmış olsaydı, ondan da utanmazdım. Benim için gaye erkek ya da kadın olmak değil; evvela insan olmaktır."

Konuya döneyim; Derviş'in önce yayınladığı derginin basım yeri kapatılır; kocası komunist olarak mimlenir tutuklanır kendi de tutuklanır lâkin mahkûm edilmez yurtdışına kaçar mecburen. ( yıl 1940'lar) Kendine rol model olarak Halide Edip'i alır (kalabalıkları ayağa kaldıran olması ona hayran olmasına yeterlidir), Namık Kemal'in Vatan Yahut Silistre'si oynatılması için hanımlar komitesi kurmuştur. Nâzım Hikmetle kimisi ilişkisi vardı kimisi Nâzım'ın platonik aşkıydı der. Eserleri yeni yeni düzenlenip basılmaya başlanmıştır.

Şimdi eserine dair benim fikirlerime gelirsek; Edebiyatında marksist olduğu söyleniyor. Ne anlamda diye anlamak için iki kitabını üst üste okudum. Konu açısından diyor sanırım; Kocası dışında başka bir erkekle nasıl ilişki yürütülür, nasıl yapış yapış aşk yaşanır, vardı bu eserinde. Kadınlar için marksistlik buysa ben almayım. Sonra da bizim cinselliğimizden dolayı mızıklamaya lüzum yok. Kadınlar için marksistlik bence ne biliyor musunuz? Einstein'in ilk karısı Mileya Maric'tir meselâ. Çanakkale'de ingiliz subayları sıradan geçiren 17 yaşındaki Zeynep Mido'dur. Her neyse ben yazara kızmıyorum yazarın böyle tanıtanlara kızıyorum. Yoksa ahlâk bekçiliği dünyada isteyeceğim son kadrolu iştir. Kendi bacaklarıma bakıyorum; hangisinden asılırım, orası muamma:)

Esere gelirsem temiz yazılmış, Ercan Kesal da hakkını vermiş düzenlemesinde.
Ama vıcık vıcık aşk ve aşk acısı temalı. Benim tarzım değil romantik işler. Tarzı olanlara tavsiye ederim.
Not: İspanyolca okuyan varsa eserin İspanyolca çevirisi de bulunmakta.
272 syf.
·Beğendi·7/10 puan
Hani bazı "şey,"ler vardır kokladığınız da, işittiğiniz de ya da gördüğünüzde, tanımlamasını kendinizin dahi yapamadığı içinizin, hafızanızın en derinlerinde size bir şeyler hatırlatmaya çalışır, siz çıkaramazsınız onu. Şeffaf kalın bir cam şişenin dibinde güneşten kırılıp oluşan mavi renk, Bir zamanlar vardı Revedor Kolonyası, onun kokusu, bir de Fosforlu Cevriye şarkısı benim için bu tarz tanımsamayadığım bir şeyler yaratır ruhumda...
Belki Çocukluk çağında Neriman Köksal- Orhan Günşiray ikilisinin başrolünü oynadığı filmin müziği yer etmişti kulağımda. Etkisi olabilir mi? Bilmiyorum Ama dinleyince hala duygusallaşırım.
Suat Derviş'in okuduğum ilk kitabı.. Beğenerek okudum. Hazin bir aşkın hikayesi altında 1940 yılların İstanbul'un bir başka yüzünü Cevriye'nin yaşamı ile anlatılıyor. İnsanlar kaderlerini kendileri ta doğuştan itibaren belirleyemiyorlar. Kaderleri doğuştan mağlubiyetle başlamış sonucunu da değiştiremeyen insanlardan bahsediyorum ki. bunlar, toplumun kendi yarattığı, ama kendinin nefret ettiği bir yaşam şartları içindeki insanların bilinmez ama "kötü" yaftası ile çerçevelen insanlar... Fosforlu da bu kitapta işte bunlardan birini simgeliyor. İnsan kendi ve yaşamı ne kadar kötü olsa da yüreğinde yine insanı taşır. o insan da normaller gibi, aşk a susayabilir, aşık olabilir...Hem de ölümüne diyor kitap. Her sayfada argonun, sokakların, o, dünyanın dilini ve yepyeni simalar karşınıza çıkıyor. Yiğit lakabıyla anılırmış misalince. Sümbül Dudunun Ermeni ağzıyla diksiyonu diyalektiği harika.. ben beğendim okuyun derim...
216 syf.
Bak ne kazandığıma dünyadan Hiç.
Nedir ömrümden geriye kalan Hiç.
Neşe mumuydum ben; ya söndüğüm zaman Hiç. Câm-ı cemim ben; ya kırıldığım zaman Hiç

Ömer Hayyam

Nice aşklar yaşayıp elleri boş kalanlar, uslanmayan gönlünün cefasını çekenler, sonra dönüp arkasına bakınca koca bir HİÇ görenlere benden gelsin demiş Hayyam bu dizeleri ;)
Kitabın ana karakteri Seza bu dizeler sana da gelsin diyorum.


Kitabı düzenleyen Canan Hanım'ın önyazısı kitap hakkında size yeterli bilgi veriyor. Onu kopyalayıp buraya yapıştırmak istemedim. ;)
Kitabı alacak okur o yazıya bir göz atarak almalı diyerekten...

Suat Derviş'in okuduğum ikinci kitabıydı. Diğerini incelemeden bunu incelemek istedim. Çünkü ciddi ciddi üzdü beni. Adile Naşit gibi ağlayasım gelmedi desem yalan olur. Spoiler vermemek içinde bir şey yazamıyorum. Özetle şunu söyleyeyim konu hakkında; erkek için keyfe kedermiş aşk ama kadına payı hep çile, hep çile, göğüs kafesine sağlam bir yumruymuş.
Gayet başarılı ve akıcı bir eser yalnız fazla aşk cümleli eserler benim içime baygınlık getiriyor. Aşk kadınıyım veya erkeğiyim diyorsanız kusursuz bir eser, yayınevinin eksik düzenlemesi hariç.
Şöyle bir sıkıntı var eserde. 1939 yılındaki baskısına göre yayımlanan eser 1935 yılı ilk baskısından farklıymış. Bazı eksik bölümler var bunları da yayınevi hep numaralamış. Sonnot diye kitabın arkasına sözlükle birlikte eklemiş. Dipnot olsaymış daha iyiydi. Ucu açık öykü okuyorsunuz da arka kısıma tahmin edemediğiniz de bakın der gibi yapılmış. Kitabın ön kısımında uyarı yazısı da yok. Ona göre okuyunuz.

Tavsiye konusuna gelirsek aşk ve dram benim tarzım diyorsanız keyifli okumalar;)
Ben tarzım olmadığı halde beğendim o ayrı :)
272 syf.
·4 günde
"Karakolda Ayna Var /Kız Kolunda Damga Var / Gözlerinden Bellidir Cevriyem / Sende Kara Sevda Var” başlıklarıyla dört bölümden oluşuyor..
Yılmaz ÖZDİL'in güzel bir köşe yazısını alıntılamak istedim, kitap hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için..

"Bir sokak kadınının yaşadıkları üzerinden, İstanbul'un arka sokaklarına ittirilen talihsiz hayatları anlatıyordu, raconlarıyla, argosuyla, sefaletiyle, trajedileriyle, toplumun suratına patlayan “sosyal gerçekçilik” tokadı gibiydi.



Henüz bebekken annesini babasını kaybeden, çocuk yaşlarının sahipsizliğiyle sokağa savrulan ve kirli bir hayat sürmek zorunda kalan Cevriye, namus kavramının bacak arasında değil, insanın ruhunda yattığını düşünen, cesur, hırçın, ağzı bozuk ama aslında tertemiz yürekli, güzeller güzeli bir kadındır.

Bir gece hastalanır, cayır cayır ateşle yanarken, köprüaltında bir kayığın içine sığınır, baygın düşer.

Gizemli bir adam Cevriye'yi o haldeyken tesadüfen bulur, kucaklayıp evine götürür, çorba yapar, ilaç verir, iyileşene kadar bakar, merhametle insanlık gösterir.

Kayıkhaneden bozma tek göz evin perdeleri sıkı sıkıya kapalıdır, tek başına yaşayan gizemli adam geceleri sessizce ayrılır, sessizce gelir.

Cevriye karanlık adamlara alışıktır ama, böylesini ilk kez görmüştür, son derece naziktir, sen bile demez, siz diye hitap eder, Cevriye'nin ne iş yaptığını bildiği halde, en ufak bir çirkin talepte bulunmaz, hanımefendi olarak davranır, hep saygılıdır, masası kitaplarla evraklarla doludur, notlar alır, evden giderken o notları yanında götürür, yüksek eğitimli biridir ama, kimdir, asla söylemez, Cevriye'nin meraklı sorularına cevap vermez, hatta ismini bile söylemez.

Cevriye sırılsıklam aşık olur. "

Fosforlu Cevriye'nin ismini bile söylemediği o gizemli adamı, aslında… Mustafa Kemal'in teyzeoğlu, Zübeyde hanım'ın kızkardeşinin oğlu, Suat'ın eşi, Reşat Fuat'tan başkası değildi.."

"Azınlıkların henüz kovulmadığı bir istanbul mozaiğini bize yaşatıyor.." Atilla DORSAY
216 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Suat Derviş en sevdiğim yazarlar arasında. Eğer hâlâ okumadıysanız çok şey kaçırıyorsunuz. Tertemiz, dupduru Türkçe'siyle, yarattığı karakterler neredeyse sayfalar arasında vücut buluyor. O kadar güzel anlatıyor ki mest oluyor insan.

Konusundan çok bahsetmek istemiyorum aslında... Ama ne okuyacağımı bilmek isterim diyenler olursa, azıcık değineyim. Çok iyi yetişmiş bir kadın olan Macide'nin her şeyi arkasında bırakıp saplantılı bir aşkla gittiği Cemil'e olan tutkusuyla başlıyor kitap. Macide'yle başlayan hikâye, kızı Perihan'la devam ediyor.

Bu romanında aşkı incelikle anlatan Suat Derviş'in sadece bu romanı değil her romanı enfes yazılmış. Türk yazar okumayı seviyorsanız mutlaka okuyun.
272 syf.
·9 günde·8/10 puan
Eğer kitapların sadece kurgusuyla ilgileniyorsanız bu kitap sizi çok fazla tatmin etmeyecektir. Oysa Cevriye'nin karakterini tahlil etmeye başlarsanız, yaşadıklarına ortak olmaya başlarsanız okuduğunuza değecektir. Hayat için muhteşem dersler veren bir kitap. Öyle güzel noktalara değinmiş ki bir hayat kadınının gözünden...
Beni sinirlendiren tek nokta var, ben sonu bu kadar belirsiz biten kitapları beğensem bile kitap boyunca süren hazzı ağız tadıyla noktalayamıyorum. Kitabı kapatıp kaldıramıyorum sanki devamı varmış da okumam gerekiyormuş gibi. Bana göre hala Fosforlu Cevriye bitmedi sayın Suat Derviş :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Suat Derviş
Unvan:
Türk gazeteci, yazar
Doğum:
İstanbul, 1903
Ölüm:
İstanbul, 23 Temmuz 1972
Suat Derviş (d. 1903, İstanbul - ö. 23 Temmuz 1972, İstanbul), Türk gazeteci, yazar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde gazeteciliğe başlayan Suat Derviş Hanım, ülkenin öncü gazetecilerinden biri ve döneminin en üretken yazarlarındandır..

Otuza yakın roman, pek çok hikaye, makale, eleştiri ve çeviriler yayımlanan Suat Derviş’in en bilinen eseri Fosforlu Cevriye’dir. Eseleri yabancı dillere çevrilen ilk Türk yazarlardandır. Adı, toplumcu gerçekçilik ile birlikte anılır.

Avrupa’ya muhabir olarak giden ilk kadın gazeteci, ilk basın sendikasının beş kurucusundan biri ve ilk başkanı, Devrimci Kadınlar Birliği'nin kurucusudur. Kadın hakları, demokrası alanlarında mücadele etmiş bir aktivisttir.

Hayatı

Gençliği

1903 yılında İstanbul'un Moda semtinde dünyaya geldi. Varlıklı bir ailenin ortanca çocuğu idi. Ailesi ona Hatice Suat adını koydu ancak Suat erkek ismi olduğundan kayıtlara Hatice Saadet olarak geçti. Babası, Darülfünûn’un kurucularından kimyager Müşir Derviş Paşa’nın oğlu tıp profesörü İsmail Derviş Bey, annesi Abdülmecid’in mabeyncilerinden Kamil Bey’in kızı Hesna Hanım’dır. Osmanlı'da Telefon İdaresi'nde çalışmaya başlayan ilk kadınlardan Hamiyet Hanım’ın kardeşidir.

Çocukluk çağında evde özel eğitim görüp Fransızca ve Almanca öğrendi.Eğitimine Kadıköy Numune Rüştüyesi’ne, ardından Bilgi Yurdu’na devam etti. Çocukluğundan itibaren yazmaya ilgi duydu. Hezeyan başlıklı mensur şiirini, çocukluk arkadaşı Nazım Hikmet 1918’de Alemdar gazetesinin edebiyat ekine göndererek yayımlattı. Bu, onun yayımlanan ilk eseridir. Henüz çocuk yaşta olan Suat Derviş edebiyat dünyasına Mehmet Rauf tarafından “hassas bir ruha sahip ve olgun bir müellifin habercisi" olarak tanıtıldı.

Bu yıllarda Nazım Hikmet ile arkadaşlığının şairin ona duyduğu tek taraflı bir aşka dönüştüğü iddia edilir.Şair Nazım Hikmet, 1920’de Gölgesi adlı şiirini Suat Derviş’e ithafen yazmıştır.

İlk eserleri

Suat Derviş’in ilk romanı olan Kara Kitap 1921 yılında basıldı. Edebiyat dünyasında hayret ve şaşkınlıkla karşılanan bu eserde ölüme mahkum güzel ve hassas bir genç kızın son nefesine kadarki yaşama arzusunu belirten iç seslerini ve duygularını anlattı. 1923’de yazdığı Hiç Biri romanını, Ne Ses Ne bir Nefes (1923), Bir Buhran Gecesi (1924), Fatma'nın Günahı (1924), Gönül Gibi (1928) ve Latin harfleri ile yazdığı ilk eser olan Emine(1931) romanları izledi. Bu romanlarında İstanbul’un üst düzey yaşamından kesitler sundu; ilişkileri anlattı; kadının toplumsal konumunu özgürlük talebini irdeledi. 1925’te ilk hikayeleri Almanca’ya çevrildi.

İlk gazetecilik deneyimleri

Derviş, ilk romanı yayımlandığı sırada Alemdar gazetesinde çalışmaktaydı. 1922'de Ankara hükümetinin temsilcisi olarak İstanbul'a gelen Refet Bey’le ilk röportajı Alemdar gazetesi için yaptı.

Bir süre sonra Alemdar’dan ayrılıp İkdam’a geçti ve gazetede bir kadın sayfası hazırlayacak bu konuda öncü oldu.

Berlin yılları

1927’da konservatuar eğitimi için kardeşi Hamiyet Hanım ile birlikte Almanya'ya gönderildi; Berlin’de Sternisches Konservatuvarı’nda piyano dersleri aldı. Bir süre sonra ailesinden habersiz Berlin Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Fakültesi'ne kaydoldu. Faşizmin yükselmesine tanıklık ettiği Almanya’da öğrenciliği sırasında gazete ve dergilerde çalıştı. Yazıları çeşitli edebiyat ve sanat dergilerinden siyasi gazetelere kadar pek çok yayın organında yayımlandı. 1932’de babasının ölümü üzerine fakülteden mezun olmadan Türkiye'ye döndü.

Yurda dönüş ve 1930’lu yıllar

Yurda döndükten sonra Babıali’nin başarılı muhabirleri arasına girdi; İstanbul, İzmir, Adana ve Ankara’da çıkan pek çok gazetede yazılar yayımladı. Bir yandan da roman tefrika etmeyi sürdürdü. Onu Bekliyorum (1934), Onları Ben Öldürdüm (1935), Baba Oğul (1936) romanları çeşitli gazetelerde tefrika edildi.

Resimli Ay’da çalışmaya başlaması ile solcu basın dünyasına adım attı. 1936 yılında Son Posta gazetesinde çalışırken Montreeux Konferansı'nı izlemeye gitmesi ona yurtdışına giden ilk kadın gazeteci unvanını getirdi.

1936 yılından itibaren çalışmaya başladığı Tan gazetesinde kadın sorunlarına değindi ve dış siyaset olayları ile ilgili haberler yaptı. Bu gazetede çalıştığı dönemde Sovyetler Birliği’ne yaptığı gezi, düşünce dünyasını etkiledi.Dönüşünde yayımladığı röportaj dizisi, "kıpkızıl komünist" olarak damgalanmasına ve gazeteden ayrılmak zorunda kalmasına neden oldu.

Gezinin yapıldığı 1937’de tefrika edilen Bu Roman Olan Şeylerin Romanı görüşlerindeki değişimi yansıtır. Gazetelerde nazizme, faşizmin yükselişine ve adaletsizliğe karşı yazılar yayımlarken romanlarında köşklerde yaşanan aşkları, yemek ziyafetleri ve davetleri yazmayı reddeden yazar, artık toplumcu- gerçekçi bir edebiyat anlayışına yönelmiştir. 1938’de Bir İstanbul Gecesi tefrika edildi, 1939’da "Hiç romanı yayımlandı.

Politik yaşamı ve mahkumiyeti

Suat Derviş’in sol görüşleri, kısa süren ilk üç evliliğinin (Seyfi Cenap Berksoy, Selami İzzet Sedes, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu ile) ardından 1941 yılında Türkiye Komünist Partisi (TKP) genel sekreteri Reşat Fuat Baraner ile yaptığı evlilik ile pekişti. Baraner ve Derviş’i bir araya getiren, partinin talebi doğrultusunda çıkarttıkları "Yeni Edebiyat Dergisi" olmuştu. Çift, Türkiye'de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan dergiyi 15 Ekim 1940-15 Kasım 1941 arasında yirmialtı sayı yayımladı. Derviş, dergide kısa öyküler, fıkra ve eleştiriler yazdı. Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Hasan İzzettin Dinamo gibi genç yazar ve şairlerin tanınmasına yardımcı oldu.

1944’te Zeynep İçin romanını yazdı. Aynı yıl Biz Üç Kardeşiz, Fosforlu Cevriye, Çılgın Gibi” romanları gazetelerde tefrika edildi.

"Niçin Sovyetler Birliğinin Dostuyum?" adlı incelemesinin 1944’te yayımlanmasından sonra gazeteci kimliği ile hiçbir yerde iş bulamayan Suat Derviş, gerçek ismi olan “Hatice Saadet Baraner” yerine takma adla yazılar yazmaya başladı. Aynı yıl TKP Soruşturmaları ve tutuklamaları çerçevesinde eşi Reşat Fuat Baraner ile birlikte tutuklandı. Sorgu sırasında çocuğunu düşüren yazar, Reşat Fuat Baraner'i sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi'ne katıldığı gerekçesiyle yargılandı, 8 ay tutuklu kaldı.

Hapisten çıktıktan sonra büyük sıkıntı çekti.. Geçimini sağlamak için Almanca, İngilizce ve İtalyanca çeviriler ve editörlük yaptı. Tiyatro piyesleri ve radyo skeçleri yazdı. 1947’de "Büyük Ateş ", 1950’de "Yaprak Kıpırdamasın " romanları tefrika edildi.

Paris yılları

1951’de tekrar tutuklanan eşinin 1953’de yargılanmaya başlaması üzerine kendisinin de tekrar tutuklanma olasılığına karşılık ülkeden ayrıldı; İsveç'teki ablasının yanına yerleşti. Avrupa’da çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yayımladı; kendisini yurtdışında tanıtacak kitapları kaleme aldı.

Zeynep İçin romanını Ankara Mahpusu adıyla yeniden yazdı. Romanı, ablası Hamiyet Hanım Fransızca'ya çevirdi. 1957’de Le Prisonnier d’Ankara adıyla yayımlanan eser on sekiz dile çevrildi ve o kadar beğenildi ki eleştirmenler tarafından Ivo Andriç’in Drina Köprüsü’nden bile daha iyi bulundu.Daha önce yayınlatamadığı Çılgın Gibi eserini Fransızca’ya çevirdi. Eser, Les Ombres du Yali (Yalının Gölgesi) adıyla 1958’de yayımlandı.

Yurda dönüşü

Reşat Fuat Baraner’in hapisten çıkmasının ardından 1963 yılında Türkiye’ye döndü. Bu dönemde takma isimler roman ve hikayeler, çocuk masalları yazdı, tercümeler yaptı. Aksaray’dan Bir Perihan adlı romanı 1963’te Gece Postası’nda tefrika edildi. Fosforlu Cevriye, öğrenci ayaklanmaları ve sert isyanların zirveye ulaştığı 1968'de May Yayıncılık tarafından Ankara Mahpusu ile birlikte yayımlandı.

Son yılları ve ölümü

1968 yılında eşini, 1970 yılında ise ablasını kaybetmesi onu derinden etkiledi. İki gözünde de ciddi sağlık sorunları çıkana kadar yazmaya devam etti.Moskova’da geçirdiği ameliyat sonrası gözlerinden birinin belli oranda düzelmesinin ardından arkadaşı Neriman Hikmet ile birlikte Devrimci Kadınlar Birliği'nin kuruluşunda görev aldı. Derneğin kapatılması üzerine yeniden yazarlığa ağırlık verdi. Sürekli göz altında tutulan Şişi’deki evini devrimci gençlere açıp onları gizledi. 1971’de evi basıldı, birçok solcu genci evinde sakladığı ortaya çıkınca tutuklandı.

Ertesi sene Fosforlu Cevriye 'yi Gülriz Sururi için senaryoya dönüştürdükten kısa süre sonra şeker hastalığının vücudunda yarattığı tahribat sonucu hastaneye kaldırıldı. 23 Temmuz 1972'de Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi'nde hayatını kaybetti.

Yazar istatistikleri

  • 138 okur beğendi.
  • 1.153 okur okudu.
  • 20 okur okuyor.
  • 916 okur okuyacak.
  • 17 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları