• "[...] erkeğin egemen olduğu sosyoekonomik yapılanma içinde üretimin ve paylaşımın niteliği eşitlikçi ve komünal olmaktan uzaktır. Dolayısıyla bu yapı varlığını korumak ve geliştirmek için "zor"a başvurmak durumundadır ve mevcut durum, yeni toplumsal ilişkileri ister istemez kendi özelliklerine göre biçimlendirecektir. [....] Klan demokrasisinin eşitlikçi toplum yapısı ekonomik yaşam içinde kadına yüksek bir değer biçer ve anaerkil yapılanmayı desteklerken, erkeği ezmemiştir. Ancak erkeğin ekonomik yaşam içinde baskın konuma geçtiği, eşitsizlik ile sömürüyü besleyen ve şiddeti esas alan, kilit noktaları erkekler tarafından tutulmuş siyasal mekanizmanın toplumsal yaşamın bütün alanlarına nüfuz ettiği bir ortamda, kadının, "klan demokrasis nin" diğer cinsi gibi, özgür ve eşit bir birey olarak kalabilmesi olanaklı değildir. Nitekim yeni yapılanma onu alabildiğine ezerek aşağılamış, özgürlüğünü elinden alıp toplumsal konumunda büyük bir altüst oluşa yol açmıştır."
    Pervin Erbil
    Sayfa 63 - Arkadaş Yayınevi 4. Baskı 2015
  • Toplum bireyi doğurur, birey toplumu değiştirir.
  • 207 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    Kitle hareketlerindeki dinamizmi ortaya çıkaran etkenleri, onu yıkıcı ve bazen yapıcı bir güce dönüştüren faktörleri tarihsel olay ve olgularla ilişkilendirerek anlatan etkili bir kitap. Çoğunlukla "ders kitabı" mahiyetinde olan bu kitap, yer yer yazarın okuru provoke eden kasıtlı yorumlarına da sahne olmuştur. Birey, toplum ve örgütlerin yapısını irdeleyen, bunlara alışık olmadığımız pencereden bakarak sıradışı bir perspektif geliştiren yazar, kaleme aldığı bazı yaşanmışlıklardan yola çıkarak, geleceğe dair bir vizyon geliştirmeyi de göz ardı etmemiştir.
  • 68 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    İyi Aile Yoktur, İyi Toplum Yoktur kitaplarının devamı şeklinde yazılmış bu kitabı da oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Kitaplarındaki dili sert bulanlar için Youtube’da da kendini anlatma ihtiyacı hissettiğini söylüyor Nihan Kaya. Çabası o kadar değerli ki. Yalnız bir çocuk sahibi olanlar için değil, hepimiz için yazıyor aslında. Hepimizin içindeki çocuğa sesleniyor. Hepimizin birbirimizden farklı olduğunu ve bu farklılıklarımızla “kendimiz” olduğumuzu, “değerli” olduğumuzu, “biricik” olduğumuzu anlatıyor.Yanlış his yoktur, hisler,nedenleri bulunsun diye vardır ve kimin hangi davranışının bende hangi hisse neden olduğunu fark etmem önemlidir,diyor.Her sorunun cevabını vermeyerekte bizi düşünmeye itiyor.

    Birey olarak görülmemiş bir çocuk, kaç yaşına gelirse gelsin, birilerine veyahut bir şeylere bağımlı olarak yetişiyor.Çünkü ne yemesi,ne giymesi,ne alması, ne söylemesi gerektiğine hep başkası karar vermiş,kendinin ne istediğini öğrenememiş,kendini tanıyamamış,kendi olmasına izin verilmemiş..

    Dünyalar tatlısı, çok aşırı sevdiğim bir kuzenim var, adı Nisa, 4 yaşına yeni girdi, okuduğum kitapları onunla deneyimliyorum.Önceden sık sık fotoğrafını,videosunu çekip paylaşırdım. Kendini ifade etmeye başladıktan sonra “beni çekme” nidalarına kayıtsız kalamadığımı fark ettim. O istediği zaman çekiyorum fakat paylaşmıyorum artık.Bir arkadaşınız fotoğraf,video çekilmeyi istemese inatla çekmeye devam eder miydiniz, ve dahi paylaşmaya??Bir çocuk olduğunda nasıl kayıtsız kalabiliyoruz? Bu soru beni derinden sarsmaya yetmişti. Çocukların birey olduğunu fark edip, fark ettirebilirsek, toplumumuzda sağlıklı, olgun yetişkin bireylerin sayısını arttırmış oluruz. Nihan Kaya’nın kalemiyle hâlâ tanışmadıysanız kitaplarına bir göz atmanızı tavsiye ediyorum.

    Bir de çocuk halinizi düşünsenize, koşulsuzca sevdiğiniz, küslüğü sürdüremediğiniz, bir sarılmayla eridiğiniz, bir çikolatayla sevindiğiniz.. O çocuk hâlâ içinizde biliyor musunuz? Onu hiç kaybetmeyin. Ve içinizdeki çocuğu öldürmeyen, onu seven kişileri sevin..
  • 208 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Âhh!!

    İnsanlar, insanlık, toplum, birey en basitinde ben. Ama tüm suç ben de kabul ediyorum. Çıkamıyorum işin içinden. Ne yapmalıyım, ne etmeliyim, tam olarak hangi kelimeyi söylemeli, hangi eylemi gerçekleştirmeli, tam olarak yaptığım neyi yapmamalı ya da yapmadığım neyi yapmalıyım da dünyayı değiştirmeliyim. Dünyadaki tüm kötüleri ve kötülükleri durdurmak için kimin suratına tükürmeliyim. Kötülükleri somut bir şekilde görüp kötüleri göremedikçe ruhum sancıyor çaresizlikten. Neye benzer kötülerin ruhu. Onların kötü olmasındaki neden ruhlarının olmayışı mıdır yoksa? Peki çocuklar ? Ah onlar ruhu ipekten olanlar değil midirler?

    Kötüyü ve kötülükleri bir çocuğun masum bakışıyla anlamlandırmaya çalışınca hep bir şeyler eksik, hep bir şeyler havada. Son ana kadar kötüyü anlayamaz çocuk. Hele ki kötülük kendi insanlarından geliyorsa. Bir insan ilk kötülüğü yapınca büyür galiba. İlk kötülük nasıl iğreti durur bir insanın elinde kim bilir? O sınırı aşınca insan kötülüğü ve kötüyü anlayabilince, artık bir yetişkin olunca, bir kötü de olmuş oluyor bu dünyada. Ondan dolayıdır bir çocuk ya hiç büyümez hep iyidir, ya da ilk günahın zevkini tatmıştır.

    Neydi ilk günahınız? İlk günahım neydi? Bu dünyada yaşayabilmek için ilk bahanem neydi? İlk nedenim neydi? Bu dünyayı tüm kötülüğüyle olduğu gibi kabul edebilmek için, ben bu dünyaya yakışabilmek için ilk ne yaptım mesela? Kendi suratıma okkalı bir tokat savuruyorum sancıdığı yerden anlayayım ki ben hakettim bunu. Kendi kötülüğümün bedelini ödüyorum her kötülükte.

    Bu nasıl bi kitap incelemesi diye sorabilirsiniz? Bu seferlik sormasanız olmaz mı? İyi değilim de ondan..
  • “Eserdeki yoğun kültürel doku ve bireyin kimlik savaşımı Oğuz Atay’ın tüm yapıtlarının en belirgin ortak özelliğidir. Birinci romanda, aydının ruhsal yaşamındaki çokboyutluluk ön plana çıkarılırken, ikinci romanda ağırlığın bireyin kimlik bunalımına kaydırıldığı görülür. Üçlemenin son yapıtında bu iki özelliğin de aynı ağırlıkta yer aldığını görürüz. Ancak ilk iki romana kıyasla burada ağırlıklı olan, Coşkun’un "aydın" kimliğinin vurgulanması, onun geçirdiği kişilik bulma sürecindeki iç hesaplaşmasında aydının toplumsal özeleştirisinin özeleştirisinin ağırlık kazanmasıdır denebilir. Yazarın ilk iki romanında isimlerde görülen simgeselliğe de dayanarak, "Coşkun Ermiş" adının çelişkili anlamında ana figürün çelişkili konumunun vurgulandığını, Coşkun’un tüm ruhsal derinliğine karşın coşkulu, Hamlet-vari bir aydın olduğunu söyleyebiliriz. Oğuz Atay’ın bu aydını da, son romanının kahramanı Mustafa İnan’daki birey-toplum sentezini henüz gerçekleştirememiştir.”
  • 80 syf.
    ·1 günde
    29 Haziran 1931: Sevim Burak: “SİZ BÜYÜTMÜŞSÜNÜZ BÖYLE KALP DOĞUŞTAN OLMAZ"Türkiye Yahudilerinden çıkıp geniş toplumda ünlenmiş, Türkiye edebiyatına damgasını vurmuş olan Sevim Burak’ı yeterince tanımıyor, onu bir sonraki nesillere anlatamıyoruz. Deneysel tarzı ve bilinç akışını ustaca kullanışıyla bilinen Sevim Burak kimdir?

    Edebiyatında ve hayatındaki amacını açıklarken Burak şöyle diyor: “Yaşamla aramdaki bağları koparmak; imgesel bir yaşam yaratmak yeniden. Günün her saatinde bunu düşünüyorum.”

    Burak'ın hem bir kadın hem de Yahudi kökenli bir birey olarak topluma entegre olamaması, toplum tarafından kendine yönelen normalleştirme pratiklerini reddetmesi, onun öykülerinde dilin içerikle olan beraberliğindeki "semiotic" çıkışlarla kendini göstermektedir. Kimi zaman cümlelerin ya da paragrafların tire(-)' ve 'eğik çizgi (/)'lerle ayrılması biçiminde ortaya çıkmakta, Türk kültürü içinde yer bulamamaya ve ataerkil yapı içinde özgürleşememeye karşılık gelen bir isyan biçiminde öyküleri tehditkar metinler haline getirmektedir. Burak'ın öyküleri içinde yaşadığı toplumsal düzene çeşitli açılardan bir saldırı biçimindedir.

    (Seher Özkök, Yaşama Teğelli Öyküler, 8-9)



    Sevim Burak Türk edebiyatında okuduğum en özgün kalemlerden biri olmakla beraber en aykırı edebiyatçı sıfatını da tek başına üstleniyor benim açımdan. "Sahibini Sesi" kitabı ile tanıştım Sevim Burak ile lakin ilk incelemeyi Afrika Dansı için yapacağım, ben edebiyat dünyasında körelmemek için her zaman uyanık bir zihne her zaman araştırmacı bir zihne sahip olunması gerektiğini savunurum, herkes bir başkasının tavsiyesi üzerine kitaplar okur bu yönlendirilmiş okumalara eğer bizi yönlendiren kişiye bir sempati besliyorsak pozitif bir sonuç alacak şekilde bir bilinçaltı hazırlığı ile başlarız bu da bizim okur olarak yeni yönlendirmelere kapı açmamıza neden olur. Tabii ki daima bizden daha iyi okuyanlar, daha birikimli olanlar olacak ve tabii ki onların yorumlarını önemseyeceğiz lakin kendi kendimize keşfedeceğimiz yazarlar bizi bu okuma sürecinde daha fazla huzura eriştirir. Sevim Burak benim için böyle bir yazar bazen kütüphanelerde arayışlarım olur lakin bazen kitap sitelerinde ya da yüzlerce PDF dosyalarında onlarca yazarı kurcalarım ne aradığımı bilemem lakin o günün sonunda yeni bir yazarı bulacağımı bilirim böyle bir arayışta da Sevim Burak'ı buldum.

    https://imgyukle.com/i/VW6CNp

    Ford Mach 1 yazarın son kitabı tamamlayamadan öldü ustalık eseri olacaktı, Mach 1'den mektuplarda çok büyük bir çalışma oldu içinden yüzlerce öykü, acayip eserlerin çıktığı bir makine adeta Ford Mach 1 onun içinden Afrika Dansı, Palyaço Ruşen, Everest My Lord çıkmıştı tamamlayamadı çünkü içinden sürekli yeni kitaplar çıkarıyordu Ford Mach 1'in çocuklarından biri üzerine konuşacağım biraz...

    Afrika Dansı...

    Bir makinesel düşünce..

    İstanbul ve Lagos'taki hastanelerde bağlı olduğu makine ile ilişkisi metnin temasını oluşturacaktır.

    Büyük ve küçük harflerin standart dışı kullanımları, parantez içi müdahaleleri, metnin bazı bölümlerinde soldan sağa ve yukarıdan aşağıya akışlar ile aykırı bir çizgiselliğin mimarisiyle karşımıza çıkacak Afrika Dansı..

    Afrika Dansı'nın ilk satırlarında karşımıza bir makine çıkar: (eserde olduğu gibi büyük harflerle yazıyorum)

    "İTHAL MALI
    BİR MAKİNE
    HEM DE DEĞİL
    ÇÜNKÜ KONUŞUYOR
    FAKAT KENDİ SÖYLEDİĞİ KELİMELERİ KENDİSİNİN DE BİLDİGİ YOK
    YA DA
    KENDİ KENDİNİN DE NE İSTEDİĞİNİ BİLMİYOR
    BİR GÜN SUSMAK UMUDU YOK (Susturun şunu denemez/kimse sustura susturamaz onu genelde bilimsel bir kural bu çünkü /EZBERCİ)
    YORUMLAMALARIN ÖTESİNDE
    YALNIZ KENDİ SESİNİ OLUŞTURUYOR
    SABAH 7.30'DA BAŞLIYOR KONUŞMAYA SAAT 17.00'YE KADAR (Maddi varlığından dışına ancak önceden hesaplanmış kelimeleri söyleyerek taşabiliyor/çıkabiliyor/bu kelimelere çıkmak denilebilirse eğer/çıksa da onu yakalamak imkansız/çünkü sözlerinin hepsi aynı değil/birbirini tutan bir tarafı yok/cümleleri düz değil/eğri büğrü yontu gibi)

    Makine bize Sevim Burak'ın yazı stilinden de bahsediyor aslında ilk sayfada nasıl bir tarzı bulacağınızı ifade ediyor buna rağmen okuyanların yorumları hep anlaşılmama üzerine kurulu, cümleleri düz değil eğri büğrü yontu gibi diyor bize ve biz hâlâ standart okumalarla diretmeye çalışırız ben başka bir şekilde yazıyorum biraz zihni zorlayın diyor ve bizim okuyucular hâlâ anlamadık diyor böyle olunca bu makine yazarımıza eziyet ediyor anlaşılmamanın acısını ölüm döşeğinde dans eden bu kadından çıkaracaktır.

    "KİM BU
    BİR MAKİNE Mİ
    GİZLİ BİR YÖNETİCİ Mİ
    YOKSA GİZLİ BİR GÜÇ MÜ
    DÜŞ GÖREN BİRİ Mİ
    BİR AŞIK MI
    BİR ERKEK Mİ"

    Evet makine kim sizce? Sabah 7 de konuşmaya başlayan, yalnız kendi sesini oluşturan bir güç mü bir yönetici mi olduğu belli olmayan bu makine kim?

    Evet makine bir aşık veya bir erkek değildir sadece makine bir düzeni temsil ediyor makine Ataerkil sistemdir. Bu sistemin önemsemediği kadın cinsinin bir bireyi olan Sevim Burak ise aykırı çizgisi ile tüm sisteme bir başkaldırı gerçekleştiriyor.


    KIPIRDAMAYIN
    NEFES ALMAYIN
    NEFES ALMAYIN(Nefes almayın dedikten sonra)
    SOLUK ALMAYIN(Aynı şey oysa/yanlış/ haysiyet kırıcı)
    KIPIRDAMAYIN (Kendisi ölümsüz/ bu hastaneden başka bir hastaneye gidecek/ama gitse de/mutlaka aynı sekilde konuşmak hevesine kapılacak)

    Makineye göre yapılan tüm bu müdahaleler (eziyetler) kadınlar için ya da hastalar için belki ikisi de makine için eş değerdir. Sonra şöyle devam ediyor Burak:

    BOYUNA EMREDİYOR
    DURUN
    KIPIRDAMAYIN DİYORUM SİZE
    MAKİNEDEN GELEN SES BU
    KİME SÖYLÜYOR
    BÜTÜN UMUTSUZ İNSANLARA
    ONLARIN KADERLERİNİ BİLİYOR (Niçin sabahtan akşama kadar / sözde onların iyiliği için / bakalım iyiliği için mi / bakalım öyle mi?)

    Makine hasta olanı belirler, çaresi olmayanı belirler ve onu yok eder:

    YOKSA
    BU MAKİNE BENİM DE HESABIMI GÖRECEK ALT KAPIDAN
    GİZLİCE ÇIKARILAN
    BİR CESET Mİ OLACAĞIM
    ÖLÜ MİVES KARUB GELİYOR MU OLACAĞIM
    NİYE GİZLİ ÇIKARILACAĞIM


    Neden gizli çıkarılacak MİVES KARUB çünkü o zaten normalleşmenin uzağında toplum tarafından iyileştirilemeyen bir kişilik o yüzden SEVİM BURAK olarak değil MİVES KARUB olarak gizlice çıkarılmaya çalışılacak.

    İkinci öyküyle devam etmek istiyorum ki bu öyküde gerçekten farklı bir teknik eseridir. Bu öykü baştan sona kadar eğik çizgilerle ayrılmış cümlelerden oluşur. İlk cümle bitince metne aitken ikinci cümle ikince metne ait, üstelik iki metin arasında bir bağlantı bulunmamaktadır. Böylece iki metni bir arada tek satırda okuma serüveni başlamış oluyor metinlerin bir aile bağlarını sorgularken diğeri ise bireyin yalnızlığını ön plana çıkarmaktadır. Aile bağlarının anlatıldığı metin Büyük harflerle ifade edilirken yalnızlığın bireysel süreci ise küçük harflerle anlatılır. Toplum düzeninde aile kurumuna verilen önemin yanında bireyin küçüklüğü bu şekilde daha iyi anlaşılmış oluyor.

    Bu iki metni bir alıntı ile gösterelim.

    EVLENİRKEN BANA HABER VERMEDİLER
    Ve avucunun içindeki kağıtları bana uzattı
    VE BİR SENE SONRA OĞLU OLUYOR ONU FA HABER VERMİYOR
    "Şimdi çekin" dedi
    DOĞAN ÇOCUĞU DOKUZ AYLIKKEN GÖREBİLDİM
    "Ben de gözlerimi kapayarak" çektim
    BEN GİTTİM AYAKLARINA
    "Ve kendine verip okuttum"
    SON DERECE SOĞUK KARŞILANDIM

    ....

    Foto Febüs öyküsünde Osmanlı Kültürü ve Cumhuriyet sonrası modernleşen topuk yaoisinin çatışmaları ile karşılaşırız.

    ...

    Osmanlı Bankası öyküsünde Yahudiler ve kedilerin başına gelenlere değinir.

    YÜZLERİ KASABA DÖNÜK
    CANLI MI CANSIZ MI
    ÖYLE DURUYORLAR
    GÖRÜNÜRLERDE KİMSE YOK
    SFENKS BUNLAR
    İCADİYE'DEKİ HANELERE BAKIYORUM
    BU HANELER SENİN YAHUDİ KOMŞULARIN
    HANELERİNE BENZİYOR MU
    CEVAP YOK
    PSİ PSİ PSİ
    GEL BENİM YAHUDİ KEDİM
    ZAVALLI YAHUDİ KEDİLER

    ...


    Son öykü ise bir kaç kelimenin tekrarından oluşmuş gibi gözüken ÜMMÜ GÜLSÜM öyküsüdür. Bu öykü Muhammed ile Hatice'nin kızının rahme düşüşünü anlatan bir metindir. Sadece ses ve ritimle bir eleştiri getirmek de ancak Sevim Burak'ın kaleminden çıkacak bir şey olurdu sanırım...

    Değinmeden geçtiğim birkaç öykü daha var lakin Sevim Burak'ın eserleine inceleme yazmak onları okumaktan çok daha zor bir faaliyet umarım bu satırlar onunla buluşmak için birkaç okura vesile olur, Ben standartları paramparça eden bu kadına hayran kaldım ve ikinci sınıf muamele gören kadınların erkeklerden çok daha yüce çok daha etkili kalemler olacağının örneklerinden biridir Sevim Burak. Ona Osmanlı Bankası öyküsünden bir alıntı ile şimdilik veda edelim..

    "Bir öksüze vuran hain elin ardından iki damla gözyaşı/iki su damlası ikişer gül goncası pembe yanacıklarda/o pembe gül yanacıklar kuruyup birer kin tohumu haline gelmeden/o gül goncası iki yanacıkta iki su damlası iki gül yanacıktan/iki gül yanacıktan da yuvarlanmadan aşağı/toz toprağın içine işlemeden/toprağın içine sızıp da çanakçı çamuru olarak ortaya çıkmadan/o çanakçı çamuru bin yıl sonra kindar kaşı çatık bir Bizans vazosu olmadan gelsin anneannemin entarisinin püsküllü uçkuru....