Ve ben, mihnet ve meskenet dolu bu fakir odada, bir mezarı andıran bu odada, beni saran ve duvarların içine kadar nüfuz eden sonsuz gecenin karanlıklarında, uzun karanlık soğuk sonsuz bir gece geçirmek zorundaydım, bir ölünün yanında, onun ölüsüyle birlikte bir gece ve birden düşündüm ki, dünya dünya olalı, ben var oldum olalı, soğuk hissiz hareketsiz bir ölü, karanlık odada hep yanımdaydı benim.
Ne zaman yürümeye çalışsam düşerdim. Sanki arkadan bir güç iterdi de beni, yüzüstü yere kapaklanırdım; ya da sanki önümden bir şey bana abanırdı da, arka üstü yere otururdum. Beni ezmek isteyen havanın baskısıydı bu, beni derinliklerine çekmek isteyen toprağın çekişi gibiydi. Hepsinin ortasında da ben vardım, ayağa kalkmak için, ellerimle kollarımla mücadele eden, debelenen ben. Ama düşer dururdum, uçsuz bucaksız bir denize atılmış, batmaya başladığında suyla, yüzmeye başladığında rüzgârla kamçılanan bir nesne gibi, oradan oraya sürüklenirdim.
Taşta sakladım ben yıllarca, taşta.
Bu yüzden anlamıyorsun öfkem nasıl sert,
Nasıl taze, nasıl bozulmadı taşıdığım aşk.
Ağır bir taşla yaşadım nasıl,
Beni esirgeyen taştı da öyle söküldü sabrım.
Nasıl benzedim taşa ya da taş bana nasıl,
Bilemezsin.
Hayatım boyunca başka yöne baktım ben. Büyükanne’nin savaşı, bu onun savaşı dedim. Yaşlı adamınki ona ait. Anne’nin savaşı sadece ona ait. Her birimiz sadece kendi savaşımızı anlıyorduk, başka kimseninkini değil. Onların savaşlarını asla anlayamayacaktım. Anlamam da gerekmiyordu. Ben evden ayrıldıktan, kemikler evden çıktıktan sonra artık benim olmayacaklardı. Ben bu konforlu mesafeden yıkamıştım kemikleri.