• Ben bundan 6 sene önce lösemi hastalığına yakalandım. Ankara'da LÖSEV'in LÖSANTE Hastanesi'nde çok zor olan tedavim başladı, iki sene sürdü tam "iyileştim" derken hastalığım tekrarladı. Tekrar başa döndük ve 3 yıllık tedaviye başladık. Hiç yıkılmadım, "Ben bu hastalığı yeneceğim" diye anneme, kardeşlerime söz verdim. Ama lösemi canavarı beni 3'üncü kez pençesine alıp lösemi tekrarlayınca tam umudum kırılmak üzereyken LÖSEV'in doktorları yine imdadıma yetişti ve "Artık sana kemik iliği nakli yapacağız ve yaşatacağız" dediler.
    3'üncü defa uzunca bir kemoterapi aldım, yine saçlarım döküldü, ateşler içinde yandım ama sonunda Kemik İliği Nakli Servisi'ne geçmeyi başardım. LÖSEV LÖSANTE Hastanesi'nin Kemik İliği Nakli Servisi tıpkı bir uzay üssü. Her tarafı havadaki gözle görülmeyen en küçük tozları, mikropları süzen hepafiltrelerle kaplı. Doktorlar, hemşireler içeri girerken özel solüsyonlarla yıkanıyorlar, çok özel kıyafetler giyiyorlar. Annemden başka kimse içeri giremiyor, o da dışarı çıkamıyor. Adeta fanusta yaşıyordum. Kapıların birisi kapanmadan diğeri açılmıyor. Anlayacağınız, sağlığımız için dünyanın en steril Kemik İliği Nakil Merkezi'ndeydim.
    Bir gün hematoloji uzmanı profesör doktor odamıza geldi ve "Artık radyoterapi (ışın tedavisi) alacaksın, sonra da kemik iliği naklini gercekleştireceğiz. Ama radyoterapi için başka hastaneye gideceksin" dedi. Hemen, "Bizim hastanemizde yok mu" dedim.
    - Var, hem de dünyanın en iyi radyoterapi cihazları var ama kullanamıyoruz, dedi.
    - Neden, diye sordum.
    - Çünkü Sağlık Bakanlığı ruhsat vermiyor, yani çalıştırmamız yasak.
    - Neden kötü bir şey mi yaptınız?
    - Hayır, her şey yönetmeliklere uygun. Hatta Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'ndan (TAEK) ruhsat da alındı ama kullanamıyoruz.

    Bağışıklık sistemim çökmüşken ve bu servisten dışarı adım atmamam gerekirken hem sabah hem de akşam (günde iki defa) başka bir hastanede radyoterapi almak için dışarı çıktım ve ışın aldım. Düşünebiliyor musunuz, hem milletin tuğla bağışlarıyla satın alınmış dünyanın en mükemmel, 5 milyon dolarlık aleti LÖSANTE Hastanesi'nde çürüyor hem de ben aynı hastanede 2 kat aşağıdaki bu özel merkezde ışın tedavisi alabilecekken dışarıya yani mikrop dolu ortama çıkıp hayatımı tehlikeye atıyorum.

    En son olarak size şunu itiraf etmek istiyorum:
    "Beni lösemi hastalığı öldürmedi ama bürokrasi canavarı öldürebilecek." Belki de sayılı günlerim kaldı. Ben görmedim ama bu mektubu herkese iletirseniz, sizin sayenizde başka lösemili çocuklar bu cihazın çalıştığını görebilirler.

    Saygı ve sevgilerimle...
    Kaan Özelçam

    "Kaan 16 yaşında bir çocuktu. Lösemi ile mücadele eden milli bir dansçıydı o. Maaalesef Kaan LÖSANTE'nin radyoterapi cihazının çalıştığını, hastaları iyileştirdiğini göremedi. 22.02.2019 tarihinde bir cuma günü kaybettik onu. Onun adına hem İzmir'de hem Ankara'da ormanlar yapılacak. Umarız radyoterapi ruhsatı verilir de başka Kaanlar, Merveler, Ayşeler kaybedilmez."
  • 272 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    "OLAN OLMUŞTUR, OLACAK OLAN DA OLMUŞTUR"

    Ahmet Amiş Efendi

    Sene 2011, bir akşam sıradan hayatımıza renk katan bir "ŞEY"le karşılaştık televizyon ekranlarına bakınca, belki de devcileyin bir ihtiyacımız vardı da, kendimizi koyacak yer arıyorduk da onu bulmuştuk. Leyla ile Mecnun dizisi..

    Az zamanda çok gönül fethetti bu sıradışı dizi, edebiyattaki türlere benzetirsek eğer "büyülü gerçekçilik" diyebiliriz. Gerçekle hayalin iç içe geçtiği, bizi imkansıza, saçmaya ve absürde inandıran dizi.

    Ben 28 yaşındaydım, çocuktum Mecnun misali. Birileri 18 yaşında birileri 8 yaşındaydı, birileri 38 birileri 48 yaşındaydı ama hepsi de çocuktu ki kendini buldu izledikçe.

    Leyla, Mecnun, İsmail Abi, İskender, Erdal Bakkal ve diğerleri.. Hepimizin kaçmak istediği gerçekleri vardı, yarım kalmış sevdaları, beklediği gemisi, aradığı dostlukları, derman bulmak istediği dertleri vardı..

    Dünya o zaman da kötüydü, bugün belki daha kötüdür bilmiyorum. Kötülük hep vardı aslında. Fakat insan bir parça neşeye muhtaçtı her zaman. Hayatta değişen fazla bir şey olmadığını, en çok kendi bakış açımızın değiştiğini er ya da geç bir gün herkes anlıyor..

    Dün ve Yarın, hani nerede bunlar ? Elde var Şimdi. Yaşıyoruz işte bir şekilde, insan biraz da İsmail abi rahatlığıyla bakmalı hayata, kim neyi çözebilmiş ki tamamen ? Bırakmasak mı kendimizi biraz kaderin ellerine ? Neeemişşş ? Ne yani var mı başka çare ?

    "Aşk imiş ne varsa alemde
    İlim bir dedikoduymuş ancak"

    demiş Fuzuli dedemiz nur içinde yatsın. O da bizim gibi biraz yarım akıllıymış belli. Kimileri bilmek için kimileri de hissetmek için var bu hayatta, herkesin misyonu farklı, karakteri farklı.

    Mecnun'da akıl aramak, Leyla'da vefa aramak falan beyhude..

    Kitapta, diziden farklı bir şekilde işlemiş hikayeyi Burak Aksak. Eleştirdiğim yerler olmakla beraber genel olarak sevdiğimi söyleyebilirim. Bazı gereksiz espriler ve yine yazmasa da olur dediğim kısımlar vardı. Fakat samimiydi, tıpkı dizideki gibi. Çocuklukla ve çocukça davranmakla, çocuk kalmakla ilgiliydi pek çok mesele, bütün karakterler için durum yaklaşık böyle.

    Etkinliği düzenleyen kendime teşekkür ederim, bu vesileyle ertelediğim bir kitabı okuma fırsatı buldum. #41656188

    Son olarak çok sevdiğim şair Sezai Karakoç'tan bir dizeyle bitirelim,

    "İnsanı çözersin, çözersin, çözersin çocuk çıkar."
  • TÜRKİYE'DE KADIN CİNSELLİĞİ VE TECAVÜZ -MART AYI HİKAYE ETKİNLİĞİ


    Yazdığım hikayeye başlamadan önce, sizleri uyarayım. Bazı sözler ve anlatımlar bazıları için rahatsızlık verici olabilir, can sıkıcı, iç bunaltıcı olabilir, umarım da olur. Rahatsız etmesi için uğraştım, rahatsız etmeli çünkü, rahatımızdan etmeli bizi. Yazsam mı diye çok düşündüm, sonra yazmaya karar verdim, umarım kaldırılmaz.Biraz ağır sözler, pornografik ögeler ve küfür içeriyor. Küfür dediğim de karakterlerimin ettiği başıboş küfürler değil, maalesef toplumumuzun hastalıklı zihinlerinin ürünü olan küfür…

    Belirli yerlerde sizlere kendimce mesajlar vermeye çalıştım, bu hikayenin asıl amacı sizi sarsmak ve harekete geçirmektir. Ya da çok abartmayın, benim anlatımım size yetmeyebilir, daha yirmisine yeni basmış birinin cümlelerini okuyorsunuz sonuçta, ama ana temayı kaçırmayın.

    ------------


    Saat gece dört… Odamdayım, kardeşim uyuyor. Sakince yatağımdan kalkıyorum. Parmağım ıslak ve buruşmuş. Uykum gelmiş, canım sıkılmış. Kardeşim sayıklıyor, üstünü örtüyorum. Ellerimi ve bacak aramı yıkıyorum. O’nu çok özlemişim. Tekrar odaya giriyorum. Etrafı kolaçan ediyorum, çok karanlık. Telefonumun ışığını açmam gerekecek. Şimdi aydınlandı ortalık. Çantamın gizli bölmesine elimi daldırıyorum, sigara paketini buldum sonunda! Çakmağı bulamıyorum, mutfaktaki ocaktan yardım mı alsam, ya koku sinerse üzerime, annemler uyanırsa, kirpiklerimi yakarsam! Aldırmıyorum, iyi gider şimdi sigara. İki koşup yakıyorum, dalıyorum balkona! Ciğerlerim bayram ediyor, efendim nerelerdeydiniz, bizi çok özlettiniz, daha çok çekin lütfen daha çok… Kırmıyorum onları, derin bir nefes daha çekiyorum. Az önce ıpıslak olan parmağım şimdi kurumuş, sigara kokusunu emiyor. Ve ben yine onu düşünüyorum. En gizli hazlarımda o var. Yeni tanıştık geçen, lisemin ilk yılı benim, şehri tanımaya çalışıyorum, yeni geldik biz buraya, derken onu gördüm. Benden yaşça çok büyükmüş. Ama çok düşünceli görsen bir, gözleri beni görünce nasıl parıldıyor. Beni bir kafeye götürdü, sigara içtiğimi görünce şaşırdı, daha küçüksün dedi, beni nasıl da düşünüyor! Zararı yok dedim, şimdi herkes içiyor, hem ben biraz da böyleyim, gamsızım biraz, yaşım da çok küçük değil, artık liseye başladım, arkadaşlarımdan içmeyen yok, içki uyuşturucu bile var, benimki çok masum kalır onların yanında, hatta aramızda kalsın ama, patlak olanlar da var, daha kaç yaşındalar, hiç mi ailelerini düşünmüyorlar, ileride kocalarının yüzüne nasıl bakacaklar? Haklısın dedi bana, sen sakın yapma, bak ben diyeyim kuzum, bu erkek milletine güven olmaz, hele senin yaşıtların şimdi, kızgın boğa gibi girecek delik arıyorlar, sen de gençsin tazesin daha, sakın onlara kanma, koru kendini kuzum. Tamam dedim gülümseyerek, elimi tuttu, elini tuttum. Hafifçe ürperdim, boynumdan ılık rüzgarlar geçti, sigaramı unuttum, dudaklarını uzattı, dudaklarımı uzattım, belli belirsiz öptü, hoşuma gitti, karnımda garip şeyler oldu, midem tatlı tatlı bulandı, çamaşırım ıslanıyor, eyvah, hazırlıklı değilim, daha vakti gelmedi ki, kalkmam gerekiyor! Bana nasıl da gülümsüyor, ama gitmeliyim dedim, sebebini sormadı, sarıldık öyle o anda, kalktım hemen markete koştum. Ped aldım bir paket, gizli saklı attım çantama, sanki uyuşturucu taşıyoruz, en yakın tuvalete girdim, kapıyı kapadım, oturdum, çamaşırımı indirdim, bir kırmızılıktır bekliyorum, fakat öyle değil, etrafı sel almış, hayır normal bir akıntı da değil, nedir ki bu, hastalık mı kaptım, evet evet olabilir, hem midem de bulanıyordu, ama çok da tatlıydı, hastalık zevk verir mi ki insana, eve gidince bakacağım, sorun yoktur umarım bende, ya da öyle yapmayayım ben, O'na sorayım, O'nunlayken oldu çünkü, hem bütün gün konuştuk, bana şehri anlattı, kitaplardan bahsetti, kadın kahramanlardan bahsetti, kadın haklarından bahsetti, O'na sormalıyım evet, O'na güvenebilirim.


    Sigaramdan bir yudum daha alıyorum. Bizim balkonun manzarası güzel, gittikçe evler işgal ediyor ama olsun, ben liseyi bitirene kadar manzara kalır, manzaranın keyfini çıkarayım. Sigaram bitiyor, yorulmuşum, kendimle çok oynamışım, ama O'nunlaykenki sigaranın yerini tutmuyor. Ne kadar da değişmişim, ona ruhumu satmışım, kölesi olmuşum, bedenim O'nu özlüyor, arkadaşlarıma laf eden ben değilmişim gibi.Ama ben seviyorum, bu başka, benden çok büyük olsa da, seviyorum işte, hiç incitmiyor beni, çok acıyacağını düşünmüştüm oysa, halbuki çok da değilmiş, isteyince acımıyormuş, biraz kirlenmişim gibi hissediyorum, ama O'nunla olma hissi bertaraf ediyor tüm bu düşünceleri, hem O dedi ki, ben artık bir kadınmışım, bir kadının bacak arası sadece kendi tekelindeymiş, istediğini alır, istediğini almazmış oraya, ailem bile kontrol etmemeliymiş onu, yüzyıllardır bastırmış kadınlar oranlarını, artık bastırmamalıymış, hem O'ndan daha iyisini bulamazmışım, O beni hiç incitmezmiş, kadın ruhundan çok iyi anlarmış...


    Bir yudum daha, ben artık kadınım, bunun şerefine, daha alışamasam da bu duruma, garip bir şekilde kendine çekiyor beni. Çok değişeceğimi düşünmüştüm, öyle de oldu biraz, ped yerine tampon alıyorum şimdi. Bu bile zevkli geliyor, aynı yurtdışındaki genç kızlar gibi. Artık rahatlıkla dolaşıyorum, rahatça temizleyebiliyorum içimi, nasıl olsa korumak zorunda olduğum bir şey kalmadı. Aklım o ilk seferime takılıyor. Mutlu muydum, değil miydim, garipti. Ben aslında yaşıtlarımdan hep olgun oldum biliyor musun, belki de o yüzden benden yaşça büyük adamı seçtim. Ama çok güven veriyordu, bir de öyle güzel öpüyordu ki tenimi, yine o ilk tanışmamızdaki gibi tatlı kramplar giriyordu mideme, bu sefer içim de sızlıyordu, bir boşluk olduğunu sezinliyordum, doldur diyordum, dolduruyordu... Annem duysa ne der, annemin babamı hiç böylesine arzuladığını sanmıyorum, gece biz uyurken kapı kilitleniyor, beş dakika sonra açılıyor, oysa O saatlerce uğraşıyor benimle, gerçi niye babamla kıyasladıysam, babam da iyi insandır, ama O'nun kadar iyi değil bu işlerde, annemin bu kadar sinirli olmasına şaşmamalı, ben ne kadar da gamsızım...


    Beni nasıl inandırdı, nasıl ikna etti o güne, öyle tatlıydı ki, geri çeviremedim. Okuldan çıktığım bir günde, yine beni okuldan aldığı bir günde, beni evinde götürmeyi teklif etti, bahçesi varmış, orada otururmuşuz, sigara içermişiz, bana yemek yaparmış…


    Sen de azarlayacaksın beni değil mi, senin baban olabilecek adamla nasıl olursun diye, hiç iğrenme yok mu sende diye, o erkek, onun canı çeker diye… Ben de diyeceğim sana, sevmiştim, güvenmiştim, hem aşkın yaşı olmazmış, bu kurallar normaller içinmiş, sevince görmüyor insan, kaç yaşındaymış, göğüs kılları çok muymuş, sevişirken boğuk boğuk sesler çıkarıyor muymuş…

    Evine gidiyoruz, arabayı durduruyor. Sahile çok yakın, tenhalarda bir ev, iki katlı, arkadan bahçeli, muhteşem deniz havası, daha havalar soğumamış, ılık ılık rüzgarlar esiyor, bu şehir her zaman rüzgarlıdır zaten, rüzgar gülleri vardır. Bahçeye geçiyoruz, kül tablası getiriyor içeriden, sigaramı kendi yakıyor, dudaklarım dudaklarına değsin diyor, gülümsüyor, o zamana kadar çokça öpüşmüşüz, biraz da elleşmişiz, ama kıyafetler hep kalmış üstümüzde. Yanıma yaklaşıyor, dumanı ağzıma üflüyor, soğuk puslu duman birden sıcacık oluveriyor, ben de karşılık veriyorum, henüz acemiyim, biraz da garip hissediyorum kendimi, ama bir eli saçlarıma değince, daha çok duman istiyor canım. Gel diyor, gel içeri, evim çok güzel, çok beğeneceksin. Kapıyı açıyor, bir müzik çalıyor, kendi söylüyor, en sevdiğim şarkılardan seçmiş.


    Birden sarılıyor, benim tüm sevincimi kazanmış, bana sürpriz hazırlamış, ayaklarım havada uçuyor, ellerini kalçamla belim arasına yerleştiriyor, ilk baş tedirgin oluyorum, kaç yaşında adam, kendine mukayet ol, karşılık verme, ama sesi öyle güzel ki, şakıyor da şakıyor, şimdi ben de ellerimi boynuna doluyorum, dokunabildiğim tek yer orası zaten, o her yerime dokunsa da, ben onun gibi değilim. Dudakları dudaklarımı buluyor, salsam mı kendimi, bu işin sonu nereye gidecek, ya birlikte olursak, olursak ne olacak ki, ne mi olacak, baban yaşında adamla yatacaksın, durdur dudaklarını, yapma diyorum sana, bu işin sonu iş değil kızım, böyle mi hamile kalınıyordu, ama çok güzel öpüyor, iyice sardı beni, müzik de iyice güzelleşti...


    Odasına taşıyor şimdi, tek tek öpüyor her yerimi. Henüz yeni açmış çiçeklerimi kokluyor, taze, yumuşacık bedenini altına almış, gemiyi o yönetiyor. Kendimi bir işe yaramıyor gibi hissediyorum, ama o bütün sorumluluğu almış, bedenini savunmasızca bıraktı şimdi, rüzgârlar üzerimden esiyor, denizin dalgaları kıyıları dövüyor, solukları hızlanıyor, yine de kendini tutabiliyor hâlâ, yüzünü indiriyor, ellerimi kafasına koyuyor, keyfine bak diyor, birazdan kadın olacaksın.


    Kadın olacağım, kadın olacağım... Annemin ilk kanadığımda söylediği sözdü bu. Kadın oldun, artık kendine dikkat et, kıyafetine çeki düzen göster, öyle sokaklarda erkeklerle oynama bak, memelerin büyüyor, sen koştukça sallanıyorlar, herkesi kendine baktıracak mısın, baban imam biliyorsun, kızına bak bir de babasına bak derler, baban cumaları minbere çıkıyor, cemaate kadınlar için tesettürü anlatıyor, kızı bile böyle olursa, kim takacak onun öğütlerini? Kadın olacağım... Bir kanla mı olacağım her seferinde kadın? Bir zar yırtılınca mı kadın olunur, patlayınca mı, kanayınca mı? Bir saniyede mi kadın olunur, tenin başkasına değince mi, zevkten kendinden geçince mi, acıdan ağlayınca mı? O aşağılarımda oyalanıyor, bense gözlerimi tavana dikmiş böyle şeyleri düşünüyorum. Şuan düşünmenin sırası mı?! Biliyorum değil ama engel olamıyorum işte. Nasıl kadın olunur onu bir anlasam ben de olacağım. Bir zara mı bağlıyız biz, varlığımızı bir zardan mı ibaret görmeliyiz; okuduğumuz onca kitaplar, izlediğimiz onca filmler, dinlediğimiz onca müzikler bizi kadın yapmaz mı? Halbuki ben çok okurum biliyor musun? Küçükken babaannem zorla okutuyormuş, çocuklar için 100 temel eser serisini, gazete veriyormuş, babaannem diğer kadınlardan çok farklıdır bu arada, ne zaman ona gitsem okur, boş boş evlilik programlarına baktığını hiç görmedim. Beni de o yetiştirmiş, onun sayesinde fen lisesini kazanmışım, ufkumu hep açar o, ama şimdi ne yapıyorum, nerede kaldı onun bana verdiği ahlâk eğitimi, ben burada ne yapıyorum, zevk alıyorum yabancı bir adamdan, benden yaşça büyük bir adamdan. Halbuki o görse beni burada şuan, boşuna mı okuttum sana der Kur'an, elifbayı öğrenmiştik birlikte, hani Ömer Seyfettin nerede, Muzaffer İzgü nerede, Ayşegül serisi nerede?! Susun artık düşünceler susun! Eski masum kız değilim ben, kadın olacağım birazdan, kolay mıdır kadın olmak sanıyorsunuz, birazdan çok acıyacak canım, büyükannemin altın gününde dedilerdi, orana kılıç sokmak gibiymiş, biri acıdan avaz bağırmış, kocası zevkten sanıp devam etmiş, birinin kanı taa tavana sıçramış, birinin beli kırılmış, birinin kocası içine girememiş, biri soluğu acilde almış...


    Susturuyorum düşüncelerimi, işte o an gelecek, ben de çok istiyorum kadın olmak, patlakmışım, fahişeymişim, onlar aklıma gelmiyor şimdi, kan dolmuşum içlerime kadar, bu hissi hiç bilmiyorum ben, dur, çok ilerleme acıyor, daha küçüğüm, bakireyim, yavaşça ilerle şimdi, evet öyle, lütfen öp ve saçlarımı okşa, kötü bir şey yapmadığıma inandır beni, yorganı alalım üzerimize, beni görmek mi istiyorsun, daha görmedin mi işte, ben iyi değilim ama utanıyorum, hava da aydınlık, yüzüne bakamamam ondan, haydi çek şu yorganı lütfen, evet oldu teşekkür ederim, dur hızlanma bekle, evet işte böyle yavaş, evet küçük bir sinek ısırığı sadece...


    Bana zafer kazanmış gibi bakıyor, sanki ben onun topraklarına katmak istediği bir şehirmişim de, amacına ulaşmış, beni satın almış, ilkinim diye bağırıyor, korkuyorum, aniden duraksıyor, özür diliyor ve devam ediyor. Yatağın başı duvara çarpıyor, ritmik bir "tak tak..." sesinden başka, bir de üzerimde O'nun hırıltılarından başka, ve bir de kafamdaki seslerden başka ses yok odada şimdi. Yorgan bir inip bir kalkıyor. Aniden içimden çıkıyor, boğuluyor gibi oluyor. Boş boş bakıyor suratıma, alıp kendime çekiyorum onu, babama bile sarılmamışım böyle.


    Kalkıp banyoya koşuyor hemen. Yüzüne bakmaya çalışıyorum, çırılçıplak yorgana sarılmışım, ne olduğunu anlayamamışım, su sesleri geliyor, gözlerim doluyor, müziğin sesi kısılmış, coşkulu halimden eser kalmamış. Ne yaptım ben Allah’ım, ne yaptım?!! Kaç yaşında adamla yattım, üzerim doğmamış çocuklarıyla dolu şimdi, kirlendim, pislendim, sarılmak istiyorum ona, hiç de güzel değilmiş kadın olmak, ağır bir yük biniyormuş üzerine, sarılmak istiyorum sadece şimdi, üzerimden bu yükü kaldırıp atsın, kadın olmama sevinsin istiyorum. Sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, ben küçük fahişen, oyuncağın değilim değil mi, sev beni lütfen, her şeyi yaparım, ne yapmak istersen yaparım, ne olmamı istersen o olurum, niye aniden gittin, memelerim mi küçük geldi, limon gibi mi demiştin, ama annem de çok büyük diyor, dar giyinme diyor,beğenmedin mi onları, daha çok küçüğüm bekle, git gide büyüyecek onlar, nasıl istiyorsan öyle sunayım, sen bir sarıl yeter, çok hareketsiz mi yattım, ruh gibi ölü gibi cansız gibi hiç gibi, kımıl kımıl mı olayım, seni isteklendireyim mi, seni ağzıma mı alayım, bunu bile yaparım, ben onlardan hep iğrendim biliyor musun, bir gün arkadaşımınkini gördüm, iğrendim, çok kaba ve korkutucu, ama sen istersen yaparım, sen yeter ki sev beni, okşa beni.


    Ağlamaya başlıyorum, ne yaptığımın farkına varıyorum, burada sahilde, lisemin ilk aylarında. Kadın olmak buymuş işte, yalnız başına üzerindeki adam yerine menili çarşafına sarılmakmış. Ağlamam kesiliyor, ayağa kalkıyorum, saçlarım dağılmış, yastığın altına gizlenmiş birkaçı, çıkarıyorum onları, kıyafetlerimi aramaya koyuluyorum, her yere dağılmış, saat kaç oldu, ailem merak etmiştir, arkadaşımdayım dedim gerçi, nasıl bakacağım yüzlerine, herkese fen lisesini kazanmış çok çalışkan diyorlar, çok edeplidir kızımız diyorlar, biz ona güveniyoruz, o ‘’öyle şeyler’’ yapmaz diyorlar, banyonun kapısı açılıyor. Çırılçıplak, gülümseyerek çıkıyor, özür dilerim, temizlik takıntım var da benim, hemen gitme, sarılalım diyor. Gözlerim ışıldıyor, beni seviyor, beni seviyor! Sertçe soksa da içime kendini, beni seviyor demek ki, yatağa geçiyoruz. Kaşık pozisyonundayız, sarılıyoruz, bir cenin gibi uzanmışım, dizlerimi karnıma çekmişim, çenesi saçlarımın üstünde, öpüp duruyor, çok hoşuma gidiyor, bir süre sonra yeniden kıpraşıyor, sırtımda sertliğini hissediyorum, yüzünü dön diyor, dilini dilime doluyor.


    Saatlerce benimle oyalanıyor, seni o noktaya ulaştırmadan bırakmam diyor, benim organım daha alışmamış ki, içimin dolu olmasını garipsiyorum, o zaman çok öpeceğim diyor, öpüyor da. Beraber duşa giriyoruz. Çocuğuymuşum gibi temizliyor. Beni evime bırakıyor, artık benimsin diyor, bırakmam seni. Hoşuma gidiyor.


    Eve gidiyorum, annem meraklanmış, nerede kaldın diyor, arkadaşım salmadı diyorum, odama geçiyorum hemen, sanki saatlerce öpüştüğüm belli olacakmış gibi dudaklarımdan, yatıyorum, bugünü düşünüyorum. Pişman mıyım, değil miyim, anlayamıyorum, babam gibi mi görüyorum onu, bilinçaltım bana kötü bir oyun mu oynuyor, zevk aldırdı sonunda bana, bundan sonra ne olacak ilişkimiz, yanındayken kendimi çok güvende hissediyorum, aynı zamanda iğreniyorum da kendimden, onunla evlenmem mi gerekiyor, artık zarım yırtıldı, kim kabul eder beni, insanların kulağına giderse ne olur, ne yapacağım şimdi, hala az az kanıyor, çamaşırımı değiştireyim, sonra da uyuyayım, çok yoruldum en çok da düşünmekten.


    Kaçıncısı olduğunu bilmediğim sigarayı söndürüyorum, dünya kadınlarını düşünüyorum, kadın olmayı düşünüyorum, ülkemde kadın olmayı düşünüyorum, gerdeğe kadar saklayamadığım bekaretimi düşünüyorum, gelinin kırmızı kurdelesini, ilk gece çarşaftaki kanı, gözyaşlarımı, O’nun böğürmesini, bir annenin doğumdaki çığlığını, bir kadının dövülürkenki çığlığını, kocası tarafından ters ilişkiye zorlanan kadının yalvarışını, saçlarının çekilişini, sevişirkenki tokat yiyişini, sperm fışkırtılışını, zorla bok yedirilişini, çocuklarının gözü önünde katledilişini, on yerinden bıçaklanışını, çocuğu olamayışını, yanına zorla ikinci kadın alınışını, yumuşacık tenine acı verici şaplaklar atılışını, kıpkırmızı bir biçimde kalışını, acıdan oturamayışını, acıdan yırtılan organının dikişlerini, çocuğunu kendi elleriyle toprağa verişini, sokaklara düşüşünü, her ay yüzlerce adamı içine alışını, vücudundaki izleri, ruhundaki izleri, aldatılışını, bir fahişe gibi sevişemediği için fahişelerle aldatılışını, ölü gibi yatışını, adamının orospusu olamayışını, adamının onu pazarlayışını, başka adamların koynuna sokuşunu, etrafında onlarca adam tarafından birer birer vajinasının parçalanışını, yüzünün, saçlarının, vücudunun spermden kandan terden geçilmeyişini, on ikisinde altmışlık adama verilişini, on birinde babasının çocuğunu doğuruşunu, okula gidemeyişini, çağlar boyunca ezilişini, yasalarca adının olmayışını, hep birinin kadını, birinin annesi oluşunu, sevişmekten başka bir işe yaramayışını, çocuk doğuramayınca değerinin bir hiç oluşunu, dul kalınca yardımsever erkeklerin avı oluşunu, babası olmayınca açık bir av oluşunu, bir delikten iki de memeden ibaret oluşunu, saçının uzun aklının kısa oluşunu, kuluçka makinesi oluşunu, kafasının öyle her konuya basmayışını, çoğu zaman sadece bir seks objesi oluşunu, pornolardaki bir et parçasından ibaret oluşunu, ‘’ince bel koca bir göt iri memeler uzun bir saç uzun bacaklar dolgun dudaklar iri gözler uzun kirpikler’’in kurbanı oluşunu, her yerde sadece bir nesne oluşunu, profesör olamayıp da kadın profesör oluşunu, penisi olmadığı için işe alınmayışını, alınırken ‘’ne zaman evleniyorsun ne zaman çocuk yapacaksın’’ sorularının muhatabı oluşunu, işe alınınca üç çocuklu evli patronundan seks teklifi alışını, kabul etmeyince orospu oluşunu, işten atılışını, aynı işe daha az ücret alışını, sevişmek isteyince orospu; istemeyince frijit, soğuk oluşunu, vücudunda bulunan her deliğe penis sokuluşunu, seksten zevk alamasın kocasına sadık olsun diye klitorisinin kesilişini, taşınabilir yatak aleti oluşunu, mutfak robotu oluşunu, bütün gün çalışıp bir de evde ücretsiz tam mesai yapışını, üstüne üstlük geceleri yatakta zerre zevk almadığı ilişkiye girişini, aşırı fedakarlıkta bulunuşunu düşünüyorum…

    Sigaram bitmiş. O’nunla geçen bir ayda hep buluştuk, seviştik, O’na iyice bağlandım, ara sıra hayvanlaşsa da bana iyi davranmaya çalışıyor. Ama gittikçe garipleşmeye başladığını sezinliyorum, yarın yine buluşacağız, bana yeni kıyafetler alacağını söyledi,. Sigara çöplerini topluyorum, poşete koyuyorum ve çantama atıyorum, yarın çöpe karışacaklar. Yatağıma uzanıyorum, uykum beni bekletmeden geliyor, göz kapaklarım kendiliğinden kapanıveriyor…


    Okula gidiyorum. Çıkış saati yaklaştıkça heyecanlanıyorum. Ne yapacağız? İlişkiye girmeden önce hep daha çok eğlenirdik, şimdi kendimi kötü hissediyorum zaman zaman. Göğüslerim büyüdü, birisi fark etmesin diye uğraşıyorum, kendimi daha kadınsı hissediyorum, yaşıtlarım daha çocuksu gelmeye başlıyor, O geliyor, yanına geçiyorum. Gaza basıyor, hızla sürüyor. Bana bakıp gülümsüyor, küçüğüm diyor, hoş geldin, beni çok seviyorsun değil mi? Evet diyorum, bana zevk vermediğin zamanlarda bile sarılınca geçiyor diyorum. Güzel, diyor. Benim için bir şey yapar mısın, diyor. Senin için her şeyi yaparım diyorum. Tamam o zaman diyor, benim hız tutkum var, hızı severim bilirsin diyor, bilirim diyorum. Bak gördün mü, kalkıyor, şuana kadar hiçbir şey istemedim senden, bence artık zamanı diyor, neyin diyorum. Bak gördün mü seni istiyor diyor, şaşırıyorum, korkuyorum, beklemediğim bir anda gelince boğulacak gibi oluyorum, kusacak gibi oluyorum, gözümden yaşlar geliyor, zor nefes alıyorum, bir ayağı gazda, bir eli direksiyonda, bir eli kafamı ileri geri ittiriyor, suya atılan taş sesleri gibi sesler çıkarıyorum, pantolonumu indiriyor, bir sigara yakıyor, bu arada nefes alıyorum, ağlıyorum, dur ne yapıyorsun diyorum, ne olur yapma diyorum, parmaklarını ağzıma sokuyor, konuşmama izin vermiyor, frene basıyor, araba duruyor, ormanlık bir alana gelmişiz şimdi, üzerimi soyuyor, gözlerinden ateş fışkırıyor, onu hiç böyle görmemiştim, çok korkuyorum, hiç böyle korkmamıştım, annemi istiyorum, meğerse daha kadın olmamışım, bir zarla olacak şey değilmiş kadınlık, ben daha çocukmuşum, gerçi kadın olsaydım da değişmezdi, ama O öyle demiyor, her kadın sertliği severmiş, her kadın tecavüz sahnesini çekici bulurmuş, ıslanırmış. Sigarayı atıyor, bacaklarımı kaldırıyor, suratımı direksiyona vurduruyor, gözlerimi kapıyorum, hiçbir şey düşünemiyorum, imdat diye bağırıyorum, kimse duymuyor, kafamı direksiyona bastırıyor, beni bir köpek gibi diz çöktürüyor, daha on beş yaşındayım, bakire sayılırım daha, zorluyor, canımı çok yakıyor, içim parçalanmış gibi hissediyorum, bıçak sokuyorlar gibi hissediyorum, tüm dünya gelmiş de kapıma dayanmış girişimi zorluyorlar gibi hissediyorum, beni arkadan boğuyor, üstünü bile çıkarmaya cüret etmemişken ben gittikçe sona yaklaşıyorum, acıdan belim uyuşmuş, sanki çocuk doğurmuş gibiyim, lütfen oraya girme dur bekle, yalvarırım n’olursun! Ben hayatımda böyle acıyı tatmadım!.. Sertçe vuruyor, ellerinin izi çıkıyor, derim kalkmış gibi oluyor, imdat!!..., sesimi duyan yok mu, yalvarırım dur canım çok yanıyor, yalvarırım dur, söz kimseye anlatmayacağım, yeter ki bırak da gideyim ne olursun! Boğmaya devam ediyor, artık bağıramıyorum da, nefesim tükenmiş, gözlerim şişmiş, kirpiklerim ıpıslak, içim kupkuru, onun suyundan hariç, etlerim parçalanmış, taze etlerim koltuğa yol olmuş akıyor, efendinim senin diyor, sana hükmediyorum diyor, canavarlaşıyor, yüzüme tokat atıyor, enseme vuruyor, arabanın anahtarını derime sürtüyor, ve bitiyor. Gözlerim yanıyor, vücudum fırına atılmış gibi kavruluyor, zangır zangır titriyorum, kriz geçiriyor olmalıyım, dilim tutuluyor, ağzımdan köpükler, tükürükler, sıvılar çıkıyor, yine tokatlanıyorum. Akşam olmuş, hava kararmış, çok da soğumuş, ne kadardır buna katlanıyorum, annem babam neredeler, gözlerim çok yanıyor, ağlayamıyorum, çok korkuyorum, üzerini giyiniyor, beni kucağına alıyor, ormanın derinliklerine götürüyor, konuşacak, bir şey söyleyecek halim kalmamış.


    Sen çaresizlik ne demek bilir misin, karşında senden kat kat güçlü birinin işkencelerine katlanmak, sahipsiz olmak ne demek bilir misin? Ne demek tecavüze uğrayan kadın olmak, ne demek? Kaşınan demek, belki aşık olan demek, o saatte orada ne işi olan demek, ayartan demek, zaten bakire olmayan demek, açık giyinen demek, frikik veren demek, kur yapan demek, azıcık sırıtan demek, kahkaha atan demek, kıvırtan demek, sigara dumanını üfleyen demek, yolda yürüyerek sigara içen demek, babası kocası abisi dayısı olmayan demek, kocasıdır hakkıdır yapar demek, sarhoş demek, rızası olan demek, geceleri evde durmayan demek, orospu demek, azgın demek, yollu demek, kaşar demek, motor demek, fahişe demek…


    Sen bilir misin güçsüzlüğü, onun gurur kırıcılığını? Sırf daha fazla kası var diye sana zorla sahip olanları, önündeki çıkıntıya güvenip kendini adamdan sayanları, azıcık oran açıldı diye, gözünü dikip bir daha kaldırmayanları, laf atanları, gece korka korka hızlıca yürütenleri, eve erkek ayakkabısı koyduranları, biber gazı bıçak sopa aldıranları, uçkurundan başka bir şey düşünmeyenleri, güçsüzü koruyacağına, ezip öldürenleri…


    Niye bu ülkede kadınların hep başı ağrıyor bilir misin sen? Sevişmeye sevişmek demedikleri; sikmek dedikleri, sokmak dedikleri, vurmak dedikleri, vurdurmak dedikleri, köklemek dedikleri, kaklamak dedikleri, bıçaklamak dedikleri, dağıtmak dedikleri, altına almak dedikleri, altına yatmak dedikleri, yapıştırmak dedikleri, yaslamak dedikleri, yatırmak dedikleri, pompalamak dedikleri, kaktırmak dedikleri, koymak dedikleri, amına koymak dedikleri, düzmek dedikleri, düzüşmek dedikleri, itelemek dedikleri, kaçak et kesmek dedikleri, döşemek dedikleri, köklemek dedikleri, attırmak dedikleri, becermek dedikleri, patlatmak dedikleri, basmak dedikleri için…


    Bedenimi toprağa fırlatıyor, sırtüstü düşmüşüm, ağzım gözüm kan ve gözyaşı içinde, soğuktan meme uçlarım dikleşmiş, fark ediyor, yeniden kalkıyor, tekme atmaya başlıyor, istediği gibi duramamışım, artık bir ümidim kalmadı, hayallerim de kalmadı, yarı baygın bir haldeyim.


    Arabalar geliyor, rahatlıyorum, sonunda beni buldular, çok şükür, acıdan ölüyorum, vajinam yırtılmış, tüm deliklerim yırtılmış, saçlarımda sperm kalıntıları, gözlerimin feri kaymış, arabalar duruyor, içinden birkaç adam iniyor, selamlaşıyorlar, onlar da pantolonlarını indiriyorlar, afallıyorum, bağıracak gücüm kalmamış, her yerim korku doluyor, başımı çevreliyorlar, sıkıştırıyorlar, bağırıyorlar, beni aralarına alıyorlar, alay ediyorlar, hırlıyorlar, saçlarımdan çekiyorlar, ellerimi, ağzımı, vücudumu hep dolduruyorlar, acı çektiriyorlar, işkence yaptırıyorlar, hayvanlaşıyorlar, üzerime atlıyorlar, terliyorlar,saçlarındaki, alınlarındaki, teri üzerime siliyorlar, boşalıyorlar, ağzım, ellerim, saçlarım, yüzüm tüm vücudum onlar kokuyor..


    Kendimi berbat hissediyorum, korkudan altıma yapmışım, dişlerim soğuktan ve çıplaklıktan birbirine çarpıyor, ağlıyorum, birilerini bekliyorum. Bir beyazlıktır beliriyor şimdi, adamların hepsi bir yok oldu bir geldi. Öldü mü diyor biri, öldü diyor öteki, giyiniyorlar, apar topar arabalarına biniyorlar, çırılçıplak kalıyorum. Ölmüşüm, farkında değilim, günler sonra bulunuyorum, vücudum bakılmaz hale gelmiş, üzerime beyaz örtü seriliyor, şimdi tabuttayım, yerin altındayım, benim gibi kadınların yeridir orası…Üzerime toprak atılıyor, babamı ilk defa ağlarken, üstelik benim için ağlarken görüyorum, toprak atılıyor, ama gözlerim rahatsız olmuyor. Hep önümü görüyorum, ben böyle olsun istemedim baba, özür dilerim, sizi hak etmedim, namusunuzu kirlettim, özür dilerim, ölümü hakkettim, ama çok canım yandı biliyor musun, keşke sadece bedenime tecavüz etseydi, onun yaraları çabuk sarılıyor, fakat ruhum, o bir türlü geçmek bilmiyor, burada şimdi sizsiz, mahşere kadar belki anca sararım yaralarımı, hesap günü varsa eğer sorarım Tanrı’ya neden sessiz kaldığını, şikayetçiyim O’ndan derim, beni annemin elinden aldı, bak nasıl şimdi, kendinden geçmiş, o kadar çok ağlamış ki gözyaşı kanalları artık çalışamaz hale gelmiş, bir canı almak, beni almak, on beş yaşındaki bir genç kızı, bir çocuğu, annenin evladını, babaannenin torununu almak bu kadar kolay işte, bir kadının canına kıymak, acıta acıta kıymak bu kadar kolay, keşke acı çekmeden öldürselerdi demek, keşke vurup öldürseydi demek, hatta hatta, ne yazık ki, ne iğrenç ki, keşke tek kişi olsaydı demek bu kadar kolay! Cenazem bitiyor…
  • 104 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    -''Uçurtmayı vurmasınlar, çocuklar uçurtma da uçurabilsinler diye...(ALINTI-#42452824)

    Kuralları büyüklerin koyduğu dünyada çocuk olmak, çocuk kalmak, çocukça davranmak mümkün müdür? Hangi çocuk bunun altından kalkabilir, hangi çocuk bunu anlamlandırabilir?

    Kadınlar koğuşunda geçen, annesiyle birlikte hapishanede yatan bir çocuk ve onun en yakın arkadaşı siyasi suçtan mahkum olup hapis yatmış, sonra cezasını çekip hapishaneden çıkmış olan İnci.

    Bir çocuğun gözünden, yaşanan olayların nasıl anlamlandırıldığını açıkça gördüğümüz sade ve basit bir dile sahip olan bir eseri okuyoruz. 12 Eylül’de düşünmekten, kitap okumaktan hapis yatan, fikir suçu işleyip hapis yatan kadınları masum bir çocuğun en sevdiği arkadaşı İnci’ye yazdığı, yazdırdığı mektuplardan okuyoruz. Her mektubun farklı bir dili, farklı bir üslubu, başka başka yaşanmışlığı var. Barış eğer mektubu Selda ablaya yazdırmışsa, sevgili muhterem İnci diye başlıyor, Filiz’e yazdırmışsa daha sıcak, daha çocukça bir dille başlıyor. Ama temel hissiyat aynı, tek başına çocuk olmak, oyun oynaması gerekirken baş gardiyanı çok anahtarlı amca olarak tanımak,etrafında olanları sorgulamak, hapishane duvarlarının dışındaki hayatın nasıl olabileceğini bilememek, akşam güneşin battığını görememek, sabah güneşin nasıl doğduğunu bilememek, gökyüzünün mavisine hasret kalıp, hiç yıldız görememek, kapıdaki penceredeki küçük açıklıklardan kafayı uzatıp koca dünyada, o koca gökyüzünde tek bir tane ufacık bir yıldız görebilmek.

    - ''Bugün ne oldu biliyor musun? Annemle birlikte hastaneye gittim. Annem babamın kucağına vermişti de, babam bana köşeden simit almıştı ya hani. O zamandan beri ilk çıktım dışarıya. Dışarısı ne kadar büyükmüş! Dışarısının gökyüzü de kocaman. '' (ALINTI-#42457377)

    -''Bu akşam hiç istemedim içeriye girmeyi. Çok güzeldi hava. Kuşlar ötüyordu gün batarken. Avlunun bir kenarından görünen kavak ağacının en tepe yaprakları var ya... Oraya vurmuştu güneş. Bir de kuşların kanatlarına. Güneşin batısı çok güzel olurmuş, öyle mi? Ben hiç görmedim batışını. Doğuşunu da görmedim.'' (ALINTI-#42455801)

    Düşünmek suç, eğer düşünmeye meyletmeyi sağlıyorsa kitap okumak suç, akşam yenilen yemeklerde çocuk olduğun için tabağına iki parça fazla et koyulması suç, yalvarmak, özgürlüğü arzulamak suç, duvarların ardında görünen gökyüzünde maviliklerin arasında bir uçurtma beliriyorsa ve sana özgürlüğü, umudu hatırlatıyorsa suç…

    Ama gel gör ki bir çocuğu ne olur uçurtmayı vurmasınlar diye ağlatmak suç değil, kitabı parçalarına ayırıp yakmak suç değil, kitabı yakanın yakıp yakmadığını kontrol etmek suç değil, kitabı yakanın yakıp yakmadığını kontrol edeni kontrol etmek suç değil…
    - "Vurmayın uçurtmayı, ne olur vurmayın!" diye bağırmışım.(ALINTI- #42457893)

    En üzüldüğüm kısımlardan biri ise kadınların haberlerde af çıkma ihtimalini duyup, çıkacak çıkacak af çıkacak diye oynamaya başlaması. Bisküvinin arasına ezilmiş ve sütle ıslatılıp karıştırılmış bisküvi konulup pasta yapılıyor. Her kadın kendisi için eziyor bisküviyi, kimi görüşe gelmeyen kocası, kimi gardiyanın kötü davranışı için. Sevinç büyük, af çıkacak, valizler eşyalar toplanmaya başlıyor. Ertesi gün oluyor, bisküvili pasta boğaza yumru olup oturuyor, eşyalar geri yerine yerleştiriliyor, af çıkmıyor.
    -'' Keşke her gün af çıksa. Kimse bana bağırmıyor.'' (ALINTI-#42456226)

    -''Bugün herkes eşyalarını açtı. Af çıkmadı.'' (ALINTI-#42456250)

    Ülkedeki sıkıyönetimin getirdiği hüzün sadece bu kitapta anlatılan kadar değil elbette. Burada okuduğumuz koca gökyüzündeki ufacık bir uçurtma kesiti. Ama yürek burkan. Ama iç dağlayan.
    Ben 80’ler dönemini bizzat yaşamadım, ancak akşam olduğunda yaşayanların yaşadıkları umutları, dilekleri, heyecanları, korkuları, üzüntüleri, acıları, iç çekişleri, canları, paylaşılanları, anıları, dayakları, kötekleri, sopaları, silahları, haksızlıkları, haklılıkları, çığlıkları dinledim.
    Bu kitapta bir de Barış’ın çığlıkları yankılandı kulaklarımda. O demir kapı kapanıp İnci gittiğindeki çığlıkları.
    Bembeyaz kağıdın üstünde kara yazıları değil de masum minik bir kalbi karatmaya uğraşanları okudum.

    ‘’Niye beni de yanında götürmedin İnci? Ben bavuluna girerdim ufacık olurdum. Bir keresinde saklanmıştım. Bulamamıştınız hiçbiriniz.’’

    Keşke girebilseydin o bavula Barış. Keşke uçurtmayı vurmayın n’olur değil de hadi uçurtma uçuralım diyebilseydin. Çocuklukta yaşanan acılar unutulmaz, hep orada kalır bilirim. Bu yüzden büyüdüğünde sen de demedin mi zaten;
    ‘’Hiçbir şeyden habersiz bebekken girdiğiniz hapishane size ömür boyu taşıyacağınız bir yafta vuruyor ve bu yükü taşımaya başlıyorsunuz.’’ diye.

    Demem o ki sevgili okur arkadaşlarım, okuyun..
    Yaşayın
    İçine girin
    Mahkum olun
    Barış olun
    İnci olun
    Filiz olun
    Selda olun
    Ayşe olun
    Düşünen Nuran olun
    Feride Çiçekoğlu olun
    Hapiste yattığı zaman bir fotoğraf karesinde görünen kucağındaki çocuk olun
    Sobada yanan zarf olun
    Gönderilmeyen, idareye takılan mektuplar olun
    Ama yazı olun
    Yazın olun
    Askerin Barış’ı oyalamak için aldığı simit olun,
    Babası görüş gününde Barış’ı dışarı çıkardığında gördükleri masmavi gökyüzü olun
    Hapishane duvarlarının içine düşen yaralı kuş olun
    Uçun
    Gökyüzüne bakıp yıldız görebilmek için kafasını cama yapıştıran çocuğun kafasına batan çivi olmayın
    Enfeksiyon olmayın
    İrin olmayın
    Çok anahtarlı amca olmayın
    Umudu öldürmeyin
    Umut olun

    Özgürlük olun
    -''Gün gelip biz de senin gibi çıkar mıyız? Özgürlüğe çölde kalmış bitkiler gibi susamışız.'' (ALINTI-#42454218)

    Kalplerde tıngırdayan tencere olun
    Yürek olun
    - ''Hani bir kere senle odun taşıyorduk. Benim göğsümde bir şey çalınıyordu da ben korkmuştum. Tencereler tıngırdıyor sanmıştım. Sen de gülmüştün bana. O çalan yüreğimmiş. Şimdi biliyorum artık.'' (ALINTI-#42457026)

    Her şeye rağmen gökyüzünde uçan, sıkılan kurşuna, fışkırtılan suya direnen, bunlara rağmen ayakta kalan, uçan aynı zamanda kalpleri uçuran, özgürlükle dolduran, umutla dolduran, duvarların arasından el sallanılan bir uçurtma olun…
    Sevgiyle kalın.
    https://yadi.sk/i/Jrnu3T2rQl5c4g
    https://www.youtube.com/watch?v=eglGN7W4ukU
  • *SİZİN HİÇ CANINIZ YANDI MI ?..

    Evleneli henüz 3 yıl oldu. Akrabalar, dostlar hatta bütün mahalleli beni gördükçe beklentilerini belirginleştirmeye başladılar bile. Zaten bilirsiniz bizim kültürümüzde nişanlanınca evlilik ne zaman diye, evlendikten sonra da 'eee geç kaldınız, artık zamanı geldi, bir sorun mu var, ne zaman geliyor' serzenişleri tadınızı kaçırmaya yeter de artar bile.Önceleri bu durumu pek umursamıyordum fakat şimdilerde dert etmeye başlamış olmalıyım. Evet evet tacizler bir gulyabani gibi çöktü üzerime. Kendimi 'eksik' hissetmeye bile başladım. Akraba oturmaları eskisi gibi tat vermemeye başladı. Günlerini beni soldurarak renklendirmek hangi akla hizmet hiçbir zaman anlamadım. Solgun bir çiçek gibiydim. Stresten kaynaklanan en ufak mide bulantılarımı bile acaba mı diye bir umut heyecana kapılarak her şeyi ona yordum. Yoruldum. Olmuyordu bir türlü. İçin için ağlıyordum, dua ediyordum sürekli 'Rabbim bana da hayırlı bir evlat nasip et' diye. Cami cami gezdim, adaklarda bulundum. Rabbim beni ne olursun mahcup etme kimseye, elin âlemin yüzünü güldürme ne olursun diye.

    Kaçacak yer arıyordum. Kimseyle yolum keşissin istemiyordum. Elimden gelse çirkin ördek yavrusu gibi yüzüme siyah bir poşet takıp öylece dolaşasım vardı. Ayakkabısını kaybeden külkedisi misali sağa sola koşuşturarak meczubane yitiğimi arıyordum. Rabbim ne olursun nasip et bana. Acizliğimi görüyorsun. Anneliği bana da tattır dualarıyla, kalbimde tavaf ediyordum adeta.

    Bu arada evlendiğimizden beri kayınvalidemle beraber yaşıyorduk. Büyüklere her daim hürmet ederim lakin kayınvalidemle durumlar vahim. Zalim birisi kendisi. Yemek,temizlik, bulaşık, bitmek bilmeyen akraba günleri derken hayatım mutfakla odam arasında kısır bir döngüye dönüştü. Anlayacağınız kapana kısıldım. Bir o kadar da cimri kendisi. Eşim çalışıyordu ama malzemeyi istediğim gibi kullanamıyordum. Sürekli teftişteydi. Bir gün eltimler gelince değişiklik olsun diye çanak köfte yiyelim dedik. Demez olaydık o gün var ya burnumuzdan geldi. Neymis efendim oğlum çalışıyor, fırın çalıştırılmıymış, elektrik boşa gidiyormuş, köfte neyimize hem et zaten çok pahalı imiş vs.vs... Zaten kızartmaların yağı bile bin defa kullanılmadan atılmazdı bizim evde. Sarı bez sararıp solsa, yırtılsa, acından ölse bile atamazdım. Bir gün cöpe atayım dedim, baktım yıpranmış iş görecek gibi değil diye de çöpün en alt kısımlarına kadar da sokuşturdum kendimce. Aksam ne göreyim çöpe attığım sarı bez karşımda. Kaynar sular başımdan döküldü o an. Artık evim de huzur vermiyordu anlayacağınız. Esim de dengeyi hiç mi hiç tutturamıyordu maalesef. Bir kere de nisanlandığımız zamanlar eşimle eşya alışverişine çıkınca kız kısmı çalışkan olmalı, eline mi yapışır iki bulaşık, hem su çok gidiyor makineyle diye diye bulaşık makinesini yapmış olduğu baskılarla alamamıştık. İki bulaşık mı inanın abartmıyorum bir kahvaltı yaparken bile hayır yani aynı anda bütün tencereler, tabaklar, bardaklar nasıl kirletilir hayret ediyordum. Ben de durmadan yıkıyordum, üç öğün yemek yiyorduk. Gün boyu yıkıyordum. Ama yıkamıyordum hayatıma, evliliğime musallat olan kalıplaşmış düşünceleri. Yeni aile, yeni kültür, adaptasyon üstüne bir de bu zulümler zorlaştırıyordu meseleyi. Bir de zaten el gözüyle bakılıyorsa size, ağzınızla kuş tutsanız bile mümkün değil yaranamazsınız.

    Velhâsıl bebeğimin olmaması da üstüne tuzu biberi oluyordu. Sürekli başkalarıyla kıyaslanmak yetersizliğimi artırıyordu günden güne. Canımı sıkıyordu. Dolasmadığım hacı hoca kalmadı. Şifa niyetine yüzüme yediğim tükürüklerin haddi hesabı yoktu.


    Artık ümidini kaybetmeye başlamıştım ki evet hamileydim.Dualarım kabul oldu. Hamd olsun. Allahım ne çok beklettin, şükürler olsun ki hamileydim. Milletin ağzına sakız olmaktan kurtuldum. Kayınvalidem bile duyunca oldukça yumuşak davranmaya başladı. Zeytin ve peynirli kahvaltının konsepti bal, tereyağı,yumurta, kaymak vs. gibi bir tık genişlemişti sadece bana özel ama. Ye kızım ye, yemezsen sağlıklı olmaz bebeğin diye sürekli nasihat ediyordu. Yiyemedigim için de bir o kadar şikayet ediyordu tabiki. Bulasıklar mı 9.ay da dahil karnım burnumda acımadı hiç halime. Gelen giden bitmek bilmiyordu. Tabii bulaşıkları da. Kendimi odama atıp dinlenme saatimi iple çekiyordum. Bu arada eşimle birlikte hiçbir zaman özel bir vakit geciremiyorduk.
    Tv, dizi bile izleyemiyorduk.Önceleri evliliğime renk katmak icin çok cabalasam da
    kayinvalidemin o bakışlarına artık ben de teslim oldum. Kelepçeler takılıydı kalbime, dört duvar arasında prangalarla bağlıydı hayatım. Boynuna tasma takılan köpek misali evdeki mevcudiyetimin pek de anlamı yoktu anlayacağınız. Nereye çekilirsem oraya gidiyordum uslu uslu.


    Doğum günü geldi çattı. Geceden itibaren sancılarım oldukça arttı. Oğlumun yeni doğan kıyafetleri her şey hazırdı. Zaten eşyaları konusunda çok da zorlanmadık eltimin çocuklarından kalan tüm eşyayı beşik vs. dahil kayınvalidem evimize istiflemisti ziyan olmasın diye. Ama ne çok isterdim yavruma kendi tarzıma, kendi zevkime göre kıyafetler alayım. Maalesef her şey kaldığı gibi, bu da kaldı kursağımda.


    Sancılarım oldukça şiddetlendi. Tecrubesiz olduğum için bir de kasaba ile hastane arasında epey mesafe olduğu için bir an önce gitmek istiyordum. Ancak kayınvalidem son kerteye kadar yürütüp son demde razı oldu hastaneye gitmemize.Kendisine kalsa hastane de lükstü ya hem önceki eltilerim aslanlar gibi evde doğum yapmıştı ya sürekli söylenip duruyordu.


    Hastaneye gidiyorduk.


    Moralim tamamen sıfır. Oysa aylarca bu günü beklemiyor muydum...İyi değildim. Nihayet hastaneye vardık. Annemler, kayınvalidemler, eltimler cümbür cemaat oradaydık. Dogumhaneye bir gidisim vardı,zannedersiniz ölüme gidiyordum.

    Ağlıyordum...

    Gözyaşlarıma engel olamıyordum bir türlü...

    Sancılarım arttıkça arttı.

    Babamın elini sımsıkı bir tutuşum vardı görmeliydiniz.Bırakma beni babacım,ne olursa olsun hep yanımda ol dercesine...

    Öyle acizdim ki.

    Ağlıyordum...

    Nihayet doğum gerçekleşti.

    Oğlumu sabırsızlıkla kucağıma almayı bekliyordum, çektiğim tüm acıları unutmuşcasına.

    Bir sorun vardı, ben baygın bir haldeydim.Doktorlar oradan oraya koşuşturuyorlardi. Birisi gidip diğeri geliyordu. Fısır fısır telaşla bir şeyler konuşuyorlardı.

    Allah'ım neler oluyordu. Beni bir odaya taburcu ettiler. Ama hayır oğlum yoktu ortada.
    Oglum nerede?..

    Eşim ağlıyordu.
    Annem , babam, kayınvalidem ağlıyordu.
    Herkes ağlıyordu.

    Ben ağlıyordum. Allah'ım neler oluyordu anlam veremiyordum gördüklerime. Daha doğrusu ismini koymak öyle zordu ki o an benim için.

    Kaybetmiştim yavrumu...

    Canım öyle bir yandı ki, çektiğim sancıları geride bıraktı her şey...

    Kucağıma bile alamamıştım. Oysaki ne hayallerim vardı bari kokusunu alabilseydim. Doya doya sarılabilseydim.

    Ağlıyordum ....

    Kalbim sancıyordu.

    Yavrumun gidişi kuru bir ekmek gibi takılmıştı boğazıma işte.

    Gitmişti işte canım yavrum, kırık bırakarak gönlümü ...

    Hayallerimi yakıp yıkarak...

    Ömrümü perişan bırakarak...

    Sizin hiç canınız yandı mı?
  • BİR KUM TANESİNİN EVRİMİ

    Fııçuuukk…
    Bölün bölün bölün mitoz mitoz DNA profaz genler x’ler y yok
    2, 4, 8, 16, 32…….. hücre, hormonlar, plasenta
    Kum tanesi gibiyim
    Büyü büyü büyü
    Fuçuukk ,kurbağa yavrusu gibiyim
    Büyü Büyü büyü
    Fffuçuukk, portakal gibiyim
    Büyü büyü büyü, sinir sistemim, kemiklerim tomurcuk gibiyim, kalbim
    Büyü gözlerim, kulaklarım, kollarım, ayaklarım, parmaklarım, saçlarım
    Kirpiklerim, tırnaklarım,…

    Aah kocaman oldum, sığmıyorum buraya sesler duyuyorum suyun derinliklerinde ama o da ne? Bir şeyler oluyor acı çekiyorum. Birisi çığlık atıyor, tanıyorum bu sesi ama ben acı çekiyorum ciğerlerim yanıyor, gözlerim güneşe bakıyor sanki açamıyorum, ayaklarımı kavrıyor bir el ters çeviriyor beni vurmayın ne olur canım yanıyor…
    Ağlıyorum.
    Herkes gülüyor…

    Farklı bir yerdeyim şimdi, yürümeyi öğretiyorlar bana anne diyorum birine. Annemmiş, çığlık atan da oydu, onun bedeninin bir parçasıymışım ben. Saçları uzun birisi var elimi tutuyor ve beni yürütmeye çalışıyor. Yürümeyi öğreniyorum. Düşüyorum, canım yanmıyor ama ağlıyorum. Herkes gülüyor…

    Kış mevsimindeyiz. Evimiz sobalı ve babam beni omzuna alıyor. Sobaya düşürecekmiş gibi yapıyor. Kocaman sarılıyorum boynuna beni bırakmasın diye. Bırakmıyor. Çok seviyorum babamı. Ama bilmiyorum en sevdiği renk ne.

    Tamamı beyaz ,baş omuzluk kısmı yeşil bir teknemiz var, pruvamızı açık denize çevirip açılıyoruz babamla yüzmeyi öğretiyor bana. Balık tutmayı öğretiyor bir de. Ellerimiz balık dolu eve gidiyoruz. Babam çok güzel fırında palamut yapıyor. Annem de tarhana çorbası ve salata. Yiyoruz.

    Dışarıda arkadaşlarımla oynuyorum. Eyvah, akşam ezanı okunuyor hemen eve gitmem lazım. İstemeye istemeye gidiyorum eve, ama abim hala dışarda. Annem sadece beni çağırıyor eve onu çağırmıyor. Erkek çocukmuş çünkü o. Bence beni daha çok sevdiği için hep yanında olmamı istiyor ve bu yüzden çağırıyor eve. Çünkü çok sevmiyorlar beni, annem babamın ikinci eşi. Yengem annemi sevmiyor, beni de sevmiyor bu yüzden. Yanımda kimse olmadığında beni bir köşeye sıkıştırıp sen kötüsün diyor bana. Üzülüyorum ama söylemiyorum kimseye.

    Okula gitmiyorum henüz, etek aldılar bana bembeyaz ve pileli. Çok güzel hissediyorum kendimi adeta bir prenses gibi, dans ediyorum. Kahkahalar atarak gülüyorum. Herkes gülüyor. Arkadaşlarım var ve oyunlar oynuyoruz. Üzerimde bembeyaz ve tertemiz pileli eteğim var. Kimsenin kullanmadığı kapısı ve pencereleri olmayan yazın bile içerisi buz gibi olan insanı iliklerine kadar donduran bir ev, topumuz hep oraya kaçıyor. Bu sefer ben gidiyorum topu almaya. Ama orada birisi var, gülüyor, dişleri kararmış ve gülüşü korkunç, içimi ürperten bir şey var onda. Top elinde gel al diyor. Sen ver diyorum gel al diyor. Of diyorum ve gidiyorum almaya elimi yakalıyor ve topu yere atıyor. Sarılmaya çalışıyor bana, nefesi leş gibi sigara kokuyor hayır diyorum bırak beni, bırakmıyor bacaklarıma dokunmak istiyor. Üzerimde bembeyaz pileli eteğim var. Düşüyorum ve kirleniyor. Ağlıyorum, bırakıyor beni, ama topumu vermiyor, istemiyorum zaten. Onun olsun. Eve gidiyorum ve topumu aldığını, eteğimi kirlettiğini, bacağıma dokunduğunu anlatıyorum. Babam öldüresiye dövüyor onu. Oh diyorum içimden oh olsun sana.

    Ailecek oturuyoruz, akşam olmuş televizyonda 7 numara adlı dizi var. Herkes konuşuyor, benim de konuşacak birkaç şeyim var anlatmaya başlıyorum. Ama susturuyorlar beni büyükler varken küçükler konuşmaz diyorlar. Susuyorum. Abim var annem onun annesi değil. Ben seninle konuşurum diyor. Çok seviyorum onu.

    Kuzenimle evin üstündeki terasta oyun oynuyoruz. Benden beş yaş büyük. Hadi oyun oynayalım diyor. Hep oyun oynuyoruz biz. Sandalyeye çıkıyorum o da beni kucaklayıp yere indiriyor. Birkaç kere oynuyoruz bunu ama keyifli değil. Cebinde bir şey var sanırım, bacağıma sert bir şey değiyor. Artık oynamak istemediğimi söylüyorum.

    Okuldayım. Birkaç kadın giriyor sınıfımıza erkekleri başka bir sınıfa gönderiyorlar. Gazeteye sarılı bir şey veriyorlar. Çantamıza saklamamızı ve ihtiyacımız olursa kullanmamızı söylüyorlar. Sonra erkekler sınıfa geliyor biz utanıyoruz. Onlara cinsellikle alakalı şeylerin anlatıldığını söylüyorlar. Bize cinselliği anlatmadılar. Eğer kanamamız olursa ped denilen altı yapışkanlı içi pamuklu şeyi kullanacakmışız onu anlattılar.

    Okul tuvaletindeyim. İç çamaşırımda birkaç damla kan var. Hazırdım oysa buna anlatmışlardı ama karnım çok ağrıyor. Nefes alamayacak kadar ve kıvranıyorum acıdan. Allah’ım ölüyor muyum yoksa. Öğretmenime söylüyorum. Pedi kullanmam gerektiğini söylüyor.
    Tekrar ped kullanma vaktim üç ay sonra geliyor. Annem marketten alıp geliyor gazetelere sarılı ve siyah bir poşetin içinde bu pamuk parçası. Normal pamuğu gazeteye sarmıyoruz oysa. Bebek bezini de gazeteye sarmıyoruz, çok büyük olduğu için poşete bile koymuyoruz onu. Neden bilmiyorum. Çok ayıpmış ve kirliymişiz biz. Ama kirli değilim ki, banyo yaptım. Annem çevredeki kadınlara halası geldi diyor benim için. Ama benim halam gelmedi ki. İstanbul’da o.

    Yüzüyoruz. Halam bu sefer gerçekten geldi. Kocası da var. Hep birlikte yüzüyoruz. Halamın kocası benden omzuna çıkıp denize atlamamı istiyor. Omzuna çıkıyorum ve o eşsiz maviliğin içine atlıyorum. O kadar eğlenceli ki. Gülüyorum. Herkes gülüyor. Ama bana dokunuşunda bir gariplik var. Göğüslerim yeni büyümeye başlıyor onlara baktığını hissediyorum. İstemsizce yüzüne bakıyorum göz göze geliyoruz, yüzünde pis bir sırıtış görüyorum. Ama sadece ben görüyorum ve ruhum kadar berrak gördüğüm denizden kumlu bir şekilde çıkıyorum. Evde hemen duşa giriyorum ama gitmiyor bir türlü kalbimdeki ruhumdaki kum tanecikleri. Gitmesi için ovalıyorum her yerimi ama olmuyor. Zamk gibi yapışıp kalmışlar sanki. Lanet kumlar gidin artık istemiyorum sizi. Kıpkırmızı bir şekilde çıkıyorum banyodan. Ama kum parçaları kalbimde artık hissediyorum, biliyorum, ve çok acı bir şekilde öğrendim. Kuzenimin cebindeki sertliğin ne olduğunu da biliyorum artık. Topumu vermeyen, bembeyaz eteğimi kirleten, bacaklarıma dokumak isteyen adamın derdinin de ne olduğunu biliyorum. Utanıyorum.

    13 yaşındayım, sınava hazırlanıyorum. Babam, eniştem ve abim arabayla kaza yapmış. Artık sınava hazırlanmıyorum, hazırlandığım sınav başka. Adı hayat sınavı…

    Eniştem iyi, hava yastığı sayesinde birkaç çizik aldı sadece. Çevremdeki herkes eniştemi, abimi ve babamı görmeye gitti. Beni götürmediler. Abimin bacağı ve kalçası kırıldı, aylarca yattı. Çok zordu onun için yürüyememek ve acı çekmek. Babam mı? Öldü o. Camdan dışarıya fırlamış, hastaneye gittiğinde hayattaymış konuşuyormuş ama iç kanaması varmış ve orada son nefesini abime kardeşin sana emanet diyerek vermiş. Çok hastaydım uyutmuşlardı o yüzden beni. Arkadaşım geldi başın sağolsun dedi, babamın öldüğünü ondan öğrendim. O sırada annemin feryatlarını duydum ama yine de inanmıyordum. Koştum dışarıya çıktım yalnız kalmak için peşimden geldiler. Ağla dediler ama ben ağlamıyordum. Sabah ambulansla babamın cansız bedenini eve getiriyorlar. Herkes ağlıyor. Ama ben inanmamaya devam ediyorum. Yüzünü açıyorlar beni tutup, görmek istemiyorum, son bir defa yüzünü görmemi istiyorlar ama gözleri kapalı ve nefes almıyor. Ben yine inanmıyorum. İmam geldi onu yıkayacak, bu yüzden herkesin evden çıkması gerekiyor. O sırada eli örtünün altında sanki bana uzanmış gibi. Sol elinin parmaklarını görüyorum. Artık inanıyorum. Babam öldü…

    Anneme ne yapacağını, evde kalıp kalmayacağını soruyorlar o artık dul bir kadın. Beni tek başına büyütüyor. Arkamdan babası yok bu kızın artık hangi yola sapar bilinmez, terbiye alamaz diyorlar. Beni annem yalnız başına büyütüyor. Geceler, hüzün dolu geçiyor artık ağlayabiliyorum. Uyanıp annemi izliyorum ve nefes alıp almadığına bakıyorum. Nefes alış verişini görememekten korkuyorum. Göğsünün nefes almasıyla hareket ettiğini görüyorum. İçim rahatlıyor ve bende uyuyorum. Kalbimdeki kum parçaları birleşip toprak oluyor. Artık üzerimden silmek için uğraşmıyorum.

    14 yaşındayım, evdeyim, musluk su akıtıyor. Batarya alıyorum ve eskisini yenisiyle değiştiriyorum. Artık akmıyor.

    15 yaşındayım, evdeyim, avizedeki lamba patladı, lamba alıp değiştiriyorum. Çünkü artık her işi kendim yapıyorum.

    Babaannemlerdeyim, evine ikinci bir telefon hattı çekmek istiyor, ben hallederim diyorum, kablo alıyorum onları birleştiriyorum. Ve artık mutfakta da bir telefonu var. Bütün erkek işi denilen işleri yapabiliyorum, annem gurur duyuyor benimle. Tek başıma tekneyle balık tutmaya gidiyorum. Mutluluktan yeşeriyorum.

    Piknikteyiz. Ağaçlarda elmalar, armutlar, erikler her şey var. Toplayıp yiyoruz meyveleri. Meyvelerin çok lezzetli tatları var. Halamın kocası da var. Yanıma geliyor. Bana eski sevgililerini anlatıyor. İlgilenmediğimi, anlatmasını istemediğimi söylüyorum. Eski sevgilisinin dudaklarındaki ıslaklığın tadının lezzetinden bahsediyor. Ama umurumda değil ben meyvelerin leziz, sulu ve tatlı tadını düşünüyorum. Boynun ne kadar güzel öpebilir miyim diyor. ‘’HAYIR’’, pis sapık adam diye bağırıyorum. Herkes duyuyor beni ve kınayan gözlerle ona bakıyorlar. Uzaklaşıyorum yanından. Bu onu son görüşüm.

    Kalbimdeki toprakta meyve ağaçları büyüyor. Ve ben hala o meyveleri yemeye devam ediyorum.
  • 364 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    Kapat gözlerini, derin nefes al ve üçe kadar say! Geçecek bu karanlık, kurtulacaksın belirsiz sokaklardan. Aydınlığa ulaşacaksın, bitecek gece ve sabah olacak... Ah bir sabah olsa! Sabah olsa da güneşi görebilsen.
    Biliyorum çok yoruldun, güneşin önüne gerilmiş perdeden güneşi görmeye çalışmak çok yordu seni.
    Üçe kadar saydın, hâlâ kurtulamadın korkulardan değil mi?
    Gördüğün rüyalar, unutmaya çalıştığın anılar, ruhuna sarılmış hain yalanlar, geçmişin yapıştı yakana bırakmıyor. Bırak şimdi güler yüzünün altındaki acıları.
    Koş, koşabildiğin yere kadar koş, mutlaka onların olmadığı bir yer vardır. Ne kadar kaçarsan kaç karşına mı çıkıyor yoksa?
    İlk gördüğün kapıyı çal, yardım iste!
    Kapıyı açan kim?
    Dostun olan YILAN, beraberinde gezdirdiğin ÖLÜM, sevdiklerine ihanet ettikten sonra ortaya çıkan VİCDANIN! Hangisi açtı kapıyı? Sana kapıyı SEN mi açtın yoksa, peki hangi SEN!
    Kendi ölüne nutuk yazdığın sen mi yoksa ölmüş olan sen mi?

    Belki de bunların hepsi bilinçaltının bir oyunu... Kapat gözlerini tekrar ve bu defa ona kadar say! Bir, iki, üç, dört...

    -------------------------------------------------------------------------------------

    Şimdi nedir bana bunları yazdıran! Günlerdir bu karmaşanın içindeyim. Huzursuz uykular, belirsiz mekânlarda gördüğüm rüyalar ve rüyalarımda hayatımdan çıkmış insanlarla yüzleşmeler beni ziyadesiyle yordu.
    "Ne var ki etkilenecek bu kadar?" diyebilirsiniz.
    "Okumadan karar vermeyin!" derim.

    Ahmet Hamdi Tanpınar rüya, bilinçaltı ve zaman kavramlarını o kadar iyi kullanıyor ki okuyucunun etkilenmemesi imkansız.
    Özellikle eserin ilk öyküsü olan 'Abdullah Efendi'nin Rüyaları' çok yordu beni. Psikolojik tahliller çok fazla, sürekli değişen mekân, kahramanın düştüğü boşluklar resmen hırpaladı beni. Eğer ilk hikâyeyi atlatırsanız kitaba tutunmanız daha kolay olacaktır.

    Tanpınar okuyorsanız, insanın iç dünyasına büyük bir yolculuğa başlamışsınız demektir. Bu da bazen okuyucuyu sarsan ve ruhen yoran bir yolculuk oluyor haliyle.
    Ahmet Hamdi Tanpınar, "Şiirlerimde sustuğum şeyleri roman ve hikâyelerimde anlatırım." diyor. Henüz şiirleri ile tanışmadım ama sustuklarına Hikâyeler ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde şahit oldum.
    Siz hazır mısınız peki Tanpınar'ın sustuklarını hissetmeye?

    Eserde "Kitapların Dışındaki Hikâyeler" olarak ayrılmış bir bölüm var. Daha önce kitaplarına almadığı hikâyelerden oluşmaktadır. "Emirgân'da Bir Akşam" ve "Yaz Yağmuru" adlı hikâyelerde aynı karakterler var ve olay örgüsü hemen hemen aynıdır. İki öykü arasında olanları atlayıp, arka arkaya okuyabilirsiniz dilerseniz. Ben bu durumu fark ettiğimde çok geçti tabii.

    Son olarak esere alışma aşamasında rahatsız edip, mesaj attığım arkadaşlarıma yürekten teşekkür ediyorum. İyi ki fikrinizi almışım ve pes etmemişim.

    Küçük bir tavsiye: Bu kitabı okurken mutlaka not alarak okuyun...