• ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü- şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi- diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka tından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal- gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü- reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko- nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko- nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten hele de güncel ve kof her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya- şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü- nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen- cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı- maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı- rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
    Ankara, Güz/1983
    Şükrü Erbaş
  • 'Yaklaşık 10 sene evvel'

    -Anneanne, bu basma çiçekli perdelerini hiç atma olur mu? Bana sakla.
    "Ne yapacacaksın kızım bu perdeleri, çok eskidiler baksana.. Deden tee düğün zamanı almıştı bunları bana. İlk kendisi asmıştı bu pencerelere. Gelin kızlık perdelerimdi yani, o gidince değiştiremedim kaldılar öylece. Modası geçmiş diyorlar, doğru mu?"
    -İlerde kendi evim olduğunda en güzel odamın penceresine asıp önünde çiçekli şiirler okuyacağım. Doğru, pek kalmadı bunlardan, o yüzden bana saklamanı istiyorum senden..
    "Çiçekli şiirler de neymiş? Kara damat baban anneni alana kadar gelip gidip pencerenin önünde yanık yanık bir şeyler söylenip dururdu dayın onu yakalayana kadar. Öyle bir şey mi?"
    -Belki de öyledir anneanne, okuyayım mı sana? (Oku demesini beklemeden)

    "Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
    Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
    Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
    Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
    Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
    Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
    Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
    Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
    Bir yağsam pahalıya malolacağım.
    .... "

    Dağılmamıştı o zamanlar o gövdem; yaklaşık 14-15 yaşlarında ve lise yıllarımın başlarındaydım. Dışarıdan bakıldığında az çok sağlam bir insandım. Yalnızca okudukça canımı yakan bir şeyler vardı, en derinimde hissettiğim, okudukça yaşadığım, yaşadıkça o acıya alıştığım... Evet gerçekten öyle çok okumuştum ki elimde yıpranan, paramparça olan o kitabı, her bir cümlesi ezberimde olmasına rağmen her okuyuşumda ayrı bir cümlenin altını çizip ayrı bir dizeye ağlamaktan kitabım gözyaşı, sayfanın arkasına işlemiş kalem izleri ve Didem'e söylemek istediklerimi yazdığım notlarla dolmuş, okunmaz hâle gelmişti. Ahh, bir an söylemeyi unuttum hangi kitap olduğunu; Pulbiber Mahallesi. Metis yayınlarının Mart 2007 basımlı kitabı, bu hayatta sahip olduğum en değerli eşyalardan birisi.

    Yıllarca okudum bu kitabı, ilk kez okuyor, ilk kez anlıyormuşum gibi; okudukça anlattım, anlattıkça ağladım; ağladıkça ağlattım.
    Neydi beni bu kadar derinden etkileyen? Yarası yarasına denk gelmedikçe anlar mıydı insan bir ötekinin hâlini? Pek tabii anlamazdı ama ben anlamıştım; yarası yarama denk gelmedi çünkü, yaramı delip geçmişti resmen... Yara dedim de aklıma geldi, iliştireyim hemen şuracığa şu dizeleri:

    "Bazı yaralar yararlıdır buna inan
    Bazı yaraların ortasından küçücük bir el
    Sanki geçmişine çiçek uzatır
    Bazı yaralardan sızan kanla
    Tüm geleceğin yıkanır..."

    Ama bizim yaramız yararlı olan cinsten değildi pek, geleceğimiz falan da yıkanmadı. Aksine, yıkamaya kıyamadığımız koklamaktan kokusu kaybolmuş bir avuç eşya, bir çift terlik ve yavaş yavaş hatırlardan da kaybolmaya başlayan anılar yığını kaldı geriye ve en canımı yakanı da o unutulmuş ses tonu...

    "Kimi gün öylesine yalnızdım
    Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
    Annem
    Ki beyaz bir kadındır.
    Ölüsünü şiirle yıkadım.
    Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
    Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
    Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
    Acının ortasında acısız olmayı."

    Diyordu 'Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım!' şiirinde. Ve gün geldi ben de tıpkı onun gibi şunu söyledim:

    "Artık bütün üzgün oluşlarımın adı:
    Anne!"

    Beni bu kadar iyi anlatan başka bir dizeye denk gelmedim ki daha evvel, nasıl sahiplenmeyeyim böylesine? Sahiplendim işte, bir anne gibi, bir evlat gibi, Füsun gibi...
    Kim mi bu Füsun? Hem annesi, hem kızı...
    Didem annesi Füsun'u genç yaşta kaybetti, Füsun annesi Didem'i 41 yaşında kanserden kaybetti.
    Şöyle diyordu veda etmeden önceki son şiirinde:

    "Füsunun yeşil ela gözleri var
    Ve pembe plastik fincanı ile kahve getirişi var
    Ve bana anne deyişi var
    Benim pembe fincandan pembe kahve içişim var
    Bu kahveleri seviyorum ahbap
    İçimi pembe bulutlar kaplıyor
    Şekerli ve tatlı bir biçimde havalanıyorum."

    Böylesine pembe, tatlı, şirin bir hayattan bahsettikten sonra şöyle devam ediyor:

    "Sonra ağrılar, sonra hastaneler ve sonra doktorlar...
    Şeker donup yapışıp kalıyor bir kağıda
    Acı bazen öyle yoğun, çok yoğun
    Patlak gözlü bir kurbağa
    tarifsiz çirkin ve kel."

    Şu hayatta yalnızca daha 2 kitabı, rutubetli bir bodrum kat dairesi ve bir kızı varken kanser ondan her şeyini almaya kalkıyor. Acının her hâlini yaşarken çok sevdiği saçlarından oluyor, kendini tarifsiz, çirkin ve kel olarak tanımlıyor. Saçlarına değiniyor yine son şiirinde, ve bir de vakti zamanında saçlarının değerini bilmeyenlere...

    "Bana bazı şarkılar lazım ahbap
    hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar
    çok şarkıya ihtiyacım var
    Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar
    Saçlarımla ne yapacağını bilemeyenler
    Bir gün onları kaybederler
    Böyle bir şey yani ahbap
    Çok acıyor. Saçlar zaman zaman."

    İşte böyle baylar! Sevdiğiniz kadınların saçlarının tek bir telinin bile değerini bilin, saçlar da acır zaman zaman... Siz hissetmezsiniz.

    Bir kaç yıl evveldi, yeni bir eve taşınacağım. Israrla bodrum kat istiyordum, kot1 diyorlar adına. Eh tabi o katta kalmak isteyecek ev arkadaşı bulmak da çok güç. Öğrenciyim, tek başıma da çıkamıyorum derken biriyle tanıştım. Çok az tanıdım kızı, ev arkadaşı aradığımı ancak bodrum katta istediğimi söyledim. Çok güldü. Saçma buldu ve ısrarımı anlayamadı. Ona Didem'i anlattım, kendimi onda bulduğumu, kısa bir süre onun gibi yaşamak istediğimi, ilerleyen zamanlarda isterse başka bir eve çıkabileceğimizi.. Ona bir kaç şiirini okudum:

    "Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
    Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
    Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
    Fakat korkuyorum. ..."

    Aradan bir ay bile geçmedi; bir eve çıkmış, anneannemin çiçekli perdesinin önünde her akşam onun mısralarını okuyor, tahlil ediyor, onu anlıyorduk. Az da ağlamadık birlikte. Bilmiyordum başta, oysa onu da bıçak gibi delmiş geçmiş şiirleri. İki ay kadar o evde kaldıktan sonra değiştirdik yerimizi, bodrum kat prensesimin çiçekli şiirlerini yalnızca okumadım, yaşadım resmen orada...

    Aradan yıllar geçti, yollar geçti, insanlar geçti...
    Ama bir şiirler değişmedi bir de benim hissiyatlarım. Lise yıllarımda yayımlanmış bir kitabı vardı, şimdi 3 kitabı. Okumaya doyamadığım, kısa ama benim için gelmiş geçmiş bütün şiir kitaplarına bedel 3 ayrı kitap...

    Bunca zaman inceleme yazmadıysam da cesaret edemediğimden.. Ona olan sevgimi yansıtamayacağımdan korktuğumdan, ki o kadar şey yazdım yine anlatamadım, günlerce yazsam yine anlatamam... Ve bu yazdıklarım tek bir kitabına değil 3 eserine birden ve hatta Madak'a ithafendir. 3 kitabından da alıntılara yer verdim. Tek bir kitap ismi yazma hakkımız olduğu için bunu işaretledim.

    Anlatmak isteyip anlatmadığım onlarca şey var, ilerleyen zamanlarda belki diğer kitaplarına olan incelemelerimde de onlardan bahsederim. Şimdilik şu dizelerle sonlandırıyorum, selametle kalın.

    "İki sigaram kaldı bu gece için
    Yüzyıl yetecek çocukluğum,
    İki muhabbet kuşum,
    Biraz da ateşim var.
    Dua ediyorum ateşe
    Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece
    Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne
    Aman umutsuz bir yer olmasın!"
  • Bana kalırsa inanmaktan daha mühim bir şeyle hareket ediyorlardı. Bu mühim şey üçü için aynı şekilde mühimdi. Onlar için “imkan” denen şeyin hududu yoktu. Her şeyim mümkün olduğu bir alemleri vardı. Eşya, madde, insan, her şey bu hudutsuz imkanın eşiğinde, her an kendisini değiştirecek mucizeli kelimeyi, formülü, duayı, yahut ameliyeyi bekliyordu. Evet onların gördükleri, elleriyle yokladıkları, duyularına cevap veren şeylere herkes gibi inanmamaktan başka hiçbir günahları yoktu.
  • "Kozmos, olmuş veya olan ya da olacak her şeydir. Kozmos ‘düzen içinde bir evren’ anlamında kullanılan Yunanca bir sözcüktür ve bir bakıma ‘karmaşa’ anlamına gelen Kaos’un karşıtıdır."

    Carl Sagan kimdir? Burada uzun uzun anlatmak yerine linki bırakmayı daha uygun görüyorum. Malum ülkemizde wikipedia yasak siteler içinde yer aldığından VPN gibi yolları kullanmayı bilmeyen değerli kitap dostları için başka sitenin linkini bırakıyorum.

    https://onedio.com/...reken-10-sey--316796

    Kozmos. Okuduğum ikinci Carl Sagan kitabı. Yine iliklerime kadar şaşırtan, düşündüren bilgilerle dolu bir kitap oldu benim için. Sindire sindire okumayı tercih edenlerdenim. Verdiği bilgilerin, “düşünün ki” diye başlayan cümleleri üzerine düşünenlerdenim. Milyarlarca ve Milyarlarca kitabına başladıktan sonra şöyle demiştim; “Keşke daha erken tanısaydım Sagan’ı.” Kozmos’u bitirdikten sonra da “keşke” ile başlayan cümlelerim arttı. Bundaki en büyük etken elbette uzaya, dünyaya, geçmişe, yıldızlara dair bilgiler verirken kullandığı dil. Herkes için bilim!

    Kozmos. İncelemeye başlarken de kullandığım alıntıdaki düzeni anlatan bir kitap. Karmaşa gibi görünen birçok olgunun aslında ne muazzam bir düzen içinde milyarlarca yıldır sürüp gittiğini “Herkes için bilim!” parolasıyla anlatan bir başucu kitabı. Benim okuduğum e-kitapta Dr. Turhan BOZKURT’un önsözde şu cümlesi ne güzel özetliyor aslında: “Yerküremize uzaydan baktığımızda ulusal sınır diye bir şey göremiyoruz.” 13 bölümden oluşuyor başucu kitabımız. Kaynak olarak Eski Kitaplar göstererek şu cümlelerle başlıyor Kozmik Okyanusun Kıyıları başlıklı ilk bölüm.

    "Yeryüzünün enginliğini zihnin kavrayabildi mi?
    Işığın evrendeki adresini biliyor musun?
    Peki, ya karanlığınkini..?"

    Belgesel olarak yayınladığı dönemde bir karahindiba olarak Dünya’dan başlayan yolculuk Güneş Sistemi, galaksiler, yakın ve uzak galaksiler, gözlemlenebilen evren içindeki yolculuktan sonra tekrar evimize dönüyor ve şöyle ifade ediyor Sagan:

    “Sonunda, Kozmos’u keşif serüvenimizin son durağındaki küçücük, «Dikkat kırılacak eşya» denecek çelimsizlikte, mavi beyaz renkli dünyamıza dönüyoruz.”

    Yuvamızdaki yolculuğumuz ise geçmişe doğru devam ederek İskenderiye şehrine doğru sürüyor. İskenderiye ve dönemin hatta dünya tarihinin en büyük kütüphanesi hakkında bilgiler veriyor. Bu bilgileri okurken insanın kitabı okumadan önceki haliyle aynı düşüncelere sahip olması düşünülemez.

    Diğer 12 bölümü tek tek burada anlatmak bu incelemeyi okuyan sevgili kitap dostunu sıkacaktır. Bize ne içindeki bölümlerden diyenler de olabileceğini göze alarak daha fazla ayrıntıya girmek yerine Kozmos neden okunmalı? Sorusuna kendimce cevaplar vermeye çalışacağım.

    1) Yer Küremiz Adına Kim Söz Hakkına Sahip başlıklı son bölüme varmak için okunabilir. Çünkü Carl Sagan bu bölümde öyle güzel noktalara değiniyor ki bu bölümde geçen şu alıntı bile sanırım dikkat çekmek için yeterli olacaktır.

    #37216904

    2) Güneş Sistemi, Dünya ve Ay, yuvamızın yörüngesi, evrenin merkezi, kara delikler gibi konuları merak ediyorsan, bu başlıkların tarihi sürecini de öğrenmek güzel olurdu diyorsan, hatta keşke bir önceki bilim insanının teorisiyle kıyaslamalı da anlatan bir kitap olsa diyorsan Kozmos’u okumalısın.

    3) Burçlara inanıyorsan ya da inanmıyorsan Kozmos’a göz atmalısın (3. Bölüm)

    4) Öklid, Pisagor, Erastostenes, Kristof Kolomb, Batlamyus, Einstein, Apollo astronotları, Hipokrat ve daha birçok filozof, bilim insanı hakkında olabilecek en sade dille bilgiler öğrenmek istiyorsan Kozmos’u okumalısın.

    5) Fizik kanunları ışık hızını geçmemize neden izin vermez, kara delikler nasıl oluşur, neden sadece Marslı tabirini kullanırız (Plutonlu, Venüslü, Merkürlü değil de), milyonlarca km uzaklıktaki uay araçlarımızdan veriler bize nasıl gelir ve biz onlarla nasıl iletişim kuruyoruz ve buna benzer onlarca sorunun cevabını öğrenmek için Kozmos’u okumalısın.

    6) Voyager 1-2 uzay araçlarımız hakkında bilgiler için okumalısın. Bunu özellikle ayrı bir madde olarak yazdım çünkü Voyager 2 aracı ben incelemeyi yazdığım 10.12.2018 tarihinde güneş sisteminden çıkmış bulunuyor. Voyager’in kelime anlamı “yolcu”. Yolculuğuna 40 yılı aşkın süredir devam eden bu dostumuz artık güneş sisteminde değil. Bizden milyarlarca km uzakta bir başına soğuk ve karanlık uzayda yüksek bir hızla yolculuğuna devam ediyor.

    https://voyager.jpl.nasa.gov/.../#where_are_they_now

    Bu linkten anlık olarak bu iki dostumuzun yolculuğuna dair bilgi edinebilirsiniz.

    Neden okunmalı sorusuna verilecek birçok cevap var. Eğer ki bir kişi de olsa bu incelemeyi okuduktan sonra Kozmos’u okuduysa ne mutlu bana. Belki geri gelip buraya birkaç madde de o ekler.

    Toparlamak gerekirse, Carl Sagan kendisini bilime adamış bir insan. Okuduğum iki kitabı da daha sade olamazdı. Elbette yer yer anlaşılmakta zorlanılan bölümler oluyor. Ki koskocaman evrenden bahsederken bunun olması normal değil mi? Fakat bu genel olarak anlamaya engel değil. Evet burada çevirinin etkisini unutmamak gerek. İçerdiği bilgilerin birçoğu hepimizin “acaba” diyerek başladığımız soruların cevabı. Kitaptan önce belgesel olarak yayınlanan Kozmos’un bölümleri altyazılı olarak şurada mevcut;

    https://www.youtube.com/...PFRPkw7PLJYMY3moibUG

    Kitapla ve sevgiyle kalın.

    NOT: Her ne kadar mis gibi yeni kitap kokusuyla okumak istesem de maalesef Kozmos’u da epub formatında okudum ve yine benim gibi bir an önce okumak isteyen veya kitaba ulaşamayan olur diye e-kitap linki de şurada;

    https://yadi.sk/i/jmPhtFTo3LiLA8
  • Dolar basma olanağımız bize inanılmaz bir güç sağlamaktadır. Bu, diğerlerinin yanında, hiçbir zaman ödenmeyecek borçlar vermeye devam edebileceğimiz ve kendimizin de yüksek miktarlarda borca girebileceğimiz anlamına gelir. 2003 yılının başında ABD’nin milli borcu 6 trilyon doları geçmişti ve yıl sonundan önce de 7 trilyon dolara -Amerikan vatandaşı başına kabaca 24 bin dolar- ulaşması bekleniyordu. Bu borcun çoğu Asya ülkelerine, özellikle de, Amerika ve dünya pazarlarına yaptıkları -elektronik eşya, bilgisayar, araba, küçük ev aletleri ve tekstil ürünleri dahil- tüketici malı satışlarından elde ettikleri gelirler ile ABD Hazine senetleri (temelde, borçlanma senetleri) satın alan Japonya ve Çin’e idi.Dünya standart para birimi olarak doları kabul etmeye devam ettiği sürece, bu aşırı borç şirketokrasi için ciddi bir engel oluşturmaz. Ancak, başka bir para birimi gelip de doların yerini almaya kalkacak olursa ve ABD’nin alacaklılarından bazıları (örneğin, Japonya veya Çin) alacaklarını istemeye karar verirse, bu durum radikal olarak değişir. ABD, kendini birdenbire son derece tehlikeli ve nazik bir durumda bulabilir
  • Upuzun bir yol boyunca ilerliyorum. Gece tüm karanlık ruhuyla beni avucuna almış, soğuk ayazıyla bu şehrin içine hapsetmişti sanki. Derin düşünceler içinde yolda ilerlerken çevreme göz atıyorum. Soğuktan, henüz yapraklarını dökememiş ağaçlar büzülmüşlerdi sanki birbirlerine. Yerlerin kayganlığı ile düşmemek için pür dikkat yürümeye çalışırken sonunda geldim ulaşmak istediğim yere.

    İstasyon oldukça kalabalıktı. İnsanları incelemeye başladım; yüzlerini,hareketlerini... Dudaklarını okumaya çalıştım. Bunlar, yalnız kalmaya karar verdiğim zamanlardan beri yaptığım şeyler aslında. İnsanları gözlemleyerek, neler konuştuklarını, hissettiklerini anlamaya çalışmak... Ah insanlar! Öyle saçma geliyorlar ki bana. Davranışları, konuşmaları... Hiçbir zaman "Ay bu ayakkabı çok güzel! Ay şu elbise şöyle... Kız sen çeyizine ne aldın? Gelinlik şöyle olmalı, beyaz eşya şu marka... Yok dış çekim fotoğraf..."
    Offf tamam! Şunları yazarken bile krizlere giriyorum. Bazen diyorum ki bende böyle olsaydım ne olurdu? Tek derdim tırnaklarım saçlarım ya da saçma sapan telaşlar olsaydı...


    Canım aşırı derecede sigara içmek istedi. Saate baktım daha yarım saat var doya doya içerim diye düşünerek yaktım. Burada sigara içen benim gibi birini gördüğünde insanlar, elbetteki tipitip bakışlarla süzerler, ayaktan başlayarak yukarı doğru... En sonunda bir gün "Ne var beee!" diye bağıracağımdan endişeliyim. Sorun şu ki korkum olduğundan susmuyorum, sadece laf anlatmak ya da yarıştırmak istemediğimden, bunun için yorgun oluşumdan...Farz edelim ki dedim. Sonra ne olacak ne anlayacaklar anlattıklarımdan. Onlar benlik ne nerden bilecekler? Onlar varoluşun ne olduğunu nasıl anlayacaklar? Ne alaka mı valla sonu oraya bağlanıyor. Hiç anlatamam şimdi...

    Yazıyorum ya bu arada şimdi yazıyı ben, oysa başlarken çiçekli böcekli umutlar dolu şeyler yazmayı ummuştum. Geldiğim nokta yine karanlıklar arkasındaki ben oldu. Mola veriyorum şimdi sigara molası...

    İşte geldim devam edelim...

    Derken tren sesini duydum. Sigaramı neyseki bitirmiştim. Erken geldiğine hayret ediyorum doğrusu... Rötar yapmadığı zaman yok bunun.
    Vagonuma binip koltuğuma oturdum. Dışarıyı seyre daldım pek bir şey görünmese de karanlıkta. Zihnimde çürümekte olan düşüncelerle onları kemiren düşüncelerin savaşıyla tekrar başbaşayım.
    Kendimden çok başkalarını düşünüyormuşum gibi geliyordu. Ancak artık bunun böyle olmaması için döndüm kendime:

    "bak şimdi tek dostum canım kendim ne yapıyoruz bundan böyle bu tren yolculuğu ile birlikte hayat yolculuğunda da tek başına benimlesin yani kendinlesin zaten öyleydi de senin jeton pek geç düştü çok geç farkettin yaklaşık bir sene önce hayatına giren güzel insanın seni sarsmasıyla gerçekleri gördün o da yok artık koskoca sen varsın dünyada ve içinde içinde başka şeyler de var o da var o hep var ruhunda sevgi var en başta kocaman koskocaman bitmeyecek sevgi..."

    Tamam yeterli yeterli! Gerisini çözümle sonra konuş. Zaten döktün ne var ne yok! Yoooo hayır dökmedim dökemedim. O kadar çok şey var ki gizli kalan... Başbaşa olmam gereken... Anlatamayacağım anlayamadığınız depderin şeyler var... Şimdi uyku zamanı, yolda şarkılar eşliğinde uyumak zamanı...