• 526 syf.
    ·27 günde·Puan vermedi
    Öncelikle belirtmek gerekir ki yoğun emek harcanarak hazırlanmış bir tarihi roman. Dipnotlarda Çin yıllıklarından yapılan alıntılar ve anılan yıllıklarda belirtilmeyen isimlerin yazar tarafından dönemin ruhuna uygun olarak eklendiğinin belirtilmesi hususu tarihe saygının örneğidir.
    Diğer yandan işlenen konu bakımından da gerek resmi tarih müfredatımızda gerekse belki kaynak kıtlığından dolayı çok kısa olarak değinilip geçilen İslamiyet öncesi Türk Devletleri hususunda fikir verici bir eser. Türk töresinin, devlet anlayışının, toplumsal yapının, aile yapısının, inanç sisteminin, coğrafi koşulların neler olduğu hususlarında üslup ve tasvirler sayesinde oldukça bilgi akışı sağlayıcı bir eser. Özellikle tasvirler konusunun altını çizmek gerekir ki sadece yazarak kitap hakkında görsel bir hafıza oluşturabilmek maharet ister ve yazar bunu benim nazarımda başarmıştır. Tarih yazıcılığı ve tarihi romancılık hususunda kritik bir kıstas olan tarihe bağlı kalmak ile salt güzelleme yaparak romantik hazlara gark olma arasında tarihe bağlı kalmak tarafını seçen yazarı özellikle kutlamak gerektiğini düşünüyorum.
  • İslam tüm insanlığın müşküllerine çözüm üreten bir dindir. 13 asırlık uygulamasıyla da bunu ispat etmiştir. Her ne kadar yönetim olarak 4 halife sonrası saltanat boyutuna evrilmiş olsa da hakim düzen İslam’dı. Elbette 4 halife sonrası yönetimleri dört dörtlük İslami bir yönetim olarak görmesek de 20.yy. başlarına kadar yasamanın kaynağı Kur-an idi. Tanzimattan sonra şer’i mahkemelerin yanı sıra cemaat mahkemelerinin, nizamiye mahkemelerinin de varlığı bilinmektedir. Ticaret kanunnamesi (1850), ceza kanunname-i hümayunu (1858), usul-ü muhakemat-ı hukukiye kanunu (1880) bunlardandır. Bunlar garplı yanı ağır basan kanunlar olarak da bilinmektedir. (Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle/Dr. Osman Öztürk/sh14-15). Mecelle hareketi, bir bakıma Fransa ve batı etkisi altında kalan bazı Osmanlı aydınlarının “İslam çağımıza cevap verememekte.” Şeklinde özetleyebileceğimiz itirazlarına adeta cevap niteliğinde vücut bulmuştur. Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında oluşan mecelle heyeti     1868-1889 yılları arasında çalışmalarını sürdürmüşler ve tamamlamışlardır.

        Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar siyaseten ve yönetim biçimi olarak saltanat yönetimi ön planda olsa da hukukun kaynağının İslam olduğunu ifade edebiliriz. Lozan görüşme ve antlaşmalarında İngiliz dışişleri bakanı Lord Gurson’un Lozan murahas heyeti başkanı İsmet Paşa’ya telkinleri arasında, Osmanlının vatandaşlıktan çıkartılması ile hilafetin kaldırılmasının da olduğu bilinmektedir.

        İngilizler 1860larda önemi anlaşılan petrol kaynaklarına sahip olmak için Osmanlının yıkılmasını çok istemişler ve bu uğurda çalışmışlardır. Zira Osmanlının varlığı onların enerji kaynaklarına ulaşımını ve sahiplenmelerini zorlaştırıyordu. Yeterli olmasa da hilafetin varlığı onlar için sorun teşkil ediyordu. Özellikle 1876’da V. Murad’ın tahttan indirilmesinin ardından II.Abdulhamid Han’ın taht çıkmasından İngilizler ciddi anlamda rahatsız oldular. Zira II.Abdülhamid 33 yıllık iktidarı boyunca Osmanlının devamından çok devletin edinimlerini korumaya özen gösterdiği gibi, Osmanlı sonrası devletin devamı içinde yoğun çaba sarf etmiştir. Bu bağlamda bir taraftan devleti kurumsallaştırırken diğer taraftan Osmanlı sonrası devleti devam ettirecek bürokrasinin de yetişmesi için de yoğun çaba sarf etmiştir. Mesela memurlar için sicil tutulmasından, hukuk fakültesinin açılması, mühendislik ve ticaret fakülteleri açılmıştır. Yine bütün yurt sathında liselerin açılması, Medine ve Bağdat demir yollarının yapılmasının yanı sıra Şam’da tıp fakültesi açılması ve daha bir çok yeniliklere imza atılmıştır. Cumhuriyeti kuran sivil, yargı ve askeri bürokrasinin neredeyse tamamı II.Abdülhamid zamanında yetişmiştir.

       İngilizler açısından Abdülhamid ve Osmanlı mutlaka yıkılmalı idi. Diğer yandan yeterli olmasa da hilafet kurumu tüm İslam dünyası için bir tutkal mesamesinde idi. Dolayısıyla bu müessese lağvedilmeliydi. Kurtuluş Savaşında dışarıdan yapılan yardımlara ve yapanlara baktığımızda hilafetin nasıl bir tutkal görevi ortaya koyduğunu görmekteyiz. Hintli Müslümanlarda Kuzey Afrika Müslümanlarına balkanlardan Kafkaslara ve Orta Asya’ya kadar tüm İslam dünyası adeta yardımlaşmada yarışmışlardır. Bunu İslam birlikteliğinin devamı için yapmışlardır. İngilizler Kurtuluş Savaşında bu olağanüstü yardımlaşmanın ve dayanışmanın nedeninin İslam birlikteliği ve onun üst kurumu olan hilafet olduğu için Lozan’da hilafetin ilgasını da dayatmışlardır. Zira hilafet ve halife var olduğu sürece İngilizlerin petrol bölgelerine sahip olmaları mümkün değildi. Bu nedenledir ki Osmanlının yıkılması, Osmanlının vatandaşlıktan çıkarılarak sürgün edilmesi, hilafetin ilgası İngilizlerin baş meselesi olmuştu. Doğrusu burada muvaffak oldular. Eğer Osmanlı vatandaşlıktan çıkartılmamış olsaydı herhalde II.Abdülhamid Han’ın Medine ve Bağdat demir yolları hattı inşası sonrasında Memalik-i Şahane ( Padişahın şahsi mülkü) ilan ettiği Musul-Kerkük petrol bölgeleri Osmanlı sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin olabilirdi. Zaten İngilizlerin ve Almanların Medine ve Bağdat demir yolları ihalesini almalarının arka planında yatan ana neden de petrol bölgelerine hâkimiyet arzusu idi.

        Dünden başlayan bugün de devam eden ve yarın da devam edeceğe benzeyen İslam, enerji kaynaklar, İsrail ve Filistin sorunu, yeni harita değişimleri konuları gündemdeki yerlerini korumaya devam ediyor. İslam ve onun temel kaynağı Kur-an elbette Allah(c.c)’ın teminatı altındadır. Tarihin hiçbir safhasında İslam gerilemedi, Müslümanlar geriledi, Müslümanlar aidiyetlerini kaybettiler. İslam ise her zaman için arayanlara, sığınmak isteyenlere kucak açmıştır ve açmaya devam ediyor. Günümüz Müslümanlarına bakarak İslam’ı değerlendirmek cinayet olur. Daha dün 1930’larda merhum İkbal; “ Kaç bu Müslümanlardan sığın Müslümanlığa!” demiyor muydu? Elbette tarihin çeşitli safhalarında Müslümanım diyenlerin İslamla aralarına mesafe koydukları bilinmektedir. Müslümanları idealize etmeye gerek yok, idealize edilecek olan ancak İslamdır, ve beşeri planda ancak Hz.Muhammed’dir (a.s). eğer Müslümanlar ve onların davranışlarını İslam diye okursak yanılırız. Unutmayalım, peygamber(a.s) eğitiminden geçmiş olan insanlar (sahabe) henüz onun mübarek naaşı ortada iken ben-i saide sofhasında iktidar mücadelesine koyuldukları bilinmektedir. Keza Sıffin’de Cemel’de çarpışan taraflar kimlerdi, Hz.Hüseyin ve 72 yaranını şehit edenler kimlerdi? Huneyn gününde ganimet taksiminde peygambere (a.s) karşı yanlışlıklar yapan kimlerdi?

        Evet, bugün coğrafyamızda İslam iktidarda değil. Belki bireysel olarak İslam yaşanmakta. İslam’ı bir bütün olarak ele aldığımızda acaba iktidarda olan Müslümanların imanları amellerine ne kadar hükmediyor? Yoksa başkalarının, küresel güç odaklarının arzu ve istekleri mi hükmediyor? Münafıklığı hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm. Vardığım sonuç, Müslümanlar ne zaman iktidarda olsalar münafıklık zirve yapmışlardır. Durun! Hemen itiraz etmeyin. Hani bizim beşeri planda mutlak modelimiz olan Hz.Peygamber’in (a.s) 13 yıllık Mekke döneminde bir tek münafık var mıydı? Ama Medine’de İslam’ın ve Müslümanların hâkimiyetine rağmen birçok münafık mevcut idi. Mekke’de eziyet, işkence, dışlanmanın dışında paylaşılacak bir şey yoktu. Ama Medine’de iktidar vardı, ganimet vardı, paylaşılacak imkânlar vardı. Güçlü olan Hz.Peygamber’in etrafında onun gücünden istifade etmek isteyenler vardı ve ilk münafık da Abdullah b.Ubey’di.

        İslam ve enerji olgularının ardından bölgemizde kaşınan bir yara da şüphesiz Filistin konusudur. Belki buna daha birçok sorunları da ilave edebiliriz. Mesela Yemen… Yemen’de milyonlarca Müslüman’ı açlığa, sefalete ve yok olmaya itenlere, her saniye tedavi edilebilir olduğu halde ilaçsızlıktan ölen çocukların katillerine Allah lanet etsin! Elbette Yemen ve benzeri sorunlarımız var ve devam ediyor. Pakistan istihbarat teşkilatının (ISI) kurduğu Taliban’da ne kadar merhamet var(!) Neredeyse her gün Afganistan’ı kan gölüne çeviren bu örgüt acaba bu yetkiyi hangi İslam’dan alıyor. Neyse Filistin sorunu ve bu sorunun amili olan İsrail ya da İsrail’in suç ortakları olan sözde Müslüman Arap yönetimleri, her geçen gün bölgeyi kanatmaya devam ediyorlar. Burada altını çizmek istediğim konu şu; İsrail bizatihi bir güç değil, sanal bir güç, başkaları adına enerji kaynaklarına sahip olmak ve enerji kaynaklarını korumak isteyen güç odakları ile İslam’a ve Müslüman halkalara rağmen makamlarını korumak isteyen satılmış Arap yönetimleri adına tetikçilik yapan bir piyondur.

        Bölgemizin bir diğer önemli sorunu da emperyal güç odakları topraklarımız yeniden parsellemek istiyor. Sykes Picot’u revize etmek istiyorlar. Seksen bir milyonluk Türkiye, seksen br milyonluk bir İran doksan altı milyonluk bir Mısır ve yirmi milyonluk bir Suriye istemiyorlar. Onların istedikleri butik bir devlet modeli. Bununla da ne İslam’a ne enerji kaynaklarına ne de Filistin’e sahip çıkamayan devletçikler arzu ediyorlar. Belki de bu elim projeye bölgede karşı çıkan tek ülke Türkiye. 29 Ocak 2009 Davos’da başlayan İsrail karşıtlığı halen devam ediyor.

    Biz Müslümanlar “Arap Baharı” tuzağını fark etmezken başkaları bu tuzaktan istifade ile Mısır’ı, Suriye’yi, Libya’yı, Yemen’i, kan gölüne çevirdi. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı operasyonları bölgede menfur emellerini gerçekleştirmek isteyenler için umarım önemli bir ders olmuştur. Sözün kısası bölgemiz İslam, enerji, İsrail-Filistin ve yeni harita değişimi sorunları ile baş başa. Yapılması gereken ise yitiğimizi, yitirdiğimiz yerde aramaktır. İslam’dan uzaklaşarak kaybettik. Kazanmak istiyorsak yeniden İslam’la buluşmamız gerekmektedir. Kur-an aynasında, Hz.Peygamber’in(a.s) sahih sünneti ışığında kendimizi yeniden sorgulayalım: “
  • 232 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Bir ders kitabı değil, ancak ders kitabı olarak okutulsa da çok akıcı ve öğretici bir ders kitabı olabilecek nitelikte bir kitap. Bazı sayfalarda sunulan dipnotlar kitaba ilişkin ders kitabı olabilecek nitelememi doğrular nitelikte. Bütün bunların yanı sıra, ele aldığı konu ve ele alış şekli itibariyle çok önemli bir kitap olduğunun altını tekrar çizmek isterim. Hukukçu iseniz kesinlikle kütüphanenizde bulunması gerek, değilseniz de farklı bir alanda kendinizi geliştirebilmek için çok elverişli bilgiler sunmasıyla tercih edilmesi gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Özellikle bir kitap kurdu-bibliyofil olarak, o mükemmel kapak tercihine teslim olup, okumayı bitirmeme rağmen, ara sıra kitabı elime alıp üzerinde parmaklarımı gezdirdiğimi itiraf etmem lazım.
  • 104 syf.
    ·3 günde·10/10
    Çoğu kitapta beğendiğimiz paragrafların, cümlelerin altını çizeriz. Fakat ‘Kaçan Ayna’dan alıntı yapmak için; ilk sayfasından itibaren son sayfaya kadar bütün kelimelerin altını çizmek gerek. Bu da beyhude bir çaba olur. Kitaptaki hikayeler farklı konuları işlese de anlam bütünlüğü var olduğunu hissettiriyor ve Panini insana dair birçok duygu ve düşünceyi aynı potada eritiyor. Üslubu sade, yumuşacık… Aroması çok güzel bir kahvenin boğazdan akarken ki his ile aynı zamanda bıraktığı etki duble espresso…(tatlı sert :d)
    Kitabı öneren arkadaşıma kitabın bende bıraktığı etkiyi şöyle betimlemiştim: Yumuşacık kuş tüyü yastıkların, peluş battaniyelerin olduğu bir yatağa yatıp, çivili yatakta uyanmak…
    Bir çırpıda okunacak kadar akıcı ve çarpıcı ve tekrar tekrar okunulası…
  • 126 syf.
    Sevgili Ali Ural ile tanışmam "Posta Kutusundaki Mızıka" eseri ile olmuştu.Beni tam manasıyla tanımlayan eser hangisi derseniz, hiç şüphesiz bu eser derim tekniğine vs.takılmadan.İnce detaylarla yaşamımıza şıklık katıyor çünkü bu eser.
    Etkinlik yazarı tanımam için müthiş bir katkı sağlamış oldu.Bu eserle birlikte 6.kitabimi okumuş oldum.Etkinlikler her daim apayrı bir lezzet veriyor bana.Birlikte okuma,birlikte yorumlama firsatıyla aktif okumaya geçerek, okuma eylemi daha bir canlılık kazanıyor.Aynı zamanda etkinlikler vesilesiyle bir yazarın aynı anda birçok eseri hakkında fikir edinebiliyor,hangisini okumamız hususunda daha kolay karar verebiliyoruz.Türler konusunda az çok bilgi sahibi olabiliyor,tercihlerimizi ona göre yapabiliyoruz.İste 1k'nın en büyük faydalarından birisi de bu!

    Gelelim Ay Tirad'ına.Ansızın nedense çokça beğeneceğimi düşünerek, büyük bir heyecanla esere başlamış oldum.Sıcacık, tazecik,buhurdanlığı henüz üzerinde tüten bu eser tatlı bir uyanış hissiyle kalbimin yaslandığı,sarıp sarmalandığı bir yenilik ambalajı içinde müthiş bir ikram oldu latifelerime.Evet bazı eserler öze dokunur ya,işte sol yanıma yapılan cerrahi bir ameliyat nevinden sadece bir kereliğine başrolünü oynayabileceğim ömrüme ikinci bahar misali yepyeni bir diriliş ,yepyeni bir uyanış vesilesi oldu adeta.

    Yazar diğer eserlerinden farklı bir metod izlemiş bu eserde "tirad" seçiminin kullanımıyla.İlk defa böylesine bir tür okumuş oldum.Yazar "uzun ve kesintisiz düşünme ve konuşma" seçeneğiyle konular arasında bağlantıyı koparmadan, art arda olaylara devam ederek, vermek istediği mesajı sürdürerek amaçladığı tiradını sonlandırıyor.

    Gayet farklı ve güzel olmuş.İnsan ömrü de öyle değil midir nihayetinde.Yolculuktayız ileriye doğru, kesintisiz devam eden yolculuklar...Ancak yoldaki geçici güzelliklere kapılıp,esas güzergahımızı unutuyor oluşumuz, asıllarını terk ediyor oluşumuz varmak istediğimiz yere bir türlü götürmüyor bizleri.Sadece ömrümüzü malayaniyatla zayi etmekten başka elde avucumuzda hiçbir şey kalmıyor.Yanımıza kıyafet,azık nevinden bavulumuza aldığımız ihtiyaçlarımız yetmiyor bizlere.Bundan dolayı hem dünyadaki yolculuk hem de dünyadan yolculuk için Efendimiz'in (sav) Ebu Zerr'e nasihati misali azığımızı tastamam yanımıza almalı.Hani yolculuğa çıktığımız zaman gerek yazlık gerekse de kışlık nevinden ne olur ne olmaz her türlü ihtimali hesaba katarak, yolculuk hali diyerek önümüzü görememenin endişesi içerisinde her ihtiyacımızı tedarik etmeye çalışırız ya onun gibi.Bundan dolayı yol boyunca bizlere lazım olmayacak yüklerin boş yere hamallığını yapmamalı.Önümüzdeki zorlu engelleri,sarp yokuşları düşünebilmeli bir insan.Belimizi bükecek ağırlıklarla asamayız o uzun mesafeleri.Cehennem’e yakıt olacak bütün dünyevîlikler yüktür insanın sırtında.Nedir bunlar; küfür,zulüm,kibir,kalp kırma,bencillik,gurur,tamahkarlık,atalet vs.gibi her bir günah yüktür bizlere.Arınmalı ve hafiflemeli insan!

    Ahh İnsan! Gün gelecek bir sinema şeridi gibi nasıl bir ömür sürdürdüysen hepsi naklen yayın misali yansıtılacak sana da.Oynamış olduğun filmin galasında,rolünü başarılı bir şekilde gerçekleştiren oyuncular misali yüzün gülecek mi yoksa rolün hakkını verememenin utancıyla saklanacak yer mi arayışına gireceksin? Nereye kadar saklanabilirsin ki ? Aydınlatma düğmesine basılacak "şak" diye bir dokunuşla gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak.Sana doğru çevrilerek gözlerini kamastiran ışıklar yüzünden rahatsızlık duyacaksın tüm gözler üzerinde.İste o zaman son demde keşke'lerle yamamaya çalışacağın ömrün sana fayda vermeyecek.Tekrar talebin cevapsizlikla can verecek.Kullarının gizli ve aşikâr işledikleri tüm fiil ve sözleri bilen Rabbin "El-Habir",her şeyden haberdardır lütfen unutma.

    İnsan için doğduğu andan itibaren geriye sayım başlamıştır.Çocukluk,gençlik,
    yaşlılık gibi menzillerde geçici olarak konaklayıp,kimisi için bu konaklarda misafir olmak nasip olmadan belki ömrünü tamamlayıp dünyasını arkada bırakarak ahiret güzergahına varacak.

    Yazarın deyimiyle insan pişirmek zor zanaat.Demir bile çok yüksek sıcaklıklarda erimeye yüz tutarken ah insan,ne zor yumuşuyor kalbi.Nasıl da kin,öfke gibi duygularla derin kuyular açıyoruz kendimize ulasmamız aşılması güç olan.Nasıl da menfaatlerimiz ve egomuzun albenisiyle acımasızca insan harcıyoruz.Küskünlük,nefret gibi ağırlıkları kendimize yük ederek nasıl da yaşamı dayanılmaz,karşı koyulamaz,aşılamaz hale getiriyoruz?Nasıl da kalbimiz rahat soluk alabiliyor,ayağımızın altında ezip geçtiğimiz yaşayan kalpleri çiğneyerek,görmezden gelerek.Ardımızda kocaman enkazlar bırakarak.Ahh insan bozuldun mu nasıl da aşağılık bir mahluka dönüşebiliyorsun,
    içindeki kış uykusuna yatırdığın vahşi hayvanları uyandırarak, pençelerini uzatarak yırtıcılıkla nasıl da saldirganlasiyorsun,
    çirkinleştiriyorsun insan olma keyfiyetini.

    Nasıl da lekeler bırakıyorsun kalp aynana,izleri hiç silinmemecesine.Ah insan,oysaki bir psikologun deyimiyle 'kitaptaki sevdiğin cümlelerin altını çizmek gibi,her insanda altı çizilecek güzel taraf bulunur,kimse üstü çizilecek kadar kötü değildir' diye.

    Hayat başlı başına bir imtihan.Kimsenin yaşamı güllük gülistanlik değil,içinin saklısında neler var hiç bilmiyoruz.Ama şuna inanmalisin sabır ayarlamasını düzgün yapmalı,yanlış yerde veya yanlış zamanda gücümüzü boş yere tüketerek sabır israfı yapmamak lazım.İste o zaman bekleyislerimizle baş edecek gücü kendimizde bulabilir,kaderin sillesini yediğimiz zaman ayağa kalkabilecek gücü kendimizde yeniden bulabiliriz.

    Çocuklar diyor yazar devamında ve günümüzün ağır yarasına dokunuyor.Merhametimizi kanatıyor.Masallarda mesela; Kırmızı Başlıklı Kız kurdu görür görmez ona selam vermek yerine 'çıglık' atabilseydi, Kül Kedisi üvey annesinin ve üvey kız kardeşlerinin eziyetlerine maruz kalınca 'çığlık' atabilseydi diyor yazarımız, dünyanın tek harikası olan çocuklarımıza kabuslar erisemeyecekti belki de.Ölümün o soğuk nefesi tek kurtuluş seçeneği olmayacaktı belki de onlar için neşelerini uykuya yatırarak.

    Çocuklarımızın o rengarenk dünyalarını kıyaslama sisi,paylaşamama sisi,yarış sisi,bencillik,yetinmeme gibi sislerle bizim kirliliklerimizi üstlerine yorganlarını örtercesine onlara bulaştırmasaydık,hayal dünyalarını karanlığa gark etmeseydik,bakışlarını bulandirmasaydık,görüş alanlarını daraltmasaydık; onların o gülen gözleri çağın kurtuluşu için herkese yeterliydi.Busesini kondurdugu her karanlık bağırda ışıltılı hayatlar filizlenip,tatlı bahar esintileri ruhlarını oksayabilirdi.

    Eveeet, hızla geçen ömrümüzün tiradinda cizgimizi hecelerken yazar "Dönüş Allah'a"ayetinin fısıltısıyla yuvaya dönüşün tuğlalarını örüyor,yaşamımıza zarafet katarak.

    Yalnızlık ve çaresizlik seni çepeçevre kuşatmış olabilir.İmtihanlar karşısında harap ve bitap düşmüş olabilirsin.Gidebilecek hiçbir kapın olmadığını düşünebilirsin.
    Karanlığın en koyu demlerinde ışığın kırıntısına bile muhtaç olabilirsin.İste böyle bir çıkmazda sana gönlünü açan güzel insanlar,dostlar illa ki vardır.O dostlar ki 'onların kalplerinin değdiği her bir şey iyileşmeye yüz tutar' demiş ya bir yazar.Kıymet gerek.Ondan da ötesi Sevgili Dost, en ince şeylerin bütün inceliklerini bilen,bilemediğimiz ve de sezemediğimiz faydalar ulaştıran,güzellikler lutfeden,ruhunun en ince noktalarına sızabilen,kalbinin en güzel yerinde seninle her daim beraber olan,sen O'nu unutsan da defalarca bıkmadan,senden ümit kesmeden,yoluna davet eden "Latif" olan Rabbim ne güzel dost,ne de güzel arkadaş...Sevdiğine mukabele gerek!Gecikmisligini telafi gerek!
    Siz Allah'ı seversiniz; ta ki Allah da sizi sevsin diye fısıldıyor ayet.
  • KİTAP OKUMAYA BAŞLADIKTAN SONRA YAŞADIĞIMIZ DEĞİŞİMLER

    Kitap okumanın bedenimizde yarattığı değişiklikler, üzerinde az durulan bir konu olsa gerek. Sözgelimi bir klasik roman okurken satır aralarında kaybolmak ve düşünsel faaliyete geçmek fizyolojimizi düşünmekten daha çekicidir elbette. Gelgelelim biz yine de University of Virginia kütüphanesinin 2015 yılında yaptığı ve yayımladığı bu çalışmayı paylaşarak keyifli bir bilgi vereceğimize inanıyoruz. Özellikle kitap kurtlarının ilgisini çekecek bir konu olduğu aşikâr. Bakalım kitap okurken yaşadığımız değişimler nelermiş?

    1. Okuma sonrası ilk 10 dakika

    Kitabı elimize aldık, az biraz inceleyip onu araladık. Okumaya koyulalı 10 dakika geçtiyse şunları yaşarız: Vücudumuzdaki sistem anında uyarılır, zira artık yeni bir şeyle karşı karşıyayızdır. Nesnenin, yani kitabın dokunulabilir olması bizi ilk etkileyen unsurlardan biridir. Görsel tasarımın altın yumurtlayan tavuğu olan tipografinin etkisini yaşarız. Yani yazı karakterinin. Okuduğumuz kitapla yeni bir dünyaya açıldığımızın bilincindeysek bu bizi yeni bir boyuta taşır. Bir kurgu kitapta duyu organlarımızı harekete geçiren bir diğer unsur kitabın kokusudur. Özellikle eski bir kitapsa elimizdeki, sayfalarına karışan o hoş kokudan etkileniriz. Ek olarak yeni bir anlatıcı, dil ve terminoloji ile karşılaştığımız için bakış açımız buna bir süre direnir. Ortama uyum sağlama çabası sinir sistemimiz tarafından sağlanmaya çalışılır.

    2. 30 dakika

    Dönüşümler artmaya başlar. Bazı okuyucular için metin içi işitsel ve görsel etkiler uyanır. Metindeki anlatıcının sesi kafamızda dolaşır. Cümleleri onun sesinden okumaya koyuluruz. Kimi okuyucular metindeki tasvirler sayesinde fantastik görüntüler görmeye, hayal etmeye başlarlar. Çoğu okuyucu bu sürede kitaba fiziksel müdahalelerde bulunur. Önemli gördükleri cümlelerin altını çizmek, yanına notlar almak bunların başlıcalarıdır.

    3. 1 saat

    Kitaba giriş kısmını geçtiğimiz ve derine indiğimiz esas süre. 60’ıncı dakikayla beraber kitabın içine giriş başlar. Okur, metindeki duygusallıklara bağlı olarak değişken hisler yaşayabilir. Derinlemesine bir okur bu süreçte kitaptaki kurgu ve karakterleri gerçeklik olarak algılayabilir. Periyodik zamanlarda kitaba kısa aralar verir ve düşünmeye başlar. Böylesi bir okuma süreci, okurun yeni bilgiler edindiği, onları belki ret belki de kabul ettiği bir süreçtir. Bu bilgi, fikir alışverişine de ‘’öğrenme’’ denir.

    4. 1 saatten sonrası

    Kitap şimdi okuru içine almış durumda. Kitabın sonlarına doğru gelmek, biteceği gerçeğine yaklaşmak okurda öfkeye, huzursuzluğa neden olabilir. Okurun şu anda o kitabın devam etmesine yönelik tutkulu isteği onu fizyolojik ihtiyaçlarından bile edebilir. Örneğin; yemek yeme, tuvalete gitme, su içme gibi ihtiyaçlarını erteleyip kitap okumayı sürdürebilir.

    5. Saatler, günler, haftalar

    Okurun okuma hızına göre değişebilecekse de genellikle bu zamanlarda kitap biter. Okuyucu bu bitiş sonrası büyük hüzünlenmeler yaşayabilir. Esasen bu denli etkilenmiş pek çok okuyucu aynı kitabı tekrar tekrar okumaya yönelip ilk okuma sonrası aldığı hazzı, duyguyu bir daha tatmaya çalışır. Böylesi bir süreçten sonra okuyucu, kitabı okumadan önceki daha az karmaşık hayatına dönmeyi isteyebilir. Yaman bir çelişkidir ki böyle bir okur aynı zamanda talepkârdır. Mevcut kitabın tesirinden çıktıktan sonra kendine daha karmaşık kitaplar aramaya koyulur.

    6. Yıllar

    Kitap, okuru etkilemeyi sürdürür. Birçok okuyucu bu zamanlarda genel bilgilerle donatılır, okumak ciddi bir etkinliğe dönüşür, okuma alışkanlığı günbegün artar ve entelektüel merak ciddi oranlarda artış gösterir.
  • Modern bilimde oynadıkları önemli rol sayesinde, Yahudilerin insanlığın geneline sıradışı bir katkıda bulunduğunu sadece 19.ve 20. yüzyıllarda görüyoruz. Einstein ve Freud gibi bilindik isimlerin yanı sıra bilim alanlarındaki Nobel ödüllerinin yüzde 20'sini dünya nüfusunun binde 2'sinden azını oluşturan Yahudiler aldı. Ama bunun Yahudilik dini ya da kültüründen ziyade münferit Yahudilerin marifeti olduğunu vurgulamak gerek. Geçtiğimiz yüz yılın önemli Yahudi biliminsanlarının çoğu, Yahudiliğin dini çemberinin dışında hareket etmişti. Esasen Yahudilerin bilime hatırı sayılır katkıları yeşivalardan çıkıp laboratuvarlara girince bas göstermişti.
    1800 öncesi Yahudilerin bilime katkısı sınırlıdır. Doğal olarak Çin, Hindistan ya da Maya medeniyetlerinin bilimsel gelişmelerinde hiçbir rol oynamamışlardır. Avrupa ve Ortadoğu'da Maimonides gibi kimi Yahudi düşünürlerin Yahudi olmayan meslektaşları üzerinde hayli etkileri olmuştur ama genel olarak Yahudilerin etkisi demografik ağırlıklarıyla doğru orantılıdır. 16, 17. ve 18. yüzyıllarda Bilimsel Devrim'in patlak vermesinde pek rol oynamamışlardır. Başarılarından dolayı Yahudi cemaatinden ihraç edilen Spinoza hariç modern fizik, kimya, biyoloji ya da sosyal bilimlerin doğuşunda kilit rol oynamış bir Yahudi bulmakta zorlanırsınız. Einstein'ın ataları, Galileo ve Newton zamanlarında neyle uğraşıyormuş bilmiyoruz ama büyük ihtimalle ışıktan ziyade Talmud'u incelemekle alakadardılar.
    Büyük değişim 19. ve 20. yüzyıllarda, laikleşme ve Yahudi Aydınlanması pek çok Yahudi'nin Yahudi olmayan komşularının dünya görüşünü ve hayat tarzını örnek almaya başlamasına yol açınca cereyan etti. Bunu takiben ve Yahudiler Almanya, Fransa ve ABD gibi ülkelerdeki üniversite ve araştırma merkezlerine katılmaya başladı. Yahudi akademisyenler gettolardan ve shtetl'lerden önemli kültürel miraslar taşıdı. Yahudi kültüründe eğitime fazlasıyla değer verilmesi Yahudi biliminsanlarının sıradışı başarısının asli sebeplerindendir. Eziyet görmüş azınlığın kendini ispatlama arzusu ve yetenekli Yahudilerin ordu ve devlet yönetimi gibi Yahudi karşıtlığı görülebilen kurumlarda yükselmesinin engellenmesi diğer faktörler arasında yer alır.
    Ancak Yahudi biliminsanları yeşivaların sıkı disiplini ve bilginin değerine duyulan derin inancı taşımış olsalar da işe yarar somut fikir ve içgörü kazandırmamışlardır. Einstein Yahudi'ydi ama izafiyet teorisi "Yahudi fiziği" değildi. Tevrat'a inanmanın enerji eşittir kütle çarpı ışık hızının karesi bilgisine vâkıf olmakla ne ilgisi var? Karşılaştırma maksadıyla, Darwin de Hristiyan'dı ve hatta Cambridge'e Anglikan rahibi olmak amacıyla başlamıştı. Buradan evrim teorisinin Hiristiyan teorisi olduğunu mu çıkaracağız? İzafiyet teorisini Yahudiliğin insanlığa katkısı şeklinde değerlendirmek, evrim teorisini Hıristiyanlığa atfetmek kadar saçma olur.
    Aynı şekilde, Fritz Haber'in geliştirdiği amonyağın sentezlenmesi işleminde (Kimya dalında Nobel Ödülü, 1918), Selman Waksman'ın bulduğu antibiyotik streptomisinde (Fizyoloji ya da Tıp dalında Nobel Ödülü, 1952) ya da Dan Shechtman'ın yarı kristalleri keşfinde (Kimya dalında Nobel Ödülü, 2010) Yahudiliğe ilişkin bir şey görmek zor. Freud gibi beşeri bilimler ve sosal bilimler alanlarında çalışanlar için Yahudi mirası büyük ihtimalle daha belirleyiciydi. Fakat bu tür durumlarda bile bağlardan kopuş, yerinde duran bağlantılardan daha belirleyicidir. Freud'un insan psişesine ilişkin görüşleri Haham Yosef Karo ya da Haham Yochanan ben Zakkai'nin görüşlerinden çok farklıydı ve Oidipus kompleksini Şulhan Aruh 'un (Yahudi hukuku ku- ralları) sayfalarını karıştırarak geliştirmedi.
    Özetle, muhtemelen Yahudilerin öğrenmeye atfettiği büyük önem Yahudi biliminsanlarının olağanüstü başarısına önemli bir katkı sağlamştır ama Einstein, Haber ve Freud'un başarılarının temellerini atanlar Yahudi olmayan düşünürlerdi. Bilimsel Devrim Yahudilere ait bir tasarı değildi ve Yahudiler bu tasarıdaki yerlerini ancak yeşivalardan üniversitelere geçince aldılar. Esasen Yahudilerin tüm sorulara eski metinleri okuyarak cevap arama alışkanlığı, Yahudilerin cevapları gözlem ve deney yoluyla bulan modern bilim dünyasına entegre olabilmesinin önünde büyük bir engeldi. Madem Yahudi dininin bünyesinde bilimsel buluşlara yol açmaya kadir bir unsur var, o zaman neden 1905'le 1933 arasında kimya, tıp ve fizik dallarında Nobel Ödülü alan on Yahudi'nin onu da laikti ve neden aynı dönem içinde tek bir aşırı Ortodoks, Bulgar ya da Yemen Yahudi'si herhangi bir Nobel Ödülü almadı?
    "Yahudi olmaktan nefret eden" ya da "Yahudi aleyhtarı" zannı altında kalmamak için Yahudiliğin özellikle kötü ya da karanlıklara gömülü bir din olduğunu söylemediğimin altını çizmek istiyorum. Sadece insanlık tarihi için aşırı bir önem taşımadığını söylüyorum. Yahudilik yüzyıllar boyunca uzak ülkeleri işgal etmek ve kâfirleri yakarak öldürmek yerine okuyup düşünmeyi tercih eden çilekeş bir azınlığın mütevazı dini olmuştur.
    Yahudi düşmanları genellikle Yahudilerin büyük önem taşıdığını düşünür. Dünyayı ya da bankacılık sistemini, o da olmadı medyayı kontrol ettiklerine ve küresel ısınmadan 11 Eylül saldırılarına her şeyin Yahudilerin başının altından çıktığına inanırlar. Bu tür bir Yahudi düşmanı paranoyası Yahudilerin megalomanlığı kadar gülünç. Yahudiler çok ilginç insanlar sayılabilir ama büyük resme baktığınızda dünyaya son derece sınırlı etkileri olduğunu görürsünüz.
    İnsanlar tarih boyunca yüzlerce farklı din ve tarikat yarattı . Bunların arasında Hıristiyan , İslam, Hinduizm, Konfüçyüsçülük ve Budizm gibi çok azı milyarlarca insanı (her zaman iyi şekilde olmasa da) etkiledi. Bon dini, Yoruba dini ve Yahudilik gibi inançların çoğunun etkisi daha az olmuştur. Şahsen ben zalim dünya fatihlerinin değil de başkalarının işine burnunu pek sokmayan kendi halinde insanların soyundan gelme fikrinden hoşlanıyorum. Pek çok din alçakgönüllülüğün kıymetinden dem vurur sonra da kâinatın en mühim şeyi olduklarını kurgular. İnsanları şahsen alçakgönüllü olmaya çağırmakla yaygaracı bir kolektif küstahlığı aynı potada eritirler. Tüm inançların mensubu insanlar alçakgönüllülüğü biraz daha ciddiye alsa ne iyi olur.
    Tüm alçakgönüllülük çeşitleri içinde belki de en önemlisi Tanrı karşısında alçakgönüllü olabilmektir. İnsanlar Tanrı'dan bahsederken çoğunlukla kendilerini küçük görüp tevazu sergiliyor ama sonra da Tanrı'nın adını anarak kendi kardeşlerine üstünlük taslıyorlar.

    Harari