• 152 syf.
    ·Puan vermedi
    HAYVAN ÇİFTLİĞİ KİTABININ TAHLİLİ

    Bir domuz tarafından kışkırtılan çiftlik hayvanlarının başkaldırışı ve sonrasında hep beraber yaşamları pahasına ortaya koydukları özgürlük mücadelesi ve bu hakka sahip olduktan sonra da aralarında cereyan eden olaylar dizisi anlatılmaktadır.
    Olaylar İngiltere’nin bir çiftliğinde cereyan eder. Hayvanlar, çiftlik sahibi zalim Bay Jones’un boyunduruğu altında köle gibi yaşamaktadırlar. Yaşlı domuz Koca Reis, buna karşı çıkmak için bir devrim planlar ve hayvanları gizli bir toplantıya çağırır. Toplantıda tüm hayvanlara artık köle gibi yaşamalarının sonunun gelmesi gerektiğinden ve gördüğü bir rüyadan bahseder. Sahipleri Bay Jones’un yem saatlerini unuttuğu bir günde önceden planlanmış olmamasına karşın aniden, isyan patlak verir ve bu devrim umduklarından da kısa bir süre içerisinde tamamlanır. Çiftliğin sahibi Bay Jones çiftlikten uzaklaştırılır. Artık en zeki olarak tanımlanan domuzlar diğerlerine önderlik yapmaya başlarlar. İlk iş çiftliğin adını değiştirmektir. İsim kolayca bulunur. Bu sahibi sadece kendileri olan çifttliğin adı bundan sonra “Hayvan Çiftliği” dir.
    Süreç içerisinde iki domuz ön plana çıkar: Nopolyon ve Snowball. Napolyon iri yarı, iyi konuşamayan ancak otorite sahibi; Snowball ise etkili konuşan, parlak zekâya sahip biridir. İkisi birlikte koca Reis’in fikirlerinden yola çıkarak “animalizm” adında bir öğreti ortaya koyarlar. Ardından da kamçıları, gemleri, burun halkalarını, zincirleri yok ederler ve aynı gün “Yedi Emir”i yazıp ahırın kapısına asarlar. Yedi Emir şöyledir:
    1-İki ayaküstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
    2-Dört üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost bileceksin.
    3-Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
    4-Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
    5-Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
    6-Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek.
    7-Bütün hayvanlar eşittir.
    Burada hayvanların başında yer alan domuzlar önemli bir rol oynamışlardır, çünkü domuzlar diğerlerinden daha “akıllı” hayvanlardır. “Okuması yazması en çok gelişmiş olanlar domuzlardı.” Bundan dolayı ayrıcalıklı grubu temsil ediyorlar.
    Bütün bu kuralar tüm hayvanlar tarafından benimsenmiş ve beklenen devrim gerçekleşmiştir. Ancak zamanla Napoleon ve Snowball birbirini çekememeye başlayıp, ikisi de yeni düzenin tek adamı olmak istememektedir. Snowball çiftlikte elektrik üretimi için bir yel değirmeni yapılması gerektiğini söylediğinde Napolyon’un köpekleri tarafından az daha canından olacakken kaçar. Lakin buna rağmen yel değirmeni çalışmalarına başlanır. Burada Napeleon başta savunmadığı bu düşünceyi sonraları ne yapıp edip kendisinin de bunu savunduğu ancak Snowball’u çiftlikten göndermek için böyle söylediğine inandırır. Devrimin amaçlarından da hızla uzaklaşılmaktadır; başlarda vaat edilen çalışma saatlerinin azalacağı yiyeceklerin artacağı yönündeki sözler gitmiş aksine çalışma saatleri artmış, verilen yiyecekler azalmıştır. Bu arada domuzlar da hızla şişmanlamaktadırlar. Hatta yatakta yatmakta, içki içmektedirler. Hayvanların eşitliği ilkesine uymayan bu davranışlar zamanla duvardan değiştirilerek domuzlar tarafından kendilerine uygun hale getirilir. Örneğin domuzların yatakta yatmaları ve içki içmeleri konusunda “Hiç bir hayvan yatakta yatmayacaktır” ilkesini hatırlayıp hayrete kapılıyorlar. Hep beraber duvarın yanına gidiyorlar, ancak duvarda: “Hiç bir hayvan çarşaflı yatakta yatmayacaktır” yazısını görüyorlar, hepsi, bu ilkeyi yanlış hatırladıklarını düşünüyor, bu ilkenin sonradan değiştirilmiş olduğunu anlayamıyorlar bile. Tüm hayvanların eşitliği ilkesi Koca Reisle birlikte toprağa gömülmüştür kısacası.
    Kış aylarında çiftlikte kıtlık baş gösteriyor. Buğday azalıyor, patatesler soğuktan donuyor ve yenilemeyecek hale geliyor. Açlıktan dolayı ölümler baş-gösteriyor. Büyük domuz, bu haberlerin çiftlik dışında yayılmasını önlemek için önlemler alıyor, çiftliğe gelen ziyaretçilere, erzak depolarının dolu olduğunu söylüyor ve onlara, üzerini buğday ve yiyecekle örttürdüğü kum yığınlarını erzak diye gösteriyor…
    Büyük domuz, aldığı bir kararla, tavukların yumurtalarının çiftlik dışında satılacağını, tavukların kuluçkaya yatmalarını yasakladığını ilan ediyor, buna karşı çıkan tavukları, yetiştirdiği köpeklere öldürtüyor. Bunun üzerine hayvanlar; “hiçbir hayvan diğer bir hayvanı öldürmeyecektir” ilkesini hatırlıyorlar. Hemen bu ilkelerin yazılı bulunduğu duvarın yanına gidiyorlar. Ancak duvarda: “Hiç bir hayvan diğer bir hayvanı bir sebep olmadan öldürmeyecektir” yazıldığını görüyorlar, bu ilkeyi de yanlış ezberlemiş olduklarını düşünüyorlar!.
    Büyük domuz, çiftlik içerisindeki hayvanlar arasında: “liderimiz” ,”Hayvanlar babası” , “Koyunlar hamisi” , “Yavru hayvanların dostu” gibi üstün sıfatlarla anılıyor ve her türlü güzellikler ona atfedilmeye başlanıyor; mesela: genellikle tavuklar, “liderimiz sayesinde altı günde beş yumurta yumurtladım” , havuzdan su içen inekler: “liderimiz sayesinde bu suyun tadı ne kadar güzelmiş” diyorlar…
    Bir gün çiftliğe dışarıdan saldırılar oluyor. Yabancı hayvanlar çiftliğe giriyor, iki sene gibi uzun bir zaman içerisinde bütün hayvanların büyük gayretleri sonucu yaptıkları ve büyük domuzun adının verildiği Yel Değirmenini yıkıp harap ediyorlar. Çiftlikteki bütün hayvanlar yaralanıyor, bazıları ölüyor. Bir müddet sonra bir tüfek sesi duyuluyor. Ağır yaralı bir hayvan yanındaki bir domuza: “Neden tüfek atılıyor” diye soruyor. Domuz: “Zaferimizi kutlamak için”cevabını veriyor. Yaralı hayvan; “Hangi zafer” diye hayret ediyor. Domuz; “Ne demek hangi zafer, düşmanı topraklarımızdan kovmadık mı” diyor. “Ama iki yıl uğraştığımız değirmeni yok ettiler” karşılığını veriyor. Domuz: “Ne önemi var, bir değirmen daha yaparız, istersek daha fazla yaparız, yapmış olduğumuz muazzam işleri takdir etmiyorsun, şimdi şu bastığın topraklar düşman işgalindeydi, ama liderimiz sayesinde her karışını geri aldık” diyor. Biraz sonra Büyük Domuz, kendisine taktığı bir kaç madalya ve nişanla çıkıp bütün hayvanları, elde ettikleri zaferden dolayı kutluyor, tebrik ediyor. Hayvanların hepsi büyük zafer kazandıklarına böylece inanmış oluyorlar.
    Bir gece çiftlikte bir gürültü oluyor, hayvanlar ahırdan fırlayıp koşuyorlar. Çiftlik ilkelerinin yazılı olduğu duvarın dibinde kırılıp parçalanmış bir merdiven görüyorlar, domuzlardan birinin orada sersem sersem dolaştığını, yanında bir fener, bir boya kutusu ve bir de fırça olduğunu fark ediyorlar. Hayvanlar duvara baktıklarında, duvardaki ilkelerden birinin daha kendi ezberledikleri gibi olmadığını fark ediyorlar..
    Hayvanlar, “Bütün hayvanlar eşittir” ilkesini hatırlayıp, “bu nasıl eşitlik” diye kendi kendilerine söylenmeye başlıyorlar. Hemen, ilkelerin yazılı olduğu duvarın yanına gidiyorlar, duvardaki yazıların değiştirilmiş olduğunu, ilk defa, fark ediyorlar, duvardaki bütün yazılar silinmiş, sadece şöyle yazıyor:
    “Bütün hayvanlar eşittir fakat bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir.” (Orwell, 2009: 147)
    Aklını kullanmayan hiçbir varlık için özgürlüğün değeri yoktur görüşü hâkim romanda. Romanın gelişimine bakıldığında ast-üst ilişkisinin karşımıza çıktığını görmekteyiz. Domuzlar en sonunda insanların kullandığı elbise, kırbaç, iki ayaküstünde yürüme, yatakta uyuma, şarap içme vb eylemleriyle insanlara benzemeye başlıyorlar.
    Orwell aynı zamanda toplum idealinin masalsı yanına da dikkat çekmiştir. Romanın bütününe yayılan komik unsur, basit bir güldürüyü değil, çok kapsamlı bir hicvi amaçlamıştır. Ast-üst ilişkisinde, üstün astına olan tavırları ve bu tavırların astlara hissettirdiği duygular yatay/dikey örgütsel iletişimi ve yapılan işin verimini etkilemektedir (Yağbasan ve Şiş, 2006: 270).
    Üstlerinden kötü, yıkıcı davranışlar gören astlar üstlerine karşı kusursuz bir itaat sergilerken; hiyerarşik açıdan yükseldiğinde astlarına bir efendi gibi oldukça zalim davrandıkları örgütlerde sıkça tecrübe edilen durumlardandır (Shaw vd., 2011: 576).
    Bu tür ilişki Efendi-Köle Diyalektiği ile açıklanabilmektedir. Bu kurama göre bir insan içinde hem köle hem de efendi ahlâkını barındırmaktadır. Köle her ne kadar efendisine karşı hınç duysa da onaylanmak için ona ihtiyaç duymaktadır. Varlığının temini için kusursuz bir köle olmalıdır. Buna karşın efendi kölesini aşağılamaya ve yok saymaya devam ettikçe kendisinin efendiliğini kanıtlamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla efendi olabilmek için köleye ihtiyacı vardır ancak yalnızca kölenin mevcudiyetini hor görerek efendi olabilmektedir (Küçükalp, 2010: 55).
    Nihayetinde kitabın sonunda seçilenlerin zamanla yozlaştığını ve kendi çıkarları için çalışmaya başladığını idrak ediyoruz ‘’Oligarşinin Tunç Kanunu’’ dediğimiz kavramı bu kitapta görmek mümkün. “Yıllar geçtikçe domuzlar gitgide insanlara benzemeye başlarlar. Dik yürürler, kamçı taşırlar ve de elbise giyerler. Ve sonunda Animalizm öğretisinin tek bir ilkesi kalır: “Bütün hayvanlar eşittir fakat Bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir.” Napolyon artık bir insan çiftlik sahibi ile anlaşmaya niyetlenir ve nihayetinde ‘’Hayvan Çiftliği’’ ismini tekrar eski ismi olan ‘’Beylik Çiftliği’’ yapar.
  • 531 syf.
    Meyhane, (Fransızcası "L’Assommoir") Émile Zola’nın (1840-1902) romanı, yirmi bir romanlık Rougon-Macquart dizisinin yedinci cildidir. 1871-76 arasında bu seriden yayınladığı ilk altı kitap, satışları iyi olmakla birlikte fazla yankı uyandırmadı. 1877’de yayımlanan, alkolizmle ilgili "L’Assommoir" ise Zola’yı kitapları en çok satan yazarlar arasına soktu ve Fransa’nın en ünlü yazarlarından biri yaptı (Wikipedia.org’dan alıntı).

    Émile Zola’nın 1 Ocak 1877’de Paris’te yazdığı kendi önsözüyle başlayan “Meyhane” isimli bu depresif roman, sizi tam altı yüz kırk sekiz sayfa boyunca yerden yere vuruyor. Emile Zola, önsözünde de serzenişte bulunduğu üzere, bu romanı yüzünden, o dönem Paris’te yaşayan ve hemen tüm gelir ve mevki düzeyindeki memur-işçi-erkek-kadın-çocuk, özetle hemen herkesten büyük tepkiler alır. Hatta romanı mahkemelere taşınır. Kitabın yayınlanması yasaklanır ve toplatılır. Büyük siyasi mahkemesi ise; 1897’deki “İtham Ediyorum” başlıklı doğrudan –bir gazetede- o günün İmparatoruna yazdığı tam sayfa makale yüzünden (Dreyfus Savunması Davası) mahkemede suçlu bulunur. Zola, sağlığından ve bir yazarı zar zor geçindiren gelirlerinden olur. Bu yüzden soluğu Londra’da alır. Dava 1900’de tekrar görülür ve üzerindeki suçlamalar düşer. Ama ömrü vefa etmez. Paris’e dönmesinden çok kısa bir süre sonra, gazetelerin, bir otel odasında sobaya bağlı gaz zehirlemesinden dolayı, bir gece uykusunda öldüğünü belirttikleri Zola, aslında, oldukça muammalı bir şekilde, komplo teorisyenlerinin (ki aynı kanıdayım ben de) Fransız ajanlarınca yapıldığını düşündüğü bir oldu bittiyle, daha doğrusu komüniizm düşmanlarınca öldürülür. O, bir komünist, bir sosyalist, bir natüralist, bir ahlakçı, bir anarşist, bir proleter, hür bir insan, değerli bir yazar, insan gibi insandır…

    Romanın konusuna gelince: 1800’lerin ortalarında Fransa’sının başkenti Paris’te geçiyor. Fakirliğin, yokluğun, yoksunluğun, açlığın, hemen her türlü ahlaksızlığın, fuhşun, içkinin hemen her türünün (şarap, rakı, krik, absent, vitriyol, ispirto ve dahası); Paris caddelerinin orta yerinden bir nehir gibi gürül gürül aktığı kirli ve karamsar bir başkentte geçiyor hikâyemiz. 1789 ihtilalinin sonrası; 1791 birinci cumhuriyetinden sadece 50-80 sene sonrası ve yürürlükte yine bir ikinci imparatorluk; yolsuzluk, fukaralık, basiretsizlik, rüşvet gırla gitmektedir. Bu bir içkiyle çöküş dramıdır aslında. Yazarı tarafından, toplumsal halkçılıkla, toplumun kaymak tabakasının yerin altına süpürdüğü işçi toplumuna adanmıştır bu roman. İşçi, kesinlikle suçun yüklendiği değil; aksine sistemin altında ezilen, kaderinden kurtulamayan olarak betimlenmiştir romanda. İşçi, bir kader mahkumudur Zola için.

    Romanımızın başkahramanı Plassans’tan Paris’e göçle gelmiş, Gervaise isminde, çamaşırcı genç bir kadındır. Romanın açılışıyla beraber, iki çocuğunun babası olan ama gayri meşru ilişki yaşadığı; bar solcusu (kanımca yazarın kendisidir bir bakıma), kibar feyzo, koketlerin sevgilisi, sebat problemi olan, aylak, içkici (ama tadında içen, pis bir sarhoş değil), bir baltaya sap olamamış, kaldırım mühendisi genç bir adamla tanışıyoruz. Gervaise’in bekâretini daha O 14 yaşındayken alan; bu genç kadını çamura, bataklığa, felakete götürecek esas oğlan, ya da başka bir deyişle romanımızdaki en büyük parazit: Mösyö Lantier.

    "...İnsan bir kere ölmeyegörsün, ondan sonra uzar gider ölüm."

    Gervaise, küçüklüğünden beridir çamaşırcıdır. Güzel, yuvarlak hatlı, bir bacağı hafif topal, bukleli ve sarı saçlı, beyaz tenli akça-pakça; fukara mı fukara, ama hırslı genç bir Fransız kadınının hikâyesine girizgâh yapıyoruz. Hayat onu, önünde tozu toprağı sürükleyen kuvvetli rüzgârlar gibi oradan oraya hallaç pamuğu gibi atıyor. Hikâye, Lantier’in Gervaise’i, Boncoeur (iyi kalpli ya da eli açık anlamında) otelinde, genç kadını henüz 20’li yaşlarının başındayken, terk etmesiyle başlar. Şimdi de, genç kadın terkedildikten sonra -cesareti büsbütün artan- Gervaise’e tutkun olan ve aynı otelde kalan Mösyö Coupeau (Fransızca “coup” bir defada içilen içki ya da bir kadeh içki demektir; “eau” ise; su anlamındadır; kanımca “bir kadeh su” demek istemiş yazarımız; ileride bir ayyaşa dönüşecek ve elinden içki kadehi eksik olmayacak Coupeau ile alay edercesine…) giriş yapıyor romana. Bu genç kadını büyük uğraşlar, yalvarışlar sonucu evliliğe ikna ediyor. Anasız-babasız-kardeşsiz, iki çocuklu ve hiç evlenmemiş topal genç çamaşırcı kadın Gervaise; kendisiyle hemen aynı yaşlarda, iri yarı, boyu boyuna, huyu huyuna uygun, biri evli (kuyum ocağı olan Madam Lorilleux) ve diğeri dul (çiçekçi Madam Lerat) iki ablası ile ihtiyar Copeau Ana’sından başka kimsesi olmayan çinko işçisi bu genç adamla, Mösyö Coupeau ile evlenir. Hani tabir yerindeyse: “Donları yok giymeye, tahtırevanla giderler ayakyoluna” hesabı, borç-harç ile belediye ve kilise nikâhı yaparlar. Bu fukara yeni evli çiftimiz, aynı akşam, aile bireylerine ve yakın dostlarına, Moulin-d’Argent (para değirmeni anlamında) isimli bir şarap evinde düğün yemeği verirler. Romanın birçok noktasında, yemek isimleri, yemek tarifleri, yemek şölenleri vardır. Yazarımız Zola, bu konuda adeta saplantı içerisinde Fransız halkının yemek alışkanlıklarından bahsetmiştir. Çünkü açlık ile yemek şölenleri taban tabana zıttır ve bu da roman için çok yerinde bir ironi olmaktadır.

    "...Halk, burjuvalar adına elini ateşe sokmaktan usanmıştı artık."

    Otel odasında karı-koca ve iki küçük çocuk sığışamazlar. Bir oda ve mutfaktan ibaret ufacık bir ev tutarlar bütçelerine uygun. Gervaise, Madam Fauconnie’nin çamaşırhanesinde, günlük kırk metelik yevmiye karşılığı çamaşır yıkayıp ütü yapmaktadır. Çinko işçisi de yine yevmiye karşılığı patronu için çinkodan çatılar kurmaktadır, burjuva müşterilerine.

    "...Hani Türklerin padişahı bizzat çıkıp gelse de kolalanmak için bir gömlek getirse ve çamaşırcı kadın yüz bin frank kazanacağını bilse, yine de elini ütüye sürmezdi bu pazartesi. Biraz da o dinlenmeyecek miydi canım?"

    Ve Goutte d’Or (altın damlası ya da altından içki kadehi anlamında) sokağı. Kuyum imalatçısı olan görümce ve enişte Lorilleux çifti gibi bir sürü fukaranın yaşadığı ve tamamı Mösyö Marescot’a ait olan bina bu sokaktadır. Gervaise, altı katlı, yüzlerce odanın, atölyenin, fukaranın, açın, kadersizin, orta gelirlinin yaşadığı bu kasvetli ama bir o kadar da ticari başarılara gebe olan binanın zemin katındaki kiralıkta, kendi çamaşırcısını açma hayâli kurmaktadır. Gervaise ve kocası Mösyö Coupeau, kapı komşuları Goujet ailesiyle; nam-ı diğer dantelacı Goujet Ana ile oğlu, altın renginde sakalından ötürü ona Goujet d’Or denen genç, çocuk yürekli ve iri kıyım demirci ile çok yakın ve dürüst bir komşuluk hatta arkadaşlık ilişkisi kurmuşlardı. Gervaise’e platonik bir aşkla tutkun olan Goujet d’Or, dantelacı anacığı pek yanaşmasa da Coupeau’lara –geri ödenmeyeceğini bile bile- 500 frank borç vererek, altı katlı binanın kapıcıları olan Boche ailesinin de referans vermesiyle bu dükkânı tutmalarını sağlar. Gervaise, artık küçük bir patroniçe olmuştur. İşlerini yavaş yavaş büyütür ve yanına üç işçi alır. İşleri büyütür de büyütür. Ama ayyaşlığa ve tembelliğe meyilli olan kocasının sonun başlangıcına doğru kaykılmasının ayırdına varamaz. Varsa da sesini çıkaramaz.

    "...Askerliğin ortadan kaldırılmasını, halkların kardeşliğini istiyorum… Ayrıcalıkların , unvanların, tekellerin kaldırılmasını istiyorum… Ücretlerin eşit olmasını, kârların bölüşülmesini, proletaryanın onurlandırılmasını istiyorum. Bütün özgürlükleri istiyorum anlıyor musunuz? Bütün özgürlükleri. Ayrıca boşanma hakkını!"

    Paris’in göklere yükselen lüksünün altından, kenar mahallelerin sefaletleri fışkırmaktadır adeta. Goutte d’Or sokağında, Paris’in en süfli solcusu Lantier ile Gervaise’in kaderleri, hayat yolunda tekrardan kesişir. Solcu kibar feyzo Mösyö Lantier, çinko işçisi Mösyö Coupeau, çamaşırcı küçük patroniçe Gervaise ve bu ikisinin –ileride başlarına yığınla çorap örecek olan potansiyel koket- kızları Nana, tuhaf dörtlü bir ilişki yaşamaya başlarlar.

    "...Üretici köle değildir; ama üretici olmayan herkes hırsızdır."

    Bar aydını, kıçı kırık solcu Lantier, çinko işçisi Coupeau ile karısı Gervaise’i, aynı evi paylaşmaya ikna ederek Coupeau ailesinin tüm kaynaklarını kurutmaya, ekmek elden su gölden bu ticarethaneyi uçuruma sürüklemeye başlar, sinsice. Yakında bu iki adam, Gervaise’i de ortak kullanmaya başlayacaktır, pis nefislerini köreltmek için…

    "...Sokakları rakı şarap tüten Paris’in havasından uzaklaşmak sarhoşlara bir iyi gelir ki, demeyin gitsin."

    Birçok badireden sonra sıra Poisson ailesine, Madam Virgine ve zabıta olan siyaseten İmparatorluk yanlısı kocasına gelir. Dükkânın bu yeni sahipleriyle de bir “Trois-menage” (günahkâr üçlü) ilişkisine yelken açar parazit Lantier. İliklerine kadar emilecek yeni bir aile bulmuştur, yine!

    "...En kötüsü, dostluk kafesinin kapısını açmışlar, sevgileri kuş gibi uçup gitmişti."

    Altı katlı binada yaşayan bir başka deli de Bazouge babadır, nam-ı diğer “Mortocu”. Bu adamın işi ölü gömmektir. Evinde hazırladığı tabutlar ve çivilerle -bazen eve iş götürdüğü söylense de ispatlanamamıştır- sırası geleni toprağın iki metre altına kendi elleriyle göndermektedir. Önce Coupeau Anayı gömer. Daha sonra hemen herkesi, sırası geleni hiç telaş etmeden mezara O koyacaktır.

    "...Aileler açlıklarını unutmak için birbirlerini yiyorlardı."

    Binanın bir diğer süfli kiracısı da, ayyaş çilingir Bijard Babaydı! Karnına attığı tek tekmeyle üç sabinin analarını-kendi karısını öldürüp zırnık ceza almamıştı, İmparatorluk Fransa’sı zabıtalarından! Sekiz yaşında olan büyük kızı Lalie, kendisinden yaşça küçük Jules ve Henriette’e hem analık hem de babalık yapıyordu, doğdukları günden beridir. Ama pireli bir itten daha değersiz babasından acımasızca yediği sopalar, uğradığı işkenceler, içine açılan derin yaralar, onun dokuz yaşını görmesine müsaade etmez görünüyordu. Yatağında çıplak, yapayalnız, iki çocuğunun-kardeşlerinin gözleri önünde bitap şekilde ölümle yüzleşiyordu.

    "..Suda balık gibiydi ahlaksızlığın içinde."

    Dükkânını kaybeden Gervaise bir yanda; bir alkoliğe dönüşüp hastane ve Colombe babanın, bir imbiğin üzerine kurulu, pislik içindeki meyhanesi -nam-ı diğer cehenneminin- arasında mekik dokuyan kocası olacak ayyaş Coupeau; artık açlıktan ve yediği sopalardan bunalarak evi terk edip dans evleri ve müzikhollerde dans eden kızı Nana; artık şişmanlayıp bir file döndüğünden dolayı eli kendi eline bile değmeyen aşığı Lantier; cimri ve haset görümcesi Madam Lorilleux; artık yüzüne bile bakmak istemeyen demirci platonik aşığı Goujet d’Or ve tüm mahalle diğer yandaydılar.

    "...Fransa’yı geneleve çeviren İmparatorluktan hıncını çıkarmış oluyordu."

    Gervaise o derece düşkündü ki artık, açlıktan fahişeliği bile düşünmeye başlamıştı. Ağzından günlerce tek lokma bile geçmiyordu bu ayyaş kadının. Paris’in lüks ama sefalet kokan sokaklarında, bir o yana bir bu yana savrulup duruyordu, bir tüyün esen rüzgârda istemsizce havada salınması gibi…

    ……

    Başta da söylediğimiz gibi çok ama çok depresif bir romandır “Meyhane”. Ama sefaleti, sosyalizmi, ilk işçi uyanışlarını (mesela “Germinal”, “Dreyfus Savunması” kitaplarına atıflar vb.) anlatan, sistemi eleştiren, bilinçaltı göndermelerin gözle görünür olduğu satır araları; İncil’deki yedi büyük günahın işlendiği anlatımlar; bununla beraber kurtuluşun sadece insanın kendi ellerinde olduğunu, ama bazen buna şansın da yardım etmesi gerektiğini; Tanrının aslında bu dünyayı hatta bu evreni çok ama çok önceleri terk edip bilinmez diyarlara gittiğini, insanın yüzüne bir tokat ya da şamar gibi değil de bir yumruk ya da bir tekme gibi vurduğu bir romandır “Meyhane”. Okunası bir romandır. “Meyhane” sizi içtiğiniz içkiden vazgeçirmez ya da daha çok içmenizi sağlamaz. Ama kaybettiğiniz ya da bir yerlerde unuttuğunuz insanlığınızı size hatırlatır belki. Yüreğinizin ortasına tadı acı bir demir gülle ateşler ve kayıplara karışır. Bu yükü taşıyıp taşıyamamak size kalır. Aldırış ta etmeyebilirsiniz. Romanı okuyup bitirir bir kenara atarsınız belki. Ama roman ve anlatılanlar, bilinçaltınızda sizi kaşır hafif hafif.

    Socrates’in Protarkhos ile “Philebos” atışmasında Platon şöyle yazmıştı: “Tüm canlılar için iyi nedir? Haz duygusu, eğlenerek, tıka basa yiyerek, özgürce sevişerek, içki içerek, haz diyarlarında koşup yaşayarak mı iyi bir insan olunur? Yoksa erdem peşinde, bilgelikle, düzgün düşünce ve muhakemeyle, ölçülü, seviyeli, dengeli, dürüst, bilgi peşinde, paylaşarak ve sorgulayıp yaşayarak mı iyiye ulaşır insan?”

    Atalarımızın da dediği gibi: “Ne okuyorsan osundur!”

    Süha Demirel, İstanbul, 11 Ağustos 2013.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Emile Zola – Meyhane
    Çeviren Cemal Süreya
    SOSYAL YAYINLARI – DÜNYA KLASİKLERİ
    Kitabın Özgün Adı: L’Assommoir, 1877
    ISBN: 975-7384-52-6
    SOSYAL YAYINLARDA BİRİNCİ BASKI: Şubat, 2003
    648 Sayfa
  • 120 syf.
    ·9/10 puan
    Sırça köşk kitabını alırken kitabın öykü kitabı olduğunu bile bilmiyordum. Sabahattin Ali eseri olduğu için düşünmeden aldım ve 1 yıldır kütüphanemde duruyordu. Daha önceden yazarın 4 kitabını okudum ve bunların arasında Değirmen de var. Değirmeni okuduğumda çok hayal kırıklığına uğramıştım açıkçası. Sırça köşkü de okumaya başlayıp öykü kitabı olduğunu anlayınca biraz canım sıkıldı açıkçası. AMA, burada büyük bir AMA var Sırça köşkü çoook beğendim. Özellikle son iki hikayeye bayıldım. "Koyun" hikayesi George Orwell' in "Hayvan Çiftiği"ne benzer bir hikaye. En sondaki "Sırça Köşk" de günümüze de uyan tam bir siyasi eleştiri. Bu kitabı mutlaka okuyun, okutun. Lise çağında çocuklarınız, kardeşiniz, tanıdığınız varsa okutun. Yazarın yaşadığı yıllardan bu yana hiçbir şey değişmemiş, bi gıdım ilerleyememişiz ona üzüldüm.
    Başlarda birkaç öyküde doktorlara da baya giydirmiş yazar. Gerçekten o zamanlar öyle doktorlar var mıydı bilmiyorum. Var idiyse çok vahimmiş durum. Ama şu anda da tam tersi doktorlar ve tüm sağlık çalışanları eziliyor devlet eliyle ne yazık ki...
  • 126 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10 puan
    Bu kitabın tek bir kusuru var o da çok kısa olması.
    Keyif alarak okudum. Bitmesin diye yavaş yavaş okudum ama tez bitti.
    İçinde daha çok olay olmasını isterdim. Geriye dönük olaylar yani. Clara teyze mesela. O yaşarken meydana gelen olayları merak ettim açıkçası.

    Neyse kitaba gelecek olursak, birbirine tamamen zıt karakterli ama birbirine sıkıca bağlı olan olan 2 tarım işçisinin hayallerini konu alıyor.
    George Milton zeki biri, arkadaşı Lennie Small ise soyadının aksine güçlü kuvvetli ve fazlasıyla saftirik biri.
    Aylık 50 dolara çalışan (günümüz parasıyla 940 dolar yapıyor) bu 2 arkadaş diğer tarım işçilerinden epeyce farklı. Onların hayalleri var.
    Minik bir bahçe, küçük bir yonca tarlası, tavuklar tavşanlar vesaire vesaire ve başlarını sokabilecekleri küçük bir kulübe.
    Pek fazla bi'şey istemiyorlar aslında, sadece "özgür" olmak istiyorlar. Başkaları için değil kendileri için çalışmak istiyorlar.
    (Ancak kitaptan anlıyoruz ki her tarım işçisinin hayali kendi bahçesini, tarlasını, evini alabilmek)

    Not almadığım için unuttum fakat bir sayfada Candy, George'a "köpeğimi ben vurmalıydım George, onların vurmasına izin vermemeliydim" tarzı bi'şey söylüyor.
    Bazen zor da olsa yapmak gereken şeyleri yapmak lazım. Daha fazlasını söylemeyim de spoiler olmasın değil mi?

    ---alıntı---
    İnsanın iyi olmak için akla ihtiyacı yoktur. Hatta bana zaman zaman bunun tam tersi olmalı gibi gelir. Çok zeki birini ele al, hemen hiçbir zaman iyi biri olmadığını görürsün.
    (burada bir iğneleme söz konusu bence)

    Küçük bir yel değirmeni var. Ufak bir kulübe, bir de tavuk kümesi. kulübesinde mutfağı, meyve bahçesinde kirazları, elmaları, şeftalileri, kayısıları, cevizleri, biraz da böğürtlenleri var. Yoncalığı sulayacak kadar bol su da var.
    ---alıntı---
  • 264 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    Kitabı bitirdikten sonra hemen yazarını, William Kamkwamba'yı araştırmaya koyuldum. Hikayesini okurken ara ara gözlerimi dolduran bu "mucidi" gözlerimle görmek istedim. Kitabı okuyanlar William'ın açlık, yoksulluk, kıtlık, hastalıklar ve imkansızlıklar içinde neler başardığını çok iyi bilirler, dünyaya var olduklarını haykırmalarını sağlayan o "yel değirmeni"ni nasıl inşa ettiğini de... Bu otobiyografik romandan ilham almak, kendimizce dersler çıkarmak kaçınılmaz! Yokluğu bahane etmeden, sabrederek ve azimle yola devam etmek gerek. William'ın söylediği ve kendisiyle özdeşleşen şu cümle kulağımıza küpe olsun: ÇALIŞTIM VE BAŞARDIM!
  • 264 syf.
    ·2 günde·8/10 puan
    İmkansızlıklar içinde imkansızın peşinde olan bir çocuğun başarı hikayesi.

    Afrika'da "Su ve Elektrik" İnsanların en büyük sorunu ve bu sorunlar başka sorunları doğuruyor. Ne mi? Eğitimsizlik, Açlık, Yoksulluk, Ölüm gibi küçük sorunlar. Küçük diyorum zira düşündüğümüz yok onları. Küçük sorunlar diyedir herhalde...

    İşte böyle bir yerde yaşayan, bilime ve icada meraklı bir çocuk ve artık Afrika'da ya da en azından yaşadığı yer olan Malavi'de bu yazgıyı değiştirmek istiyor. Tabii bir şeyi istemekle tek olmuyor bunun için çabalaman gereken hayal etmen gerek.


    Bir Rüzgâr Değirmeni kurmak istiyor ama bu hiç de kolay değil çünkü; Afrika'da yaşıyor ve eğitimsiz, üstelik okulu bırakmak durumunda kalmıştı parasızlıktan. Anlayacağınız malzemeleri alacak parası yok. Çöplerden, etraftan bulduğu malzemelerle yapmaya çalışıyor tabii bunları yapabilmek bilgilenmesi gerekiyor, onun için de kendi çabasıyla kütüphaneye gidip, kitap okuyor, okuyor, okuyor...  Bu hayalini o kadar çok düşünüyor ki malzemelerle yatıp kalkıyor artık ailesi ve komşuları onun delirdiğini düşünüyor.

    Ama o yapıyor ve evine Rüzgar Enerjisi ile elektrik getiriyor. Sonrasını tahmin ediyorsunuz zaten başarı, eğitim, ve İYİ YAŞAMAK...

    "Başarmak istiyorsan tek yapman gereken denemektir."
    -----------------

    Müthiş akıcı bir kitap ve müthiş başarı hikayesi.
  • 140 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    Sen hiç, bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım? ....
    ......
    .......
    Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım ama bir daha görmek istemem.

    Değirmeninin içini geziyorsunuz, içinde var olanları sesiyle, soluğuyla isiyle, pasıyla geziyorsunuz. Tam burada işte bu cümle devreye giriyor. Bu cümle okurun merak duygusunu en can alıcı yerinden vuruyor. İkilem arasında kalıyorsunuz. Ya anlatıcının değirmeni ya da kendi değirmeniniz ile başbaşa kalacaksınız.