• bugün twitter de
    biri bir hesabi "bu bizden degil" diye yazarak
    bir hesabi erdogan dusmani ilan etmis
    ama mantiksiz
    cunku biz de atatürk düsmani olarak vatan kurtarmiyoruz
    gercegi istiyorsak anlamaya odaklanmaliyiz
    insanlara düsman olmak yerine
    cünkü bahsedilen arkadas deccal ve iblisi sistemi
    desifre eden bir hesapti ve hersey birbiriyle baglantida
    erdogani ve vatani korumak oynanan iblisi düzeni
    tanimaktan gececek.
  • Kur'an'ın Arapça olarak, güzel bir ses tonuyla ve makamla okumanın yeterli olduğunu söyleyenlere:

    "Hulasa: Kur’an’da bildirilen ahlaklardan, âhiret âlimleri, katiyen ayrılmazlar. Çünkü onlar, Kur’an’ı, rivayet için değil, onunla amel etmek için öğrenirler.
    İbni Ömer (r.a.): “Biz, her birimizin Kur’an’dan evvel imanı elde etmeye çalıştığımız bir zamanı yaşadık. Kur’an, sure sure nazil oluyordu. Bu surelerin helal ve haramını, emir ve yasaklarını öğrenirdik. Ve gene o surelerden neyin yanında durmak uygunsa onu öğrendik. Şimdi ise imandan evvel Kur’an’a yapışan, Fatiha Suresi’nden başlayarak sonuna kadar okuyan. Fakat ‘Kur’an’ın emri nedir, yasağı nedir ve neyin yanında bulunmak gerektir?’ katiyen bilmeyen, okuduğu Kur’an emirlerini, çürük hurmalar gibi, sağa sola serpen nice kişiler görüyorum.” demiştir. Başka bir haberde aynı manaya gelen şu ifadeleri buluruz:
    “Biz, Resul’ün sahabileri, Kur’an’dan evvel imana sahip olurduk. Fakat ey beni dinleyenler! Bizden sonra bir kavim gelecek. Onlar imandan evvel Kur’an’a sarılacaklar. Kur’an harflerini güzelce okuyacaklar. Fakat Kur’an’ın yasaklarını ve hudutlarını zayi edeceklerdir. ‘Biz okuduk, bizden daha iyi okuyan var mı? Öğrendik, bizden daha iyi öğrenen var mı?’ diyeceklerdir. İşte onlara düşen sadece Kur’an’ı güzel okumaktır. Hepsi o kadar.”248
    Başka bir rivayet:
    “Onlar (yani Kur’an harflerinin güzel okunuşuna ihti¬mam gösterip ahkâmını nazara almayanlar) bu ümmetin en şerlileridir.”

    İmam Gazzâli, İhyau Ulumi'd Din kitabından.
  • Günümüz dünyasında etkin olarak nefret ettiklerimiz bizden uzak olan gruplar, özellikle de yabancı uluslardır. Onları soyut olarak algılarız ve gerçekte nefretin ta kendisi olan eylemleri, adalete olan aşkımız ve benzeri yüce amaçlar için yaptığımızı ileri sürerek kendimizi kandırırız. Bu gerçeği bizden saklayan perdeyi ancak, büyük ölçüde kuşkuculukla kaldırabiliriz. Bunu ve kıskançlık çılgınlığının tedavisini gerçekleştirdikten sonra, kıskançlıklara ve sınırlamalara dayalı olmayan, dopdolu bir yaşam arzusuna ve başka insanların birer engel değil, birer yardımcı olacağının idrakine dayalı yeni bir ahlak oluşturmaya başlayabiliriz. Bu ütopik bir beklenti değildir; Elizabeth İngilteresinde kısmen gerçekleşmişti. Eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse, bu beklenti hemen yarın gerçekleşebilir. Bu, hiç de uygulanmayacak kadar sert bir ahlak töresi değildir; ama benimsenmesi dünyayı cennete dönüştürebilir.

    Bertrand Russell
  • "Karanlık savruların ölümsüz anlarınca
    benim ol,
    Sevinci gibi çiçeklerin
    geçici değil.
    Beni güneşsiz yarların
    kül rengi suların
    Korkunç yalnızlığında sev.
    Bizden söz etsin tanrılar
    Gelecek günlerde,
    Gölgeli çiçekleri Orkus'un
    Ansınlar seni."
  • Cansız Kelle

    Ülkelerin birinde tuttuğunu koparan, yiğit bir genç yaşardı. O kadar kuvvetliydi ki bileği bükülmezdi. Lakin kısmeti kapalı, rızkı kesikti. Ne akşam yemeği bulabiliyordu, ne de kuşluk yiyeceği. Yiğitlikle geçinmesi mümkün olmadığından, karnını doyurmak için sırtında toprak taşırdı. Daima gönlü üzüntülü, hayatı perişandı.

    Kah zayıfları ezen bu dünya ile savaşıyor, kah kötü talihini düşünüp suratını asıyordu. Bazen başkalarının mutlu ve huzurlu hayatını görünce, boğazında bir şeyler düğümleniyor; bazen de "Benden beteri yok!" diye ağlayarak, bu acınacak halinden şikayet ediyordu.

    "Başkaları bal içer, kuzu yer; benim ise ekmeğim katık yüzü görmez. Kedinin bile kürkü varken, ben çırılçıplağım. Bu nasıl adalet? Ne olur, şu çamur işinde çalışırken ayağım, gönlümün dilediği bir hazineye batsa? Ah, keşke kader yüz gösterse de elime bir define geçse, üzerimdeki sıkıntı bulutları biraz olsun dağılsa!"

    Bu yiğit delikanlı, günün birinde yine toprağı kazarken çürük bir çene kemiği buldu. Yer yer erimiş, bağları çözülmüş, inci dişleri dökülmüştü. Fakat bu cansız kelle, dilsiz olduğu halde ona türlü öğütler veriyor, çok sırlar açıyordu:

    "Efendi, sen yokluğa razı ol. İster şeker yemiş, ister dudağının kanını emmiş olsun, toprağın altında ağzın alacağı şekil sonunda bu değil midir? Sen zamanın döndüğüne üzülme, dünya bizden sonra da dönecektir."

    İçine bu mânâlar doğar doğmaz, delikanlının yüreğindeki sıkıntı uçup gitti.

    * * *

    Ey düşüncesiz, tedbirsiz ve akılsız nefis! Sen yoksulluğun yükünü sabırla çek, ama kendini üzüntüyle öldürme. Bir kul, ister başının üzerinde yük taşısın, isterse başı yüceliklere değsin, dünyayı terk ettiği anda ikisi de sona erer.

    Dünyadan kalan şey, taç taht, para pul değil, kötülüklerin karşılığıdır. Şu halde ihsanda bulun, senden de bu ihsan kalacaktır. Servetine ve şöhretine güvenme, bunlar senden önce de vardı, senden sonra da olacak!

    Akıl sahibi âhiretini düşünür. Dünya nasıl olsa geçiyor. Eğer saltanatının alt üst olmasını istemiyorsan, ahiret korkusuyla saltanat endişesini beraber düşün!

    Altın saç, çünkü dünyayı bırakıp gideceksin.
  • Sadi mi ? Kısa filmlerin aranan jönü Celil mi ? Ödüllü yönetmen, senarist, yapımcı, müzikçi, düşünür Cengiz mi ?
    "Hayatta gelmez," dedim.
    "30 liraya oynatırım," dedi.
    "Mümkün değil," dedim.
    10 liraya bağladı Sadi'yi.
    "Sadi sigaran bizden, bir de öğlen üç çeyrek döner ısmarlarız ne diyon?" dedi. Sadi yarım saat sonra bizim evdeydi. Burak'la çetin bir pazarlığa tutuştular, Sadi kolay ikna olacak bir adam değil, ayran da istiyordu. Vermedi Burak. "Bari ayranı vereydik" dedim. "Biz vermiyoruz diyelim, sette veririz sevinir gariban," dedi. Burak'ın esnaflıkta ne kadar ileri gidebileceğinin nüveleriydi bunlar.