• 264 syf.
    https://www.dunyabizim.com/...bilir-makale,15.html

    “Ancak bir kalbi olanlar direnebilirler.” diyordu Kemal Sayar, Kalbin Direnişi adlı kitabında ve kalbi olanların yenilmeyeceğini söylüyordu. Direnmeyi ise; anlam boşluğuna kapılmadan, umudun ferahlatan gücünü akılda tutarak, hayatla ‘kolaya kaçmadan’ baş edebilmek olarak tarif ediyordu.

    Kalbe, kalp adının verilmesi onun çok değişken olan yapısıyla alakalıydı. Sevinç ve neşe içerisindeki bir kalp bir sözle, bir davranışla hatta bir bakışla bir anda tepetaklak olup hüzne gark olabilirdi. Yahut tam da kendini kasvet kapladığı bir anda gördüğü bir yüz, duyduğu bir ses, aldığı bir haber onu son sürat dâhil olduğu iklimden çıkarıp püfür püfür esen rüzgârın arkadaşlığında nazlı nazlı salınan rengârenk çiçekler ve yeşilin bin bir tonuna sahip ağaçlar arasındaki şelale seslerine kuş cıvıltılarının eşlik ettiği; kışların gelmeyeceği, baharların hiç bitmeyeceği hissi veren nezih bir atmosfere taşıyabilirdi. Küfür ile kararmış olduğu hâlde bir sözü/bir hakikati tasdik onu iman nuruyla dopdolu hâle getirirken, giymiş olduğu iman libası yine aynı şekilde bir sözü/bir hakikati inkâr ile sessizce üzerinden çıkıp gidebilirdi. Onun için kalp önemliydi.

    Kalbin bu önemine binaen olsa gerek, kalbe dair; kalbi vahyin mecraı, ilim, iman ve hikmet nuruyla muttasıf, en güzel hasletlerle müzeyyen, her türlü marazdan mahfuz ve kalplerin manevi tabibi anlamında tabîbu’l kulûb olan Resul-i Ekrem (sas)’e ait kırk hadisin de yer aldığı Kalbin Erbaini adlı kitabına Prof. Dr. Mehmet Görmez İslam geleneğinde de rağbet gören sembolik anlatıma riayetle Beden Ülkesinin Sultanı: Kalp başlığındaki yazısıyla giriş yapıyor. Kalp beden ülkesinin sultanıdır ve o da her sultan gibi hem çok zayıftır hem çok güçlüdür. Onun da orduları vardır; askerleri, bekçileri, habercileri, hizmetçileri… O iyi olursa etrafındakiler de iyi olur, kötü olursa etrafındakiler de kötü. O sebeple kalbin istikamet üzere sabitkadem olabilmesi için Resul-i Ekrem (sav)’in dilinden düşürmediği şu duaya sarılmak gerekir:

    “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Rabbim, benim kalbimi senin dinin üzere sabit kıl.”

    Dinin özü, dindarlığın hülasası

    Dinin özüdür, dindarlığın hülasasıdır; ihlas ve samimiyet. İhlas ve samimiyetin olmadığı her adımın, her işin, her ibadetin sonu akimdir. Bu sebeple olsa gerek ki kadim zamanlarda ebeveynler çocuklarına, hocalar talebelerine ibadetin eğitiminden önce niyetin eğitimini verirlermiş. Çünkü niyet ibadetten önce gelir, ibadetin değerini, kıymetini niyet belirler. Ancak niyet eğitiminden geçmiş müminlerin kıldıkları namaz ruhun miracı, tuttukları oruç sahibine kalkan, kestikleri kurban Rabbe yakınlık, verdikleri sadaka ömre bereket vesilesi olur. Bir taraftan, “Uzaklarda bir yerlerde boynu bükük bir hâlde bizi bekleyen kalbin ibadeti ihlas ve samimiyetin kapısını ne zaman çalacağız?” diye soran yazar bir taraftan da “Sahi yolculuğumuz nereye? Bizler kimin muhaciriyiz?” diye sorarak okurlarını, yaratıcıya gizli/açık hiçbir şeyi ortak koşmadan gerçekleştirecekleri samimi bir imana davet ediyor, Kalbin İbadeti: İhlas ve Samimiyet adlı bölümde.

    Çağımızın en büyük hastalıklarındandır, malumatfuruşluk. Teknoloji ve internet marifetiyle bilgiye erişimin herhangi bir sınırlama ya da kota getirmeksizin her geçen gün daha da kolaylaşıyor olması, irfan yoksulu ilim sahiplerinin(!) zuhur etmesine sebebiyet vermiştir. İlimsiz bir irfanın tek başına bizleri maksada ulaştırmayacağı gibi, irfana dayanmayan ilmin de her zaman birçok yönden eksik kalmaya mahkûm olacağını ifade eden yazar, hepimize Resul-i Ekrem (sav)’in “Allah’ım faydasız ilimden.. sana sığınırım.” hadisinden mülhem vücut bulan Yunus’un şu dizelerini hatırlatıyor:

    İlim ilim bilmektir.

    İlim kendin bilmektir.

    Sen kendini bilmezsin

    Ya nice okumaktır?

    İstikamet, en çok ihtiyacımız olan, ama sahibi olmamızın da bir o kadar zor olduğu hasletlerden. Zira nefis ve şeytan(lar) var, heva ve hevesler var, arzu ve istekler var, menfaat ve ihtiraslar var, bağımlılık ve tutkular var. Kalbin kıblesini “istikamet” olarak belirleyen yazar, istikameti Müslüman’ın bu dünyadaki yolculuğu olarak tarif ediyor ve “iman ve istikamet” noktasında durduğumuz yeri sorgulamamızı istiyor.

    Kendisi Rahman ve Rahim olan ve elçisini de âlemlere rahmet olarak gönderen Yüce Allah, ilahi rahmetin mümin gönüllerde de tecelli etmesini ister. Elçisi “Merhamet ancak kalbi katılaşmış inançsız bedbahtların kalbinden kaldırılmıştır.” der. Yazar ise kalbin terbiyesi olan merhamet eğitiminin yalnızca okuma yazma öğrenerek elde edilecek bir erdem olamayacağının altınız çizer.

    Sulh ve salahın başlangıç merkezi kalptir, kalbin salahı salih ameldir. Yeryüzünü imar için görevlendirilen insanın kendisinden beklenildiği şekilde yaşanılası bir dünya inşa etmek için bireysel olarak salih bir kalbe, samimi bir niyete ve salih amellere sahip olması yetmez. Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır fehvasınca bunun için salih olanlardan aynı zamanda muslih olmaları beklenir. Çünkü “Rabbin, ahalisi ıslah edici kimseler olan şehirleri zulüm ile helak edecek değildir.” (Hûd/117)

    Doğruluğun davranışla aranması ya da doğruluğun davranışla aranma teşebbüsü olarak tarif edilir sadaka, Tâcu’l-Arûs’ta. Sadaka, kişinin Rabbine, kendine ve bütün insanlara karşı sadakatini gösteren her davranışıdır. Yani sadaka, sıdk üzere olan sadıkların davranışı olarak tezahür eder. O yüzden kalbin sadakati olarak görülür sadaka Kalbin Erbaini’nde. Sıdktan/doğruluktan ayrılmamamız istenir, sözün sıdk olanının cennete götüren hasletlerden olduğu zikredilir hadislerde ve sıdkın sadece söze özgü, sözden beklenen bir ilke olmadığı vurgulanır şu cümlede: “Susarak” yalan üzere hayat sürenler, yalan söz söyleyenlerden hep fazla olmuştur.

    Yeryüzünü imar için görevlendirilen insanın öncelikle kendi gönül dünyasının imar edilmiş olması gerekmektedir. Kendisi ruhen ve fikren paramparça, darmadağınık, yıkık dökük ve pejmürde bir hâlde olan herhangi bir insanın “himmete muhtaç dede kime himmet ede” misali bir başkasının sadrına şifa, derdine deva ve yarasına merhem olması mümkün değildir. Mekke’den Medine’ye hicret eden Resul-i Ekrem (sas)’in Medine’ye varır varmaz yaptığı ilk üç işin içinde, yeryüzü kendisine mescit kılınmış olmasına rağmen, mescit de vardır. İnsanı bölüp parçalamadan bir bütün olarak muhatap alan İslam dininin Peygamberi; “çarşı” inşası ile insanların bedenlerinin, “suffe” inşası ile akıllarının doyurularak ihtiyaçlarının giderilmesini gözetirken “mescit” inşası ile de gönül dünyalarının açlıklarının giderilmesini ve beslenmesini hedeflemişti. Günümüzde de mescitler inşa ediliyor her yerde, ama yazar, buna muadil olacak şekilde “Gönüller inşa edemiyoruz. Namazlarını bu mescitlerde ihya eden Müslümanlar mescidin fonksiyonlarını ihyaya soyunamıyor.” diyor ve ilave ediyor: “Görkemli mescit yapmak İslam’ın estetiğini, zarafetini ve güzelliğini mimaride göstermek önemlidir. Ancak İslam’ın iyiliğine, ahlakına ve kardeşliğine dayalı görkemli ümmet olmak daha önemlidir.”

    Kelam sıfatıyla konuşmuştur yüce Rabbimiz kullarıyla. O manada Kur’an bir “söz”dür. İnsanlar da konuşurlar gerek Rableriyle gerekse hemcinsleriyle söz vesilesiyle. Ama söz vardır bir türlüdür yine söz vardır bir başka türlüdür; Yunus’un hikmet fışkıran dilinde ifade olunduğu üzere:

    Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı

    Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz

    O sebeple kalbin tercümanıdır dil, kalbin hâline göre kavl-i hasen vardır, kavl-i maruf, kavl-i adl, kavl-i sedid, kavl-i tayyib, kavl-i kerim, kavl-i beliğ, kavl-i meysur, kavl-i leyyin vardır; bir de kavl-i sû, kavl-i münker, kavl-i zûr, kavl-i lahn, kavl-i zuhruf vardır. Söz de tıpkı bir insan gibidir. Nitekim “Uslûbu beyan ayniyle insan.” denmiştir.

    Tevhidin bireysel ve toplumsal boyutları

    Yazar, kalbin eylemi olarak “iman”ı gösteriyor. Bu bölümde, ilgili hadislerde geçen rakamları nasıl anlamamız gerektiği yönündeki izahlarıyla ufkumuzu açıyor. Örneğin; “Müslümanın diğer bir Müslüman üzerindeki hakkı beştir.” hadisinden hareketle, “Bir Müslümanın diğer bir Müslüman üzerinde altıncı bir hakkı yoktur, diyemeyiz.” diyor. Ayrıca imanın bir sonucu olarak gerçekleşen Tevhid inancını da sadece Allah’ın varlığına ve birliğine iman olarak sınırlandırmayı doğru bulmuyor ve tevhidin bireysel ve toplumsal boyutları olduğuna da dikkat çekiyor. İmanı yalnızca gönüllere, ibadeti yalnızca camilere tahsis ettiğimiz zaman dinin fonksiyonunu kaybedebileceği noktasında bizleri uyarıyor.

    Tevhidin mücessem eylemidir namaz, aynı zamanda kalbin miracı. Yazar önce miraca bir tanım getiriyor; “Mirac, bir yükseliştir. Fiziğin metafiziğe, bedenin ruha, ruhun sahibine, kulun Allah’a yükselişidir. Beşerilikten insanlığa yükseliştir.” Ardından da miracın her bir Müslümanın şahsında gerçekleşebilme şartını dile getiriyor, “Müslümanlar bu yükselişi tıpkı Resul-i Ekrem gibi ancak O’nun razı olacağı bir hayatı yaşayarak gerçekleştirirler.” ve miracın göklere olduğu kadar, insanın kendi semasına yani kalbine ve iç dünyasına doğru da yapması gereken bir yolculuk olduğunun altını çiziyor.

    Kalbin bir diğer ibadeti olarak “oruç” çıkıyor karşımıza, yeryüzünde hak ve adaletin tesis edilmesi için görevlendirilmiş insanın bu sorumluluğunu bihakkın yerine getirebilmesi için gerekli olan hususlardan biri olan güçlü iradenin kazanımına imkân veren bir ibadet olarak. Hızlandırılmış bir kurs, yoğun eğitimli bir mekteptir Ramazan, ama akıl ve ilim verilmez bu mektepte; akıl ve ilmin ön şartı olan iradeler eğitilir. Literal olarak “kavurucu ateş” anlamına gelir ve ondan kötülükleri yakıp yok ederek gitmesi beklenir.

    Bir semboller haritası olan hac, kalbe yolculuğun adıdır. Sembollere yüklenen anlamlar bilinerek ifa edilirse eğer; ihram, ölüm elbisesine bürünmenin; mikat, Allah’ın emrine amade olunduğunun ilan edildiği bölgenin; Kâbe, kulluğun keskin çizgilerle sınandığı yerin; tavaf, sonsuzluğa akıp gitmenin; sa’y, mümin olma sorumluluğunu idrak etmenin; Arafat, Kâbe’den uzaklaşıp sahibine yakın olmanın; Müzdelife, hayatımızı bir film şeridi gibi seyretmenin; Mina, aşırı istek ve arzuları taşlamanın; hac, şeytandan ve kötülüklerden anneden doğulduğu gündeki safiyete ulaştıracak şekilde kaçmanın diğer adı olur.

    Bugün insanoğlunun en büyük sorunlarından olan arzusuna gem vuramama, isteklerini dizginleyememe, tutkularını terbiye edememe hastalığına çare olarak kalplerin rağbetinin Rabbimize olması gerektiği söylenir Kalbin Erbaini’nde. Kalbi imar edecek kitap olarak Kur’an gösterilir. Sayfalarca Kur’an’ın hususiyetlerinden bahsedilir; onu anlamak ve bunun için de onu okumak gerektiğinden, ama anlamak için okumanın yetmeyeceğinden, bunun için hizmetin de gerekliliğinden söz edilir, Mevlana’ya atfedilen bir söze istinaden: “Herkes Kur’an’ı Kur’an’a hizmeti kadar anlar.”

    Kalbin hastalıkları olsun da onun bir tabibi olmasın mı? Hastalıklı kalplerin sahibi bireylerin oluşturduğu toplumumuzda her geçen gün çözülmenin, tefessühün, kokuşmanın, dejenerasyonun dudak uçuklatan örneklerine son sürat şahitlik etmeye devam ederken bizler; hepimizin rahmet yüklü, hikmet dolu mesajların sahibi bir önderin sunacağı reçeteye çok acil bir şekilde ihtiyacımız var. Bu manada sorularımıza cevap, sorunlarımıza çözüm bulabilmek için ümmetine karşı pek şefkatli ve merhametli ve aynı zamanda tabîbu’l kulûb olan Resul-i Ekrem (sav)’in sireti en çok müracaat edilmesi gereken temel bir kaynak olarak bütün ihtişamıyla orada bizleri bekliyor.

    Kalplerin gecesi Kadir gecesidir. Yazar gecenin faziletini gecenin karanlığına değil karanlıkları ortadan kaldıran Kur’an’a atfeder. Aynı şekilde Müslümanların Allah katındaki değerini yücelten de Kur’an’dır. Ne zaman ki insan Kur’an’ın kadrini bilemez olmuştur; işte o vakit beşerin ve ümmetin de kadri düşmüştür.

    Kalplerin sevinçleri bayramdır ve bir mümin, bayramını gittiği yere götürecek kadar güçlü bir insandır. Kalbin mesuliyeti bilmeden konuşmaktır. Hele ki din hakkında her kafadan bir ses çıktığında, bizi birleştirmek için gelen dinin, bizi ayrıştıran bir unsur olarak kullanılmaya başlanması ve din üzerinden toplumsal gerginlik meydana gelmesi kaçınılmazdır. Nifak, kalbin tabiatını bozmaktır, tabii olmamaktır. Mâlâyâni kalbin ağır yüküdür, cennet mâlâyâninin olmadığı bir ödüldür. O yüzden, eğer daha yaşarken yaşadığımız dünyayı cennete dönüştürmek ve cennetliklerin özellikleriyle bezenmek istiyorsak boş, faydasız ve lüzumsuz işlerden uzak durmamızdır bizden beklenen.

    Resul-i Ekrem (sas) kulun işlemiş olduğu her bir günahın kalbine konan siyah bir lekeye dönüştüğünden bahseder. Şayet kul tövbe eder ve o günahından arınırsa kalbi tekrar eski safiyetini, temizliğini, paklığını kazanır; ama kul tövbe etmez ve o günahında diğer günahlarla birlikte ısrar ederse çoğalan siyah lekeler kalbin tamamen kararmasına ve âdeta paslanmasına sebebiyet verir. Bu mecazi anlatım Mutaffifin suresinde de kendine yer bulur, kalpleri pas tutmuştur, şeklinde. Aslında kalbe dair mecazi anlatım sadece bununla sınırlı değildir Kur’an’ı Kerim’de; kalbin sertleşmesinden, katılaşmasından, taştan daha da sert olmasından, kilitlenmesinden, bağlanmasından, kapanmasından, kılıflara bürünmesinden, hatta kalplerin hastalanmasından, gözlerini kaybedip körleşmesinden ve nihayetinde mühürlenmesinden de söz edilir.

    Kadim zamanlarda kalbi işgal eden siyah noktalar ve kara lekeler; inançsızlık, inkârcılık, sevgisizlik, merhametsizlik, kin, öfke, intikam, haset gibi kötü duygu ve düşüncelerle izah edilmiş; yalan, gıybet, dedikodu, kibir, kendini beğenmişlik, bencillik, su-i zan, tûl-i emel gibi illetler kalbi saran siyah noktalar olarak tarif edilmiştir. Fakat günümüzde bu hadisin daha öte anlamlar ifade ettiğine işaret eden yazar, bugüne kadar söylenenleri tasdik etmekle birlikte modern zamanlarda kalplere musallat olan kara lekelerin sağanağa dönüştüğünü de ifade eder. “Bugün kalbin pasını silmek ve her türlü işgalden kurtarmak için bir gönül ahlakına, yürek terbiyesine ve bir merhamet eğitimine ihtiyaç vardır.” diyerek de biz çözüm önerisi sunmaktadır.

    Kendilerinde dua ihtiyacını öldüren toplumlar, genellikle yozlaşmaktan ve çökmekten kaçıp korunamamışlardır. İnsan, hayatı boyunca kazandıkları ölçüsünce değil, aksine tam olarak kendisinde hissettiği yüksek ve aşkın ihtiyaçlar ölçüsünce insandır. O sebeple olsa gerektir ki Resul-i Ekrem (sav), “Allah’ım hayretimi artır.” diye dua ederek kaynağı bilgi olan hayretin talibi olmuştur ve ondan bize intikal eden bütün dua örnekleri, yazarın ifadesiyle “düşünsel öğelerin” ağır bastığı metinleri oluşturmuştur. Yine yazara göre:“Onun duaları Allah’ı tanıma, insanı tanıma, ahlak ve toplumsal usuller, yüce ideallere ulaşma; bireysel, toplumsal ve ahlaki alçaklık, adilik ve tehlikelerden bir korku ve bir kaçış hakkındadır.”

    Kalbin Erbaini, sağanak hâlinde gelen ve insan kalbine musallat olan her türlü kara lekelerden gerek haberdar olmak gerekse zararlarından azami ölçüde korunarak süreci hasarsız bir şekilde atlatmak muradında olan herkes için hem okumaları hem de başkalarının okumalarına vesile olmaları gereken başucu niteliğinde bir kitap. Sahibine sadaka-i cariye olması duasıyla.
  • Gözlerimi açtım, hep oradaymışım, oraya aitmişim sanki. Ama değilmişim de. Evhamlanmam gerekiyor gibi.. Hem de değil gibi. Korkunçtu, ama hiç korkmuyordum, niye korkunç bilmem, niye korkmam, onu da bilmem. Bildiğim birçok şey olduğunu bilerek fakat neyi bildiğimi bilmeyerek bakındım çevreme. Oraya aittim...ve değildim...her ikisinden de aynı derecede emindim.

    Karanlıktı, gölgeleri öldürecek kadar karanlıktı.

    Zaman diye bir mefhum yok. Bir insanlık masalı o. Anlayacaksın yakında.

    Bedenin algısı kapandıkça ruhun algısının açıldığından bahsetti.

    Beden, ruhun üstüne kapatılmış zırhlı bir kapak gibiymiş. Körlük, sağırlık gibi bedensel arzular ise o kapakta açılmış mermi delikleri. İnsan duyularından ne kadar çoğunu kaybederse o kadar üstün özellikle tanışırmış.

    Ölüm hali hayatta olma halinden farklı olarak ne olduğunu bilme haliydi. Öte taraf değildi, ölüm tarafı, ara taraftı. Bu nedenle ölülerle diriler kesin olarak ayrılmazdı birbirinden. Birinin bedeni toprağın üstünde olurdu, diğerininki altında. Ama ölünün ruhu dirinin ruhundan yüz bin kere daha diri oluyordu. Belki çok daha diri.

    Hükmü yoktu zaman denen şeyin, hükmü olmayan şeyin varlığı zaten anlamsız varlığı anlamsız olan şeyin yokluğu zaten önemsizdi.

    Ölüm, ‘’Yaşıyorum’’ iddiasında olan kısacık dünya uykusundaki insanoğlunun bilmediği bu tarafa geçmedikçe de bilemeyeceği upuzun bir yaşama şekliydi mesela.

    Hiç aşık olmamışsa tam olur mu boş adam?

    Delirmek gerçekliğe verilebilecek en uygun tepkidir.

    Kişinin kendine ettiğini, edemez kişiye hiçbir fani..

    Şu insanlardna hangisi benim? / Hele sen şu kavgayı gürültüyü dinle/ Bakma ağzıma hem, sözüme kulak asma/ Hem sen beni elden çıktı bil..

    Kendini iyi hissetmiyordu ama kendini iyi hissetmenin nasıl bir şey olduğunu bilmediği için kendini iyi hissetmediğini de bilmiyordu.

    Haraba kul olduk bezm-i elemde/ Abad olsak da bir, olmasak da bir/ Düştük, çare nedir, dama alemde/ Azad olsak da bir olmasak da bir..

    Kendi hasretinin sebebi kendin oluyordun, başkası değil.

    Ah nice uyursun, uyanmaz mısın? Çağrışır dellallar, inanmaz mısın?

    Senin baktığına herkes bakar, gördüğünü ise bir sen görürsün.

    Diyar-ı masivadan geliriz biz/ Evvel tek idik, şimdi bir olduk biz..

    Uyan ey gözlerim, gafletten uyan/ Uyan uykusu çok gözlerim, uyan.

    Gün içinde kati delil gündür yine/ Görsen ışık nasıl vurur çehrene..

    Dibini görmediğin bir ırmağın derinliğini, düşünmekle anlayamazdın, ya oturup manyak gibi düşünecek ya da gözünü karartıp yürümeye başlayacaktın karşı kıyıya doğru. Düşüncelerin ırmağın görünmeyen yüzünü açıklayamazdı sana. Biraz bahtına biraz da hislerine güveneceksin.

    Allah’ın hayırsız işi olmaz.

    Duayı bırak, ağaç istiyorsan tohum ekeceksin.

    Ve insan, aşık olması gerektiğini akıl ettiği için aşık olmazdı. Aşık olabildiği için aşık olurdu. Aşık olmayı becerebilecek bir ruha, aşkın külfetlerini nimet bilecek bir yüreğe sahip olduğu için aşık olurdu. Diyelim cennet bu olsun… Aşık olamayan insan da buna ihtiyaç duymadığı, aşık olmayı aklıyla reddettiği için değil, olamadığı için aşık olmayı beceremediği için olmazdı. İşte bu da cehennemdi.Aşk ateşinde yananların gözünde aşk cennet, ötesi ise cehennemdi. Asıl yanmak buydu.. Neyi kaybettiğini bilmekten daha büyük bir cehennem ateşi olabilir miydi?

    Zeka neyi şad etti istikamet bozuksa? / Ölümün ötesine bakışımız var bizim.

    Hissiz olmak acı çekmekten daha iyi değil midir?

    Acı çekmek iyidir; varlığını farkında olmasını sağlar. Cehennem bile hiç olduğunu bilmediğin bir hiçliğe yeğdir.

    Hayır. İmkansız imkansızdır, mucize ise mucize. İkisinin arasında dağlar kadar fark var.

    Elinden tutup çekeceğiz seni/ İyiden de kurtulacaksın, kötüden de..

    Güneşin doğması tabiat kanunu, senin doğman eşeyli üreme, ölmen eşyanın tabiatıydı, öyle mi? Hala mucizeye inanmıyordun ya, işte mucize oydu.

    Tıpatıp sana benzeyenim ben, ağlarsan ağlayan gülersen gülen..

    Kaza ve kaderden kaçmanın tek yolu vardır: kaza ve kadere kaçmak

    Düşünmek demek akıl yürütmek demekti ve aklın uymak zorunda olduğu kurallar vardı. Bu kuralları sen icat etmediğine, her bir kuralın da ayrı bir müellifi olduğuna göre, demek ki akıl yürütürken başkalarının kurallarına göre ölçüp biçmek zorundayın. Düşünüyorum, o halde yokum! Diye acı acı alay etti kendisiyle. Demek ki düşündüğüm sürece ben ben olmamış oluyorum.

    Olacak olan oluyordu, Kader , Zül Celal’in; ‘’Böyle yazdım, böyle yapacaksın.’’ Dediği şey değildi. Senin ne yapacağını biliyorum aha da şuraya yazdım’ dediği şeydi.

    Susuzluk belki de senin canın su çekti diye değil, suyun canı sen çekti diye gelip yapışıyordu gırtlağına, suya kavuş diye susatmıyordu Allah seni, su sana kavuşsun diye susatıyordu belki de. Kahır sen hayra er diye değil, hayır sana ersin diye kahırdı demek.

    Uyuyabilseydi uyurdu, ne güzel, basar giderdi o rüyadan o rüyaya, gözünü bir açardı ki sabah olmuş, zamanda yolculuk eder gibi. Ama uyuyamayacaktı. Cin gibidydi. Canı sıkkın bir cin gibi.
    Yalnızca, içinizdeki iyilikten bahsedebilirim; kötülükten değil…

    Çünkü kötülük nedir ki, kendi açlık ve susuzluğu içinde azap çeken iyilikten başka..

    Benim ne geçmişim, ne de geleceğim var… eğer kalırsam, kalışımda bir ayrılış vardır.. Gidersem; ayrılışımda bir kalış…

    Vuslattır, terhistir, hasrettir ölüm, ak kefen giyinmiş kesrettir ölüm..

    Binlerce yıllık yolculuktan sağ çıkmış eşsiz bir kromozumun mahsülüydü o. Öyle ki, kıytırık kromozomların yanında, akıllara ziyan cüssesiyle salapuryaların arasında kendine yol açan bir buzkıran gemisi sayılırdı. Tekti. Tekten de tek. Yegane. Biricik. Eşsiz. Mahsulü de öyle olacaktı elbet.

    Belki kavuşursam üzerim dedim/ Ben senin uğruna senden vazgeçtim.

    Her kendime gelişim biraz daha acılı oluyordu, bu nedenle kendime gelmek de istemiyordum artık. Artık ne olacaksa olsun istiyordum, istiyordum ki nereye gideceksek gidelim, nerelerde kaybolacaksak kaybolalım, yanalım tütelim, nasıl biteceksek bitelim.

    Açıldık.. Yol verdik… Yol olduk.. Geçtikleri yerden kapanıp yollarının izi olduk tozu olduk, geçecekleri yerden ayrılıp yordam olduk, yön olduk.

    Bir olmanın ne olduğunu öğrenmeden Bir’e gidilemeyeceğini öğretiyordu o varlıklar bize sessizce. Biz bir olmayı öğreniyorduk. Sessizce. Dönenerek, devinerek yere basarak ve basmayarak bir yol açmaya başladık aramızda, bir gelene açar gibi. Bir ziyaretçiyi değil de bizden birini bekler gibi beklemeye başladık.
  • Bir yanın karanlık senin, bir yanın ışık
    Bir yanın melek kanadı, bir yanın şeytan ıslığı
    Bir yanın çamur beden, bir yanın kutsal ruh
    Bir yanın iyiliğe açık, bir yanın iyiliğe kapalı

    Tek başına ne duru iyilik ne de saf kötülük sensin. Ne baştan ayağa cennetsin ne de tümüyle cehennemsin. Aynı anda birbirine zıt iki şeysin. İçinde iyiliği ve kötülüğü besleyip büyütecek yeteneğe aynı anda rastlayacaksın. Hataya da sevaba da aynı derecede ehliyetli olacaksın. Bir yanın yükselmeye çekecek seni, bir yanın 'düştükçe düş' diyecek. Zirvelerle çukurlar arasında gidip geleceksin.
    Ama. Bu ikilik kabahatin değil senin mahiyetin. Üstünlüğün, zayıflığın olan bu şeyde. Tepeden tırnağa çamursun Âdem ilk bakışta. Toprağın topraklığına batmış gibisin. Ama bu halinle kıymetlisin. Çünkü; bu halini aşabilirsin. İçindeki kutsal ruha sahip çıkabilirsin. İşte o zaman melek değil ama melekler gibisin. Ve ey Âdem unutma, böyle bir tartıda melek gibi olmak melek olmaktan ağır çeker. Çünkü sen o iki şey arasında özgür irade- bilinçli seçimsin.
  • 352 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    Trainspotting ile hayatın gerçeklerine KISACA bir dalıp, çıkacağız…

    Dibe vuranların, orada kalanların ve asla çıkamayanların, son vedasını ya HIV ile ya beyaz ile yapanların öyküsüdür… Dibe bir kez daldın mı, damarlarına zerk edilen kimyasal ile hayata yeni bir bakış açısı kazanırsın. Bu senin en kıymetli ve tek dayanağındır. Kopamazsın!

    Hayatını istediğin gibi yaşamak istiyorsan, gerçek bir deneyimden önce Trainspotting senin en iyi seçeneklerin arasına girecektir. Yaşayış biçimlerini taklit etmen için değil, onları anlamak için okumalısın. Bu kitapta kabullenmeMe, itaat etmeMe, bolca yalan, küfür, seks, eroin, hap, alkol, ölüm, hastalık, dik duruş, aldatma, şiddet, aşağılama, sisteme koskocaman bir orta göstermek parmak var. İşin garibi duygusallık bile var!

    #37635944

    Bir kez girdin mi o yola, çıkış yoktur. Dibe vuranlar her yerde; aramızdalar, hatta tam olarak biziz. Clark Kent gibi gizleniyoruz, tek farkımız hiçbirimiz Superman değiliz. Kurşun geçirmez bir beden değil, hayal kırıklıkları ile dolu bir ruha sahibiz.

    Kaybedenler maske takıp yollarına devam eder. Bir öğretmen maskesi altında, doktor, mühendis, şarkıcı, futbolcu, tiyatrocu, siyasetçi, öğrenci, hayattan herhangi bir şey... Görevimiz tehlikede ki Ethan Hunt gibi düşünün, istediği maskeyi takabilir insanlar. Görünmez olduklarını sanarlar ama nafile bir uğraştır.

    “Toplum, davranışları kendi normlarının dışında kalan insanları emebilmek için yapay ve dolambaçlı bir mantık icat eder. Diyelim ki bütün artıların ve eksilerin farkındayım, falan filan ve yine de eroin kullanmak istiyorum? İzin vermezler. İzin vermezler çünkü kendi başarısızlıklarının bir işareti olarak görülecektir. Sana sundukları şeyleri reddetmen böyle algılanır. Bizi seç. Hayatı seç. Mortgage’ı seç, çamaşır makinesi seç, araba seç… İyi de, ben hayatı seçmemeyi seçiyorum.”

    Renton, Sick Boy, Spud ve Begbie…

    Chuck Palahniuk ‘in Dövüş Kulübü sistem eleştirisi yaparken, aynı zamanda insanların kendi yaşamlarında gizlenmelerini baz alır, bir gizlilik söz konusudur. Daha sonra içlerinde kıstırılmış, kapana kısılmış ruhların ortaya çıkışına, Dövüş Kulübü ortamında kendilerini bulmalarını sağlar. Aynı zamanda daha ileri giderek çeşitli görevler eşliğinde sisteme karşı çıkarlar. Maalesef daha fazla yazamam Dövüş Kulübü ile ilgili. Çünkü bir numaralı kural, dövüş kulübünden bahsetmemektir.

    Trainspotting bu değil. Her şey net. Ortada yalan yok, giz yok, maske yok. Herkes neyse o. Dışlanmışların kendi aralarında iyi görünme çabalarını bir kenara bırakırsak, herkesin kendinden bir şeyler bulacağı karakter karması var. Her karakter kendi seçimi doğrultusunda yaşıyor. Sokakta birine vurmak mı istiyorsun, gidip vurabilirsin. Dayak yeme olasılığın senin dayak atma olasılığınla aynı oranda eşit. Arkanda duran arkadaşların, aynı zamanda tam bir karaktersizlik örneği gösterip bir anda yok olabilir. Herkesin kendi dibe vurmuşluğu, kendinedir sonuçta.

    Güven havada kalan bir tabirdir bu ortamda. Söz ile güvenirsin ama kendi içinde sorgulamasını yaparsın. Kime güveneceğin ya da güvenemeyeceğin senin takdirindir. Para kazanmak için beş şehirden işsizlik maaşı alabilir, kitap çalıp satabilir, insanları soyabilir, dilencilik yapabilirsin. Bir takımın taraftarı olabilirsin, bütün görüşlere küfür edebilir, kendi görüşünü bile cehennemin dibine gönderebilirsin.

    Korkunun ecele faydası olmadığı gibi, dibe vurmanın, dışlanmanın, toplum tarafından uçurumdan aşağıya atılma sonucunda hayata küsmenin de bir faydası yoktur. Bir kere düştün mü, ne güzel. Bin kere daha düşebilirsin. Sistemin ve insanların canı cehenneme… Çünkü Dövüş Kulübünden Tyler Durden der ki;

    "Hayatta hiçbir zaman sahip olamayacağım yağmur ormanlarını yakmak istiyordum. Uzaya klorofluorokarbon gazları pompalayıp ozon tabakasında koca koca delikler açmak istiyordum. Dev tankerlerin boşaltma vanalarını açmak, açık denizlerdeki petrol kuyularının kapaklarını kaldırmak istiyordum. Yemeye paramın yetmediği bütün balıkları öldürmek, asla göremeyeceğim Fransız kumsallarını kirletmek istiyordum.

    Bütün dünyanın dibe vurmasını istiyordum."

    Evet, tam olarak yaptığımız burada bu. Dünyayı ateşe vermek istiyoruz, aynı zamanda nefes almak istiyoruz. Canımız sıkılınca, damar yolu bulup bu hayata kısa süreli veda etmek istiyoruz. Kopmak, kaçmak, yok olmak istiyoruz. Bu güzel anlatımlı konunun ufak bir tehlikesi var. BAĞIMLILIK! Bağımlı olmama ihtimalin yoktur. Neyden bahsettiğimi çok iyi anladın. Beyazdan uzak durmazsan, kölesi olursun. Dibe vurmuş bir köle, yolun sonuna daha yakın bir köledir.

    "Toplum, davranışları kendi normlarının dışında kalan insanları emebilmek için yapay ve dolambaçlı bir mantık icat eder." #37764924

    Sistem…

    Sistemin en iyisi bile seni yutar. İnsanın olduğu yerde, özgürlük asla en saf haline bürünemez. Bir el, senin ne yapman gerektiğine işaret parmağını kullanarak karar verir. Toplum, aykırı olanı değil, basit olanı seçer. Kendi basitliklerinin üzerine çıkanları dışlamaya çalışırlar, onları aykırı ilan edip, yerlerde sürüklerler. İşaret parmakları her zaman bir hedef üzerindedir. Senin, sınırların dışına çıkmana izin vermezler. O yüzden iki seçeneğin var: Ya onlar gibi olup, bu pisliğe batarsın ya da karşı tarafa geçip, en azından kendi dibe vurmuşluğunla kendi sonunu hazırlarsın. Seçim senin… Sonuçta "Büyük Biraderler Seni İzliyor" olacaktır...

    https://ibb.co/sqKvN7w

    Kitaptan kendince birkaç sonuç çıkaracak ve kafanda bir şeylere şekil vereceksin. Büyük olasılıkla ne düşünüyorsan yapmayacaksın. Bir kitaptan yola çıkarak diyeceksin ama yanılacaksın… O kadar çok şey çıkar ve değişir ki, tahmin bile edemezsin.

    Sonuç:

    Hayatının belki de hiç altüst olmayacağını, dibe batmayacağını düşünüyorsun. Kitabı okuduktan sonra, tekrar düşün derim. Olasılıkların çokluğu karşısında şaşıp kalırsın.

    Diyebileceğim son şey;

    Her ölümlü, er ya da geç Irvine Welsh ‘in Trainspotting kitabının tadına bakmalı.

    ***
    Korkulacak bir şey yok, standartların dışına çıkmak için bir adım at ve bu KÜLT eseri oku. Daha sonrasında ise filmini de izlemeyi unutma.

    ***

    "Yabancı bi odada yabancı bi yatakta, kendi pisliğime bulanmış olarak uyandım. Yatağa işemişim. Yatağa kusmuşum. Yatağa sıçmışım." #37679518

    ***

    Olmaz deme, olur…
    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
    Yeraltı hayattır… 9/10
  • Bir yanın karanlık senin bir yanın ışık.
    Bir yanın melek kanadı bir yanın şeytan ıslığı.
    Bir yanın çamur beden, bir yanın kutsal ruh.
    Bir yanın iyiliğe açık bir yanın iyiliğe kapalı.

    Tek başına ne duru iyilik ne de saf kötülük sensin.
    Ne baştan ayağa cennet ne de tümüyle cehennemsin.
    Aynı anda birbirine zıt iki şeysin. İçinde iyilik ve kötülüğü besleyip büyütecek yeteneğe aynı anda rastlayacaksın. Hataya da sevaba da aynı derecede ehliyetli olacaksın.

    Bir yanın yükselmeye çekecek seni bir yanın düştükçe düş diyecek. Zirvelerle çukurlar arasında gidip geleceksin.

    Ama. Bu ikilik kabahatin değil senin mahiyetin.

    Üstünlüğün, zayıflığın olan bu şeyde.Çünkü bu halini aşabilirsin. İçindeki kutsal ruha sahip çıkabilirsin. İşte o zaman melek değil ama melekler gibisin.

    Ve ey Adem unutma, böyle bir tartıda melek gibi olmak melek olmaktan ağır çeker. Çünkü sen o iki şey arasında özgür irade - bilinçli seçimsin.
    Nazan Bekiroğlu
    Sayfa 40 - Timaş Yayınları