• -8 Kasım Salı 1938-

    “Saat 18.35’de telefonla fenalaştığını bildirdiler. Telaşla hususî daireye koştum. Yatak odasının iç içe olan iki kapısı arasındaki boşlukta Kılıç Ali duruyordu. Odaya girdiğim zaman Atatürk, yatağın ortasında oturmuş, iki elini yanlarına dayamış mütemadiyen öğürüyor ve, ‘Allah kahretsin!’ diye söyleniyordu. Ara sıra da hizmetçilerin tuttukları tasa koyu kahverengi pıhtılaşmış kan çıkarıyordu.
    “Nöbetçi Doktor Abravaya ile o sırada yetişen Prof. Neşet Ömer İrdelp kendisine yine bir taraftan bazı ilaçlar enjekte etmeye, bir “taraftan da buz parçaları yutturmaya başladılar. Bir aralık sağında bulunan tuvalet masası üzerindeki saate baktı; herhalde iyi göremiyordu ki bana sordu:
    ‘Saat kaç?’
    ‘07.00 efendim.’
    Aynı suali bir-iki defa daha tekrar etti; aynı cevabı verdim. Biraz sükûnet bulunca yatağa yatırdık. Başucuna sokuldum, ‘Biraz rahat ettiniz, değil mi efendim?’ diye sordum.
    ‘Evet...’ dedi. Arkamdan Neşet Ömer İrdelp yanaşıp rica etti:
    ‘Dilinizi çıkarır mısınız efendim?’
    Dilini ancak yarısına kadar çıkardı. Dr. İrdelp tekrar seslendi:
    ‘Lütfen biraz daha uzatınız.’
    Nafile. Artık söyleneni anlamıyordu. Dilini uzatacağı yerde tekrar tamamen çekti. Başını biraz sağa çevirerek Dr. İrdelp’e dikkatle baktı ve, ‘Aleykümesselam,’ dedi.
    Son sözü bu oldu.”

    8 Kasım Salı akşamı saat 19.00’da, yani dördüncü ponksiyondan tam 30 saat sonra Atatürk son sözünü söyledi ve ikinci ağır komaya girdi.
    Bu komadan bir daha çıkamayacaktı.”

    -Hasan Rıza Soyak


    •••••••••••••

    -10 Kasım Perşembe 1938-

    “Hayatına kastedilmemesi için icabında canımızı fedaya azmetmiş olduğumuz büyük Atatürk, gözümüzün önünde güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde tazimkârane bir vaziyet almış duruyor ve kimsenin elinden bir şey yapmak gelmiyordu. Aman Yarabbi! Adeta dehşet içindeydik.
    Bir ara Hasan Rıza dayanamadı, büyük bir teessür içinde bana, ‘Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor,’ dedi.
    Saat tam 9’u 5 geçiyordu.”

    -Kılıç Ali
  • İstanbul’un Topkapı semtinde, sur dışında, eski Edirne yolu üzerinde, 1591’de (Sultan Üçüncü Selim zamanı) yapıldığı sanılan bir cami var: Arakiyeci İbrahim Ağa Camii (Takkeci Camii, yahut İbrahim Çavuş Camii olarak da bilinir)…

    Camiyi yaptıran Arakiyeci (keçeden takke yapan) İbrahim Ağa eski İstanbul’un Topkapı’sında yaşayan bir garibandı. Kendisi ne kadar fakirse, gönlü o kadar zengindi. Ördüğü takkeleri, serpuşları çarşı pazar dolaşarak satar, karısıyla birlikte zar-zor geçinirdi. Zar-zor geçinirdi ya, yine de ebedi bir emeli, bir büyük hedefi vardı: Surların kıyısına bir cami yaptırmak istiyordu...

    Hep bunu konuşuyor, bunun hayalini kuruyordu. Hangi parayla cami yaptıracağını soran ve büyük emelini alaya alan tanıdıklarına ise, şu cevabı veriyordu:

    “İhtimaldir padişahım, belki derya (deniz) tutuşa!” (denizin yanması bile ihtimal dahilindedir).

    Takkeci garibi çevresine aldırmıyor, çok çalışıyor, üçü-beşe katıp biriktiriyor, umutsuzluğa düştüğü zamanlarda ise, “Nemrud ateşini gülistana çeviren Allah, isterse deryaları da tutuşur” diye söyleniyordu.

    Bir gece, bağlı bulunduğu tarikatın şeyhi rüyasına (şeyh rüyası yani) girdi ve hemen Bağdat’a gitmesini emretti. Sebebini düşünmek, akıl ve mantıkla bağlantısını bulmaya çalışmak, gönül erlerinin derdi değildir: Onlar ihlâs ile buyruğa koşarlar.

    Arakiyeci İbrahim Ağa da öyle yaptı. Hemen o gün Bağdat yoluna düştü. Bin türlü zahmetten sonra şehre girdi. Yorgundu, bitkindi ama ümit doluydu. Hanın avlusundaki tahta peykeye kıvrıldı. Gözlerini kapatmak üzereyken, yaşlı hancı dikildi başına: “Hayrola yolcu, nereden gelip nereye gidersin?“

    “Darülhilâfe’den“ diye cevap verdi Arakiyeci, Dersaâdet’den geliyorum.”

    “Hayırdır inşallah, geliş sebebin nedir?”

    Önce söylemek istemedi, ama hancı o kadar ısrar etti ki, rüyasını anlatmak zorunda kaldı.

    Rüya üzerine İstanbul’dan kalkıp Bağdat’a geldiğini duyan yaşlı hancı, kahkahayı bastı:

    “Hay akılsız! Hiç rüyaya ümit bağlanıp bunca zahmete girilir, bunca masarıf yapılır mı? Ben dahi geçenlerde bir rüya gördüm. Rüyama giren nur yüzlü bir ihtiyar: ‘İstanbul’a git, Topkapı’daki kulübesinde Arakiyeci İbrahim Ağa diye biri yaşar, onu bul, odunluğunda bir küp bizans altını gömülüdür, al keyfince yaşa’ dedi. Ama rüya ile amel edilmez dedim, hiç üstünde durmadım.”

    Hancıyı dinlerken, Arakıyeci İbrahim Ağa’nın gözleri parlamış, tüm yorgunluğu geçmişti. “İşte şimdi derya tutuştu!” diye söylene söylene yola çıktı. Gece demeden, gündüz demeden, yağmurdu, güneşti dinlemeden İstanbul’a döndü. Evinin odunluğunu kazdı. Altın dolu küpü topraktan çıkardı. Camiyi inşa etti...

    “Arakiyeci İbrahim Ağa Camii”, hedefe kilitlenmenin, sabrın ve sebatın sembolü olarak hâlâ duruyor.


    Yavuz Bahadıroğlu
  • “Haklı! Haklı! –diye söyleniyordu.– Elbette, o her zaman haklıdır, o Hıristiyandır, o yüce gönüllüdür! Evet, alçak, iğrenç adam! Benden başka hiç kimse bunu anlamaz ve anlamayacaktır; ben de kimseye anlatamam. Dindar, iyi ahlaklı, namuslu, akıllı bir adam diyorlar; ama onlar benim gördüğümü görmüyor. Sekiz yıldır hayatımı nasıl mahvettiğini, içimde canlı olan her şeyi nasıl boğduğunu, benim aşka gereksinimi olan capcanlı bir kadın olduğumu bir kez bile düşünmediğini bilmiyorlar. Her adımda beni nasıl aşağıladığını ve yaptığı şeyden hoşnut olduğunu bilmiyorlar. Yaşadığım hayatı haklı çıkartmak için bütün gücümle çabalamadım mı? Onu sevmeye, kocamı sevmek olanaksız olunca oğlumu sevmeye çalışmadım mı? Ama zaman geçti, artık kendimi aldatamayacağımı, dipdiri bir kadın olduğumu, bunda benim suçumun olmadığını, Tanrı’nın beni böyle yarattığını, benim için sevmenin ve yaşamanın gerekli olduğunu anladım. Şimdi ne olacak? Beni öldürseydi, onu öldürseydi, hepsine katlanır, hepsini bağışlardım, ama hayır, o...”
  • Ben bir sis içinde yaşıyorum ve dünya bir pamuk helvadan daha katı değil ...
  • Küçük prens yoluna devam etti. Çok şaşkındı.

    " Büyükler gerçekten de, gerçekten de çok tuhaf. " diye söyleniyordu kendi kendine.
  • Var varanın, sür sürenin,
    Destursuz bağa girenin hali budur!
    Zaman zaman içinde,
    kalbur saman içinde...
    Deve tellâl iken,
    Horoz şahna iken,
    Serçe berber iken,
    Ben babamın beşiğini
    Tıngır mıngır sallar iken...
    Hamamcının tası yok,
    Külhancının baltası yok,
    Çarşıda bir adam gezer,
    Peştemalının ortası yok.
    Biz üç kardeştik.
    Birimiz kör,
    birimiz topal,
    birimiz çolak...
    Babamız Allah rahmet eylesin, pek erken öldü;
    bize, yalnız üç duvarı sağlam,
    bir duvarı yıkık bir ev
    çakmaksız bir tüfek,
    dipsiz bir kazan bıraktı.
    Bir gün hep birlikte ava gittik.
    Kör kardeşimiz birden:
    "Bak, bitmemiş bir ağacın dibinde,
    doğmamış bir tavşan yatıyor!" diye bağırdı.
    Hep gözlerimizi oraya dikdik,
    çolak kardeş tüfeği kapıp, nişan aldı.
    Kör kardeş de ateş etti.
    Topal kardeş koşup tavşanı getirdi.
    Böylece, bitmemiş ormanın dibinde,
    doğmamış tavşanı,
    çakmaksız tüfeğimiz,
    çolak elimiz,
    kör gözümüzle vurup,
    topal bacağımızla koşup yakalayarak,
    eve getirip yüzdük.
    Dipsiz kazana koyup altını ateşledik.
    Ağzımızın suyunu akıtarak
    tavşanın pişmesini bekledik.
    Çok yorulduğumuzdan, acıkmıştık,
    beklemeye de sabrımız yoktu,
    kazanın kapağını kaldırınca ne görelim?..
    Tavşan ortadan kaybolmuş.
    Meğer tavşan, kaçmış da üstteki kapağın haberi bile olmamış.
    Ellerimiz böğrümüzde kaldı.
    Hepimiz süt dökmüş kediye döndük.
    Birer köşeye çekilerek,
    kukuma kuşu gibi düşünmeye ve bir çare aramaya başladık.
    Sonunda, ben bir çare düşünüp,
    "Şunun suyu ile yemenilerimizi boyayalım" dedim.
    Hemen işe başladık.
    Fakat, su mu az geldi, ben mi çok sürdüm, bilmem; ne oldu,
    yemenimin birini yağlayınca;
    öbürüne yağ kalmadı.
    Sen misin beni yağsız bırakan diyen öbür yemenim,
    başını alıp gitti.
    Bana küstü.
    Derken ben de arkasından yola düştüm.
    Az gittim uz gittim,
    dere tepe düz gittim.
    Tam bir arpa boyu yol gitmişim ki,
    Yemenimin tekini çift süren bir ihtiyarın ayağında gördüm.
    "Ver baba" dedim,
    "bu yemeni benimdir!"
    Çiftçi yalvarırcasına yüzüme baktı:
    "Aman evlâdım", dedi,
    "bu yemeniyi benden alma,
    şu ekili tarla senin olsun..." diyerek,
    bir buğday tarlasını gösterdi.
    Bir tek yemeniyle koca bir tarlanın değişmesine pek memnun olarak,
    çiftçiye ben de yemeniyi bağışladığımı söyledim.
    Tarlanın bir köşesine gidip postu serdim, uyudum.
    Aradan; günler, aylar geçti,
    bizim buğday tarlası biçilmeye hazır oldu.
    Bir sabah erken kalkıp,
    yapayalnız bu koca tarlayı tek orakla nasıl biçeceğimi düşünürken,
    birden karşıdan gözlerinden alev saçan bir kurt göründü.
    Bana doğru gelmeye başladığını görünce,
    korkumdan elimdeki orağı sallayıp,
    kurda doğru attım.
    Orağın sapı gidip, kurdun karnına gömüldü.
    Can acısından ne yapacağını şaşıran hayvan,
    tarlanın içinde dönmeye başladı.
    Kurt kaçtı, orak biçti, kurt kaçtı, orak biçti.
    Ben bir ağaca çıkıp seyrettim,
    kalmadan koca tarla dümdüz oldu.
    Kurt da bırakıp gitti.
    Tarlanın biçildiğine ne kadar sevindim, bir görseniz.
    Ama birden başakların yığın edilmesi aklıma geldi.
    Ben günlerce çalışsam bunu beceremezdim.
    Hele bir sabah olsun diye, yatmaya gittim.
    Gece bir fırtına çıktı, bir fırtına çıktı, sanki yeri göğe karıştıracaktı.
    Korkumdan bir sütleğen otuna yapıştım.
    Sabah oldu, fırtına dindi. Yerimden kalkıp da ne göreyim?
    Bizim tarladaki buğday başakları, değme çiftçinin, yapamayacağı bir ustalıkla harman olmamış mı?
    "Eh' dedim, gidip yardımcıbulup, harmanımı döveyim".
    Ama lafımı bitirmemiştim ki, karşıdan azgın, kocaman bir ayı göründü, harmanın yanından bana doğru geliyordu.
    Yerden bir taş alıp, belki korkuturum diye fırlattım.
    Taşı atmamla, alevin çıkması bir oldu.
    Meğerse attığım taş, çakmak, ayının dişi ise çelikmiş.
    Çıkan alev de bizim harmandanmış.
    Üç gün üç gece sönmesini bekledim.
    Sönünce külleri karıştırmaya başladım.
    Yalnız yarısı yanıp, gerisi sağlam kalmış.
    Aradım, aradım,
    bu yükü kaldırabilecek ne bir deve,
    ne bir fil ve ne de bir at buldum.
    Bula bula, belinden yaralı bir karıncacık buldum.
    Buğday tanesini sırtına yükleyip, bizim meşhur eve götürdüm.
    Fakat karıncanın sırtı yük taşımaktan fenalaşmıştı,
    hayvancağızı böyle salıvermek günah olacaktı, ilaç aradım.
    "Hint cevizinin yağı iyi eder" dediler.
    Böyle bir ağaç aradım, taradım, zor buldum. Ağaç pek yüksekti.
    Üstüne çıkmaya üşendim, taşlamaya başladım.
    Üç gün, beş gün durma dan taşladım,
    fakat bir tek ceviz düşüremedim.
    Attıklarım da geri yere düşmüyordu,
    merak edip, ağaca çıktım; bir de ne göreyim?
    Ağacın üzerinde kocaman bir tarla varmış?
    Ne âlâ. Buraya karpuz ekerim, deyip, çekirdek getirdim.
    Karpuz ektim.
    Çok beklemeden, öyle büyük karpuzlar oldu ki,
    bir tanesini fil bile götüremez.
    Hele bir kesip tadına bakayım deyip, bıçağı sapladım.
    Bıçak gitti, elim gitti, kolum gitti,
    sonunda ben de gittim karpuzun içine...
    Yedi yıl aradım, bulamadım.
    Sonunda karpuzun kapısını buldum.
    Vay anam karpuz! Evin köyün yıkılası karpuz!
    Bir yanında sazlık, samanlık,
    bir yanında tozluk dumanlık...
    Bir yanında demirciler demir döver denk ile,
    bir yanında boyacılar boya boyar binbir çeşit renk ile...
    Bir yanında, Âl-i Osman devleti cenk eder top ile tüfenk ile...
    Bir at aldım,
    bindim dorudur diye,
    bir tekme vurdu,
    "Geri dur!" diye...
    Çifte minareleri belime sardım borudur diye...
    Bir baktım adamcağızın biri:
    "Bir deve kaybettim,
    bulan var mı?" diye bağırıyor.
    Adama yaklaştım
    "Amca", dedim,
    "ben de bir bıçak kaybettim, görmedin mi?"
    Adam bu sözün üzerine bir kızdı,
    bir kızdı ki, bana bir tokat sallamadan yanından kaçtım.
    0 peşimden hâlâ söyleniyordu:
    "Ben koskoca deveyi bulamıyorum da,
    o benden bıçağı soruyor!"
    Meğerse, burası başka bir dünyaymış.
    Korkumdan hemen geri döndüm
    Fakat, orda bıraktığım ceket ve poturum sanki yargıç gibi beni sorguya çektiler.
    Orası başka dünya olduğu için, karpuzlar
    " o kadar büyümüş, o kadar çoğalmış, otları o kadar uzamış ki,
    bir tanesi de oradaki bir ırmağa köprü olmuştu.
    Benim bu dalgınlığımdan kızmış olacaklar ki:
    "Kimsin, necisin, söylesene ey insanoğlu?.." diye bağıran, ceketimle poturuma kızdım.
    "Ey, size ne oluyor be!
    Size ne oluyor?" diyerek karpuzları kökünden çekmeye başladım.
    Fakat ne göreyim, köprüden geçen insanlar, hep nehre yuvarlarmamışlar mı?
    Tuhaf. Suya atladım, birkaçını kurtarayım derken,
    beni koskoca bir balık yutmasın mı?
    "Aman!" diye ağlamaya başlamıştım ki,
    birden gözlerimi açtım,
    sıcak havanın etkisiyle uyuyakaldığım deniz kıyısından yuvarlanıp suya düşmemiş miyim?
    Bu sırada suya düşen kâğıt gözüme ilişti.
    Hemen açıp okudum:
    "Falan, falan, falan, Söylediklerim hep yalan.
  • Soru sormuyor, düşünmüyordu. En son kaç yaşındasın diye soranlara "Bilmem, herhalde epey olmuştur." demişti.

    Onu duraklarda insanları dinlerken ya da bir otobüste yanakları cama yaslanır bir halde düşüncelere dalarken görürdünüz.

    Fatih'teki su kemerinin üzerine çıkar, bir elinde simidi diğer elinde büzülmüş domatesi, İstanbul'u seyrederdi...

    Eskiden çok düzenli bir hayatı olan, varlıklı ve sevilen bir adammış. Öyle anlatıyorlar.

    Ve bu adam şehri her seyrettiğinde ağlar, anasını, babasını ve kaybettiği hatıralarıyla boğulurdu hıçkırık nöbetlerinde..

    Kah Yenikapı, kah Sultanahmet, Küçük Ayasofya.. Gezerdi durmadan.

    Durduğunda dertlerine râm olur, gözyaşları sel olurdu..

    Bir garip deli adam.

    Çocuklarını, eşini terkettiği söyleniyordu. Hiçbir sorun yokken, hem de büyük bir holdingin genel müdürüyken ne olmuştu da saçı sakalı birbirine karışmış gözleri ağlamaklı bir garip, deli adam olmuştu...

    Kayıp ilanı verilmişti onun için. Bazen sokaklarda, bazense eski püskü motel odalarında kalırdı.

    Dinden çıktı da böyle oldu diyorlardı. Halbuki ne zaman arınsa yollar insanlardan, geriye bir allahuekber bir o kalırdı. Camiye gitmez ama, avlusunda ağlardı.

    Eski bir gazeteci arkadaş Balat'ta bir belgesel çalışması yaparken rastlamış kendisine..

    "Bırakıldım, terkedildim.."

    Bunu duydum, başka da bir şey demedi. Tam peşinden gidiyordum ki telefonum çaldı.. Kapattığımda da çoktan gözden kaybolmuştu, diyordu soranlara.

    İstanbul'un eskilerinden Kültigin efendi, 58 yaşına gelmiş ve akli dengesini yitirmişti.

    Şehirde ruhu sıkışan yüzbinlercesinden biriydi sadece. Tek farkı, aklı inkardan itirafa geçince olan olmuş, kendinden göçmüştü başka şehirlere...