• 400 syf.
    ·11 günde
    "Para, ün ve iktidar hırsının gözleri bürüdüğü, üç kuruş gasp ederiz diye gencecik bir flütçünün acımasız ellerle boğulduğu, ortaçağ karanlığının her gün biraz daha koyulaştığı, köylerin, kasabaların, kentlerin etnik boğuşmalarla kan gölüne döndürüldüğü, gerçeğin mafya liderlerinden sorulduğu, hapishanelerde yazarların, bilim adamlarının çürütüldüğü, devletin ve halkın iliklerine kadar soyulduğu, soygunun soyana kâr kaldığı, goygoycuların minareye kılıf hazırladığı, eğitimin ve yönetimin şeriatçılara teslim edildiği, politikacıların çoğunun iktidar labirentlerinde kaybolduğu ya da çıkar peşine düştüğü, erdemin, dürüstlüğün, onurun unutulduğu, kültürün kültürfizikle karıştırıldığı bu şiddet, soygun ve ikiyüzlülük toplumunda birçok kişi, tıpkı benim gibi, herkesin ‘şıkıdım şıkıdım’ oynamadığının farkında.Ama acaba reklam rekabeti, ün ve çıkar hırsı ile gözleri kararmış olanlar yeterince farkında mı?
    Böyle bir toplumda ‘kültür’ün yeri ne?
    Soru bu..."

    "Onat Kutlar, Ase'nin Ölümü"

    Onat Kutlar 30 Aralık 1994 tarihinde Cafe Marmara'da Arkeolog Yasemin Cebenoyan ile birlikte oturuyorlarken
    terör örgütü tarafından bombalı saldırı düzenlendi. Olay yerinde Yasemin Cebenoyan https://imgyukle.com/i/VpAnVG
    hayatını kayberken Onat Kutlar ağır yaralandı kaldırıldığı hastanede 11 Ocak 1995 tarihinde hayatını kaybetti. "aydın" insanlarımızdandı onlar, aydın diyorum zira bu kelime şuan ayaklar altına alınmış olsa da bu ülkede bir avuç aydın da var, ve onları unutturmamak adına da uğraş vermeye devam edeceğiz...


    Ahmet Cemal'de Onat Kutlar'ı sık sık anar ve bu durumu şöyle dile getirir:
    "Onat Kutlar'ı yitirişimiz gibi, yitirdiğimiz her gerçek aydının yokluğuyla birlikte bir darbe daha yiyoruz!.."

    Diğer insanları pek bilmiyorum ama kaybedilen her gerçek aydından sonra bu ülkede biraz daha yalnız ve biraz daha eksik hissetmemek elde değil, zaten bir avuç olan bu insanların yerine de kimseler yetişmiyor Onat Kutlar'ın dediği gibi "para, ün ve iktidar hırsının göz bürüdüğü" bu sözde ve sahte aydınlara insanın kendini yakın hissetmesine imkan var mı?

    Aydın yetiştirebilme bağlamında özürlü olan bu toplumun niteliklerini Onat Kutlar 7 Kasım 1993 tarihindeki yazısında şöyle açıklıyor:

    "Nasıl bir toplum olduk? Nasıl bir gençlik yetiştiriyoruz?.. Okullarından mantık derslerini kaldırmış, değerli öğretmen ve eğitimcilerini ya dışlamış ya da küstürmüş, tam bir çürüme ile kirlenmiş, kısa yoldan köşe dönmeye koşullanmış, tüm medyasında bir bayağılaşma yarışına girmiş, eleştirel bakışı da, belleği de, moral değerleri de yitirmiş bir toplumun küçüklerinden de büyüklerinden de ne bekliyoruz?..

    Onat Kutlar'a "Gündemdeki Konu" kitabına İlhan Selçuk'un yazdığı önsözden bir bölüm ile şimdilik veda edelim;

    "Onat Kutlar omurgalıbir yazardı, belkemiğinden yoksun sürüngenlerden değildi. İnsan eliyle enlem ve boylamları çizilmiş dünyamızda doğrultusu hiç şaşmadı. Kolay gibi görünen bu erdemi koruyabilmek, sanıldığından çok güçtür. Yaşadığımız yıllarda pusulasını şaşırmış aydınlar öylesine çok ki elini sallasan ellisi, saçını sallasan tellisi... Onat, çağdaş Türkiye'nin bir 'önsöz'üdür; çünkü sanatın, yazının uygarlığın 'sonsöz'ü yoktur; üstelik,biliyorum ki bu kısacık 'önsöz' , Onat için hiç mi hiç yeterli değildir.Yaşasaydı, daha neler yazabileceğini düşündükçe yitirdiğimizin ne olduğunu çok daha çarpıcı biçimde duyumsuyorum.Ne var ki bu yazıyı bir ölünün değil, bir dirinin kitabına önsöz gibi yazdığımı da söylemeliyim.Onat yaşarken diriydi, öldükten sonra da diri kalacak."

    Ahmet Cemal benim şimdiye kadar en çok içselleştirdiğim yazardır, yaşanmışlıkların bize kattığı olgunlukları destekleyen yazarlar ayrı bir öneme sahip oluyor o yüzden tesadüf eseri bir kitabına denk gelişimin ardından bu okuduğum dördüncü kitabı ve elimde beş kitabı daha mevcut bir yazarın tüm kitaplarını alma gibi bir takıntım hiç olmadı ama ilk kez bir yazarın tüm kitaplarına baş köşemde yer veriyorum bir kitabı daha kaldı onu da yakın bir zamanda getirteceğim...

    Ahmet Cemal üzerine daha çok söz söyleme ve söyletme amacımın altında yatan sebebi Ahmet Cemal'den dinleyin:
    "Kanımca bir şeylerin, tanıyalım ya da tanımayalım, başka insanlarda da yankılanmasını isteyebiliriz. Çünkü o yöne kayınca, çok farklı bir paylaşım gerçekleşiyor. Bir şeylerden yakınan, bir şeylerin değişmesini isteyen tek kişinin siz olmadığınızı anlıyorsunuz."

    Yüzlerce deneme yazdı bu yankıyı oluşturmak adına onlarca çeviri yaptı, bir ömür boyu kiralık bir apartman dairesinde yaşadı para ve pulu reddederek yardıma muhtaç olan insanlara onlardan habersiz yardım etti. Öğrencilerine hep sevgiyi aşıladı bu nefret çağını sevgiyle aşabilecek olduğumuza inandı ve en önemlisi düşünmeyi öğretmek adına çaba sarf etti bunun da geri dönüşüne yurtdışında okuyan bir öğrencisinin yıllar sonra yolladığı bir kartta "konular önemli değil ben sizden düşünmeyi öğrendim hocam" diyordu, bir öğretmenin bu hayattaki en büyük kazancı da bu değilmi..?

    "Hayatı boyunca çevirdiği ve o zamanlar sayısı kırka yaklaşan kitaplar, yazdığı kitaplar ve sayısını bilmediği onca yazı, gerek yönettiği gerekse yayımlanmasına katkıda bulunduğu onca dergi, evinin hemen hemen bütün duvarlarını kaplayan kitaplığı, yetiştirdiği ve yetiştirmeye, birlikte bir şeyler üretmeye çalıştığı onca öğrenci -hayır, bunların hiçbirine, ama hiçbirine yer yoktu. Bütün bunları herhangi bir "resmi" bildirim formunda "varlığım" diye gösterebilmesi mümkün değildi."



    Bu durumundan ben daha önce bahsettim tekrar tekrar bahsedeceğim bu alıntıyı bankadan kredi talebinde bulunmak için gittiğinde yazmıştı, bu ülkenin gerçek sanatçı ve aydınına verdiği değerin azlığını ya da yokluğunu ifade etmek için bu alıntıyı daima kullanacağım. Ahmet Cemal'i bu olay çok etkiler çok trajik bir konudur milyonlarca kişinin çevirdiği kitapları okuduğu bu ülkede banka memurunun maddi bir varlık gösteremediği için ve maaşını yeterli görmediği için vermediği kredinin talep formunda oluşan maddi boşluğunu ifade ediyor bize Ahmet Cemal...

    "Hep küçücük azınlık olan bizler kendi kuytuluklarımızda burası için, bu ülkenin insanları için bir şeyler üretmeyi hep sürdürdük. Adlarımızı, adlarımızın kalıcılığını, yüzlerimizin sonradan hatırlanıp hatırlanmayacağını bir an bile düşünmeksizin, hiçbir alacalı rengin peşinden koşmaksızın, hep bir sepia tonunun silik soyluluğuyla yetinerek, çalışmayı sürdürdük."


    Tahmin edeceğiniz üzere burada mevcut olan sahte aydınlara bir sitem mevcut. Gazetede köşeyazarı olan Ahmet Cemal'in gündemdeki bir olaydan yola çıkıp yazdığı bir eleştiri metni bu, topluma hiçbir katkı sağlamadan tabiri caizse sürekli ağlayan, sürekli yakınan "sözde aydınlara" verdiği bir cevap bu günümüze bakarak yorumlarsak ne kadar haklı olduğunu görüyoruz çünkü Ahmet Cemal adının kalıcılığının yok olması pahasına gündemdeki her konuda halkını uyardı o da diğer gerçek aydınlar gibi unutlmanın kurbanı oldu kendi yazdığı kitapları okunmuyor sözleri unutuluyor lakin o sahte aydınlar hâlâ en ön safta Siyasi pozlar ve medyatik olaylarla gündemimizde bizim asıl gündemimiz sahtelikle dolu ne zaman gerçekleri görmeye başlayacağız bilemiyorum ama bu ülkenin gerçek vatansever sanatçılarının hiçbir zaman değer görmediğini çok iyi biliyoruz ve bu gerçekler bir yerde yankılanacak çünkü yazdıkları yansıyacak bazen bir çift göze ve bu gözler bu aydınlara kayıtsız kalmayacak..

    "Kimi zaman bazı yazılarımı "fazla Atatürkçü" ya da fazla "Kemalist" bulanlar var. Öylelerine yanıt olarak, Atatürkçülüğü ya da Kemalizmi "fazla" kaçırmayalım derken nerelere gelmiş olduğumuzu anımsatmak, sanırım yeterli olacaktır."

    Diyor Ahmet Cemal bu cümleler çok değerli üzerinde düşünmemiz gerekiyor..

    "Türkiye Cumhuriyeti'nin bir üniversitesinin Eğitim Fakültesinde, adı "Türk Eğitim Tarihi" olan bir ders olsun, ama bu derste öğrencilere Köy Enstitülerinin, Halkevleri'nin, Tercüme Bürosu'nun adı bile edilmesin; başka deyişle, cumhuriyetin ilanından hemen sonra başlayan Türk Aydınlanması'nın temel taşları suskunlukla geçilsin - Mustafa Kemal'in aydınlığından alınan öç, Cumhuriyet gençliğinin eşsiz bir cehalet uçurumuna itilmesiyle sonuçlanmıştır."


    Mustafa Kemal'in aydınlığından alınan en büyük öç "Bozkırın Kıvılcımları"mı yetiştirme görevi üstlenen nitelikli üst eğitim kurumu olan Köy Enstitülerinin kapatılması oldu bunu da başka bir eserden bir alıntı ile daha iyi ifade etmek istiyorum Mahmut Makal'ın mezunlar ile yaptığı konuşmaların derlendiği bir kitaptan;

    "
    Biz köylü çocuklarının kıskanılmasını iki noktada topluyorum ben: Ağaların çıkar kapılarını değiştirip yoksul ve geri kalmış köylümüze geçitler tanımış olmak. Öteki de, yaşam boyu toprağa basan ayakların, kaldırım taşları çiğneyenler karşısında görülüp sözü geçen, yol gösteren ve eğiten-öğreten olarak birdenbire belirmiş olmalarıdır.... Saygılı ve alçakgönüllü, masum oluşumuz, kent ağalarınca da sömürülmüştür. Bizi hep, boynu bükük, eyvallahçı, sanki hiçbir şeyden anlamayan bir kitle olarak görmek istemişlerdir. Bir 'arkeolog' olarak ortaya çıkan Tonguç Baba, toprağın altını üstüne getirdi ve orada yatan cevheri çıkardı.. akıllar durdu, gözler kamaştı. Bu kamaşmadan birçok göz bozuldu. Perişan oldular, düşünceye daldılar: Bu ışığı yok etmenin yollarını aradılar. Bunu başardılar da. Yalnız, açıkça ve gerçekçi, haklı bir savaşımın sonucu olarak değil, oyunla ve haksız suçlamalarla yaptılar bunu."

    (İsa Sarıaslan, Pazarören Köy Enstitüsü,1945 Mezunu)


    Son olarak Sevgi Kültürü üzerine bir yazısını paylaşıp bitireyim:

    "Sevgililer günlerinde sevgili olduklarını etrafa göstermek için ortalığa dökülenler in sevgililiklerini hiçbir zaman inandırıcı bulamadım. Tıpkı, sevgiyi bir eyleme ve insandan insana yönelik bir sorumluluk kaynağına dönüştürmekten kaçınanların sevgilerini de hiçbir zaman inandırıcı bulamadığım gibi... Sevgi kültürü, toplumun, daha doğrusu sürünün, sevgileri sınıflandırma ve girdikleri sınıfa göre değerlendirme hastalığının, bir insana onu sevdiğinizi hangi koşullar altında söylemek ya da söylememek gerektiğini saptamaya kalkışan korkunç faşizmin karşısına çıkmaktır. Sevgi kültürü, sevmenin eyleminden ve beraberinde getireceği sorumluluktan kaçmamaktır. Sevmek, kimi sevmek olursa olsun, artık bu dünyada onun için de var olabilmektir.. Yaşamımda... ansızın yaşadığından korkup ya da her nedense, kendine yakıştıramayıp, yaşadıklarını inkar yoluyla sevgilerini kirletenleri de tanıdım... sevgileri sorumsuz yaşayabileceklerini ve böylesininin sevgi olabileceğine kendini inandırmış olanlarla da karşılaştım..."


    "İnsanları değiştiremezsin / Sadece onlara sevgi verebilir / Ve o sevgiyi almalarını bekleyebilirsin..."

    John Donne


    https://youtu.be/n8u24QCtj1Y
  • 192 syf.
    ·3 günde
    "Bak Makal, beni dinliyorsun, sıkılma, biraz daha dinle: Biz köylü çocuklarının kıskanılmasını iki noktada topluyorum ben: Ağaların çıkar kapılarını değiştirip yoksul ve geri kalmış köylümüze geçitler tanımış olmak. Öteki de, yaşam boyu toprağa basan ayakların, kaldırım taşları çiğneyenler karşısında görülüp sözü geçen, yol gösteren ve eğiten-öğreten olarak birdenbire belirmiş olmalarıdır.... Saygılı ve alçakgönüllü, masum oluşumuz, kent ağalarınca da sömürülmüştür. Bizi hep, boynu bükük, eyvallahçı, sanki hiçbir şeyden anlamayan bir kitle olarak görmek istemişlerdir. Bir 'arkeolog' olarak ortaya çıkan Tonguç Baba, toprağın altını üstüne getirdi ve orada yatan cevheri çıkardı.. akıllar durdu, gözler kamaştı. Bu kamaşmadan birçok göz bozuldu. Perişan oldular, düşünceye daldılar: Bu ışığı yok etmenin yollarını aradılar. Bunu başardılar da. Yalnız, açıkça ve gerçekçi, haklı bir savaşımın sonucu olarak değil, oyunla ve haksız suçlamalarla yaptılar bunu."

    (İsa Sarıaslan, Pazarören Köy Enstitüsü,1945 Mezunu)

    Evet sıkılmayın yüksek insanî değerlere sahip insanlar! Bu zevkle okuduğunuz romanlara, benzemez evet acı da verir lakin bu acı sadece bilinçli ruhlar tesir eder Köy Enstitülerinin varlığından bihaber yaşayıp yaşadım diyenlere değil. Bu kitapta Mahmut Makal yıldızı parlayan Köy Enstitüleri mezunlarını değil de, ismini çok az bildiğimiz emekçi, fedakarlık ve yaratıcılık abidesi diğer mezunların söylediklerini dinliyor ve aktarıyor.

    Bu mezunlar tabii ki unutuldu Tonguç BABA'larının unutulduğu gibi. 61 vilayette yaklaşık 10.000 köyü gezerek bu muhteşem ötesi projenin mimarı İsmail Hakkı TONGUÇ'un sağcı ve solcu ağaların bir araya gelerek onu sürdürerek, görevden alarak kederle ölmesine neden olarak vücudunu; sonrasında da eğitim felsefesini yıkarak, hümanist düşünceler yerine gerici, kutuplaşmaya vesile olan düşünceler aşılayan ve siyasi, dini militan yetiştiren yeni sistemlerle hafızalardan onun düşüncesinin her kırıntısını da yok ederek unutturulmaya çalışılıyor o ve onun çocukları.


    Köy Enstitüleri mezunlarının kendilerine ait rozetleri var ben bir köy çocuğu olarak bu hayatta en çok o rozetlerin birine sahip olmayı isterdim. Ve köy enstitülerinin sıkı takipçileri bence kendilerine bir köy enstitülü "kahraman" seçerler, çoğu kişi Fakir Baba diyebilir. Ben Mahmut Makal'ı seçiyorum...

    Bu sitede beni takip edenler bilir ki, benim kalemimden süslü cümleler pek çıkmaz, ben bir kitap incelemesini lüks mekanda sunulan servisler gibi de sunamam istersem yaparım lakin ben bu amaca hizmet etmiyorum. Benim ne o süslü edebiyata ihtiyacım var ne de o edebiyatı takip eden insanlara benim derdim gerçeklerle yüzleşmeyi beceren insanlarla bir azınlık oluşturmak.

    Köy Enstitülerinin felsefesini her okuyuşta daha iyi kavrıyor ve kendi eğitim hayatıma dönüp baktığımda da üzüntüm her okuyuşta daha da katlanarak artmaktadır.

    Vali, kaymakam... Hatta İnönü demeden her mecrada kendini ifade edip, savunan enstitü mezunu ile kendimi kıyasladığım da, her söz alışta susturulan, ilkokulda yapılamayan her matematik işleminde aşağılayıcı ifadelerle saldıran o öğretmenin bastırıp yok ettiği o kendini ifade cesaretinin olumsuz yansımasını, geri dönüp bakınca en şiddetli şekilde lisede okurken psikoloji dersinde hissetmiştim, ben köyden gelmiş biri olarak şehirli çocukların o süslü hayatlarının yanından geçemezdim lakin aralarına karışmış derslere başlamıştık artık ders psikoloji ve ben sadece dersi dinliyorum hiçbir soruyu yanıtlayacak kadar cesaretim de yoktu, lakin hoca çok insancıl çok sevecen bir kadındı, şehirli serseri, şımarık kızlı erkekli öğrencilerin seviyesizliğini izler boş cevaplarını beklerdim o derste hiç konuşmadan yılı bitirmeme rağmen 100 üzerinden 90-95 arası notlar alırdım hoca beni çağırdı hiç derse katılmadan nasıl bu kadar iyi notlar alabilirsin dedi kopya falan mı çektinin? Tabii sessizliğimizin bile bir değerinin olmadığını nerden bilebilirdim ki?

    Şimdi valileri, kaymakamları il, ilçe milli eğitim müdürlerini dize getiren Enstitü mezunlarını sıkılmadan dinlerken kendimize ne kadar acısak da yetmeyecek onu biliyorum. O yüzden Enstitülerin yaz tatili zamanlarında ki yurt gezilerinin bir noktasında buluşalım ve bu karamsar havayı dağıtıp biraz özlem duyalım:

    "Yüksek Köy Enstitüsünde (Hasanoğlan'dan bahsediliyor)
    yaz tatilimizin 15 günü yurt gezisine ayrılırdı. Biz birinci sınıfın sonunda, coğrafya öğretmenimizin başkanlığında, Ankara'dan Karabük'e kadar 12 günde yaya gittik. Bu gezimizde Işık Dağı'nın tepesine temmuzda çıkıp soğuktan, battaniyelerimize sarınarak korunurken fotoğraf çektik. Işık Dağı'nın eteklerindeki çam ormanları arasında ayı yavrusu yakaladık. Okula getirdik büyüttük."

    (Hasan Gülel, Köy Enstitüsü mezunu)

    Ben bu konuda çok dolu biriyim her defasında yenilerim ama çok uzun yazmak istemiyorum, İsmail Hakkı TONGUÇ'un Canlandırılacak Köy kitabı yakın zamanda elimde olacak okuyunca Köy Enstitüsü hakkında en uzun incelememi yapabilirim.

    Size iki çarpıcı uzun alıntı seçtim biri baştaki şimdi ikicisine gelelim başka bir köy enstitüleri mevzusunda görüşmek üzere.

    " Sormayın artık... Bugüne sığmaz bir okuldu. Köy çocukları tarihinde bir kerecik kendini yakalamıştı. Kişiliğini buluyordu. Kul olmadığını anlıyordu. Kişi olmuştu. Feodal kalıntılardan temizleniyordu. İçinde özgürlük tutkuları gelişiyordu. Bir ateş sarmıştı. Dağ bayır Türkiye tutuşacaktı. Gerilik yenilecekti. Köylü halk olacaktı. Bilinçlenecek, kendi elleri ile kalkınacaktı. Demokrasiyi kendisi kuracaktı. Aydınlanma çağı Anadolu'da başlayacaktı. Rönesans başlamıştı, bağnazlık yenilecek, emperyalizmi nasıl yenmışsek öyle yenilecekti. 40 bin köy tümden aydınlanacak, bilinç, bilgi aydınlığı önünde kara dünyalar yıkılacaktı. Çağı yakalayacaktık.

    Bir eğitim ki, yapıtlara sığmaz. Bu günün kuşağı kolay kavrayamaz. Gelişmeyi, etkinliği, uyanmayı gören düzen sahipleri üstümüze gelmeye başladı. Sözde demokrasiyi kuracaklar, kendi demokrasilerini kurdular. Üstümüze yürüdüler. Halkın uyanışından, aydınlanması dan ürkenler, asılsız suçlamalarla üzerimize geldiler. Kendi çıkarlarının, çelişkilerinin anlaşılmasından korkanlar birlik oldular. Sağ ağa ile sol ağa anlaşıp Köy Enstitülerini kapattılar.

    Böyle yetiştim. Binlerce köy çocuğu yetişti. 17 binler, gene de kuşattı Anadolu'yu. Esintiler getirdiler, yapıtlar verdiler. Az da olsa, var olan atamalı demokraside paylarımız vardır. Dernekler, sendikalar, öğretmen örgütleriyle epeyce ses yükselttik. Halkımıza demokratikleşmesi için hizmet vermeyi sürdürüyoruz. Ne yaman eğitimdir ki, 52 yıldır ateşini söndüremediler. Tutuşup tutuşup sürüyor. O elden, öbürüne çalı yangını gibi sürüp gider. Bozkırı tutuşturan bir kıvılcım bu."

    Mustafa Şanlı, Aksu Köy Enstitüsü Mezunu...
  • Kitap hakında alıntı
    ......
    Vera Pavlovna'ya göre kadının mutluluğu, duygularını dile getirebilmesinde, aşkta eşit olmasında değildir. Erkekle toplumsal eşitliğini her bakımdan sağlamadıkça mutlu olamaz kadın. Eşitliğin olmadığı yerde gerçek aşk ve mutluluk da yoktur. Kadına saygının olmadığı yerde, aşkın sevinci de yoktur.

    Nasıl Yapmalı, Nikolay Gavriloviç Çernişevskiy



    Plehanov ve Lenin “Nasıl Yapmalı?” romanını defalarca okuduklarını söyleyeceklerdir. Lenin’in eşi Krupskaya şöyle yazar: “Lenin öyle büyük bir dikkatle okuyordu ki bu romanı, satır aralarından öyle incelikler bulup çıkarıyordu ki şaşıp kalıyordum.”
    **********

    Özgür ve mutlu bir insan olmak neden tuhaf olsun! Böyle bir istek duymak ne müthiş bir buluş, ne de göz kamaştırıcı bir kahramanlıktır. Asıl tuhaf olan, Veroçka , bu isteği duymayan insanların varolması.

    Gününden önce Doğan Bir Roman Nasıl Yapmalı ve Çernişevski

    Bazı eserler vardır; bir kez okunduktan sonra etkileri bir daha akıldan çıkmaz. İşte Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı isimli romanı tüm okuyanların belleklerinden çıkmayacak bir eser. Yazılışından bu yana yüz elli yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına karşın, kitaplıklarda baş kitaplar arasında yer alması da ayrıca bunun bir göstergesi. Tersine bazı eserler de sonuna kadar ya okunur ya da okuyucusu sıkılır ve bitirmeden okumayı bırakır. Bazen de birtakım yan etkilerle birdenbire saman alevi gibi parlar, kısa süre sonra söner ve bir daha da gündeme gelmezler.

    Nasıl Yapmalı bin sekiz yüz altmışlı yılların Rusya’sına denk düşen bir roman. öncelikle şunu belirteyim: Daha önceleri toplumsal bilinçten yoksun ya da yarım bilinçle bu romanı okuyanlarımız vardır. Hiç okumayanların mutlaka okumalarını önerirken, çok önceden okuyan bu dostların da yeniden okumalarını öneriyorum. Şu bir gerçek ki her eser okunurken o eseri oluşturan bilinç düzeyine yakın bir bilinç düzeyinde olmak, o eserin kişi üzerindeki tüm etkilerini kat kat artırır. Tüm etkilerden kastımın içinde eserden tat almak da vardır. Bilinç düzeyi eksik olanların bilinçlenmelerine katkısı ayrı bir değerdir. Nasıl Yapmalı her yaş döneminde ve bilinç düzeyinde okundukça yeni tatlar, yeni görüş alanları, yeni deneyimler ve bulgular kazandıracak kadar derinlikli bir roman. Her okunduğunda yeni şeyler keşfedilmesi elbette boşuna değil. Aşk konusundaki yanılgılardan, doyumuna aşka, sosyalist üretimden ve paylaşımdan, gerçek arkadaş ve dostluğa, yardımlaşma, dayanışma, yeni insanın yaratımı ve o dönem baskılarına karşı aydınlık, ilerici güçlerin mücadelesine kadar çok yönlü bir romandır Nasıl Yapmalı.
    İnsan özellikle aşk konusunda hiç acı çekmeyeceği halde bilinçsizliği yüzünden boşu boşuna acılar çeker. Eşinden ayrılanlar, aşık olduğunu sandığı halde, karşı tarafın aşkına karşılık vermeyişi yüzünden acı çekenler, bu romanı okuyunca, eminim ki boşuna acı çekmişim diye romanın kazandırdığı bilinçle rahatlayacaklardır.
    Karşı tarafın karşılık vermediği bir birlikteliği bir biçimde sağlamak, mutluluğun olduğu bir birliktelik olur mu, yoksa bunun içinde sürekli bir ayrılık var mıdır? Kişiliklerin ve beğenilerin birbirini tutmadığı bu yalancı aşk, gerçekten bir aşk mıdır acaba? O zaman gerçek olmayan bir aşk için acı çekmeye değer mi?

    Pek çok gencin aşk konusunda içinde bulunduğu şartlar yüzünden yanlış duygulara kapıldığı bir gerçektir. Bin bir zorluk içindeki bir üniversite öğrencisini düşünelim. Kendine karşı cins tarafından gösterilecek herhangi bir küçük ilgiden sonra dumanı bacasından çıkacak biçimde aşk ateşine yakalanır. O anda bütün bir ömrünü feda etmenin hayalleri içindedir. Bu aşk yaşam mücadelesi içinde beğenilerin ve kişiliklerin birbirini tuttuğu, yine kişiliklerin yerine oturduğu, kendi yaşamını belirleyecek olgunluğa erişmiş olmaktan doğan sağlıklı bir aşk mıdır? Üniversite psikozunun içinde doğan aşk ve yine bu ortamda ortaya çıkan ayrılıktan acı çekmek, hastalıklı bir duygusallığın ve buna dayalı olarak da bilinçsizliğin ve pek çok yoksunluğun ürünüdür ve bilinmeli ki geçicidir. Dırdır içinde birbirini yiyip bitirecek bir beraberlikten bir an önce kurtulmak ya da böyle bir beraberliğe girememek acı çekmenin gerekçesi olmamalıdır. Neyse, bu konuyu romana bırakalım, o anlatsın basiretli okurlarına ve kafaları açsın.

    Sanattaki her köklü yenilik, toplumdaki köklü değişimlerle birlikte gerçekleşir. Toplum köklü değişimin eşiğindedir ya da köklü değişim gerçekleşmiştir. Sanatçı da bu değişimlerin etkileri içinde sanat yapar. Bu noktada sanat değişime katkıda bulunurken, değişim de sanata katkıda bulunur. Sanatta gerçekçiliğin özünü bu nokta belirler. Çernişevski’nin büyüklüğü işte bu nokta ile ilgilidir. Gerçekçi sanatçı yaşadığı toplum düzeninden bir sonraki toplum düzeninin özlemi ve coşkusu içindedir. Feodalizm kapitalizme, kapitalizm sosyalizme gebedir. Feodal yapının ilerici sanatçısı burjuvazinin öncülüğündeki burjuva demokratik devrimin coşkusu ve açtığı ufuk çerçevesinde ürün verir. Feodal yaşam biçimi içinde kapitalist yaşam biçiminin etkisinde kalmak gerekirken, Çernişevski sosyalist yaşam biçiminin etkisinde kalarak gerçekleştirmiştir Nasıl Yapmalı’yı ve bu bir tek Çernişevski’ye özgü bir ustalıktır. Yani yaşadığı dönemin bir sonraki yaşam biçiminin değil de, ondan da sonrakinin sanatını yapmıştır o. Gerçekçi sanatçı ufukta görünene bakarak ürün verirken, Çernişevski ufuktan sonraki ufka bakmayı ve görmeyi becermiştir. Bin sekiz yüz ellilerin Çernişevski’si, günümüzün pek çok sanatçı geçineninden ne kadar ileridedir bunu varın siz hesaplayın. Tolstoy, Balzac, Dickens, Stendhal gibi ustalar feodalizmin çürümüşlüğünü yerin dibine batırırken ve burjuva devrimlerinin etkisiyle coşarlarken, Çernişevski kapitalizmi aşmış, sosyalist yaşam ve o yaşamı kurmanın etkisiyle o yaşamın insanını karakterize etmiştir.

    Çernişevski’nin en büyük özelliklerinden biri de, roman karakterlerini asla içinde bulundukları koşullardan soyutlamamasıdır. Ne aşk konusunda, ne kişilerin işlediği suçlar, ne de diğer konularda bu önemli gerçekliği göz ardı eder. Burayı bir örnekle pekiştirelim. Romanın başta gelen karakterleri Kirsanov, Lopuhov, Vera ve Rahmetov’dur. Bunların hepsi sosyalist yaşamın karakterleridir. Mariya Pavlovna, Vera’nın annesidir. Vera’nın annesini de babasını da kişilik olarak belirleyen şey, herkes için geçerli olduğu gibi, kendi çabaları değil, içinde bulundukları koşullardır. Bireyleri içinde bulundukları koşullar belirler gerçeğine uygun olarak şöyle tipler Pavlovna Mariya’yı Çernişevski.

    Vera’nın annesi ve babası bir malikanede aşçı olarak çalışırlar ve süreç içinde malikanenin kahyalığına kadar yükselirler. Kolay olmaz bu yükselme ve bedeller öderler. Anne içinde bulunduğu koşullar gereği malikane sahiplerinin en çirkin emellerini bile yerine getirmek zorunda kalır. Baba da değişik sorunlar yaşayarak insanı onursuzlaştıran emellerin onursuz kişiliğinin alışkanlığı içine girer. Anne cinsel arzuların bile aleti olması gereği, onursuzluğun olağan bir karakteridir. Artık çirkef bir anne ve çirkef bir babanın kızı olmaya bağlıdır Vera’nın kaderi.

    Zaman geçmiş Vera büyümüş ve güzelleşmiştir. Bu arada piyano çalmayı ve terziliği öğrenmiştir. Malikane sahiplerinin delikanlı çağındaki oğulları kızın annesinden yararlandığı gibi Vera’dan da yararlanma isteğine kapılır. Onu nasıl elde edeceğini arkadaşlarına ballandıra ballandıra anlatır. Vera onun bu isteğine karşı çıkar ve teslim olmaz. Olacak şey değildir bu. Kendine büyük bir lütuf gibi sunulan bu birlikte olma isteğine karşı koymak şaşılacak şeydir. Delikanlının isteğini kendine verilmiş bir paye gibi kabul edip seve seve onun koynuna girmesi gerekmez miydi? İşin gönüllü olması için işin içine para ve bol hediyeler girer. Vera asla ödün vermez. Karşı koyuş Vera’yı daha da cazip hale getirir. Durum gencin Vera’ya âşık olmasına kadar gider ve bu kez delikanlı kıza evlenme teklif eder. Kız olanca tepkisiyle yine hayır der. Hele evlenme teklifini reddetmesi olacak şey değildir.

    Kızının, delikanlının metresi olmayı reddedişine sinirlenen anne, kızının evlenme teklifini kabul etmeyişinden dolayı çileden çıkar. Artık bu evde yaşamak Vera için bir işkencedir. Bu noktada şöyle seslenir okurlarına Çernişevski:

    “Basiretli okurum, bu kadına kızıyorsun biliyorum. Ama onu bu duruma getiren nedenleri hiç düşündün mü? Bu nedenler ve bu nedenleri yaratanlar mı suçlu, yoksa Vera’nın annesi mi?”

    Romanı okudukça şu soru çakılır beyinlere ve cevabı da buldurur. Hiç kimse kendi kendini belirleme olanağına sahip değildir. Kişiler içinde bulundukları koşullara göre belirlenirler. Koşulları hangi sınıf egemense o sınıf belirler ve alt sınıf bireyleri de bu koşullar içinde yaşamak ve kişilik kazanmak zorunda kalırlar. Emekçiler kendi koşullarını yaratmak için örgütlenerek büyük bir güç haline gelmek zorundadırlar. Eski yaşam koşullarının yerine yeni yaşam koşullarını geçirmenin yolu buradan geçer.

    Burada Çernişevski çok önemli bir gerçekliğe yine parmak basar. Annesinin, babasının baskısı ve delikanlının metresi olması için zorlaması ve daha sonra evlilik teklifleri yüzünden Vera çok bunalımlı günler geçirmektedir. Delikanlı Vera ile buluşur ve onu çok sevdiğini, onun için deli divane olduğunu söyler. Vera’nın cevabı tam yerine oturur ve okuyucunun belleğine kazınır.

    “Bu nasıl sevmektir ki sevdiğine bu kadar büyük acılar çektiriyor?”

    Evet sevmenin ve aşkın gereği böyle olmaz. Zaten delikanlının aşkı gerçek bir aşk olsaydı, kişilikler ve beğeniler de birbirini tutmuş olurdu. Eğer kavuşmak sevdiğine acı çektirecekse bedeli ayrılık olmalıdır ve bu ayrılığı karşılıksız seven, sevgisi gerçekse, yanıldığını anlamalı ve bu ayrılığı gönüllü olarak kabul etmelidir. Sosyalist yeni insanın aşk konusunda romandaki yeri işte böyledir.

    Başka önemli bir konuyu açalım. Vera bu sıkıntılar içindeyken, üniversitede tıp öğrencisi olan Lopuhov’la, Vera’nın küçük kardeşine ders vermesi için para karşılığında anlaşmaya varılır. Bu yüzden Lopuhov sık sık Veralara gelir. Lopuhov’la, Vera giderek yakınlaşırlar ve Lopuhov sıkıntılar içindeki Vera’yı yanına alır. Tek başına geçinmek durumundayken Vera’nın yükü de üzerine binince, Lopuhov üniversiteden ayrılmak zorunda kalır. Aralarındaki duygusal yakınlık böyle başlar ve Vera kendinde beliren minnettarlık duygusu ve aşk karışımı bir ruhsal biçimlenme sonucu Lopuhov’la evlenir. Kirsanov, Lopuhov’un üniversiteden arkadaşıdır. Kirsanov üniversiteyi bitirir ve tıp doktoru olur. Sık sık Lopuhovlarla bir araya gelirler. Süreç içerisinde Vera’nın, Lopuhov’a olan aşkının gerçek aşk değil, Lopuhov’un, Vera’ya yaptığı iyilikler sonucu gelişen minnet duygusu olduğu kendini belli etmeye başlar. Vera, içten içe Kirsanov’a karşı beliren duygularını Lopuhov’a bağlılığı yüzünden şiddetle bastırmaya çalışır. Ruhunda huzursuzluk veren bir gerilim başlar ama bunun ne olduğunu kendisi de anlamaz. Sebebini kendinin de bilmediği bir mutsuzluk içine düşer. Durumu hisseden Kirsanov aynı duygular kendinde de belirdiği için, bir daha Lopuhovlara uğramaz. Vera acı çeker ama asla Lopuhov’a ihanet etmez. Kirsanov’a olan gizli aşkına öyle şiddetle karşı çıkar ki, bilinçaltı bu aşkı anlamasına izin vermez. Vera’nın gördüğü rüyaların anlamını çözen bilinç ustası, dayanıklılık ve direncin eşsiz örneği Rahmetov devreye girer. Durum iyice netleşince Lopuhov iki aşığın kavuşmasının önünü açmak için intihar etmiş süsü vererek ortadan kaybolur. Bu durumda kavuşmayı ne Kirsanov’un vicdanı kabul eder, ne de Vera’nın. Kavuşmalarını ve sosyalist ilişkiler içinde mutluluğun en yücesini yaşamalarını romana bırakalım. Burada önemli olan sosyalist ilişkiler içerisinde Çernişevski’nin yarattığı yeni insan tipinin böyle bir aşk karşısındaki tavrıdır. Lopuhov da, Vera da, Kirsanov da bu yeni insan tipinin yüce örnekleridirler. Böyle insan tiplerinden oluşan bir toplum düşünün. Ne sömürü, ne yoksulluk, ne ayrılık, ne insana acı çektiren insan. Diz boyu mutluluk be, diz boyu mutluluk. Yeni bir yaşam ve yeni bir insan. İşte Nasıl Yapmalı’nın özü.

    Anlaşamadıkları için, eşinden ayrılmak zorunda kaldıkları için acı çekenler, siz de Çernişevski’ye bir kulak verin. Neden bazı eşler Kirsanov’la, Vera’nın yaşadıkları gibi diz boyu mutluluğu yakalayamazlar da birbirinden rahatsız olup yaşamı kendilerine zehir ederler? Bunda evlilik bilincinden eğitime, her yaş döneminde o yaş dönemine uygun olanaklar içinde yaşama hakkından, birikmiş sorunların birikmiş bozuk kişilik yapısından kurtulmuş yeni insanı yakalamayan toplumsal bozuk yapıya pek çok etmenin etkisi yok mudur? Bunun tersi bir yaşamda, bozuk yaşam biçiminden kaynaklanan bozuk kişilikler ortadan kalkacaktır. Aynı olgu her şeyi olumladığı gibi evliliğe giden yolu da, evlilik ilişkilerini de olumlayacaktır.

    Yanlış evlilikten sonra ki, böyle bir yaşam biçiminde baştan o seçimin yanlış olduğunu anlamak olası değildir, ayrılık gündeme gelince ve bu kez de eşlerden biri ayrılığı kabullenmediği için acı çekilir. Eşlerin mutlu olması için öncelikle kişiliklerin ve beğenilerin birlikte birbirini tutması gerektiğini söylemiştik. Özellikle kişilikler birbirine uygunluk içinde değilse Lopuhov’la, Vera’da olduğu gibi mutlu olmanın olanağı yoktur. Yani renkler başka başkadır. Bu ikili birbirine uymayan ikilidir. Öyle olunca bu birliktelik de ayrılık zaten vardır. Bu ikili aynı yatakta, aynı çatı altında ayrılığı yaşamaktadır. Böyle olunca da mutsuz ve geçimsizdirler. Burada yapılması gereken şey var olan ayrılığı gizlemek yerine, onun gereğini yerine getirmek ve o ayrılıktan kurtulmayı gerçekleştirmektir. Yani ruhlarında yaşadıkları ayrılığı yaşamda da uygulayarak kendilerini özgürleştirmek ve yeni bir birlikteliğin önünü açmaktır. Lopuhov’la, Vera, Kirsanov’la, Vera evlilikleri bunu karşılıklı açıklayan örneklerdir. Yeni bir yaşam ve yeni bir insan düzeninde evlilikler bilinçli ve gerçek aşka dayalı olacağı için, mutsuzluk söz konusu olmayacaktır.

    “Herkes mutlu olmadan biz de mutlu olamayız.”

    Çernişevski’nin yeni insan, yeni yaşam için bir iç gerilimi ve buna dayalı olarak bir sorumluluğu vardır. Hemen romanın başında az ama giderek çoğalmakta olan başkalarına acı çektirmeyecek ve acı çektirenlerin de karşısına dikilecek o erdemli ve mücadeleci insanların toplumundaki varlığını sevinçle müjdeler. Bu roman da bu gelişmeye katkıda bulunsun diye bir sorumluluğun yerine getirilmesidir. Romandaki yeni insan betimlemelerini biraz daha açalım.

    Lopuhov tıp öğrencisidir. Doktor olup muayenehane açarsa kısa sürede zengin olacak ama onun düşlerinde yatan bu değildir. O bilimin gelişmesi için yoğun çalışmalara verecek kendini. Böyle insanlar önceden pek yoktu ama sayıları yeryüzünü kaplayan aydınlık lambaları gibi çoğalmaya başlamıştır.

    Vera, Dıckens için: “Onlar iyilik dolu olarak yoksul yaşayanlara acıyorlar. Ya ben öyle miyim? Ben yoksulluğun olmadığı bir yaşam istiyorum. Önceden o yazarların kitaplarında yoksulluğa karşı olmak, sadece bir düşünce olarak vardı. Şimdi öyle mi? Hayır. Şimdi bu düşünceler yaşamın içinde, yaşayanların arasında var. Bu insanlar kırlardaki güzel kokulu çiçekler gibi çoğalıp etrafa yayılıyorlar. Asıl tuhaf olan şu yaşamda bazı insanların senin gibi düşünmemeleridir.”

    “Ben sevinçliyim, mutluyum demek, bütün insanlar sevinç içinde olsunlar, mutlu olsunlar demektir.”

    Yeni insan yalnızca dürüst değil, yeni yaşam için gerekli olan bütün donanımlara sahip insandır. Hilebazların hilesine karşı koymasını bilir o. Ya hilebazlar o kadar güçlü müdürler?

    “Başkalarını aldatmada ulaştığı yetkinliği, kendisinin aldatılmasına zırh yapabilen insanlar pek azdır. Ama yalnızca yüreklerinin temiz olmasıyla bu tehlikeden kendini korumuş insanlar pek çoktur. Dünya’nın tüm üç kağıtçıları, dolandırıcıları, madrabazları tanıklık ederler ki, eğer bir parça sağduyusu ve yaşam deneyimi varsa, namuslu, dürüst insanı aldatmaktan daha zor bir şey yoktur.”

    “Aptal olmayan insanı yalnız başınayken asla kandıramazsınız.”

    Çıkarcılar, madrabazlar örgütlüyken, ya onlar da örgütlü olurlarsa, sonuç ne olur?

    O kendi kendineyken, kendisiyle ilgili çevrilmek istenen dolapları anlar ve uyanık olur. Ya çok iken? İşte buradaki çokluk örgütsüz çokluktur ve kandırılması o karmaşa içinde daha kolaydır. Bu noktada çıkarcıların örgütlü saldırıları karşısında, çıkarcı olmayanların örgütsüz dağınıklıklarının kandırılmaya yatkın olduğunu vurgularken, sömürülenlerin de bilinçli bir örgütlülüğüne yine vurgu vardır. Çernişevski’nin o zaman estetize ettiği bu sorun, günümüzün yine geçerli olan en önemli sorunu olmaya devam ediyor.

    Romanda ayrıntılara sinmiş o kadar çok değer var ki, onu gözden kaçırmamak, okuyucunun romanı okurken ilgisinin sürekli romanda olmasını gerektirir. Bu ayrıntılarda saklı olanların pek çoğunu romanı ilk kez okuyanlar kaçırabilirler. Daha önceden romanı okuyanların okurken neleri kaçırdıklarını anlamaları, romanı bir kez ve daha dikkatli okumaları ile mümkün olacaktır. İlk kez okuyanlar daha önceden anlatmaya çalıştığım gibi, sonradan bir kez yine okuma ihtiyacı duyacaklardır. Çok anlamlı olarak romanın genel bir gidişi, genel bir özü vardır ama o genel gidiş içinde, okuyucunun ilgisinin biraz da dağınık olabileceği ya da o bölümü o genel gidiş içinde basit değerlendirebileceği, yani okuyucuya öyle gelebilecek yerler olabilir. İşte oralarda da öyle önemli değerler saklıdır ki, bir madencinin aradığı yerde maden varken, onu bulmuşken, bulamadığını sanıp aramayı bırakması gibi bir şeydir bu durum.

    Evet, unutulmazlar arasında yerini alan bu eser günümüzden yüz elli yıl kadar önce yazılmış bir şaheser. Çernişevski bu romanı Çarlık baskıları altında, çarlık zindanlarında dört ay içinde yazmıştır. Dümdüz bakınca öyle denebilir ama bence Çernişevski onu kafasında çok daha önce yazıp bitirdi ve sonradan dört ay içinde onu oradan çıkarmayı başardı. Lenin’den, Marks’a kadar pek çok insan Çernişevski hakkında olumlu şeyler söylemişlerdir. Çarlık onu adım adım takip etmiştir. Kırk yıl kürek cezasına çarptırılmış ve Sibirya’ya sürgüne gönderilmiştir. Oradan ancak yirmi yıl sonra bir aftan yararlanarak dönebilmiştir. Bu değerli yazarı ve eserini yeniden hep beraber keşfetmek, onu layık olduğu yerde hep beraber kucaklamak dileğimle. Unutmayalım ki sosyalist gerçekçiliğin ilk baş tacıdır Nasıl Yapmalı. Eşinize, dostunuza, sevdiğinize, armağan edeceğiniz, önereceğiniz bir yaşam kaynağıdır.
  • 432 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabın sonu gerçekten olmasını en dilediğim şekilde bitti bu yüzden mutluyum.Koskaca evrende o kadar aksiyonun içinde Malyen ve Alinanın aşkı kesinlikle kitabın en güzel noktası.Çok fazla gözyaşı döktüm onlar için ve yaratılan Malyen karakterine gerçekten bayıldım.Evet kabul etmek gerekirse oldukça ütopik bir karakter fakat bir o kadar da gerçekçi.Ayrıca yazarın anlatım dili tüm duyguyu insana verebilen cinsten.Eminim çoğu kişi bu kitapla duygusal bir bağ kurmuştur.Filmi çıkarsa izleyip izlemeyeceğimden emin değilim.Ortaya mükemmele yakın bir iş çıkmazsa büyük ihtimal izlemem.Kafamfaki haliyle mükemmel çünkü.Bu güzel seri için yazara çok teşekkür ediyorum.
  • 384 syf.
    ·Beğendi·9/10
    İyiki okudum dediğim kitaplardan oldu ve en'lerim arasına hızlı bir giriş yaptı.
    Kesinlikle her anne baba okumalı..

    Hatta size bu konuda ufak bir önerim var, tabiki öncelikle siz alın ve okuyun.
     Sonra hani yeni evlenen yada hamile bir arkadaşınıza,hayırlı olsuna giderken yada bir davete  'aman elim boş gitmeyeyim şuradan bir kilo tatlı yada mutfak eşyası alayım'cılardansanız artık tatlı,hediyelik eşya yerine şu kitabı götürün derim...

    Belkide o evdeki yavrucağın namazların da sizinde iziniz olur

    Ne demişti Efendimiz(sas);
    “Kim hidayete çağrıda bulunursa, kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmeyecektir. Kim de dalalete davet ederse, kendisine tabi olanların günahları kadar günah ona verilecek ve tabi olanların günahlarından da hiçbir şey eksilmeyecektir.”


    Gelelim uzuuunn özetime(kitap 383 sayfa olunca o kadar uzun değil aslında)


    Namazla büyüyen bir çocuk istiyorsak;








    DAHA ÇOCUĞUMUZ OLMADAN ÖNCEKİ NAMAZ EĞİTİMİ


    Ilk namaz eğitimimiz duamızdır.

     Daha doğmamış olan çocuğun ibadet terbiyesi önceki neslin duası ile başlar.



    Hatta eş seçerken dindar ve ahlaklı olanını seç diyen Resulullah'ın dediği gibi taa eş seçiminde dikkat etmeliyiz..



    Unutmayalım neslimizi ya namaz nesli olacak ya da namazı zayi edip şeytanın ve arzularının peşi sıra giden bir nesil olacaktır.



    Bir namaz kahramanı yetiştirmek istiyorsak daha o bebeği taşırken seccade başındaki zamanlarınızı kıymetini bilmeliyiz. Onun ilk tanıştığı namaz; bizim karnımızda yaptığımız Rüku ve secde ile başlar ve bu ölene kadar devam eder.

    Sonra her Yaşın Ayrı ayrı terbiyesi vardır.


    Neyi nasıl öğretmeliyiz önce  bunu öğrenmemiz gerekir;

    İlk olarak inanç eğitimi.

    (Çocuğa inanç eğitimi verirken kısa net cevaplar, ilimden çok inanç içerikli cevaplar vermeli, daha soru oluşmadan önce, çocuğa Allah'ı doğru bir şekilde tanıtmaya çalışmalıyız.) Bunu için önce kendi heybemizi doldurmaliyiz..



    Unutmayalım;Allah hakkında doğru bilgileri biz öğretmezsek, çevremizdeki herhangi biri ona inanç hakkında yanlış bilgiler öğretmekte gecikmeyecektir. 

    (Yeter ki koyunun başı başı olsun çobanlık için herkes sıraya girer)



     Ve unutmayalım ki örnek biziz. Eğer bizim gözlerimiz Allah dendiğinde parlamıyor da, para dediğinde ya da şöhret dendiğinde parlıyorsa çocuğun Allahı tanıması çok zordur. Daha evladımız doğmadan gözlerimizin neye parladığını kontrol etmeliyiz?



    Ebeveyn olarak doğru hedef koymalıyız. Hem kendimize hem de çocuğumuza…



    Dikkat etmemiz gereken husus; çocuktan önce kendimize düzeltmek olacak yoksa Allah'ı yanlış tanımaya sebep olabilecek bazı unsurlara onları itebiliriz. Bunlar aşırı zenginlik hayalleri, Şöhret akıntısı ve bitmek bilmeyen-olmadık isteklerdır. Çünkü vaktinde çocuğun içindeki Allah'ı arayan manevi açlığı doldurmazsak ilerde cocuk bu açlığı aşırı zenginlik veya şöhret hayalleri ile doldurmaya çalışılır.



    Sözlü akait eğitimi için çocuğa Rabbin kim? Dinin ne? Seni kim yarattı? niçin yarattı? bu soruları sorup cevaplamalıyız.(Bu konularda olası sorulara hazırlık yapmalıyız)



    Akaid eğitiminden sonra ibadetler ve namaz geçmeliyiz.



    Namaz eğitimi sırasında aşırı serbest ve ihmalkar olmamalıyız.

    Unutmayalım  anne-babalar olarak biz hayatımızda neyi eksik bırakmışsak, çocuğumuz o konuda eksik kalacaktır.

    Sonrasında ise bu çocuk niye böyle diye yakınmak hiçbir şeyi değiştirmez… çünkü bunun kaynağı ihmalimizdir. (Yani bizim çocuksuzken ki halimiz, ibadetlerle ilişkimiz bile çocuğumuzu etkileyecektir)



    Rad Suresi 28. Ayette; 'onlar iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur' ayeti çocuk yetiştirirken de bize örnek olmalı çocuğun her dönemde zikirle muhatap etmeliyiz.(taa karmızdayken başlayarak)





    0-3 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ


    Yeni doğan bebeklere; ezan okuruz. Bu ona secde eğitiminde hayatı boyu rehberlik ediyor.

    Bu ezanla "ey küçük bebek Sen dünyaya ne için geldin biliyor musun? Sadece bu çağrıya icabet etmek için geldin, başka bir gayeye bunun önünü asla geçirmeyesin, başka şeyler için namazını asla terk etmesin, Allah'ın arzusu önünde başka Arzuları geçirmesin" demektir..



    Daha sonraki yeni doğan sünnetleri; tahnik,Akika kurbanı,saç tıraşı ve ağırlığınca altın, isim koyma, emzirirken duygularımıza ve yiyeceklerimizde haram karıştırmama ve bol bol dua..




    0-3 yaş döneminde; çocukların etrafı keşfederken bazen zarar verebilecek unutulmamalı, çocuğumuzu korumalıyız, onun ritmine ayak uydurmalıyız, yapabileceği işlerde desteklemeli zararlı örneklerden korumalıyız.



    Kendimizi güzel örnek yapmalıyız, yanında dedikodu ve ahlaksızlık içeren hiçbir konuşmaya yer vermemeliyiz.

    Bu açıdan televizyona çok dikkat etmeliyiz.



    Çocukların ibadetlere karşı isteksiz ve gevşek insanlarla vakit geçirmemesi için elimizden geleni yapmalı bu konuda tedbirler almalıyız.



    Eğer çocuğun yakınlarında olumsuz etki bırakmasından endişe ettiğimiz biri varsa o zaman çocukla kuracağımız yakınlık dozunu daha fazla artırmalıyız.

     Burda yeterince iyi olursak, çocuk sevinç ve coşkuyu anne ve baba ile hissettiği sürece dışarıdaki olumsuz etkiler zaman içerisinde önemini kaybeder.



    Çocuğumuzu eğiten bizim duygularımızdır.

     Yani sen sevinçle namaza gidip, huşu içinde namaz kılıyorsan, Ramazanı sevinç havasında yaşıyorsan, zikrederken evladını seni görüyorsa bunlar ona çok güzel duygu geçişleridir.


    Çocuk ilk konuşmaya başlayınca eğitimde başlamalıyız.(la ilahe illallah?Allah ismi,esma-ül Hüsna önceliğimiz olmalı sonrasında Allah'ın rahmeti gördüğümüz her şeyden örneklendirerek Tefekkürü öğretmeli, yine beğendiği şeyler üzerinden Allah hatırlatmalıyız.

    Allah'ın sınırsız gücüne dikkat çekmeliyiz.

    Burada dikkat etmemiz gereken bir husus biz Allah'ı doğru temsil edemezsek çocuk Allah'ı yanlış tanıyabilir. Ve Allah'ı yanlış tanımak başkalarına yanlış tanımaya da benzemez bunun için Lokman Hekim'in oğluna nasihatleri bizim için çok güzel örnektir.)





    3-6 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ


    3-6 yaş döneminde; bu yıllar onun kişiliğinin şekillendiği yıllardır.

     O yüzden buradaki kusurlar geri dönüşü olmayan zararlar doğurur.

    Bunun için ailemizde belirgin bir İslami atmosfer olmalıdır.

    Çocuğu Kur'an'a özendirmeliyiz,evladımız bizi 5 vakit nafile ve gece namazları kılarken görmeli.



    Bebeklikten başlayıp 6 yaşa kadar dönemde çocuk sevgiye doyurulmalı.

    Sevgi, bağlanma, saygı gibi asli duyguları düzgün yerleştirmeliyiz ki ileriki yaşamında bütün hayranlık ve ilgisini Allah'a yöneltebilsin..

    Bunun için sevdiğimizi açıkça söylemeli, kucaklayıp öpmeli, başlarını okşamalıyız.



    6 yaşına kadar öğrendiği şeyler sonraki hayatının binasının temeli olacağı için bilinçaltı çok güzel doldurmaliyiz.



    Bizim kıldığımız namazlar izletilmeli,bunları bilinçaltına kaydetmesine izin verilmeli, yanında dualar, cemaat ve  huşu içinde kılınan namazlar, abdest ve namaza konu alan çeşitli kitaplar, namaz içerikli hadisler için yazılan defterler, oyunumuzda namaza önem veren oyunlar, namaz içerikli şiirler ile çocuğun bilinçaltı doldurulmalı.


     


    İlk konuşmaya başlayınca la ilahe illallah sonrasında kur'an-ı Kerim'den İsra 111 ayeti ezberletmeliyiz.



    Ibadet eğitiminde önce kime ibadet edileceği öğretmeliyiz ve burada yavaş ama temkinli ve sağlam adımlarla gitmeliyiz. Bir seferde bütün bilgileri yüklememeliyiz.



    İlk eğitim " la ilahe illallah"tan başlamalı dedik yani çocuğumuz;

     Allah'tan başka yaratan rızık veren ve gözetip idare eden olmadığına inandırmalıyız(yani rububiyetin sadece Allah'a ait olduğunu bilmeli)


    Yaratan Allah olduğuna göre bütün hayatımızı onun istediği gibi yaşamak zorunda olduğumuzu başka seçeneğimiz olmadığını bütün hayatımızın ibadet olduğunu bilmeli(Yani uluhiyetin Allah'a ait olduğunu kabul etmeli.)

    Esmaül Hüsna ile Allah'ın bütün isimleri sıfatları örneklendirilmeli.

    Burada Peygamberimizin yeğeni olan Abdullah ibni Abbas adındaki çocuk sahabe ile yolculuğundaki hadisi şerifi rehberimiz olmalı.

    Öncelikle Emir ve yasaklara mutlaka riayet etmesi gerektiğini öğretmeliyiz.

    Yani; eğer Allah sana bir nimet vermeyecekse bütün insanlar bir araya toplansa da onu elde edemeyeceğini,ne beklersen Allah'tan beklemelisini ve sadece Allah'tan korkmalısını, Allah dilemedikçe kimsenin zarar veremeyeceğini sürekli hatırlatmalıyız. Ayrıca Ümit sevgi ve korku bunları önce kendimizi iyice anlayıp sonra çocuğa bunları güzelce aktarmalıyız.



    Evde abdest ve namaz içerikli piyes ve dramalar oynamalı,Kur'an öğretme, evde peygamber ve sahabe sevgisi ile karakterlerinin oturmasını sağlanmalıyız.

     Akıllı telefon ve tabletlerden uzak tutmak ve evimizde sürekli açık duran sohbet dersleri çocuğun eğitimi için çok önemlidir, unutmayalım.


    Bu yaşta ayrıntıya girmeden her şeyin genel hatları öğretmeliyiz.

     Kısa açıklamalarla telkin yeterlidir. Gün içerisinde sık sık namaz bizim en önemli görevimizdir,müslüman olduğumuz için namaz kılarız gibi kısa cümleler kurarak kesin mesajlar göndermeliyiz.


    Çocuğun bir oyun gibi bizi taklit yeteneğinden namazda abdest ve diğer ibadetlerde faydalanmalıyız..


    Onunla namaz içerikli oyunlar oyun oynamalıyız tek başına oyuna terk etmemeliyiz.



    7-9 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ


    7-9 yaş arasında;

     rol model olmalıyız. Çünkü bu yaşta çocuk etrafta olup biteni ilk kez anlamaya başlar.

    7 yaşında ilk namaz ile tanıştırmalıyız.

     Bunu yaparken namaz günü adıyla yaş pastalı özel bir kutlama ilanı yapılmamalı.

    Çünkü namaz tek kişilik bir eylemdir ve iç alemde beslenir. Namaz günü yapıldı diye namaza ihtimamı gösterilmesini beklememeliyiz. Ayrıca çocukta anlık oluşturulacak doyum onun namaza ihtimam göstermesine mani olabilir,gelen davetliler tarafından henüz hak etmediği takdiri gören çocuk iç doyuma ulaşabilir ve namaz günlerinde abartılı takdir ve şişirilmiş itibar egoyu dengesiz bir şekilde besler.Bu da çocuk için doyum olabilir.

     Çünkü namaz 1 günlük pasta toplantısı olmanın çok uzağında Ömürlük bir eylemdir.



    Ilk namaz olarak sabah namazı olabilir.Çünkü güneşin doğuşuna yakın olan vakitler en kıymetli vakitlerdir.Bu yüzden bu uygulama faydalı bir uygulama olur.


    Erkek çocukları için ilk namaz camide kaldırılması da güzeldir.


    Çocuğa namaza götüren şey şölen ya da etkinlik değil namaz kılan ev halkını görmesi ezanın dinlenmesi ve cemaat olmalıdır.


    Çocuğumuza sağ ve solundaki meleklerin tanıtmalıyız.



    Anne-baba olarak  çocuğun ibadete ihtiyacı olduğunu unutmamalı ve ertelememeliyiz..



    Çocuğumuza gününün nasıl geçtiğini anlatmayı adet haline getirtirsek, sonrasında Allah'a tekmil vermeye alıştırılır. (Yani çocuk namazla Allah'a ifade vermelidir.)



    8-11 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ



    8 -11 yaş arasında;

    Artık Çocuklar namaz kıl çağrısından çok namaz kılış şekli ile ilgili bir yaşa gelmiştir.


    9 yaş çocuk eğitiminde kilit yaştır. Eğer anne baba olarak biz  ibadette aksaklık yaparsak,çocuğun manevi dünyası tamamen sarsılır.

    Anne baba olarak en büyük derdimiz namazsa çocuk da bunu dert edinir…



    10 yaş çocuğun gördüğü ve seçip beğendiği değerlere sıkıca bağlanma yaşıdır artık soyut işlemlere geçilmeliyiz.


    Cennet cehennem melekler gibi görünmeyen alemde ki bütün her şeyi yeniden anlatmanın tekrar bilgilendirmenin faydası olacaktır.Çünkü bu yaşta daha iyi anlayacaktır. Niçin namaz kıldığını,kılmayan kimsenin nasıl bir sonuna karşılaşacağını önceki anlatımlardan daha gerçekçi bir üslupla anlatmamız gerekmektedir.



    Anne baba olarak henüz mesul değil yanılgısına kapılmamalıyız.

     Çocuğu doğduğu andan itibaren ibadet aşkıyla büyütmeliyiz.



    Nasıl olsa büyünce kılacak gibi bir yanılgıya da asla düşmemeliyiz.

     O büyüyünce kılacak peki sen ne yapacaksın?Senin anne babalık görevini ne olacak?

     


    10 yaşa özel tavsiyeler;

    Öncelikle sınırsız sevgi ve merhamet yani sağlıklı iletişim kurmalıyız. Çünkü Rahman'a itaate çağırmak ancak rahmetle olur.



    Namaza çağırırken kullanılan ses tonu ile dikkat gerekir sabırla davranmalıyız.

    'Kalk hemen namazını kıl' yerine 'Vakit girdi yavrum haydi namazımızı kılalım'.

    'Senin namaz kılacağın yok ben hatırlatmasam,geçip gidiyor' yerine 'bakalım namazı ilk hangimiz hatırlayacak?'

    ' Aklın başında bile değil namaz vakitlerini bile bilmiyorsun' yerine 'namaz vakitlerini bilmemen çok normal Ben de senin gibi iken bilmezdim ama ara sıra saate bakıversen bence benim öğrendiğim yaşlardan daha önce öğrenebilirsin'tarzında daha olumlu yaklaşımlarla namaza sevk etmeliyiz.



    Disiplini elimizden bırakmamalıyız. Ne gevşek ne de çok sıkı bir disiplin olmalı bu.



    Doğru disiplin yönteminde; ne sürekli kontrol edici bir baskı vardır nede kuralsızlık ve aşırı özgürlük..

    Çocuk sorumluluklarını bilir, evde kendisini ne patron olarak hisseder ne de silip kalır.

    Disiplin otorite değil rehberliktir,kurallar belirlenmeli çocuk uygulama konusunda fikir vermelidir,çocuğa aile içinde görev ve sorumluluklar verilmelidir, çocuğun öğrendiği doğrulara kendisinin sahip çıkmasına teşvik edilmeli ona serbest alan verilmelidir, rehberliğe devam ederek tabii ki çocuğa olduğu gibi sevilip kabul gördüğünü anlamalı ki anne babasının kendisini yönlendirdiği kurallar konusunda anne babaya öfke duymasın..

     Çocuk yaptığı hataların sonucu ile yüzleştirilmekten kaçınılmalı.

     Gün içerisinde çocukla mutlaka en az 20 dakika birebir sohbet edilmeli  özel anlar yaşamaya dikkat edilmeli, düzenli olarak birlikte yaşına uygun oyunlar oynayıp aktiviteler yapmalıyız.Çocuğun bize  öfke biriktirmesini fırsat vermemeliyiz.



    Çocuğun manevi gelişimi için ilk şart aile içi uyumdur. Unutmayalım; büyük ağaçları ancak büyük sarsıntılar yıkabilir ama taze fidanlar küçük rüzgarlarla yıkılabilir. Hatta kökünden bile kopabilir.



    Düzenli kılacağı namazlara hazırlanmak için abdesti çok güzel anlatmalıyız.


    Çocuğumuza kıldığı namaz için ödül vermemeliyiz.Çünkü ödülü Allah verecektir. Ödülle namaza alışan çocuk ödülden vazgeçildiğinde namazdan davaz geçebileceğini sanabilir..



    Çocuğa namaz kahramanı olduğunu hissettirmeliyiz.



    Namazı ezan okunur okunmaz kılmaya ve kıldırmaya gayret etmeliyiz.


    Çocukta zaman bilinci oluşturmak için onu ara sıra saati sorup zamanla ilgili göndermeler yapıp gün içerisinde yapacağımız belirli bir etkinliği namaz vaktine göre ayarlayabiliriz,saat kullanımına, kendi saatine, değişen namaz vakitlerini takip etmesine yardımcı olacak takvim yaprağı gibi şeylere dikkat ederek zaman bilinci oluşturabiliriz.



    Çocukların rutin işlerini belli bir namaz vaktine ekleyerek, her vakit namazı belirli bir eyleme bağlayabiliriz.

    (Okuldan geldikten sonra ellerini yıkamak için girince abdest almayı öğretmek ve Cemaatle namaz kılmak şu vakit namazdan sonra şunu yapacağız gibi)



    Evin her köşesinde namaza vurgu yapmalıyız. Belirli görseller tesbih seccade namaz başörtüsü takkesi gibi namaz sembolleri ile hafızalarına kazanmalıyız.

     Günlük namazlarımızı çocukların güleceği yerde kılmalı, namazı kenar köşe ibadeti olmaya mahkum etmemeliyiz.



    Anne baba olarak namazımızı takip ettiğimizi çocuklara sezdirmeliyiz..



    Ev içi etkinlikleri namaz saatine göre ayarlamalıyız.



    Çocuklara özel bir Mescit yapabiliriz.



    Her gün mutlaka bir namaz kahramanı hikayesi okuyup, hatta kendimiz bir hikaye oluşturabiliriz.Normal bildiğimiz hikayeleri de bu şekilde şekillendirebiliriz.



    Çocuk namaza iyice alıştıktan sonra bu evin içerisinde yoğun bir namaz gündemi oluşturmalıyız.

     Özellikle 40 gün hadisine dikkat etmeliyiz.



    Evden çıkarken çocuklara namazı tembih etmeli,onu dualarla uğurlamalıyız, çantasına namazı hatırlatıcı eşyalar koyabiliriz.



    Namazla ilgili ayet ve hadisler ezberleyebiliriz. Bunlara örnek;

    1.Namaz dinin direğidir terk eden dininin yıkmış olur.

    2.namaz her hayrın her iyiliğin anahtarıdır.

    3.müminin nuru ve beyazlığı abdest suyunun ulaştığı yere kadar varır.

     4.bizimle kafirler arasındaki temel fark namazdır namazı terk eden kimse küfre düşer.

     5.namazın farz olduğuna inanıp eksiksiz kılan cennete gider.

    6. Sabah namazının iki rekat sünneti dünya ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır.

    7.Dua rahmetin abdest Namazın Namaz cennetin anahtarıdır.

    8.namazın yeri vücutta başın yeri gibidir.

     9.Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet namazdır, namazı düzgün ise diğer amelleri kabul edilir, namazı düzgün değilse hiçbir ameli kabul edilmez.

    10.kim sabah akşam camiye gider gelirse,her gidip gelişinde Allah o kimseye cennetteki ikramını hazırlar.




    Evde Cemaatle namaz kılmaya dikkat etmeliyiz. Çünkü çocuk tek başına kıldığı namazda yakalayamadığı bazı duyguları cemaatte hissetmeye başlar.



    Erkek çocuklarına Cami alışkanlığı kazandırmalıyız.


    Namaz kılmayan kişilerle mesafeli durmalıyız.


    Dışarıdan alınacak desteği hafife alma almamalıyız. Çünkü çocuk evdeki gündemin devamını dışarıda da bulmalıdır.

     Mesela gençliğe adım atmak üzere olan çocuklar sık sık izledikleri filmlerden, telefonlar vesilesi ile her gün izlemeye maruz bırakıldıkları videolardan eğitimlerini alırlar.Siz bunları zararsız görebilirsiniz ama çocuğun beyni bunların en zararlı kısmı ile şekillenir.



    Yatsıdan sonra uyumayı alışkanlık haline getirmeli ve uyanmak için uyumalıyız.



    Abdest eğitimine küçük yaşlarda başlayıp, elini yüzünü yıkamaya giden çocuğa eğlenceli bir abdest merasimi yapabiliriz.Gece yatmadan önce abdestli yatmaları tavsiye etmeliyiz, abdestsiz namaza teşvik etmemeliyiz.



    Ezanı duyduğumuz zaman hep beraber dinlemeli ve faydaları hakkında konuşmalıyız. Çünkü Ezanı dinlemek görülmeyen imanla alakalı bir faydadır,ezan sonunda dediğimiz La havle vela kuvvete illa billah; "Allah'ım sen beni önemli bir göreve çağırıyorsun, ben de bu görevi mutlaka yerine getireceğim. Fakat Bütün güç ve kuvvetler senden olduğu için bu çağrıya icabeti kolaylaştıracak da sensin, bana bu çağrıldığım vaktin namazını eda etme imkanı ve kolaylığı ver" demektir..

     Bunu konuşmalı ve gündem yapmalıyız..



    Biz ezana özen gösterirsek bu çocuğun dikkatinden kaçmaz.



    Ezan duası ve manası hakkında konuşmalıyız.





    "Çocuklarınıza 7 yaşına geldiklerinde namazı öğretiniz,Eğer 10 yaşına geldiği halde kılmazlarsa onlara dövünüz" hadisi şerifini uygularken buradaki dövmenin; 

    -eline ya da kaba etine hafifçe vurmak şeklinde olduğunu ve 

    -ancak bebeklikten itibaren kendisine inanç eğitimi verilmiş, 

    -7 yaşında namaza başlatılmış ve 

    -10 yaşına kadar düzenli bir şekilde namazı takip edilmiş,

    -alışması sağlanmış çocuklar için geçerli olduğu unutulmamalıyız.!!!!


    -Bu uygulama 7 yaşındaki alıştırma döneminde sert ve baskı ile namaz öğretilmiş kendisine namaz sevdirememişsek,doğru bir şekilde anlatılmamışsak  bu hadis bizim için geçerli değildir.


    -Namaz asla dayakla ve sert musluklu öğretilmez.


    - Bu uygulama çocuğu hem dünyasını hem de öteki alem için karşılaşacağı daha büyük cezalardan koruma maksadı taşır bunu unutmamalıyız.


    -Bu hadis anne-babalara namazın ehemmiyetini tam anlamıyla kavratan bir hadis olmalıdır.


    -Basit meselelerden dolayı dayak yemiş bir çocuk buradaki uyarıya hiçbir anlam yüklemez..


    -Buradaki dövme hakkında;

     7 yaş öncesi çocuğa vurulmaz,

     dayak eğitim maksatlı olmalı,

     öfke boşalması şeklinde değil..

     Eziyet ve yaralama olmamalı, kasıtsız ve unutarak yaptığı davranışlar sebebiyle çocuk dönmemeli, vurulacak yerler çok sınırlı;baş yüz karın ve kasıklarda asla vurulmaz haramdır.

    üçten fazla vurulursa kısas gerekir. hafifçe ya da bükülü mendille ya da ince bir çubukla dövmeye müsaade vardır.


    -Döverim de severim de mantığı, bizim çocuğumuz da olsa bir şeyi değiştirmez.

     Allah onları bize vermişse emanet olarak vermiştir bunu unutmamalıyız.


    Çocukla hakaret,eleştiri ve aşağılama yerine motive edici şekilde konuşmalıyız.



    Aceleci olmamalıyız, tutarlı olmalıyız, yorulmadan çağırmaya devam etmeliyiz. Namaz hakkında konuşmak için ortam göz etmeliyiz.



    Nasihat  etmeliyiz ama kısa konuşmalar halinde.

    -Nasihat verirken çocuğun dinlediğinden ve tüm kalbiyle sizinle olduğundan emin olmalı, nasihat ederken dozunu kaçırıp süreyi uzatmamalıyız. Çocuğun kalbi ve kulağı başka yerde iken nasihata devam etmemeliyiz. Çocuğun nasihat alacak kişi sevmesini sağlamalıyız.

    Öncelikle Biz nasihatımıza inanmalıyız ve kendimiz uygulamalıyız.

    Nasihat ettiğimiz şey 3 cümleyi geçmemeli,nasihat somutlaştırılmalı,

    0-6 yaş döneminde konuşmaktan faydalanmalı,

    nasihatlerimizi nedeni açıklanarak söylenmeli ve çocuğun aklı nispetinde açıklanmalıyız.

     Çocuğa fikirleri sorulmalı, hemen sonuç beklememeli çok fazla uyarmamalı, emir vermemeliyiz…


     Ve unutmamalıyız ki çocuklar da bize nasihat eder onları dinlemeliyiz.



    Sürekli şunu  söylemeliyiz; senin ilk görevin kulluk. Sen Allah'ın kulusun ve kulluk için yaratıldın.

     Çocuklar bunu anladıktan sonraki aşama 'evladım daha iyi ibadet etmek için yeriz, ibadet için gerekli olan sağlığımızı korumak amacıyla evler ediniriz, bütün bu dünyevi işler Allah'a kulluğumuza hizmet ettiği sürece faydalıdır,değilse dünyaya kulluk etmeye başlarız,Allah muhafaza' demeliyiz.



    Çocuklara 'büyüyünce ne olacaksın?' sorusu yerine 'ne için yaşıyor ve ne için büyümek istiyorsun?' diye sormamız lazım.



    ÇOCUĞUN İRADE GELİŞİMİ (nefis terbiyesi) için ona yardımcı olmalıyız.



    Günahlardan kaçınmalı ve çocuğumuzu buna şahit etmeliyiz.


    Kendi istek ve arzularımızı dizginlemeli ve buna da şahit etmeliyiz.


    Her canımızın istediğini yememeliyiz.Oruç tutmaya özen göstermeliyiz.


    Her gün yapılan şeyleri bazen terk edip çocuğu da buna alıştırmalıyız.


    Zoru başarmak gibi bir hedefimiz olmalı ki irademiz kuvvetlensin.


    Tefekkür, düşünme, iradeyi kuvvetlendirir.

     Her fırsatta tefekkürden yararlanmalıyız.



    İrade eğitimi doğumla yani bebeklik döneminde başlar. Anne bebeğin ihtiyaçlarını karşılarken bunu ertelemeden, zamanında ve güler yüzle yapmalıdır,çocuk 0-3 yaş döneminde yapmak istediği basit işlerde engellenmelidir,evde katı olmamak şartı ile beraber bir disiplin olmalıdır..



     

    Çocuk 7 yaş öncesinde kıldığı namazlarda hissettiği coşkuyu hayatının sonraki her döneminde hatırlar. Çünkü kendi iradesini kullanarak namaza gelmiştir artık. Ama 6 yaşına kadar namazı sevmez ve kılma isteği duymazsa bu onun ibadet eğitimi için bir eksikliktir ve eğitim boşluğundan söz edilir.



    Çocuğun kendi iradesi ile ömür boyu namaz kılması için şunlara dikkat etmeliyiz;

    1.Bütün duygusal ihtiyaçlarını karşılamalı, koşulsuz sevgi ve gerekli aile bağını kurmalıyız.

    2. ibadetin içerik ve ruhunu öğretmeliyiz.

    3.kıldığı namazlar için ödül vermemeliyiz. 

    4.çocuğa ev içinde görev ve sorumluluklar vermeliyiz ki Zaman zaman kendi başına iş yapmasını alışsın tek başına namaz kılmaya teşvik edilsin.

    5. çocuğa verdiği nimetlerden dolayı Allah'a şükretmeyi öğretmeliyiz.

    6.Televizyon ya da bilgisayar oyunlarına dikkat etmeliyiz. Henüz bağımlılık oluşmadan engel koymalıyız.

    7.çocuğun basit kararlar almasına izin vermeliyiz.

    8. ona aktif roller vermeliyiz.



    Namaz kılanların cömert, Allah korkusu dolu, İffetli, emin, istikrarlı kişiler olduğu olması gerektiği çocuğa anlatmalı ve hissettirmeliyiz.



    Çocukta namaz kılmaya karşı bir inatçılık varsa ailesi ile güven bağı oluşturulmamış demektir.

    Bu yüzden çocukluk döneminde çok fazla vakit geçirmeye ve eleştiri ve nasihat içermek sizin birkaç saat sohbet etmeye,sık sık kucaklayıp öpmeye, yakın temas kurmaya, özel aktiviteler ve geziler düzenlemeye dikkat edilmeliyiz.


    Çocuk da namaza karşı inatçılık oluşmuşsa bilinmelidir ki bu namazda ilgisi olmayan bir şeydir.

     Namaz hiçbir zaman temel problem değildir. Temel problem ne ise onu bulup çözmek lazımdır.


    Bazı durumlarda yardım almak gerekir, uzman kişiden yardım almaktan çekinmemeliyiz.



    Namazlarımız da öncelikle kendiniz huşuyu yakalayıp çocuklarımıza da huşu hakkında sohbetler etmeliyiz.İlk Fatiha suresini öğrenmek ve Fatiha hakkında konuşmak olmalıdır.


    Huşu ile kıldığımız namazların model etkisi olduğunu unutmamalıyız.


    Huşuya mani bir sebep; iç huzursuzluğudur. O yüzden kaygı endişe ve huzursuzluğu ortadan kaldırmamız gerekir.

    -Bunun için Bebekken her acıktığında fazla ağlatmadan doyurmalı, korku duyacağı ortamlardan korumalı, yalnız bırakmamalı, toplum içerisinde küçük düşürmemeli, hakaret ederek onu rencide etmemeli, o üzülürken sevinir gibi bir tutum sergilememeli, bir uyarı veya ikaz anında ezici bir bakıştan kaçınmalı,başkalarıyla  konuşurken çocuğun ortaya koyduğu becerileri küçümsememeli, alaya almamalı, ortamlarda yaşıtı olan birini fazlasıyla övmemeli, toplum içinde hak ettiği itibarı sağlamalı, sevmediği şeyleri yemeye ve içmeye zorlamamalı, kardeşler arasındaki haksızlığa dikkat etmeli,adaleti öne çıkartmalı, kötü bir vasıf veya ahlakla yaftalamamalı, kazandığı herhangi bir başarı karşısında onu aşırı yüceltip,başarısızlık karşısında dışlayıcı ve küçültücü tavırlar sergilememeliyiz.



    Huşu ile namaz kılmak için gece namazlarına ve abdeste çok dikkat etmeliyiz.


    Anne baba olarak henüz anne karnına yerleşmeden ruh terbiyesi ve niyetimiz ile işe başlamalıyız.(Hz Meryem'in adanmışlığı gibi)



    Ama çocuğumuz doğmadan önce böyle bir niyet etmediysek,  her gün 'çocuğum daima ibadetlerine düşkün olsun, Allah'a karşı sorumluluklarına çok titizlik göstersin,müslümanlara önderlik etsin' diye ıçimizden geçirmeliyiz (sessiz bir şekilde)

    çocuklarımıza her bakışta bu dua ile bakmaliyiz.

     İnanın çocuk bazen sözlerle, bazen de gözlerle terbiye edilir. 



    Çalışmalı, gayret etmeli ve görevi hakkıyla yerine getirdikten sonrasına artık Allah'a bırakıp tevekkül etmeliyiz.



    Evlat yetiştirmeye  dua ile başladığımız gibi her zaman, her daim ve sonunda da duaya sarılmalıyız.


    dua mahallenin küçük çocuğunu bir ümmete önder yapar unutmayalım!


    Unutmayalım duamız olmasa Rabbimizin katında ne ehemmiyetiniz olurdu ki?(Furkan 77)
  • Kaan
    Kaan Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton'u inceledi.
    223 syf.
    Fayton adlı hikayeyi bir kenara koyacak ve Neva Bulvarı adlı hikayeyi de bu kitaba bir giriş niteliğinde bir hikaye olarak niteleyecek olursak, geri kalan her bir hikaye birer baş yapıt olarak niteleyecegimiz hikayelerle karşı karşıyayız. Dönemin Rusya'sina hakim olan ve kökü derinlere uzanan ve aynı zamanda değişmek zorunda olan düzeni eleştirel bakış açısıyla gerçekçi bir sunumla önümüze koyan Gogol, eserlerinde üst bir yapı olarak yer yer gerçeküstü etmenlere yer vermiştir. Ancak anlatılmak istenen, her okurun -özellikle Türk okurun- kendisinden, yaşadığı toplumsal ve devletsel düzenden oldukça fazla izler bulacağı gerçek bir düzlemdir.

    Bu kısaca özetini geçtiğim dünyaya Gogol'la birlikte Neva Bulvarı'nda yürüyerek başlıyoruz diyebilirim. Bu bulvardan geçen ve her biri farklı toplumsal katmanlarda ve haliyle farklı dünyalarda yaşayan insanları günün farklı saatlerinde seyrediyoruz. Tartışmasız bir şekilde beni en çok etkileyen ve içine çeken kitap başlangıcı Neva Bulvarı hikayesiydi diyebilirim.

    *

    UYARI: Bundan sonrasında Palto, Burun ve Bir Delinin Anı Defteri adlı hikayeleri spoiler içerecek şekilde inceledim. Nitekim böylesine şaheser hikayeleri spoiler olmadan incelemem mümkün değildi.

    *



    ● PALTO

    Bu hikayeyi okuyan herkesin yüzünde Akaki Akakiyeviç adını söylediğimde acı bir tebessüm belireceginden eminim.

    Akaki Akakiyeviç sıradan bir devlet memurudur. Öyle sıradan bir memurdur ki varlığı ile yokluğu arasında hiç kimsenin bir fark göremeyeceği bir kişidir. Hayat denilen muamma içinde kendisine bir sekilde bir memuriyet köşesi edinmiş, zaman içinde de giderek kendi kişiliği kaybolmuş ve taşıdığı memur unvanı yegane kişiliği olmuş 'yığın'dan biridir. Öyle ki memuriyetteki vazifesini oldukça ciddi ve başarılı şekilde yapmaktadır ve bunun üzerine kendisine terfi teklifi geldiğinde bu yenilik karşısında afallamiş ve sadece içinde bulunduğu ve artık kendisi olmuş memuriyet seviyesinde kalmaktan başka bir şey istemediğini söyleyerek; her zamanki işini nefes almak gibi yapmaya devam etmiştir.

    Bu memurumuzu dairesindeki hiçbir memur umursamamaktadir ve bir süre sonra alay etmeye bile gerek duymayarak; bu memurların gözünde dairede bilmem ne zaman ilk memurluğa atandıklarinda kendilerine hediye edilip, en ücra köşeye yerlestirilerek orada unutulan bir vazo olmuştur adeta.

    Akaki Akakiyeviç'in hikayeye de adını veren ve hikayenin merkezindeki obje olan paltosu da tam anlamıyla, yukarıda kendisini niteleyen sözlerimizi dogrulamaktadir: Oldukça silik ve kullanila kullanila rengi, ilk halindeki vaziyeti tamamen değişmiş, ilk ne zaman alındığı artık yaşayan herkesin hafızasından silinerek, onu giyen kişiyi zaman mefhumundan alıp şahsi bir paralel zamana taşıyan bir metafor vazifesi görüyordur.

    Bir gün bu metafor artık yama tutmayacak şekilde tahribata uğruyor. Bu durum Akaki Akakiyeviç üzerinde, Süleyman'nın asasının düşüp kırılmasinin cinler üzerinde yaptığı etkiyi yapmıştır. Akaki Akakiyeviç şahsi zamanından gerçek zamana hiç de hazır olmadığı bir dönüş yapmıştır.

    Yeni palto almak için tüm günlük, mütevazı masraflarinda tasarruflara giden hatta gece aç yatan Akaki Akakiyeviç, sonunda yeni paltosunu sırtına geçirir. Yeni paltosu onun eski hayatını götürmüş ve yeni bir hayata onu atmıştır; yeni ancak aynı zamanda bir Rus'un asırlarca yaşayageldigi ve artık köhneleşmiş, her tarafından patlayan bir palto haline gelmiş bir hayattır bu! Akaki Akakiyeviç'i yeni paltosundan dolayi memur bir arkadaşının verdiği bir partiye davet edilir. Arkadaşları için unutulan vazo olan Akaki Akakiyeviç yeniden onlar nezdinde canlı, kanlı bir insan ve kendilerinden bir memur olmuştur. Ta ki partide arkadaşlarının kart oyunları ve her zamanki bayağı sohbetler ile ortadan yavaş yavaş eski görünmeyen memur Akaki Akakiyeviç olana kadar. Partiden ayrılırken paltosunu yerde bulması aslında bunu anlatan bir metafor olabilir diye düşünüyorum; Akaki Akakiyeviç çok kısa bir anligina arkadaşları tarafından görünmüş yani Akaki Akakiyeviç kısa bir an için memurluk dışında bir kişiliği olan bir birey olmuştur ta ki yeni paltosu yere düşene kadar.

    Evine giderken paltosu çalınır. Bu olay, yakın bir yerde bulunan bir bekçinin gözünün önünde olmuş ancak bekçi bu olayım üzerinde çok durmamış; hırsızlari Akaki Akakiyeviç'in arkadaşları sanmıştir. Ancak bu da aslında memurların işlerini savsaklamalarinin anlatıldığı bir durum olarak hikayemizde bir not olarak yerini aliyor. Aynı memurların işlerini savsaklamalarini, Akaki Akakiyeviç'in paltosunun bulunması için başvurduğu emniyet müdürlüğünde görüyoruz. Keza aynı şekilde burada beklediğini bulamayan Akaki Akakiyeviç'in bir sonraki başvurduğu 'önemli kişi'de de görüyoruz. Bununla birlikte bu önemli kişi'de yüksek bir makama gelen bir insanın kendisinden statü olarak asagida olan insanları hor görmesini; bunu da o aşağı statudeki insanları asagilayarak, onların gözünün içine soka soka nasıl yaptıklarını görüyoruz. Ancak burada üzerinde durmamız gereken bir nokta daha bulunmaktadır: Hikayede, bu önemli kişinin aslında iyi biri olduğu söyleniyor. Bu da aslında az önce üzerinde durduğumuz makamın insanı kendi kişiliğinden ne kadar uzaklastirdigini göstermektedir.

    Gogol, Akaki Akakiyeviç'i hikayede hiç eleştirmez. Ona sadece acı duyar. Ama onu merkeze alarak memur sınıfını eleştirir. Akaki Akakiyeviç bu bozuk sistemin kurbanı durumundadır. Ancak bunda sadece sistem mi mesuldur yoksa Akaki Akakiyeviç kendi bilinçsizliginin mi kurbanı olmuştur; bunları düşünerek bu hikaye hakkındaki sözlerimi noktaliyorum.




    ● BURUN

    Bu hikaye insana, içinde aslında iki farklı parça bulunduruyor izlenimi veriyor. İlk parça, hikayenin girişinde bulunuyor. Burada sıradan, kılıbık bir berber olan Yakovleviç'in evine konuk oluyoruz. Eşi kesince ekmeğin içinde bir burun olduğunu fark ediyor. Hemen kocasına kizmaya başlıyor. Herkesin onun, traşa gelenlerin burunlarini koparacakmış gibi asıldığını oldukça ayıp bir şey gibi kocasına söyleyerek onu fircaliyor, ardindan da bu burunla aynı evde bir an bile duramayacagini hatta bizzat polise ihbarda bulunabilecegi tehdit ediyor. Kocası buruna dokunmak bile istemeyerek onu bir beze sararak nehre atmaya gidiyor.

    Burada Yakovleviç'in karşısında eşi değil adeta annesi var gibidir ve Yakovleviç de cinselliğini yeni keşfedip, bunu mahallesindeki kız çocukları üzerinde şaka yoluyla istemsizce göstermeye çalışan ergen bir genç gibidir. 'Anne'sinin onu polise söylemekle tehditi de adeta babaya söylerim tehdidine benzemektedir.

    Neyse hikayenin devamında Yakovleviç burnu nehre attıktan hemen sonra bir polisle karşılaşır. Polis şüphelenmistir. Yakovleviç de hemen yelkenleri suya indirerek suçunu kabullenen bir insan psikolojisiyle, polise kendisini bedava traş edebileceğini söylerek bir nevi rüşvet teklif eder. Ancak polis ise adeta 'işini bilen memur' edasıyla kendisini bedava zaten traş eden üç berber olduğunu ve hatta üçünün de bundan büyük onur duyduğunu söyleyerek Yakovleviç'i bir nevi ezer.

    Burada Gogol'un Yakovleviç'in köprüye giderkenki onun hakkındaki betimlemeleri de sıradan Rus insanına birer eleştiri niteliği taşır: İçki düşkünlüğü, üstüne başına ve saçına başına dikkat etmemezlik; bir berduş psikolosinde hayattan elini eteğini çekmiş, 'yığın'dan biri olmak...

    Hikâyenin ikinci parçasında ise 8. dereceden memur olan Kovalev, bir sabah uyandığında burnu olmadığını fark eder. Bu memur hakkında özellikle belirtilen özellik ise onun normal prosedürü izleyerek bu mevkiye gelmediği; o zamanki Rusya'da subayların askerlik görevlerinden sonra rutbelerine denk sivil bir memurluğa geçmeleri ile gelmiştir. Normal bir durum olarak gözüken bu durumun anormalligi ve Gogol'un eleştirisine maruz kaldığı yanı, bu görevi, Kafkasya'daki yöneticilerin görevlerini oldukça suistimal ederek kazanıyor olmalarıdır; Kovalev gibi.

    Kovalev, burnunun olmadığına inanamaz tekrar tekrar aynaya bakar. Sonra da korkuya kapılır. Ancak burada önemli nokta, Kovalev'in burnunun olmamasindan duyduğu korkunun nedeninin, memurluk mevkisinin getirdiği itibari kaybedecegi endişesidir. Nitekim kadınların kendisine bakmayacagi, saygın çevrelerden ... hanımın, ... beyefendinin kendisini balolara bu şekilde davet edemeyecegini düşünür. Yani yine kişiliğini memurluk makamı ile özdeşlestiren hatta kişiliğini kaybetmiş salt bir Çarlık Rusya'si memuru ile karşı karşıyayizdir.

    Bir süre sonra kayıp burnunun sokaklarda dolaştığıni görür. Burnuna gidip durumu izah eder; onun kendi burnu olduğunu söyler ancak Burun, ona kendi memurluk seviyesini hatırlatarak onu küçümser! Ayrıca Burun, sokaklarda ve gittiği mekanlarda garipsenmeden karşılanılır. O adeta üzerindeki memurluk 'giysisi'nin kamuflajı altındadır. Burada Çarlık Rusya'sinda insanların birbirlerini kişilikleri ile değil makamları, toplumsal hiyerarşide bulundukları düzey ile gördüklerini anlıyoruz. Bu durum da aslında bir toplumdaki insanların hem birbirlerine hem de kendilerine yabancilasmalarinin dışavurumudur. Böyle bir toplumda; Ahmet, Ayşe yoktur, Vali Ahmet Bey ve Müsteşar Ayşe hanim vardır!...

    Kendisi de bir süre küçük bir memurluk yapan Gogol'un Maraya Balabin'e Roma'dayken yazdığı bir mektubundaki ilginç sözlerini bir dipnot mahiyetinde buraya bırakarak, Burun hikayesi ile ilgili sözlerimi noktalamak istiyorum:

    "Burada ben, ruhumun vatanını buldum… Doğmadan önceki vatanıma tekrar kavuştum. Her nefesinim uçuşarak burun deliklerimin içine doluyor!.. Vallahi kimi zaman bir
    burun olmak, sadece bir burun şekline girmek istiyorum… Artık ne gözlerim, ne kulaklarım ne kollarım ne de bacaklarım olsun istiyorum… Sadece kocaman delikli, kova gibi bir burnum olsun, o mis gibi baharı alabildiğince çekebilen sadece bir burnumun olmasını istiyorum." (Troyat, 2000, s.185)




    ● BİR DELİNİN ANI DEFTERİ

    Beni bu kitapta en çok etkileyen hikayenin bu olduğunu söyleyebilirim. Bizi bu hikayede karşılayan memurumuz, Poprişçin’in günlüğüne konuk oluyoruz. Bir insanın gün gün nasıl delirmeye doğru gittiğini görüyoruz. Bu konunun günlük şeklinde işlenmesi etkileyiciligi bence oldukça arttırmıştir.

    Poprişçin, silik bir memur tipi değildir. Aksine hırslı ve tiyatro gibi aktivitelere de katılan bilinçli bir profil çiziyor. Kendi astlarını küçümsüyor, yaptığı işi olduğundan daha önemli görüyor ve üstünün de açığını arıyor. Bu sonuncusu hirsinin da etkisiyle kendisini gerçeklikten adım adım uzaklastiriyor. Çünkü Çarlık Rusya'sinda katı hiyerarşik bir düzen olduğunu baz alınca, ve bunun üstüne de terfi almanın da usulsüz işlere, yaltaklanmaciliga endeksli olduğunu düşününce Poprişçin'in çok şansı olduğunu soyleyemiyoruz. Poprişçin'de de aslında ulaşmak istediği makam için dalavereler yapacak bir profil sezisini alıyoruz lakin bununla birlikte hem şartların musait olmaması hem de Poprişçin’in iç dünyasındaki gelgitler buna mani oluyor gibidir.

    Poprişçin'in bu durumunu özetleyen ve onu delirmek gibi hazin bir sona taşıyan pasajları şu şekilde alt alta koyabiliriz:

    "Neden bir kalem memuru olduğumu bilmek isterdim. Evet, neden bir kalem memuruyum ben? Neden özellikle kalem memuru?
    "Ben de bir general olmak isterdim."
    "Ne malum benim de bir kont veya general olmadığım?"

    Hiyerarşik düzeni, dönemin toplumunu sorgulamaya başlayan Poprişçin, bu soruları sorar kendi kendine ancak şunu da bilmektedir ki bu katı düzen içinde kendisi 'yığın'dan önemsiz bir parçadır! Kendisine danışılmadan dünyaya gelmiş, bir toplumun içinde kendini bulmuş; bu toplumun düzeni içinde kendisine hazır bir yol sunulmuş, bu yolda kendi seçimleri gibi gözüken -ortaokulda ve lisede 'zorunlu' seçmeli dersler gibi- 'seçimler' yapmış ve pili bitmeye yaklaşan lakin bu pilin hiç bitmedigi bir saat gibi yaşayan Poprişçin, bu şekilde sorular sormaya başlar lakin bu sorular cevapsız sorulardir daha doğrusu çözümü olmayan ve kangrenleşmış, herkesin köşesini kapmış olduğu ve bu köşesini kaptırmamak için her şeyi yakacaği, köşesine uzatilacak çubuğu anında ham yapıp mideye indirecegi sorunlara gebe sorulardır.

    Nihayetinde Poprişçin de gerçeklik algısını yitirmeye başlar. Bu nitelikteki bir gerçekliği kabul edemediği ama bunu değiştirmeye de gücünün olmadığını idrak etmeye dogru giderkenonu, kedilerle konuşurken buluruz. Kendisinden yüksek bir memurun kızı Sofi'ye aşık olmuştur. Kedilerin mektuplarını okuyunca ise Sofi'nin babasının seviyesine 'uygun' bir kişiyle evlenecegini görür. Burada aslında aşık falan değildir Poprişçin, Sofi'yi memurlukta yükselmek için adeta bir basamak olarak görüyor diyebiliriz. Lakin Poprişçin, Sofi'nin parayi tercih ettiğini yani katı hiyerarşik düzen çerçevesinde bir tercihte bulunduğunu anlar. Bu noktadan sonra onun için artık geri dönüşü olmayan yola girdi diyebiliriz. Madem içinde bulunduğum dünyadaki konumumu değiştiremiyorum, madem bu dünya buna müsaade etmiyor; o zaman ben de kendime yeni bir dünya kurarim der adeta Poprişçin ancak bu dünya Poprişçin'in kafasındadir sadece...

    Ve bir gün okuduğu gazetede İspanya ile ilgili bir olaydan kendisine bir rol biçer: İSPANYA KRALI!...

    Timarhaneye kapatılan Poprişçin'in hikayenin sonundaki feryatlari hayat denilen kısırdöngüde nihai sığınak olan annesinedir: "Bak neler çektirdiler oğulcuğuna! Zavallı oğulcuğunu bağrına bas, anacığım! Ona bu dünyada yer yok! Her yerden kovup kovalıyorlar onu. Anacığım! Şu zavallı yavruna acı!.." Aslında hepimizin nihai ve her zaman sığınağımız anne kucağıdır, bir sistem kurbanı diye niteleyeceğimiz Poprişçin de hikayesinin sonunda bu kucağa dönme arzusunu duyma ihtiyacı duyar. Ancak bir cümle daha var aslında hikayenin sonunda:
    "Birden aklıma geldi... Cezayir beyinin tam burnunun altına koca bir beni olduğunu biliyor muydunuz?"

    Poprişçin için artık umut yoktur...

    Bu satırlar ve aslında hikayenin kendisi, iki ölü doğumdan sonra dünyaya gelen ve ailesi tarafından el üstünde tutularak büyütülen Gogol'un hayatının sonlarına doğru delirdiğini göz önüne alınca çok daha etkileyici oluyor diye düşünüyorum.

    Bu hikayeye de Gogol hakkında araştırma yaparken gördüğüm ilginç bir bilgiyi alintilayarak bir dipnot mahiyetinde bırakmak istiyorum:

    "Rusçada Poprişçin ismi prysch ve poprishche sözcüklerinin birleşimidir
    (Gregg 1999, s. 439 - 451). İlki; sivilce, çıkıntı anlamına gelirken ikincisi; düzlük, tarla,
    kurmak, dizmek, derece, -arzulu veya hırslı bir şekilde- emretmek kelimeleri ile aynı anlama gelmektedir. Bu kelimeler içerisinden belirli bir mantık çerçevesinde bir biri ile ilgili olanlar seçildiğinde POPRİŞÇİN KELİMESİNİN TÜRKÇE KARŞILIĞININ ARZULU, HIRSLI, MUHTERIS BİR ÇIKINTİ veya FAZLALIK vb. anlamlara geldiği aşikârdır. Burada sözcüklerin ikili anlamsal ilişkileri yani
    dualitik yapıları üzerinde durmakta yarar vardır. Çünkü POPRİŞÇİN, BULUNDUĞU TOPLUMDA GERÇEKTE SİVİLCE GİBİ BİR ÇIKINTİ ve FAZLALIKTIR."


    *

    Edebiyat Ruslarla güzel!...


    İyi okumalar.
  • 166 syf.
    ·9/10
    Filozofların kendi yazdığı kitapları okuduğumuzda bazen anlamakta zorlanırız. Çünkü her okurun zihin dünyası filozofun basit olmayan felsefe sistematiğini anlayacak kadar geniş değildir. Ayrıca bir filozofu tek bir kitabıyla bütünüyle tanıyabilmek ve anlayabilmek de kolay değildir. Filozofların neredeyse hepsi birden çok eser bırakmışlardır yaşadıkları dönem içerisinde. Hatta ölümlerinden sonra kitaplaşan notları dahi vardır hepsinin. Bütün bunları hesaba kattığımızda bir filozofun zihin dünyasını öğrenebilmenin çok da basit olmadığı ortada. Bunun için filozofları değerlendiren, hatta birkaçını aynı eserde verip karşılaştıran, hangi kavramlara nasıl yaklaştıklarını irdeleyen çalışmaları okumak filozofların kendi külliyatını okumaktan daha yararlıdır. Çünkü bu eserleri ortaya çıkaranlar ele aldıkları filozofları hatmettikleri için daha anlaşılır ve daha basit bir dille kaleme alırlar düşüncelerini. Felsefeye akademisyen düzeyinde ilgisi olmayan okurun anlamakta zorlanacağı meseleleri en basite indirgeyerek anlatmaya çalışırlar. Bu konuda Çetin Türkyılmaz’ı örnek olarak verebilirim. Bunalım Çağı adlı eserini son derece sade ve basit bir üslupla kaleme almış.
    Bunalım Çağı eserinde Türkyılmaz felsefi düşünce sistemlerinin temeline “insan”ı yerleştiren Kierkagaard, Marx ve Nietzsche’nin insana yaklaşımlarını ve insanı daha üstün bir varlık durumuna nasıl getirebilecekleri sorununu ele alıyor. Bu üç filozofun insana bakış açılarını, niye geleneğe başkaldırdıklarını geniş bir çerçeve çizerek öğretiyor. Bu üç filozofu ayrı ayrı başlıklar açarak inceliyor. Kitabın sonlarına doğru çağımızın önemli düşünürlerinden Heidegger ve Derrida’nın da insana yaklaşımlarına kısaca değiniyor.
    Bu eseri anlayabilmek, merakla okuyabilmek için öncelikle “insan”la ilgili sorunlarımızın olduğunu baştan kabul etmemiz gerekiyor. “İnsana ait bir sorun yok, insan zaten kusurludur, onu böyle kabul etmemiz gerekir.” diyenlere hitap eden bir kitap değil Bunalım Çağı. Çağımızda insanın hâlâ büyük bir sorun olarak ortada durduğunu, eksikleri bulunan ve aşılması gereken bir varlık olduğunu düşünenlere tavsiye edilebilir ancak.
    Bunalım Çağı’na Søren Kierkegaard ile başlıyor Türkyılmaz. Onun felsefesini, insana bakış açısını ortaya koyuyor. Kierkegaard’a göre bütüncül ve sistemsel yaklaşımlar insanın değerini azaltıyor ve kalabalıklar içinde sıfır konumuna düşürüyor. Özellikle dogmatik Hristiyan geleneği insana gerçek değerini vermemekte, bir robotmuş gibi ele alıp özünden arındırarak biçim vermeye çalışmaktadır. Oysa her birimiz bir canlıyız, hepimizin birbirinden farklı görüşleri var. Her insan teker teker değerlendirilmelidir. İnsanların kalabalıklar içinde kaybolmasının önüne ancak bu şekilde geçilebilir. O ne demek istediğini şu cümlelerle ifade etmiştir: “Etrafında insanların toplandığını görmekle, dünyevi meselelerin her türüne bulaşmakla, bu dünyada işlerin nasıl yürüdüğünü anlamaya çalışmakla, bir kişi kendini unutur, (ona kutsallık kazandıran) adının ne olduğunu unutur, kendine inanmaya cesaret edemez, kendisi olmayı çok tehlikeli bir şey olarak görür, başkaları gibi olmayı, kalabalığın içinde bir taklit, bir numara, bir sıfır olmayı daha kolay ve güvenilir bulur.” (s. 35) Eğer kişi kalabalıklar içinde kaybolmak istemiyorsa, kendini bulmak istiyorsa bu dünyevi meselelerden kurtulup kabuğuna çekilmelidir. İnsan ancak yalnız kalarak özünü bulur. “Tekliğinde kişi” kavramını felsefe dünyasına armağan eden Kierkegaard’a göre kalabalıklar içinde hakikati bulmak mümkün değildir. Hakikat ancak “tekliğinde kişi” kavramında saklıdır. Bu da kişinin kendi içine, özüne dönmesiyle ortaya çıkar. Tekliğinde kişi çemberinin dışında olan hiçbir şeyin gerçeklikle bir bağlantısı yoktur. Dolayısıyla insan kendini bulabilmek için özgür olmalı, sürekli kurallarla örülü hayatının dışına çıkmalıdır. İnsanı sürünün bir parçası olarak gören bütün yaklaşımlar reddedilmelidir. Kierkegaard “kendisi de inançlı bir Hristiyan olmasına rağmen” (s. 36) Hristiyanlığın insanı bir sürü gibi, robot gibi gören yaklaşımına başkaldırmıştır. O, meselelere “insan” temelli yaklaştığı için insanı bir bütün içinde değerlendirip onun varoluş amacını kendi idealleri, kendi dünya tasarımları doğrultusunda biçimlendiren geleneğe, düzene, her türlü dogmatik zihiniyete karşı çıkmıştır.
    Türkyılmaz Kierkegaard’dan sonra Marx’ın insana ve geleneğe karşı bakışını ele alıyor. Filozofların düşünmekten başka bir işe yaramadıklarını düşünen Marx sadece düşünmekle kalmayıp toplumu dönüştürmeye de çalışıyor. İnsana verilen değerin giderek azaldığını gören Marx insanın gerçek değerini ancak ezilen sınıfların iktidarı sayesinde kazanabileceği kanaatini taşıyor. Bunu gerçekleştirmek için de kapitalist sınıfın alaşağı edilmesi gerektiği görüşünde. Buradan gidersek varacağımız son durak komünizm. Marx, en yakın fikirdaşı Engels ile birlikte sınıflı toplum yapısının ortadan kalkacağı ve eskiden ezilen sınıfın yönetimi altında olacak bir dünya tasarımı geliştirmiş. Sınıfın olmadığı, kimsenin kimseyi ezmediği, kimsenin kimsenin emeğiyle oynamadığı, kimsenin kimsenin emeğinden geçinmediği bir düzen arzulanan. Gerçekçi olmak gerekirse biraz ütopya kokuyor. Ama çok mu saçma ya da çok mu abartılı? Elbette değil. Sadece bu dünyaya çok fazla.
    Marx komünist dünya görüşünü Hegel ve Feuerbach’tan edindiği “yabancılaşma” kavramıyla destekliyor. Sömürülenlerin olduğu bir toplumda yabancılaşma asla göz ardı edilemez. Yabancılaşma derken meseleyi çok geniş açıdan alıyor Marx. Kişinin kendine, kişinin emeğine, kişinin başkalarına yabancılaşması gibi. Tabii onun kişiden kastı, emeğiyle var olan işçi. Çünkü felsefesinin temelinde “işçi” var, “emekçi”ler var. Marx işçinin üretim güçlerine sahip olmadığı için kendi ürettiği ürüne yabancılaştığını düşünmekte. Çünkü sermaye sahibi başkası, makineler başkasının, bu makinelerden çıkan ürünün kârına neredeyse hiç ortak değil. “Çalışmasının temel amaçlarından en önemlisi olan, bir şey yaratıyor olmaktan ve yarattığı şeyden zevk alma artık ortadan kalkmıştır.” (s. 79) Marx işçinin yaşadığı bunalımı felsefik açıdan yaklaşarak onun aslında ürettiği ürüne yabancılaştığı sonucuna varmış. Ancak ve ancak komünist toplumda bu yabancılaşma ortadan kaldırılabilir.
    Türkyılmaz’ın incelediği üçüncü fizolof Alman Friedrich Nietzsche. O, insanın kendine dönmesini Yahudi-Hristiyan geleneklerinden ve metafizik düşünce geleneğinden kurtulmasına bağlamakta. Köhnemiş geleneklere körü körüne bağlılık ve dünyayı Tanrı’ya dayanarak açıklama biçimi yanlıştır. İnsan özüne ancak bu alışılagelmiş ve eskimiş düşünce yapılarına başkaldırarak dönebilir. Bunu becerebilen insan “üst insan” kıvamına gelmiş olur. Üst insan değerleri yeniden kendince değerlendirmekten kaçınmayan insandır. Kavramlara bir dinin baktığı pencereden bakmayan insandır. Söz gelimi “merhamet edin” der, ama merhamet etmek her zaman doğru bir sonuca ulaştırmaz bizi. Bazı insanlara acımamak gerekir. Korkaklık üst insanın kitabında yazmaz. Üst insan öte dünya hayaliyle yaşayan bir insan değildir. Onun tek derdi bu dünyadır. O, yaşadığı dünyayı mükemmelleştirmek için çalışır. “Kendi gözleriyle gerçekliği gören üst insan, yaşamın hazlarına olduğu kadar acılarına da evet der. (...) Değerleri belirleyen ve yüzyılların istencine yön veren, bu yolla da en yüksek doğaya sahip insanlara yön veren en üst insandır.” (s. 124) Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında üst insanı Zerdüşt karakteriyle özdeşleştirmiştir Nietzsche.
    Türkyılmaz Nietzsche’ye ayırdığı bölümde onun aslında İsa’nın Hristiyanlığına dokunmadığını, tek derdinin İsa’dan sonra Hristiyanlığı biçimlendiren Aziz Paulus’la (Pavlos veya Pavlus diye de bilinmekte.) olduğunu anlatıyor. Bunu ilk kez okuduğum için şaşırmakla birlikte sormadan da edemedim kendi kendime: Aziz Pavlus’un öğretilerinin dışına çıkıp İsa’nın nasıl yaşadığı nasıl bilinebilir? Kur’an’da Hristiyanlığın saptırıldığı anlatılıyor ama Nietzsche Kur’an mı okudu da Aziz Pavlus’un öğretisiyle İsa’nın öğretisinin farklı olduğunu düşündü? İsa’nın nasıl yaşadığına dair bir bilgi, belge var mı elimizde? Yok. Peki, o zaman Hristiyanlığı yıkarken Nietzsche’nin İsa’yı aklamasını nasıl yorumlayacağız? Boşluklar mevcut bu meselede.
    İnsan tehlikededir. Dün de öyleydi, bugün de öyle. Meselenin özü budur. Kierkagaard, Marx ve Nietzsche insanın tehlikede olduğunun farkına varan ve bunu yüksek perdeden dile getiren filozoflar olarak dikkate alınmalı ve incelenmelidir.