• Bir kez doğdum anamın karnından ve çokça öldüm mezara girmeden. Ve komik olan hiç ailesi olmayan bir adamı ne ile korkutacaksınız Bay F?!
  • Günaydın Sevgili 1k Okurları, çayınızı kahvenizi hazırlayın... Sizler için güzel bir yazı buldum. Kayıprıhtım'a teşekkürlerimle... Yazı ile ilgili fikrinizi yoruma bırakmayı unutmayın. Okuyunca anlarsınız. :))

    *

    ~Ünlü Yazarlarca Pek Sevilmeyen 14 Klasik ~

    Dünya edebiyatının mihenk taşları olan klasik eserleri sevmeyenimiz var mıdır, bilmiyoruz. Ancak üzerinden ne kadar yıl geçerse geçsin, zevklerimiz ne kadar değişirse değişsin, biz ne kadar değişirsek değişelim klasik eserler her zaman ruhumuzu iyi edebiyatla beslemeye devam ediyor. Fakat bazı sevdiğimiz yazarlar, bazı sevdiğimiz klasikler hakkında böyle düşünmüyor. Kimisi tek cümleyle yetiniyor, kimisiyse her yazısında o eseri taşlamadan rahat uyku uyuyamıyor.

    Biz de bu makalemizde Virginia Woolf’tan tutun da Mark Twain’e kadar birbirinden ünlü pek çok yazarın bir türlü sevemedikleri edebiyat klasiklerine dair eleştirilerini, taşlamalarını ve hoşnutsuzluklarını bir araya toplamaya çalıştık.

    ->>>Keyifli okumalar dileriz (Bu temenniye ihtiyacınız olacak).

    *

    1. Virginia Woolf – Ulysses

    Woolf’un günlüğünden:

    Çarşamba, 16 Ağustos, 1922

    Ulysses’i okumam, sonrasında da iyi ya da kötü düşüncelerimi toparlamam gerekiyordu. Şimdiye kadar 200 sayfa okudum; 300’lü sayfalara gelmeden oldukça eğlenmiş, şaşırmış, etkilenmiştim ve ilk iki ya da üç bölüm oldukça ilgimi çekmişti; ta ki mezarlık sahnesinin sonuna kadar. Oradan sonra hikâye karmaşıklaşmaya, sıkıcılaşmaya, rahatsız edici olmaya başladı ve metnin büyüsünden uzaklaşır oldum. Tom, büyük Tom (T.S. Eliot), bu kitabın Savaş ve Barış’a eşdeğer olduğunu düşünüyor! Bense cahil, görgüsüz bir kitap olduğunu düşünüyorum; kendi kendisini eğiten, çalışkan bir adamın kitabı ve böyle kimselerin ne kadar sinir bozucu, egoist, ısrarcı ve en nihayetinde de mide bulandırıcı olduğunu hepimiz biliyoruz. Pişmiş bir et almak varken, neden çiğ bir et alsın ki insan? Ancak sanırım siz de Tom gibi anemikseniz, şanın kandan geldiğini düşünebilirsiniz. Bense gayet normal biri olduğumdan klasikleri tekrar okumaya hazırım. Bu yazdıklarımı daha sonra tekrar gözden geçirebilirim. Eleştirel saydamlığımdan ödün vermem. 200. sayfayı işaretlemek için bir çubuk dikiyorum.

    Çarşamba, 6 Eylül, 1922

    Ulysses’i bitirdim ve kitabın bir karavana olduğunu düşünüyorum. Dahice bir yönü var, sanırım; ama bayağı aşağılarda. Dağınık, acı, gösterişçi, sadece ortada olan anlamıyla değil, edebi anlamda da herhangi bir türe konumlandırılamayan bir kitap bu. Demek istediğim, birinci sınıf bir yazar, yazma sanatına hilebazlık yapmayacak, laf ebeliğine ya da numaralara başvurmayacak kadar çok saygı gösterir.

    Kitabı okuduğum süre boyunca durmadan toy bir yatılı okul öğrencisini hatırlayıp durdum. Maharet ve güçlerle dolu; nitekim o kadar içine kapanık ve egoist ki aklını kaybediyor; ölçüsüz, yapmacık, şamatacı ve rahatsız biri hâline geliyor; iyi kalpli insanların onun için üzülmesine, haşin insanların ise sadece rahatsız olmasına neden oluyor; ümit ediyorsun ki büyüyüp arkasında bıraksın bazı şeyleri; amma velakin Joyce 40 yaşında olduğundan mütevellit bunun olması ancak çok az mümkün gözüküyor… Binlerce mermi insana saçılıyor ve sıçrıyor, fakat insanın tam suratının ortasında ölümcül bir yara açmıyor – misal, Tolstoy’un aksine. Fakat pek tâbi onu Tolstoy ile karşılaştırmak tamamen absürt bir şey.

    2. Dorothy Parker – Winnie the Pooh

    20 Ekim 1928’de, The New Yorker gazetesindeki Constant Reader köşesinde yazdığı yazıdan:

    Yukarıdaki şiir Bay A.A. Milne’nin yeni kitabı “Pooh Köşesindeki Ev”in (The House at Pooh Center) beşinci sayfasından alındı. Eser her ne kadar düz yazıyla yazılmış olsa da sık sık kafiyeli bölümlerle de karşılaşıyoruz. Bu şiirse Piglet’in evinin önündeki karlarda ısınmak için atlayıp zıpladığı sırada Winnie the Pooh’nun kafasında beliren bir “Mırıldanma” olarak tasarlanmış. “Ona öyle geliyor ki İyi Bir Mırıldanma, Diğerlerine Umut Dolu bir Mırıldanmadan farksızdır.” Hatta Mırıldanma o kadar iyi bir şey ki Pooh ile Piglet’in karda yürüyüp Eeyore’a Umutla Mırıldanması’na yol açıyor. Tüh, bütün hikâyeyi açık ettim. Çenemi tutamıyorum.

    Karların içinde hızlıca yürürken Piglet yorulmaya başlamıştı.

    “Pooh,” dedi sonunda, hafif bir utangaçlıkla çünkü Pooh’nun pes ettiğini düşünmesini istemiyordu. “Merak ediyordum da… Şimdi eve gidip senin şarkına çalışsak ve Eeyore’a onu yarın söylesek nasıl olurdu? Ya da… ya da sonraki gün, veya artık ne zaman karşılaşırsak…”

    “Bu çok iyi bir fikir Piglet,” dedi Pooh. “Bir yandan yürürken bir yandan da şarkıyı prova edelim. Ama prova için eve gitmek iyi olmaz çünkü bu özel bir Dışarı Şarkısı, bu yüzden Karda Söylenmeli.”

    “Emin misin?” dedi Piglet gergin bir şekilde.

    “Eh, dinlediğin zaman göreceksin Piglet. Çünkü şöyle başlıyor; Ne kadar kar yağarsa, o kadar pırıldanır…”

    “O kadar ne?” dedi Piglet.” (Gördüğünüz gibi lafı ağzımızdan alıyor.)

    “Pırıldanmak.” dedi Pooh. “Mırıldanmakla kafiyeli oluyor.”

    İşte “mırıldanmakla” daha kafiyeli olan bu kelime, Pooh Köşesindeki Ev’i okuyken kaşlayımı çattığım ilk yey oluyoy canlavım.

    3. Charlotte Bronte – Gurur ve Önyargı

    Charlotte Bronte

    G.H. Lewes’e (George Elliot’ın sevgilisine) yazılmış bir mektup, 12 Ocak 1848:

    Bayan Austen’i neden bu kadar çok seviyorsunuz? Buna epey şaşıyorum. Sizi “Waverly romanlarından herhangi birini yazacağıma Gurur ve Önyargı veya Tom Jones’u yazmış olmak isterdim,” demeye iten şey nedir? Sizin bu cümlenizi okuyana kadar Gurur ve Önyargı’ya bakmamıştım, sonrasında kitabı edindim ve inceledim. Ve ne buldum biliyor musunuz? Alelade bir yüzün doğru şekilde çekilmiş bir fotoğrafı; birbirlerine yakın sınırları ve narin çiçekleri olan, çitle çevrilmiş, iyi ekilmiş bir bahçe. Ama parlak ve canlı bir çehreden, ferah bir alandan, taze havadan, mavi bir tepeden veya gürbüz ırmaktan eser yok. Bayan Austen’in hanımefendi ve beyefendileriyle birlikte, o zarif fakat kapalı evlerde yaşamak isteyeceğimi hiç zannetmiyorum. Bu gözlemler muhtemelen sizi rahatsız edecektir fakat bu riski göze almalıyım.

    Bayan Austen’in George Sand’e olan hayranlığını artık anlayabiliyorum, buna rağmen baştan sona takdir ettiğim hiçbir işini görmüş değilim (…) Yine de, tam olarak anlayamasam dahi takdir ettiğim bir kavrayışı var; isabetli ve samimi; öte yandan Bayan Austen sadece uyanık ve gözlemci biri. Ben mi yanılıyorum, yoksa siz mi bu kararınızda aceleci davrandınız?

    Charlotte Bronte – Emma

    W.S. Williams’a bir mektupta, 12 Nisan 1850:

    Ben de Bayan Austen’ın işlerinden birini (Emma) ilgiyle ve kendisinin de makul ve uygun bulacağı miktarda takdirle okudum. Sıcaklık ve şevk benzeri şeylerden – enerjik, dokunaklı ve yürekten olan her şeyden – bahsetmek bu eserleri överken tamamen yersiz olur; yazar buna benzer herhangi bir çabayı soylu, küçümseyici bir gülümsemeyle karşılar, aşırı ve abartılı bir şekilde hor görürdü. Soylu İngilizlerin hayatını tasvir etme işini şaşırtıcı bir şekilde iyi beceriyor. Çinlilere özgü bir aslına uygunluğu var, tıpkı bir resimdeki minyatür bir incelik gibi. Okuyucusunun kafasını coşkulu şeylerle karıştırmıyor, samimi hiçbir şeyle rahatsız etmiyor. Tutku nedir kesinlikle bilmiyor; fırtınalı kardeşlikten tanıdığı biriyle bile konuşmayı reddediyor. Göstermeye tenezzül ettiği duygular arada sırada ortaya çıkan zarif ama mesafeli bir tasvipten fazlası değil. Onun işi insan gözüyle, ağzıyla, elleriyle ve ayaklarıyla olduğunun yarısı kadar bile insan yüreğiyle alakalı değil. Keskin gören, düzgün konuşan, esnek hareket eden kişileri rahatça işleyebiliyor; fakat gizliden gizliye de olsa hızla ve dolu dolu atan, kanın içinden hücum ettiği, hayatın görünmez tahtı ve ölümün hissel hedefi olan şey… Bayan Austen işe bunu görmezden geliyor. Jane Austen eksiksiz ve çok duyarlı bir hanımefendiydi ama bir o kadar da eksik ve duyarsız (hissiz anlamında değil) bir kadındı. Eğer bunu bir dalalet olarak görüyorsanız, elimden başka türlü düşünmek gelmiyor.

    4. Mark Twain – Gurur ve Önyargı

    Mark Twain

    13 Eylül, 1898’de Joseph Twichell’e yazdığı mektupta şöyle diyor:

    Kitapları eleştirmek gibi bir hakkım yok ve bunu sadece bir kitaptan nefret ettiğim zamanlarda yaparım. Sıklıkla Jane Austen’ın eserleriyle ilgili incelemeler yazmak istedim ama kitapları beni öylesine çıldırtıyor ki hissettiklerimi okurlardan saklayamıyorum; onun kitaplarını okumaya başlamamla bırakmam bir oluyor. Gurur ve Önyargı’yı her okuduğumda Jane’in kafatasını tutup omurgasıyla beraber sökmek istiyorum.

    Twain’in “Jane Austen” başlıklı, tamamlanmamış bir yazısından:

    Gurur ve Önyargı ya da Duygu ve Duyarlılık’ı ne zaman okursam okuyayım, kendimi Cennetin Krallığı’na giren bir barmen gibi hissediyorum. Demek istediğim, muhtemelen onun hissedeceği gibi hissediyorum, hatta bundan neredeyse eminim. Ne düşüneceğini bildiğimden kesinlikle eminim- ve içinden yapacağı yorumları. Kendilerinden şikayet eden son derece iyi Presbiteryenler gibi o da kesinlikle burun kıvırırdı. Peki bunun sebebi kendisini diğerlerinden daha üstün görmesi mi? Alakası yok. Sadece onun damak tadına uygun değiller, hepsi bu.

    5. Aldous Huxley – Yolda

    Nicholas Murray’in “Aldous Huxley: Bir Biyografi” isimli kitabından alıntılıyoruz:

    Bir süre sonra oldukça sıkıldım. Yol, korkunç derecede uzun geldi.

    6. Katherine Mansfield – Howards End

    Günlüğünden:

    Mayıs 1917

    Dün akşam, zayıf bulduğum kitapları duvara koyarken Howards End’in bir kopyasıyla karşılaştım ve bir göz atayım dedim. Ama yeterince iyi değildi. E.M. Forster çaydanlığı ısıtmaktan daha öteye gidemiyor. Bu işte de nadiren iyi. Çaydanlığa bir dokun. Güzelce ısınmış mı? Evet, ama onun için çay yok.

    Ve Helen’i hamile bırakanın Leonard Bast mı yoksa onun unutulmuş ölümcül şemsiyesi mi olduğuna karar veremiyorum. Her şey düşünüldüğünde, cevap şemsiyeymiş gibi geliyor.

    7. Martin Amis – Don Kişot

    “Klişeyle Savaş: Denemeler ve İncelemeler 1971-2000” isimli kitabından:

    Her ne kadar tartışmasız bir şaheser olsa da Don Kişot çok ciddi bir kusurdan dolayı puan kaybediyor: bütünüyle okunaksızlığından. Zaataliniz bunu biliyor, çünkü kitabı daha yeni okudum. Eser güzellikler, çekicilikler ve ince mizahla kaynıyor; fakat aynı zamanda, kitap ilerledikçe (bütünün %75’ine yaklaştıkça) sıkıcılaşıyor. Don Kişot okumayı eşek şakaları, kötü huyları ve berbat arkadaşları olan, anlaşması güç bir büyük kardeşle ya da büyük bir akrabanın ziyaretiyle karşılaştırabiliriz. Deneyim sona erdiği ve büyük oğlan yanınızdan ayrıldığında (sayfa 846’da düzyazı diyaloğa ara vermeden devam ettiğinde), göz yaşlarına boğulmanız oldukça mümkün: ama rahatladığınız için değil, gururunuzdan ötürü. Başardınız, Don Kişot’un bütün uğraşlarına rağmen kitabı bitirdiniz.

    8. David Foster Wallace – Amerikan Sapığı

    1993 yazında Larry McCaffery ile yapılan ve “Kalıcı Kurgunun İncelemesi” ismiyle yayınlanan röportajdan:

    LM: Sizin durumunuzda, bu düşmanlık kendisini nasıl gösteriyor?

    DFW: Yani, her zaman değil ama bazı bazı sözdizimsel olarak yanlış olmayan fakat okuması ciddi karın ağrıları yaratan cümleler şeklinde ortaya çıkıyor. Ya da metindeki verileri okurun kafasına kafasına fırlatma şeklinde. Ya da beklenti yaratmak için bir hayli enerji harcayıp en sonunda da okuru hayal kırıklığına uğratmaktan zevk alarak. Bunu Ellis’in Amerikan Sapığı’nda açıkça görebilirsiniz; bir süre boyunca izleyicinin sadistçe duygularını utanmadan ayartıyor ama sonuna geldiğimizde sadizmin gerçek objesinin okuyucunun kendisi olduğu gerçeğini öğreniyoruz.

    LM: Ama ben en azından Amerikan Sapığı‘nın durumunda acı vermenin ötesinde bir şey olduğunu hissettim ya da Ellis senin söylediğin ciddi sanatçıların olmak istediği gibi bir acımasızlık peşindeydi.

    DFW: Sen sadece okurları kötü yazımla manipüle edebilecek bir sinizm örneğini anlatıyorsun. Bense bunu bugünün dünyasında, Ellis ve bazı diğer yazarların kendi okur kitlelerini artırmak için bel bağladıkları karanlık bir sinizm çeşidi olarak görüyorum. Bak, eğer kalıcı durum umutsuz bir şekilde boktan, berbat, materyalistik, duygusal olarak aptalca, sadomazoşistik ve gerizekâlıca ise ben (ya da herhangi bir başka yazar) gerizekâlı, duygusal olarak aptal ve boş karakterlerin hikâyesini bir araya getirip kolayca kurtulabilir, çünkü bu en kolay şey, bu tarz karakterler herhangi bir gelişme gereksinimi duymazlar. Betimlemeler marka ürünlerin basit bir listesiyle yapılabilir. Aptal karakterler birbirlerine saçma sapan şeyler söyler. Eğer kötü yazının ayırt edici özellikleri olan şeyler – boş karakterler, klişeleşmiş ve insana tanıdık gelmeyen bir dünya vs. – aynı zamanda bugünün dünyasının da betimlemesi olsaydı, o zaman kötü yazın kötü bir dünyanın ustalıkla işlenmiş bir taklidi hâline gelirdi. Şayet okuyucular basit bir şekilde dünyanın aptal, boş ve kaba bir yer olduğuna inanıyorsa o zaman Ellis de her şeyin ne kadar kötü olduğu hakkında iğneleyici ve ruhsuz bir yorum hâline gelen kaba, sığ ve aptal bir roman yazabilir. Bak dostum, karanlık ve aptalca zamanlarda yaşadığımıza büyük bir çoğunluğumuz karşı çıkmayacaktır ama her şeyin ne kadar karanlık ve aptalca olduğunu dramatize eden kurgulara gerçekten ihtiyacımız var mı? Karanlık zamanlarda iyi sanatın tanımı insani ve büyülü olanı, zamanın karanlığına rağmen hâlâ parıldayan şeyleri bulup onlara kalp masajı uygulayan şeyleri anlatmaktır. Çok iyi bir kurgu istediği kadar karanlık bir dünya görüşüne sahip olabilir, ama aynı zamanda hem bu dünyayı betimlemenin hem de nasıl hayatta ve insan olarak kalınabileceğini göstermenin de bir yolunu bulmalıdır. Amerikan Sapığı‘nı seksenlerinin sonlarındaki toplumsal problemlerin edimsel bir özeti olarak savunabilirsin, ama bundan fazlası değil.

    9. Elizabeth Bishop – Seymour

    (Bazı yerlerde bunun Çavdar Tarlasında Çocuklar’a yönelik bir eleştiri olduğu söylenir ancak mektubun tarihine bakılınca eleştirilen eserin 1959’da yayınlanan Seymour olması daha yüksek bir ihtimaldir.)

    9 Eylül 1959’da Pearl Kazin’e yazdığı mektubunda:

    Salinger’in öyküsünden NEFRET ETTİM. Bitirmek günlerimi aldı ve her gün yavaşça, birer sayfa ilerleyerek ve yazdığı utanç verici derecede saçma cümlelere kızararak okudum… Bunu yapmasına nasıl izin vermişler? Her cümlede durmadan ve durmadan kendisinden bahseden, o korkunç bencilliği… Üstelik bunun komik olması gerekiyor sanırım. Ve madem şiirleri o kadar iyi, o zaman neden bize bir-iki tanesini verip çenesini kapatmamış ki Tanrı aşkına? Seymour karakterinin hiçbir özel yanını göremedim. Yoksa amaç buydu da ben mi bunu gözden kaçırdım? TANRI’nın birazcık üstün, hassas ve zeki bir insanın içinde bile olabileceğini ya da onun gibi bir şeyi mi anlatıyor? Ya da NEYİ? Ve NEDEN? The New Yorker’ın onun yazdığı tek bir kelimeyi bile değiştiremediği doğru mu? Bu Andy White’ın takdir ettiği eski moda yazım standartlarının tam zıttı gibi duruyor; buna rağmen ne “deneysel” ne de orijinal, sadece can sıkıcı. Şimdi, eğer sunulan bütün övgülere karşı bir tutum sergiliyorsam bana nedenini söyle, çünkü bu eserin nasıl savunulacağını bilmek isterim.

    10. Marry McCarthy – Franny ve Zooey

    1962 yılının ekim ayında, Harper Dergisi’nde de yayımlanan incelemeden:

    Baba Hemingway’in montunu kim devralacak? J.D. Salinger değilse kim? Ve eğer Salinger’ın kendisi değilse bu amip gibi bölünen ve çoğalan çocuklar kim?

    Hemingway’in eserlerinde kılıktan kılığa girmiş Hemingway’den başka kimse yoktu ama en azından her kitapta bir tane Baba yer alırdı. Salinger’ın hepsi de bilgili, sevimli ve basit olan yedi yüzüyle karşılaşabilmek içinse narsistlikle dolu, korkunç bir havuza bakmak gerekiyor. Salinger’ın dünyası Salinger’dan, öğretmenlerinden ve ona hoşgörüyle bakan, şakşakçı okurlarından başka bir şey içermiyor; dışarıdaysa beyhude yere içeri alınmalarını işaret eden sahtekârlar var. Tıpkı çocukların İrlandalı annesi, Şişman Kadın’ın evcimen bir versiyonu olan ve oğlu Zooey duş alır ya da tıraş olurken banyoyu işgal edip duran Bessie gibi…



    Sigara yakmak ve bir bardak içki içmek gibi eylemler de sanki ağzın yaptığı bu şeyler çok kutsalmış gibi aşırı detaylı bir şekilde anlatılmış. Aynı şekilde, aile arasındaki yazışmalara da kutsal birer tablet veya ilahi kuşların getirdiği birer mesaj muamelesi yapıyor: Seymour’dan gelen mektuplar, günlüğünden yaptığı alıntılar, Ruddy’den gelen bir mektup, Franny’den gelen bir başka mektup, Boo Boo’dan gelen bambaşka bir mektup, Boo Boo tarafından banyo aynasına sabunla yazılan bir not (son ikisi “Yükseltin Tavan Kirişini, Ustalar” adlı bir başka hikâyeden).



    Glass’ın kolektif kişiliğinin bu izleri, Azize Veronica’nın kutsal bir emanetin içindeki mendiliymişçesine iyi korunuyor. Ürpertici olansa, hazır Veronica’nın mendilinden bahsetmişken, nasıl ki bu popüler nesneyi betimleyen tablolarda İsa Mesih’in gözleri kalabalığın üstünde şüpheye yer bırakmayan bir sitemle geziniyorsa, okur da Salinger’in bu en son eserinde yazar sanki onu üzgün bakışlarla izliyormuş veyahut okumasını dinliyormuş gibi bir hisse kapılıyor. Yani her zamanki okuma ilişkisi tersine dönüyor ve okuyucu Salinger’i okuyacağına Acıların Adamı Salinger okuyucuyu okuyor.

    Seymour’un intiharı Salinger’ın bir yerlerde yanlış bir şeyler olduğunu tahmin ettiğini ya da bundan korktuğunu gösteriyor. Kendisini neden öldürdü? “Basitliği, korkunç dürüstlüğü” için taptığı, sahtekâr bir kadınla evlendiği için mi? Yoksa çok mutlu olduğu ve Şişman Kadın’ın dünyası harika olduğu için mi? Ya da yalan söylediği, yazarı yalan söylediği ve bu çok korkunç ve sahte bir şey olduğu için mi?

    11. H.L. Mencken – Muhteşem Gatsby

    3 Mayıs 1925’te The Chicago Sunday Tribune’de yayınlanan bir incelemede:

    Scott Fitzgerald’ın yeni romanı Muhteşem Gatsbyallanıp pullanmış bir anekdottan daha fazlası olamamış, hatta bu kadar olduğundan bile emin değilim. Kitapta çizilen Long Island manzarası New York şehrinin çöplüklerinin kıyısındaymış gibi hissettiriyor. Züppe villaların ve gürültülü ev partilerinin Long Island’ı… Kitabın teması eski tarzda romantik ve gösterişli bir aşk; ürkütücü bir mizaha indirgenmiş, kadim köklerine kadar sadık bir motif. Kitabın baş karakteriyse o taraflarda sık rastlanan, herkesi tanıyan ama hiç kimse tarafından tanınmayan, nasıl kazandığı belli olmayan muhteşem servetiyle bir film yıldızının zevklerine ve her nasılsa sklerotik bir şişman kadının basit duygusallığına sahip olan genç bir adam.



    Besbelli ki önemsiz bir hikâye bu ve her ne kadar (benim de göstereceğim gibi) Fitzgerald dünyasında önemli bir yeri olsa da Cennetin Bu Tarafı’yla aynı rafa konulmaması gerekiyor. Temelde onu kötü kulan şey en nihayetinde basit bir hikâye oluşu. Fitzgerald kendi karakterlerinin ruhuna girmektense yüzeyde kalıp gerilimi sürdürmekle daha çok ilgileniyormuş gibi gözüküyor. Karakterler sadece inandırıcılıktan uzak olmakla kalmıyor, aynı zamanda da çok fazla şeyi sorgulamadan doğru kabul ediyorlar. Sadece Gatsby’nin kendisi gerçekten yaşıyor ve nefes alıyor. Geri kalanlar ise sıklıkla şaşırtıcı derecede canlı gözüken ama bir o kadar da cansız, konuşan kuklalardan başka bir şey değiller.

    12. Vladimir Nabokov – Suç ve Ceza ile Karamazov Kardeşler

    Vladimir Nabokov

    James Mossman ile yaptığı 23 Ekim 1969’da The Listener’da yayınlanan ve Strong Opinions’ta yeniden basılan röportajdan:

    Eğer Dostoyevski’nin en kötü romanlarını ima ediyorsanız, evet Karamazov Kardeşler‘den ve Suç ve Ceza denen o korkunç saçmalıktan son derece nefret ediyorum. Hayır, ruh arayışına, yazarın iç dünyasını açığa vurmasına karşı değilim; ama bu kitaplarda ruh, günahlar ve de bunların duyarlılığı oldukça can sıkıcı ve ele yüze bulaştırılmış bir hâlde.

    13. Vladimir Nabokov – Finnegan Uyanması

    1967’de The Paris Review’a verdiği bir röportajında:

    Maskaranın Uyanması‘nın folklorun o korkunç neşesini güç bela taklit edebilen, kanserli bir kitleyi andıran süslü kelimeler-dokusundan ve aşırı kolay alegorilerinden nefret ediyorum.

    Nabokov’un Cornell’deki öğrencilerinden birinin 1967’de gerçekleştirdiği başka bir röportajdan:

    Ulysses, Joyce’un diğer eserlerinin üstünde bir kule gibi yükselir ve onun o saygıdeğer orijinalliği, eşsiz düşünce akıcılığı ve stiliyle karşılaştırıldığında talihsiz Finnegan Uyanması herhangi bir forma sahip olmayan, sıkıcı ve yapay bir folklor nesnesi; soğuk bir kitap pudingi; uykusuzluğunuzu iyice çileden çıkaran, yan odadaki ısrarcı bir horlama olarak kalıyor! Aynen öyle düşünüyorum. Dahası, eski kelimeleri taklit ederek konuşan bölgesel edebiyattan her zaman nefret etmişimdir. Finnegan Uyanması‘nın dış cephesi çok geleneksel ve sıkıcı bir apartman dairesini gizlemeye çalışıyor ve onu bu mutlak sıkıcılıktan yalnızca cennetten gelen bir ses perdesinin çınlamaları kurtarabilir. Bu cümleden dolayı aforoz edileceğimi biliyorum.

    14. Vladimir Nabokov – Dr. Zhivago

    Ekim 1972’de verilen ve Strong Opinions’ta yeniden basılan bir röportajdan:

    Zeki olan herhangi bir Rus, sadece 1917’deki Bahar Devrimi’ni reddetmesine değil, aziz doktorun devrimin üzerinden sadece yedi ay geçtikten sonra Bolşevist darbeyi çılgıncasına bir neşeyle kabul etmesine bakarak bu kitabın Bolşevist yanlısı ve tarihsel açıdan yanlış olduğunu ilk bakışta anlayacaktır. Her şey partinin siyasetine uygun bir biçimde gerçekleşiyor. Politikayı bir kenara bıraktığımızda bile onu basmakalıp olaylarla, yozlaşmış avukatlarla, inandırıcılıktan uzak kızlarla ve bayat tesadüflerle dolu, acınası, beceriksiz, önemsiz ve melodramatik bir kitap olarak görüyorum.



    Pasternak’ı mısralarının gücü sayesinde Nobel aldığı zaman alkışlamıştım. Fakat Dr. Zhivago’daki cümleler onun şiir yeteneğiyle bağdaşmıyor. Orada burada, bir manzarada ya da gülüşte onun şiirsel sesinin hafif yankılarını fark edebilirsiniz belki ama arada sırada yaptığı güzellemeler bu romanı elli yıllık Sovyet edebiyatının banalliğinden kurtaramamış.

    Kaynak: Lithub
    Çeviren: Volkan Şahin
    Editör: M. İhsan Tatari
  • FAULKNER'IN "SES VE ÖFKE"SİNİ NASIL OKUMALIYIZ ?

    Uyarı :Kitapla ilgili bütün sürpriz bozucu bilgileri içerir.

    William Faulkner'in “Ses ve Öfke” adlı eseri, şimdiye kadar yazılmış en büyük Güney romanı olabilir. Modernist bir romanda ırk konusunun en şiddetli işlenmiş hali de olabilir. Aynı zamanda şimdiye kadar yaratılan en büyük aile dramı da olabilir. Bu kitap en büyük Amerikan Romanı olabilir. Birçok insan 1929'da “Ses ve Öfke” yayımlandığından beri buna benzer şeyler söylüyor. “Ses ve Öfke”, Faulkner'ın iyi eleştiriler alan ilk romanıydı ve yazarı edebi ilgi odağı haline getirdi.

    Tabii ki, bu hikâyenin komik yanı Faulkner'in 1931 yılına kadar “Tapınak”ı yayınladığı zamana kadar geniş bir okuyucu kitlesi kazanamamasıydı. Çok fazla alkol, seks ve şiddet içeren bir roman olan “Tapınak” başarı kazandıktan sonra insanlar Faulkner’ın diğer çalışmalarının teknik olarak (ve duygusal olarak) mükemmel olduğunu fark etmeye başladı. Eserleri o kadar mükemmeldi ki Faulkner 1949'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.

    “Ses ve Öfke”, dayandığı Güney toplumunun çürüyen değerlerini takip ederken, aynı zamanda Compson alesindeki üç erkek kardeşin umutsuzluklarını ve umutsuzluklarını izleyerek kız kardeşlerinin yasını tutmaya çalışmalarını anlatıyor. Kız kardeş Caddy’nin cinselliği, erken hamileliği, hızlı ve mutsuz evliliği bu romanın gizemli kalbidir: romandaki her şey Caddy'nin eylemlerinden sonra (ve buna karşılık olarak) meydana gelir.

    İronik olarak, Caddy romanın kendi hikayesini keşfetmesi için bir bölüm verilmemiş olan bir Compson üyesi. Bunun yerine, Faulkner, romanın merkezinin, çeşitli anlatıcıların geçmişin kendi anılarını doldurmaya çalıştığı bir boşluk olarak var olmasına izin veriyor.

    Faulkner üzerine yazdığı “Ses ve Öfke: Faulkner'ın Çalışma Zamanı” adlı çok ünlü makalesinde Jean-Paul Sartre, geçmişin bu şekilde algılanmasınım Faulkner’in romanını modern teknik ve varoluşsal felsefenin parlak bir örneği haline getirdiğini savundu:

    “Geçmiş bir çeşit süper gerçeklik kazanıyor; kontürleri sert ve net, değiştirilemez. Şimdiki zaman geçmişin karşısında kısacık, çaresiz, boşluklarla dolu ve bu boşluklar vasıtasıyla, geçmişin işleri, yargılar veya bakışlar gibi sabit, hareketsiz ve sessizdir, onu istila etmeye gelir. Faulkner'ın monologları, hava boşluklarını hatırlatıyor. Her bir hava boşluğunda, kahramanın bilinci "geçmişe batar" ve sadece tekrar geri batmaya mahkûm şekilde yeniden yükseliyor. Şu an yoktur; şimdiki zaman yavaş yavaş oluşur. Herşey öyleydi. Sartoris'te, geçmişe "hikâye" deniyordu, çünkü bir ailenin kurgulanmış anıları söz konusuydu, çünkü Faulkner henüz tekniğini bulamamıştı.

    Ses ve Öfke daha bireysel ve belirsiz. Ancak o kadar güçlü bir saplantı ki, şimdiki zamanı gizlemek daha uygundur ve şimdiki zaman bir yeraltı nehri gibi gölgede ilerler ve yalnızca kendisi geçmiş olduğunda yeniden ortaya çıkar.”

    Sartre’ın bizden çok daha akıllı olduğunu kabul etmemiz lâzım. Ve o da çok iyi bir yazar. Onu aşmaya çalışmayacağız: Sartre için Faulkner'ın “Ses ve Öfke”de kullandığı zamanla oynama olgusuna ve “Ses ve Öfke”nin yeni bir edebi biçimin ayırt edici özelliği haline geldiğine dikkat çekeceğiz. Aynı zamanda bir karakteri (veya kişiyi) tamamen anlama zorluğunu ön plana çıkaran modernist estetiğin güzel bir örneğidir bu eser. Modernistler için dilin kendisi zor bir araçtır, iletmesini istediğiniz şeyi asla tam olarak iletmez. Arkadaşlarınızdan birine bir şeyler açıklamaya çalışmak gibi bir şey diye düşünebiliriz: tüm hikâyeyi açıkça anlattığınızdan eminsiniz, ancak arkadaşlarınız size delirmişsiniz gibi bakıyorlar. Başka bir ünlü modernistin bir zamanlar yazdığı gibi, "Ben bunu demek istemedim. Kesinlikle bunu demek istemedim" diye düşünmek zorunda kalırsınız. (Bu arada, T.S. Eliot’un "J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı").

    Daha önce hiç böyle hissettiyseniz, tebrikler. Modernistleri anlamaya başladınız. Modernistler dilin zorluğu ile oynamaya karar verdi - okuyucunun dilin ne kadar zor olabileceğini tecrübe etmesi için. Bu çok sinir bozucu olabilir. Ama aynı zamanda harika bir şey . Faulkner'a göre dille oynamak, karakterlerinin psikolojik derinliğini ve Güney'in karakterlerinin yaşamlarındaki derin duygusal rezonansını keşfetmesini sağlar.

    1-SES VE ÖFKE NE HAKKINDA?

    Diyelim ki bir arkadaşınızla konuşuyorsunuz. Aklınıza şaşırtıcı bir fikir geldi. Şaşırtıcı fikirler dolaşıyor zihninizde . Bu mükemmel düşünceni / planını/ fikrini en iyi arkadaşına anlatmaktan heyecan duyuyorsun. Ve onun da ilgisini çekmiş görünüyor: dinliyor, başını sallıyor ve hatta biraz ilgi duyuyor gibi görünüyor. Birdenbire, gözleri parlıyor… ve ne hakkında konuştuğunuz hakkında hiçbir fikri olmadığını fark ediyorsunuz. Son üç dakikayı köpeğinizle de konuşarak geçirebilirdiniz. Ve aynı tepkiyi alırdınız.

    Hiç sizi anlayan kimse yokmuş gibi hissettiniz mi? Arkadaşlarınız iyiler, elbette, ama sizi anlamıyorlarmış gibi hisseder misiniz bazen? Ya aileniz? Onlarla konuşmayı denersiniz, ama… karmaşık bir durum. Aynen öyle. Karmaşık, bu romanın için kullanılabilecek en iyi sözcük. İnsanları anlamak o kadar da kolay değil. Bir romandaki karakterlerle tanışınca bile. Elbette, “Ses ve Öfke”nin kapağını açarsınız ve aniden Compson ailesinin hayatını izleyen ön sıra koltuklarda oturmaya başlarsınızz, ancak bu onların hayatınızdaki insanlardan daha kolay anlayacağınız insanlar olduğu anlamına gelmez.

    Dil - konuşma - kelimeler - hepsi başa çıkması zor şeyler. Herkes her şeyi farklı şekilde anlar. "Üzgünüm" diyorsunuz. Kız kardeşiniz "senden nefret ediyorum" diye duyuyor. Zor, biliyoruz. Ve sizi uyarmalıyız, William Faulkner kartlarını pek kibarca oynamıyor, her zaman her şeyi anlamayı kolaylaştırmıyor, mutlu sonlar için söz vermiyor. Ancak, bunu oldukça gerçek hissi vererek yapıyor. “Ses ve Öfke”, tüm görkemli, sinir bozucu, inanılmaz etkileyici potansiyeliyle düşünceleri ve dili yeniden yaratır. Ne söylemek istediğini söyleyemesen bile, yine de nefes kesici şeyler söyleyebilirsin. En azından bu, Faulkner’ın tarzı. Arkanıza yaslanın ve tadını çıkarın.

    2-SES VE ÖFKE ÖZETİ

    Geleneksel olay örgüsü özetini “Ses ve Öfke”ye uygulamaya çalışmak zordur. Roman, temel düzeyde, üç Compson kardeşin kız kardeşi Caddy ile olan takıntılarına ilişkindir, ancak bu kısa özet romanın içerdiği yüzeyi temsil eder sadece. Dört bölümde, dört farklı sesle ve kronolojik sıra dışında söylenen bir hikâyeye sahip olan “Ses ve Öfke”, yorumlamak ve anlamak için yoğun bir konsantrasyon ve sabır gerektirir.

    Romanın ilk üç bölümü, üç farklı günde üç Compson kardeşin özet düşünceleri, sesleri ve hatıralarından oluşmaktadır. Kardeşler; Nisan 1928’de konuşan, ciddi bir şekilde engelli otuz üç yaşındaki bir erkek olan Benjy; Haziran 1910'da genç bir Harvard öğrencisi olan Quentin; ve acı bir çiftlik tedarikçisi olan Jason’dır, o da 1928 yılının Nisan ayındadır. Faulkner, dördüncü bölüme kendi anlatı sesini katıyor, ancak Compson ailesinin zenci aşçısı olan Dilsey'e odaklanıyor. Faulkner, bir zamanlar önde gelen Compson ailesinin düşüşünü önceden ima etmek ve İç savaştan bu yana Güney aristokrat sınıfının bozulmasını incelemek için tek bir sembolik an olarak kardeşlerin kız kardeşleri Caddy'yi hatırlamalarını kullanır.

    Compsonlar, Mississippi kasabasındaki Jefferson kasabasındaki önde gelen isimlerden biri. Ataları, bölgenin yerleşmesine yardımcı oldu ve daha sonra İç Savaş sırasında savundu. Savaştan bu yana, Compsonlar giderek zenginliklerini, topraklarını ve statülerini kaybetti. Bay Compson bir alkolik. Bayan Compson, dört çocuğunu büyütmek için neredeyse tamamen Dilsey'e bağlı, kendisiyle meşgul bir hastalık hastasıdır. Quentin, en büyük çocuk, hassas bir nevroz ürünüdür. Caddy inatçı, ama sevgi dolu ve şefkatlidir. Jason doğumdan bu yana zor ve kötü ruhlu biri olmuştur ve diğer çocuklar tarafından büyük ölçüde reddedilmiştir. Benjy, zaman ve ahlâk kavramlarını anlamayan “aptal” bir zihinsel engellidir. Hastalık hastası Bayan Compson'un yokluğunda Caddy, Benjy ve Quentin için bir anne figürü ve şefkat sembolü olarak hizmet eder.

    Bununla birlikte, çocuklar büyüdükçe, Caddy cinsel anlamda uygunsuz şekilde davranmaya başlar, bu durum Quentin'e acı verir Benjy'yi çok huzursuz eder. Quentin Harvard'a gitmeye hazırlanır ve Bay Compson, öğrenim için fon sağlamak için aile topraklarının büyük bir kısmını satar. Caddy bekaretini kaybeder ve hamile kalır. Çocuğun babasını adlandıramaz veya isimlendirmeyi istemez, ancak baba kasabadan bir genç olan Dalton Ames olabilir.

    Caddy’nin hamileliği Quentin'i duygusal olarak mahveder. Hamileliğin sahte sorumluluğunu üstlenmeye çalışır, Caddy'nin kendisinin ensest yapmış olduğu yalanını babasına yalan söyler. Bay Compson, Caddy’nin uygunsuz cinsel davranışlarına kayıtsızdır, Quentin’in hikâyesini reddeder ve oğluna Kuzeydoğu’ya erkenden gitmesini söyler.

    Güvenilmezliğini örtmeye çalışan Caddy, Indiana'da tanıştığı bir bankacı olan Herbert Head ile evlenir. Herbert, Jason Compson'a bankasında bir iş sözü verir. Herbert hemen Caddy'den boşanır ve karısının başka bir adamın çocuğuna hamile olduğunu fark ettiğinde Jason'ın iş teklifini iptal eder. Bu arada, Caddy’nin günahı yüzünden mahvolmuş olan Quentin, Harvard’daki ilk senesinin bitiminden hemen önce Charles Nehri’ne kendini atarak intihar eder.

    Compsonlar Caddy'yi aileden uzaklaştırır, ama yeni doğan kızı , onun adı da Quentin’dir, alır. Quentin'i büyütme görevi tamamen Dilsey'e kalır. Bay Compson, Quentin’in intiharından bir yıl sonra, alkol yüzünden ölür. Hayatta kalan en büyük oğul Jason, Compson evinin başına geçer. Yerel çiftlik malzemeleri mağazasında çalışan Jason, Caddy'nin Quentin'in yetişmesini desteklemek için gönderdiği parayı çalmak için iş çevirir.

    Bayan Quentin, zorba bir insan olan Jason ile sürekli çatışan, mutsuz, asi ve cinsel anlamda uygunsuz davranışları olan bir kız olarak büyür. 1928 yılı Paskalya Pazarında, Quentin, Jason'dan birkaç bin dolar çalar ve sirkte çalışan bir adamla kaçar. Jason, Quentin'in peşinden boşuna giderken, Dilsey, Benjy ve ailesinin geri kalanını yerel kilisedeki Paskalya hizmetine götürür.

    3-GÜNEY ARİSTOKRAT DEĞERLERİN ÇÜRÜMESİ

    On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısı, Compsons gibi tanınmış Güneyli ailelerin yükselişini gördü. Bu soylu aileler geleneksel Güney değerlerini benimsemişlerdir. Erkeklerin, aile adlarının onurunu savunurken cesaret, ahlaki güç, sebat ve şövalyelik sergileyen, beyefendi gibi davranmaları bekleniyordu. Kadınların, çocukların aile mirasını devralmalarını sağlama zamanı gelinceye kadar kadınsı saflık, zarafet ve bekaret modelleri olmaları bekleniyordu. Tanrıya iman ve ailenin itibarını korumak için derin endişe duymak, bu inançların temelini oluşturdu.

    İç Savaş ve Yeniden Yapılanma süreci, bir zamanların büyük Güneyli ailelerinin çoğunu ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak tahrip etti. Faulkner, bu süreçte, Compson'lar ve diğer Güneyli ailelerin, etraflarındaki dünyanın gerçekliği ile temaslarını kaybettiğini ve kendini özümseme hapsinde kaybolduğunu iddia eder. Bu kendi kendini yeme hâli, bu ailelerin bir zamanlar yücelttikleri temel değerleri bozdu ve yeni nesilleri, modern dünyanın gerçekleriyle başa çıkamayacak kadar yetersiz bir hale getirdi.

    Compson ailesinde bu yolsuzluğun arttığını görüyoruz. Bay Compson, belirsiz bir aile onuru anlayışına (Quentin'e aktardığı bir şey) sahiptir, ancak alkoliktir ve ailesinin başına gelen olayları kontrol edemediğine dair kaderci bir inancı sürdürmektedir. Bayan Compson, kendisine gömülmüştür, ikiyüzlülüğe bürünür ve kendine acı verir, çocuklarından duygusal olarak uzak durur. Quentin’in eski Güney ahlakına takıntısı onu felç eder ve ailesinin günahlarını aşamaz. Caddy, Güneyli kadınsı saflık nosyonunu çiğner, aynen kızının yaptığı gibi. Jason, kişisel kazanım için sürekli çaba sarf ederek, daha yüce duygular barındırmadan kendine acıma hissi ve açgözlülükle zekâsını heba eder. Benjy hiçbir gerçek günah işlemez; ancak Compsonların gerilemesi, Benjy’nin fiziksel geriliği ve ahlak ile ahlaksızlık arasında ayrım yapamamasıyla kendini gösterir.

    Compsonların Güney’deki değerleri yozlaştırması, bir zamanlar aileyi bir arada tutan güçten, tamamen sevgisiz bir ev ile sonuçlanır. Her iki ebeveyn de uzak ve yetersizdir. Sevme yeteneğini gösteren tek çocuk olan Caddy sonunda reddedilir. Quentin, Caddy'yi sevmesine rağmen, sevgisi nevrotik, takıntılı ve aşırı korumacıdır. Erkeklerin hiçbiri herhangi bir gerçek romantik aşkı yaşamaz ve bu nedenle evlenip aile adını sürdüremez.

    Romanın sonunda, ailenin sevgi dolu tek üyesi olan Dilsey, kendi dertlerine gömülmeden değerlerini koruyan tek karakterdir. Bu nedenle, geleneksel Güney değerlerinin bozulmamış ve olumlu bir biçimde yenilenmesi için bir umut ifade eder Dilsey. Roman, bu değerler için meşale sahibi olan Dilsey ile sona erer ve Compson mirasının korunması için tek umut budur. Faulkner, sorunun mutlaka eski Güney'in değerleri olmadığı, ancak bu değerlerin Compsonlar gibi aileler tarafından bozulduğu ve eski zamanlardaki Güneyli ihtişamın geri dönmesi için bu değerlerin yeniden ele alınması gerektiği anlamına gelir.

    4-DİRİLİŞ VE YENİDEN YAPILANMA

    Romandaki dört bölümünün üçü, 1928'de Paskalya'da veya çevresinde gerçekleşiyor. Faulkner’ın, bu hafta sonu Mesih'in çarmıha gerilmesi ve Paskalya Pazarında dirilişi ile ilgili olması nedeniyle, Roman’ın hafta sonunda doruğa çıkması önemli. Romandaki bazı sembolik olaylar Mesih'in ölümüne benzetilebilir: Quentin’in ölümü, Bay Compson’ın ölümü, Caddy’nin bekâret kaybı veya genel olarak Compson ailesinin yıkılışı.

    Bazı eleştirmenler Benjy'yi Mesih figürü olarak nitelendirdi, çünkü Benjy Kutsal Cumartesi günü doğdu ve şu anda otuz üç yaşında, çarmıha gerilmiş olan Mesih ile aynı yaşta. Benjy'yi bir Mesih figürü olarak yorumlamanın çeşitli olası sonuçları vardır: Benjy, Mesih'in modern dünyadaki iktidarsızlığını ve ortaya çıkacak yeni bir Mesih figürüne duyulan ihtiyacı temsil edebilir. Alternatif olarak, Faulkner modern dünyanın Mesih'i kendi içinde tanıyamadığını ima ediyor olabilir.

    Paskalya hafta sonu ölümle ilişkili olmasına rağmen, aynı zamanda yenileme ve diriliş umudunu da beraberinde getiriyor. Compson ailesi düşmüş olsa da, Dilsey bir umut kaynağıdır. Dilsey, bir şekilde bir Mesih figürüdür. Dilsey, dağılmakta olan Compson ailesine verdiği hizmet boyunca Mesih gibi zorluklara katlandı. Bayan Compson’ın kendine acımasına, Jason’ın zulmüne ve Benjy’nin sinir bozucu beceriksizliğine sürekli tahammül etti. Compsonlar onun etrafında parçalanırken, Dilsey, Compsonların uzun zamandır terk ettiği değerleri başarıyla hayata geçiren getiren tek karakter olarak ortaya çıkıyor - sıkı çalışma, dayanıklılık, aile sevgisi ve dini inanç.

    5-DİLİN VE ANLATININ YETERSİZLİĞİ

    Faulkner, “Ses ve Öfke”yi hiçbir zaman tek bir anlatıcı sesiyle tatmin edici bir şekilde aktaramadığını itiraf etti. Dört farklı anlatıcı kullanmaya karar vermesi, her bir anlatının öznelliğini vurguluyor ve dilin kesinlikle gerçeği ya da anlamını iletme yeteneğinden şüphe etmemizi mümkün kılıyor.

    Benjy, Quentin ve Jason, Compson trajedisi üzerine çok farklı görüşlere sahip, ancak hiçbir bakış açısı diğerlerinden daha geçerli görünmüyor. Her yeni açı ortaya çıktıkça, daha fazla ayrıntı ve soru ortaya çıkar. Son bölüm bile, her şeyi bilen üçüncü şahıs anlatıcısı tamamlansa bile romanın tüm gevşek yönlerini birleştirmiyor. Röportajlarda Faulkner, “en görkemli başarısızlığı” olarak nitelendirdiği romanın son versiyonunun kusurunu dile getirdi. Dört farklı bakış açısının derinliğini sağlayan dört anlatıcı ile bile Faulkner, kendi dilinin ve anlatısının hâlâ yetersiz olduğuna inanıyordu.

    6-SEMBOLLER

    ---Su
    Su, özellikle Caddy ile ilgili olarak, roman boyunca temizlik ve saflığı sembolize eder. derede bir çocuk olarak oynayan Caddy, saflığı ve masumiyeti özetler gibi görünüyor. Bununla birlikte, Caddy iç çamaşırlarını kirletir, bu da sonradan yaşanacak olaylara bir işarettir. Benjy, Caddy'ye parfüm sürdüğünde ilk kokusunu aldığında üzülüyor. Bu noktada hâlâ bakir olan Caddy, parfümü temizler, sembolik olarak günahını temizlemiş olur. Aynı şekilde, Benjy onu Charlie ile birlikte salladıktan sonra ağzını sabunla yıkar. Caddy bekâretini kaybettiğinde, hiçbir su veya yıkama suyunun onu temizleyemediğini bilir.

    ---Quentin’in Saati
    Quentin’in saati, Quentin’in zamanı izlemeye kendini adaması gerektiğini hissetmesini ümit eden babasının bir hediyesidir. Quentin, saat olsa da olmasa da zaman takıntısından kaçamaz . Saat bir zamanlar Bay Compson'a ait olduğu için, ailesinin çok önemli olduğunu düşündüğü o muhteşem mirası Quentin'e sürekli hatırlatır. Saatin sürekli tıklaması, zamanın durmaksızın ve inanılmaz şekilde geçişini sembolize eder. Quentin saati kırarak zamandan kaçmaya çalışır, saati odasına bıraktıktan sonra bile, akrep ve yelkovanı olmadan dahi saat çalışmaya devam eder.

    7-ANA MOTİFLER
    ---Zaman
    Faulkner’ın bu romanda zamanı ele alışı ve yaklaşımı devrim niteliğindeydi. Faulkner, zamanın sabit veya nesnel olarak anlaşılabilir bir varlık olmadığını ve insanların bununla çeşitli şekillerde etkileşime girebileceğini öne sürer. Benjy'nin zaman kavramı yoktur ve geçmiş ile şimdi arasında ayrım yapamaz. Geçmiş ile günümüz arasında başkalarının göremeyebileceği bağlantılar kurmasını sağlar ve diğer Compson adının geçmiş teki ihtişamına olan saplantılarından kaçmasına izin verir. Buna karşın, Quentin zaman içinde sıkışıp kalıyor, geçmişin anılarının ötesine geçmek istemiyor. Saatini kırarak zamanın kavranmasından kaçmaya çalışıyor, ancak geçmesi onu daha sonradan izlemeye devam ediyor ve intihardan başka bir çözüm görmüyor. Kardeşi Quentin'den farklı olarak, Jason'ın geçmişe faydası yok. Tamamen şimdiki zamana ve yakın geleceğe odaklanır. Jason'a göre, zaman sadece kişisel kazanç için vardır ve israf edilemez. Dilsey belki de zamanla barışık olan tek karakterdir. Dilsey, zamandan kaçmaya ya da avantajları için manipüle etmeye çalışanların aksine, hayatının sınırsız zaman ve tarih aralığında küçük bir şerit olduğunu anlar.

    ---Düzen ve Kaos
    Compson kardeşlerin her biri düzeni ve kaosu farklı bir şekilde anlar. Benjy, zihnindeki tanıdık hatıraların kalıbının düzenini oluşturur ve uygun olmayan bir şey yaşadığında üzülür. Quentin, düzen sağlamak için idealleştirilmiş Güney koduna güvenir. Jason, dünyadaki her şeyi potansiyel kişisel kazanca dayalı olarak düzenler, tüm koşulları kendi avantajına çevirmeye çalışır. Compson ailesi kaosa sürüklendiğinde bu sistemlerin üçü de başarısız olur. Sadece Dilsey'in güçlü bir düzen anlayışı vardır. Dilsey değerlerini korur, o Compsonların kargaşalı çöküşüne katlanabilen ve sonunda zarar görmeden ayakta kalan tek kişidir.

    ---Gölgeler
    Öncelikle Benjy’nin ve Quentin’in bölümlerinde görülen gölgeler, Compson ailesinin bugünkü durumunun yalnızca geçmiş büyüklüğünün gölgesi olduğunu ima eder. Gölgeler, bir gün boyunca güneşle yavaşça kaydığından zamanın geçişini ince bir şekilde hatırlatır. Quentin, gölgelere karşı özellikle hassastır, Compson adının bir zamanlar onun sadece bir gölgesi olduğuna dair farkındalığının bir işaretidir bu.


    @@@ Bu yazı, sparknotes ve shmoop sitelerindeki bilgilerden derleme bir çeviridir.
  • Bu kanunları okumayı severim etraftan toparladıklarımı sizinle paylasıyorum siz de burada olmayan bulursanız yazın. Herkes okusun görsün zaman geçirecek güzel bir yazıdır.

    Günlük Hayat

    Aileniz sizin ders çalıştığınız zamanlarınızı değil, sadece çalışmadığınız zamanlarınızı görür.
    Bir şeyin istenme olasılığı ile gerçekleşme olasılığı ters orantılıdır.
    Trafikte bulunduğun şeritten ilerleyen şeride doğru geçtiğin zaman yeni geçtiğin şerit durur.
    İnsanların hayalleri hayallerde kalır.
    İstenilen şey hiçbir zaman gerçekleşmez.
    Sakınılan göze çöp batar.
    İnsanlar birbirini hak eder.
    Ekmek tereyağlı yüzü ile düşer.
    Hangi yüzüne tereyağı süreceğinize önceden karar veremezsiniz.
    Gülümseyin, ne düşündüğünüzü bilmesinler.
    Sizi izleyenlerin sayısı yaptığınız işin saçmalığı ile doğru orantılıdır.
    İyilik cezasız kalmaz.
    Her çözümün doğurduğu yeni problemler var.
    Bir şey yapmanız gerektiği zaman, öncelikle başka bir şey yapmanız gerekir.
    Her şey düşünce hızından daha yavaştır.
    Aptallığın gücünü göz ardı etmeyin.
    Bir işi ne kadar önceden planlarsanız, ters gitme olasılığı o kadar artar.
    Bozuk bir alet tamire geldiğinde çalışır.
    Murphy kanunları Ohm kanunundan daha geçerlidir.
    Diş ağrısı gece ve tatil gününde başlar.
    Borç alabilmek için, borca ihtiyacınız olmadığını ispatlamalısınız.
    Kimse başkasının yaptığı iş ile ilgilenmez.
    Yeni aldığınız donanım eskisini sattığınız an bozulur.
    Yanlış anlaşılmayacak kadar basit bir şey yoktur.
    Hiç bir şey göründüğü kadar iyi değildir.
    Sigaradan alınan zevk çevrede bulanan içmeyenlerin sayısı ile doğru orantılıdır.
    Sigara dumanı içmeyene doğru ilerler.
    Yemeğe oturduğunuz zaman izlediğiniz TV programı reklama girer.
    Karar verme anlarında eldeki bilgi miktarı kararın önemi ile ters orantılıdır.
    Önünüzde bulanan araç sizden yavaş gider.
    Kasislerin etkisi yavaş giden arabalaradır.
    Yarının işini asla bugün yapma.
    Ayakkabı ağırlığı yürüyüş mesafesine göre artar.
    Ayakkabıdaki kum tanesi basınca karşı en fazla basıncın olduğu noktaya doğru ilerler.
    Basit teoriler en anlaşılmaz şekilde izah edilir.
    Deney başarılıysa bir şeyler yanlış demektir.
    Anlamıyorsanız çok açıktır.
    Çok hızlı yükseliyorsanız bir yerde bir şeyler yanlış demektir.
    "Yaşam" siz başka planlar yaparken olan şeydir.
    Murphy'nin altın kuralı: Altını olan kuralı koyar.
    Değiştirilebilir parçalar değişince sorun çıkar.
    Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi!
    Zorlamayın, daha büyük bir çekiç getirin!
    İhtiyacı olanlara yardım edin, onlar sizi hatırlar, tekrar ihtiyaçları olunca.
    Kendi işini yapmayanlar için hiç bir iş imkansız değildir.
    Diğer tüm seçenekler tükendikten sonra insanlar mantıklı davranırlar.
    Gezegendeki toplam zeka bir sabittir; nüfus artmaktadır.
    Tüm genellemeler yanlıştır.
    Gizli hata gizli kalmaz.
    Duruma göre!
    Aptalsa ve çalışıyorsa, aptal değildir.
    Asla, asla deme!
    Bekleyin, hasar verdikten sonra geçer, hasar fazla ise bekleyin, tekrar gelir.
    Şans en şanssız zamanda kapıyı çalar.
    Eşsiz şeyler birbirinin eşidir.
    Yağmur yağsın diye araba yıkadıysanız işe yaramaz.
    Tırnaklarınızı kestikten bir saat sonra tırnakla yapılacak bir iş çıkar.
    Her kurumda işlerin nasıl yürüğünü detayları ile bilen biri var. Bu kişi hemen işten atılmalıdır.
    Özür dilemek, izin almaktan daha kolaydır.
    Sıcak tencere ve soğuk tencere aynı görünür.
    Salamı seven ve yasaya saygı duyanlar bunların nasıl yapıldığını asla izlememelidir.
    Problemlerden kurtulma konusunda usta olan doktorlardan uzak durun!
    Bağışla ama unutma.
    Kendi fikrinizi önemli birinin fikri imiş gibi sunarsanız kabul edilme şansı daha fazladır!
    Hareketli nesneler yanlış yöne doğru hareket ederler, durağan nesneler yanlış yerde dururlar.
    İşler şansa bırakılsaydı daha iyi olurdu.
    Herkes sinirlerini kaybetmişken sakinliğinizi koruyorsanız belki de durumu anlamıyorsunuz.
    Size bir iyilik yapmak için yaklaşan birini görürseniz, kaçın.
    Tüm garantiler ve para iadesi taahhütleri, ödemeyi yapmak suretiyle bozulur.
    Önemli olan olaylara takmayı başardığınız isimdir, olayların kendisi değil.
    Anlattığın bir şeyin dinlenme ihtimali, anlatma isteğinle ters orantılıdır.
    Aşık olduğun kişi hep başkasına aşıktır.Zaten sen de hiçbir zaman sana aşık olan kişiye aşık olmazsın.
    Şef daima haklıdır bilhassa haksız olduğu zamanlarda...

    Savaş

    Düşman atış menzilne girdi diye sevinme. Sen de onun menzilindesin.
    Pimi çektiğiniz an, Bay El Bombası artık arkadaşınız değildir.
    En kısa yol ya mayınlarla döşenmiştir, ya da keskin nişancılar tarafından gözetleniyordur.
    Eğer saldırınız çok iyi gidiyorsa, bu pusuya düşeceksiniz demektir.
    Yürümek zorunda olmak = Keskin nişancılara yem olmak
    Eğer pusudan sağ çıktıysanız, bir şeyler yolunda değil demektir.
    Siz bulunduğunuz konumdan düşmanı görebiliyorsanız, düşmanda sizi görebilecek konumdadır.
    Eğer düşman dışında her şey eksiliyorsa; işler ters gidiyor demektir...
    Fark edilmediğinizi sandığınız zamanlarda, herkes tarafından izleniyorsunuz demektir
    Bir elbombasının tesirli yarıçapı, her zaman senin sıçrayabileceğin mesafeden bir ayak boyu daha fazladır.
    Baskı ateşi baskı altına almaz.
    Geritepmesiz tüfekler geri teperler.
    Avcı boy çukurunu asla senden daha cesur biri ile paylaşma.
    Asla unutma ki silahın en düşük fiyat veren firma tarafından yapılmıştır.
    Bütün beş saniyelik el bombası fünyeleri üç saniyeliktir.
    Bir bölgeyi güvenlik altına aldıysan, bunu düşmana söylemeyi unutma.
    İzli mermilerin izi iki yönlüdür, senin de yerini belli ederler.
    Bir şeye aşırı ve çaresiz bir şekilde ihtiyacın olduğu anda, telsizler çalışmayacaktır.
    Süngü kanunu der ki, mermisi olan kazanır.
    Zırhlı araçlar mermileri üzerine toplayan mıknatıslar ve dikkat çeken hareket halindeki avcı boy çukurlarıdır.
    Dost ateşi dostu da öldürebilir.
    NBC saldırısı sonrası üçüncü atropine enjeksiyonuna ihtiyacın varsa film başlamadan önce patlamış mısır bul.
    Yanaşık düzen eğitimi savaşın öncesi ve sonrası içindir.
    Düşman denetimindeki ıssız arazide panikle başlayan koşma eylemin sert zeminde başlar, yemyeşil kırlarda bahar esintisiyle devam eder.
    Savaşta ilk ölenler hiç korkmayanlardır. Onları en çok korkanlar takip eder.
    Öldürmek, unutmaktan kolaydır.
    Eğer taarruza geçeceksiniz en önde olma . Çünkü daha ateş edemeden vurulursun

    EK 1:

    Bir şeyin ters gitmesi için dört yol olduğunu düşünüp hepsi için önlem alabilirsiniz ama bir beşinci yol mutlaka vardır.

    Bir şeylerin ters gitmesi bir doğa kanunudur. Bu yüzden her şey yolunda gidiyor gibi görünüyorsa dikkat edin; mutlaka ters giden bir şeyler vardır!

    Bir şey arıyorsanız o daima son bakmanız gereken yerdedir.

    İlk baktığınız yerde olma ihtimali ile oraya baktığınızda görmeden geçme ihtimaliniz eşittir.

    Kaybettiğiniz bir şey ancak onun yerine yenisini aldığınızda ortaya çıkar.

    Yeni aldığınız şeyin ucuzunu bulmak için ne kadar aranırsanız aranın, en ucuz seçeneği ancak alışveriş bittikten sonra bulursunuz.

    Hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildir.

    Hiçbir şey göründüğü kadar kısa sürmez.

    Bir eliniz doluyken kapıyı açmanız gerekirse, anahtarınız mutlaka dolu elinizin tarafındaki ceptedir.

    Bir şey aptalcaysa ama işe yarıyorsa, belki de göründüğü kadar aptalca değildir.

    Bir şey doğru olamayacak kadar iyiyse muhtemelen doğru değildir.

    İstediğiniz bilgisayar programı her zaman sahip olduğunuzdan fazla RAM ister.

    Yeteri kadar RAM'iniz olduğunda sabit diskinizde asla yeteri kadar boş yeriniz olmaz.

    Bir şey ters gidecekse mutlaka ters gider!

    Bir program kurmak için yeterli boş yeriniz ve RAM'iniz varsa o program mutlaka çökecektir.

    Hala çökmediyse sadece en fazla zarar vereceği anı bekliyordur.

    Birine gökyüzünde 300 trilyon yıldız olduğunu söylerseniz inanır ama o masa boyalı derseniz gidip önce bir eller.

    Sınav sırasında öğretmeniniz sadece aptalca bir şey yazdığınız sırada başınıza gelip yazdıklarınız okur.

    Bir şeyi çözmek için kullandığınız yollar başka problemlere neden olur.

    Bilgisayarda ne kadar ders çalışırsanız çalışın, anneniz içeri siz oyun oynarken girer.

    Ders çalışılan bir saat, çalışılmayan bir saatten her zaman daha uzundur.

    Geç kaldığınız süre ile trafiğin sıkışıklığının miktarı doğru orantılıdır.

    Tamirciye bozulan bir şeyin neyinin bozuk olduğunu göstermeye çalıştığınız an, o şeyin çalışması için en uygun andır.

    En önemli şeyler her zaman en basit olanlardır.

    En basit şeyler çoğu zaman yapması en zor olanlardır.

    Ekmeğinizin reçelli kısmının yere düşme ihtimali ile halınızın fiyatı doğru orantılıdır.

    Birinden büyük miktarda borç isterken önce ödeyebileceğinizi, yani ihtiyacınız olmadığını kanıtlamalısınız.

    Sizin olmadığınız sıra her zaman daha hızlı ilerler. Taa ki siz o sıraya geçene kadar.

    Diğer şeritte trafik hep daha açıktır. Ta ki içinde olduğunuz araç o şeride geçene kadar.

    Yaptığınız her şey başınızı belaya sokabilir. Hiçbir şey yapmamak dahil.

    Aklınıza iyi bir fikir gelmesi, onun daha önce yapılmış olduğu anlamına gelir.

    Odanız ne kadar büyük olursa içi o kadar dağınık olur.

    Yeni ayakkabı giydiğiniz gün herkes ayağınıza basar (üstelik bu bizde bir de adettendir!).

    En hassas şey, düşüp kırılacak olandır.

    Bir işi yapmanın en kolay yolu, ancak o iş bittikten sonra sonra aklınıza gelir.

    Bir şey ters gidecekse mutlaka ters gider!

    Banyoda düşecek bir şey varsa mutlaka tuvaletin içine düşer.

    Çok etkileyici bir şey yaptığınızda mutlaka yalnız olursunuz.

    Yalnız değilken yapmaya çalışırsanız başarısız olacaksınız demektir.

    Kıyafetinizin şıklığı ile üzerinize çamur sıçratan aracın büyüklüğü arasında ciddi bir bağ vardır.

    Murphy kanunlarından haberiniz olması ile işinizin ters gitmesi arasında hiçbir bağlantı yoktur.

    Aynı bağ o gün harika olan saçınız ile yağmur arasında da mevcuttur.

    Rüzgarın yönü daima saçınızı en kötü bozacak yöndür.

    Kıymetli bir şeyin düştüğü yer daima parmak ucunuzun bir santim ilerisidir.

    Olur da o kıymetli şey parmak ucunuz mesafesine düşerse, bu almaya çalışırken itip uzaklaştıracağınız anlamına gelir.

    Gülümseyin, yarın daha da kötü olacak!

    Tırnaklarınızı kestiğiniz gün, karşınıza kazıması eğlenceli bir şey çıkması için en uygun gündür.

    Bir hata ikinci kez yapılmaz. İkinci kez yapıyorsanız üçüncü kez de yapacaksınız demektir.

    Dünyadaki toplam zeka aynıdır ama nüfus sürekli artar.

    Kameranızda yer kalıp kalmadığından emin değilseniz kalmamıştır.

    Cam olan bütün eşyalar ana formları olan kum haline dönmeye meyillidir.

    Harika esprileriniz hiç hatırlanmaz, aptalca sözleriniz ise hiç unutulmaz.

    Bir çift çorabın iki tekinin birden kaybolması ihtimali, diğer çiftlerden bir çorabın kaybolma ihtimali yanında sıfıra yakındır.

    Bir çorabın tekini bulmanız, diğer tekini atmanıza bağlıdır.

    Kapı mutlaka siz tuvaletteyken çalar. O da olmazsa uyurken çalar. O da olmadıysa siz dışarıdayken çalmıştır.

    EK 2:

    Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir.
    Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir.
    Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır.
    Bir şeyin olma olasılığı, istenme olasılığı ile ters orantılıdır.
    Er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır.
    Ne zaman bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir.
    Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi.
    Ne kadar beklersen bekle istendiği zaman gelecektir.
    Herkese güven, sonra da kartları kes.
    İki yanlış … sadece bir başlangıçtır.
    İlk denemede başarılı olamazsan, denediğini gösteren bütün kanıtları yok et.
    Politikada başarılı olmak için sık sık ilkelerinin üstüne çıkman gerekir.
    İstisnalar kuralı kanıtlar … ve bütçeyi mahveder.
    Başarı daima yalnızken gelir, başarısızlık herkesin içinde.
    İstisnalar daima kaidelerden fazladır.
    Bir kişinin fikirlerini çalmaya ‘alıntı’, birçok kişinin fikirlerini çalmaya ‘araştırma’ derler.
    Sen bir yanlış yapana kadar kimse seni dinlemiyordur.
    Tereddüt eden muhtemelen haklıdır.
    Siz birini işe aldıktan tam bir gün sonra ideal aday iş için başvurur.
    Bir şey çok gizliyse fotokopi makinesinin yanında unutulur.
    Bir çocuk yetmez, ama iki çocuk da haddinden fazla çoktur.
    Yere düşürdüğünüz pazar çantası, daima içinde yumurta olan çantadır.
    Asla paranızın yeteceği şeyi istemezsiniz.
    Bir berbere asla tıraş olmam gerekir mi diye, bir satıcıya da fiyatlarınız nasıl diye sormayın.
    Araba kullanmayı öğreninceye kadar hakkıyla küfretmeyi asla öğrenemezsiniz.
    Bir tarafınız ne kadar çok kaşınıyorsa elinizin ulaşacağı yerden o kadar uzaktadır.
    Hayat geriye doğru anlaşılabilir, ancak ileri doğru yaşanır.
    Ne tarafa gidersen git, rüzgara karşı ve yokuştur.
    Yeterice bilgi toplanırsa istatistiksel metotlarla her şey kanıtlanabilir.
    Hukuk hükmettikçe, kimsenin hayatı, özgürlüğü veya malı-mülkü güvenlikte değildir.
    Gizli kusur asla gizli kalmaz.
    Hostes kahve servisini yapar yapmaz, uçak hava boşluğuna düşer.
    Her harekete karşı eşit ve zıt yönlü bir eleştiri bulunur.
    Düşünmekten bıkılınca varılan yere sonuç derler.
    Sınava girmeden önce notlarına bakarsan en önemli yerlerin en okunaksız yerler olduğunu görürsün.
    En acemi balıkçı daima en büyük balığı yakalar.
    Kendileriyle poker oynadığın insanlar karşısında asla kartlarla sihirbazlık numaraları yapma.
    İhtiyaç duyduğun mal asla satışta değildir.
    Telefon sen daima dış kapının önünde anahtarlarla boğuşurken çalar.
    Aşk mektupları, iş anlaşmaları ve para alacağınız 3 hafta sonra gelirken, gereksiz mektuplar postaya verildiği gün gelir
    Eğer işlerin ters gittiğinde çok şey kaybedeceksen, onlara çok dikkatli bak.
    Şans eseri kaybedecek hiç bir şeyin yoksa rahatla.
    Her şeyini şans eseri kazanmışsan, yine rahatla
    Gülümse.. yarın daha kötü olacaktır.
    Eğer kendini iyi hissediyorsan, üzülme bunu da atlatırsın.
    Öneriler önerme.
    Eğer bir şeyi, hiç kimsenin yanlış anlayamayacağı kadar açık anlatıyorsan, birileri mutlaka yanlış anlayacaktır.
    Herkesin uygun bulacağından emin olduğun bir iş yapıyorsan, birileri mutlaka bundan hoşlanmayacaktır.
    İşler tam da ters gitmeyeceği noktaya gidildiği zaman ters gitmeye başlar
    Ne zaman işler iyi gidiyor gözükse, mutlaka bir şeyleri gözden kaçırıyorsunuzdur.
    Eğer ters gitmesi olası birkaç şey varsa, bunlardan en büyük zararı verecek olan ters gider.
    Bir alet düştüğünde, en zor uzanılabilecek köşeye düşer.
    Bir devre ünitesinde illaki en az bir tane eski, 2 tane artık bulunmayan, 3 tane de daha yeterince geliştirilmemiş bölüm bulunmalıdır.
    Bir arıza, parça son bir kez daha gözden geçirilmedikçe ortaya çıkmaz.
    İnşaatçılar bilgisayar programcılarının program yazdıkları gibi inşaat yapsalardı çıkıp gelecek ilk ağaçkakan bütün uygarlığı yerle bir ederdi.
    Mantık, insanın kendinden emin bir biçimde yanlış sonuçlara ulaşmasını sağlayan dizgeli bir yoldur.
    Uzman, gittikçe daha az konuda gittikçe daha çok şey bilen, en sonunda da hiçbir şey konusunda kesinlikle hiçbir şey bilmeyen biri haline gelen kişidir.
    Birine galaksimizde 100 milyar yıldız olduğunu söyleyin, size hemen inanır. Ona bir bankın boyasının daha kurumadığını söyleyin, mutlaka emin olmak için dokunur.
    Bütün büyük buluşlar yanlışlıkla yapılır.
    Hiçbir şey programın dışına çıkmadan ya da bütçeyi aşmadan bitirilemez.
    Hata yapmak insana özgürdür, ama her şeyi tam anlamıyla altüst etmek için bir bilgisayar gerekir.
    Bir bilgisayar programı kullanmaya başladığında artık eskimiştir.
    Bir bilgisayar iki saniye içinde 20 insanın 20 yılda yaptığı kadar yanlış yapar.
    İşin uzmanını seçmek istiyorsan o iş için en uzun süreyi ve en çok parayı isteyeni bulun.
    Çalışan karmaşık bir sistem, her zaman, çalışan basit bir sistemden geliştirilir.
    Bilgisayarlar güvenilmezdir ama insanlar daha da güvenilmezdir. İnsanın güvenirliğine dayanan sistemlere güvenilmez.
    Tam anlamışla denetim altına alınmış basınç, ısı, hacim, nem ve diğer değişkenlerde bile sistem kendi bildiğini okur.
    Tek mükemmel bilim geçmişle ilgili olanlardır.
    Yalın kuramlar en karmaşık biçimde dile getirilir.
    Teknik yeterlik derecesi yönetim düzeyi ile ters orantılıdır.
    Ne zaman arabamı yıkasam yağmur yağar, yağmur yağacağı için arabamı yıkamadığımda yağmur yağmaz.
    Reçelli ekmek ne zaman yere düşse reçelli kısmı hep yere gelir.
    Özür dilemek, izin almaktan daha kolaydır.
    Uyuyan bir bebek, anne babası uykuya dalınca uyanır.
    Bir şey tamir ederken elin tamamen yağlandığında burnun kaşınır.
    İnsanların seni seyretme olasılığı düştüğün komik durum ile doğru orantılıdır.
    Yanlış numara çevirdiğinde çevrilen numara kesinlikle meşgul değildir.
    Patronuna lastiğin patladığı için geç kaldığını söylediğinde ertesi gün lastiğin gerçekten patlar.
    Gırgır geçmeye başladığın anda patron kapıda görünür.
    Sıkışık trafikte şerit değiştirdiğinde, terk ettiğin şerit daha hızlı akmaya başlar.
    Duşa girip ıslandığında telefon çalar.
    Birileri ile karşılaşma ihtimalin, görünmek istemediğin zaman en üst düzeydedir.
    Bir makinenin çalışmadığını ispat etmen gerektiğinde kesin çalışır.
    Kaşıntının şiddeti ulaşma zorluğun ile doğru orantılıdır.
    Sinemada sıranın ortasında oturanlar salona en son girerler.
    Ayağınıza tam oturan bir ayakkabı kesinlikle mağazadaki ayakkabıların en çirkinidir.
    Herhangi bir şeyi beğendiğinizde derhal üretimden kaldırılır.
    Bir şeye ulaşmak istediğinizde ve ulaşamayıp umudunuzu kestiğiniz anda,bir yerden bir şekilde size gelir.
    İşler yolunda gittiği zaman mutlaka bir terslik vardır.
    Aradığınız şeyi baktığınız en son yerde bulursunuz.
    Herhangi bir bilgide sayılar çok doğru gözüküyorsa boşuna kontrol etmeyin, yanlıştırlar.
    Bir teklifin gerçek olması güvenilir olmasını gerektirmediği gibi, güvenilir bir teklifin de gerçek olması gerekmez.
    Telefon çalmasını beklediğin süreler boyunca çalmayacak, ancak başından ayrılıp başka bir işle meşgul olduğun anda çalıp seni bölecektir.
    Siz sınavlara istediğiniz kadar çalışın, sonunda her zaman çalışmadığınız bir yerden çıkacaktır!
    Ne zaman sınavlara çalışacak olsanız uykunuz gelir, sınavdan sonra uykunuz açılır.
    Dakikalarca beklediğin otobüs sen tam sigara yaktığında gelecektir.
    Sigara dumanı, her zaman sigara içmeyen kişiye doğru gelir.
    Ne Zaman Bir şey Yapmaya Kalkışırsanız, Mutlaka Öncelikle Yapmanız Gereken Başka Bir şey Vardır
    Kestirme Yol, İki Nokta Arasındaki En Uzun Mesafedir.
    Teneffüste Zaman Derstekinden Daha Hızlı Akar.[1/2/3]
    Mörfi’nin Askerlik Kanunları
    Asla senden daha cesur biriyle siperini paylaşma.
    Kurtulanlar düşmanla bağlantı kurana kadar bir savaş planı yoktur.
    Dost ateşi yoktur.
    Savaş bölgesinde en tehlikeli şey elinde harita olan bir subaydır.
    Kolay yolu seçmedeki problem, düşmanın oraya zaten mayın döşemiş olduğudur.
    Arkadaşlık kurmak, hayatta kalmak için şarttır. Düşmanınıza başka hedef sağlamış olursunuz.
    Eğer işler yolunda gidiyorsa, tuzağa ilerliyorsunuz demektir.
    İkmalcide her şeyin iki boyu vardır: çok büyük ve çok küçük.
    Eğer acele olarak bir ere ihtiyacınız varsa, biraz dinlenin.
    Düşman ateşinden daha isabetli tek şey arkadaş ateşidir.
    Birinin size nişan alıp ıskalamasından daha memnun edecek bir şey yoktur.
    Çok fazla fark edilmeyin. Savaş alanında ateşi, savaş alanı dışında çavuşu üzerinize çekersiniz.
    Eğer çavuşunuz sizi görebiliyorsa, düşman da görüyordur.

    Murphy’nin Teknoloji Kanunları
    1. Raylara bakarak trenin ne yönde gittiğini asla söyleyemezsiniz.
    9.Birine gökte 300 milyar yıldız olduğunu söyleyin, inanacaktır.
    Birine bankın yeni boyanmış olduğunu söyleyin, emin olmak için dokunacaktır.
    11.Tüm süper icatlar, hatalar sonucunda bulunmuştur.
    13.Her iyi şeyin bir sonu vardır.
    17.Yeni sistemler yeni problemler üretir.
    42.Eğer bir şey bilgisayarda yoksa, gerçekte de yoktur.
    51.Mörfi kanunlarını yazıcıya dökmek gibi bir girişim yazıcınızı bozar.

    Murphy’nin Aşk Kanunları
    Güzel olanların hepsi kapılmıştır.
    Eğer bunlardan biri boşsa, bunun bir nedeni vardır.
    Güzel olan, sizden uzakta olandır.
    Zeka x Güzellik x Bulunulabilirlik sabit bir değerdir. Değişmez.
    Birinin sana olan aşkı, senin ona olan aşkın kadardır.
    Para aşkı satın alamaz, ama seni iyi bir konuma getirdiği de kesindir.
    Dünyadaki en iyi şeyler hep bedavadır — ve her kuruşuna değer.
    Her kibar etki, kibar olmayan tepkiye sahiptir.
    Hoş erkekler (kızlar) FINISH LAST
    Doğru olduğu son derece iyi görülüyorsa, muhtemelen öyledir.
    Mevcudiyet, zamanın bir fonksiyonudur. Onunla ilgilendiğiniz dakika, başka birini buldukları dakikadır.
  • Milena hani seninle güldüğümüz şeyler vardı ya onların komik olmadığını söyledi, ve o kadar basit şeylerle gülmesi bence hiç komik değildi, aslında ben onun akıl seviyesini gördüm orada ve soğudum. Bıktım artık bu insanlardan.