Kübra A., Fakir Kene'yi inceledi.
 26 Nis 22:23 · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 7/10 puan

Bu kitaba inceleme yazmayı düşünmüyordum ama kendime de hatıra olarak kalsın bu yazım. Bu kitap bir şiir kitabı. Tür olarak öyle geçiyor ama bence şiir kitabı değil. Şiir gibi. Nesir gibi. Öykü gibi. Deneme gibi. Bunların hepsi gibi, ara tür desek yeri: ŞİİRİMSİ. Asla başarılı bir kitap da değil. Öyle kaliteli şiir kitapları gördü ki bu gözler, buna hmm çok iyi diyemem. Lakin başarı, hissettirmek değil midir? Benim için öyle. Birhan Keskin ne yazsa okurum diyeceğim insanlardan olalı uzun zaman geçmiş. Onun kaleminde, okuruna hissettirdiklerinin farkında olup olmadığını bilmediğim, ama onu okurken hissettiklerimi onun da bilmesini istediğim bir şeyler var. Hani böyle mideniz karıncalanır, peki kalbiniz? Sizin, bazı kalemlerin kelamlarını okurken kalbiniz karıncalanır mı? Göğsümde karınca yuvası meydana geliyor benim. Yuvalarını, 12'den vururcasına, kalbimden başlıyorlar kurmaya. Sonra ben öksürmeye korkar geziyorum ortalıkta. Ya öksürür de yuvalarını sarsarsam, varsın onlar beni sarssın diyorum. Yine içimde bir yerlerde hareketlilik var. Midemde ateş yakıp marshmallow pişiriyor olamazlar. Galiba Birhan Keskin etkisi bu.

Kitabın ilk şiiri Kargo adlı şiir. Belki 37 kere okumuşumdur. Bir şiir neden 37 kere okunur? Ben bu kitabı da 37 kere okumuş olabilirim bu süre içerisinde. Çünkü.. Söyletme işte hayat. Karınca yuvası diyorum daha ne söyleyim sana. Kışları dünyada olduğunu daha iyi anlayan bu kadının, ilkokula başlarken her gün taraması zor olur diye saçlarını kısa kestiren annesi, acaba hayatı boyunca saçlarını kısa tutacağını bilebilir miydi? İlk arkadaşı Nurcan esmer diye geceyi sevmiş misal. Lan dediğine, ağzının biraz bozuk olduğuna bakmayın. Şu incelik kimde var? Geceyi sevmek, daha güzel hangi sebeplere bağlanabilir?

''Anne bak ben kime yazılmış çok eski bir mektubum'' cümlesi gözümün önüne sararmış, elimde dağılmasından korktuğum, yer yer mürekebi dağılmış bir mektubu getirdi. İnsan, bir mektuptur, zamana bağlı da dağılır mürekkebi. Kırışmamız, boşunu mı sandınız?

''Hayat bazen katırlara sümbül vermek filandı.'' :) Evet Birhan Keskin. Hayat katırların sümbülleri bazen ezdiği, bazen çiğnediği bir metropoldür. Şaşırdınız mı? Uzun kulaklarını, beyünlerünün içüne içüne kıvıran katırlar, daha nelerin üstünde mel mel bakarak gezindiler, ah. Ya da vah. Belki de peh. Daha çok tüh. Bazen de tın. Artık en çok tın. İnsanlık olmuş vın. Ben hayatımda hiç böyle bir inceleme de yazmadımdı. Kendimi de bir farklı gördüm şimdi. Hoşuma gitmedi desem yalan olur. Ve şu an hissettiğim sarı sarı buğday tarlalarında Eti Burçak püskevitimi çaya bandırırken, ilerde gördüğüm koca asırlık çınara bakarken, derin bir iç geçirerek tebessüm ettiğim. Halbuki masamdayım. Evde. Yan komşutatlişkoloşlarımız torun seviyor. Zeytin gözlü bir kız bebek. Köpekler ve bebekler popolarını dıgıl dıgıl sallayarak yürürler. Sanırım onları bu yüzden seviyorum. Bebek severken önceden insan gibi sevmezdim. Sarılırken bebekler kafayı yerdi. Gözleri yuvalarından uğrardı gariplerin. Annem de öyle sever. Sonra dedim ki bir gün evladıma biri böyle sarılırsa... O gün bugündür insan gibi seviyorum. Da . Konu buraya nasıl geldi?

Artık kış eski fotoğraflar gibi dediği anda bayılmışım. Belki de bayılır gibi oldum. Belki de o an şuurum kapandı. Belki de hiç bu kadar gerçeğin içinde olmamıştım. Olmuşumdur. Yalan olur olmadım dersem. Yazsam roman olacak hayatımda, neler neler gördük geçirdik. En güzel günler, babamın ellerini tuttuğum, ponpon örgü şapkalı küçük bir kızkenki kış günleriydi. Yine neden o demlere uzandı ki bu zihin. Yine Birhan Keskin etkisi. Kış artık sahiden fotoğraflarda mı kaldı? Üzülürüm..

Koyu yeşil gözlü Zehra teyzesi ve kızı Lan Hayriş'e yazdığı öykümsü şiirimsi yazıda, birden baharın geldiği ama hüznü de içinde barındıran, güneşli bir eve gittim. O evi hiç görmemiştim. Sanırım resim kursuna gitmeliyim. 26 yaşında da insanın eli fırça tutabilir mi? Eğer mümkünse, şu kitapta uçtuğum yerleri resmetmek isterdim. Ne de güzel olurdu. An'ı dondurur, duvarıma asardım.

Toparlamalıyım artık. Çok tuhaf şeyler yazar oldum. İnsan kendinin tekrarıdır. Ama ilk defa böyle garip bir şey yazdığım için "tekrar" şimdi uzaklarda. Mevzu en çok ne biliyor musunuz? Ruhların rengi var. Her nasıl oluyorsa, onlar birbiriyle bir ahenk içinde buluveriyorlar kendilerini daha ilk karşılaşmalarında. Öyle hissediyorum. Yaşayan şairler içinde İbrahim Tenekeci benim için bu dönemin şair-i azamıdır. Furkan Çalışkan tanışırsam yüreğim hoplar diye asla tanışmayacağım, en sevdiğim şairdir. Muzaffer Serkan Aydın adam gibi adam, mükemmelin karşılığı satırlarda neden daha fazla kitabı yok diye üzüldüğüm şairdir. Ahmet Telli Belki Yine Gelirim'i aklıma her geldiğinde, hele bir daha okumalı, o neydi o dediğim değerli şair.. Didem Madak, saç tellerin kadar yazmadan gitmemeliydin dediğim, yürek değil merhamet taşıyan kadın. Ne çok severim onun satırlarını.. Metin Altıok okuyup, adamlık ve sevmek nedir öğrenilecek insan. Gönlümün göğüne öyle süzüldü ki asil bir kuş gibi... Hangi sözle onu övebilir şu yüreğim, bilmiyorum. Son olarak https://1000kitap.com/yazar/Birhan-Keskin. Kısa saçlarında, neşeyi ve öfkeyi taşıyan, ince kadın. Varlığın ne de güzel bir bilsen. Ama yaz, daha çok. Yaz ki, şu dimağlar şenlensin.

Ali Şeriati ve Türkiye’nin 40. yılı


TARİHİ vicdan, uygar bir ruha özgüdür. Medfun asırları, nesilleri ve devamlı bir geçmişi hikâye eden bu eserleri korumak, ihya etmek ve tanımak, sadece duygusal ve sanatsal bir değer taşımaz; aynı zamanda tarihsel akışın, kültürel bağlılığın ve ulusal ruhun devamını sağlar. Tarihsel süreklilik, mevcut kuşağın, şahsiyetini bulduğu geçmişle bağını kurar. Emperyalizm, çok karmaşık ve çok derin sosyolojik ve bilimsel gayretler içine girmiştir. Bu gayretlerle uygar İslam, Hint ve Çin ülkelerindeki kendi “sözde uygar”larını öyle “yetiştirme”ye çalıştılar ki o uygar(!)lar, ilerleme ve modernleşmeyi kendi gelenek ve tarihlerine zıt bilsin, realizm ve ilericilik adına geçmişi yok saysın ve tarihlerini mahvetsin ve kin ve nefretle kendi geçmişlerinden kaçsınlar. Çünkü geçmişe kin ve nefretle yaklaşmak, çağdaşlığın ve yeni düşünmenin göstergesidir!

İsviçre’den İran’a dönüyordum. Yoldaşım, İzmirli bir Türk öğrenciydi, İsviçre’de eğitim görmüş(!) bir ziraat mühendisiydi. Benim için bundan iyi bir yolculuk olabilir mi?! Türkiye’nin mimarisinin dinî, kültürel, siyasî ve sosyolojik açıdan bence kapalı kalmış ince noktaları, güzel Fransızca konuşan gencin parmağıyla aydınlanacak diye düşündüm. Birkaç gün süren beraberliğimizde bu çerçevede onunla işim olmadığını anladım. Zira onun uzun bir hikâyesi vardı. İstanbul’a vardığımızda askerî bir geçit töreni ile karşılaştık. “Ne oluyor?” diye sordum. O genç, “Türk ordusu, kuruluşunun kırkıncı yılını kutluyor” dedi. “Kırkıncı asır mı?” diye sorduğumda, gülerek “Hayır! Aklın nerede? Kırkıncı yıl!” dedi. Tekrar sordum: “Kırkıncı ne?” Vurgulayarak dedi ki: “Kırkıncı yıl.” Türkiye tarihiyle geçmişinden bu kadar habersiz olan genç, bana bilgince izahatta bulundu: “Türkiye, ülkesiyle, toplumuyla, üniversite, medeniyet, sosyal ve kültürel kurumlarıyla kırk yıl önce kurulmuştur.”

Artık dayanamadım. Yeni doğmuş, yeni adam olmuş, tarihi, bir insan ömrünün yarısı olan bir ulusa mensup bu adamla beraber olmaya dayanamayıp kaçtım!

Sanki bu Kostantiniyye’nin göğü, en son büyük hadiseyi hatırlatıyordu. Sanki miladî 1453 yılında Fatih’in, ordusuyla Doğu Roma İmparatorluğu’nun kalbi ve Ortaçağ’ın en büyük medeniyet mer-kezlerinden biri olan bu şehrin kapılarından içeriye girişi, dünmüş gibi... Bir taraftan bu olay, Doğu Roma’da kültür ve uygarlığıyla güçlü Hıristiyanlığı Doğu’dan söküp Batı’ya atışı, dünmüş gibi... Bu yılın -bu yıl bile, Türkiye’nin eski Müslüman ordusunun fiilî kuruluş yılı değildir- Ortaçağ’ın bitişi ve Batı için yeni bir çağın başlangıcı olarak sayılışı, sanki dünmüş gibi… İsviçre’de okumuş bay mühendis, yarın bu ülkenin üniversitelerinde profesör veya tarım bakanı olacak, aydın tabakanın elitlerinden sayılacak bu bay mühendis bilmiyor ki onun ordusu, insanlık tarihine yön verecek bir biçimde askerlik kurumunu en büyük yiğitliğiyle altı asır önce kurulmuştur. Ve yine bu ordu, Orta ve Yeni Çağ’da Batı’nın en büyük imparatorluğunu kurmuş, tüm Doğu Avrupa ve Yemen’e hükmetmiştir. Onun atalarının siyasî, kültürel, düşünsel etkinliğinin göstergesi olan mescid ve minareler hâlâ Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan’da o güçlü günleri hikâye etmekte. Fransa ve İtalya’ya kadar ilerlemiş ve bu gücünü 18. yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyıl başlarına değin çok rahat bir bi-çimde sürdürürken Akdeniz’de en büyük deniz gücünü elinde bu-lundurmuştur.

Daha ne diyeyim? Bundan 1000 yıl önce Batı’nın silahlı halkınca İslam Ülkesi’ne karşı düzenlenen Haçlı Seferlerinde kullanılan ve üzerlerine savaş nağmeleri yazılmış kılıç, kalkan, miğfer ve mızraklar Avrupa’nın askerî müzelerinde sergilenmekte ve görenleri hayrete düşürmektedir.

Daha ne diyeyim? Bugünkü Batı doğmadan, İslam da Doğu’yu ay-dınlatmadan önce bu topraklar, Roma’nın yani Bizans’ın uygarlık beşiğiydi. Oysa 1000 yıldan beri bu güçlü ordu uygarlık, bilim, iman ve kültüre sahip bu Dünya İmparatorluğu, kartal gibi Akdeniz’de mutlak hâkimiyet kurmuştur. Kısa sürede Kostantiniyye’nin siyah burçlarına oturmuş, Doğu-Batı arasındaki sınırda, eski ve yeni uygarlıkların kesiştiği noktada Doğu ve Batı’yı, Birinci Dünya Savaşı’na kadar en güçlü askerî güç olarak dünyanın büyük bölümünü gölgesi altında tutabilmiştir. Arabı, Yunanı, Kuzey Afrika’yı ve baştanbaşa Doğu Avrupa’yı egemenliği altında tutmuştur. 40 yıl önce, önden Batı’nın teknik ve askerî hileleriyle, arkadan İranlı ve Arap Müslümanların hançerleriyle vurulmuş... Arap topraklarını İngilizler ondan alırken, Avrupalılar Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya’yı ondan ayırmış ve böylece onu kıstırmışlardı. Osmanlı Sultanı’nın emriyle Batı’nın modern bilim ve askerî tekniğini kavramak ve Avrupa uygarlığını tanıyarak İslam İmparatorluğunu, güç ve kudretini Avrupa’nın ekonomik, siyasî, askerî ve kültürel saldırılarına karşı savunmaları amacıyla görevlendirilmiş Batıcı entelektüel ve subaylar, geri dönüp işe koyularak bu büyük dünya gücünü kendi içinde birbirine kırdırdılar. Geniş Osmanlı İmparatorluğu, mağlup olmuş ve cezalandırılmış küçük bir ülkeye dönüştürüldü. Bütün Asya, Avrupa ve Afrika ülkelerinden elinde bir İstanbul kaldı, bir de Ankara... Daha sonra harfler Latin harflerine dönüştü. Bu yeni harflerle eğitim gören yeni nesil ise inanmaya başladı ki, bizim tarihimiz kırk yıl önceden başlar! Yani Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren! Yani mağlub olup cezalandırıldıkları ve parçalandıkları, sonuçta zaaf ve hakarete uğradıkları vakitten… Yani ordusu tarihinde bu kadar destanlar yazmış bu millet, tarihini yenilgi anıyla başlatıyor! Ben bu işe şaştım kaldım!

İstanbul Kütüphanesi’ne gittim. İstanbul ki kültür, tarih ve kitap dünyasında çok büyük bir şöhreti var. Şevket ve güç dolu İslamî yüzyıllar boyunca bir hazine hazırlamıştır. Gördüm ki bu kütüphanenin salonu, geçmişin şevketini anlatıyor. Fakat bu geniş salonun kıyısında köşesinde el yazması eserleri inceleyen birkaç oryantalist var ve Türkiye’nin halkından ise bir tek Farsça bilen meşhur merhum Ahmet Ateş’i gördüm. Diğerleri ise, onların kişiliğini, manevî ve kültürel geçmişlerini oluşturan bu hazinelere sadece bakmaktalar. Biz ise Taht-ı Cemşid’in duvarlarındaki çivi kitabelerine!

Anladım ki bu genç entelektüel mühendisi önce bu geçmişe yaban-cılaştırmak gerekti ki “Evet, senin tarihin, sadece kırk yıl öncesinden başlar” fikrini ona kavratabilsinler.

Şimdi sen Afrika’da yeni doğmuş Çad, Togo, Kongo, Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerin ömrü kadar yaşı olan bir ulus musun?! Mağlubiyetten başlayan bir tarih! Yani sen hiç yoktun, hiç olmadın! Düşünce, bilgi, dil, kitap, üniversite, uygarlık… adına şu anda sahip olduğun her şey, bizim atiyyemizdir.

Dedim ki: “Siz Müslümansınız, niçin Cuma yerine Avrupalılar gibi Pazar gününü hafta tatili yaptınız?”

Yaptığı tahlil, çok pişkinceydi: “Cuma, İslamî ve dinî bir bayram günüdür, mukaddestir. Eğer Cuma’yı tatil yapsaydılar, hepsi, eğlence, fısk ve fücura bu kutsal günde gitmek zorunda kalırlardı. Cuma yerine Pazar’ı tatil yaptılar ki tüm bu eğlence, fısk, fücur ve rezaletler Hıristiyanların kutsal gününde yapılsın.”

Aydınlandım! Fakat zavallı ben, Avrupa ekonomisiyle olan ilişkiler nedeniyle Cuma yerine Pazar’ın hafta tatili yapıldığını, böylece İslam ve Avrupa pazarları arasında uyum sağlandığını hayal ediyordum. Fakat bunların manevî ve dinî analizlerini öğrenince sorunun ekonomik değil, İslamî olduğunu anladım! İslam’ın bu cihad ülkesinde, Haçlı Savaşları mücahidleriyle Osmanlı cengâverlerinin bu tür eğlence ve rezilliklerle Hıristiyanlıktan kurnazca intikam alışlarına bir sevindim ki bilemezsiniz!

Neyzen Tevfik, Akıldan Bela'yı inceledi.
22 Nis 22:43 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

MİLYONLARCA ACI

Kitabın giriş bölümünden bazı notlar;
*Moskova sosyetesi aleyhine (örneğin Fransız özentisi olmaları gibi)yazılmış olduğundan ancak ölümünden sonra sahneye yansıtılmıştır, Bulgarin tarafından.
*Griboyedov mahkemeye verilmiş fakat sonunda beraat etmiştir.
*Bulgarin eser hakkında şöyle diyor: "En ufak bir şehirde bile, edebiyatı az çok seven bir evde Akıldan Bela'nın bir kopyası vardır."
*Gonçorov'a göre de bu eser mihenk taşıdır, onca seneler geçmesine rağmen unutulmamıştır ve unutulmayacaktır. Böyle düşünmesinin sebebi ise ona göre piyesin günlük konuşma diline geçmesidir (mesela atasözleri) ve bunu bayağılaşmadan başarmasıdır.

Konusu:
Çatski 3 yıl süren bir yurt dışı gezisinden sonra Moskova'ya dönmüştür. Çocukluk arkadaşı olan (belki arkadaştan da öte gördüğü) Sofya'ya uğramıştır, daha evine gitmeden. Aradan geçen uzun zaman, Sofya'nın ondan soğumasına ve babasının katibi olan Molçalin'le yakınlaşmasına neden olmuştur. Çatski, bunu fark etmiştir ve bu hikayenin çıkış noktası olmuştur. Çatski'ye göre Molçalin aptal ve miskin bir mahlûktur. Bu yüzden Sofya'nın onu istemeyeceğini düşünmektedir. Çatski'nden biraz daha bahsetmek gerekirse- ki kendisi ana karakterdir-, zeki, konuşkan, dışa dönük, açık sözlüdür. Kızın babası, Famusov, kızı daha genç olduğundan evlenmesinden yana değildir. Famusov'a göre Çatski züppe ve kendini beğenmişin tekidir.Sofya'ya gelirsek, o kadar güzel olmalı ki, Çatski ve Molçalin haricinde bir de albay, Skalozub, ona taliptir. Sofya'nın Molçalin'i sevdiği, Molçalin'in attan düşmesinden sonra Sofya'nın bayılmasından anlaşılmıştır. Fakat, Sofya bunun duyulmasını istememektedir. Çünkü, Molçalin babasının emrindedir. Çatski bu aşk üçgenini anlamaya çalışmaktadır veya işi çözdüğü halde onlarla uğraşmak ona zevk verir. Sofya'yla konuştuğunda, onu eskisi kadar sevmediği anlaşılır. Sofya'dan sonra ise Molçalin ile konuşmuştur, onun ölçüsünü almak için ve konuşmanın sonunda Sofya'nın kendisini aldattığını, alay ettiğini düşünmüştür Molçalin'in vasat karakterinden dolayı. Günlerden bir gün, bütün karakterler bir partide toplanırlar. Çatski, sivri diliyle, karakterlerle alay etmektedir, hem de hepsiyle. Bu, onların zoruna gitmiştir. Sonrasında, adı belli olmayan iki kişi tarafından Çatski'nin deli olduğu söylentisi başlatılır.
...
Partinin sonrasında yaşananlar, sürprizini kaçıracağından anlatmak istemediklerim, yazarın edebi zekasını gözler önüne serip Gonçarov'u ve Puşkin'i (sözü aşağıda) haklı çıkartıyor.

Ö. Aydın Süer'in "19.Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazılar" dan bazı notlar;
*Kitabında seçtiği 11 yazardan ilkidir A.S. Griboyedov.
*Rus edebiyatında gerçekçiliğe ilk adım bu oyunla olmuştur.
*Bu oyundan sonra başka eseri yoktur. Fakat, Puşkin'in belirttiği gibi, tek bir yapıtla üzerine düşeni yapmıştır.
*Dönemin tarihsel koşullarına baktığımızda şunu görürüz: 1816 Fransa-Rusya Savaşı'nın kazanılmasına önemli paya sahip olan köylü sınıfının daha fazla değer hak ettiği toplumda benimsenmiştir. Ayrıca, Avrupa'ya savaşmaya giden askerler, oradaki özgürlük ortamından nasiplenmiştir. Fakat, ülkelerinde, Arakçeyev'in baskıcı yönetimi ile karşı karşıyadırlar. Soylu sınıf ise Batı özentisi yaşamına devam etmektedir bu sırada. Yaşanan bu durumlar, çarlık yönetimine karşı gizli örgütlerin kurulmasına neden olmuş, bu da başarısızlıkla sonuçlanan Dekabrist Ayaklanması'na dönüşmüştür. Çarlığın baskısı bu olaydan sonra gittikçe arttı, düşünsel suskunluk dönemi başladı. Mahkemeye verildi fakat kendisini iyi savunduğundan ve delil yetersizliğinden suçsuz bulundu. Akıl Belası(Akıldan Bela) da ayaklanmadan bir sene önce yazılmıştır, olacakları haber verir gibi.
*Önemli karakterlerin hepsinin (Sofya da emin değiliz) siyasi bir karşılıkları bulunmaktadır. Çatski, soylu yaşamı eleştiren bir soylu aydın. Molçalin, itaat eden, kendi düşünceleri olmayan birisi. Sofya ise M. V. Neçkin'e göre Çatski'nin yanında, V. N. Orlov'a göre ise Sofya tamamen Famusov'a bağımlıdır.
*Diğerlerine göre, Çatski bir Volterci veya Jakobendir ki bu da soylular için tehlike demektir. Bu tehditi yok etmek için çıkar yol ise onun deli olduğu söylentisini yaymaktır.

fulden ufacık, Leylim Leylim'i inceledi.
10 Nis 14:38 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Mektupların yeri hep ayrıdır. Zarfı açmak ve içinde yazan kişinin el yazısı ile yazdığı duygularını okumanın tarifi yok. Fakat günümüzün teknoloji çağında mektuplarda eski anılar gibi sararıyor.



Bu anıları canlandırmak için mektup okumayı o dönemlere gitmeyi seviyorum. İşte bu kitapta da 1950'lilere doğru edebiyat şöleni yolculuğu yaptım. Ahmet Arif'in saf duygular beslediği Leyla Erbil'e yazdığı mektuplardan oluşuyor.


Gerçek sevgi ya da gerçek aşk (siz hangisini kullanmak isterseniz) karşındaki kişinin mutlu olmasını istemektir. Sizinle olsun ve ya olmasın. Eğer sizinle olmadı diye onun da mutsuz ya da çaresiz olmasını istiyorsanız bu bencilliğe girer. Kendinizi düşünmektir.


Bu mektuplarda Ahmet Arif'in Leyla Erbil'e olan gerçek aşkını okuyoruz. Onunla olmasa bile onu düşünen onun mutlu olmasını isteyen koca yürekli adam. Duygularının karşılıksız olduğunu bildiği halde onun için çırpınır. Maphus köşelerinde, memleketinde, Ankara'da kısacası gittiği her yerde onu düşünür koca yürekli adam.Onun iyi olması için çırpınır. Gerçek sevgi işte bu.


Mektuplarında dile getirse de sevgisini, Leyla Erbil onu hep dostu olarak görmüştür. O da bu duruma sesini çıkarmamıştır. Çünkü en önemli şey onun yanında olmak ve onu mutlu etmektir.


Mektupları okurken o dönemin edebiyatı ile ilgili de bilgiler öğreniyoruz. Bu yüzden edebiyatçılar için her mektup değerli. Okurken kitabın bitmesini istemedim. Ahmet Arif'ten ayrılmak zor geldi. Ama Leyla Erbil'i sevmek böyle bir şey galiba. Tüm iliklerine kadar sevmek gerekiyor.


Mektupları okurken "Bu aşkın karşılığı olsaydı nasıl oldurdu?" diye sordum. Fakat bu aşkın sonunda Leyla Erbil mutsuz olacaksa Ahmet Arif'in onun mutluluğu için elinden geleni yapacağına eminim. Bu ayrılmak bile olsa yapardı.


Peki bu kitap nasıl yayımlandı ? İşte bunun cevabına gelelim. Kitabın (daha mektuplardan önce bir yazı var. Önsöz gibi. Orada kitabın neden ve nasıl basıldığını anlatmış Rüken Kızıler.


"Kitabın yayımlanma fikri, Leyla Erbil’in romanı Kalan’a son şeklini verirken oluşmuş. Leyla Erbil, Ruken Kızıler’e Ahmed Arif’le uzun yıllar mektuplaştıklarını söyler. Bu mektuplar Erbil’in çalışma masasının alt rafındadır. Yıllardır üstelik:
“Pembe karton bir dosyanın içinde, çoğu zarflarıyla korunmuş mektuplar… Kâğıtlar çoktan sararmış, kat izleri derinleşmiş de olsa hâlâ rahatça okunabiliyorlardı. Ahmed Arif boşluk bırakmaksızın kullanmıştı sayfaları. Çoğunda derkenarlarla kalan yerleri de doldurmuştu. Erbil ailesi bu mektupların gönderildiği diyarın koşullarını bilerek, saygıyla, vefayla muhafaza etmişti onları.”

Kızıler’in ısrarına rağmen Erbil bu mektupların yayımlanmasını istemez. “Ben öldükten sonra…” düşüncesi hâkimdir Leyla Erbil’de.

“Ahmed Arif’in ailesini incitmekten ya da ‘Leylâ Erbil, bu büyük şairin aşkıyla gündeme gelmek istiyor’ dedikodularından çekindiğini de söylemişti. Evet, körkütük âşık bir Ahmed Arif yazmıştı bu mektupları, aşkına karşılık bulma umuduyla ya da hayata tutunabilme güdüsüyle…”

Leylâ Erbil bu mektuplaşmalarda dostluk sınırını çizmiş ve bu sınırı gün geçtikçe derinleştirmiş. Ahmed Arif’in de bu konumu kabullendiği mektuplardan anlaşılıyor zaten.

Sonrasında Ahmed Arif’in oğlu Filinta Önal ile Leylâ Erbil buluşturulur.
Filinta’ya mektuplardan söz edilir. Filinta, “Siz ve babam edebiyatımızın en değerli şahsiyetlerindensiniz, elbette ki bu mektuplar yayımlanmalı” deyince, Erbil’in Ahmed Arif’e yazdığı mektuplar sorulur. Filinta arşivlerinde bu mektuplara rastlamadığını söyler.

Sonra Leylâ Erbil Tuhaf Bir Erkek’in bitimine yakın “Ahmed’in mektuplarını yayımlamak istiyorum artık” der. Yazık ki kitabı göremeden ölür.

Sonrasını Ruken Kızıler şöyle anlatıyor kitapta: “Leylâ Hanım bu mektupları neden yayımlamak istedi? Onun amacını duraksamadan yazabilirim: Gerçeğe bağlılık. Aynı zamanda yalnızca halkına inanmış, bunun için büyük bedeller ödemiş ve değeri yeterince bilinmemiş bu büyük şairin unutulmaması için bir çabaydı bu mektuplar. Tek bir şiir kitabıyla yalnızca edebiyat tarihine değil, siyasi tarihimize de mal olmuş Ahmed Arif’in, aydın olarak yaşadığı acılar onu çok etkilemişti. Süren davaları, hakkında verilen sürgün kararı, öte yanda büyüyüp serpilen şiirleri. Ahmed Arif’in yaşamından önemli bir kesit sunuyordu bu mektuplar ve yayımlanmalıydı. Elbette ki bu amacını gölgeleyecek dedikodulardan çekiniyordu Leylâ Hanım, ama vazgeçmedi.

Leylâ Hanım’ın yazdığı mektuplara ne oldu? Bu aşk kendi karşılığını yaratabilmiş miydi? Leylâ Hanım bu soruyu yanıtlamıştı: “Hayır, benim tarafımda aşk yoktu, yalnızca dostluk vardı”. Özellikle 1955 yılından sonra yazılan mektuplardan da anlaşılıyor ki Ahmed Arif bu büyük aşkta yalnız kalmıştı."


Kitapta beni çok şaşırtan bir olay da Ahmet Arif'in Sait Faik Abasıyanık ile ilgili mektubu oldu. O yazının öyküsünü de okuduğum bir makaleden alıntı yaparak paylaşmak istedim.


"Leylâ Erbil ile Evrensel gazetesinin ilk yılında bir söyleşi yapmıştım. Yazıya başlık yaptığım cümlesi ezberimde: “Edebiyata bir cinayetle girdim.” Bu cümle onun gençlik yıllarında üstüne atılı bir karalamanın açıklaması. Leylâ Erbil Sait Faik’i tanıdığında onun siroz olduğunu bilmiyormuş. Sait Faik de söylememiş zaten. Sait Faik öldükten sonra, onun içmesine yol açarak ya da içmesini engellemeyerek ölümüne yol açmakla suçlayan bir yazı yazılmış. (Öldüğünde de bir blokta bu olayın abartılmışı yazıldı.) Leylâ, bu suçlamadan hep tedirgin olmuştur. Ahmed Arif’e de bu yazıdan söz etmiş olmalı ki, Bismil’den 22 Mayıs 1954’de yazdığı “Leylâm, Merhametsiz Ömrüm” diye başlayan mektubunu Sait Faik’e ayırmış:

“Cânım, ben Said’i senden çok önce tanıdım... Şâirsin, dehâ gizleyen bir şâir. Korkunç üzüntülere kapılman, bundandır. Ben Said’i sevdim... Sanırım, Sait de arkadaş ve artist olarak yalnız beni sevebildi. Bu, onun sözüdür. (...) Bu işte, yani ölümünde, senin hiçbir –ama hiçbir– günahın, kusurun ve hatân yok. Onu, cemiyetimizin rezil ve taşlaşmış kayıtsızlığı, sağırlığı, korkaklığı, berbat şarapları, her biri korkunç birer zehir olan Şark yemekleri öldürdü. Türkiye’de vasati yaş 28’dir. Düşün o 50 yıl yaşadı. Yine de iyi.” Ahmed Arif’in Sait Faik’le dostluğu konusu üstünde durulup araştırılacak bir konu: “Son günlerde onu ayakta tutan bendim. Övünme şeklinde anlaşılır diye sana daha önce söylemedim. Benim sert ve fırtınalı hayatım gençliğimin pervâsız tahammülü, inanır mısın ona umut ve şevk veriyordu. O ki müthiş hasis ve egoistti. Ama bana “Dülger Balığım, aslanım, canavar olmadım değil mi?” dediği zaman bonkör, insan ve babaydı.”

Ahmed Arif’in kimi şiirlerinin ilk biçimlerini, bu şiirleri açıklayışını, Leylâ Erbil’in Mektup Aşkları’nda, Eski Sevgili’de, Kalan’da (ve daha birçok öyküsünde) yer alan kimi kahramanlarına bu mektuplarda da rastlayacak, onları tanıyacaksınız. Kurgular da yapabileceksiniz.

Ama Ahmed Arif’in kendisi ve Leylâ için altını çizdiği yazma prensibini hep hatırlayacaksınız:

“Kimselere bir şey demek için değil, kendi susuzluğumuz, yangınlığımız için yazıyoruz. İkimiz de öyle. S..tir et. Kime ne be!”"


Eğer mektup okumayı seviyorsanız kesinlikle bu kitaba da bir şans vermelisiniz. Pişman olmayacaksınız.

Saniye SAFKAN, Gün Olur Asra Bedel'i inceledi.
 02 Nis 23:05 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Mankurtlaşmak mı? Kültürümüzü korumak mı?

Asra bedel günler yaşadığımız bir zamanda bu incelemeyi yapmak istedim. Bugün biraz karamsarlık var üzerimde çünkü. Kültürümüz adına...

Tarihinden birhaber[edilmek de isteniyor], otobüslerde engelli taklidi(!) yapan gençler, sırtına bayrak asıp bayrağın ruhunu taşımayan primsever "laykçı!" kaybolmuş bir nesil... Televizyon zaten düşman; aile kavramına dizilerle, herkesin birbirini para için hırpaladığı yarışmalarla saldırıyor. Şehit haberleri varken bir iki gün kara giysi giyen sonra yine ışıltılı elbiselerle ışıltılı dünyalarına! dalan sanatçı bozuntularını da es geçmeyelim. Sonra askerimize moral verdiler, bir iki sahtelik akan poz verdiler diye kendilerini mankurt olmadık zannetmesinler!

İşte Gün Olur Asra Bedel bana tam olarak bu asrı bu günleri düşündürüyor. Mankurtlaşıyoruz çünkü günden güne. Hem de kafamıza deve derisi geçirilmeden, bence kendi elimizle, kendi boşvermişliğimizle, bize ait her duygunun içini boşaltarak mankurtlaşıyoruz.

Oysa bizim deve derisi ile işkence görmemiş, okumuş ama yine de mankurt olmuş, kendi babasının cenazesine dahi saygısı olmayan  Sabitcanlara ihtiyacımız yok. Bizim Kırgız asıllı olduğu hâlde uzay üssünde Yedigey'e "Rusça konuş yoldaş!" diyen nöbetçi subaylara da ihtiyacımız yok. Bizim kültürüne, tarihine  hem de dostuna sadık Yedigeylere, iftirayla istifa etmek zorunda kaldığı hâlde devletine küsmeyip, zor şartlar altında bile kaleme sarılan aydın tipin simgesi Abutaliplere ihtiyacımız var.

Kitabı henüz okumayanlar için dipçe:

Kitap Yedigey'in gözünden ona asra bedel gibi gelen bir günde geçiyor. Yedigey dostu Kazangap'ın cenazesini Ana Beyit'e götürmek istiyor, yola çıkıyor. Bu yolda biz Yegidey'in zihninden bu mankurtlaşmış ve mankurtlaşmadan özünü korumuş kişileri tanıyoruz.

Yedigey'in Kazangap' ın cenazesini götürmeye çalıştığı Ana Beyit'e Ruslar tarafından  yapılan uzay üssünden de bahsettiği için zaman, çift katmanlı ilerliyor romanda. Bahsedilen uzay üssünün geçtiği kısımları karışık bulup kitabı yarım bırakmayın ne olur. Çünkü Gün Olur Asra Bedel bize, kökeni Manas Destanı'na uzanan mankurtluk kavramı üzerinden bilinçsizlik, kendi toplumuna yabancılaşma ve bunun doğuracağı sonuçları sezdiriyor.

(...)"Bir insan başkalarına en büyük iyiliği, ailesinde iyi çocuklar yetiştirmekle yapabilirdi." (...)

Bu, benim en çok sevdiğim ifade kitaptan. Herkes kendi kapısının önünü süpürsün meselesi yani. Önce aileden başlayacağız korumaya kültürümüzü ki doğudan batıya batıdan doğuya gidip gelen trenleri kaçırmayalım değil mi? Demir ağlarla örülü vatanımızda, efendisinden başkasını tanımayan mankurt kimseler olarak dolaşmak da istemeyiz.

Bana katıldığınızı varsayıyorum ve Aytmatov'un kendi yaşamından da izler taşıyan bu romanını kesinlikle okuyun diyorum. Bir de ricam var sizden: Öneri de bulunuyorsanız özellikle lise çağındaki gençlerimize, kitap hakkında ön araştırma yaparak-karışık gelmemesi için- bu kitabı okumalarını tavsiye eder misiniz okuduktan sonra?

Ne uzun cümleler kurdum yahu ^-^

erdin süpür, bir alıntı ekledi.
27 Mar 17:22

kurtulus savasi koylerdeki durum
yaban 15
Ben, Yedek Subay Ahmet Celal; Celal Paşa'nın
oğlu Ahmet; Porsuk Çayı'nın kenarında böyle bir tohum haline girdim. Bir
kulaç, kara toprak içinde filizimi sürmek, dal ve budaklarımı aydınlığa
doğru uzatmak, meyvamı vermek için Allah'ın rahmetini bekliyorum. Ve gömülü
olduğum toprağın ıstırabını bedenimde hissediyorum. Her hususta ona
karışıyorum.
Ben, Celal Paşa'nın oğlu Ahmet, İstanbul'un en muhteşem konaklarından
birinde doğup ve parıltılı hülya iklimlerine doğru kanat açıp uçtuktan
sonra, kanatlarımın biri kırılmış olarak buraya düştüm. Otuz iki yaşında bir
emekli asker, bütün geleceği geride kalmış bir sakat delikanlı, şimdi
burada...
-Ne yapıyorsun?
Hah, hah; adam sen de...
Görüyorum ki, fikir ve hayal aleminden henüz yere inmiş
değilim. Oysa, ben İstanbul'dan çıkarken bütün ıstıraplarımın kaynağının
kafamda olduğuna karar vermiştim. Ve onu orada bırakmak istemiştim. Burada,
hiçbir şeyi düşünmeyecek, metafiziğe tamamıyla veda edecek ve bir köylü
nasıl yaşarsa öyle yaşayacaktım. Tamamıyla onlara karışacaktım.
Lakin işte görüyorum ki, bir çanak suda bir damla zeytinyağı gibiyim. Ne
karışıyorum, ne de dibe çökebiliyorum. Bize, bunun için toplumun kaynağı
diyorlar galiba.
Türkiye'nin aydın sınıfı, gerçekten bu toplumun kaynağı
mıdır? Eğer öyle ise, bu Salih Ağalardan, Bekir Çavuşlardan,
bu İsmaillerden, bu Zeynep Kadınlardan bende bir şey bulunması gerekmez
miydi? Oysa, ben burada hayvanlara insanlardan daha yakınım. Onları,
tiksinmeden, şefkatle sevmesini biliyorum ve bu sevgim onlara geçebiliyor.
Boz eşek bana iyiden iyiye alışmış. Zira, onun başını koltuğumun altına
alıp saatlerce okşarken, o tatlı tatlı bana bakar ve bazen
ben yürüyünce kendiliğinden arkama takılır.
Oysa, küçük İsmail, bana karşı hala ilk geldiğim geceki
yabancılığını, uzaklığını muhafaza etmektedir. Ona, dostluk
ve sevgi göstermiyor muyum? Avucuna ikide bir paralar sıkıştırmıyor
muyum? Yaptığım iyiliklerin hiçbiri, hiçbiri onu bana meylettirmiyor!
Geçen gün, Zeynep Kadını, sokak kapısının önünde benden yakınırken
yakalamıyayım mı? Ben, onun bütün işlerini karıştırmışım. Salih Ağa ile
aralarını bozmuşum. Zaten yanlarına geldiğim günden beri evlerinin beti
bereketi kalmamış. Mehmet Ali askere gitmiş. Başlarına bu arazi davası
çıkmış. İsmail şımarmış, kiinseyi dinlemez olmuş.
Ben bunları işitmezlikten geldim. Kapıdan çıkmak üzere iken ayaklarımın
ucuna basarak ters yüzü odama döndüm. Şimdi başım iki ellerimin arasında
düşünüyorum:
Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi
oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak...
Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim?
nasıl onlar gibi hissedebilirim.
Odamı dolduran bütün bu kitapları yakmak...
Bu resimleri, bu levhaları ayaklarımın altına alıp ezmek.
Neye yarar? Hepsi benim içime girdiler. Bende, silinmez,
kaçınılmaz, yıkanıp temizlenmez izlerini bıraktılar. Benim iç
duvarlarım, bütün bu yabancı nakışlar, çizgiler, işaretler,
renkler ve hiyerogliflerle doludur. Dış cephem değişmiş neye
yarar? Ben, asıl ben, bu toprağın malı olmayan ve hepsi dışarıdan
gelen maddeler ve unsurlarla yoğrula yoğrula adeta sınai, adeta kimyevi bir
şey halini almışım.
Geçen gün, kırlarda dolaşırken ayağım bir konserve kutusuna çarpmıştı.
Durup bakmıştım. Bu kutu Amerika'dan gelmiş bir kutu idi ve üstünde İngilizce
bir şeyin adı yazılı idi. Bu kutuyu buraya hangi yolcular bıraktı? Kimbilir
ne zamandan beri kaldı, bilmiyorum. Fakat tuhaf bir ilgiyle eğildim, elime
aldım, baktım adeta bir eski aşinayı görür gibi oldum.
Ben, bu topraklarda, işte bu teneke kutunun eşiyim
Yakup kadrikaraosmanoglu (Yaban s46)

Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu (iletişim)Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu (iletişim)

Gun aydin olmus :)
Bu sabah güne akordu bozuk gitar gibi uyandım ne güzel çalabiliyorum
ne de akordumu düzeltebiliyorum :)