• 600 syf.
    ·6/10
    Hızlı ve rahat okunan bir roman olmasına rağmen içerik açısından oldukça yapay ve sıradan buldum. Özellikle cinsellik içeren bölümler okuyucu çekmek adına zoraki kurgulanmış hissi veriyor. Roman içinde akmıyor ve okuyucuyu rahatsız ediyor. Romanı yapay bulmamın bir diğer sebebi ise tüm karakterlerin abartılı kişilikler olması ve hepsinin fırsatını bulduğunda felsefe yapması, üstelik bunu da aynı dili kullanarak yapması. Hepsi birbirinden farklı kişilikler olarak anlatılmasına rağmen konuştuklarında sanki tek bir kişiyi dinliyor gibi hissettim. Anlatılan karakterler ağızlarını açtıklarında aynı kişilere dönüşüyor gibiydiler.
    Yazarın; zeka ve cinsellik, toprağa / doğaya dönüş, insanın doyumsuzluğu ve bencilliği ile ilgili aslında mantıklı ve ilginç çıkarımları bulunmasına rağmen bu konular abartılı karakterlerin gölgesinde kalmış. Fikirlerdense karakterlere odaklanması romanı sıradanlaştıran bir etki yaratmış.
    Romanda orijinal bulduğum ve okurken keyif aldığım tek bölüm “dengelenme” ile ilgili bölümdü. Yazar okuyucuya anlatmak istediklerini, bu bölümde olduğu gibi satış kaygısı gütmeden gereksiz cinsellik bölümleri kullanmadan verebilseydi çok daha etkili olabilirdi.
    Romandan neler çıkarttığıma gelince... Psikoloğa gitmeden önce çok iyi düşünmek gerektiğini gördüm. İyi bir psikolog kendisine danışan kişide bağımlılık yaratmadan yardımcı olabilmelidir. Ticari kaygılarıyla bu dengeyi koruyamayan ya da korumayan psikologların insanın üzerinde bırakacağı etki kişiyi daha problemli hale getirebilir.
  • ‘’«Benim katkım» diyor Marx, «şunları ispat etmekten ibarettir: (1) sınıfların varlığı üretimin gelişmesindeki belirli tarihî evrelerle sınırlıdır; (2) sınıf mücadelesi ister istemez proletarya diktatörlüğüne götürür; (3) bu diktatörlük bütün sınıfların ilgasına, sınıfsız bir topluma geçiş dönemini tesis eder.» Bu bilgileri Marx'ın ağzından almak benim için şaşırtıcı olmuştur. Çünkü marksizmde bana çekici gelen topluma bakış tarzı ve insanlık tarihini yorumlayış özelliğiydi. Meğer bunlar marksizmin tekelinde tuttuğu bilgiler değilmiş, birçok başka bilgiyi (kim bilir çok daha ilginç ve aydınlatıcı olanlarını) Marx'ı ve Marksistleri okuyup geçtikten sonra edinmek daha sağlıklı bir yolmuş. Dolayısıyla marksizmin de bir ürünü olduğu Batı kültürüne daha bir alıcı gözle bakma zorunluluğu doğuyordu.

    İşin garip tarafı Marx'ın sunduğu haliyle Marksizmi elde tutmak, bir dünya görüşü olarak marksizmi iktisab etmek güçleşiyordu. Çünkü toplumların sınıflı olduğunu ve bu sınıfların çatışma içinde olduğunu
    kabul etmeniz sizi marksistler arasına dahil etmeye yetmeyecektir. Sınıfların iktisadi anatomisi konusundaki bilgileriniz de «burjuva» kalmaya engel değil. Marx özel olarak sizden şunları kabul etmenizi istiyor: (1) İnsanlık Adn cennetinden (garden of Eden) kovulmuştur; (2) İnsanlar arasından yalnızca değer yaratanlar (Salih amel işleyenler) kazançlı çıkacaktır; (3) Cennete dönüş vardır. Eğer uzak veya yakın bir dünya cenneti tasarınız yoksa Marx'ın katkısından nasibinizi almanız yine mümkündür, ama sıradan bir ansiklopedi maddesi çevresinde. Ancak «messianic» çağrıya kulak vermişseniz sizi marksist sayabiliriz, işin garibi, bu «İsevî» daveti kısmen Hess'te kısmen de Babeuf te, Buonarroti'de, Blanqui'de bulmak mümkündü. Şimdi benim önüme iki mesele birbirleriyle kaynaşmış halde çıkıyordu: Batı kültürünü doğru algılamak için Hıristiyan zihin yapısını iyi tanıma zorunluluğu apaçıktı. Hıristiyanlığa alternatif olarak sunabileceğimiz marksizm de dünyevileşmiş bir ilahiyatı katkı diye sunuyorsa olayı yerli yerine oturtmamız ve Hıristiyan olduğumuzu kabul etmemiz gerekmez miydi? Adeste fideles! Hıristiyanlık, Batılı olmayan bir sosyalistin gözünde Baba-Oğul-Ruh-ul Kudüs üçlemesindeki ‘abra ka dabra’nın ötesinde, tarih boyunca yaşadığı çürümenin, kan dokuculuğun, tefessuhun ötesinde bir anlama sahipti. Batılı olmayan milletlerin boyunduruk altına alınmasında, ruhen zavallılaştırılmasında, değerlerinin yağmalanmasında militan bir ideoloji anlamı taşıyordu Hıristiyanlık. Marx doğulu kavimlerin özgürlüğünü savunan bir düşünür hiç değildi oysa. Onların da modernleşme aşaması geçirdikten sonra Batılı kavimlerle aynı kaderi paylaşmalarını öngörüyordu. Proletaryanın zaferi bir ihkak-ı hak mücadelesi sonucunda, yeni sosyal ve ekonomik şartların en güçlü sınıfı olması sebebiyle elde edilecekti. Darwin'in doğa bilimleri alanında yaptığı neyse, Marx onu sosyal bilimler alanında yaptığına inanıyordu. İyi ama neydi Darwin’in yaptığı ? «Darwin'in yaptığı, ekonomik başarı uğruna yürütülmekte olan mücadeleyi yüzünü doğaya dönerek aynen okumaktan ibaretti.» Malthus'un görüşlerini o ve A.R. Wallace, eleştirmeksizin ve Malthus'un yaptığı kesin genellemelerin kanıtını aramadan kabullendiler. Böylece Darwin hayatta kalma olgusuyla biyolojik gelişme olgusunu birbirine karıştırdı; hayatta kalabilmek için bireysel yapabilirlik ve yeterlik dışında bir çok başka şartlar gerekirdi. Bir yanda uyum sağlama diğer yanda daha iyi olana dönüşme vardı; bir yanda uyarlama (adaptasyon) diğer yanda fiziksel atılım vardı. Darwin bunları birbirine karıştırdı. Kısaca, çağdaş insanın kendi cinsine karşı gösterdiği insanlık dışı tutumu, yaşanmakta olan sürecin bütününü tabiatın üzerine iliştirmek suretiyle haklılaştırdı. ‘’
  • 222 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Kürk Mantolu Madonna ile gönül telimizi titreten Sabahattin Ali kaynağını Rousseau'nun 'isyan ve doğaya dönüş' felsefesinden alarak Anadolu'daki toplumsal düzene Kuyucaklı Yusuf'ta isyan ediyor. Ailesi gözlerinin önünde öldürülen Yusuf'a yörenin yufka yürekli, babacan kaymakamı sahip çıkar. Eşinin tüm karşı çıkmalarına rağmen Yusuf'u kızı Muazzez'den ayırmadan sever. Karakterlerimizin birbirlerine duydukları saf temiz sevgi çerçevesinde ezilen köylü ve toplumsal yapının aksayan yönlerine en çıplak haliyle şahit olacaksınız.
  • Her erkek, kadın ve çocuk bir yıl içinde belli bir miktar tüketime zorlanacaktı. Sanayinin çıkarları adına.
    Dev ölçekte vicdani bir reddediş. Hiçbir şey tüketilmeyecekti. Doğaya geri dönüş.
    Kültüre geri dönüş. Evet, aslında kültüre. Oturup kitap okursanız fazla bir şey tüketemezsiniz.
  • 112 syf.
    ·8/10
    Yazar,sanayi toplumunun köleliği getirdiği,özgürlüğün yolunun ise sanayi toplumunun yok edilip doğaya geri dönüş olması gerektiğini işaret ediyor.
  • 408 syf.
    ·3 günde·7/10
    Hitler'in geri dönüş hikayesi, zekice kurgulanmış, oldukça eğlenceli bir roman. Alman yazarın Hitler Almanyasına dair yazdığı cesur mizahı keyifle okudum. "Reich topraklarının sınırları açıkça daralmıştı ancak komşu devletler genelde değişmemişti. Polonya bile doğaya aykırı varlığını aynen sürdürüyordu, dahası yer yer eski Reich topraklarına bile yayılmıştı! Bütün soğukkanlılığıma karşın bu noktada öfkemi bastıramadım, bir anda gecenin karanlığında büfenin içinde haykırdım: O zaman bu savaşı yapmasaymışım da olurmuş!!"
  • Öyle görünüyor ki toplumsal yapı giriftleştikçe ve uygarlık düzeyi geliştikçe insan, özgürlüğünden bir şeyler kaybetmektedir.
    Güçlü toplumların insanları gittikçe zayıflıyor. Yaşamın daha basit, medeniyetin daha ilkel olduğu primitif dönemlerde insanlar daha güçlü ve daha özgürdür. O günleri özlemle yad eden; insanı, çevrenin hakim belirleyiciliğine, sistemin ve medeniyetin zindanlarına hapseden, bu "toplum" denilen zindandan yaka silken ve feryat eden birçok şâir, yazar hatta büyük filozof da aynı duyguyu dile getirmektedir. En azından, Çin'de 6. ve 7. yy.'da yaşayan Konfüçyüs'ün hocası Lao Tsu'dan J. J. Rousseau'ya kadar bu özlem dile getirilmekte ve bu acı hissedilmektedir. Şimdilerde bu eğilim, "modern yaşamdan kaçış", doğaya, Charles Peggie'in deyişiyle özellikle gelişmiş toplumlarda çocukluk çağının günahsızlığına tekrar dönüş şeklinde kendisini göstermektedir. Ne var ki bu "samimî” bir yakınma olmakla birlikte yanlış bir tespiti de beraberinde taşımaktadır. Gelişmiş
    toplumsal düzenlerin "zindan” olarak duyumsanması gerçekçi bir yaklaşımdır. Ancak ilkel dönemlerde yaşayan insanların daha özgür ve daha bağımsız olmalarına bakarak bu zindandan kaçıp doğaya sığınma düşüncesi doğru değildir. Çünkü kendimizi romantik duygularımızın pençesinden kurtararak medeniyetin eşiğinde bulunan ve toplumsal düzenin gelişmesinden ve
    insan üzerinde otorite kurmasmdan önceki dönemlerde yaşayan insanın durumunu bilimsel bir şekilde incelediğimizde
    açıklıkla göreceğiz ki o dönemde yaşayan insan, "toplum" zindanından kurtulmuş bir halde kendisini özgür ve bağımsız hissetmektedir. Fakat aynı insan doğa zindanına hapsolmuştur. Bu tutsaklık onun ruhuna, düşüncesine öylesine işlemiş ki kendi
    tutsaklığını dahi hissetmemektedir. Kendi tutsaklığını duyumsamamak ise hem tutsaklığın kendisini, hem de tutsaklığın
    mutlak zirvesini ifade eden bir tutsaklıktır.
    Bu duygunun açığa çıkması, boğulma duygusu, tutsaklık duygusu, tutsaklıktan yakınma ve kaçma isteği, tutsaklıktan kurtulma arzusu, özgürlüğe giden bir çıkış yolu bulmak için verilen uğraşlar, tarihin, tekamül süreci içerisinde bugünün insanına armağan ettiği en ümit verici ve en yüce hazinelerdir. Başka bir
    insanın, daha doğrusu gerçek ve olgun insanın doğuşunun ilginç işaretlerindendir. İnsanın özgürlük ve tutsaklık duygusu
    bizzat özgürlük göstergelerinden birisidir. Tutsaklıktan ötürü acı çekmek özgürlüğe sancılanmaktır. Bugün verilmekte olan müjde "Allah kendi ruhundan Adem'e üflüyor...” "Adem, Rahman'ın suretinden yaratılıyor...” Allah'ın "Tabiatta O'nun halifeliğini yapacak bir varlık yaratma.. ülküsünün gerçekleşmesidir.
    Ali Şeriati
    Sayfa 204 - Fecr