• I.Eleni'nin Elleri

    Bir gün Eleni'nin elleri geliyor
    Her şey değişiyor.
    İlk İstanbul şiirden çıkıp yerini alıyor
    Bir çocuk ilk gülüyor
    Bir ağaç çiçek açıyor.

    Eleni'den önce
    Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım
    Sabahları, akşamları bilmiyordum daha
    Bir gün bakıyorum akşam ellerimde gözlerimde
    Bir gün sabah her yanım.

    Eleni geliyor
    Dünyaya bakıyorum
    Dünya sanıldığı kadar küçük değil o gün anlıyorum
    Sanıldığı kadar üzgün değiliz dünyada
    O gün bütün şiirleri yakmalı yeniden yazmalı diyorum
    Brise Marine'i yeniden
    Yeniden Annabel Lee'yi.
    Eleni ile anlıyoruz
    Bu gökyüzü niçin kalkıp gelmiş
    Deniz niçin başını alıp gitmiş onunla anlıyoruz.

    Bir gün Eleni'nin elleri geliyor
    Bir sokaktan ilk defa deniz görünüyor.
  • 144 syf.
    ·2 günde
    Buradan bir arkadaşımız, kardeşimiz son kitabını çıkarır ve bunu büyük bir heyecanla bizlere duyurur da biz o kitabı çıkar çıkmaz alıp okumaz mıyız? Elbette heyecanına, mutluluğuna ortak oluruz. Kitabım elime bir  akşam saati ulaştı. Her zamandaki gibi çoluk çocuğu yatırıp oh çok şükür dedikten sonra kitaba başladım. Sabah erken kalkmam gerekmese o gece biterdi ama ertesi güne sarktı. Tüm işlerimi sallayıp bitirdim ki öyle sürükleyiciydi.

    Kaderleri ortak bir paydada birleşen bir otobüs yolculuğundaki farklı farklı kişilerin hikayelerini okuduk. Bu kişiler bizlere o kadar tanıdıktı, biri halanın oğlu, biri komşunun kocası, biri işyerinden arkadaş... Ama evlerden ırak benim için yakınlarda olmayan tek karakter Musa'ydı. Hocam naptın sen ya diyorum burada, sen kız babasıysan ben de kız annesiyim. Hem de paranoyak cinsinden. Şimdi bu kız seneye liseye, sonra üniversiteye gidecek. Zaten yolda atıp arabaya kaçırırlar korkum vardı üstüne yenilerini ekledin. Oof of...

    Kitabı okurken hep şöyle düşündüm, her bir karakterden özellikle Ömer'den bile tek bir kitap farklı bir roman çıkarmış. Yazarımızın gözlem gücü çok yüksek, tarih coğrafya bilgisi zaten fazla ve okurken hepsinden bir şeyler öğreniyorsunuz. Taraftar, kulüp olaylarında da yine bilgisini, sevgisini görüyorsunuz. Ve kendi şehri Samsun sevgisini de.

    Acı, dert kaderin bir parçası ve her dönemde zalimler ve zulüm çekenler var. Kitapta bir çok karakter üzerinden kadınların çektiklerine ağırlık verilmişti. Kız babası, empatisi yüksek yazarımıza teşekkürler.

    Şimdi incelemeyi geç yazmamın sebebine geleyim. Uzman olmadığım için fikirlerimi beyan etmede çekindim. İyi bir eleştirmenin okuyup varsa kitaptaki bazı hataları bildirmesini ve arkadaşımızın kendini daha da geliştirmesine destek olmasını diliyorum. Normal bir okuyucu olarak benim fikrime gelince girişi geçince kitap arap atı gibi açılıyordu. Ama giriş kısmını okurken biraz dudak büktüm ve anlatıcının otobüsten biri olmasını yadırgadım ben. Bir türlü mantığıma her detayı bilen bu anlatıcının otobüsteki bir yolcu olabileceğini kabul ettiremedim.

    Bu minik eleştirinin hoş görülmesini dileyerek diyorum ki kitabı sevdim hatta arkadaşıma hediye ettim. Kendime tekrar alacağım, başka bir arkadaşıma da tekrar hediye alacağım.

    Yolunuz açık, okurunuz bol olsun Mehmet Hocam. Bir sonraki kitabınızın çalışmalarına başlayın, geç kalmayın. Bekliyoruz. :)
  • https://youtu.be/WbhQeVRLUAs
    akşam
    hüznümün soluk aynası
    vurdukça yüreğime kanım oynaşır
    derinleşir acısı parmakuçlarımın
    kırmızı bir ölümü görmüş gibi
    kanarım.
    yoruldum
    değiştirmekten kanını yüreğimin
    hergün yeniden başlayan
    çığırtkan bir şarkıyı söylemekten
    hergün
    yeni bir şarkı bestelemekten
    ben hüznün
    ben gölgemin kiracısı
    yeni bir ev değiştirmekten
    değiştirmekten
    hergün
    gövdemle büyüyen hüznümle
    kimselerden habersiz eskiyen yüreğimin
    dinlemiyorlar
    dinlemiyorlar şarkısını oy
    sustukça çoğalıyor tekliğim
    ah benim sıska yüreğim
    ah benim kimselere söz geçiremez yüreğim
    ah benim
    neyim kaldı elimde
    ah benim
    üreyemiyorum kendime
    böyle niye beni
    biraz yankı biraz karıncayken
    şimdi eski bir enosis düşlerim
    kendimi koparıyorum kendimden
    yetişemiyorum.
    tekliğim
    yorgun ve kanadı kırık kuştur
    hüznün yapraklarında gölgelendiği
    kim koparır dalından
    ağzı açık bir gülü
    kırmızı bir ölümü görmüş gibi
    kanarım
    yoruldum
    değiştirmekten kanını yüreğimin
    ne zaman bitecek
    bu hüzün.

    Arkadaş Zekai Özger
  • Ben genç bir öğrenciyken Heisenberg'in kitabını okuduğum sıralarda, onun 1920'lerin başlarında atomik fenomenlerin araştırılmasının önüne güçlükler çıkaran paradoksları ve görünüşteki çelişkileri açıklama şeklinden büyülenmiştim. Bu paradoksların bir çoğu, bazen parçacıklar(particles), bazen de dalga şeklinde karşımıza çıkan atom-altı maddenin ikili(dual) mahiyetiyle bağlantılıydı. O günlerde, fizikçiler 'elektronlar' diyorlardı, ' Pazartesi ve Çarşambaları parçacık, Salı ve Perşembeleri dalga şeklindedir.' Ve fizikçiler bu durumu açıklamaya çalıştıkça paradoksların giderek keskinleşmesi garip bir şeydi. Yavaş yavaş fizikçiler bir elektronun ne zaman parçacık olarak ve ne zaman dalga olarak görüneceğine dair belirli bir sezgi geliştireceklerdi. Onlar, diyordu Heisenberg, matematiksel formülasyonun geliştirilmesinden önce 'kuantum teorisinin ruhuna' nüfuz ettiler. Heisenberg'in kendisi bu gelişmede belirleyici rol oynadı. O, atom fiziğindeki paradoksların, klasik terimlerle atomik fenomenler tasvir edilmeye kalkışıldığında ortaya çıktığını gözlemledi ve klasik kavramsal çatıyı bir kenara atmakta oldukça cesur davrandı.
    1925'te, bir atomun içindeki elektronun konum ve hızlarına dayanarak yapılan geleneksel tasviri terkettiğini beyan ettiği bir yazı yayımladı( bunu daha önce Bohr ve başkaları yapmıştı zaten) ve onun yerine fiziksel niceliklerin matrisler denilen matematiksel yapılarca temsil edildiği çok daha soyut bir çerçeveyi kabul etti. Heisenberg'in 'matris mekaniği', kuantum teorisinin mantıksal olarak tutarlı bir formülasyonuydu. Bu yeni formülasyon bir yıl sonra Erwin Schröldinger'in ortaya attığı 'dalga mekaniği' olarak bilinen farklı bir formalizmle ikmal edildi. Her iki formalizm de mantıksal olarak eş değerlidir; aynı atomik fenomenler iki farklı matematiksel dille tasvir edilebilir. 1926 yılının sonunda, fizikçiler artık yetkin ve mantıksal açıdan tutarlı bir matematiksel formalizme sahiptiler, fakat verili bir deneysel durumu tasvir etmek üzere onu nasıl yorumlayacaklarını bilmiyorlardı. Müteakip aylar boyunca Heisenberg, Bohr, Schröldinger ve diğerleri yavaş yavaş yoğu ve ayrıntılı ve çoğunlukla da son derece heyecanlı tartışmalarda bu durumu aydınlığa kavuşturdular. Heisenberg Physic and Philosopy'de kuantum teorisinin tarihindeki bu can alıcı dönemi gayet canlı bir şekilde şöyle ifade etti:
    ''Kopenhag'da kuantum teorisinin yorumlanmasıyla ilgili tüm sorunların yoğun bir şekilde ele alınması sonunda.. bu durumun eksiksiz bir şekilde.. açıklanmasıyla sonuçlandı. Fakat bu, kolayca kabul ediliverilecek bir çözüm değildi. Bohr ile gece yarılarına kadar uzun saatler boyunca süren ve hepsi de umutsuzlukla sona eren tartışmaları hatırlıyorum; bir akşam, tartışmamız bittikten sonra yalnız başıma yakındaki parkta yürürken şu soruyu defalarca kendime sordum: Doğanın, bu atom deneylerinde bize göründüğü kadar saçma olması mümkün olabilir miydi?''
  • Ne sen Leyla'sın ne de ben Mecnun. Ne sen yorgun ne de ben yorgun. Kederli bir akşam içmişiz, sarhoşuz, hepsi bu.
    "Hep sonradan gelir aklım başıma" zaten bu değil midir bütün bu keşkeler?
    https://www.youtube.com/watch?v=4QvMQs75Yrk
  • "Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim."
  • Reisin gözlerinde yine şimşekler çaktı.Efendiye:sana el kaldıranın eli kururmuş. Bak ben el kaldırıyorum sana. bu akşam ve her aksam lobu ellerle kadeh tutacağım ellerim hiç kurumayacak diye bağırdı. Reis ayağa kalktı ve biriniz ezan okuyun dedi. Geceyi otelde geçirdik. Sabah olunca bizi herat'a götürecek bir kamyon bulacaklarını söyledi. Buna en çokta ben sevinmiştim çünkü yol yürümekten ayaklarım parçalanmıştı. Hicbirimizin yola çıkacak hali yoktu. Bütün istediğim reisin yanında kalmak ve mücadele etmekti.