• Harbiye Nazırı, yüzünü Sarı Köşk’e çevirdiği vakit, elindeki kozalağı Galip Bey’e uzattı. Sümbül çiçekleriyle süslenmiş taşlı yolda yürürken, “ Çam da bizim, kozalak da!” diye söyleniyordu...

    “Çam da bizim, kozalak da!”
  • 176 syf.
    ·Puan vermedi
    Amcamın Düşü, ya da  Amcanın Rüyası olarak çevrilen Dostoyevski romanı. Rus sosyetesini mizahi bir dille ele alan roman Kont'un Mosdasov'a gelmesiyle gerçekleşen olayları konu alıyor. 


      Yaşlı ve zengin Kont'un kente gelmesi, sosyetede büyük yankı uyandırıyor ve herkes bir yarışa girişiyor. Entrikalar, hileler hava da uçuşuyor ve herkes Kont'un peşinde. Dostoyevski o atmosferi çok güzel işlemiş, karakterler, olaylar ve diyaloglar büyük ahenk içerisindeydi. 


      Dostoyevski'nin karakterlerine ve karakter çözümlemelerini çok seviyorum, bu kitapta çok derine inmese de kitaba uygun olarak karakterleri yeterince tanıdık. Kitabın kahramanı Marya Aleksandrovna Mordasov'un en saygın soylu kimselerinden ve kitapta bol bol entrika çeviriyor ki beni şaşırttı bile. Hem saygınlığını koruyup hem de istediği şeyi elde eden, amaca giden yolda her şey mübah diye düşünen bir kadın.

      "Delinin birini başımızdan savdık," dedi Marya Aleksandrovna, "sıra diğerlerinde."


      Diğer ilgimi çeken karakterse Kont, yazarın onu tanımlayışı ve Kont'un tavırlarını ilgiyle okudum. Karakter kadar karakterin betimlemesini de beğendim, bunu paylaşmak isterim ancak okuyun ve görün bence. :)


      Dostoyevski bu kitabına mizahi ögeleri biraz daha fazla katmış gibi geldi bana, kötü mü derseniz? Bence kitabın havasına ve olaylara çok uygun olmuş, hatta çok beğendim :) Dostoyevski'nin mizahını ve kitaplarına bunu serpiştirmesini, ince alaylarını çok seviyorum ve bu kitaba da çok yakışmış. 


      Oda Yayınları'ndan çıkan çevirisini okudum ben, çok kötü değildi ama ruhtan biraz yoksun bir çeviriydi. Bazı cümleler sadece çevrilmişti, diğer cümlelere ya da ahenge uydurulmaya çalışılmamıştı. Genel olarak güzel olsa da bazı yerlerde eksikliğini belli eden bir çeviriydi.


      Bol entrikalı, yozlaşmanın mizahi bir dille anlatıldığı Dostoyevski eseri. Ben kitabı beğendim okuması zevkliydi ve karakterler-olaylar ilgimi çekti. Kitabın sonu biraz beklediğim gibiydi biraz da sürpriz oldu ve kitaba yakışan bir son olmuş kesinlikle. Dostoyevski seven biriyseniz okuduğunuza pişman olmayacağınız güzel bir yapıt. İyi Okumalar :)


    Sonunda Prens döndü, ama dönüşü oradakileri hem şaşırttı, hem hayal kırıklığına uğrattı. Prens, Mordasov’a hiç ayak basmadan, doğruca Duhanovo’ ya geçip oraya yerleşti ve dünyayla ilgisini kesti. Hakkında çeşitli, birbirinden tuhaf söylentiler dolaşmaya başladı. Prens’in hikâyesi o dönemden beri açıklığını gitgide kaybederek efsanevî bir havaya bürünüyor. Prens, Petersburg’daki işi pek başaramamıştı. İleride mirasçısı olacak akrabaları, besbelli bu serveti de çarçur edeceği korkusuyla bunaklığını ileri sürerek onu hacir altına aldırmaya uğraşmışlardı. Bazıları, Prens’i tımarhaneye sokmayı bile istediklerini, ama yine akrabalarından nüfuzlu birisinin, onu koruduğunu söylüyorlardı. Bu adam, yarı yarıya ölü, yarı yarıya takma ve yapma parçalardan oluşan zavallı Prens’in, nasıl olsa yakında göçeceğini, malikânesinin tımarhaneye başvurmadan da mirasçılarının eline geçeceğini ileri sürmüştü. Dediğim gibi, Tanrı insanı bizim Mordasovluların diline düşürmesin! Bütün bu işler Prens’i o derece ürküttü ki, adamcağızın huyu kökten değişti, ödlek, münzevinin biri olup çıktı. Mordasov halkından birkaçı, sırf meraktan Duhanovo’ya, onu kutlamaya gittiler. Ama kimi içeri alınmadan gerisin geriye döndü, kimi pek tuhaf biçimde karşılandı. Prens, eski dostlarını tanımıyordu bile... İddiaya göre: Tanımak bile istemiyordu. Valimiz de ziyarete gidenler arasındaydı. Dönüşte Prens’in gerçekten aklından biraz zoru olduğunu ileri sürdü. Duhanovo’ya gidişini ne zaman hatırlasa suratı asılırdı. Bayanlarımız Prens’in haline açıktan açığa kızıyorlardı. Sonunda önemli bir şey öğrenildi: Prens’le birlikte Petersburg’dan, adı Stepanida Matveyevna gibi bir şey olan, bilinmedik bir kadın gelmişti; Prens’i avcuna alan oydu. Evin anahtarları, bu yaşlı, şişman, daima basma entari giyen kadının elinden düşmüyordu. Prens, tıpkı çocuk gibi onun dizinin dibinden ayrılmıyordu. Kadın onu kendi eliyle yıkıyor, nazlı bir bebek gibi kucağında taşıyordu. Prens’in yanına ziyaretçileri, hele durumu yoklamak amacıyla Duhanovo’ya yavaş yavaş gelmeye başlayan akrabalarını almayan da oydu. Mordasov’da bu anlaşılmaz ilişkileri herkes ve en çok bayanlarımız dillerine doladılar. Ayrıca Stepanida Matveyevna’nın Prens’in malikânesini tek başına, dilediği gibi yönettiği de söyleniyordu. Kadın oranın kâhyalarını, kâtiplerini, hizmetçilerini kapı dışarı ederek bütün gelirleri kendi topluyormuş. Ama köylüler hayatlarından hoşnut olduklarına göre, yönetimi iyi olmalıymış. Prens’e gelince, günlerini tuvaletiyle uğraşarak geçiriyor; perukalarını, fraklarını giyip giyip çıkarıyormuş. Kalan zamanında, Stepanida Matveyevna ile iskambil oynuyor, fal açıyor, uslu bir İngiliz kısrağına binerek geziyormuş. Stepanida Matveyevna, bu gezintilerde onu, ne olur ne olmaz diye, kapalı bir arabayla izliyormuş. Çünkü Prens’in biniciliği, gösterişten başka bir şey değilmiş; ihtiyarcığın eyerde duracak hali kalmamış artık. Prens’in bazen yaya gezindiğini de görenler varmış. Sırtında paltosu, başında geniş kenarlı şapkası, boynunda bir kadın eşarbı ve mono gözlüğüyle, mantar, kır çiçeği ve peygamberçiçeği toplamak için sol koluna taktığı bir hasır sepetle dolaşırmış. Stepanida Matveyevna bu gezintilerde de eksik olmazmış. Arkasından, çam yarması gibi iki uşakla her olasılığa karşı boş bir araba gidermiş. Yolda karşısına bir köylü çıkıp kenara çekilerek, şapkası elinde, “Günaydın gözümüzün nuru, babamız Prens Hazretleri!” diye önünde eğilince Prens hemen saplı gözlüğüyle adamı süzer, sevimli bir halle başını sallayarak tatlı bir sesle, “Bonjour mon ami, bonjour!”5 diye karşılık verirmiş. Bu ve buna benzer söylentiler pek çok dolaşırdı Mordasov’da. Pek yakında oturduğu için Prens’i bir türlü akıllarından çıkaramıyorlardı. Bunun için güzel bir sabah, insanlardan kaçan bu garip Prens’in, Mordasov’a gelip Marya Aleksandrovna’da kaldığı haberi yayılınca toplu şaşkınlığın derecesini anlamak güç değildi. Herkes telaşa düştü, heyecanlandı. Bir açıklama bekliyor, birbirlerine olayın anlamını soruyorlardı. Hatta bazı kimseler, Marya Aleksandrovna’ya gitmeyi düşündüler. Evet, Prens’in gelişi herkesi şaşırttı.
  • Kendime geldiğimde bir yatakta yatıyordum. Dilimde hala o kahrolası acının tadı vardı. Anlattıklarına göre saatte 30 mil hızla geminin etrafında koşmuşum. Bir kovanın içinde ne varsa hepsini içmişim. Söylediklerine göre o kova...

    Yavaşça yerimden doğruldum ve güverteye çıktım. Çevremizde hiç buzul kalmamıştı. Martılar, kaptan çıksa da kafasına bıraksak diye üstümüzde uçuşuyordu.

    -Gidin burdan kahrolası kuşlar, gidin! Kışt kışşşt!

    Kuşları dağıtmak için birkaç top atışı yaptık ve güruhu gemiden uzaklaştırdık. Öfkem hâlâ geçmemişti ve Frenk'e seslendim:

    -Frenkk! Çabuk buraya gel!
    +Buyur kaptan.
    -Kahretsin çekil çekil! Tuvaletin yolunu açın sersemler çekilinn!
    (Ten minuts later)
    +Kaptan iyi misin?
    -Evet iyiyim. Çabuk o kahrolası sosları denize boşalt.
    +Emredersin kaptan!

    Frenk bir yandan sosları denize boşaltıyor, bir yandan da söyleniyordu.

    -Ama ben bu sosları çok sevmiştim.
    +Kes sesini koca boğaz.

    Bir müddet sonra bir balinanın arkamızda değişik hareket yaparak bir aşağı bir yukarı sıçradığını gördük...

    Artık yavaş yavaş Hint Okyanus'u sularına girmek üzereydik. Bir rotamız olmadan amaçsızca seyrediyorduk. (Hayat da çoğu zaman böyle değil miydi zaten?)...
  • O gece bitmek bilmeyen bir rüya gördüm ve bende dayanılmaz bir etki bıraktı, diye yazmıştı Edith. Sana anlatıyorum çünkü bunu sadece kendime saklamak beni korkutuyor. Birçok arkadaşımızla beraberdik ve eğer dışarı çıkarsanız öldürüleceğin söyleniyordu. Bunun nedeni politik makaleler, yayınlamış olmandı. Arkadaşların önemli olmadığını ileri sürdüler. Sen hiçbir şey söylemedin, fakat kıpkırmızı oldun. Kesinlikle kendini öldürtmek istemiyordun, fakat arkadaşların seni sürüklediler ve hep beraber dışarı çıktınız. Seni öldürmek için bir adam geldi. Bunun için elinde tuttuğu feneri yakması gerekiyordu. Ben senin yanında yürüyordum ve seni öldüreceğini anlamamı isteyen adam feneri yaktı; fenerden çıkan kurşun benim içimden geçip gitti. Genç bir kızla beraberdin ve o anda ne istediğini anladım. 'Nasıl olsa vurulacaksın, en azından, yaşadığın sürece bu genç kızla beraber bir odaya git ve onunla ne yapmak istersen yap.' dedim sana. Sende, 'sevinirim.' diye cevap verdin. Genç kızla beraber odaya gittiniz. Daha sonra adam vaktin geldiğini söyledi. Feneri tekrar yaktı. Sana doğru ikinci bir mermi fırladı, fakat bunu da kendi içimde hissettim ve benim için her şey bitmişti. Elimi boğazıma götürdüm; sıcaktı ve kan içindeydi. Korkunçtu...''
  • 208 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Fransızca'da 'femme fatale' diye bir tabir vardır, anlamı 'felakete neden olan kadın' demektir. Kadının çapkın olanı, ama her terk ettiği erkekte derin izler bırakan, yakıcı bir kadın. Bizim Salinger Bey'in de bunun erkek versiyonu olduğu ile ilgili bir yazı okumuştum vakti zamanında. Güzel kadınlarla birlikte olup onlardan emdiği enerjiyle şahane eserler ortaya koyduğu söyleniyordu; "Muhteşem Gatsby", "Çavdar Tarlasında Çocuklar" gibi. Ne olursa olsun bu eser gerçek espri anlayışına sahip yüksek bir zekanın ortaya koyduğu çok değerli bir edebiyat örneğidir.
  • "Kasap Hegel," diye söyleniyordu evde, odaları hızla dolaşarak. "Kasap Hegel, nasıl oldu da felsefeye özendin? Küçük kaderini değiştirmeye kalktın? Allahın verdiği aklı, neden onun tayin ettiği yolda kullanmadın?"
  • I
    Biliyorsunuz parkların
    Sizi çağıran tarafları
    İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
    Orada saklanıyor onlar
    Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
    Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
    Dağınık mavisiyle gözlerinin
    Sevgi vermez kadın uçlarıyla
    Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
    Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
    Yalvaran bakışlarıyla - nasıl da sevimsiz -
    En kötüsü, belki de en kötüsü
    Bir duygu açlığıyla soluyarak
    Parklara yerleşiyorlar, parkların
    Onları çağıran köşelerine
    Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
    Bacak aralarından
    Çömelmiş, öyle sakin
    Selamlıyorlar
    "Günaydın" diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
    Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
    Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
    Acılar alıp veriyor dünyadan
    Dillerini gösteriyorlar, dizkapaklarını
    Bir sıkıntı şiiri gibi
    Sıkıntı
    İşte
    Tam orada duruyorlar.

    II
    Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde
    Her cümlede iki tek göz, bu kimin
    Ya da kim korkuttu bu kadar sizi
    Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı
    Ya da tam tersine
    Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere
    Sulardan ürpermek gibi dokununca,
    Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla
    Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi
    Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben
    İş edinmişim öyle kimsesizliği
    Kendimi saymazsam - hem niye sayacakmışım kendimi -
    Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
    Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
    Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
    Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi?
    Onu da tatmak gibi
    Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
    Ama gitmenin saati geldi
    Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
    Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
    Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
    Açınca camları - diyelim camları açtık ya sonra? -
    Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
    Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
    Öyle iş olsun diye mi, hayır
    Bilirim içerde kendimi bulacağımı
    Dışarda görüldüysem inattan başka değil
    Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni
    Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi
    Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum
    Ve açıyorum bütün muslukları
    Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı
    Ne geldiği, ne de gittiği yer belli
    Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum
    Alıştım istemiyorum.

    III
    Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
    Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
    İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
    Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
    Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
    Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
    Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
    Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
    Değişmek
    Biri mi öldü, biri mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
    Bana kızıyorlar sonra, anısızın bana
    Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
    Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
    Ve geçilmiyor ki benim
    Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
    Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
    Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
    O yapayalnız olmaktaki kendimi
    Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
    Sanki ben upuzun bir hikâye
    En okunmadık yerlerimle
    Yok artık sıkılıyorum.

    IV
    Biliyorsunuz, size geldim sadece
    Kapınızdan aldım, ballı çöreklerinizden
    Peki bu sevinmek niye?
    Girdim ki içeriye yıllardır soyunuyordunuz
    Ve işte giyiniyordunuz yıllarca
    Bir Mısır, bir Roma, belki de bir Yunan elleriyle
    Eski bir insandınız merdivenler gıcırdıyordu
    Her eski daha bir eskiyi uyarıyordu
    Otlar ve geyikler duruyordu tanımsız sadelikler içinde
    Sesler mi? acı sesler geliyordu erkeksiz, yanık
    Bir türlü bakıyor, gene bir türlü soluyordunuz işte
    Düşündüm, ama merdiven gıcırdıyordu
    Olmazdı sanki gıcırdamasın, ürpermesindi bir yerimiz
    Biliyorsunuz olmazdı
    Ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
    Yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
    Bir kumru bir kumruyu tamamlasın
    Bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
    Sadece bu.Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
    Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
    Yeniden yeniden yeniden
    Yeniden hazırlanıyoruz
    Sanki bir güzelliği ödüyoruz
    Belki bir güzelliği ödüyoruz.

    V
    Biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz - böyle
    Nereden geldiniz, tam sizi soracaktım - böyle
    Biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
    Yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
    Çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
    Güneşler girer çıkar ellerinize
    Biriyle konuşursunuz, olmayan biriyle, hadi sevinin
    Kim bilir, belki de buluşursunuz
    Söz verip sizi bekletenlerle
    Sonra da çıkarız - niye olmasın - bahçeye çıkarız birlikte
    Otlara basarız, dallara değeriz, bunları hep yaparız
    Biraz da susmalıyız. İnsan bir şeyler aramalı kendinde.Dedim ya, annem de var, ama çay pişirmez size
    Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi
    Bilmem ki, bilmiyorum da, belki de benim annem yok
    Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe.Nereye gidiyorsunuz ama nereye
    Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz
    Ya da çok kuşkuluyuz - böyle.

    VI
    Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
    Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
    Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
    Belki de kim diye sorsalar beni
    Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
    Belki de alıp başımı gideceğim
    Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
    Nereye, ama nereye olursa gitmenin
    Hüzünle karışık bir ağrısı.İşte bir denizdeyim, dalgalar ortasında
    Kim olsa denizci der, denizden anlayan der bana
    Adımı bilmeden der, adımı bilmeden
    Şafaklar kadar güzel adımı
    O zaman bir kıvrılandır, bir kuruyandır dudaklarım
    Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının
    Sanki bir yokluğa, bir çaresizliğe bakar gibi
    Nice yüzler görürüm, nice değişik kıyılar
    İnsanı, o kayalar gibi sert insanı
    Bekledikleri kadar.Bir ağız, bir tütün, bir mızıka gerçeği gibi
    Varınca kıyıya birden
    Değilsin artık gemici.

    VII
    Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım
    Bir cümle, bir iyi söz, gene anlamadım
    Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz?
    Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra
    Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız?
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.
    O gün bugündür işte - ben mesela
    Çok usta bir avcının gözleri karşısında
    Bir çocuk olarak taptaze oyuncakların
    Ve çok ölçülü saatlerinde ev kadınlarının
    Ki birdenbire açılan kucaklarında
    BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.Bitmedi anlaşıp soyunduğumuz gün - o beyaz
    Bir taşı kaldırdığımda o akıl almayacak yaşayış
    Tanrıyı sorduğumda, olur ya, günün birinde tanrıyı
    Odama kapanıp saydığımda ayak parmaklarımı
    Kapımı çaldıklarında - bunu size söylüyorum anladınız
    Kaykılmış, büyümüş gözleriyle onların
    Kim der ki yalan, ve yalandır orda konuştuklarımız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.Üstelik bitecek gibi değil
    Biri kopmuş ayağından, biri kopmuş kimsesizliğinden
    Sımsıkı tuttuğu dönerken köşeyi
    Elinde bir bıçakla
    Ve öldürmek isterken - kimiyse kimi
    Gülünç, sebepsiz, bilinçaltı
    Ama tutalım, koyvermeyelim
    Tutalım koyvermeyelim bırakın kibarlığı
    Yanılmak kolay, üstelik çok belli işte yanıldığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.Paralar bozduruyoruz, gereksiz eşyalar alıyoruz bu yüzden
    İçtikçe içiyoruz o çocukluk günlerinin yüzüyle
    Biri mi öldüydü ne, selviler, mezar taşları, kalabalık
    Ya da bir masal mı söyleniyordu, hiç mi hiç bitmeyecek bir masal
    Kimbilir n'olduydu gene
    İşte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
    Apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
    Saatin kaç olduğu - üstelik sorulmaz ki
    Sabaha kadar sabaha
    Uyuyup uyandığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız
    Ve konuşmalarımız, öylebüyüdüler ki peşi sıra
    Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız
    Kahveden, meydandan, sokak içlerinden
    Bulup da çıkardığımız
    Konuşmalar:- Biri geliyor sözü değiştirelim
    - Yürüsek açılırdık
    - Bu ne uzun bakmak kendinize
    - Ağzım mı kokuyor ne, yaa! ... çok kötü bir günümdeyim
    - Akşama bezik, evet, siz ne içerdiniz?
    - Annem mi, çok sevinecek..
    , Belki de sinemaya gideriz..
    - Bilirsin erken kalkmalı, yarın.. (gülüşler) yok canım!
    - Siz yarın deyince aklıma ölmek geliyor, katıla katıla ölmek
    - Bana kalırsa..
    - Evet size kalırsa
    - Bana kalırsa şimdiden eğlenelim
    - sus!
    - Biri geliyor
    - Biri geliyormuş sözü değiştirelim..Yengemin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek
    Masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz
    Kalmadı adım atacak yer bu yüzden
    Oğuza söylemeli, bir daha çiçek getirmesin
    Lale de saçlarını kestirmeli
    Sonra gereksiz eşyalar var, bir gün oturup konuşalım
    Örneğin şu hasır koltuk neye yarıyor
    Bana kalırsa babamın mineli saati
    Tek başına bütün bir odayı dolduruyor
    Hele annemin güneş gözlükleri
    Yarından tezi yok, çakımı, kol saatimi, eldivenlerimi
    Aaaa! Kitaplarınız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.


    ....
    ....
    EDİP CANSEVER