Geri Bildirim
  • 2007 Yılında şehirlerarası bir seyahatim esnasında, otogarda bulunan kitap satıcısının rafında ilk defa görmüştüm bu dikkat çekici kitabı. İlgi alanıma giren konusu, kitabın adı, dikkat çekici tasarım rengi ve 616 sayfa içeriği ile gerçeklere dayalı bir bilgi hazinesi olarak beni mutlaka okumalısın diye adeta bana bakıyordu oradan, raftan. Hiç tereddüt etmeden aldım ve kişisel kütüphaneme dâhil ettim. İnanın, gerçek bilgi, belgelere dayalı bu şahane kitabı aldığım ve okuduğuma da hiç pişman olmadım. Belki bazılarınız bana: “CIA’in gizli tarihinden bize ne” diyebilir ama burada, aramızda tarihi konulara düşkünlüğü olanların olduğuna da eminim ve onlara bu kitabı muhakkak temin etmelerini ve kişisel kütüphanelerinde yer vermelerini tavsiye edeceğim. Ve bir şey daha: Bulunduğumuz coğrafya ve etrafımız jeopolitik ve stratejik açıdan bir cadı kazanı gibi kaynıyor, çember gitgide daralıyor. Eğer aklıselim olarak geçmişte yaşadıklarımızdan ders çıkarmaz ve yanlış politikalar/kararlar ile hareket edersek, o çemberin içine girmemiz an meselesi (bence çoktan girdik de) ve bir kere o çembere dâhil olduk mu, o bok çukurundan üstümüz kirlenmeden tekrar temiz bir şekilde çıkabilmemiz pek mümkün olmayacak diye düşünüyorum. Okuyacağınız bu kitapta, Amerika tarafından gizli bir şekilde desteklenen yerel aşiretlerin, bölgesel aktörlerin, politikacıların, iş insanlarının, devlet bakanlarının kimler tarafından nasıl finanse edildiklerini, stratejik ortaklıklar adı altında satranç tahtasında piyonların sahaya nasıl ve ne amaçla sürüldüklerine şahit olacaksınız. Stratejik çıkarlar uğruna istekler yerine gelmediğinde ülke yönetimlerinin her türlü yöntemler ile nasıl devrildiğine ve kukla hükümetlerin kurulup, atananlar aracılığı ile bölgede nasıl güç sahibi olunduğunu okuyacaksınız. Bugüne kadar çoğu dinci terör örgütlerinin nasıl organize edildiğini, talimatlarını nasıl aldıklarını, yapılanmalarına kimlerin öncü olduğunu belgeler ışında görecek ve bu yaşanmışlıkların ülkemizde de eşdeğer olanlarını aklınızda canlandıracağınıza eminim. Daha derinlemesine düşüncelerimi sizler ile paylaşmak isterdim ama sizi daha girişten bu tür şeyler ile bunaltmak istemiyorum ve elimden geldiği kadar tanıtıma ve yoruma geçiyorum.


    Joseph J. Trento önsözünde şöyle demektedir:
    "CIA'nın Gizli Tarihi, Amerika'nın tanrısız Komünizmi fethetmesi ve Soğuk Savaş'ı kazanmasını anlatmıyor. Daha ziyade ihanet olayları var burada. Bir korku çağında, her insan gibi zayıf yanları olan bazı kişilerin yönettiği bir hükümet teşkilatına olağanüstü güçler verilmesi nedeniyle yaşananlar hakkında bu hikâye. Kariyer meraklılarının, hissiz ve aldırmazların, kendi çıkarlarını düşünenlerin ve kibirlilerin hikâyesi bu.


    KİTAP HAKKINDA:

    Joseph J. Trento, ABD medyası için çalışan bir araştırmacı yazar ve gazetecidir. CIA’nin sansasyonel Gizli Tarihi için aşırı bir eğilimi vardır. Aslında Amerikan medyasının çoğu liberal ve pro-Demokrat önyargılıları, CIA'yı desteklememek ve eleştirmek eğilimi içindedir. Burada, bu konu çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

    CIA kurulduğundan beri, onu yönetenler casus savaşlarında taraf olmayan ve çoğu masum pek çok insanın hayatını riske attı. Soğuk Savaş döneminde yüz binlerce insan çeşitli çatışmalarda ve gizli operasyonlarda ve çoğu zaman da ulusal çıkarlarımızla pek ilgisi olmayan nedenlerle öldüler.

    Benzer şekilde Trento, komünizme karşı ABD karşıtlığı olarak şöyle demektedir: “anti-komünist paranoya”.

    Trento, II. Dünya Savaşı sonrası olayları tanımlarken, kilit CIA ajanlarının günlük hayatlarını canlı bir şekilde yeniden aktarıyor: Küba füze krizi; JFK'nın suikastı; Vietnam; Şili'deki Salvador Allende'nin devrilmesi; ABD ve Sovyetler Birliği'nde Soğuk Savaş casusluğu. Örneğin, Şili'de Nixon yönetimi, Sosyalist Allende'nin başkanlığını yürütmek için bir askeri darbe düzenledi ve “ordunun demokratik yollarla seçilmiş bir liderini kullanmaktan kaçınmayan Şili ordusunun Genelkurmay Başkanı General René Schneider” in suikastına karıştı. ABD ve Sovyet kayıtları raporlarında bahse konu eski CIA adamları ve aileleriyle yüzlerce görüşmenin temelinde olan ilk kaynaktan ve köstebeklerden aktarılanları okuyacaksınız. Casusluk ile ilgili ilkel öyküleri, gizli operasyonları, suikast girişimleri ve üçlü ajanların en iyilerinde John le Carré'ni tanıyacaksınız. Fakat Trento'nun kışkırtıcı sonuçları ve açıklamalarında — Lee Harvey Oswald'ın KGB için çalıştığını ve Averell Harriman'ın muhtemelen Komünist bir sempatizanı olduğunu görecek — kendi kaynaklarının güvenilirliği konusunda güvende olmadığını da anlayacaksınız. CIA'nin birkaç kahramanının birçoğu alkolikti, kadınlara düşkünlüğü olanlar vardı, kirli bürokrasi ilişkileri içinde olanlar vardı, neredeyse hepsi de iyi bir yalancıydılar.

    Afganistan, Pakistan, Hindistan, Suudi Arabistan, Mısır vb. daha birçok İslam ülkelerinin nasıl ilişkiler içerisinde olduklarına da şahit olacağız. Özellikle de Vehhabi olan Suud’ların, ABD ile birlikte Orta Doğu ve Asya’da aşırı dincileri kendi amaçları için nasıl finanse ve organize ettiklerini göreceksiniz. Kısacası: Besle, büyüt ve amaca hizmet için sahaya sür. Ses getiren katliam ve eylemler sonrasında da, o ülke topraklarında aşırı dinci terörist var diyerek Demokrasi maskesi altında işgal ve sömürü politikasının adımını at. Ülkeyi sözde ellerinle büyüttüğün teröristlerden arındırdıktan sonrada, haracını (enerji ve petrol kaynakları) al ve bölgenin jandarması görevini gönüllü olarak üstlen. Nereye demokrasi sözü verdilerse, oraya yıllardır acı, keder ve ölümden başka bir şey getirmediler ve getirmeyecekler de. Aslında yazmak istediğim o kadar çok şey var ki, inanın sayfalar dolar taşar. Siz en iyisi mi okuyarak kendi şahsi analizinizi yapın derim.


    ARKA KAPAKTAN:
    "Mutlaka okunmalı. Joe Trento dünyanın en etkin casusluk örgütünün içindeki gizemli kişiliklerin aşkları ve yaşantılarından örülü bir tarih sunmaktadır. Bu öyküler James Bond filmlerini aratmamaktadır."
    ~ Tom Jarriel, Muhabir, ABC News 20/20 ~

    "Bugün casus savaşları steril, temiz odalarda pikselleri inceleyen ve logoritmik hesaplamalar yapan fizikçiler ve matematikçiler tarafından gerçekleştirilmektedir. Joe Trento bu kitabında okuyucuyu casusların tek silahının hile ve zekâ olduğu Soğuk Savaş girdabına geri götürmektir."
    ~ James Bamford, A Pretext of War: 9/11, Iraq, and the Abuse of America s Intelligence Agencies kitabının yazarı ~

    "Trento CIA in Gizli Tarihi ile CIA i derinden etkileyecek bir iş çıkarmış."
    ~ Plato Cacheris, Savunma Bakanlığı Avukatı ~

    Joseph J. Trento nun Merkezi Haberalma Örgütü nün kişilikler üzerine kurulu tarihi, günümüz casusluk faaliyetlerini daha iyi anlaşılabilmesine ışık tutmaktadır. Trento müthiş haberalma yeteneğini kullanarak ve en önemli başarı ve başarısızlıklarının analizini yaparak, Sovyet İmparatorluğu ile yaşanan Soğuk Savaş faaliyetlerinden Küba Füze Krizi ne ve Vietnam Savaşı’na kadar kamuoyu tarafından bilinmeyen pek çok olayı gün yüzüne çıkarmaktadır. Dosyalar üst üste yığıldıkça CIA’in alkolizm, rekabet ve bıktırıcı bürokrasiden olumsuz olarak etkilendiği görülmektedir. Casuslar ve ikili ajanlarla yapılan yüzlerce röpartaj ve on yıldan fazla süren bir araştırmanın sonucu olarak ortaya çıkan CIA in Gizli Tarihi kitabı, kurumun en üst düzey üyelerinin zayıflıklarını ve medyanın gözünden kaçan hataları gözler önüne sermektedir. CIA in Gizli Tarihi yalnızca bir istihbarat örgütünün değil, aynı zamanda çağdaş Amerikan siyasi tarihinin öyküsüdür.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • 'Pentagon Belgeleri' adıyla anılan belgeler, 1971 yılında ABD'de bir gazetede yayımlanınca savaşla ilgili çoğu şeyin
    halktan gizlendiği anlaşıldı. Bu kitapta, Amerika'nın Vietnam savaşı özelinden kamuoyunun nasıl yönlendirilebileceğini
    anlatmaya çalışıyor.

    Kamuoyuna aktarılan bilgiler ne kadar doğru? Ya da aktarılan bilgilerin doğru ve yanlış oranları ne kadar? Hükümetler yalan
    söyler mi, söylerse niçin söyler? Ölen asker ve sivillerden hükümetler kazanç sağlar mı? gibi çeşitli sorular eşliğinde
    'Siyasette Yalan' işleniyor. Ama yine belirtmekte fayda var ki, kitap 1970'lerin ortasında yazılmış ve Vietnam savaşı
    merkezli bir yapıya sahip. Bir makale olarak çıkıp, daha sonra kitap haline getirilmiş.

    Yalanlar çoğu zaman insanı doğrulardan daha fazla cezbeder. Her toplum kendi içinde yalanlar ve doğrular arasında kalabiliyor. Ve çoğu zaman egemen güç veya gücü elinde bulunduran kesimler 'yalanlar' ve 'doğrular' arasında kendi düşünceleri doğrultusunda toplumu yönlendirebiliyor ve istedikleri kararı çıkartma gücüne de sahip olabiliyorlar.

    ABD, Türkiye veya dünyanın herhangi bir yerinde, alfabeler farklı olsa da yalanlar üzerinden insanlar kandırılmıyor mu?
    Çünkü "yalancı toplumun tüketimine sunacağı hikayesini hazırlarken, hikayesinin inandırıcı olmasına özellikle dikkat etmiştir (s:15). diyor yazar.

    Siyasette yalan özellikle savaş sürecinde iki boyutta olabiliyor. Birinci boyutu düşmanları hedef alması, yanlış bilgi aktarımı;
    ikincisi ise iç siyasete yönelik, içerde kimsenin o savaş ve gerçekler hakkında bilgi sahibi olmasının engellenmesi, haberlerin yayılmasının yasaklanması ya da yine gücü elinde bulunduranlar tarafından verilen kadar haberlerle vatandaşların bilgilendirilmesi.

    Hannah Arendt'in Siyasette Yalan adlı bu kitabında olaylar, ABD'nin Vietnam savaşı öncesi ve sonrasında iç kamuoyuna anlatılmayan bilgilerin daha sonra açığa çıkması
    üzerinden kurgulanmıştır.

    Vietnam savaşı ekseninde ABD'de yaşanan siyaset ve medyada yaşanan görüş, tartışma, bakış açılarını kendi zaman dilimi içinde anlatmaya çalışıyor. Konu bize uzak gözükebilir ama yaşanan olaylar hiçte yabancı değil. Ülkeler, isimler farklı da olsa bu coğrafyada da buna benzer şeyler yaşanmıyor mu?

    Güney Vietnam ve Laos, Kuzey Vietnam olacak mı? Kuzeyin güdümüne yani komünizm etkisine girecek mi? Komünizm yayılır mı? ABD komünist olur mu?
    Buradan Amerika çıkarları ne kadar etkilenir. Amerika'nın çıkarlarının bu coğrafaya da etkilenmemesi için ne yapabiliriz? Askeri müdahele sonuna kadar sürdürüldüğünde kazanma durumu nedir? Ya da ne kadar ölü ABD askeri geri dönüş için kırmızı çizgidir? ABD içinde Vietnam savaşını nasıl
    anlatacağız veya neler anlatmamız gerekir gibi sorular kamuoyunu yönlendirmek ve yanıltmak için kullanıldığı ancak bu belgeler açıklandığında ortaya çıkıyor.

    Bir de propagandanın yeni adı olan 'halkla ilişkiler'i devreye sokup, iç kamuoyundan bazı şeylerin gizlenmesi hem kamuoyu baskısını dindirmek hem de dış ülke nezdinde oluşabilecek olumsuz imaj açısından önemli bir konu.

    Vietnam'ı coğrafi olarak, kültür olarak, halk olarak, 'fakir ve küçük bir ülke' olarak gören 'büyük güç', kendi oluşturduğu o büyük güç 'mit'i içinde kendi kazdığı kuyuya düşmesini okuyacağız.


    Küçük ve kapsamlı kitabın son bölümünde ise 'medyanın gücü', 'basın özgürlüğü' gibi kavramlarla, hükümetlerin bazı belgeleri 'gizli' ya da 'saklı' yapsa bile içerden bu olaylara tepki verebilecek kişilerin 'sızdırması' sonucu olayın ortaya çıkmasını okuyacağız.

    Kitap 65 sayfadır. Diğer kısım ise "Cathy Caruth" tarafından bu kitapla ilgili makaleyi içerir. Kitabın 1970'li yıllarda yazıldığını unutmadan okumak gerekiyor. O zamanlar dünya şartları bilerek okuyup, ona göre tahlil etmekte fayda var.

    Siyasette Yalan, şu an da bile ülkemiz açısından hiçte yabancısı olmayan bir cümledir. Belki Batılı hakların garibine gidebilir ama ülkemizde bir günlük zamanın büyük çoğunluğu zaten 'yalan' üzerine geçiyor. Siyaset başlı başına 'yalanın merkezi' ve hatta 'yalan rüzgarı' olmuş. O yüzden ABD'nin Vietnam özelinde ya da daha yakın tarihli dersek 11 Eylül 2001 veya çok daha yakın tarihli Irak ve Suriye'ye saldırması yine o 'yalan siyasetin' bir sonucudur.

    Peki, bu yalan siyasetin sebebi nedir dersek kendimize şöyle bir durumla karşı karşıya kalabiliyoruz: Sömürgecilik ve ben merkezli güç anlayışı diyebiliriz.

    Kitabın 2.Bölümünde Cathy Caruth, 'Yalan ve Tarih' adlı makalesi ile 'Hannah Arendt' cümlelerini aydınlatmaya, derinlik katmaya çalışıyor. Bu kısımda Hannah Arendt'in diğer kitaplarına da atıf yaparak tüm kitaplarının toplamından genel bir yargı ile makalesini oluşturmuş. Elde ettiği bilgiler ile genelden özele bir durum tespiti ile 'yalan' ve 'siyaset' cümlesini tartışıyor.

    İmaj yaratma ile hem kamuoyuna kendilerini anlatmak hem de kendi içlerinde kendilerinin buna inanmasını sağlamak için modern adı 'halkla ilişkiler' olan propaganda kullanılmaktadır diyor. Bir de 'sorun çözücüler' adı altında 'entellektüel ve oyun teorisi yoluyla' ülkenin imajı için yalan söylemekten, olayları çarpıtmaktan çekinmeyecek kişilerin varlığından bahsediyor.

    Burada 'sorun çözücüler' kavramını irdeleyip, yani devletin siyaset teorisyenlerinin olayın 'ana omurgasını' oluşturduğunu çünkü bunların "ülkeleri için değil, ülkelerin 'imajı için'
    yalan söylemektedirler" diyerek olayı farklı açıdan irdelemektedir.

    Örneğin, bize çok tanıdık hatta Vietnam ismini çıkartıp herhangi bir ülke adı koyduğumuzda, Amerikan sorun çözücülerin hiçbir zaman değişmediğini görmekteyiz. Savaşın esas amacının 'Güney Vietnam halkının kendi geleceğini tayin etme hakkına kavuşmasını sağlamalı" Bu cümle zaten herşeyi açıklamıyor mu?


    Irak'a ve en yakın zaman dilimi içinde Suriye'ye 'Arap baharı' adı altında esasında 'Büyük Ortadoğu Projesi'nin bir parçası olarak 'Suriye halkının kendi geleceğini tayin etme hakkına kavuşmasını sağlamak' amacıyla ülkede kan, zulüm, göç, insanlık dışı uygulamalar yapılmadı mı?

    'Güney Vietnam'ı çıkarın yerine 'Suriye' yazdığınızda diğer cümle açısından değişen bir şey olmadığını göreceksiniz. Esasında olayın tepesinde 'imaj yapıcılar' ile 'sorun çözücüler'in kendi düşünce ve çıkarları doğrultusunda hükümetler üzerinde baskı kurarak bazı şeyleri gizleyip sonradan 'yalan' olduğu ortaya çıkan düşünceler üzerinden toplumu hizaya sokma amacı peşinde koşmaları anlatılıyor.

    Ya da benim anladıklarım bunlar.

    Ezcümle: Tavsiye ederim. Okuduğum kitap Sel Yayıncılık, Birinci Basım, Mart 2018 tarihli.
  • Ülkücü Hareket Üzerine Notlar[*]






    Türkiye’de büyük ölçekte “milliyetçilik”, küçük ölçekte “Ülkücü Hareket” üzerine özellikle de teorik eser kaleme alanların hatırı sayılır bir kesimi bu fikre yakınlık duymayan, hatta yer yer düşmanlık besleyenlerden oluşmaktadır. Hal böyle olunca, Kitab-ı kadimin mesajını ciddiye almayınca[1], Claude Cahen gibi vicdanını kaybetmeyen akademisyen/yazar/düşünürleri aramak oldukça zor olsa gerekir.[2] Milliyetçilik-ülkücülüğe ait olmayan günahlar dahi bu fikir akımının üzerine atılır.[3] Ülkücü Hareket hep dışarıdan tanımlanan bir kavram haline getirilmiştir. İçeriden bakanların yazdığı eserlerin de kendi dünya görüşünü tanımlarken, yorumlarken yetersizlikleri olabiliyor. Oysa bu konuda yoğunlaşıp soğukkanlı bir şekilde hakikate yakın kitap yazanlar da vardır kuşkusuz: Hayati Bice’nin: “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar” isimli eseri gibi.

    Dr. Hayati Bice’nin başlıkta ismi vurgulanan eserine değinmeden önce, kendisinin biyografisi hakkında şunlar söylenebilir. Hayati Bey, ilk kurulduğu dönemlerden itibaren yoğun bir şekilde fikir adamı, sanatçı yetiştiren ama son dönemlerde kurumaya başlayan Tıbbiyelilerdendir. Yazı hayatının olgunluk döneminde tasavvuf üzerine yoğunlaşan Bice’nin, bu eserinin dışında dokuz kitabı bulunmaktadır. Yazarın birçok gazete, dergide yazıları yayımlanmıştır.

    1994-1995 eğitim-öğretim yılında Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak görev aldı. MHP iktidarı döneminde Dış Türklerden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nda kısa süreli bir danışmanlık yaptı. Yazar, aynı zamanda yakın dönemde kurulan Ülkücü Yazarlar Derneği’nin de Kurucu Genel Başkanı’dır.

    Dr. Bice’nin bu yazıda konu edindiğimiz eserinin omurga/iskeletini oluşturan makalelerin büyük bir çoğunluğu, ilk olarak sosyal medyada yayınlanmış, gördüğü ilgi üzerine kitap halinde bir araya getirilirlerken yapılan ekler ve genişletmelerle bir bütünlüğe kavuşturulmuştur.

    “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar”, iki bölümden oluşmaktadır. Ülkücü hareketin temel kavramlarının ele alındığı birinci bölüme, “Türk-İslam Ülküsü’nün Koordinatları” adı verilmiş; ikinci bölüm ise “Ülkücülük Ekseninde Tartışmalar”a ayrılmıştır.

    İlk bölümdeki makalelerde, “Ülkücü bilincin şekillenmesi”, “Ülkücülerin manevî arayışları”, “Ülkücü hareketin ahlâkî yaklaşımları”, “Ülkücü Hareket ve İslamî kimlik” konuları üzerinde durulmuştur. “Ülkücü Kitlenin Ahlâkî Toplam Kalitesi” makalesinde yakın dönemlerde gözler önüne serilen siyaset erbabının ahlâkî zaafları ile ilgili eleştirileri dikkat çekmektedir. Bu konuda yazarın düşünceleri açık ve nettir.

    İkinci bölümdeki makalelerde, Milliyetçilerin günümüzdeki sorunları, Medyada Türk Milliyetçiliğinin Görünümleri, Korkak Sağcı Siyasetçiler ve Pantürkizm, Sosyal Pantürkizm/Türkbirlikçiliğin günümüze yansımaları, “Pozitif Ülkücülük” kavramı işlenmiştir. Bu makaleler arasında “Pozitif Ülkücülük” başlıklı olan makale, dikkat çekicidir. Müsbet (=pozitif) milliyetçilik daha önce bazı yazarlar tarafından gündeme zaman zaman getirilmiştir. Ancak, “Pozitif Ülkücülük” kavramı, bugüne kadar her halde hiç kullanılmamıştı ve bildiğimiz kadarıyla bu önemli kavramın içerisini de Dr. Bice kadar dolduran olmamıştır.

    Dr. Hayati Bice, Eski Dışişleri Bakanı, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Türk coğrafyası ve dünyası üzerine fikirlerini de değerlendirmiş, teorik ve pratik yaklaşımlarını iki makalesinde masaya yatırararak derinlemesine işlemiştir. Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun ve AKP iktidarının Türk dünyasına bakışını, Türk Dünyasına yaptıklarını/yapamadıklarını soğukkanlı bir şekilde irdelemeye çalışan yazar, Davutoğlu’nun ortaya attığı “Tarihdaşlık” kavramının İslâmcılık yerine kullanıldığını, akademik olarak güzel ve yerinde bir kavram olduğunu ancak, reel politikada tıpkı “komşularla sıfır sorun” gibi uygulanırlığının olmadığını vurgular. Hatta, Davutoğlu’nun ısrarla kullanmaya devam ettiği “tarihdaşlık söylemi”ni Turancılıktan daha da ileri bir ütopya, hayâl ötesi bir yaklaşım olarak görür. Makalenin yazıldığından bu yana geçen yaklaşık dört yıllık sürede yaşanan gelişmeler, Dr. Bice’yi desteklemektedir.

    Sonuç

    Ülkücü hareketin içinden bir isim olan Dr. Hayati Bice, Ülkücü Hareket hakkında ortaya koyduğu düşünceleri, dile getirdiği eleştirileri sağlam bir zemine oturtma gayretini sergilemiş; ortaya attığı orijinal tezlerin altını doldurmaya çalışmıştır. Akademik bir eser olmamasına rağmen, yerinde kullanılan dipnotlar esere akademik bir hava kazandırmış, konuyu derinlemesine incelemek isteyen okur için ufuk açıcı bir nitelik vermiştir. Milliyetçi aydınlar, bugüne kadar Pantürkizm kavramından daha ziyade “Turan” kavramına atıfta bulunurken, yazarın ‘Pantürkizm’i vurgulaması ilginçtir. Dr. Bice’nin bu kitabı ile ülkücülük ötesinde milliyetçilik literatürüne ciddi bir katkıda bulunduğunu düşünüyorum.

    Not: Bu yazı, İlteriş dergisinin Ocak 2015 tarihli, 7. sayısında yayımlanmıştır.

    [*] Hayati Bice, “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar” 308 s., Ankara, 2014, Bizim Büro Yayınları

    [1] Mâide Sûresi, 8. Ayet de açık ve net olarak şunu belirtir: “Ey İman Edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun, bu Allah korkusuna daha çok yakışan bir davranıştır…”

    [2] Haşim Şahin’in Ahmet Yaşar Ocak Hoca ile uzun soluklu mülakatlardan oluşan (“Arı Kovanına Çomak Sokmak”, 2014, Timaş Yayınevi) kitabında A. Yaşar Ocak, hocası Claude Cahen’e Osman Turan’ın ilim adamlığını sorar. Cahen, şu cevabı verir: “Ben Marksistim, Osman Turan milliyetçidir. Ben onun ideolojisini hiçbir zaman tasvip etmiyorum, fakat bilim adamlığı konusunda Osman Turan’ın önünde saygıyla eğilirim.”(s.201)

    [3] İskender Öksüz Hocamız kitabında (“Türküm Özür Dilerim”, 2014, Ankara, Bilge Kültür Sanat) Kitabı kitaplığımda bulamadım. Hoca, aklımda kaldığı kadar, mealen bu konuda şu örneği verir: “Ne kadar fanatizm, aşırılık varsa, milliyetçiliğin üzerine atılır. Örneğin, bir takımın fanatikliğinden bahsederken, Galatasaray milliyetçiliği, bir şehrin sevgisinden değinirken, Mersin milliyetçiliği, bir mesleğin tutkunluğundan bahsedilirken, marangoz milliyetçiliği derler, Müslümanın yobazından bahsederken dahi İslam milliyetçisi kavramı vurgulanır. Oysaki sadece ve sadece Milletin/milliyetin milliyetçiliği olur.”
  • "Başıma harika bir şey geldi. Göğün yedi kat yukarılarına çekildim. Tanrılar orada oturuyorlardı. Bana özel bir lütufla bir dilekte bulunma ayrıcalığı bahşedildi. 'Ne dilersin?' dedi Merkür. Bir an şaşırdım kaldım. Sonra tanrılara şu şekilde hitap ettim: 'Çok saygıdeğer çağdaşlar, dileğim tek şudur ki, kahkaha hep benden yana olsun.' Tanrılardan hiçbiri tek kelime etmedi; hepsi gülmeye başladı. Bundan dilediğimin kabul edildiği sonucuna vardım ve anladım ki tanrılar kendilerini zarafetle nasıl ifade edeceklerini biliyorlardı; zira ciddi bir tavırla, 'Dileğin kabul oldu' demek onlara pek yakışmazdı."

    Kitabın adının nereden geldiğini "Kaygı Kavramı"nda geçen bu paragraftan anlayabiliyoruz. Kierkegaard bu pasajda iki noktayı birden vurguluyor; birincisi kahkahanın tanrıların kendini ifade etme şekli olduğunu vurgulayarak kahkahanın değerini artırıyor. İkincisi ise tüm melankolisine karşı dünyaya kahkahayla baktığını, dünyayı öyle anlamlandırdığını bir kez daha gözlerimizin önüne koyuyor.

    Kitabın adı ile ilgili bu açıklamadan sonra, kitabın yazılış tarzı hakkında bilgi verelim. Bu kitap, Kierkegaard'ın kendisi tarafından yazılmamıştır. Roger Poole ve Henrik Stangerup tarafından 1983 yılında derlenmiştir.

    "Büyük bir dehanın tanınmaması elbette üzücü; ama yanlış tanınması daha da beter." diyerek açıklıyor Roger Poole kitabın yazılış amacını. Nedim Çatlı'nın dilimize kazandırdığı bu kitapta, önsöz bölümü haricinde tüm metinler Kierkegaard'a ait ve hiçbir yorum veya müdahale bu yoktur. Bu nedenle, Kierkegaard'ın kendisi yazmış gibi olduğunu söyleyebiliriz.

    Kitabın içeriğine geçersek, kitaptaki metinler Kierkegaard'ın ağır felsefî metinleri değil, daha çok Günlükler'den olmak üzere genel olarak yazın kariyerinin başlarına ait yazılara yer verilmiş. Bu açıdan bakarsak, Kierkegaard'a akademik olmayan bir ilgi duyan okuyucunun hedef alındığını söyleyebiliriz.

    Kitaba girişte, Danimarka halkı ile Kierkegaard arasındaki zıtlıktan bahsediliyor. Materyalist Danimarka halkına karşılık, idealist Kierkegaard ilk bakışta Alman felsefesine yakın gibi duruyor ama dönemin büyük düşünürü Hegel kendisini büyük hayal kırıklığına uğratınca kendi içine dönüyor.

    Kierkegaard'ın hayatında ailesi ile ilişkisi, özellikle babası Michael Pedersen ile olan ilişkisi önemli yer tutuyor. Günlüklerinde annesinin bir kere bile adı geçmemesine karşılık, "Søren'in annesinin ölümüne üzüldüğü kadar, dünyada hiç kimsenin bir ölüme üzülmediği" de söylene gelen bir ifade olmuştur.

    Baba Michael Pedersen'a dönecek olursak; oğlunu özellikle dinî yönüyle etkilemiştir. Michael, gençliğinde Tanrı'ya isyan ettiği için Tanrı tarafından cezalandırıldığını düşünüyordu ve Michael iki eşini, iki kızını ve iki oğlunu erkenden kaybetmesini dine bağladı. Bunun Kierkegaard felsefesinde önemli belirleyici olduğunu söyleyebiliriz, ayrıca Michael'ın zenginliği, toplumsal konumu da Søren'in hayatında önemli yere sahip olmuştur.

    Aile dışında, belki aileden de öte, Søren'in hayatındaki en önemli kişi elbette ki Regine Olsen'dir. "Baştan Çıkarıcının Günlüğü" baştan sona Regine ve nişana odaklansa da, diğer eserleri de sıklıkla o ilişkiye hitaplarla doludur diyebiliriz. Dünya tarihinin en uzun aşk mektubu "Ya/Ya da", "Korku ve Titreme", "Tekerrür" ilk başta yazılacaktır bu alanda. "Korku ve Titreme" elbette ki çok özeldir, ilk bakışta tamamen dinî amaçlarla yazılmış gibi gözükse de, sıklıkla Regine'e hitaplarla dolu olduğunu görüyoruz. Üstadın hayatı boyunca ironik olmadığı, ciddi olduğu tek konunun 'genç kız' ve nişan olduğunu söylesek yeridir.

    "Kitaplar bir anlamda tez, beden ise antitezdi."

    Kierkegaard'ın müstear isimler ile yazması da bir anlamda böylece bir anlam kazanıyor. Tezlerini farklı isimlerle ortaya koyunca, bedeniyle kısıtlama olmadan, rahatça hareket ediyor ve 'kahraman'' oluyor. Bu kitapta yer alan, müstear yazarların tartışmaları belki de edebiyatının doruk noktalarından biridir. Victor Eremita, Constantin Constantinius, Baştan Çıkarıcı Johannes, moda terzisi ve Yargıç Wilhelm 'kadınlar' ana başlığında tartışıyorlar. Kierkegaard, her müstear yazarını mükemmel bir şekilde konuşturur ama Baştan Çıkarıcı Johannes'in düşüncelerine hayran kaldığını görebiliriz.

    Kitapta, pek fazla yerde bulamayacağımız Kierkegaard'ın siyasi fikirlerinin de konu edildiğini görüyoruz. Üstad, birçok tartışmada siyaseten yetersiz olduğunu ve bunun kendisini ilgilendirmediğini söylese de elbette ki döneminin büyük kafası olarak gündemin içinde yer aldı, hele ki devrimci bir dönemde yaşadığını da hesaba katarsak, uzak durması imkansızdı. Bekleneceği üzere, muhafazakar diyebileceğimiz bir çizgisi var ama siyasi konularda yazdığı yazıların tatmin edici olmaktan uzak olduğunu söylemek mümkün ve olayları geniş bir açıdan görmemiş.
  • SPOILER SPOILER
    Kitap içeriği hakkında bilgi içerir.

    Allah’ın indirdiği bir kitapta, kutsal bir kitabın incelemesinde “spoiler” da olur mu diyeceksin biliyorum, ama olur. Nasıl mı olur? Bakalım nasıl olurmuş.

    Okumadın ki sen bu kitabı, hem de hiç okumadın, onun için çok güzel olur “spoiler”, hatta en rahatsız edeninden. Sana sorsalar en başta Kur’an’dan hesaba çekileceğim dersin ama buna rağmen yine de okumazsın. Okusan da anlamadan Arapça olarak okursun veya ezberden okuyup boğazından farklı farklı tonlamalar çıkartarak, nağme vere vere okursun, anlamak istemezsin içindekini. Ne gerek var ki anlamaya değil mi, Allah anlasın ya yeter sonuçta(!) Hâlbuki böyle yaparak Allah’ın dediğinin aynısını geri olarak söylediğini de düşünmezsin. Din adına bir şeyler yapmak istediğinde de sana biri gelip Kur’an’dan ayet ile cevap verirse de umursamazsın o ayeti, aynı Hicr Suresi 91. ayetteki gibi; çünkü inandığın, büyüklerinden gördüklerin doğrudur senin için. Bu ayetleri anlayamayacağını ileri sürersin, dua ayetler yeterlidir çünkü senin için.


    Arapça okumak tabii ki önemlidir Kur’an’ı ama senin anlaman gerektiği kadar önemli değildir. Bak mesela sana bir örnek vereyim: Senin bir yakının sana mesaj/mektup gönderse hemen açıp okumak istersin haklı olarak. Açtın ve baktın ki bu mesaj farklı bir dilde, hadi olsun Arapça bu mesaj/mektup. Hemen Arapça bilen birine gider ve sana diline çevirmesini istersin. Haklısın, seviyorsun çünkü onu ve sana çok yakın ve öğrenmek anlamak istersin, ama en çok sevdiğim dediğin Allah’ın mesajını anlamak için uğraşamazsın, bırak yakınlığı boş ver şimdi, sana Kaf Suresi 16. ayette yazdığı gibi şah damarından daha yakın olan Allah’ın mesajını anlamak dahi istemezsin.


    Tamam o zaman anlaştık seninle, okumak istiyorsun Kur’an’ı ama bu sefer de Türkçe okumak istediğin için etrafındakilerden tepki alıyorsun. Ne diyorlar mesela sana “Kur’an Arapça indirildi ve Arapça okunmalı” mı diyorlar? Bunu derler tabii başka ne diyebilirler ki! O zaman gel onlara Kur’an’dan “spoiler” verelim, Allah’ın İbrahim Suresi’nde “Onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin dili ile gönderdik” diye buyurduğu 4. ayetiyle cevap verelim. Yetmedi mi bu cevap onlara, o zaman Fussilet Suresi 3. ayetten “Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış, Arapça okunan bir kitaptır.” dan cevap verelim. Verdik birçok “spoiler”ı, az da olsa sustular; ama bu sefer sen Kur’an’ı anlayamazsın diyecekler, anlamak için farklı şekilde bilgilerin olması lazım diyecekler. Durdun birkaç saniye, düşünüyorsun “Allah Allah” deyip içinden, şaşkınlığını belli ediyorsun, “Allah bizlere, yarattığı kullarına anlayamayacakları bir kitap mı gönderdi” diye devam ediyorsun düşünmeye. Zumer Suresi 3. ayette “Dikkat ediniz saf din Allah’a aittir” diye yazmasına rağmen bu nasıl olur diye düşünüyorsun, hatta “Allah kendi kitabı için beni başka kaynaklara mı yönlendiriyor diye de” düşünüyorsun, ama boş verelim biz bunları, bunlar kendi düşüncelerimiz bizim. Bakalım Kur’an’da Allah bu durum için neler diyor. Birkaç “spoiler” daha verelim ama bu sefer de fazla verelim biraz. Örneğin: Kamer Suresi 17, Hud Suresi 1, Yusuf Suresi 1, Kehf Suresi 1, Nur Suresi 1, Şuara Suresi 2, Neml Suresi 1-2, Kasas Suresi 2. Sanırım bu kadar “spoiler” yeterlidir onlara. Acaba fark ettiler mi genel olarak hep surelerin başlangıcından örnekler verdik.


    Başladın okumaya ama Muzzemmil Suresi 4. ayette de yazdığı gibi ağır ağır okuyorsun, yani anlamaya çalışarak, tabir-i caizse çember yöntemi ile okuyup ayetlerin açıklamasını farklı ayetlerden alıyorsun. Bu kısımlarda işte dikkatini bir şeyler çekiyor. İçinde borçtan kurtulma duasının olmadığını görüyorsun, ne sevdiğinle evlenme duası ne de zengin olma duasının da olmadığını görüyorsun. Doğru yolu bulma haricinde ve Allah’ı anma haricinde bakıyorsun dualar da yok içinde. Burada araya girip sana bir şey anlatmak istiyorum. Yakınımda bir karı-koca vardı, çok da değerli insanlardı. Bunlar her Ramazan ayında Kur’an’ı Arapça okuyarak bitirirlermiş. Sonra kafalarına esmiş ve demişler ki hadi bu sefer de Türkçe okuyalım demişler ve başlamışlar okumaya. Birkaç sayfa okuduktan sonra kadın kocasına demiş ki “Ne olur beni durdur imanım bozuluyor.” Çünkü din diye gördüğü, uyguladığı hiçbir şeyin Kur’an’da olmadığını hatta çoğularının da aksinin olduğunu görmüş, ya korkuyor gerçekten böyle diyor ya da sağlam bir ironi yapıyor. Evet, okuyorsun ve içinde dualar olmadığını görüyorsun, bazı tarihi olaylardan bahsettiğini okuyorsun. Kadınların din adamların söylediği gibi geri planda kalmadığını görüyorsun, erkeklerin ise kadınlardan fiziksel gücün haricinde bir üstünlükleri olmadığını da görüyorsun. Kadın mesela dışarıda veya yabancı erkeklerin yanında gülemez derler ama Hud Suresi 71. ayette İbrahim Peygamber’in hanımın başka erkeklerin yanında güldüğünü görüyorsun ama gülmeye en ufak bir eleştiri olmayıp aksine müjde aldığını da okuyorsun. Yasak meyve konusunda ise hep Havva’yı suçlarlar diye biliyordun ama bir bakıyorsun Taha Suresi 115. ayette Allah değil Havva’ya tabir-i caizse Adem’e yükleniyor.

    Merakın gittikçe daha çok artıyor, mesela Hz. Muhammed’i insan üstü bir peygamber olarak tanırken artık insan üstü değil üstün “insan” olarak tanıyorsun. Hadis kitaplarında bile geçmeyen “levlake” hadisi var ya hani “sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” diye işte buna zıt bir peygamber okuyorsun. Bakıyorsun Tekvir Suresi 22. ayete Allah Hz. Muhammed için “arkadaşınız” diyor, sonra bakıyorsun Furkan Suresi 7. ayette Peygamber’in yemek yediğini ve çarşılara gidip alışveriş yaptığını okuyorsun ama yok hâlâ insandan üstün diyorlar ve bu sefer de Fussilet Suresi 6. ayeti okuyorsun ve “De ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım” ile doğru sonuca ulaşıyorsun. Ama yok bu sefer de “ismet” diye bir şeyler çıkartıp peygamberler günah işlemez diyorlar, hak veriyorsun onlara evet işlemez diyorsun ama bu sefer de karşına “Allah seni affetsin” diye başlayan Tövbe Suresi 43. ayet çıkıyor, okumaya devam ediyorsun ve Nisa Suresi 105. ile 106. ayette Allah’ın Peygamber’e “Sakın hainlerden olma” dediğini okuyorsun, devamında da “Allah’tan af dile” kısmını okuyorsun ve onların bu dediklerini de kabul etmiyorsun. Okudukça da Tahrim Suresi 1, İsra Suresi 73-75, Muhammed Suresi 19, Fetih Suresi 1-2. ayetlerinin bu konuyu desteklediğini fark ediyorsun. Unutmadan söyleyeyim, ilerleyen zamanlarda şunu da öğreneceksin ki yukarıda bahsi geçen “levlake” hadisini İncil’de Pavlus’un yazdığı Koloselilere Mektup kısmında okuyacaksın ve İslam’ın içine nasıl girdiğini de öğreneceksin.

    Önceden dua ediyordun “Allah’ım bizi Peygamber’in şefaatine nasip eyle” diye. İşte maalesef o zamanlar bazı şeyleri düşünmüyordun. Hesap gününde Allah’tan değil de Peygamber’den şefaat isteyerek dua ediyordun, hâlbuki Fatiha Suresi’ni her gün okurken 4. ayette “maliki yevmiddin” derken “O, din gününün sahidibir” dediğini bilmiyordun. Kur’an okumaya devam ettikçe de Zumer Suresi 44. ayet, İnfitar Suresi 17-19’u okuyacak ve şefaatin yalnızca Allah’ta olduğunu görecek ve öğreneceksin. Bunlar da şaşırtacak seni. Maide Suresi 104. ayet ama seni bu kısımda rahatlatacak, etrafındakilerin hangi yanlışta olduğunu göreceksin ama bu sefer de susmak razı etmeyecek seni ve konuşmak ise çare de olmayacak sana.

    Mucizeler okuyordun birçok kitapta, birçok kişiden Ay'ın yarılmasından kafası kesilmiş bir çocuğun diriltilmesine kadar birçok mucizeler okudun ve duydun da. Bu sefer ise Rad Suresi 38'i okudun ve düşünmeye başladın, Hicr Suresi 7 ve 8 ile daha da çok düşünmeye başladın ve İsra Suresi 90 ile 93. ayetler ise sende büyük bir etki yarattı ama yine de için rahat değil bu kadar çok mucizeler duydun bu zamana kadar bunlardan biri gerçek olmalı diyorsun, Peygamber'in Kur'an haricinde mucizesinin olmadığını bilmek seni rahatsız ediyor. Rad Suresi 7. ayeti okuyorsun ("Eğer yüz çevirip gitmeleri sana ağır geldiyse, haydi gücün yetiyorsa, yerin içinde bir delik yahut gökte bir merdiven ara da onlara bir mucize getir. Allah dileseydi onları doğru ve güzelde birleştirirdi. Artık cahillerden olma.") ve mucizenin gelmediğini tamamen öğreniyorsun, hatta Peygamber'in mucize gelmedi diye üzüldüğünü, üzülmekle beraber istediğini Allah'ın ise O'na gücün yeterse yap dediğini okuyorsun ve O'na cahillerden olmadı dediğini de okuyup bu konuda da doğruya ulaştığın için hem sevinip hem de düşüncelere giriyorsun.

    Evliyâ adı altında bazı kişilerin yüceltildiğine sürekli şahit oldun, sen de inanıyordun ki evliyâ diye bir şey vardı ve onlar yüceltilmiyor aksine yücelerdi ama A’raf Suresi 2 ile 3. ayeti okuduğunda da Allah’ın kendisini bırakıp insanların kendilerine evliyâ bulmasına, aralarına evliyâ sokmalarına karşı çıktığını göreceksin ama burada merak edecek ve bu kelimenin manasına bakacaksın. Veli kelimesinin çoğulu olup Allah’a dost manasına geldiğini öğreneceksin yani anlayacaksın ki Allah’a düşman olmayan herkes ve kurallarına uyan herkes artık senin için de evliyâ olacak. Bundan sonra da uçan, kaçan, seslendiğinde sana yetişen, Turkcell şebekesi gibi mükemmel çekim gücüne sahip olduğu iddia edilen kişilerin aldatmacadan başka bir şey olmadığını da öğreneceksin.

    Maun Suresi’ni okuduktan sonra ise dinde namazın öncelik değil yardımın ve iyiliğin öncelik olduğunu öğreneceksin. Bakara Suresi 62. ayet de destekleyecek bu görüşünü. Bu sefer de niye hep sorgunun namaz üzerinden yapıldığını düşüneceksin, çünkü “Vay o namaz kılanların haline ki yetimi doyurmadılar” kısmı çok düşündürecek seni. Namaz kelimesini detaylıca araştıracak ve namaz kelimesinin Arapça değil Farsça bir kelime olduğunu öğreneceksin ve fark edeceksin ki namaz kelimesini Kur’an’da da geçmiyor diyeceksin. Geçen kelimenin ise aynı anlamda kılınan namaz ile beraber birçok kelimelere eşit olduğunu da göreceksin.

    Daha birçok şeyi daha öğreneceksin. Sırat köprüsünün olmadığını, kabir azabının olmadığını, dinde hadislerin değil önceliğin ayetler olduğunu öğreneceksin. Tasavvuf denilen oluşumun ise tamamen İslam dışı olduğunu öğreneceksin. İşte burada, tam da bu zamanda tepkiler alacaksın. Peygamber düşmanı diyecekler sana, peygambersiz din olmaz diyecekler ama anlatamayacaksın kendini, sen konuşacaksın düşüncelerini söyleyeceksin ama her söylediğin söz karşı tarafta ateşe atılan odun etkisi yapacak; çünkü sen hâlâ onların gözünde peygamber düşmanı olacaksın, hâlbuki senin tek yaptığın Peygamber’i tarihte olduğu gibi Kur’an’ın içine almak olacak, hatta onlara Hakka Suresi 40 – 44. ayetlerin arasını okuyacaksın ama onlara yine de yetmeyecek. Susacaksın ama susmanda da gönlün razı olmayacak. Dediğim gibi konuşman ise hiç etki etmeyecek, belki de sadece lütfen düşünerek ve araştırarak Kur’an okuyun diyeceksin.

    Biliyorum sen okuduktan sonra bunları düşüneceksin ve böyle bir inceleme yazacaksın çünkü düşünen birisin ve önceliğin ayetler olduğunu da biliyorsun. Bunda da ben genelleme yapmıyorum zaten, kimseye hakaret de etmiyorum, inancına dil de uzatmıyorum sadece sana söylüyorum evet sana.
  • Malesef hiçbir fikri derinliği olmayan bir kitap. İslamcı cenahta varolan düşüncelerin tekrarından ibaret.

    Bu kitabı okuduğum zamandan şu anda gelmis olduğum noktadaki zihinsel evreye göre konuşacak olursam kitabın adı bile sakat. Düşüncenin bana kalırsa müslümancası, hıristiyancasi, yahudicesi olmaz olamaz.

    İslamcılığın ve bütün entegrist dogmatizmlerin en büyük handikapı bu. Aslında bütün dogmatiklerin handikapı: Düşünceye bir ad ve sınır koymaları.

    Böyle bir düşünme tarzı düşünce değil ezberlerin tekrarından ibaret kalacaktır. Bu kitapta İslamcı ezberlerin sığ tekrarından ibaret.

    Deneme dediğimiz yazın türü sadece kısa yazılardan ibaret olmamalı. Bu konuda mesela Zweig'ın Yarının Tarihi isimli eserindeki denemelerin her biri en az bir kitap kadar vurucudur. Denemenin amacı da budur zaten biraz huzuru kaçırmak ve birazda şu gök kubbede söylenmemiş ve söylenmeye korkulmuş olanları yazmak. Bu anlamda deneme insanı bir ideolojiye çağırmaz daha çok sorgulamaya davet eder.
  • Adı gibi bir masal kitabı değil. :) matematik kitabı formatında hazırlanmış çok basit anlatımlı ama arka sayfadaki alıştırma da anlatım olarak baş sayfalardaki yaşa uygun olmayan derecede zor bir kitap olmuş.