• #kitapyorumu
    #OyuncuKadın #OrhanKemal
    Epsilon Yayınevi / 202 Syf. / Öykü

    Herkese Merhaba. İki farklı uzun hikayeden oluşan ( Oyuncu Kadın ve Gavurun Kızı ) Bir öykü kitabı ''Oyuncu Kadın''. Ve aslında kadınların çaresizliğini, kadın sorunlarını anlattığı bir kitap. Bu yüzden ilgimi çeken ve bitirdiğimde iyi ki okumuşum dediğim bir kitap oldu. Ve son öykü başlı başına zaten beni büyüledi. Orhan Kemal ile henüz yeni tanışıyor olsam da üslubuna hayran kaldım tıpkı ''Cemile'' kitabında olduğu gibi. İlk sayfasından itibaren tüm gerçekliğini ve samimiyetini ustalıkla konuşturuyor. Sonuna kadar gerçek edebiyatın tadına varıyorsunuz.

    Ben kitapta yer alan iki öyküden ''Gavurun Kızı'' adlı hikayeyi daha çok sevdim. Resmen Evdoksiya ve Kâmran'ın hayatına konuk oldum, öyle hissettim. Ama bu öyküden önce kısaca ilk hikayeden biraz bahsetmek istiyorum. ''Oyuncu Kadın'' isimli bu öykü Cumhuriyetin henüz kurulmadığı yıllarda, Konya'daki bir geleneği anlatıyor bize. Bu gelenek evlerde düzenlenen oradaki yerli halkın erkeklerinin, oyuncu kadın adı verilen kadınları oynatarak alem yapmalarından ibaret. Bu kadınlara karşı ilk sayfalarda ön yargıyla baksam da hayat hikayelerini okuduğumda ne kadar yanıldığımı anladım. O erkeklerin karılarının bile anlayışla karşılamaaı hatta onların tüm işi üstlenip her şeyi hazırlaması da bana çok tuhaf gelmişti. Bunun dışında bu öykü aslında sonu kötü biten, oyuncu kadın geleneği ile ilgili bir aşk hikayesi idi. Bu öyküde ayrıca Osm. Saltanatı da eleştirilip, Atamızın Cumhuriyet hareketi övülüyor. Saltanatın ne demek olduğu, sırf Millicilere katıldığı için, Mustafa Kemal'in dış düşmanlara karşı mücadelesinde yanında olduğu için, bir gencin annesinin vahşice Osm. Askerleri tarafından öldürülmesi her şeyi anlatıyor zaten.

    İkinci öykü ''Gavurun Kızı'' ise bir Türk genci ile bir içim su bir Rum kızının aşkını anlatıyor. Kâmran kimsesi olmayan bir genç, aynı şekilde rum kızı Evdoksiya, babası küçüklüğünde terk etmiş, annesi bir başka adamla ilişki yaşadığı için dedesi tarafından öldürülmüş. Ve Evdoksiya'yı 1 yaşından beri dedesi büyütmüş. Onun da dedesinden başka kimsesi yok. Onu rum gelenekleri, hıristiyan dinine bağlı yetiştirmiş. Ve aynı şekilde dinine, milletine bağlı birisiyle evlenmesini istiyormuş. Ama onun gönlü müslüman bir Türk'e düşünce olaylar geliştikçe gelişiyor. Ama kol kola verince hiçbir engel onların önünde duramıyor. Ne din farkı, ne geçim dertleri, ne de kötü insanlar.
    Yani kısaca aşk, din, yaşam zorlukları, geçim sıkıntıları, kötü insanlar ışığında gelişen çok güzel bir öyküydü. Hala etkisinden çıkmış değilim.
    Orhan Kemal in ruhu şad olsun. Bambaşka yaşamlarla beni buluşturduğu için kendisine çok teşekkür ediyorum. Umarım eserlerinin yaşadığını, sevildiğini hissedip rahat uyuyordur.

    Kitaptan Alıntılar:

    Bir ara,
    ''Teyze,'' dedi, ''gücenmezseniz size bir şey söyleyeceğim...''
    Kızlar, kadınlar temin ettiler. Ne vardı gücenecek?
    Gülümseyerek,
    ''Evleriniz de insanlarınıza benziyor!'' dedi.
    ''Ne gibi yavrum?
    ''İnsan sizleri de, evlerinizi de ilk görüşte yadırgıyor. Ekşi, asık yüzlü oluyorsunuz ama, sizinle tanışıp, evlerinizin içine girince...''
    ''Fikrini değiştiriyor mu?''
    ''O saat!''
    İhtiyar kadın dertli dertli içini çekti :
    ''Haklısın yavrum. Yüzümün ekşiliği, yıllar yılı çektiğimiz kahır, üzüntüden.Kahır çeken insan yaslı olur, canı gülmeyi istemez...''

    ''Sevin çocuklar!'' diye pekiştirdi. ''Sevebildiğiniz kadar sevin. Sevdiğiniz, ama gerçekten sevdiğiniz için hayatınızı tehlikelere atın, ölüme bile aldırış etmeyin. Çünkü, insan iki defa gelmiyor dünyaya!''

    Ulan enayi dedim, bu dünya fani bir dünya. Bu dünyada yeyip içtiğin, bir de sevip sevildiğin kâr kalır. Kime kalmış bu dünya? Kalsa Sultan Süleyman'a kalırdı.

    '' Aldırma. Din, min, şu bu... Hepimiz insanız!''

    ''Yooo... Gâvur mavur yok. Kaldırın bu lafları. Dininden bize ne? Bize insanlığı, güler yüzü, tatlı dili yeter!'' diyorlardı.
  • ***Girizgâh

    “Lumière kardeşler ilk özel sinema sunumlarını ise 22 Mart 1895 tarihinde, halka açık olan ve izleyiciden ücret alınan ilk gösterimlerini Paris'te Salon Indian Du Grand Café'de 28 Aralık 1895 tarihinde gerçekleştirmişlerdir.(Bu gösteriye Louis Lumière tarafından öykülü film ve bilim kurgu filmin atası sayılan Georges Melies de davet edilmiştir.) Tarihe geçen bu genel sunum, Lumière kardeşlerin ilk filmi olan Sortie des Usines Lumière à Lyon (Lumière Fabrikasından Çıkan İşçiler) ve bir trenin istasyona yaklaşmasını kesit alan (bu tren filmi izleyenleri o kadar etkiledi ki izleyiciler yerlerinden kalkıp salondan dışarı çıkmak istediler) filmin de aralarında bulunduğu on kısa metrajlı filmden oluşuyordu. Her film 17 metre uzunluğundaydı ve yansıtıcı ile çevrildiklerinde 46 saniye sürüyorlardı.”(1)

    Sinemanın bir “yabancı” olarak ilk deneyimidir Paris’teki kafede yaşananlar. Gerçi sanat biraz da bu etkiyi uyandırabilen, insanda daha önce hiç karşılaşmadığı türden bir karşılaştırma oluşturan (belki büyülenme, büyünün etkisinde kalma) sarsıcı olma hâli değil midir? Artık bundan sonra gelenler ya tekrardan ibaret olacaktır yahut da zor olanı başararak yaratacaktır. Robert Bresson’un Mouchette filminde, henüz açılış esnasında avcının bize hissettirdikleri yahut filmin nihayetinde genç kızın yuvarlanması esnasında izleyici olarak karşısında olduğumuz hâl bu yabancılığa (neredeyse sadece kendisinin bildiği bir şeyi yapmakta olduğunu ve aramızdaki mesafeyi bize unutturmaz) ait değil midir? Karşımızda olan hiç tanımadığımız bir şey ve ne olacağını bilmiyoruz?

    Sanatçı ile izleyicinin bu yabancılık (ve aynı zamanda ortaklığı da içerir bu) dâhilinde, eser dolayımıyla ilişki-siz karşılaşması nadirattandır ve epeyce güçtür artık. Söylenmedik ne kaldı?

    (Bu parantezin müsebbibi Metin Abi’dir. Her defasında Umberto Eco’ya atıfla “bu gök kubbe altında söylenmemiş tek bir söz kalmamıştır” sözünü hatırlatır. Bir keresinde ben de ona aslında bu sözün kendisini de içererek bin yıl kadar önce Firdevsî tarafından söylendiğini hatırlatmıştım. Şöyle demekteydi Şehnâme’nin yazılışına dair: “Söylenecek bütün sözler söylenmiş, yeniden söylenmeğe değer söz kalmamıştır. Ben de sana bunlardan birisini söyliyeyim.”(2) Bu hatırlatma üzerine Metin Abi, Tacik bir arkadaşının Goethe ve Firdevsî üzerinden bir geçmiş ve değerler üzerine bir anısını anlatmıştı. Haksız mıydı öfkelenen Tacik, Metin Abi? Eco söylemişse şayet, cümlenin başına “bu da dâhil” ifadesini eklemesi doğru olmaz mıydı ya da artık ben’in kalmadığı yerde bu vurgu da anlamsız mı kalır? Ardıl eserler de tıpkı Firdevsî’nin deyişi gibi, ben de sana bunlardan birini söyliyeyim’i içerir. Firdevsî yine de kendisine belki bir yer bulmaktan söz ediyordu. Onun mütevazılığı içinde bu yer arayıştan doğar yaratıcılık.)

    Lumière kardeşlerin sinema gösterimi ile ilgili bambaşka saikler de etkili elbette yaşananlar da fakat bizim üzerinde duracağımız şey bu sarsıcı duruma istinaden, yabancılık ilişkisi üzerine. Yabancı, “en gerçek” olarak gelmektedir üzerimize ve sadece bizim, o an için.

    Trenin gara gelişi, bir anlamda trenin sahiden gara gelmesini ve izleyicinin yanlış(!) bir konumlanışla garda bulunuşunu da içerir yahut da tren, garı terk etmiştir ve izleyicinin üzerine gelmektedir. Her iki durumda da tek bir mekân içinde mekân, gerçekliğinin dışına taşmaktadır ve mekânda bulunan da… Mekânda bulunanın asıl konumu “eserin karşısıdır”. İzleyiciyi her şeyden arınık biçimde kendi karşısına çekmiştir mekân-zaman ilişkisini yıkıma uğratarak. Eserin içinde bu yıkımı yapmak ayrı konu ya Dr. Caligari’nin Muayenehanesi gibi, şimdilik geçelim.

    Yıkıntı mekân-zaman içerisinde eserin gerçekliği izleyiciyle buluşur; tren sahiden gara gelir, üstelik izleyicinin üzerine. İzleyici eserin zaman ve mekânındadır. Kendisini(izleyiciyi) oraya taşımıştır eser. Eserin içinde olan izleyici kaçmaya çalıştığında, koltuğunda oturmakta olanı (kendisini) da sürükler. İşte burası bizi ilgilendirir!

    Tren gara öyle bir geldi ki, sahiden geldi bir an için. Trenin gara gelişini pasif bir anlatımla sunmadı, bizzat tren gara tren gara geldiğinde ne olduğunu gösterebildi. Trenin gara gelişi bir görünüm-bilgiden ziyade yaşantının kendisi olarak yerini buldu.

    Frederic Tuten, Uzun Yürüyüş’te Mao’nun Maceraları kitabını yazdıktan sonra, sonda yer alan Mao ile röportajın gerçek olduğu zannedilir(Peki gerçek değil miydi?). Mao ile yine röportaj yapması için onu Çin’e bile göndermek isterler yayıncılar. Tuten ise bu ilk eserinde ne bulduysa tıkmıştır içine, ne metin kendisine aittir ne de metinde geçenler Mao’ya. Kitabı yayınlanmış yazar tanıdığının tavsiyesine uymuştur belki, ne demişti:

    “İlk kitabında arkanda seni gözleyen birileri yok, her şeyi, bulaşık makinesini bile tıkıştır içine”.(3)

    Bu fikri hayata geçirmenin epey zaman aldığını söyler Tuten ve gerçekten yapmıştır da. Aslında ben yazarla karşılaştığında yazmakta olduğu şeyi de merak ettim ya: “Meksika, aşk, seks ve ölümle ilgili (daha ne olsun), tekila içmeye, boğa güreşi izlemeye, -eskiden de şimdi de hiç yakamı bırakmayan- yalnızlığa dair roman.”

    ***Yabancı’ya Dair

    Bunca girizgâhtan sonra artık asıl meseleye yaklaşsak sanırım iyi olur; Albert Camus’un Yabancı’sı yahut tanımadığım bir okurun (TSena_gl) bu eser hakkındaki bana hakikaten sarsıcı gelen düşünceleri:

    “Kitabı beğenmedim, demeyeceğim, sadece bana hitap etmediği kesin. Bu tarz olaysız kitaplarda derin anlamlar ararım, anlık olarak beni etkileyecek veya hayatıma katabileceğim şekilde, farkındalığa sebep olacak anlamlar ama bu kitapta böyle bir durum söz konusu değildi.

    Kitapta, bir adamın hayata karşı, insanlara karşı, duygulara ve olaylara karşı kayıtsızlığı anlatılıyordu; bu tarz bir kitaba ben de kayıtsız kaldım haliyle.

    Ne herhangi bir duygu ne de herhangi bir düşünce kattı bana, yavan bir şekilde okudum, bitti. Kitabın bir amacı vardıysa ya ben anlamadım ya da yeterince iyi anlatılamadı, bilmiyorum. Benlik bir kitap değildi kısacası.” (4)

    Kitabı olaysız olarak tanımlayışını bir bakıma doğru buluyorum ya da benim neyi bulduğumun bir önemi yok, salt onun dediklerini düşünelim.

    • Olaysız bir kitap ve sırf bu yüzden derin ( yüzeysel-yüzeyde değil, bunu daha sonra derinleştireceğiz) anlamlar arayıp bulamayış.

    • Bir adamın kayıtsızlığına karşı kayıtsız-kalış (ki beni sarsan şey burasıydı).

    Okur ne kadar farkındaydı bunları ifade ederken bilmiyorum fakat Yabancı’ya dair en doğru şeyleri dolaysızca ifade etmekteydi. İlki, bir derinlik bulunmayışı ki eser bir yüzey anlatısından ibaret, ne doğrudan anlam ve imalar içeren ne de dolaylı olarak semboller ya da metaforlar aracılığıyla bir anlama çağıran bir eser, yazarın dahi müdahil olmadığı bir yüzey anlatısı (Belki metinlerinin tümü için söylenemez ama bunu en iyi yapanlardan birisi de Herman Melville’dir. Onun eserlerinde açığa çıkan ihtişam da buradan doğar).Bir anlama çağırmıyor eser; çağrısı 1 anlama değil. Eserin değil, kendisinin derinliklerine de çağırmıyor okuru, bir yüzey gezintisi sunuyor, bir aralık sunmuyor sızabileceği.

    İkinci tespit ise kayıtsız kalana karşı kayıtsız kalışa dair, kayıtsızca geçilip gidilene… Yabancı, geçip giden; sana kayıtsızlığı içerisinde kendisini sürdüren senin beklenti alanına girmeden yine kendisi olarak çekip giden.

    ***Kimdir 1 Yabancı? Bu kayıtsız kalınan…

    Bu kayıtsız kalışa ilişkin sevgili Ahmet Y.’ye şunları söylemiştim:

    “Mesele de tam oradan başlıyor işte, o şekilde ifade edilmese şimşek çakmayacaktı zihnimde. Kendi kayıtsızlığını bir üst sıçrama gibi vurgulayış. Her inceleme biraz saçmadır (şu an benim de bu metne yaptığım bu) fakat bunu bir isim değil de fiil (saçma-k) gibi de düşünmeli... Kendi kayıtsızlığını vurguladığında aklıma şu soru geldi; Camus bu nedenle mi kitabın adını Yabancı olarak seçti acaba? Öyle bir metin ki yabancılığa dair hiçbir analiz yapmayan okur, kitabın ve kahramanın karşısında, kendisiyle hiçbir kesişimi olmayan bir "şey"le karşılaşmasından dolayı adı konulmamış anlam türüyor... Kitabın adı çok farklı bir yere çekiyor onu, yabancılaşmaya dair (bunun üzerine analizler yapmak kolay iş); ama çektiği yer tam da hatalı yer ve bana kalsa Camus'un de böyle bir derdi yoktu... Aradığı okur işte bu okurdu onun, hiç tanımadığı biriyle yine hiç tanımadan, yüzleşip, yüzleşmeden geçip giden insan... Bu kayıtsızlık işte... Okur ile roman kahramanının benzerliğini saklı tutalım da ilerleyelim şimdi... Camus kahramanına analiz yapılmasını mı isterdi yoksa karşısında kayıtsız kalınarak çekilip gidilmesini; eğer absürdü onun anlamında düşüneceksek ikincisi doğru gibi... Onun anlamını bulmak istediği yer kesinlikle örtük kalan, dile ge(tiri)l(e)meyen bir yer olarak burası... Söylenmemiş olarak kalınacak... Ben sana Yabancı'yı anlattım ve o sana yabancı... İçsel mutabakat, üstelik bu kesişimsizlikte çatışır gibi görünürken... Okurun yazdıklarına bakarsak Camus hiçbir yazarın kazan(a)madığı bir muzafferdik kazanmış gibi; son paragraf bunu gösteriyor... Yabancı’yı yine yabancı bırakarak çekip gitmiş yazar, neredeyse hiçbir aralık bırakmadan... Sızılacak bir aralığı olmayan kahraman nasıl yaratılır? Cevap önemsiz şimdilik, bu aralığı bulamadığımız için Meursault incelenemez olur ve yabancı olarak kalır/ölür... Oysa bulsaydık delik deşik edebilirdik onu, şimdi saçmalayacağız öyleyse... Okur Camus sertliğiyle dikilmiş Camus'un karşısına... Okur onu anlamadan gittiğini düşünüyor ama işin daha ilginci Camus onu anlamış bile kaç yıl önceden, onun için yazmış... Ben bu ismin içerik bağlamından değil, tam da okurun kahraman ve kitap karşısında düşeceği hâlden dolayı aldığını düşündüm incelemeyi okuyunca...”

    Biraz daha toparlayıcı olursak; Yabancı’yı anlatırken (bu anlatım etki kurmaksızın göstermeye yöneliktir, anlatım işaret etmeyi içerir, etki kurmayı değil) maksat Yabancı’nın kim ve ne olduğunu en dolaysız biçimde hissettirmekti, en gerçek biçimde sana yabancı olanı. Kitabın adı içeriğini ifade etmekten çok (ve bununla birlikte başka bir biçimde bunu yaparak) sana gerçekliğini sunuyor. Adı açıklanmaktan ziyade sende oluşacak olan etkisi üzerinden bir anlama kavuşuyor ve örtük.

    Lumière kardeşler yerinden kaldırdı, Camus ise kayıtsız bırakacaktı, yabancı olduğunu hissettirecekti. Onun çarpıcılığı sana hiç temas etmeyişindeydi, bu alışıldık olmayan bir durum. Yabancı’yı anlatmak bu hâliyle çarpıcılığın sıfır şiddetinde en çarpıcı olanı değil miydi? Camus, Yabancı karşısında yabancı bırakmadı mı bize onu?

    Yabancı kendisiyle bir ve aynı olandı (özdeş), neresinden inebilirdik derinliğine? Bir başka hakikati gösterdi belki; kendimizle bir ve aynı olduğumuzu, kendimizle birlikte…
    Bize Meursault’un varlığını mı duyumsattı yoksa onun karşısında kendi varlığımızı mı? Aynı şeyi Franz Kafka (Dönüşüm) ya da Yusuf Atılgan (Anayurt Oteli) sordurmadı mı? Şiddetli bir biçimde bizi hariçte bırakan bir eser değil miydi yarattıkları ki hariçte kalmayla salt kendimizi görebilirdik.
    Kendisinden olanca kudretiyle öteye iterek varlığımıza çağırmadı mı bizi? Bu kesişmeyen, temas etmeyen özdeşlik neyi düşündürür bize?

    İronik değil mi her şeyde kendimizi yahut anlamı (kendimize ait) arıyor oluşumuz? Her yerde kendimizi ve kendimize ait olanı arıyorsak biz neredeyiz? Nerede ikamet ediyoruz kendimizde değilsek?

    Bu ironik durum asıl olarak Italo Calvino’da zirveye çıkar, Varolmayan Şövalye’de… Şövalye Agilulfo’nun var olmayışı neyi anlatır geçelim bir an da Gurdulu’ya dönelim yüzümüzü. Gurdulu kendisini her şey zannediyordu, her şeyi kendisi zannediyordu. Neye dokunsa, neyi görse o oluyordu. Kendisini aramadığı tek yer kendisiydi, bir türlü oraya bakmıyordu. Kendimizde ikamet eden kendimizi bulamayan bizler Gurdulu’ya gülüyoruz, burası sahiden komik ama…

    “Agilulfo’yu arayan biri daha var, o da Gurdulu, rastladığı her boş tencerenin, tavanın, bacanın, kovanın önünde durup bağırıyor:
    «Beyefendiciğim! Buyrun beyefendiciğim!»
    Yol kıyısında bir çayıra oturmuş, boş bir şarap şişesinin ağzından içeri doğru uzun bir söylev veriyordu ki, bir ses onu çağırdı: «İçerde kimi arıyorsun, Gurdulu?»
    Torrismondo bu, Carlomagno'nun huzurunda görkemli bir düğün yaparak Sofronia ile başgöz olmuş, yanında eşi, ardında kalabalık bir maiyetle, atının üstünde, imparatorun kendisini kont olarak atadığı Curvaldia'ya gidiyor.
    «Efendimi arıyorum» diyor Gurdulu.
    «O şarap şişesinde mi?»
    «Benim efendim varolmayan biridir; bir zırhın içerisinde olmadığı gibi bir şarap şişesinin içerisinde de olmayabilir.»
    «Ama efendim hava-cıva oldu gitti!»
    «Ne yani, ben şimdi hava-cıvanın mı seyisiyim?»
    «Peşimden gelirsen benim seyisimsin.»” (5)

    Hiçbir şeyde varolmayan efendisinin hiçbir şeyde olmayacağını bilerek, onun yokluğunu teyit etme hâli Gurdulu’nun ki. Peki, Gurdulu’nun varlığını ne teyit eder, kendisi hariç her şeyde ikamet ediyor oluşu buna kâfi midir? Bizim de…
    Calvino sanki varlığımızı yitirdiğimizi ifade eder ve anlamı da anlamsızca aradığımızı. Heideggerci bir çağrı mı yapıyor: “ Zaten ağırlandığımız yere; varlığa ait olmaya.” (6)

    ***“Ne oluyoruz biz? Varlık ile insanın hangi burcundayız?” (7)

    Varlığımızı yitirmediğimizi bu zannetme hâli kendinde mekân bulamayan, yersiz-yurtsuz kılmıyor mu bizi? Camus okuru bunu başarmış, aynı sertlikte bir kayıtsızlık duyuyor. Camus’un çağrısı onu Camus’u değil kendisini duyması değil miydi zaten? Kendisinin Yabancı olduğunun onunca hissedilmesi değil miydi? Okur, iyi yahut kötü bunu fazlasıyla yapmamış mı?

    Yüzey anlatılarında inilecek bir derinlik bulmak zordur velhasıl, anlatının çağırdığı da kendin olarak gezmendir orayı, yazar yol göstermez.

    https://www.youtube.com/watch?v=ePPMrX4YtkM

    ***Nihayete dair…

    Bu yazı Albert Camus’un Yabancı’sına dair bir inceleme değil, bahsi geçen okurun incelemesine dair bir incelemedir. İlk okumamdan bugüne geçen zamanda aklıma geldikçe yazdıklarını düşündüm ve bir kısmını burada ifade etme olanağı buldum. Yol açtıklarından ötürü kendisine (TSena_gl ) teşekkürü borç bilirim. Yazısından faydalanmadan önce haber vermeyişimi de anlayışla karşılar diye ümit ediyorum. Yine Metin T. abime ve sevgili Ahmet Y ‘e de düşünsel etkileşimlerimden ötürü teşekkürü borç bilirim. Elbette bir zamanlar Lumière kardeşlerin yarattığı bu etkiyi hafızama kazımış olan Canavar Vasfi ‘ye de...


    Kaynaklar:
    (1) https://tr.wikipedia.org/...te_ve_Louis_Lumière
    (2) Şehnâme-1-Firdevsî, MEB Yayınları, s. 14
    (3) Uzun Yürüyüş’te Mao’nun Maceraları-Frederic Tuten, Jaguar Yayınları, s.147
    (4) #30299703
    (5) Varolmayan Şövalye-Italo Calvino, Yapı Kredi Yayınları, s.141
    (6) Teknik ve Dönüş & Özdeşlik ve Ayrım-Martin Heidegger, Pharmakon, s.81
    (7) Teknik ve Dönüş & Özdeşlik ve Ayrım-Martin Heidegger, Pharmakon, s.81
  • Konuşurken daldan dala atlayan, bu sırada bizi nefes nefese bırakan, sayfaların derinliklerine saklanmış gizlerin açığa çıkartılmasını bekleyen, bunları her okuyuşta azar azar gösteren, bazı eleştirmenlerin yorumlanmasını zor bulduğu, her şeye rağmen yazarın parlak zekasını yazısından hiç eksik etmediği bir kitap.

    ‘’İnsanlar sizin düşüncelerinize, içtenliğinize, acılarınızın önemine, siz öldükten sonra inanırlar ancak. Siz yaşadıkça, durumunuz kuşkuludur...’’

    Öncelikle, hikâyeye bir çerçeve çizmek gerekirse, diyebiliriz ki, bir adamın yaşadıkları ve yaşadıkları üzerine düşündükleri, kitabın sayfalarında yazıya aktarılmıştır. Biraz derine inersek, birisinin yaşadıkları, o kişinin hayatından parçalardır veya kısaca hayatıdır. Yaşanılanların yani hayatın üzerine düşünme ise bir nevi yüzleşmedir. Bu kitap aslında bir yüzleşmenin hikâyesidir. Fakat, hikâyedeki kimsenin yüzleşmesi onunla sınırlı kalmayacak, bu yüzleşme kitaptan taşacaktır.

    ‘’Bizden daha iyi kişilere daha az iç döktüğümüz çok doğrudur. Daha doğrusu onların topluluklarından kaçarız. Çokluk bize benzeyenlerle, bizim güçsüzlüklerimizi paylaşanlara dökeriz içimizi. Demek ne düzeltilmek ne de yola getirilmek dileğimiz var. İlkin gücümüzün yetmediğinden yargılanmamız gerekir. Yalnızca acımakla yüreklendirilmek isteriz. Kısacası artık suçsuz olmak isteriz, ama bunun için parmağımızı bile kımıldatmak gelmez içimizden.’’

    Albert Camus, kendisinin öyle bir iddiası olmamasına rağmen, 20.yy romancıları arasında en ‘’felsefi’’ olanı olarak görülmüştür. Camus yazdığı farklı türlerde(roman, kısa hikâye, oyun) eserleri ile edebiyat ve felsefe arasında bir bağlantı kurma arayışında olmuştur. Sadece felsefe de değil, siyaset, psikoloji, teoloji gibi alanlara da el atmıştır eserlerinde.

    Varoluşçuluğun babası ve Camus’un yakın arkadaşı Sartre’nin favori kitabıdır, Düşüş. Sebebi sorulduğunda şöyle demiştir:’’Camus bu kitaba kendini katmış. Kattıktan sonra da tamamen gizlenmiş.’’

    Eserin protagonisti(başkahramanı) ile Camus’u özdeşleştirme yaygın olsa da röportajlarda ve kitabın bir versiyonunun arka kapağındaki açıklamada bunun böyle olmadığını dile getirmiştir.(Sartre ile bozulan dostluğundan sonra yazılmış olduğu için otobiyografik tarzda yazıldığı ve itiraf amacı taşıdığı öne sürüldü Sartre ve arkadaşları tarafından.) Objektif olarak gözlemlendiğinde ise farklılıkların yanında bazı benzerlikler de göze çarpmaktadır. Şüpheyle dolu özgüven, kadınlarla olan ilişkiler, pişmanlıklar, orta-yaş krizi vs.

    Kitabın ortaya çıkması Camus’un hayatının zor günlerine denk geliyor. Düşüş yayınlandığında, Olivier Todd onu şöyle tasvir ediyordu: ‘’fiziksel ve psikolojik olarak çökmüş’’. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki politik görüşünden dolayı Sartre ile bozulan arkadaşlığı onda pişmanlığa yol açtı. Ayrıca evliliği de o sıralarda hiç yolunda gitmiyordu. Bunların üstüne bazı hastalıkları da eklemeyi unutmayın. İşte Düşüş’ü meydana getiren koşullar bunlardır.

    Todd’a göre, Camus her biri birer roman, oyun ve deneme içerecek şekilde döngüler(setler) halinde yazmayı planlıyordu. ‘’Absürd’’(Uyumsuz veya saçma diye geçer Türkçe çevirilerde) döngüsünde, Yabancı romanı, Caligula oyunu ve Sisifos Söyleni denemesi bulunuyorken ‘’İsyan’’ adlı döngüde ise Veba romanı, birkaç oyun ve Başkaldıran İnsan denemesi mevcut idi. Trafik kazasıyla gelen ansızın ölümüyle bitiremediği romanı İlk Adam ise ‘’mutlu’’ bir döngünün bir parçası olacaktı. Düşüş’e geldiğimizde ise, bu kitap herhangi bir döngüye ait değil, daha çok bir rastlantı sonucu idi. Hikâyenin uzunluğunun bir kısa romana ulaşması -bahsettiğimiz rahatsızlıklar ve entelektüel izolasyona rağmen- Camus’un işini hızlandırdı. Hanna’nın söylediğine göre, Düşüş’ün Camus’u yansıtmasının yanında Sartre ve 1950’lerin Fransız aydınlarının bir portresiydi. Tuğrul İnal ise Düşüş'ü, diğer iki romanın (Yabancı ve Veba) bir sonucu olarak betimler.

    Kitabın karmaşıklığı, içeriğine ek olarak biçiminin belirlenmesinde de problemler yaratmış. Düşüş’ü roman olarak tanımlamakta isteksizlik gözlenirken bazıları novella veya yarı-otobiyografik itiraf ya da felsefe çalışması olarak tanımlamayı tercih etmiş.

    “Madem ki hem sevmeye hem de sevilmeye ihtiyacım vardı, ben de oturdum aşık olduğumu sandım.”

    O kadar konuştuk ama daha ana karakterin adını bile ağzımıza almadık. Söyleyelim o zaman: Jean-Baptiste Clamence. Bu arkadaşımız, Mexico City’deki Amsterdam barında, isimsiz muhatabıyla yaklaşık 5 gün boyunca konuşuyor. (Neredeyse)Hiç konuşmamasına rağmen Clamence’nin yanında hazır ve nazır vaziyette. Genel olarak hayattaki başarılarından, ‘’düşüşlerinden’’, bazı felsefi konulardan(varlık f., etik, politik f., estetik) söz açıyor. Şunu da hatırlatalım, konuşmalardan anlıyoruz ki kendisi Paris’te çalışan bir avukat. Konuşması dikkatli bakılmazsa bir sarhoşunkini andırır. Fakat mantıksal bir düzen mevcuttur cümlelerinde, oluşturduğu katmanlar tek tek açılırken seçilen her konu Clamence ile sessiz dostunu birbirine yaklaştırır. O ‘’sessiz dostun’’ neredeyse hiç konuşmamasından da kurulması istenen benzerlik ilişkisi hemen açığa çıkar. Onun sessiz dostu okuyucudur. Biraz daha cesur düşünürsek de Clamence ile yer değiştirebiliriz.

    Hartsock’a göre, Düşüş tek kişinin diyaloğudur. Sadece Clamence konuşmacıdır fakat o tek yanlı algılanamaz. O hem doğrunun hem de yanlışın peygamberidir.*

    Kitabın mesajlarından biri de yargıç-tövbekâr ilişkisidir. Hatırlarsanız Clamence yargıçlık görevini bırakmıştı. Yargıçlar ne yapar? Kim suçludur, kim değildir karar verir. Ama bu yargı düzeninde sadece bir/birtakım kişi/ler suçludur, geri kalanlar suçsuzdur, masumdur. Metnin en altındaki alıntıda da görebileceğiniz gibi, bu durum Clamence için kabul edilemezdir. Çünkü herkes suçludur.

    Tuğrul İnal'ında belirttiği gibi, anlatı iki ayrı boyutta gerçekleşir. Birincisi, anlatıcı-kahramanın, Paris'te bir genç kızın kendisini köprüden atarak intiharına şahit olmadan önceki durumudur. Bu günler, kahramanın daha çok hazla, eğlenceyle, başarıyla dolu 'mutlu' günleridir. İkinci dönem ise, bu intihar olayından sonraki günleri kapsar. Bunlar daha çok, vicdan azabının kahramanımızı her gün içten içe kemirerek yok ettiği, huzursuz, kuşkularla dolu 'mutsuz' günlerdir (bkz. İnal, 1980: 84).

    Yazarın, kahramanına özellikle Jean-Baptiste ismini vermesi boşuna değildir. Kuşku yok ki, birçok eleştirmeninde mutabık olduğu şekilde, Jean-Baptiste, Eski Ahit'te bahsi geçen, İsa'nın gelişini, kurtuluşu, tanrı lütfunu (bağışlanmayı) müjdeleyen son peygamber Jean Le Baptiste'e (Clamans in deserto) gönderme yapıyor. Ayrıca, kahramanın soyadı Clamence'ın, Fransızca’daki 'clamer' (haykırmak) fiilinden gelmesi de yazarın uğraşını biraz daha aydınlığa çıkarıyor.

    (Camus’un) Düşüş'ten önce Çağımızın Bir Kahramanı (Un Heros de Notre Temps) adını vermeyi düşünmüş olması da kayda değerdir.

    İlk bakışta, bir aziz, şehit ve peygamber görüntüsü veren kahraman, gerçekte ise bir Anti-Jean Le Baptiste olarak karşımıza çıkar. Pasif davranışıyla genç kızın ölümü karşısında bir şey yapmayan, hiçbir çaba göstermeyen kahraman bu yönüyle insanlığa ihanet ettiği için bir 'hain' olarak görür kendisini. Zaten bu yüzdendir ki eserde sık sık Dante'den ve onun cehenneminden bahseder, kendisini hainlerin bulunduğu bu cehennemin dokuzuncu bölümünde görür.

    Anlatıda olay Amsterdam'da geçmesine rağmen, şehir yaşamı ve insanları hakkında yeterince bilgi vermez Camus. Söz konusu olan daha çok Paris ve kahramanın bu şehirde yaşadığı olaylardır. Birçok eleştirmence Camus'un bu yönü eleştirilmiştir. Aynı şekilde Yabancı'da olaylar Cezayir'de geçmesine rağmen söz konusu olan daha çok Fransızlar ve bu şehirdeki yaşam biçimleridir. Bu konuda Ali Osman Gündoğan şunları söylemektedir: "Camus, Cezayir'in tabiatına tutkun olduğu kadar yerli insanına da o derece kayıtsızdır. Mesela, Yabancı adlı romanda, roman kahramanları hep Avrupalıdır. Sadece iki Arap söz konusu edilmekte ama onların adından bile bahsedilmemektedir" (Gündoğan, 1995: 20). Edward Said'de Kültür ve Emperyalizm adlı yapıtında Camus'un duruşunu eleştirerek şöyle demektedir: "Camus (...)Fransızların önceliğini onaylayıp pekiştirirken, yüzyılı aşkın bir süredir Cezayirli Müslümanlara karşı yürütülen hükümranlık seferberliğini ne tartışmakta, ne de aykırı bir duygu belirtmektedir" (Said, 1998: 277-8).

    Kitap okumalarına geçmeden önce, Camus’u bir felsefeci olarak da ele alıp felsefesini bu kitapta ortaya çıkartmalıyız. Neyi anlatmaya çalışıyordu peki?

    Camus’a göre, Sisifos’un Söyleni’nde geçen ‘’Absürd Gerekçelendirme’’si şöyleydi: Dünya anlamsızdır ve bu söylenebilecek tek şeydir. Rasyonel olmayanla(dünyada yaşananlar) karşılaşma ve bunun sonucunda oluşan sorulara kesin cevaplar alma isteği absürdü oluşturur. Ölüm (bu absürt dünyada) tek gerçektir, yaşamak için mutlak amaçlar öne sürülemez. İnsanoğlunun tüm girişimleri, kurulmuş değerleri vs. birer ‘’absürtte gezintidir’’. Camus’un Yabancı’sında Meursault hücresinde idamını beklerken, Veba’sındaki doktorların bir çocuğun ölümünü izlerken ve Düşüş’ünde kimseye ait olmayan (evrene ait olan) kahkahayı duyarken absürde tanıklık ederiz.*

    Düşüş’ün çok keyifli bir okumasına denk geldim. Altında Shoshana Felman imzası olan bu okuma, Camus’un Düşüş ve Veba adlı romanlarını 2.Dünya Savaşı sonrası bir travma olarak görüyor.

    İzninizle, Veba’dan bahis açma cüretini gösteriyorum:

    Oran kentini saran veba salgını dolayısıyla şehre giriş-çıkışlar kapatılır, salgın gittikçe şiddetini arttırır. Doktorlar ve kentten bazı kişilerin odağa alındığı bir düzlemde, kentin ve insanların geçirdiği değişimi rahatlıkla gözlemleriz.

    +Veba’da geçen ‘’tarih sahnesindeki yüz milyon ceset, bir duman bulutundan fazlası değildir’’ cümlesi ile Nazi krematoryumlarında dumana dönüşen cesetler arasında bir bağlantı kurulabilir. 2.Dünya Savaşı ile özdeşleştirilmesinin bir başka önemli sebebi de kimliği belirsiz ölümlerin radyoda ilan edilen istatistiklere dönüşmesidir.

    +Şehrin kapılarının kapatılması, karantinaya alınması da toplama kamplarına ne kadar benziyor değil mi? Ya da vebayla mücadele eden gönüllülerin, Nazizim’in karşısındaki direniş hareketlerine benzemesi.

    +Camus’un bu direniş hareketlerinin birinde (Fransa Direnişi) bulunması, Fransız yeraltı gazetesinin editörü olması da tezimizi güçlendirir herhalde.

    Hem Düşüş’te hem de Veba’da ortak bir tema bulunmaktadır: Tanık olma. Fakat bu tanık olma kavramı, kitaplarda farklı şekillerde işlenmiştir. Düşüş’te bu tanık olma mevcuttur fakat kayda geçirilmeye, bilinir yapmaya çalışılmamıştır. Köprüdeki o sahneyi hatırlayın: Kadın atlar, karakterimiz arkasını bile dönmez ve kimseye de haber vermez. Diğer romanda ise tam tersi bir durum mevcuttur: Her şey kayıt altına alınır, istatistikler oluşturulur, yasaklar uygulanır, radyolar bilgilendirme yapar...

    Daha da ileri gitmeden şu tartışmaya değinmek farklı bir bakış açısı katacaktır:

    Varoluşçuluk. Anlamını yitiren dünyada anlamsızlığı kabullenerek yaşamak, anlamsızlığa rağmen yaşamak.

    Varoluşçuluğun en önemli isimleri olan Camus ve Sartre’nin ayrı düştüğü konuların açıklanması gerekir herhalde.

    Aralarındaki bu tartışma temel olarak tarihe olan bakış açılarıyla ilgilidir. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki dogmatik Marksizm ve Sovyetler’deki çalışma kampları hakkındaki eleştirileriyle fitil ateşlenmiştir. Diğer tarafta, Sartre, Stalinizm’in politik ve felsefi bir savunucusu idi. Sartre’nin totaliter tarih anlayışı, Camus’un eleştirilerinde kendine yer bulacaktır.

    Camus eleştirilerini dile getirirken şöyle diyordu o keskin kalemiyle: ‘’Tarih haricinde başka hiçbir şeye inanmayanlar, teröre doğru yol alırlar.’’ Daha sonra şunu ekliyor: ‘’Tarihe inanmayanlar ise terörü onaylamış olurlar.’’

    Bu cümleleri biraz açmak gerekirse, anladığım kadarıyla, ilk cümlesinde totaliter tarih anlayışı kast ediliyor. Tarih haricindeki olguları bir kenara bırakıp tarih tek araç olarak kaldığında (devletin elinde) terörün meydana gelmesi kaçınılmaz olur. Devletin elinde bulunan bu tekil güç, şekil değiştirir ve sadece ismi tarih kalır. İkincisinde ise gerçek tarih yapanların görüşlerine inanmayanlar (totaliter tarih anlayışı kast ediliyor) gerçeklerden uzaklaşır ve bunun dolaylı sonucu olarak da terör kabul edilir devlet nezdinde. (Farklı önerilere açığım, pek emin olamadım.)

    Bu yalnızca tartışmanın başlangıcı. Daha sonrasında o dönemin solcu ve varoluşçu entelektüellerinin Sartre’nin etrafında toplanıp Camus’a tavır alması, birbirlerini tarihten anlamamakla suçlamaları... Sartre’ye göre Camus, ‘’tarihe cehennemden bakarken’’, Camus’a göre de Sartre sessiz kalıyor. Anlayacağınız, Camus’un enteleküel izole ortamı bu dönemde oluşuyor.

    Sartre’nin bu sessizliğini de Düşüş’teki o önemli sahnede, kadının atlaması ve adamımızın tepkisinde, görüyoruz. Tanık olma fakat ayrıca tepkisiz kalma. Benzer olarak, Sartre, Stalin’e, onun baskısına ve zulmüne tanık olduğu halde sessiz kalıyor.

    Ayrıca bu sahne, savaş-sonrası okuması göz önüne alındığında, müttefik devletlerin, Nazi katliamları ve işkenceleri karşısındaki sessizliğine benzetilebilir. 1941’den beri bu durumdan haberdar olan devletler, 1945’te tam anlamıyla durumu idrak edebilmişlerdi. 1945’e kadar Polanya yeraltı örgütlerinden gelen istihbaratlar abartma olarak değerlendiriliyordu.

    Köprüden atlayan kadını sorulduğunda, Clamence şöyle yanıt verir: ‘’O kadın mı? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Öbür gün ve ondan sonraki günler gazeteleri okumadım.’’

    Felman’ın incelemesini kendisinden bir alıntıyla bitirelim:
    ‘’Deprem yalnız canları almaz, binaları ve eşyaları yok etmez; deprem, depremi ölçen aletleri de yok eder.’’ François Lyotard

    ‘’Örneğin şu ihtiyar Avrupamız, herhalde dikkat etmişsinizdir, en sonunda bir yoluna girdi. Artık o saflık çağlarındaki gibi ‘Ben böyle düşünüyorum, sizin karşı olduğunuz noktalar neler?’ diye sormuyoruz. Açık görüşlü olduk. Karşılıklı konuşmanın yerini bildiriye verdik. ‘Gerçek budur diyoruz. Her zaman tartışabiliriz üstünde, ama bu bizi ilgilendirmez.’ ’’

    Karşılaştırmalı edebiyat denilen bi’ nane var, acayip zevk veriyor. Tahsin Yücel’in Vatandaş’ı ile Düşüş’te bi’ bakalım neymiş bu.

    Tahsin Yücel, kendisinin de belirttiği gibi, Fransız yazarlardan oldukça etkilenmiştir. İsim vermek gerekirse, Balzac, Flaubert, Proust, Gide, Malraux, Giraudoux... Fakat olabildiğince (bilinçli) öykünmekten kaçınmıştır, dediğine göre.

    Ona göre, edebiyat birnevi günah çıkarmadır, eleştiridir. Vatandaş ile Düşüş’ü aynı potaya koymamızı sağlayacak olan da bu kavramlardır.

    Vatandaş’taki ana karakter, Şahan Baş, umuma açık yerdeki tuvaletlerin kapılarına yazılar yazmaktadır. Takma adıyla icra ettiği bu yazılar, toplumsal eleştiriler içermektedir. Vatandaş’ın hiddeti zalim karşısında susanadır, korkak aydınlaradır. Hikâye, Düşüş’e benzer şekilde, birisine anlatılmasından(itiraf edilmesinden) teşekkül ediyor. Düşüş’te de olduğu gibi, birkaç günden oluşuyor.

    ‘’Bense övünmek gibi olmasın, somutu ve teki söylemek isterim, yinelemek ve yinelenmek için değil, yinelemelere son vermek için yazarım her zaman, yapıtlarımda insanlar kendilerini bulsunlar diye değil, kendilerine gelsinler diye yazarım, anlıyor musun?"(Vatandaş, Tahsin Yücel)

    Brian Fitch’in Düşüş üzerine şu kısa tespiti de epey benzerlik gösterir yukarıdakiyle: ’’Roman okurun huzurunu kaçırmak hatta rahatsız etmek için tasarlanmıştır.’’

    Vatandaş’a (takma adı) göre, ‘’Her yazım bir başkaldırma olarak ortaya çıkar’’. Fakat tuvalet kapılarına yazılanların etkisizliğinin fark edilmesi de ‘absürd’ün bir yansımasıdır.

    Selim İleri kitap hakkında şöyle bir tespitte bulunuyor: ‘’Gülmecenin eşiğine dek getirip bırakıyor okuru Tahsin Yücel. Ama düşündüren, yürek burkan bir gülmecenin, kara gülmecenin eşiğine."

    ‘’Pezevenklerle hırsızlar, her zaman, her yerde hüküm giyseydiler dürüst kişilerin tümü kendilerini her zaman suçsuz sanarlardı sevgili bayım, unutmayın.’’

    Camus’un Dostoyevski ile olan bağlantısıdan da bir paragrafta bahsetmek faydalı olacaktır. Düşüş ile Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı arasındaki benzerlikler oldukça göze çarpar. Tabi ki de bu bir tesadüf değildir. Camus’un yazınında Dostoyevski başat roldedir. Denemelerini yazdığı Sisifos Söyleni’nde Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inden ve Ecinniler’inden bahsetmiştir. Ayrıca, Karamazov Kardeşler’de tanrı hakkında (kendisine göre) radikal fikirler belirten Dostoyevski ile Clamence karakterinin düşünceleri de aynı düzlemde yer alır.

    “Örneğin doğum günümün unutulmasından hiç yakındığım olmamıştır; bu konudaki ağırbaşlılığıma küçük bir hayranlıkla şaşarlardı bile. Oysa tüm bunların nedeni daha da ağır başlıydı: kendi kendime acınmak için unutulmak istiyordum.”

    Ve yazı sona erer. Yalnız tek bir mesele kalırdı konuşulmayan, belki de en önemlisi. Bu düşüş neyin/kimin düşüşüydü?

    Not: Tırnak içinde belirtilen ve tek paragrafta verilen alıntılar kitaptandır.

    *[“Camus’ ‘The Fall’: Dialogue of One”, Mildred Hartsock]

    Kaynakça
    -“Bridging Literary and Philosophical Genres:Judgement, reflection and education in Camus’ The Fall’’, Peter Roberts
    -“Crisis of Witnessing: Albert Camus' Postwar Writings”, Shoshana Felman
    -“Albert Camus’un ‘Düşüş’ ve Tahsin Yücel’in ‘Vatandaş’ Anlatıları Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma”, Ahmet Göğercin
  • Kış geliyor diye diye en sonunda kendimiz de ağzımızın üzerine demir yumruğu yedik sayın cevizkabukları .. Bu incelemeyi dün sahaf gezintisinden sonra bir mutluluk ve hoş eda içerisinde yazacaktım ama 70 (?!?!?) kilo domatesi 5 kat çıkar, soy, doğra, kaynat derken ruhum firarı verdi..Gülmeyiniz ! Yazın yediğiniz hurmalar kışın "sizi" (sizi değil de neyse artık sen anla =)) tırmalar ..Konservesiz olmaz =)) O yüzden bugüne kısmet oldu bu inceleme.. Normalde yazmayacaktım ama kitaptaki bir ufacık cümle beni bu incelemeyi yazmaya itti .. Çoğunuzun okurken öylesine bir cümle diye okuyup geçeceği , "SİNSİ" bir oyunu içeren o cümle yüzünden yazıyorum .. Sitenin genel yaş ortalaması bir hayli genç .. Türk milleti olarak bırakın tarihi , kendi yakın tarihimizi dahi bilmiyoruz .. Neyse uzatmadan başlayalım ..Ocakta yemeğim var komşular RÖHAHAHAHAH !! =))

    Fakir Baykurt ' u daha önce Yılanların Öcü kitabına yaptığım incelemede sizlere az buçuk tanıtmıştım (#26316052) .. Kendisi Köy Enstitülerinden mezun bir öğretmen .. Geçirmediği soruşturma , uğramadığı iftira , gezmediği köy kalmamış ..Esasen tüm bunların sebebi kitapları ve kitaplarına konu ettiği hadiseler .. Tıpkı bu kitabında anlattığı türden olaylar .. Başlık ne kadar masum değil mi? AMERİKAN SARGISI.. Yaralara merhem olan amerikan sargısı .. Daha önceki Aziz Nesin kitaplarına yaptığım incelemelerde bahsetmiştim üstü kapalı bu yardımlardan .. Süt tozlarından , bize uzanan yardım ellerinden falan .. Ama içimize böylesine nasıl nüfuz ettiler ?

    Cevap : Amerikan Barış "GÖNÜLLÜLERİ" !!!

    "Rahmetli başkan Kennedy" nin projesi idi bu =)) Amaç ,

    - İhtiyaç duyan ülkelere, halkın sorunlarının çözülmesinde yardımcı olacak yetişmiş insan gücünü sağlamak.
    - Yardım edilen ülkelerin halklarının, Amerikan halkını daha iyi tanımasını sağlamak.Zira o dönemde Amerikan' nın imajı hiç sağlam değildi .. Aptal Coniler olarak anılıyorlardı tüm dünyada ..
    - Amerikan halkının yardım edilen ülkelerin halklarını daha iyi tanımasına katkıda bulunmak.

    Görünürde amaç buydu ama bakın bu projeye hayat verenlerden biri olan Henry S. Reuss neler söylüyordu:
    "Biz ekseriya gerici ve hırsız liderler ile askeri ittifaklara önem veririz. Onlara askeri malzeme sağlarız. Bunlar da silahları genellikle yardım ettiğimiz farz olunan ülkenin halkına karşı kullanırlar. Bir sürü Amerikan resmi kişisi, yabancı ülkelerin başkentlerinde bulundukları ülkeden tamamen tecrit edilmiş yalnız bir hayat sürer."

    Ve bakın Soner Yalçın ne diyor Bay Pipo kitabında ..
    "Köy Enstitüleri'ni kapatan Türkiye, kapılarını ardına kadar Amerikan Barış Gönüllüleri'ne açmıştı."

    Amerika için o sıralarda , Rusya tehdidi altındaki Türkiye' ye nüfuz etmek çok önemliydi.. Yeşil kuşağa sarılan taşla yüzlerce kuş vuracaklardı ..Amaçlarına Adnan Menderes sayesinde kolayca ulaştılar ve hemen İKİLİ ANTLAŞMALAR imzalandı taraflar arasında .. Milli eğitimimizden tututunda, ekonomimize kadar herşeyi onlara teslim ettik .. Bugün dahi o antlaşmalar sayesinde ,kendi milli eğitim bakanlığımızda faaliyetlerini sürdürüyor bu amerikalı tiplemeler .. İşte Barış Gönüllüleri adı verilen ORDU Türkiye' ye kendi ellerimizle böyle sızdırıldı .. ORDU diyorum çünkü aslen ismi Peace Corps ve corps , "ASKERİ" birlikler için kullanılır!!! Amaçları adlarından bile belliydi ama komunizm diyerek önünü almak istedikleri muhalif kitleler öyle gözlerini korkutmuştu ki ,onun ismini bile GÖNÜLLÜLER'e çevirdiler ..Ne yaptılar bu abiler ve ablalar .. Türkiye' nin HERYERİNE veeee ÖZELLİKLE GÜNEYDOĞU'ya yayıldılar ..Bugünki pkk denilen soysuz köpekler nereden var oldu sanıyorsunuz ? Türkiye'nin etnik ve mezhepsel haritasını çıkardılar .. Tüm maden ve yeraltı zenginlik kaynaklarımızı belirleyip kayıt altına aldılar zamanı gelince kendi şirketlerine çıkarttırabilmek için .. Halka sözde ingilliççe öğrettiler , bol keseden yardım dağattılar .. Bu ingiliççe kısmı önemli çünkü dil denilen hadise en etkin sömürge araçlarının başında gelir ..Dil ile İngiliz Amerikan siyasetini benimseme ve mallarını satın alma başlar. Beyin göçünü sağlar. Bir insanın konuştuğu dil, o insanın düşünce ve davranışlarını etkiler. Bir yabancı dili öğrenip kullanan kişi yavaş yavaş o milletler gibi düşünmeye başlar. Huzur içinde yatsın Oktay Sinanoğlu boşa yazmadı Bye Bye Türkçe kitabını senin anlayacağın canım kardeşim.. Başka ne mi yaptılar ? 1201 kişiydiler ..
    Eğitimde: Çeşitli eğitim ve öğretim kademelerinde örgün ve yaygın eğitim.
    Sağlıkta: Başta “sıtma ile mücadele” vs. olmak üzere çeşitli sağlık projeleri.
    Tarımda: Çeşitli tarımsal projeler ya da kırsal kalkınma programları.
    "Yönetimde" ?!?!?!?!!! : Gittikleri ülkenin çeşitli yönetim düzeylerinde uygun görevler (WTF!!!!)
    Endüstride: Başta inşaat sektörü olmak üzere çeşitli sanayi projeleri.

    Pek tabii bunları kendi çıkar ve menfaatleri doğrultusunda HEP KENDİLERİNE UYARLAYIP , KENDİLERİNE YONTARAK hayata geçirdiler .. Uzamasın diye buraya ayrıntılı yazamıcam yemeği yakacaz yoksa =))

    İşte bu kitapta tüm bahsettiklerimin izlerine rastlamanız mümkün ..Kitapta bahsi geçen köyün adı KIZILöz köyü .. Ankara Çubuk' ta ..Köye gelen amerikalı yetkililerle beraber bilin bakalım ilk ne yapılıyor ilerleme atılımı denerek ? Köyün ismi değiştiriliyor TEHLİKELİ bulunarak!! =)) Öyle ya bugüne bugün komunizmin k'sinden dahi haberi olmayan ve bugüne dek yıllarca bu köyde oturan insanlar gomonüzm akımıyla halaya kalkarlarsa ne deriz amerikalılara ?!? Sonrasında aşısız yaşayamayan süt vermekten aciz inekler ve yumurtası boş çıkan tavuklar geliyor amerikan ellerinden .. Cowboylar ( bu da yüzyılın abartısıdır .. bu ismi her duyan eli silahlı tiplemeler getirir aklına .. ÇOBAN ULAN İŞTE ÇOBAN !!) boş durur mu ? Tarıma da el atıyorlar .. Kendi domatesimiz var iken yadellerden domates biber salatalık tohumu alıyoruz romanda .. Yamuk yumuk tatsız tutsuz sebzeler ..Meyve vermeyen FAYNEPIL ağaçları dikiliyor köyümüze.. Eğitim olsun kendi aralarındaki ilişkiler olsun köyde düzen nizam herşey tepetaklak oluyor .. Aslında romanda ,köy metaforu üzerinden o zamanın Türkiye' si anlatılmış ..BİREBİR .. ZERRE FARK YOK !!! Zamanın emekli ama ne hikmetse milletvekilliğine soyunan taze müteahhit nato paşaları da topa tutulmuş kitaptaki Tuluğ paşa karakteri ile ..

    Anlatıma gelirsek .. Canım kardeşim , ben öyle biçemmiş , akımmış falan pek anlamam .. Bana düşündürüyorsa bazı şeyleri bir kitap ve bazı şeyleri araştırmama sebep olup bana birşeyler katıyorsa ; bu, benim kıstaslarıma uygundur .. Sonu tahmin ediliyor edilmiyor falan bakmam hiç ..Yok duvarda tüfek varmış , bahsediliyorsa ateş alacakmış yok Çehovmuş yok Antonmuş falan bilmem .. Benim bir roketim var onu da hak edene atarım =) Bildiğim bu benim =)) Bilmediğim işe de yorum yapmam.. Anlamıyorum der susarım .. Ayıp mı ?!? Şuncacık ömrümde bir kıple Yaşar Kemal , Sabahattin Ali ve baya bir Aziz Nesin kitabı okudum Türk halkının sorunlarına eğilen .. Zehirin şifası süt ile incir imiş .. Onların da elleri kelepçe yürekleri zincirdi ..Zincirlediler !! Zehir ettiler hayatı bu insanlara durun dedikleri için.. Diyebilirim ki Fakir Baykurt bu konuda , bu saydığım insanlar arasında REKOR !! Yani bir köydeki köylülerin şivelerini teker teker hiç sektirmeden ve ayırdına vardırarak nasıl yazdın sen be adam !! Her karakterin neredeyse ayrı bir ağzı, ayrı bir şivesi var .. Diyaloglar öylesine güzel ki!! Bazen acı acı , bazen kahkahalarla güldüğüm ,not alıp ilerde kullanırım diye altını çizdiğim tonla cümle var bu kitapta .. İçimize yılanı salmalarından önce , Türk insanının yozlaşmadan önceki halleri .. Saf , iyi niyetli , yardımsever ama cahil bırakılmış köylüler.. Ve pek tabii amarikaya atılan , onların ağzıyla "DÜNNE" de unutulmayacak bir TOKAT!! O çok kültürlü , tahsilli yöneticilerimizin bugüne kadar hiç atamadığı bir tokat !! İşte böyle! Hem güleyim ,hem düşüneyim, hem de o günlerin Türkiye' sini göreyim diyorsan oku .. Eğlence garanti .. Düşünmek de!

    Not : İşbu incelememle beraber Biber dolmasının adını YÜZÜK DOLMASI' na çeviriyorum işsizliğin bana verdiği yetkiye dayanarak .. Alayı yanmış..Dibi tutmuş =((
  • Gerçekten beğendim. Reading slump dönemime o kadar iyi geldi ki Bir günde bitirdim olarak sayıyorum ve cidden çok akıcıydı. Merve Akıncı'dan okuduğum 3. kitap ve kendini geliştirdiğini görebiliyorum. Efsunlu Adamlar'ı çok daha fazla beğendim.

    Ayrıca karakterlerden birinin ismi değer verdiğim birinin ismiyle aynı ve bu da zaman zaman beni tuhaf hissettirdi. Sanki karakterleri gerçekten tanıyormuşum gibi.

    Eleştirebileceğim herhangi bir yönü olmaması beni mutlu ediyor gerçekten. Güzeldi işte. Eksik veya fazla değil.

    Yaz günlerinde kafamı yormayacak ve beni reading slumptan çıkaracak bir kitabı kitaplığımda bulsam da o an okumak istemediğim için pdf'lere başvurdum vee sabahtan beri kör olmanın eşiğine geldim, teşekkürleeer Şaka maka bundan sonra okuyacağım kitabı da tabletten okursam ciddi sorunlar doğurabiliir. Hele bir de akıcıysa!

    Benim yine çenem düştü galibaa. Çerezlik, tatlı ve çok da klişe olmayan bir kitap arıyorsanız şu sıralar -ki çoğu kişinin reading slumpta olduğunu görüyorum hikayelerden- size iyi gelebiliir
  • “Morning, keep the streets empty for me.”
    “Gündüz, benim için sokakları boş tut.” Fever Ray*

    Uyarı : Lütfen evde denemeyiniz.

    Gecenin Sonuna Yolculuk : Hatta gecenin derinliklerinde olabildiğince uzaklara doğru hep beraber bir gezintiye çıkmamızda artık en ufak bir sakınca görmüyordum. (s. 369)

    Oğuz : Tamam, harika fikir, gidelim de... Planda neresi var?

    Kinyas ve Kayra : There’s no plan. That’s the fuckin’ plan! Yani anlayacağın, plan mlan yok, çıkıyoruz işte yola, bilinmezliğe ve gecenin sonuna doğru! Olabildiğine spontane! İşte bu kadar.

    Gece : Gece yavaş yavaş geliyor. İniyor... (s. 15) Akşam saatlerinde gecenin işçilerini görmek çok kolaydır artık herkes için. (s. 17) Fakat bu geceye özel, bu gecenin işçileri bizleriz.

    Beyaz Geceler : Beyler, korkuyorum, durun. St. Petersburg’da, her mayıs ile temmuz ayları arasında geceler kararmazdı bizde. Geceyi görebileceğimize emin miyiz?

    G.S.Y. : Ne diyorsun ulan sen? Burası İzmit ve eylül ayındayız! Geceler burada her zaman simsiyah olur, insanın doğumu öncesi ve ölümü sonrasının rengi gibi. İnsanlar boşuna salgılamazlar dimetiltriptamini (DMT) en çok doğum ve ölümlerinde olacak biçimde. Çekemiyorsanız yallah St. Petersburg’a! Hadi yola koyulalım artık!

    https://image.ibb.co/h5KgEz/gidiyoruz.jpg

    G.S.Y. : Gündüz, benim için sokakları boş tutmuş gibi! E peki, hani nerede bütün bu Ademoğlu?

    https://image.ibb.co/.../ademoglu_nerede.jpg

    Ademoğlu Neredeydin? : Kafelerde https://image.ibb.co/...emoglu_kafelerde.jpg,
    bana sunulan kapitalist tüketim kültüründe https://image.ibb.co/...moglu_tuketmekte.jpg, aslında beş para etmez duygusuz metal yığınlarının içinde https://image.ibb.co/...rabalarin_icinde.jpg ve insanların arasındaki korunaklı mesafeler gibi olan korunaklı evlerdeydim https://image.ibb.co/...orunakli_evlerde.jpg. Onlar gündüze ait insanlar. Senin 229. Sayfanda da dediğin gibi, asıl korkulması gereken insanlar yani. Onların seninle bir alakaları olamaz. Sen geceye aitsin. Oğuz da mesela herhangi bir arabadaki, herhangi tasasız insandan birisi olabilmeyi çok isterdi Hakan Akdoğan’ın dediği gibi. Sıradan bir yaşamın içinde, sıradan halledilebilir sorunlar için tasalanmak bile mutluluk verebilirdi ona. Ayrıca, ne oldu bir sorun mu vardı?

    G.S.Y. : Sorun şu; "Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır." der Montaigne. Sen Ademoğlu, sen ise her yerde olmak istiyorsun. Bunu bir id edinmişsin kendine. Her yeri sömürmek, her şeye sahip olmak istiyorsun.

    Ademoğlu Neredeydin? : E biz kafede, barda, avmlerde, korunaklı evlerimizde falan rahattık. Hem savaşlardan, yıkım edebiyatından falan bahseden kimse de kalmadı artık. Demek istediğim, şu savaşın boktan bir savaş olduğunu bilecek kadar mantıklısınız. (s. 105) Fakat niye rahatımızı bozuyorsunuz?

    G.S.Y. : Ben de bu konuyu anlatırım aslında kendimin içerisinde, kolonyalizmdir bunun adı -yani sömürgecilik-. Bayram seyran falan fark etmez bunlara! Her daim elinize kolonyal dökmek için yanıp tutuşurlar. Afrika’ya gittim kendim gördüm gözlerimle. Kakao işçilerinin hayatlarında çikolatayı ilk kez tattıklarında verdikleri tepki gibidir gecenin sonu! Fakat artık siz, heyecanı ve macerayı istemeyi unutan güruh olarak gündüze mahkumsunuz, bunu biliyorum. Siz sömürülmeyi ve köleleşmeyi hak ediyorsunuz. Yayılıyor içinizde sömürgeciliğin tohumları gitgide daha hızlı.

    Gece : Gecenin işçileri diyorduk. Onlar, geceyi hazırlamakta, geceye hazırlamakta kullandıkları aletler ellerinde, sokaklarda dolaşırlar. (s. 17) Gecenin işçileri sokak aralarında gezer. (s. 20) https://image.ibb.co/...ecenin_iscileri1.jpg
    İstenen, tanınmamaları; görevlerinin ürkütücülüğünden başka bir şey düşündürmemeleri. (s. 24) https://image.ibb.co/...cenin_iscileri_2.jpg

    G.S.Y. : Yahu babalık, sen ne diyorsun? Lafı ağzında geveleme de adam gibi konuş...

    Gece : Doğrusunu söylemek gerekirse, kendi düşüncelerimi değiştirmek durumunda kalabileceğimi düşünüyorum da, karşımda olanların bir gün benim düşüncelerime yaklaşabileceklerini hiç umamıyorum. (s. 87) Gecenin işçileri gözükmeye başladığı an, gecenin sonuna doğru yol almaya başlamışız demektir.

    G.S.Y. : Bak, şimdi doğru dedin. Hadi durmayalım, daha çok sürüklenelim o zaman gecenin en dibine doğru.

    https://image.ibb.co/fBkk7K/bayrak.jpg

    G.S.Y. : Oğuz, söyle bana. Bütün bu evlere asılan, her tarafınızı kaplayan bayraklar da neyin nesi, neden bu kadar fazlalar, hiçbir ülkede bu kadarına da rastlamamıştım doğrusu?! Başım döndü!

    Oğuz : Burası Türkiye! Buna alışsan iyi edersin. Çünkü, vatan bizden uğruna kanımızı dökmemizi istediğinde, bizi elbette kanımızın son damlasına kadar akıtmaya hazır bulacaktır, hiç oyalanmadan. (s. 25)

    G.S.Y. : Yahu sallama şimdi. Sanki seni tanımıyorum. Einstein ve Zweig’ın pasifist çizgisinden gidiyorsun sen de, hem de askerlikten daha yeni dönmene rağmen. Ben de biliyorum, askerliğin vatanını koruma yeri değil fiziksel ve düşünsel eziyet yeri olduğunu. Saçının teli kadar değeri olmayan adamların, egolarını tatmin etme merkezidir orası. Tamam kabul ediyorum, ben bir anarşistim Oğuz. Yani başrolüm Ferdinand Bardamu karakteriyle tabii ki. Anarşizmin kapsamına göre, bireyler, her zaman bir devletin diğerleri aleyhine topraklarını genişletmek, yağma veya ulusal ihtişam arayışı nedeniyle patlak veren savaşlarda çarpışmaya, öldürmeye ve ölmeye mecbur bırakılmaktadır, bu ise tam bir yönetim yokluğu gerektirmektedir bence. (Siyasi İdeolojiler – A. Heywood, s. 176)

    Ferit Edgü benim önsözümde : “Vatan, millet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi kavramlar içleri boş, üzerlerine tükürülecek kavramlardır. Tüm yazarlık yaşamı boyunca bunların üzerine tükürür. Kendisinin de bu toplumun bir ürünü olduğunu unutmadan. Dolayısıyla kendi üzerine de tükürerek.” der yazarım Céline için. Çevirmenim olan Yiğit Bener ise sonsözümde : “O kokuşmuş “değerler”, her türlü milliyetçilikler, militarizmler, katı inançlar, sömürgecilik ve vahşi kapitalizm, varoşların sefaleti, insanın itaati ve boyun eğişi, birbirini kazıklayışı, acımasızlığı ve sevgisizliği, bütün bunlar hala yerde hüküm sürmüyor muydu yetmiş yıldır,...” der. Bunların hepsini mide bulandırıcı bulduğumu ve dünyayı da kanlı bir katliam lağımı olarak tasvir ettiğimi anlatır size.

    İnsanlar, sizden yer gök inleyene kadar “Yaşasın 1 No’lu Vatan!” diye bağırmanızı isterler. (s. 26) Ben, savaşı olduğu gibi reddediyorum, içindeki insanlarla birlikte. İsterlerse dokuz yüz doksan beş milyon olsunlar ve ben tek başıma kalayım, yine de haksız olan onlar olacak Oğuz! (s. 84) Fransa’nın ulusal bayramı olan 14 Temmuz Milli Bayramı’nda muhteşem biçimde, bütün iğrençliğimle çürüyor olacağım mesela... (s. 87) Çünkü böyle bayramlar için hiçbir şey hissetmiyorum, kaderime hiçbir şekilde razı olmuyorum. Sizde de 15 Temmuz vardır mesela, bizden nicel olarak 1 gün farkla, niteliksizlik konusunda ise hiçbir farkı olmayacak şekilde... Artık sizde semavi dinin yerini bayrakaşığı din aldı, aynı bizdeki gibi. (s. 89)

    https://image.ibb.co/jy7XnK/p0.jpg

    G.S.Y. : Bizim de işte aynı senin gibi, her şeye rağmen az da olsa özgür olduğumuzu kendimize kanıtlayabilmek için Sen nehri kıyısına uzandığımız oluyordu. (s. 489)

    G.S.Y. : En çok da Paris ve Rancy sokaklarında yalnızlığımla birlikte gecenin sonuna yolculuk etmeyi severdim bir zamanlar. Bu durumda gecenin içindeki yolculuğunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare de kalmıyor zaten. (s. 418)
    İşte Paris’te gecenin sonuna yolculuk eden yalnız bir insan :

    https://image.ibb.co/irc41e/p2.jpg

    Nereye gidiyor bu adam böyle tek başına? Kim bilir neler düşünüyordur günlük yaşamında? Rüyasında neler görüyor? Kollarını niye sanki kendisini koruma tarzı bir istemle kavuşturuyor? Picasso’nun Repose adlı tablosundaki gibi bir ebedi istirahat metaforunu ve gecenin sonuna kadar uyumayı mı arzuluyor dersin? Kendisine dünyanın diğer her yerindeki gibi ırkçılık yapılmasından mı korkuyor olmasını istersin? Bu soruları cevaplamak her zaman çok zordur. Ben ise bu soruların hepsinin içine tükürmeyi yeğliyorum.

    G.S.Y. : Daha öteye de gidilemezdi, çünkü daha ötede yalnızca ölüler vardı. (s. 406) Eninde sonunda, bir karar verip ineceğiz sokağa, aramızdan yalnızca biri, ikisi, üçü değil, topumuz. (s. 396)
    Hadi bağıralım o zaman hep beraber ulan! Her şey gece için! Benim sloganım bu! Uyku durak yok geceyi düşünmek gerek! (s. 448)
    Kinyas ve Kayra : Her şey gece için!
    Beyaz Geceler : Her şey gece için!
    Ademoğlu Neredeydin? : Her şey gece için!
    Gece : Her şey benim için!

    https://image.ibb.co/...er_sey_gece_icin.jpg

    Gecenin sonuna ulaştığımız yerde ise kitabın çevirmeni olan Yiğit Bener’in bütün insanlığa bir çift lafı var : Silah alacaklarına ya da uyduruk biblo koyacaklarına evlerine, kitap alıp koysunlar... bir gün merak edip bir okuyanı çıkar belki!

    *Epigrafta bahsi geçen şarkı : https://www.youtube.com/watch?v=jWFb5z3kUSQ
  • #kaçırılmaması #gereken #duyulmamış #bir #kitap 


    "ama herkes zaten birbirleriyle yarışırcasına rol yapıyor. Cezayirli bir tanıdığım var, kırk yıldır çöpçü rolü oynuyor; bir başkası, metroda bilet zımbalama görevlisi, o da günde üç bin kez aynı hareketi yapıyor;  rol yapmazsanız topluma uyamadığınız söylenir, ya uyumsuz damgası yersiniz, ya sinir hastası. Hattâ daha da ileri gidip size bütünüyle düzmece bir dünyada oynayarak yaşadığımızı söyleyebilirim, ama o zaman da olgunlaşmadığımı düşünürsünüz"




    Merhaba Değerli Kitap Dostları 

    Belki de %90'ınızın hiç duymadığı bir kitapla karşınızdayım. 

    #emilaajar #yalanroman #kitapyorumu


    Hatırlanmayan bir günde sahafları gezerken bir kitap dikkatimi çekti. İsmi Yalan-Roman. İlginç bir kitap olmalı diye geçirdim aklımdan. Arka kapağını okudum ve hoşuma gitti. Kitabı okurken öğrendim ki kapakta yazan yazarın takma adıymış. Yazarın gerçek adı Romain Gary. Yazarın yirmi yaşından beri yazdığı, ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya yanında taşıyarak yaşamının bir parçası haline getirdiği bu nadide eserde hiçbir şeyin gerçek olmadığı, herkesin ve herşeyin yalan olduğu bir oyunun içine giriyoruz. Pseudo oyunu. Yani -mış gibi oyunu. Yazarın anlattıkları o kadar haklı şeyler ki çevrenize bakıyorsunuz. İşini severek yapmayan, genç arkadaşlardan severek okula gitmeyenler mutlaka vardır. Çalışıyormus gibi, okuyormuş gibi yapanlarınız da vardır elbet. İnsanlar o kadar kötü oldu ki. Seviyormuş gibi yapanı da var. Çalışıyormuş gibi yapanı da. Yazar dünyayı eleştiriyor kitabında. Herkesten kendini soyutluyor ve derin gözlem yeteneğine dayanarak hiç farkında olmadığımız gerçekleri gözümüzün önüne seriyor. Yazarın ancak ölümünden sonra takma bir isimle basılan bu kitabın çok dolu dolu olduğunu ve çok sade bir kitap OLMADIĞINI ve en etkilendiğim 10 kitaptan biri olduğunu belirterek kitabı temin edebilme imkanı olan tüm kitap severlere tavsiye ediyorum.  Kitap can yayınlarından artık basılmıyor agora kitaplığı yeni baskısını basıyor haberiniz olsun. 


    Satırlarda buluşmak ümidiyle kitapsız kalmayın. Görüşmek üzere hoşçakalın  🤗



    Alt kısımda buluşalım 




    "Suçsuz olduğunu ileri sürme hakkını elde edebilmek için suçun kökenini bulmak gerekir."



    "Sessizliği bile duyar ve anlarım. Son derexe ürkütücü ve anlaşılması en kolay dildir. Unutulmuş ve kimsenin ilgisini çekmeyen, kimsenin duymadığı yaşayan diller, en anlamlı haykırışlardır."



    Beyin çok iyi bilir ki, geçmişte benzeri olmayan, ilgisiz bir dil yaratmayı başarabilseydik, kişiliğimizin saçma yanı kalmazdı. İşte bu nedenle bunalım kaynakları, özel olarak tasarlanmış, kendimizi yokluk, olanaksız ve karikatür konumunda tutacak beynimizle donatmıştır bizi."



    "Halkların ve insanların birbirlerini anlamadıkları için dalaştıklarını düşünmek doğru değildir. Birbirlerini anladıkları için dalaşırlar."



    "İnsan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, birini sevmeden soluk alamıyor."



    "gerçeğin bizimle dalga geçip kasıklarını tuta tuta güldüğünü ve son söz hep benimdir der gibi parmağını bize doğru salladığı izlenimine kapılmıştım."



    "Hep kaybettim ben. Kaybetmek için doğmuşum. Kaybetmekten hoşlanırım, her zaman kaybeden biri oldum, gücüm buradan gelir. Zayıf olduğum için hala ayaktayım. Kaybettikçe üstlerine giderim. Zayıflığımla içlerinden, temellerinden yıkarım onları. Vicdanları rahat etmez"



    "Öylece, ağzım açık duruyordum, o kadsr anlaşılmazdı ki bütün söyledikleri, kendimi kaygısız ve rahat hissetmeye başlamıştım neredeyse, ÇÜNKÜ ANLAMAK KADAR KORKUNÇ BİR ŞEY YOKTUR."