• 'Yaklaşık 10 sene evvel'

    -Anneanne, bu basma çiçekli perdelerini hiç atma olur mu? Bana sakla.
    "Ne yapacacaksın kızım bu perdeleri, çok eskidiler baksana.. Deden tee düğün zamanı almıştı bunları bana. İlk kendisi asmıştı bu pencerelere. Gelin kızlık perdelerimdi yani, o gidince değiştiremedim kaldılar öylece. Modası geçmiş diyorlar, doğru mu?"
    -İlerde kendi evim olduğunda en güzel odamın penceresine asıp önünde çiçekli şiirler okuyacağım. Doğru, pek kalmadı bunlardan, o yüzden bana saklamanı istiyorum senden..
    "Çiçekli şiirler de neymiş? Kara damat baban anneni alana kadar gelip gidip pencerenin önünde yanık yanık bir şeyler söylenip dururdu dayın onu yakalayana kadar. Öyle bir şey mi?"
    -Belki de öyledir anneanne, okuyayım mı sana? (Oku demesini beklemeden)

    "Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
    Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
    Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
    Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
    Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
    Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
    Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
    Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
    Bir yağsam pahalıya malolacağım.
    .... "

    Dağılmamıştı o zamanlar o gövdem; yaklaşık 14-15 yaşlarında ve lise yıllarımın başlarındaydım. Dışarıdan bakıldığında az çok sağlam bir insandım. Yalnızca okudukça canımı yakan bir şeyler vardı, en derinimde hissettiğim, okudukça yaşadığım, yaşadıkça o acıya alıştığım... Evet gerçekten öyle çok okumuştum ki elimde yıpranan, paramparça olan o kitabı, her bir cümlesi ezberimde olmasına rağmen her okuyuşumda ayrı bir cümlenin altını çizip ayrı bir dizeye ağlamaktan kitabım gözyaşı, sayfanın arkasına işlemiş kalem izleri ve Didem'e söylemek istediklerimi yazdığım notlarla dolmuş, okunmaz hâle gelmişti. Ahh, bir an söylemeyi unuttum hangi kitap olduğunu; Pulbiber Mahallesi. Metis yayınlarının Mart 2007 basımlı kitabı, bu hayatta sahip olduğum en değerli eşyalardan birisi.

    Yıllarca okudum bu kitabı, ilk kez okuyor, ilk kez anlıyormuşum gibi; okudukça anlattım, anlattıkça ağladım; ağladıkça ağlattım.
    Neydi beni bu kadar derinden etkileyen? Yarası yarasına denk gelmedikçe anlar mıydı insan bir ötekinin hâlini? Pek tabii anlamazdı ama ben anlamıştım; yarası yarama denk gelmedi çünkü, yaramı delip geçmişti resmen... Yara dedim de aklıma geldi, iliştireyim hemen şuracığa şu dizeleri:

    "Bazı yaralar yararlıdır buna inan
    Bazı yaraların ortasından küçücük bir el
    Sanki geçmişine çiçek uzatır
    Bazı yaralardan sızan kanla
    Tüm geleceğin yıkanır..."

    Ama bizim yaramız yararlı olan cinsten değildi pek, geleceğimiz falan da yıkanmadı. Aksine, yıkamaya kıyamadığımız koklamaktan kokusu kaybolmuş bir avuç eşya, bir çift terlik ve yavaş yavaş hatırlardan da kaybolmaya başlayan anılar yığını kaldı geriye ve en canımı yakanı da o unutulmuş ses tonu...

    "Kimi gün öylesine yalnızdım
    Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
    Annem
    Ki beyaz bir kadındır.
    Ölüsünü şiirle yıkadım.
    Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
    Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
    Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
    Acının ortasında acısız olmayı."

    Diyordu 'Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım!' şiirinde. Ve gün geldi ben de tıpkı onun gibi şunu söyledim:

    "Artık bütün üzgün oluşlarımın adı:
    Anne!"

    Beni bu kadar iyi anlatan başka bir dizeye denk gelmedim ki daha evvel, nasıl sahiplenmeyeyim böylesine? Sahiplendim işte, bir anne gibi, bir evlat gibi, Füsun gibi...
    Kim mi bu Füsun? Hem annesi, hem kızı...
    Didem annesi Füsun'u genç yaşta kaybetti, Füsun annesi Didem'i 41 yaşında kanserden kaybetti.
    Şöyle diyordu veda etmeden önceki son şiirinde:

    "Füsunun yeşil ela gözleri var
    Ve pembe plastik fincanı ile kahve getirişi var
    Ve bana anne deyişi var
    Benim pembe fincandan pembe kahve içişim var
    Bu kahveleri seviyorum ahbap
    İçimi pembe bulutlar kaplıyor
    Şekerli ve tatlı bir biçimde havalanıyorum."

    Böylesine pembe, tatlı, şirin bir hayattan bahsettikten sonra şöyle devam ediyor:

    "Sonra ağrılar, sonra hastaneler ve sonra doktorlar...
    Şeker donup yapışıp kalıyor bir kağıda
    Acı bazen öyle yoğun, çok yoğun
    Patlak gözlü bir kurbağa
    tarifsiz çirkin ve kel."

    Şu hayatta yalnızca daha 2 kitabı, rutubetli bir bodrum kat dairesi ve bir kızı varken kanser ondan her şeyini almaya kalkıyor. Acının her hâlini yaşarken çok sevdiği saçlarından oluyor, kendini tarifsiz, çirkin ve kel olarak tanımlıyor. Saçlarına değiniyor yine son şiirinde, ve bir de vakti zamanında saçlarının değerini bilmeyenlere...

    "Bana bazı şarkılar lazım ahbap
    hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar
    çok şarkıya ihtiyacım var
    Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar
    Saçlarımla ne yapacağını bilemeyenler
    Bir gün onları kaybederler
    Böyle bir şey yani ahbap
    Çok acıyor. Saçlar zaman zaman."

    İşte böyle baylar! Sevdiğiniz kadınların saçlarının tek bir telinin bile değerini bilin, saçlar da acır zaman zaman... Siz hissetmezsiniz.

    Bir kaç yıl evveldi, yeni bir eve taşınacağım. Israrla bodrum kat istiyordum, kot1 diyorlar adına. Eh tabi o katta kalmak isteyecek ev arkadaşı bulmak da çok güç. Öğrenciyim, tek başıma da çıkamıyorum derken biriyle tanıştım. Çok az tanıdım kızı, ev arkadaşı aradığımı ancak bodrum katta istediğimi söyledim. Çok güldü. Saçma buldu ve ısrarımı anlayamadı. Ona Didem'i anlattım, kendimi onda bulduğumu, kısa bir süre onun gibi yaşamak istediğimi, ilerleyen zamanlarda isterse başka bir eve çıkabileceğimizi.. Ona bir kaç şiirini okudum:

    "Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
    Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
    Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
    Fakat korkuyorum. ..."

    Aradan bir ay bile geçmedi; bir eve çıkmış, anneannemin çiçekli perdesinin önünde her akşam onun mısralarını okuyor, tahlil ediyor, onu anlıyorduk. Az da ağlamadık birlikte. Bilmiyordum başta, oysa onu da bıçak gibi delmiş geçmiş şiirleri. İki ay kadar o evde kaldıktan sonra değiştirdik yerimizi, bodrum kat prensesimin çiçekli şiirlerini yalnızca okumadım, yaşadım resmen orada...

    Aradan yıllar geçti, yollar geçti, insanlar geçti...
    Ama bir şiirler değişmedi bir de benim hissiyatlarım. Lise yıllarımda yayımlanmış bir kitabı vardı, şimdi 3 kitabı. Okumaya doyamadığım, kısa ama benim için gelmiş geçmiş bütün şiir kitaplarına bedel 3 ayrı kitap...

    Bunca zaman inceleme yazmadıysam da cesaret edemediğimden.. Ona olan sevgimi yansıtamayacağımdan korktuğumdan, ki o kadar şey yazdım yine anlatamadım, günlerce yazsam yine anlatamam... Ve bu yazdıklarım tek bir kitabına değil 3 eserine birden ve hatta Madak'a ithafendir. 3 kitabından da alıntılara yer verdim. Tek bir kitap ismi yazma hakkımız olduğu için bunu işaretledim.

    Anlatmak isteyip anlatmadığım onlarca şey var, ilerleyen zamanlarda belki diğer kitaplarına olan incelemelerimde de onlardan bahsederim. Şimdilik şu dizelerle sonlandırıyorum, selametle kalın.

    "İki sigaram kaldı bu gece için
    Yüzyıl yetecek çocukluğum,
    İki muhabbet kuşum,
    Biraz da ateşim var.
    Dua ediyorum ateşe
    Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece
    Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne
    Aman umutsuz bir yer olmasın!"
  • Ferit edgü'nün şiir roman tarzında yazdığı yabancılaşma ana temalı kitabıdır. kitabın geçtiği zaman bir öğretim yılı olarak kastedilen kış mevsimidir.

    yer olarak Hakkari'nin en yüksek köyünün seçilmesinin hem ulaşılması zor bir yer olması hem de adeta bir evin çatısında olan ama unutulmuş bir yer algısı yaratılmaya çalışılmış olmasına bağlı olduğu şeklinde yorumlanabilir.

    öğretmen:
    her derde deva, adı olmayan, sürgün, ne köy halkı ne de devlet dairelerindeki memurlarca sahiplenilen, bürokratik yolları kullanmaya çalışıp çaresiz kalınan konularda köylüye yardım etmeye çalıştığı için suçlanan, kendi içindeki yabancılaşmayı gönderildiği köyün de yabancılaşmışlığı içinde kaybedendir. kendisini adeta bir peygamber gibi hissetmektedir. nasıl ki peygamberler Allah'ın kullarına yolladığı öğretmenlerse; öğretmen de devletin köye gönderdiği yol gösterendir. bu durum on emir ve Musa ile gemi ve Nuh metaforlarından hissedilmektedir. öte yandan öğretmen motifi özellikle seçilmiştir kitap için çünkü öğretmenden başka kimse köyün yapısını bu kadar iyi gözlemleyebilecek kadar onlara yaklaşamazdı. çocuklar ailelerinin bir yansıması olarak bu hususta öğretmene yardımcı olmaktadırlar. kullandıkları kelimelerde tek sıfat ve fiil olmasına rağmen isimlerin çokluğu aslında bu köydeki durağanlığın sezdiricisidir. öte yandan uzun süre burada zaman geçiren yarı aydın öğretmenin köylülerden düşünsel olarak negatif etkilendiğini de pedofili hayali ile görebilmekteyiz. oradaki erkekler gibi düşünmesi ama uygulamaya geçmemesi söz konusu.

    kadın karakter olarak sadece "zazi" söz konusu. o da oğlu aracılığıyla tek erkek olarak öğretmenle iletişim kurabilmekte. mal gibi alınıp satılan kadınlar...

    köy enstitülerinin ne kadar önemli olduğunun, ağalık sisteminin birey be sistem üzerine etkilerinin, kaçakçılığın, kltap yakmanın ve beyin göçünün altını çizmekte edgü.

    fotoğraf konusunda uzaktan bakanlara şükür vesilesi olarak buraya bakmanın aslında insanoğlu olarak ne kadar bencil ve iki yüzlü bir tarafımız olduğunu yüzümüze tokat gibi çarpmakta.

    öğretmen yöreye dışarıdan gelen yabancılaşma içindeki bir yabancıyken; kilit karakterlerden halit'in ise yerli bir yabancılaşma içinde olduğunu görmekteyiz. ikisi birbirini anlamakta ve bu düşsel anılara olan gemi yolculuğundan kurtulmak için yardımlaşmaktadırlar. halit, kendi kapısının kilidi olduğu iki katlı ev hayalinde bireyselleşme arzusundaki insanın yansımasını oluşturmakta.

    kitaptaki genel kavramlar ise; dikbaşlılık (zazi), umursamazlık, yalnızlık, ağıt türküler, çaresizlik, yılgınlık, çılgınlık ve aydın- köylü iletişimsizliği olarak sınıflandırılabilir.
  • .
    "Gitmekle uzaklaşılsaydı hayattan
    İnan bir daha dönmemek üzere giderdim "

    Ne zamandır bu günü bekliyorum.
    Bu günü bekleyiş sebebim, dönüşü olmayan, içinde bir çok bilinmeyeni barındıran yolculuğumun başlangıcı olmasıydı.
    Şimdi nerede miyim?
    Otogarda...
    Görevli abiden bir bilet aldım.
    Nereye gitmek istiyorsunuz sorusuna en uzak mesafe olsun da neresi olduğu önemli değil, dedim.
    Gidiş/dönüş mü olsun sorusuna ise sadece gidiş cevabını verdim...

    Çoktandır aklımda olan bu eylemi şu an gerçekleştiriyorum.
    5 ay önceydi sanırım ya da herhangi bir gün, ay, saat, kısaca zaman işte bilemiyorum. Zaten her gün diğeriyle aynı değil mi?
    Dinlediğim şarkılardan birinde "Kafan eserse çantanı bile almadan kaçacaksın" diyordu. Aklıma yattı, benimsedim bu fikri, en yakınım olan ve aynı evi paylaştığım arkadaşıma bunu söyledim bilmeye hakkı vardı. 'O kadar kolaydı sanki' dedi, haklıydı kolay değildi kafam eser esmez çantamı almadan gidemezdim. Para biriktirmeye başladım evdeki eşyalarımı topladım, kitaplarımı koliledim. Aslında hiçbir eşyamı almayacaktım, küçük bir sırt çantası hariç(içine bir iki kitap ve bir de kulaklık yeterdi, artardı bile) belki daha sonra arkadaşımdan kitap kolilerimi isterdim gittiğim yerde kalırsam...
    Yavaş yavaş planımı devreye sokmaya başlamıştım, işte burada Yediveren Turizm'in otobüsünü beklerken. Ne tuhaf bu turizm şirketinin adı diye düşünüyordum sonra aman dedim bu beni ilgilendirmiyor, gittiği yerde umrumda değil...
    Tamamıyla yabancı bir şehir, yabancı insanlar, yabancı işler... Beni ilgilendiren bunlar değil miydi? Belki yolculuğun sonuna kadar bile kalmazdım otobüste. Ben bunları düşünürken otobüs gelmişti. Valizim falan olmadığı için muavin ile diyaloğa girmeden bindim ve görevli abiden tek istediğim olan cam kenarı koltuğu oturdum. Başka hayatları ya da manzaraları izlemek ihtiyacı hissediyordum. Belki bana iyi gelebilirdi...
    Beni ilgilendiren bundan sonrasıydı... Aylardır hayalini kurduğum yolculuğum başlamıştı. Şimdi saatler sürecek yolun ilk dakikalarıydı. Düşünmek için çok vaktim vardı. Kafamı cama koydum ve yeni yolumu çizmeye başladım.
    Acaba gittiğim yeni yerde beni neler bekliyordu...?
  • Adı:Aylin || Ayşe KULİN (Kitap Yorumu)
    .....
    Herkese uzun bir aradan sonra merhaba. Biliyorum,çok uzun zamandır buralarda yokum. Ama inanın hiç boş vaktim yoktu. Ne fotoğraf çekmek ne de yorum yazmak için. Merak edenler için yorum aşağıda.
    ....
    Bu seferki kitap yorumu Ayşe Kulin'in Adı:Aylin adlı biyografik romanı. Kitabı sevdiğimi söyleyebilirim. Ayşe Kulin'in kalemini seviyorum zaten. Ama bu romanı farklı. Aylin karakteri o kadar güçlü bir kadın ki. Öyle bir kadın gerçekten yaşadı mı demiştim kitabı okurken. Bahsettiğimiz Aylin karakteri 24 yaşından sonra tıp okumaya karar veren biri. Üstelik kimseyi dinlemeyip ilk evliliğini kafede sadece bir kez gördüğü adamla yapacak kadar çılgın birisi. Aylin kabına sığmayan, ne olursa olsun kararlarından asla dönmeyen bir kadın. Bazıları Aylin karakterini çok eleştirmiş. Yok efendim çok kez evlenmiş. Kocalarından saçma sapan sebeplerle ayrılmış. Dini islam olmayan bir adamla evlilik sürdürüp üstüne bir de çocuk yapmış. Neymiş Allah'a olan inancı sorgulanabilirmiş. Yahu size ne? Bunlar bana batmadı hiç okurken. Bir insanın hangi dine mensup olduğu neden sizi bu kadar ilgilendiriyor?Hepimiz aynı Allah'a farklı yollardan inanmıyor muyuz? İnsanları mensup oldukları inançlara göre yargılamak niye? Sana başka dine mensup olan bir insanla hayatını birleştirmek mantıksız gelebilir. Ama niye başka insanların kararlarına saygı duymuyorsunuz? Çünkü çoğumuz Aylin gibi cesaret edemez. Hala öyle değil mi? Türk bir erkek başka milletten biriyle evlenebilir çok fazla tartışma konusu olmaz, ancak Türk bir kadın başka milletten veya başka bir dine mensup insanla evlenemez. Hele bir evlensin tüm sülale ahlak bekçisi kesilir.Ben Aylin'i çok takdir etmiştim bu konuda. Herkes kararlarını eleştirirken yanlış bile olsa kararlarından dönmeyişini. Sonucu hüsran bile olsa verdiği kararın, en azından yaşayıp denedi Aylin. Başkalarının tecrübelerini değil kendi tecrübelerini deneyimlemiş oldu. Tam olarak güçlü bir kadın örneği Aylin. Üstelik ölümü bile kendi yaşamı gibi esrarengiz. O halde Aylin'in hayatına misafir olmak isteyenleri kitabı okumaya davet ediyorum. Herkse bol kitaplı ve mutlu günler dilerim.
  • İnsanlık tarihi, benzer şeylerin farklı biçimlerde yaşanmasıyla geçerken, diğer taraftan da keşfedilenin sonrakine miras kaldığı kümülatif bir bilgi aktarımının etkisiyle de radikal değişikliklere sahne olmaktadır. Bilgi, şüphesiz ki güçtür ama vicdandan, merhamet ve hikmetten ayıklanmış bir bilgi aynı zamanda zulmü de beraberinde getirmiştir. Nitekim atomu parçalamaya kadar giden bilgi birikimi ve gelişim iradesi, atom bombası da yapabilmiştir. Hidrojen üzerine çalışmalar yapıp ondaki enerji potansiyelini gören irade atom bombasından bin kat daha güçlü Hidrojen bombasını da yapabilmiştir.

    İnsanlık en başından beri aydınlatılmaya muhtaç bir karanlıkta. Kastettiğim sadece bilimsel-teknolojik aydınlanma değil elbette. İnsanın kendi doğasında var olan cevherlerin de meydana çıkarılması, içine de ışık tutarak o büyük âlemin farkına varması gerekmekte. Çünkü insanlık; âlem içinde bulunan, içinde âlem bulunduran bir âlem. Karanlığa düştükçe, yaşam boğucu hâle geldikçe her devirde birileri çıkmış ve bir kibrit çakarak bulunduğu tarafı aydınlatmıştır. Bu aydınlanma zaman ilerlese de silinmemiş, o ortak tarihe eklenmiştir. Geldiğim nokta kitabı anlatmak için yeterli o yüzden bu genel girizgahı daha fazla uzatmayacağım.

    Kitap, tarihin çeşitli dönemlerinden ve çeşitli coğrafyalardan iz bırakmış yaşamlara mercek tutuyor. Aklınıza kronolojik bilgilerin ansiklopedi duyarlılığıyla bir yekûnu meydana getirmesi gelmesin. Çünkü işin güzel tarafı; bir edebiyatçı tarafından yazılmış, hem de akıcı ve edebi bir dille. Kitabın alt başlığı ise Doğudan ve Batıdan Portreler. Portre, bize bir şey hakkında genel bilgiler verir. O şeyin ana hatlarını portre sayesinde görmüş ve onu biraz da olsa tanımış oluruz. Bu bakımdan çok doğru bir isim seçimi bana göre. Bunu okuduktan sonra daha iyi görüyorum.

    Peki kitapta kimler anlatılıyor? Antik Yunan da var Mâverâünnehir de. Felsefe de var sanat da. Pozitif bilim de var hikmet de. Hem de bu hayatlar kendi içinde belli bir tasnifle düzenlenerek verilmiş. Alelade bir sıralamadan çok bilinçli bir çalışma sonucu düzenlendiği anlaşılıyor. Bölümler arasında belirgin bir ayrım yok sadece aynı alandaki kişiler sıralama olarak birbirini takip ediyor. Büyük roman üstatlarının ardı adına verilmesi, sizi başka duygu ve düşüncelere sürüklerken, şair ve müzisyenlerin olduğu tarafa geldiğinizde bambaşka bir iklimi yaşıyorsunuz. Filozofların olduğu kısma geldiğinizde zihniniz, fikirler üzerine talim yaparken, İslam alimleri ve yöneticilerin erdemli ve adaletli yaşamları üzerine hikmet ve erdem üzerine düşünüyorsunuz. Genel anlatım sanki manzume gibi akıcıyken, doğudan portreler sanki menkıbe tadındaydı. Büyük geniş bir karışım olmuş olması kitabı, ilgi çekici ve ufuk açıcı kılıyor. Sadece filozofların ya da sadece bilim adamlarının ya da sadece doğunun hikmetli bilgelerinin anlatılmamış olmasını; yazarın, bizim daha büyük resme odaklanmamızı istediği için olduğunu düşünüyorum. En başta bahsettiğim o vicdanın, merhametin, adaletin ve hikmetin içinden alınmadığı bilginin ve gelişmenin değerini göstermek için… İnsanın içindeki ‘tasavvur etme ve meydana getirebilme’ potansiyeliyle neler yapabildiğini hatırlatmak için…

    Daha evvel sözlerini duyduğum ancak hayatı hakkında hiçbir fikrimin olmadığı yazar ve filozoflar hakkında çok ilginç bilgiler edindim. İlginç yaşam öykülerinin yanında savundukları fikirlerinin de verilmiş olması oldukça faydalıydı. Fikirlerinden ilham aldığım, ilgimi çeken filozoflar ve kitaplarını araştırdım, araştırma sonucunda ise bazı kitapları listeme ekledim. Yani bir kitap, sadece merak uyandırıp bilgiler katmış olmadı, benim için kitaplar da doğurmuş oldu.

    Aklın dışında gönle, duyguya hitap eden tarafından da bahsetmek isterim. Özellikle şairlerin olduğu tarafa gelirken hikmetli, incelikli kısım da başlamıştı. Bir gece vakti Suskunlar Meclisi’ne kabul edilmek için başvuran Molla Cami’yi okurken bir bardak suyla zarif bir biçimde reddedilişini, onun da dolu su bardağına gül yaprağı koyarak verdiği cevapla kabul edilişini görmek, o inceliğe, duyarak, hissederek yaşamaya dair beni düşündürdü, algı kaybı çok büyük çünkü. Sonrasında bir de yazarın “Açıldığında kapanmıyorsa bir kapı, açılan kapıdan kovulmuş olarak girer insan,” deyişi bana İhsan Oktay Anar’ ın Suskunlar romanını hatırlattı: ‎"Senin buraya gelişin, bizim gel dememizden ziyade onların git demesindendir." Tamamlanan bir misyon ile yeni bir kapının zorlanması ve açılması, dışarıdan kovulma içeriden kabul edilme anlamına da geliyor çünkü. Yine kuyumcu titizliğinde çalışan ravileri duymak, adaletle hükmetmek ve mütevazi yaşamaya gayret eden yöneticileri okumak, erdemlerini ve inandıklarını kimseye boyun eğmeden, çıkar gözetmeden mahkûm edilmek, sürgüne uğramak pahasına yaşayan alimleri okumak, hikmetli sözlerin nerelere vardığını duyumsamak oldukça güzeldi.

    Son olarak kitabın adının geldiği yerden de bahsederek sözü bağlayalım. Diyojen bir ağacın dibinde otururken bir gün, ona teveccüh göstermek için yanına Büyük İskender gelmiş. Üzerine vuran gölgeden hoşnut olmayan, kimseye de tabi olup kendi düşünce ve hareketlerini kısıtlamak, hür iradesini kaybetmek istemeyen Diyojen, Büyük İskender’e “Güneşimin önünden çekil” der. (http://www.resimag.com/p1/6bd51e1843.jpeg )
    Kitap da bu adı alarak bana göre iki şeyi çağrıştırıyor: Birincisi, hiçbir güce tamah etmeden, yaltaklanmadan başkasının doğrusu yerine ilham alıp inşa ettiği kendi doğrusunu, hikmet-merhamet-adaletten sıyrılmamış bilgiyi yaşamaya çağırması. İkincisi; Güneş’in, aydınlatma için imge olarak kullanılması. Kitap, büyük resmi kastetmesinden dolayı Güneş, aydınlatma açısından oldukça doğru bir kullanım tercihi. Ayrıca bilindiği gibi güneş, hem ışık hem de ısı kaynağıdır. Kitaptaki gönle hitap eden yan da bu ısı kaynağı tarafına denk geliyor diye düşünüyorum.

    Sabırla, sonuna kadar okuyan herkese teşekkürler..
  • Tom Jones – 2 Cilt Takım
    Yazar : Henry Fielding Yayınevi: İletişim Yayınları Çevirmen: Mina Urgan
    Yayın Tarihi 2015
    ISBN 9789750518263
    Baskı Sayısı 1. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı: 1064

    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabı zevkle okunabilecek bir eser. Zaman zaman güldüren ve sizi eğlendiren, içindeki karakterlerin duygusallıkları ile birlikte yaşam içindeki mücadele ve iyimserlik içindeki yaşama sevinçleri, acı olaylar karşısındaki karşıtlıklar ile örülmüş ipeksi yaşama sevinci, olumsuz ve çirkin yanları olduğunda ise yazarın bir anlatıcı olarak araya girmesi ile birlikte yazar ihtişamına ihtişam katarken sizinle birlikte safların arasında yürüyen bir roman sunmuş. Böylece okuyucum bu yapıtta bazen kısa, bazen de çok uzun bazen bir günü bazen de yılları kapsayan bölümler bulunca; yani öykünün bazen hiç kıpırdaman durduğunu bazen de uçtuğunu görünce hayretlere düşmesin. Hiçbir eleştiri mahkemesi önünde hesap vermek zorunda değilim bu çeşit şeyler için. Çünkü gerçekten yeni bir yazı türü alanında kurucu durumunda olduğum için, orada canımın istediği gibi yasaları yapmakta özgürüm ben. Uyruklarım saydığım okuyucular, bu yasalara inanmak ve boyun eğmek zorundadır. Ne var ki, okuyucularımın bu yasalara isteye isteye ve sevine sevine uymaları için, her şeyden önce onların rahatlarını ve yararlarını göz önünde tutacağıma şimdiden söz veriyorum. Aslında onlara iyilik etmek için geçtim başlarına. Ben onlardan değil, onlar benden yararlansın diye dünyaya geldim. Ve onların ilgisini çekmeyi yazılarımın başlıca amacı yaparken, okuyucularımın da benim onurumu elbirliği ile koruyacaklarına ve hak ettiğim ya da istediğim kadar beni kutlayacaklarına güvenim var diyen Henry Fielding.
    Yazın tarihinde Tom Jones’un konumun önemi, olaylar örgüsünün işlenişi ve kişilerin çizilmesi açısından, gerçekçi ilk roman sayılmasından kaynaklanır. Tom Jones’un en hoş yanlarından biri, Fielding’in bu öyküyü anlatırken, okuyucularla sürekli bir diyalog kurması, giderek onlarla işbirliğine girişmesidir. Örneğin ‘’ Neyse, bu konuda tam bilgimiz olmadığından, Jones’un şu sırada ne halde olduğunun saptanmasını okuyucumuza bırakıyoruz, ‘’ der. Bir başka örnek ‘’ Bir iki satır önce, öğretmenden ‘’ zavallı Partridge ‘’ diye söz etmeme bakarak, bu adamın suçsuzluğunu açığa vurduğumu sanmasın okuyucu. Doğuştan yufkayürekli olduğum için bu deyimi kullandığımı sanması, daha yerinde olur bana kalırsa. Suçsuz olup olmadığını daha sonraları anlaşılacaktır belki de. Ama öykü anlatanları esinleyen peri bana bu sırrı verdiyse, ondan izin almadan hiç mi hiç niyetim yok açıklamaya ‘’ der. Yazarımız. Romanı okuyan kişi ile olan diyaloglar çeşitli benzetmeler, betimlemeler ve bunlara benzer şiirsel süslemeler serpiştirmiş yazarımız. Bunu sebebini şu şekilde açıklar Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabın da ‘’ Uzun bir kitapla uğraşırken yazarı da okuyucuyu da uyku basınca, kafaları uyandırır bunlar. Ahh ne müthiş ifadeler bunlar ve bizimle birlikte yazarımız da yanımızda olduğunu betimleyen ifade eden bir tarz…
    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabını okurken her bölümün başında DENEME adını verdiği bölümler vardır. Bu denemeler hakkında yazarın şu ifadesi kesinlikle bilinmelidir ‘’ Yapmaya kararlı olduğumuz bu iş için, ille bir neden göstermek zorunda değiliz. Bunu, düzyazıyla yazılmış güldürücü her destanın bir kuralı saymamız, yeter de artar da. ‘’
    Giriş niteliğinde olan bu bölümlerin, birçok yararlı yanı vardır. Bu yararlı yanlardan biri de, bir çeşit işaret ya da damga sayılabilmelidir. Bu işaret ya da damga sayesinde, herhangi bir okuyucu, bu tarihsel öykümüzde gerçeklere uygun doğru olayları, gerçeklere uymayan uydurma olaylardan ayırt edebilmenin yolunu bulabilir. Bana kalırsa, böyle bir işaret gerekli olacaktır pek yakında; çünkü son zamanlarda iki üç yazarın bu türlü öyküleriyle rağbet görmeleri, birçok başka yazan aynı türü denemek açısından yüreklendirebilir. Böylece bir yığın saçma sapan roman, acayip acayip masallar yazılabilir. Bu ise, ya kitap yayınlanıp satanların iflas etmelerine ya da okuyucuların boşuna vakit harcamalarına ve de ahlaklarını bozmalarına yol açabilir. Hatta bu yapıtlar yüzünden dedikodular ve karaçamlalar yaygınlaşır, nice değerli ve namuslu insanın adı kötüye çıkar belki de.
    Spectator’un aklı başında yazarı, her denemesinin başına Yunanca ya da Latince özdeyişler koyar. Hiç kuşkum yok ki, metelik etmeyen yazarlardan korunabilmek amacıyla yapmıştır bunu. Neden derseniz, yazar geçinenler, onlara okuma yazma öğretenlerden edindikleri bilgi dışında hiçbir şeycikler bilmedikleri halde; aslan postuna bürünüp anırınca kendini aslan sanan eşek kardeşler gibi, en yüce dahilerle aşık atmaktan ne korkar ne de utanırlar.
    Bu türden tarihsel öykülerin başlıca değerinin, önsöz niteliğindeki bu denemelerden kaynaklandığını söylemek istediğimi sanmayın sakın. Ne var ki, o sözünona yazarların, sadece öykü anlatan kısımlara öykünmeleri daha kolaydır da; gözlem ve düşünceden oluşan denemelere öykünmeleri daha güçtür aslında. Bunu yapmaya yeltenenler, Shakespeare’i taklide kalan ya da Horoitus’un dediği gibi sırf yalınayak yürüyüp suratlarını astıkları için tıpkı Cato’ya benzediklerini sana Romalılara dönerler.
    İyi öyküler uydurmak, bu öyküleri güzel anlatmak, ender bulunur bir yetenektir belki de. Gelgelelim, bunu hiç sıkılmadan yapmaya kalkan yığın adam vardır. Dünyanın dört bir bucağında bol bol yazılan romanları ve öyküleri incelersek, haksızlık yapmadan şu sonuca varabiliriz: Bunları yazanların çoğu, başka bir edebiyat türünde karşımıza çıkıp bize dişlerinin göstermeye göze alamazlar. Roman ve öykü dışında kalan herhangi bir alan da, on ya da oniki tümceyi bir araya getirmeyi beceremezler. Horatius ‘’ Her çaresiz budala yazmaya kalkar; yaşayan her yaratığın ticaret alanıdır şiir der. ‘’ Bu söz, öteki yazarlardan fazla, romancılara ve yaşam öyküleri yazanlara uygundur; çünkü tüm sanat dalları ve tüm bilim kolları için biraçık eğitim ve bilgi gerekir. Şiirin bunun dışında olduğunu düşünenler olabilir belki. Ne var ki, şiir için de koşuk ve uyak, ya da bunlara benzer şeyler bilmeli. Oysa öyküler ve romanlar yazmak için, kağıt, kalem, mürekkep ve bunları kullanacak el becerisinden başka hiçbir şey gerekmez. Kimi öykü veromanlara bir göz atınca, bunları kaleme alanların böyle düşündüklerini anlıyorum. Bunları okuyanlar da ( eğer böyle birileri varsa ) aynı şeyi düşünüyorlardır herhalde.
    İşte bu yüzdendir ki , yazarların çoğuna bakarak tümünü öyle sananlar, kağıt üstünde saptanmış gerçeklere uymayan öykü yazarlarını hor görürler. Biz de hor görülmek istemediğimiz için, yazdıklarımıza aslında uygun olan ‘’romanca’’ yani ‘’hayal ürünü olaylardan kaynaklanan öykü’’ deyimini kullanmaktan çekindik. Evvel ce de belirttiğimiz gibi, yarattığımız kişilerin tümü, doğanın o yüce ve gerçek kitabından alındığından ötürü, kendi kitabımıza tarihsel öykü adını verdik. Dünyanın en nükteli adamlarından birine göre, kimi yapıtlar, onu yazanın beyninin ya kaşınma illetine ya da ishale tutulmasının bir ürünüdür. Bizim kitabımızın bunlardan farklı olduğuna hiç kuşkumuz yok.
    Hem en yararlı, hem de en eğlendirici yazı türlerinden birini gözden düşüren bu kötü yazarlara hoşgörü göstermekle, çok zararlı başka bir iş de yapmış oluyoruz: Toplumun birçok güzel ahlaklı ve değerli üyesinin adını lekelemiş oluyoruz; çünkü en can sıkıcı dostlar her zaman zararsız olmadıkları gibi, en can sıkıcı yazarlar da her zaman zararsız değildirler. Rezil şeyler kaleme alabilecek, çevrelerine karaçalabilecek kadar dil bilirler bunların her ikisi de. Şimdi söylediğimiz eğer doğruysa, kepaze amaçlar güderek yazılan öykülerin, kendileri de kepaze olmalarına, başkalarını da kepaze etmelerine hiç şaşmamalı.
    Şu sıralarda sayısı gittikçe artan kepaze öykülerin, ileride okuyucuların boş zamanını, edebiyatı ve basın özgürlüğünü rezil etmesini engellemek için, öykü yazarlarına kesinlikle gerekli olan birkaç niteliği sıralayacağım şimdi:
    Bunlardan ilki dehadır. Horatius’a göre, deha olmadıkça, çalışmak hiçbir işe yaramaz. İnsan beyninin, çevresindeki her şeyi ve bunların belli başlı ayrıntılarını kavrayabilen güç, daha doğrusu güçler anlamında kullanıyorum ‘’deha’’ sözcüğünü. İnsanda doğuştan bulunan bu güçler, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğidir aslında. Bu iki şeyi birleştiriyor, ‘’deha’’ diye adlandırıyorum. Yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneği konusunda, büyük yanılgılara düşenler vardır. Birçokları, yaratma yeteneğini uydurma yeteneğiyle aynı şey sayar. Bu doğru olsaydı, hayal ürünü masal yazan birçok adamda yaratma yeteneği bulunduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Oysan biz yaratmayı, ancak görebilmek ya da sezebilmek anlamında kullanıyoruz. Yani daha geniş anlamda, her şeyin gerçek özünü çabucak ve akıllı bir biçimde kavrayabilmek anlamında kullanıyoruz. Yargılama yeteneğinden yoksun bir adamda, yaratma yeteneğinin bulunması pek olası değildir. Ne dersiniz, iki şey arasındaki ayrımları görmeden, bu iki şeyin gerçek özünü kavramış sayılmamızın yolu yoktur. Ayrımları görebilmek ise, doğru doğruya yargılama yeteneğine bağlıdır. Oysa aklın başında bir iki kişi, dünyanın bütün budalaları ile birleşerek, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğinin aynı insanda ya pek ender ya da hiçbir zaman bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.
    Bir insanın, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğini kendi kişiliğinde birleştirmesi de yetmez. İyi bir yazar olması için, bu insanın bir hayli bilgili olması da gerekmektedir. Gene Horatius’dan ve yetkili daha başkalarından alıntılarla bu görüşlerimi kanıtlayabilirim. Ama buna gerek yok; çünkü ustaca bilenmemiş el araçlarının bir işçiye yararı olmadığı, bir işin doğru dürüst yapılabilmesi için belirli kurallara uymak zorunluluğu, malzemesi olmayan bir işçinin hiçbir şey üretemeyeceği herkesçe bilinmektedir. İşte, ancak bilgi sağlayabilir tüm bunları. Doğa bize bir yeteneği bağışlamakla kalır; yani bize ancak mesleğimizin araçlarını verebilir. Bilgi ise, bu araçları kullanılır hale getirir, bunları kullanmanın yolunu bize öğretir ve işleyeceğimiz malzemenin hiç olmazsa bir kısmını sağlar. Yazar olmak isteyenin, tarih ve edebiyat alanında bilgili olması şarttır. Kerestesiz, kireçsiz, tuğlasız, taşsız, ev yapmaya kalkmak ne denli boşunaysa; bilgisi olmadan öykü yazmaya kalkmak o denli boşunadır. Yapıtlarına şiirin süslerini ekledikleri halde, öykü yazarları saydığımız Homeros ve Milton, kendi çağlarında bilinmesi gereken her şeyi biliyorlardı.
    Okuyup yazarak değil de, ancak konuşarak elde edebileceğimiz başka bir bilgi türe de vardır. Konuşma yoluyla sağlanan bu bilgi, insanları anlamak açısından öylesine gereklidir ki, ömürlerini üniversitelerde, kitaplar arasında tüketen bilgili ukalalar, insan konusunda karacahil kalırlar. Çünkü yazarlar insanları ne denli incelikle anlatırlarsa anlatsınlar, bu konuda gerçek bilgi, ancak dünyada yaşamakla elde edilebilir. Aslında tüm bilgi alanları için aynı şeyi söyleyebiliriz. Sırf kitap okumakla, fizik alanında da, hukuk alanında da uygulanır türde bir bilgi elde etmenin yolu yoktur. Hatta toprağı ekenler, çiftçiler, bahçıvanlar bile, ana kurallarını kitaplardan öğrendikleri bilgiyi, uygulamaya geçerek, kusursuz bir duruma getirmek zorundadır. Aklı başında Mr. Miller, bir bitkiyi ne denli tamı tamına betimlerse betimlesin, çömezlerine bu bitkiyi gidip bahçede görmelerine salık verir gene de. Oyunlarını yazarken Shakespeare’lerin, Johnson’ların, Wycherly’lerin, Otway’lerin en ustaca yarattıkları kişileri sahnede bir Garrick, Bir Cibber ya da bir Clive canlandırınca; bu kişilerin gözümüzden kaçan bir yanını kavrayıveririz hemen. Dünya sahnesindeki insanlar da kitaplardakilerden daha canlı ve daha çarpıcıdır. Böylece bir yazar, çizdiği kişileri, yaşamdan değil de, kitaplardan alınca, o çizdiği kişi, bir kopyanın silik kopyasına dönüşür; gerçekliğini de, canlılığını da yitirir.
    Yazarlar, her çeşit insanla, yani her kattan ve her sınıftan insanla görüşmelidir. Çünkü bir yazar, sadece yüksek tabakayla ilişki kurmakla da yüksek tabakayı tanıyamaz. Bir tek sınıfı bilip anlatması yeter diyeceksiniz ama; her sınıfın saçma yanları, öteki sınıfın saçma yanlarına ışık tuttuğu için, bir tek sınıfı ele alan yazar gerçekten büyük sayılmamalıdır. Örneğin aşağı tabakanın yaşamdaki sadeliği düşününce, yüksek tabakanın özentileri, büsbütün göze batar. Büsbütün gülünç gelir insana. Aynı biçimde, aşağı tabakanın kabalığını ve ilkelliğini düşününce, yüksek tabakanın nezaketi büsbütün çarpıcı bir hal alır. Doğrusunu söylemek gerekirse, şunu da unutmamalı: Yazarımız, her iki tabakayla da ilişki kurmakla, ahlak ve davranış açısından bir hayli düzelir: Bir tabakadan da inceliği, zarifliği ve düşünce özgürlüğünü öğrenir; çünkü bana kalırsa, aşağı sınıftan gelip eğitim görmeyenlerde pek ender bulunan bir özelliktir düşünce özgürlüğü.
    Son olarak şunu da söyleyeyim: Eğer yazarımızda herkesin iyi yürek dediği şey yoksa, duygudan yoksunsa, bütün bu sıraladığımız nitelikler beş para etmez. ‘’ Beni yazılarıyla ağlatabilecek adam, benden önce kendi ağlayabilmeli ‘’ der Horatius. Kaleme alırken duyulmayan bir acının, bize etkili bir biçimde aktarılmasının yolu yoktur. Okuyucuya en çok dokunan, en acıklı sahnelerin, gözyaşı dökülerek yazıldığında hiç kuşkum yok. Güldüren parçalarda, gülerek yazılır. Ancak kendim candan güldükten sonra okuyucumu güldürebilirim bana kalırsa. Ne var ki, beceriksiz davranırsam, okuyucum benimle birlikte güleceğine bana güler.
    Onun için, ileri sürdüğüm görüşlerin doğruluğuna akıllarıyla kanıtlayabilenlere, bir çağrıda bulunuyorum: Benim güzel okuyucum, kendi yüreğini yokla da, bir karar ver. Bu görüşlerime inanıyor musun, yoksa inanmıyor musun? Eğer inanmıyorsan, şunu bil ki, aklının ermediği şeyleri okudun şimdiye dek. Ne tadına varabildin ne de anladığın şeyleri okumakla vaktini boşuna harcayacağına, işinle gücünle uğraşman; ya da kendini eğlenceye vermen, çok daha hayırlı olur…
    Kitap hakkındaki fikirlerimi yazarken Henry Fielding’ın cümlelerinden, Mina Urgan’ın ( Çevirmenin Önsüzü ) yazısından birkaç cümle kullandım.