• Evrensel Gazetesinin bir köşe yazısını paylaşmadan önce August Bebel Kadın ve Sosyalizm kitabında ezilen iki sınıfın varlığından bahseder: İşçi sınıfı ve Kadınlar. İşçi sınıfının içindeki kadınlar ise en çok ezilen sınıf. Ve Kadına bakışın tarihçesini üç büyük dine dayanan uygulamalara ulaştırarak anlatıyor. Değişmemiş hiçbir şey değişmemiş sadece Afrika kabilelerin bazılarında erkek egemenlik hüküm sürmeden önce anaerkil bir yapıdan kaynaklı bir huzur ortamı oluşabiliyordu. Onun haricinde üç semavi dinin kadınlara tek getirisi şiddet ve kısıtlama insanlığın bu kadar düşük seviyede seyrediyor olması akla mantığa sığmayan sonuçlar doğuruyor bu vahşete, bu şiddete bugün 19 yaşında bir kadının daha katledilmesi ile tanık olduk. Ve her gün dünyanın her yerinde aynı olaylar devam ediyor.


    Fulya ALİKOÇ Evrensel Gazetesi

    İkinci Dünya Savaşı sonrası “refah devleti”, 90’lı yılların Yeni Dünya Düzeni ve günümüze kadar gelen neoliberal vaatler: Savaşsızlık, tam hak eşitliği, çatışmasız ve şiddetsiz bir dünya. Tek kalemde söyleyelim: Hiçbiri gerçekleşmedi! Özellikle de kadınlar için.

    Birleşmiş Milletler’e göre, kadınların yüzde 35’i ömründe en az 1 kez şiddete maruz kalmış. 15-49 yaş aralığındaki her 5 kadın ve kız çocuğundan biri yakınları tarafından fiziksel ve cinsel şiddet görüyor. 200 milyon kadın ve kız çocuğu “sünnet” gibi uygulamalarla sakat bırakılıyor. Kısacası, en gelişmişinden en yoksuluna tüm dünyada, toplumun yarısı şiddet cenderesinde yaşamaya devam ediyor. Peki, bu korkunç tablo karşısında “kadına yönelik şiddet” nasıl tartışılıyor? Kabaca üç bağlamdan söz edilebilir: Genel olarak cinsiyet temelli şiddet, işyerinde şiddet, savaş ve çatışma bölgelerinde şiddet.

    KUZEY'DEN DOĞU'YA AVRUPA'DA ŞİDDET
    Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’na göre;

    Kıtadaki her 3 kadından biri 15 yaş ve sonrasında şiddet gördüğünü belirtiyor.
    Vasıflı mesleklerde ya da yönetici pozisyonlardaki kadınların yüzde 75’i, hizmet sektöründekilerin yüzde 66’sı cinsel tacize uğradıklarını söylüyor.
    AB sınırları içindeki insan kaçakçılığı mağdurlarının yüzde 80’ini kadınlar oluşturuyor.
    Bu verilere rağmen özellikle kıtanın kuzeyinde yer alan ülkeler; İzlanda, Norveç, Finlandiya, İsveç uluslararası ölçekte model gösterilmeye devam ediyor.

    İzlanda 2008’den bu yana cinsiyetler arası uçurumun en az olduğu ülke.Kadınlar, iş gücüne yüzde 86 oranında katılıyor, mecliste yüzde 38-40 oranında sandalye bulabiliyor. Hükümetin 2022’de kapatmayı umduğu cinsiyetler arası uçurumun işgücündeki karşılığı kadın ve erkekler arasındaki ücret eşitsizliği. Son birkaç yılın ortalaması alındığında yönetici ve kıdemli pozisyonların yüzde 60’ında erkeklerin yer alıyor olması bu eşitsizliğin göstergelerinden biri.

    Norveç, Finlandiya ve İsveç’teki kadın işgücü oranları yüzde 75-80 arasında değişirken parlamentodaki temsiliyet de ortalama 40-45 arasında.

    PEMBE TABLOLARIN ALTINDAKİ GERÇEK: RIZA ŞARTI!
    Ancak, Uluslararası Af Örgütü’nün bu yıl yaptığı bir araştırma Kuzey Avrupa’daki durumun bu kadar da pembe bir tablo çizmediğini gösteriyor. İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka’nın kadına yönelik şiddet konusunda kat ettiği yol beklenenin çok altında. Bu dört ülkeden sadece İsveç tecavüzü “rıza dışı cinsel ilişki” olarak tanımlıyor. 2018’de yasalaşan “rıza yasası”, özellikle kadınların son birkaç yıldır ısrarla yürüttüğü kampanyalar sonucu bir kazanım. Diğerler ülkelerdeki yasalar fiziksel ya da psikolojik şiddet belirtileri ya da uyuşturulmuş olmak gibi biyolojik etkenler arıyor. Yani tecavüze direnip direnmeme durumu yargı kararlarında belirleyici olmaya devam ediyor.

    İSPANYA’DA BİR MODEL: KADINA YÖNELİK ŞİDDET MAHKEMELERİ
    Diğer bir“model” ülke İspanya. Bunun sebebiyse özel eğitim almış 600 hakimin yönettiği Kadına Yönelik Şiddet Mahkemeleri veşikayetçi olan kadına yaklaşıldığında yetkilileri uyaran elektronik bileklik gibi önleyici tedbirler. Bunlara rağmen, 2018 8 Martında 5 milyon kişinin katıldığı “feminist grev” ile gündeme gelen İspanya’da mahkemelerin tecavüz dosyalarında şiddet belirtisi (tersten okursak kadının direndiğine dair işaretler) arıyor olması on binlerce kadını sokağa dökmüştü.

    KITA AVRUPASINDA ‘KADIN KIRIMI’ TARTIŞMASI
    Cinsiyet eşitliğinden sorumlu bir bakanlığı olan Fransa’da, yılın ilk 6 ayında 75 kadının öldürülmesine tepki duyan kadınlar kitlesel eylemler düzenlemişlerdi. Bakanlığa göre her yıl 222 bin evlilik içi fiziksel ve cinsel şiddet vakasının rapor edildiği ülkede her 3 günde bir kadının öldürülmesi kadın örgütleri tarafından “kadın kırımı” (feminisid) olarak tanımlanıyor. Rakamlar gelişmiş Avrupa ülkelerindeki durumu temsil ediyor. 2017’de Almanya’da 123, İngiltere’de 139 kadın öldürülmüştü; katillerin 3’te 2’si kadınların yakınıydı.

    Doğu ve Güney Avrupa’ya doğru ilerlendiğinde kadınların yaşadığı şiddetin ekonomik ve demokratik gelişme düzeyiyle ilişkisi daha da belirginleşiyor. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatının bu yıl mart ayında yayınladığı rapora göre kıtanın bu bölgesinde (Arnavutluk, Bosna Hersek, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Sırbistan, Moldova ve Ukrayna) yaşayan kadınların yüzde 70’i (16 milyon kadın) hayatında bir tür şiddet yaşamış, yüzde 45’i cinsel tacize, yüzde 23’ü tanıdığı yüzde 18’i tanımadığı erkeklerin cinsel şiddetine maruz kalmış.

    TRUMP ABD'SİNDE ŞİDDETİN MANİPÜLASYONU

    Fotoğraf: Ekim Kılıç/Evrensel

    ABD’de 25 yıl önce yürürlüğe giren ve bu yıl transları da içerecek şekilde yeniden revize edilen Kadına Yönelik Şiddet Kanunu’nun 1993-2010 arasında şiddet oranında yüzde 63 düşüş yarattığı söyleniyor. Ancak bu verilere karşı ciddi itirazlar var. 1995 ile 2010 arasında yapılan bir araştırmaya göre vakaların yüzde 61’i yazılı raporlara yansımıyor ya da eksik rapor ediliyor. Şikayetlerin henüz ilk basamakta, yani polis merkezlerinde sudan gerekçelerle raporu tutulmuyor, suç “tecavüz” olarak yazılı tutanaklara geçirilmiyor. Her 4 kadından birinin şiddet gördüğü genel bir kabul olmaya devam ediyor.Şikayetçi olduğu halde barınma olanağı verilmeyen kadınlar “evsizler” ordusuna katılıyor.

    Tecavüz, istismar ve ensest vakalarında destek hizmeti veren RAINN’e göre tecavüzlerin yüzde 80’inde fail tanıdık. İstismara uğrayan çocukların yüzde 59’u tanıdığı, yüzde 34’ü ailesinden, yüzde 7’si yabancı biri tarafından mağdur ediliyor.

    YERLİLERE DÖNÜK KIRIM POLİTİKASI: TECAVÜZ
    ABD Adalet Bakanlığı verileri göre Amerikan yerlisi kadınların yüzde 84’ü şiddet gördüğünü belirtiyor, bu vakaların yüzde 90’ında istismarcı yerli olmayan erkekler. Tecavüzcüler yerlilerin kendi mahkemelerinde yargılanamıyor. Yine Kanada’da son otuz yılda şiddet gördüğünü belirten yerli kadın ve kız çocukları yerli olmayanlara göre 6 kat daha fazla. Rapor edilen kayıp kadın sayısı 4 bin. Bu rakamlar Kanada’da yerli kadınlara yönelik şiddeti soykırım tartışmaları çerçevesine sokuyor.

    Özellikle Orta ve Güney Amerika’dan ABD’ye göç eden kadınların yaşadığı şiddet tablosunun tümüne hakim olmaksa neredeyse imkânsız. Serbest ticaret anlaşmalarıyla mülksüzleştirilip yoksullaştırılan ve ABD destekli darbelerle yurdu yaşanmaz hale getirilen Latin kadınların Kuzey Amerika’ya göçü son birkaç yılda akut bir hal almıştı. Çoğu “kağıtsız” olan bu göçmen kadınlar ya zorla alıkonulup tecrit altında tutuluyor ya da sınır dışı edilme endişesiyle yaşadıkları şiddeti rapor etmiyor.

    LATİN AMERİKA'DA ABD DESTEKLİ "KADIN KIRIMI"
    Latin Amerika’da kadına yönelik şiddetin sorumluluğu suç kartellerine ve bölgeye has “maço kültür”e havale ediliyor. Bu yaklaşım, 20. yüzyıldan günümüze devam eden ekonomik, politik ve askeri ABD müdahalelerinin kadınların yaşamı üzerindeki yıkıcı etkisinin üzerini örtüyor. Örneğin, 1990’lardan bu yana kadın kırımıyla gündemde olan Meksika’da şiddeti Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasını(NAFTA) hesaba katmaksızın tartışmak mümkün değil.Ucuz emek olarak işçileşen kadınların yaşadığıyoğun sömürü şiddeti koşullayan bir etken olmaya devam ediyor.

    Ülkede 2018’de kayıtlara geçen 898 kadın cinayeti bulunuyor. 2010-2015 arasında 3 milyon cinsel saldırının kayıt altına alındığı Meksika’da en çok cinsel tacizin işyerinde yaşandığı ve mağdurların işten çıkarılma korkusuyla sessiz kaldığı rapor ediliyor. Uluslararası insan hakları gözlemcilerinin “kriz” boyutunda ele aldığı Meksika’da 2016’da binlerce kadının şiddete karşı sokağa dökülmesi “mor bahar” olarak adlandırılmıştı.

    Öte yandan son 13 yılda 200 bin kişinin öldüğü uyuşturucu kartelleri savaşlarının en savunmasız mağduru da kadın ve çocuklar oluyor. Sadece 2017 yılında öldürülen çocuk sayısının bin 500’ü aştığını belirten UNICEF durumu insani kriz olarak tanımlıyor.

    ORTA AMERİKA’DAN GÖÇ AKINI
    Meksika’da NAFTA sonrası yaşanan ekonomik, politik ve siyasal dönüşüm 2000’li yıllarda ABD tarafından Orta Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (CAFTA) ile Orta Amerika ülkelerine doğru genişletilmesi benzer süreçlerin yaşanmasına sebep oldu.

    Göç yolunda sınır dışı edilen kadınların yüzde 30’u şiddetten kaçtığını belirtiyor. Buna karşılık bir yandan bu ülkelerde kadınların korunması için ayrılan fonları kesen Trump ABD’si şiddet yüzünden sığınma talep eden kadınların başvurularını da reddiyor.

    İstatistikler El Salvadorlu kadınların nasıl bir şiddet dünyasından kaçtığını ortaya koyuyor. Her 15 saatte bir kadın cinayetinin işlendiği ülkede sadece polis tutanaklarına geçen şiddet vakası günde ortalama 18. 2017-2018 arasında şiddet vakalarında yüzde 13 oranında bir artış söz konusu. Geçen yıl kayda geçen cinsel saldırı suçlarında yüzde 60 oranında mağdurlar 12-17 yaş aralığında. 560 kayıp kadın vakasının yüzde 20’si de bu yaş grubundaki kız çocukları. Ülkede tecavüz durumu dahil kürtaj yasak.

    ABD’ye tekstil ihracatı yapan ülkelerin ilk sıralarında yer alan Honduras’ta halkın yüzde 65’i yoksulluk sınırının altında. 10 yıl önceki ABD destekli darbenin etkileriyse hâlâ hissediliyorlar. Darbe sonrası, 2010-2013 arasında cinayetlerde yüzde 65 gibi dramatik bir artış yaşanmış. Bu cinayetlerin yüzde 95’i cezasızlıkla sonuçlanmış.

    Dünyada cinsiyet uçurumunun en az olduğu beşinci ülkeNikaragua,ilk bakışta çölde bir vaha gibi görünse de sivil darbe girişimleriyle sağcılaşmanın yükseldiği 2000’li yıllardan bu yana kadın kazanımlarına saldırılar bitmiyor. 2006 seçimleri arifesinde her koşulda kürtajın yasaklandığı Nikaragua’da kadınların mücadele ajandasını başta kürtaj yasağının kaldırılması olmak üzere sağcılaşan hükümete karşı kazanımlarını geri almak oluşturuyor.

    DEHŞET VERİCİ ÖRNEK BREZİLYA
    Latin Amerika’daki sağcılaşmanın başını faşist Bolsonaro’nun devlet başkanı seçildiği Brezilya çekiyor. Latin Amerika’daki 23 ülkede gerçekleşen kadın cinayetlerinin yarısı Brezilya’da. Irkçılığın, kadın düşmanlığının ve homofobinin güçlendiği ülkenin 2018 “skoru” bin 206. 2018’den bu yana yargıya yansıyan 1 milyon 200 bin ev içi şiddet davası bulurken 200 milyon nüfuslu ülkede sadece 74 sığınma evi bulunuyor.

    SAVAŞLAR, CİHATÇI ÖRGÜTLER VE AYAKLANMALARIN ARDINDA KADINLAR

    Fotoğraf: Mahmut Geldi/AA

    Son 4-5 yıldır iç savaşın sürdüğü Yemen, Cinsiyet Uçurumu Raporunda 2006’dan beri en sonuncu sırada. Kadın sünneti, erkeğin izni olmadan tıbbi muayene ve tedavi görememe gibi oldukça sert uygulamaların gündemde olduğu ülkede, gıdaya erişimdemokratik hak arayışından daha öncelikli bir gündem. Nüfusun yüzde 80’nini oluşturan 24 milyon insan acil yardım ihtiyacı içerisinde. 1.1 milyon emzikli veya gebe kadın kötü besleniyor. 3 milyon kadın ve kız çocuğu şiddet tehdidi altında yaşıyor. Kız çocuklarının yüzde 36’sı evlendiriliyor.

    Nijerya ve Nijer’de Boko Haram, Somali’de Eş-Şebab gibi cihadist örgütler, iç savaşlardan beslenerek kontrol ettiği bölgelerde şeriat rejimi uygulamaya, kadınları köleleştirmeye, kadın ve çocukları silah altına almaya devam ediyor.

    Geçtiğimiz aralıkta başlayan gösterilerin halk ayaklanmasına dönüştüğü ve bu yıl nisan ortalarında diktatör Ömer Beşir’in devrildiği Sudan’daysa işsizlik ve yüksek enflasyonun yanı sıra kadınları sokağa döken en önemli nedenlerden biri ekmeğin 3 kat pahalanması olmuştu.

    Ortadoğu bir yandan IŞİD gibi El Kaide artığı cihadist örgütlerin barbarlığıyla, iç savaşla çalkalanırken, hükümetlerin yolsuzluğuna biriken öfke isyana dönüşüyor. Irak’ta başbakan Abdülmehdi’nin istifasına neden olan isyan dalgasında 2003 Amerikan işgalinden bu yana kadınların ilk kez bu kadar kitlesel sokağa çıktığı belirtiliyor. Başbakan Hariri’nin koltuğundan olduğu Lübnan’daysa sokağa dökülen milyonların ön saflarına yerleşen kadınlar, ayaklanmanın mezhepler arası bir çatışmaya dönüşmesinin engellenmesinde en önemli rolü oynuyor.*
  • Lütfen sonuna kadar okuyunuz.
    Ali Babacan

    Abdüllatif Şener…
    Akp kurucusuydu.
    Yolsuzluklara isyan etti.
    Şimdi Chp milletvekili.



    Dengir Mir Mehmet Fırat…
    Akp kurucusuydu.
    “Ak Parti cici partidir” diyordu.
    Hdp'ye geçti.
    Şimdi “Tayyip Erdoğan'ın ruh sağlığı bozuk, yaşadığı korku nedeniyle hasta, eğer dua ile iyileşecekse dua edelim ama duayla olmaz, psikiyatriye gitmek lazım, etrafında bir avuç yalaka, saray soytarısı var, buna metal yorgunluğu denemez, çürüme bu, çürümeyi önlemek için kullandıkları tuz bile kokuyor” diyor.



    Yaşar Yakış…
    Akp kurucusuydu.
    Akp'nin ilk dışişleri bakanıydı.
    Şimdi “iktidar Ak Parti'yi bozdu, Erdoğan etrafına ‘evet efendim'cileri topladı, herkes biliyor ki, gemi su almaya başladığında gemiyi ilk terkedecek olanlar ‘evet efendim'ciler olacak” diyor.



    Ertuğrul Günay…
    Akp bakanıydı.
    “Ak Parti demokrasinin güvencesidir, demokrasinin garantisidir” diyordu, “sayın liderimiz Tayyip Erdoğan ekonomik ve demokratik uygulamalarıyla Nobel alabilir” diyordu.
    Şimdi “Akp'de bir otokrat var, ona teslim olmuş itaatkar kapıkulu tayfası var, Akp'de sadece Tayyip Erdoğan'ın ayak hizmetlerini gören bir grup var” diyor, “Tayyip Erdoğan hayatının en güçsüz, en çaresiz dönemini yaşıyor” diyor.



    İdris Naim Şahin…
    Akp kurucusuydu.
    “Ak Parti'nin çok iyi korunması lazım, hep sahiplenilmesi, sevilmesi, sayılması, önemsenmesi lazım, Ak Parti nezle bile olmasın, Ak Parti öksürürse Türkiye zatürree olur” diyordu, “demokrasinin adresi Ak Parti'dir” diyordu.
    Şimdi adres değiştirdi, gitti Akp'ye rakip oldu.



    Abdullah Gül…
    Akp'nin başbakanıydı.
    Akp'nin cumhurbaşkanıydı.
    Sanki kendisinden önceki cumhurbaşlarımız patates dinindenmiş gibi “ilk dindar cumhurbaşkanımız” diyorlardı.
    “Gül döktüm yollarına” diye manşetler atıyorlardı, “göbek adı Cumhur” diye makaleler döşeniyorlardı.
    George Clooney'e benzetiyorlardı, en sevdiği yemeklerin listesini yazıyorlardı, Alain Delon'la Alfred Nobel'le Maradona'yla aynı burçtan olduğunu anlatıyorlardı.
    Şimdi, Tayyip Erdoğan'ı indirmek için çalışıyor.



    Ahmet Davutoğlu…
    Milletvekili bile olmadan Akp'nin dışişleri bakanı oldu.
    Akp'nin genel başkanı oldu.
    Akp'nin başbakanı oldu.
    Akp genel başkanı olduğunda, kendisini o koltuğa oturtan Tayyip Erdoğan'a Necip Fazıl Kısakürek'in “Utansın” şiirini hediye etmişti.
    “Tohum saç, bitmezse toprak utansın / hedefe varmayan mızrak utansın / hey gibi küheylan, koşmana bak sen / çatlarsan, doğuran kısrak utansın / eski çınar, şimdi noel ağacı / dağlarda iğreti yaprak utansın / ustada kalırsa bu öksüz yapı / onu sürdürmeyen çırak utansın” diyordu.
    Tayyip Erdoğan'ı usta, kendisini çırak olarak nitelendiriyordu.
    Şimdi, Tayyip Erdoğan'ı ayıklamak için parti kuruyor.



    Ve, Ali Babacan…
    Akp kurucusuydu.
    Akp'ye karşı parti kuruyor.



    Buna mukabil…



    Süleyman Soylu…
    “Tayyip Erdoğan padişah olmak istiyor, Akp hükümetine zıkkımın kökünü göstereceğiz, paçalarından yolsuzluk akıyor” diyordu.
    Şimdi “Tayyip Erdoğan ebedi ve ilelebet başkanımdır” diyor.



    Numan Kurtulmuş…
    “Akp'liler Harun olmaya geldiler, yoldan çıkıp Karun oldular, biz Akp gibi firavunlaşmayacağız, Tayyip Erdoğan gibi İsrail'in vagonu olmayacağız, Akp Amerikan mandasıdır” diyordu.
    Şimdi “Akp olmasaydı Türkiye mahvolurdu” diyor.



    Tuğrul Türkeş…
    “Bizans bile pek çok Akp'liden daha millidir, daha Türk'tür” diyordu, “tek talebim Tayyip Erdoğan'ın yargılanmasıdır” diyordu.
    Şimdi “Ak Parti'den milletvekili seçildim, memnunum, nedir bu Tayyip Erdoğan düşmanlığı hakikaten anlamıyorum” diyor.



    Bülent Arınç…
    Tayyip Erdoğan'a “civanım delikanlı” filan diye övgüler düzüyordu, boş süt şişesi gibi kapının önüne konulunca aniden Tayyip Erdoğan aleyhinde konuşmaya başladı, alenen tehdit etti, “yıkmaya çalıştığınız çınarın gölgesinde güneş görmemiş hakikatler gölgeleniyor” falan dedi, “bildiklerimi açıklarım” demeye getirdi, bu yüzden yandaş medya tarafından aniden “Manisalı Lawrence, cübbeli Bülo, siyasi cenaze, paralel hain” ilan edildi, Tayyip Erdoğan tarafından artık ismi bile kullanılmıyordu, “o zat” deniliyordu.
    Şimdi yeniden Tayyip Erdoğan'ın sarayına kabul edildi, şimdi yine Tayyip Erdoğan'ı pohpohluyor, “sadakatimin karşılığını aldım” diyor, “İslami görev” filan diyor.



    Savcı Sayan…
    “Tayyip Erdoğan'ın gömlek değiştirdik demesine aldanmayın, yılanlar da gömlek değiştirir ama zehiri bitmez” diyordu, “biz iyiyi de biliriz, kötüyü de biliriz, kötüyü bilmeseydik Akp'de milletvekili olurduk” diyordu.
    Şimdi “sen canını sıkma Reis, ölümüne seninleyiz, Reis'e sahip çıkmak namus borcudur” diyor.



    Devlet Bahçeli…
    “Senin yaptıklarına ancak iblis teşebbüs eder, ya Kandil yetiştirmesidir ya Türk düşmanıdır, başkanlık sistemi ihanet sürecidir, demokrasinin idam fermanıdır, sende şeref işportaya düşmüş, Beştepe hanedanı aile boyu yolsuzluk çamuruna battı, hırsızlık çarkını döndürebilmek için diktatörlüğünü ilan etmek istiyor, her gün fitne saçıyor, Tayyip Erdoğan demek kutuplaşmadır, karanlıktır, kargaşadır, aklıyla arasını açmış, sen nasıl müslümansın, sen nasıl insansın, buna tümden karşıyız, tekeden süt sağılmaz, Tayyip Erdoğan'dan cumhurbaşkanı olmaz” diyordu.
    Şimdi “Tayyip Erdoğan'la kankayız” diyor.



    Bana sorarsanız, asrın liderimizin her gece kan ter içinde sıçrayarak uyanmasına sebep olan tablo bu.



    Etrafından ayrılanlar…
    Kendisinden nefret ediyor.
    Kendisinden nefret edenler…
    Etrafını sarıyor.



    Zirveye tırmanırken yanından geçtiğin insanlara iyi davran derler.
    Çünkü dönüşte yine onlarla karşılaşırsın.



    Hep zirvede kalacağını zanneden asrın liderimiz, yokuş aşağı gidiyor.
    Başını nereye çevirse, dişlerini gıcırdatan tanıdık yüzler görüyor!
  • Ama düşündüğünü yapmadı, çünkü bunun anlamsızlığını biliyordu. İster KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER yazsın, ister yazmasın fark etmiyordu. Günlüğü tutsa da, tutmasa da, yine fark etmiyordu. Düşünce Polisi onu ergeç ele geçirecekti. Eğer tek sözcük yazmamış olsaydı bile, yine de tüm suçları içine alan bir suç işlemişti. Buna Düşünce suçu deniyordu... Düşünce suçu sonsuza dek gizlenebilecek bir suç değildi. Bir süre saklanabilirdiniz, ama yıllar sonra olsa bile, eninde sonunda sizi yakalamalarını engelleyemezdiniz.
  • SELMAN BİLGİLİ'DEN

    1)KAPAK TASARIMI = Günler süren kargo gecikmesi sonrasında nihayet kitabımı teslim almıştım. Hiç bekletmeden okumaya giriştim. Huyumdur, okumadan önce her kitabı biraz izlerim. Nedenini bilmiyorum. Kitabın ön kapağında açık kahverengi renkte bir çöl düzlüğü, hemen onun üzerinde göğe doğru yükselen, susuzluktan ve güneş yanığından kupkuru kalmış yapraksız siyahımsı bir ağaç, ağacın ardında beliren koyu kahverengi renkli iki çöl tepesi ve üstünde yükselen masmavi sıcak bir gökyüzü. Mavi zemin üzerinde büyük, beyaz ve sade tonda kitabın ismi "Leyla'ya Mektuplar", hemen altında da mütevazi duran yazar Emre Karadağ'ın ismi. Kitap henüz elime geçmeden önce aklımda kapağa dair bir betimleme oluşmuştu. Ortada bir Leyla ve ona yazılan Mektuplar olduğuna göre bir de Mecnun olması lazımdı. Ve Mecnun kapaktan çok uzakta olamazdı. Muhakkak kapakta bir işaret olmalıydı. Bir süre düşündükten sonra buldum. Leyla, kapakta görülen o koskocaman çölde, kendini aratan gizli ve dibinde tatlı suyu olan derin bir kuyuydu sanki. Mecnun ise susuzluk sebebiyle ayakları çölün kumuna kök salıp sabitlenen ve vücudu Leyla kuyusunun ateşi ile kuru oduna dönüşen ağacın ta kendisiydi. Koca çöl ise sürekli arayışta, buluşta ve tekrar kaybedişte olduğumuz bu dünyaydı işte. Haydi kitaba geçelim artık....️

    2)️MEKTUPLAR = Bu bölümde karakterleri saymak isterdim ama hem varlar ve çoklar, aynı anda hem hiç yoklar ve sadece mektupları var. Aya, güneşe ve dünyaya hitaben yazılmış mektuplar bunlar. Mektuplar hem aynı kişiden farklı kişilere hem de ayrı kişilerden aslında aynı kişiye yazılmış gibi duruyor. Yazar Emre Karadağ bizleri "6" isimli eserinde olduğu gibi parçada bütün ve bütünde parçayı anımsatan, aratan, bulduran, kaybettiren, karmaşık ve ilginç bir üslupla gezdirip duruyor. "Post modern" bakış açısı ile kitaba devam ederken "gerçeklik" kucağına düşüyoruz. Gerçeklik ile yürürken "gerçek üstücülük" sarmalına sürükleniyoruz. Bu savrulmalar bizi bir taraftan yorarken diğer taraftan da garip bir zevk veriyor.

    3)🤓️KONU = Kitabın isminden anlaşılacağı üzere, dünyanın var olduğu ve insan cinsinin iki farklı surette yaratıldığı günden bu yana gündemden düşmeyen ve düşmeyecek olan Kadın ve Erkek İlişkisi, yani bizleriz. Sanırım ilk ana ve babamız olan Adem ile Havva desek de olur. Sonrasında onların, aşkın duygu suyuna batırılmış hali olup yansıyan Leyla ile Mecnun desek de olur. Konu başka ne olsun ki? Hep bizleriz. Emre Karadağ bizleri 6 kitabında alıştırdığı gibi, gidişata göre karışık zerrelere ayırıyor. Sonra tahrik ettiği merakımızı en son dönemeçte ustalıkla gideriyor. Mesela Mecnun'u taa en sonlarda akıl hastanesinde görüyoruz. O vakte kadar bahsi var ama ismi, cismi yok. Aslında bize kitapta farklı isimlerle yer alan Leylalar kadar, farklı isimlerle yer alan Mecnunları da aratıyor yazar. Ve bu durumdan da kitabı bitirmeye yakın haberdar oluyoruz. ️

    4)️KİTABIN DİLİ = Kitabın dili bizi son haddine kadar zorlayacak derecede cüretkar. Dünyaya, aya ve güneşe yazılan mektuplar arasında kimlerle ve nelerle karşılaşmıyoruz ki? Nobokov un kaleme aldığı ve beyaz perdeye aktarılan Lolita eseriyle tanıdığımız şair karakterli Humbert ile yaşı son derece küçük olan sevgilisini arıyoruz. Öyle ki bu durum bana rahatsızlık verdi. Bilmediğim bir ayrıntı yoksa bu adam pedofili sapığı gibi. Sonra karşımıza gülüşüyle romancı şair Kerouac çıkıyor. Mavi külüstür arabamıza binip Meksika yolculuğu bahsi yapıyor. Emil Zolanın meyhanesinde Kupo ve Nanayı tanıyoruz. Beckett ile Godot yu Beklerken kelam ediyoruz. Bir otel odasının banyosunda Kafkanın Gregor Samsası ile karşılaşıyor ve onu montumuzun cebine alarak eve götürüyoruz. Tutunamayanlara selam veriyoruz. Ve yazarın "6" eserindeki anne karakterine psikiyatri kliniğinde tekrar tesadüf ediyoruz. Bar taburesinde Zweig'in Hofmiller'i ile oturuyoruz. Sonra şair Nervel' in kendisini sokak lambasına asmasını izliyoruz. Hemen ardından maymun - insan karışımı bir evrim hayaline rastlıyoruz. Dostoyevski'nin Raskolnikov'una , Baudlaire, Ahmet Kutsi, Cahit Sıtkı, Aziz Nesin, Atilla İlhan, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Can Yücel ve Yahya Kemal'ine şiirle selam duruyoruz. Shakespeare, Bukowski, Pavese ile selamlaşıp Virginia Woolf ile nehre atlıyoruz. Hemingway ile kafamıza sıkıyoruz. Ama bir türlü Leyla'ya ulaşmıyor ve ölmüyoruz, kararlı bir şekilde ölemiyoruz. Eee, tabi Leyla ölmez. Peki Mecnun ölür mü hiç? Bu kıyamete kadar devam edecek bir azap ve hediye sanki. Kitapta gerçek ve hayal iç içe geçmiş ve işlenmiş. Bizler de bunu büyülenmiş şekilde normal gibi okumaya dalıyoruz. Emre Karadağ'ın ustalığı işte tam burada saklı. Yani saçma, yani saçma değil, yani gerçek, yani gerçek değil. Peki nasıl? Hepsi bir arada. İlginç kapılar ilginç arayışlar ve buluşlar. Ölmüyoruz, ölemiyoruz çünkü hem hiçiz, hem yokuz, hem çokuz, hem varız. Ve dünyada yaşayan milyarlarca insanız ama aslında sadece bir kişiyiz. Biziz, aynı kişiyiz, sayısız kopyayız. Kimimiz kadın, kimimiz erkek.

    5)️BİTİŞ ÇİZGİSİ - ANA TEMA = Mektupların her birinin bitişiyle birlikte Leylalara ve Mecnunlara yani bize, gökyüzünden seslendiği çok aşikar olan "Kutsal Kitabın" alıntı ihtarlarıyla ve müjdeleriyle duraklıyoruz. Anlıyoruz ki, bizler birbirimiz için hem hediyeyiz hem de imtihanız. Haydi Leylalar, haydi Mecnunlar, kadınlar ve erkekler!!! Kitabın dili gibi birbirimize cesurca itiraf edelim. Mecnun Erkekler, genç ve güzel olan kadını elde edemedi veya etti ama sonradan kaybetti diye, Tolstoy'un kaç adet olgun Anna Karenina'sını intikam alırcasına hırsla avucunun içine alıp oynadı ve terk ederek, kırmızı çantası ile trenin altına atlayışını izledi? Aynı anda acı ve zevk duydu değil mi? Peki Leyla Kadınlar, aklı başında, genç ve yakışıklı olan adamı elde edemedi veya etti ama sonradan kaybetti diye, kaç adet Hemingway'ı, Nervel'i hırsla ve intikam alırcasına feci ölüme sürükledi? Kaç tane Kays'ı Mecnun'a çevirdi? Aynı anda hem zevk hem acı duydu değil mi? Haydi cesur cevap verelim. Evet kim kazandı, kim kaybetti? Biz yenildik, biz hep kaybettik. Birbirimize çok kıydık, az sevdik. Ve aslında çok kişi olan bir tek kişi olduğumuz için çoğumuz yine bizi öldürdük. İşte bizim imtihanımız tam da budur. İmtihanın karşılığı vardır. İyi olanlara iyi, kötü olanlara kötü not verilecektir. Yazar Emre Karadağ'ın diliyle "Buraya yani (dünyaya) benzemez olan o yerde" herkes hesap verecek. Çünkü her mektubun sonunda işaretleri görünen o "Kutsal Kitabı" gönderen Büyük Zat, kendi sözüne kesinlikle sadıktır.️

    6)️ŞAİRLER ve YAZARLAR = Dostum Yazar Emre Karadağ'ın kitapta algıladığım ifadesi ile biraz "Puşt" olan karakter, ara sıra şiir yazan ve okuyan bir şairdir aynı zamanda. Bana göre "Puştluk" bu adamın kendi karakter yapısında. Yoksa şairlerin ve şiirlerin "puştluk" ile alakası yoktur. Gerçi net olarak bilemeyiz ha. Belki de şairlerin ve şiirlerin çok cezbedici bir yanı, "puştluğu" olabilir. Ancak bu durumda ortaya bir tablo daha çıkar. Yani, yazarların, öykülerin ve romanların şiire göre daha cezbedici "neleri" olabileceği tespitlerini okuyucu yorumlarına bırakmak en iyisi herhalde. Emre Karadağa yazım hayatında devam ve başarı diler, grubumuzdaki bütün kitap severlere selam ve saygılarımı sunarım. Kitapla, şiirle ve sevgiyle kalın.

    DİLEK KÖKSAL FİLİZ'DEN

    Bu kitap da 6 'da olduğu gibi yine düşündü- ren, nasıl yani dedirtip şaşırtan, merak ettiren, farklı kurgusuyla yine çok güzeldi ve tam beklediğim gibiydi.
    Her bölümün sonunda, parantez içi cümlele- rin, alıntıların kaynağı düşünülürse ,verilen mesajlar da oldukça anlamlı, araştırılmış denk getirilmiş ,tabii ki anlayana..
    Konusuna gelecek olursak
    Dünya'ya ,Güneş'e ve Ay'a mektup yazar üç kişi.Aslında hepsinin sevdikleri kızlaradır o mektuplar.. Yazar öyle istemiştir.
    Onunla nasıl karşılaştılar, neler yaşadılar, anlattılar bölüm bölüm.Bazen olan, bazen hayalleri, bazen de olmayan şeyler yazdılar arada yazara kafa tuttular,itiraz ettiler..
    Dünya'ya mektup yazan;plâtonik âşık hep uzaktan takip eden cesaretsiz...
    Güneş'e mektup yazan çok farklıydı; sert,acımasız, kendine has ceza yöntemiyle kadınlara bakış açısıyla fazla özgüvenli ama bir o kadar da şâir, ilginç bir tip ..
    Ay'a mektup yazan daha da farklı biriydi; danışanlarının hikâyelerinden örnek vererek anlatıyordu aşkını,fazla belli etmeden... Danışanlarına ait anlattığı güzel ve etkiliyeci hikâyelerde,ailede baba figürü ailedeki önemi özellikle vurgulanmış..
    Nanozomi, yazdıkları, çektiği fiziksel zorluk ,ruhsal acı ve maymun besleyen adamın hikâyeleri oldukça farklıydı...
    Bekleyen anne tasviri vardı, millet olarak o aptal kutusuna bağımlılığımıza da sanki karıncalı televizyonla inceden dokunulmuş..
    Ve intihar girişimleri vardı ki onlar da tanıdık yazar ve kitaplardaki kahramanların hayatından
    Ayrı kızlara yazılan mektuplar ama aslında aynı kız , onlar üç kişi miydi yoksa tek kişi de farklı kişiliklere mi bürünüyorlardı ya da olmak istedikleri miydi?Kafalar karıştı değil mi?Bence aynı kişiydi ,yazar mıydı yoksa o mektupları yazanların hepsi? ;)
    Kızın kitap sevgisi çok güzeldi,erkeğine okutmaya çalışması da ...
    Yine sanata yer verilmişti kitabın içeriğinde sinema,tiyatro ve o kitaplardan yazarlar,şairler ve kahramanları da katıldı maceralara karakteristik özellikleriyle..
    Humbert'la Lolita ,baltasıyla Raskolnikov,böcek Samsa , kırmızı çantasıyla Anna Karenina hatta uzun sakalıyla Tolstoy ,6 'daki anne ve yazarı da sürpriz yaptı hikâyeye eşlik etti ve daha birçok kişi...
    Ayrılık ... Kimi daha konuşamadan, kimi kavuştuktan sonra...
    Mecnun olmak.
    Leylâ olmak..
    Tımarhane...
    Leylâ'ya mektuplar yazmak...
    Böyle bir kurguyla kitap yazmak herkesin harcı değil..
    Şiir de ayrı güzeldi.. Tebriklerimle...

    TUBA KARA'DAN

    Birbirinin benzeri içerikte kitaplar okumaktan sıkıldınız mı? Acaba benzeri tarzda yazılmış bir başka kitap var mıdır diye düşünecekseniz… Çok büyük ihtimalle de bulamayacaksınız.
    Leylaya Mektuplar ’da çok güzel bir aşk var. Belki de aşklar demem daha doğru olacak. Aşıkken bir erkek dışından bir şeyler söyler, biz de duyarız. Peki içinden neler söyler acaba? İşte aşık erkeklerin iç seslerinin neler söylediğini çok net öğreneceksiniz. Bazen gurur duyup bazen de kızacaksınız? Keşke bana da öyle âşık olunsaydı diyeceksiniz. Kimi zaman da aşkın böylesi sizi korkutacak.
    İnce bir zekâ, sizi sık sık güldürecek ve düşündürecek.
    Bir dakika! Burada bir erkeğin iç sesi, dış sesi ve görünmek istediği yüzünü yansıtarak tek bir kişiden mi bahsedilmiş? Yoksa basbayağı üç farklı erkek mi var? Peki ya uğruna mektuplar yazılan kız tek bir siluet mi, yoksa hepsi de farklı birer can mı? Bu soruların cevaplarını siz bulacaksınız?
    Raskolnilov, Humber ve Nana gibi birçok kitap kahramanını da kitabın içinde yaşayıp, yanı başınızda hissedeceksiniz.
    Ve son olarak da hayatın anlamını sorgulamayan var mı aranızda? Hayatın gerçek anlamının ne olduğunun cevabını bu kitapta buldum.
    Onlarca kitap okumak yerine bir tane kitap seçme hakkım olsaydı Leyla’ya Mektuplar’ı seçerdim.
    Sizlerin de severek okuyacağını biliyorum ve çok şey öğreneceğinizden eminim.
    Okuyanlardan olabilmeniz dileğiyle.

    EMEL BOZTAŞ'TAN

    LEYLA 'YA MEKTUPLAR; Dünya'ya, Güneş'e ve Ay'a Mektuplar adı altında 3 başlıktan oluşmaktadır. Emre Karadağ ile kitap hakkında konuştum, yazarken nelere dikkat ettiğini, nasıl bir teknik kullandığını, vb. konuştuk. Leyla'ya Mektuplar, bir kıza 3 farklı karakterdeki erkeğin aşkını ve bu aşklarını farklı şekilde ortaya koymasını anlatmaktadır:

    1. Aşık: Özgüvensiz, saf, platonik
    2. Aşık: Kendinden emin, sert, tutkulu, asabi ama erkekliğine çok!! sürdürmeyen (gurur yapan)
    3. Aşık bir psikolog. Bana göre aşkını tam olarak belli etmeyen, mesleğinin püf noktalarını bilen ve bu yüzden aşkını dolaylı ifadelerle yansıtan ; bunu yaparken de genellikle hastalarının hayatlarından kesitler/ örnekler veren bir aşık!

    Leyla'ya Mektuplar'da yazar ironik bir dille kendini de koymuş. Emre Karadağ'ın dediği gibi "üstkurmaca"
    Kitapta: Emilé Zola'nın NANA'sı; Vladimir Nabokov'un LOLİTA'sı ve HUMBERT'i; Stefan Zweig'in Sabırsız Yürekli kahramanı teğmen HOFMILLER; Tolstoy'un ANNA KARENİNA'sı; Kafka'nın Dönüşüm'ünün böcek adamı GREGOR SAMSA'sı ve daha bir çok edebiyat dünyasının kahramanlarının bizim üç aşıkla maceraları da yer almaktadır.

    Bu kitapta Emre Karadağ'ın şair yönünü de keşfettim

    Leyla'ya Mektuplar 'da pek çok simgesel ögeler mevcut: Dünya, Güneş ve Ay neyi simgeliyor?
    Her bölüm sonunda parantez içi cümlelerde yatan mesajlar ne?

    Okumanızı tavsiye ederim. Farklı, ilginç, zorlu, düşündürücü ve güzel bir kitap.

    BAHAR KESMEGÜL'DEN

    Önce şunu söyleyeyim: Okuyacağınız en aykırı kitaplardan biri. Emre Karadağ'dan da başka bi şey beklemem hata olurdu.

    Kitabımız üç bölüm ve üç karakterden oluşmaktadır ( bu üç karakter ele aldığımızda bana göre tek karakter ) Bu bölümler Dünya'ya Mektuplar, Güneş'e Mektuplar ve Ay'a Mektuplar olmak üzere 3 bölümden oluşur *Dünya'ya Mektuplar; Platonik bir aşkla sevdiği kızın kapısının önünde hemen hemen her gün nöbet tutmaktadır ama bir türlü konuşma fırsatını kendinde bulamaz açılmak ister ama açılamaz seviyor hemde çok seviyordur onun için neler yapmazdı ki dünyaları önüne serebilirdi ama ha bugün ha yarin derken günler günleri kovalar ve nihayetinde koşar adımlarla kaçar çünkü kaçmak ona yakışır değil mi?
    Güneşe Mektuplar; Gittikleri bir mekanda arkadaşlarının sayesinde tanışır ama görür görmez etkilenir çıtı pıtı bir kız ve bu kızı kafaya alır o kadar tatlı o kadar uslu bir kızdır ki çok etkilenir. akşam eve bırakmayı teklif eder ama kız ret eder. amann bu kimin umrunda tekrardan kızı ile görüşeceginden emindir artık evet görüşmeyede devam ederler sık sık kitap hediye eder kız, beraber tiyatroya giderler ama her seferinde şart koşar yaramazlık yapmayacaksın diye ama affeder mi? Affetmez! sert haşin ve sevdiğini sahiplenen bi adamdır bu. Bir gün kavga ederler ve kız kaçar. Karakterimiz peşinden gider, kapısına dayanır, çok uğraşır ama nafile. Unutmak için başka kadınla takılır ama onu aklından çıkaramaz. *Aya Mektuplar ; Hastalarının hayatlarından kısa örnekler veren bir aşık bir psikiyatr.

    Gelelim kitabın sonuna; Kafka'nın Dönüşüm adlı kitabindan tutun ,Tolstoy'un Anna Kareninasına kadar bir çok yazarımız ve roman karakteri yer almaktadır. Kitabın sonu nasıl mı bitiyor?
    okuyun ve görün.

    BELGİN EGREN'DEN

    Kitabımız Dünya 'ya, Güneş'e, Ay'a Mektuplar başlıkları altında toplamış...
    Karakterlerimiz ve yaşadıkları anlatılırken yakından tanıdığımız birçok roman kahramanları da dahil edilmiş.
    Tolstoy'un Anna Karenina'sı mı dersiniz,Franz Kafka'nın Dönüşüm kitabındaki Gregor Samsa 'mı dersiniz... daha kimler yok ki!!!
    Kitabın sonunun nasıl biteceğini okurken, kafamızda kurgularken tam bir ters köşe oluyorsunuz.
    Çıkmasını dört gözle beklediğim bir kitaptı. Bir solukta okudum fakat bana göre Emre Karadağ'ın kitaplarını okumak için sessiz ve sakin bir ortam tercih edilmeli...
  • Prado'un yaptığını yapmaya çalıştı: Kendini yabancı birinin gözlerinin içine sokmaya, onun bakışını kendi içinde kurmaya ve bu bakışın içinden bakarak kendi aksini kendi içine almaya. Kendisiyle bir yabancıyla, yeni tanıdığı biriyle karşılaşır gibi karşılaşmaya.
    ....
    Hepsinin karşısında bu aynı tablo vardı; yine de, Prado'nun dediği gibi, hepsi biraz farklı görmüşlerdi, çünkü insanın dış dünyasının görünen her bir parçası biraz da iç dünyasıydı. Portekizli, hayatının bir tek dakikasında bile başkalarının gözüne göründüğü gibi olmadığına emindi; kendi dış görünüşünde -ne kadar tanıdık olsa da- kendisini tanıyamamıştı ve bu yabancılık karşısında büyük bir dehşete kapılmıştı.
  • Biz İranlılar Şii olarak özgür olmak istiyoruz. Sizin kadar özgür! Toplum düzeni üzerinde konuşmayı istiyoruz, hem de her an hapishaneye gönderilme tehlikesiyle karşı karşıya bulunmadan.