• Zeynep K.
    Zeynep K. Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar'ı inceledi.
    128 syf.
    ·9/10 puan
    Esenlikler diliyorum herkese. Kitabımızı diğer kitaplardan ayıran eksiklik değil fazlalıkları var. Yazardan bahsetmek istiyorum kısaca: Rukiye Türeyen üç aylıkken geçirdiği bir havale (menenjit) yüzünden beden sağlığını kaybediyor yüzde doksan dokuz olarak hayatına devam ediyor, şu anda ise kırk yaşında. 2014 yılında kendi imkanları ve azmiyle okumayı öğreniyor, 2016 yılında da okuduğum bu kitabı hareket ettirebildiği tek parmağı ile bu kitabı yazmaya başlıyor, iki yıl sürüyor, 2018 yılında ise okuyucu karşısına çıkıyor. Ve Rukiye hanımın en büyük hayali kırk yıldır kendisine bakan annesine bu kitabın gelirleriyle ev alabilmek.
    Okuyacaklarımız sabrın, şükrün ve azmin hikayesidir.
    Çoğu insanı yıpratmayacak bu destekle belki de Rukiye hanımın ellerinden tutabiliriz.

    Eser, dört hikaye, bir oyun, bir skeç, bir senaryo ve bir mektuptan oluşmakta. Kitabı çok sevdiği Mehmetçiklere ithaf ederek başlıyor. Aslında kitapta, her kitapta olduğu gibi, otobiyografik unsurlar mevcut. Babasına olan özlemi, annesine olan hayranlığı hemen hemen her bölümde karşınıza çıkıyor.

    Okurken sorun çıkacak bir meselenin olacağını sanmıyorum, yediden yetmişe herkesin kolaylıkla okuyacağını öngörüyorum. Özellikle küçük yaştaki okurlara güzel örnek olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Sayfalarda ilerledikçe kendi kabahatlerimizin, fazlalıklarımızın(!) yüzünden utanacağınızı düşünüyorum, açıkçası bende öyle olmuştu. Eser bu açıdan tokat niteliğinde, ortaya ne koyuyoruz, her şeyi yapmakta üşenmekten, hep küçücük ceviz kabuğunu doldurmayacak bahaneleri engel diye kendimizi kandırmaktan başka.

    Kitap, yazarın dertlerini mesaj olarak bizlere sunmakta. Engelli diye acımamızı, küçük görmemizi, iyilik yapıyor sanarken aslında onlara nasıl zarar verdiğimizi, kimse kusura bakmasın burada çuval bir kişiye yönelik değil topluma yönelik. Her daim unutulan bir gerçeği de hatırlatıyor: hepimiz birer engelli adayıyız, bir salise sonramızın bile garantisi yok.

    Kahraman Deniz bir şarkısında, eksiklik hayatta değil zihinlerimizin içinde, diyor. Eksiklik, engeller bedenlerimizde değil zihinlerimizin içinde.

    On dokuz yaşımda olmama rağmen, çoğu zaman önüme çıkan zorluklar karşısında ne yapacağımı şaşırıp sudan çıkmış balığa dönerken böyle bir azmin hikayesini okurken tüylerim diken diken oldu, kendimden utandım. Fazla söylenecek bir şey yok aslında cümlelerin ötesinde… Esen kalın.
  • 210 syf.
    Kitabın teması, başına ne gelirse gelsin insanın, yaşamaktan asla vazgeçmemesi gerektiğidir. Tema olarak bunu belirleyen bir yazarın, kahramanının başından türlü zorluklar geçirmesi çok normal. Kahraman bu zorlukları aşmalı ve bunu yaparken gösterdiği azim, irade ve sabır okura geçmelidir. Dram öğesi sayesinde de okur, kahramanla empati kuracak ve böylelikle hayatta yalnız olmadığını hissederek mutlu olacaktır. Köy köy dolaşıp hikayeler anlatan bir insan, bir gün tarlasını süren bir köylüyle karşılaşır ve onunla tanışır. Ardından da bu köylüden hayat hikayesini dinlemeye başlar. Kurgu, baştan bu şekilde tasarlandığından dolayı, kitap boyu oldukça yalın ve akıcı bir anlatım söz konusudur. Öyle ki, okumaya başladığınızla yarısına gelmeniz bir olur ve şaşırırsınız. Bu, kısa zamanda uzun bir yolu kat etmiş olma hissi verdiğinden dolayı okur, eserle güçlü bir organik bağ kurar. Tam da bu bağdır okurların yazarları ailesinin bir üyesi gibi sahiplenmesine neden olan ve bence bu bağın en güçlü kurulumu, az önceki nedenden dolayı yalın ve akıcı eserlerde sağlanmaktadır. Buna ek olarak “Yaşamak” özelinde, Çin tarihinin topluma yansımalarını görmek okura, tarihsel bir nehrin içinde yol alma hissi vererek bağın kuvvetlenmesine neden olur.

    Uzakdoğulu bir yazarın eseri olması ve kapağının hoşluğu nedeniyle okumaya pozitif ayrımcılık yaparak başladığım için tüm klişeleri ve dozu artan dramatik olayları göz ardı ederek ilk yetmiş beş sayfayı geçtim. Sonraki on beş sayfada artık ayrımcılıktan eşitliğe kaydığım için sıkılmaya başladım. Bu noktada imdadıma Çin’in yaşadığı iç savaş, Japonya ile savaş ve ardından yine iç savaşın kurguda ortaya çıkması yetişti. İlerleyen elli sayfada kurguya tamamen dramatik öğeler hakim olmaya başlayınca artık bu okuma benim için, bir an önce bitirilmesi gerekilen bir eyleme döndü. Bu noktada yeniden tarihsel bir öğeye denk geldiğimde mutlu oldum. Kitabın bence en anlamlı bu kısmında, Mao’nun “Büyük İleri Atılım” projesi sonucunda halkın sefalet ve açlığa mahkum oluşları ve bunlara karşın kurulan sistemin onları mutlak itaat eden birer makineye indirgenmesi, nispeten iyi anlatılmıştır. Örneğin: “Köyde kimsenin tahılı kalmamıştı. Bütün yabani da toplanmıştı. Bazı aileler ağaç köklerini kazıp yemeye başladılar,”(s.123), “Hepimiz sıradan insanlardık. Elbette ülke sorunlarına karşı ilgisiz değildik, sadece olanları anlamıyorduk. Yoldaş Başkan’ı, onun üstlerini dinlediği gibi dinlerdik. Baştakilerin buyurduğu şekilde düşünür, her şeyi onların buyurduğu şekilde yapardık,”(s.150). Ancak kurgunun tasarlanma şekli nedeniyle, romandan ziyade bir röportaj okuyor gibiyiz. Bundan dolayı, karakterlerin psikolojilerine dair hiçbir şey göremiyoruz. Öyle ki, kahramanımızın başından oldukça dramatik olaylar geçmesine karşın, kalp atış grafiği neredeyse dümdüz ilerleyen bir hastanın tepkisizliğiyle karşı karşıyayız. Bu nedenle, insanların açlıktan ağaç köklerini yedikleri kısım dışında ben kitaptaki dramatik öğelerin içine giremedim ve bir noktadan sonra bunlar bana komik gelmeye başladı. Kitabın ender olumlu noktalarından birisi ise eğer demokratik bir ülkede yaşamıyorsanız güçlü empati kurabileceğiniz bazı aktarımların varlığıdır. Örneğin: “Biri duyar da devleti eleştirdiğimi sanır diye korkuyordum,”(s.94) ve “Geceleri güven içinde uyuyamamamız dışında, her şey eskiden olduğu gibiydi. Çünkü Büyük Başkan Mao'nun emirleri hep gecenin bir yarısında gelirdi,”(s.150) gibi.

    Kitabın benim nezdimde kırılma noktasını, valinin karısının acil kana ihtiyaç duyduğu için öğrencilerin hastaneye getirilmesinin ardından yaşanan gerçekçilikten uzak bazı detaylar oluşturdu. Buna biraz eğilmek istiyorum. Kahramanımız Fugui’nin on üç yaşındaki oğlu Youquing de hastanedeki öğrencilerin arasındadır. Sadece onun kan grubu valinin karısıyla uyuşur ve doktor gözetiminde kan alımı başlar. Lakin, ihtiyaç çok olduğu için doktor adeta çocuğu bir vampir gibi sömürerek onun kansızlıktan ölümüne neden olur. Ben, bununla yazarın kitabın başından beri ardı ardına devam ettirdiği dramatik olaylarda zirveye oynadığını düşünürken devamında bundan daha inandırıcı olmaktan uzak ve bence komediye yaklaşan olaylar yaşanır. Ağlatmayan dram komiktir. Fugui üzücü haberi almış ve soluğu hastanede almıştır. Hemen bir umutla doktora koşar ve oğlunun yaşadığına dair bir sürprizle karşılaşmak ister acılı baba yüreğiyle. Zihninizde öncelikle siz, doktor ile Fugui’nin yaşayacağı diyalogu hayal edin ve ondan sonra aktaracağım diyalogu okuyun.

    Hemen işaret ettiği odaya koştum ve bir doktorun odada oturmuş bir şeyler yazdığını gördüm. Doktora doğru yürürken kalbim küt küt atıyordu. “Doktor,” dedim, “oğlum hala yaşıyor mu?”
    Doktor başını kaldırdı, uzun uzun yüzüme baktıktan sonra, “Xu Youqing’i mi soruyorsun?” diye sordu.
    Hemen başımı salladım.
    “Kaç tane oğlun var?” diye sordu doktor.
    Dizlerimin bağı çözüldü, bacaklarım titriyordu. “Sadece bir tane oğlum var, size yalvarıyorum, oğlumu kurtarın!” dedim.
    Doktor beni anladığını ifade ederek başını salladı ve yine sordu, “Niye sadece bir tane oğlun var?”
    Böyle bir soruya nasıl cevap verilirdi? Sinirlenmiştim. “Oğlum yaşıyor mu?” diye sordum.
    Başını iki yana salladı ve “Öldü,” dedi.(s.135)

    Oğlunun yaşayıp yaşamadığını öğrenmek isteyen bir babaya doktor, neden “Kaç tane oğlun var?” diye sorsun ki. Benim tahminim, bunun peşine Fugui’nin, onun tek oğlu olduğunu belirterek dramın seviyesinin zirveye taşınma arzusudur. Eğer drama kapılmış ise okur, doktorun bu soruyu o anda sormasındaki garipliğine dikkat etmeyecek ve tek oğlunu kaybetmiş babanın acısına ortak olmanın verdiği duygudaşlıkla sarmalanacaktır. Öyle ki, doktorun daha saçma olan “Niye sadece bir tane oğlun var?” sorusu bile onu yaşadığı yoğun hislerden kurtaramayacaktır. Doktora bu sorunun sordurulma nedeni bence, yazarın komünizmin katı bürokratik sisteminin memurlarını ne kadar ruhsuz bir hale soktuğunu anlatmak ama fazlasıyla sırıtan, inandırıcılıktan uzak bir hareket olmuş. Olaylar burada bitmiyor. Fugui, oğlunun ölümünün detaylarını öğrenince doğal olarak hastanede olay çıkarıyor. Önüne gelen doktora saldırıyor. Sonra da öfkesinin tamamını valiye yöneltiyor. Bu da anlaşılabilir. Ardından valiyle hastanede karşı karşıya geliyor. Yine diyaloğun nasıl olacağını zihninizde şekillendirin. Sonra da aktaracağım parafı okuyun.

    Youqing’in öğretmeni beni tekrar yakaladı ve “Bu vali bey!” diye bağırdı.
    “Evet, vali bu, tam da benim öldürmek istediğim adam!” dedim. (Gülmemeye çalışıyorum ama başaramıyorum. Çünkü gözümün önüne hafta içi her gün yayınlanan gündüz kuşağı dizileri geliyor)
    Bir tekme daha atmak için ayağımı kaldırmıştım ki, “Fugui, sen misin?” diye sordu aniden.
    “Seni geberteceğim!” diye bağırdım.
    Vali ayağa kalktı ve “Fugui, benim, Chunsheng,” dedi.
    O böyle söyleyince bir anda aptallaştım. Bir süre ona baktım, ona baktıkça bir zamanlar tanıdığım Chunsheng’a daha çok benzettim. “Chunsheng, gerçekten sen misin?” diye sordum.
    Chunsheng bir adım attı ve tekrar bana baktı. “Fugui, bu sensin,” dedi.
    Chunsheng’i görmek öfkemi yatıştırmıştı. Gözyaşları içinde ona dedim ki, “Chunsheng, boyun uzamış, kilo da almışsın.”

    Bu noktada araya gireceğim. Bir dakika önce yaşadığı acıdan kahrolan ve öfkeden deliye dönmüş bir baba, öldüreceğini söylediği valinin, savaş günlerinden arkadaşı çıkmasıyla bir anda oğlunu unutuyor, boyun uzamış, kilo almışsın geyiği yapmaya ve ardından eski günleri yad etmeye başlıyor. Neyse ki, yazar onları pikniğe çıkararak daha garip bir olaya imza atmayarak Fugui’nin ölen oğlunu hatırlamasını sağlayarak şu şekilde devam ediyor.


    Sonra ikimiz birden gülmeye başladık. Oğlumun öldüğünü hatırlayana kadar (neyse ki hatırladın) güldük. Gözlerimi sildim ve sonra tekrar ağlamaya başladım. Chunsheng elini omzuma attı.
    “Chunsheng,” dedim, “Biricik oğlum öldü!”
    “Chunsheng derin bir iç çekti ve “Nasıl oldu da senin oğlunun başına geldi?” dedi. (Yani, doktorun, valinin karısını kurtarmak için bir çocuğu vampir gibi sömürmesi normal; garip ve üzücü olan, bunun Fugui’nin oğlunun başına gelmiş olması. Bence yine bir ihtimal, yazar katı bürokrasiyi yermek istemiş olabilir, ama bu sefer, pek zannetmiyorum bunu)
    Oğlumun o küçük odada tek başına yattığını düşündüm, bu acı dayanılmazdı. Chunsheng’a, “Oğlumu görmek istiyorum,” dedim.
    Artık kimseyi öldürmek istemiyordum. Chunsheng’ın bir anda çıkacağı kimin aklına gelirdi ki? (Sanki yazar da bir şeyleri yanlış yaptığının farkında ama kabullenmek istemediği için kendisini, bu şekilde kurguyu zayıflatıcı bildirimler vermek zorunda hissediyor) Birkaç adım attım, sonra arkamı döndüm ve Chunsheng’a şöyle dedim: “Bana bir can borcun var, öteki dünyada ödersin.”(s.137-138-139)

    “BANA BİR CAN BORCUN VAR, ÖTEKİ DÜNYADA ÖDERSİN,” cümlesiyle benim için bu ‘roman’ zihnen noktalanmış oldu. En iyi ihtimalle, Çinlilerin geleneğiyle alakalı olabilir diye düşünüyorum, ya da böyle düşünmek istiyorum. Çünkü eğer böyle değilse, oldukça saçma bir cümle! Diyaloğun başından itibaren düşündüğümde bence, gelenekle alakalı bir durumdan ziyade, zaten içinde saçma noktaların olduğu başarısız kurgulanmış bir diyaloğun çok daha saçmalanarak başarısızlıkta zirveyi görerek final yapması olarak yorumluyorum. Adımız çıkmış dokuza inmiyor yediye, öteki dünyada ödenmesinden hareketle benim, bu teolojik hususa antipatik veya uzak olmam tahmininde bulunarak bu şekilde bir yorum yaptığım hatta tüm kitabı bundan dolayı olumsuz eleştirdiğim kanısına kapılmamanızı isterim. Çünkü, yazımın başından beri ben, olayın sadece edebi yönündeyim. Bu cümle özelinde de şunu demek istiyorum: Empati kurmaya çalışıyorum. Benim ileride bir oğlum oldu ve öldü veya şu an gerçekten var olan sevdiklerimden birisi kurgudaki gibi bir nedenden öldü. Aslında bu durumda öldürülmüş oluyor, çünkü bu apaçık cinayettir. Ben haliyle öfkeden gözüm döner. Aradan bir zaman geçmiş olsa tabi ki sakinleşeceğim ve bu noktada Chunsheng gelmiş olsa diyaloğun dizaynını anlayışla karşılayabilirim. Ama öfkenin zirve yaptığı noktada geliyor ve onunla eski günleri yad edip ardından “Aman dostum, olan olmuş senden kıymetli mi, bana bir can borçlandın. Sonra ödeşiriz,” diyormuşum gibi bir durum söz konusu.

    Bu noktadan sonra artık ‘romana’ yoğunlaşmakta zorlandım ve yazarın hız kesmeden devam eden dram bombardımanı beni sadece güldürdü. Bu da maalesef on, on beş sayfa sürebildi ve artık kitabın sonunda ne olacağını bile merak etmez oldum. Son olarak kitabı değerlendirirken sık sık kullandığım “saçma” kelimesini, artık insanlara sıklıkla çağrışım yaptığı manada, hakaret veya alay etmek amacıyla kullanmadım. TDK’de geçtiği şu anlamlarda kullandım: “(sıfat, mecaz) Akla uygun olmayan, pestenkerani, absürt,”, “(sıfat) Yersiz bulunan,”, “(sıfat) Yersiz, akla aykırı, tutarsız söz.”


    Keyifli okumalar..
  • 252 syf.
    Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, hayatımda çok az şey bu kadar canımı yakıp ağlattı. Edeceğim küfürler ve hakaretler için özür dilerim şimdiden. Dileyen okusun.
    12 yıllık esaret. Solomon northup, köle adıyla "platt". Çok iyi bir kemancı ve siyahi. 1850'li yıllarda bir siyahi. Özgür bir siyahi. Çok nadir değil mi :'). Olay solomon'un bir gece turnede içkisine ilaç atılıp köle olarak satılmasıyla başlıyor. Platt ismini alıyor ve ordan oraya sürüklenmesiyle beraber, zekasıyla ve bulunduğu konum içinde bile elmas gibi ışıldamasıyla ırkçı kahpe soylarını rahatsız ediyor. Aslında zorluğun en büyüğü burdan sonra başlıyor. Dahası spoiler olur okuyun ya da izleyin artık.
    " Ben hayatta kalmak istemiyorum. Yaşamak istiyorum. "Repliğiyle gemide başlayan kölelik serüveni, aklımda direk cristof colomb'un seyahat defterini getirdi. Köleliğe çokça değindiği o defter. Ve ve ve oscar wilde'ın " Yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir, çoğu insan sadece varolur "satırları. Her neyse devam edelim.
    Sadece sahipleri tarafından değil, kendi sınıfı tarafından sırf özgürlüğüne yaklaşmak adına bir şeyler yaptığı için dışlanan, kötü gözle bakılan " Ödüllü bir çiftlik hayvanından farkın yok " denilen Solomon, köle olan siyahiler için " Öleceklerini bilseler de köleliğe karşı koyamazlar" diyor. Ne diyorduk bu zırvaya öğrenilmiş ya da öğretilmiş acizlik mi? Kölelik zihinde başlıyor. Kölelik tam da onu kabullendiğinde başlıyor. Bunu kabul etmeyen, gerçek köleler tarafından da vicdani redci sayılıp -bu tabiri ben seçtim - menfi bakışlara maruz kalıyor. Toplumumuzun konumuna bakın. Bakın bakın. Potansiyel kölelere, kendilerinden olmayanı dışlayanlara, görüşlerine karşı çıkanı suçlayanlara. Yok dilimi tutmayacağım ; Alayımız potansiyel köleleriz. Hepimiz bir şeylerin kölesiyiz. Bir zamanlar dilime pelesenk olan "yaşasın halkların kardeşliği" Sloganını "kahrolsun halkların salaklığı" Olarak değştiriyorum. Kahrolun. Yine Colomb'un seyahat defterine yazdığı " Cehalet köleliği getirir " Sözünü Northup şu satırlarla anlatmış :
    " - Sahibin sana okuma yazma öğretti mi?
    +ordan burdan üç beş kelime, yazılanı anlamıyorum.
    - Diğerleri gibi sahibin seni de çalışman için aldı hepsi bu. Eğer daha fazla öğrenirsen yüz kamçı yersin. "
    Cehl'i mürekkebe bu satırlar (cehaleti bir hastalığa benzetirsek, cehl'i mürekkep, kişinin kendini sağlıklı sanması halidir.) Okuyorsunuz, biliyorsunuz ama ne kadar anlayıp ne kadar hayata geçirip kendinize ne kadarını katıyorsunuz? "Zenciler çalışmaları için tutulur okuyup yazmaları için değil" Satırlarını okurken, "ben sana çalışman için para ödüyorum bana akıl vermen için değil" Diyen patronumu hatırladım. Modernize kölelik değil mi bu? Bize kanalize edilen yaşama stili de aslında yine kölelik. Hatta daha da kötü. Bakın size hepinizin bildiği bir kanun hatırlatacağım. Eski mısır'da kölelerin en temel hakları :
    1. Kölelerin yıllık izin hakları var ve bu süre yılda 2 aya kadar çıkabiliyordu.
    2. Günlük çalışma saatleri 6 saat civarındaydı.
    3. İşkence, dayak gibi vahşilikler kesinlikle yasaktı
    4. Evlenecekleri zaman masrafları sahipler karşılar ve devlet bu çiftlere oturmaları için bedava ev temin ederdi.
    5. Sağlık hizmetleri sahipleri tarafından yaptırılmak zorundadır ve düzenli muayeneden geçerler.
    6. Yeme içme gibi ihtiyaçları yeteri kadar sağlanmak zorundaydı. (Alkol de dahil!)
    Şimdi sizlere şunu soruyorum, biz yeni Çağ insanları olarak ilerlemiş konumda mıyız, yoksa ilk çağdaki insanlardan bile gerilemiş miyiz? Bir kölenin haklarına bile sahip misiniz? Özgür bir insan olduğunuzu savunabilir misiniz? Ne konuşuyorsun adam sen de değiştirebilecek mi bizim gibi bir avuç böyle düşünen? Değiştiremeyeceğiz kardeşim. Değişmeyecek. Ama vicdani reddimizi alnımızda taşımamız gerek. Bunları bilmemiz gerek. Farkındalık olursa eğer, rahatsızlık da olur. Size verileni kabul edip, verilmeyene olsun buna da şükür dediğiniz için, dedikleri için, dediğim için bu haldeyiz hepimiz. Ne diyordu Değirmenci? "Bu nasıl çark ulan! Buğday bizim, ezilen biz. Un olan biz, aç kalan biz. Kimdir bu doymak bilmeyen soysuz?" Bu soysuzlar yoksulluğu, köleliği, ya da adına her ne diyorsanız bunu bitirmek için çabalamıyorlar. bunu gizlemek için çabalıyorlar. benim derdim fakirliğin bitmesi değil ki bunu zaten tüm dünya istese de başaramayız, sadece yönetilenin yani halkın fakir olması anladınız mı?
    Tamam, belki bir şeyleri değiştiremeyeceğiz ama bizim bu farkındalık ve bilinçle yetiştirdiğimiz bir nesil hayal etsenize, gerçekten biz değil ama bizden sonrakiler bunu başaracaktır. İnanç en sarsılmaz kaledir. anahtarını altın tepside bu kaleyi kuşatmak isteyene veremezsiniz. Çünkü kalede sadece siz yoksunuz. Aileniz, eşiniz, dostunuz, halkınız. Hepsi için direnmek gerekmez mi?
    1800'lerin Amerika'sındaki kölelik, günümüzde Afrika'da yok mu? 1 dolarla çalıştırılan çocuklar, çikolata tadını bilmeyen işçiler. Daha ne kadar körü oynayabiliriz ki? Sizin beyinleriniz âmâ olmuş. Körlüğün adına bile leke sürüyorsunuz. Firavunun başına gelenler bu sömürgeci sınıfın başına geleceklerin en küçüğü. Firavuna susarak, bu tufan'dan payınızı almayı mı bekleyeceksiniz? Siz körleştiniz de, vicdanınızı nasıl sağırlaştırdınız ha? İnsanlığınızı belgeleyen hüviyeti , Çivisini çıkarttığınız dünyanızı, o çivinin ardında bıraktığı delikten s*keyim. Hepimiz birer "ödüllü çiftlik hayvanı"yız. Güdülmeye devam etmemiz, yalnızca sürüden ayrılana kadar sürecektir. Sürünüzü ayrı, psikolojinizi ayrı s*keyim. Kendi ırkımdan tiksindim. Ekonomik politikalarınızı, insanlara bile ait olmayan sözde " İnsan haklarınızı", soykırımlarınızı, savaşlarınızı ülkelerinizi, devletlerinizi, rant kavgalarınızı, tüm bunlara göz kapayışlarınızı s*kiym. Dolu dolu sövmesem günlerce gözüme uyku girmeyecekti. Dilerim sizin de gözünüze uyku girmez. Sırtıma hiç kırbaç darbesi almadım ama bu kitabın çok satırına kanım ve etim saçıldı. Keyifli okumalar demeyeceğim. Hayatınızdaki en üzücü okumalardan birisi olacağına da eminim. :)
  • 140 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10 puan
    Yeraltından Notlar, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler, Ecinniler, Kumarbaz gibi dağ sıralarından biri olmasa da bu novella dünya edebiyatını çok derinden etkiledi.

    Dostoyevski bu metinden sonra bir daha taşlama yazmadı.

    Dostoyevski okumaya nereden başlasam diye düşünüyorsanız “aha tam buradan başlayabilirsiniz” diyebileceğim bir kitap Yeraltından Notlar.

    “Adam yazmış aağğbi!” denilecek çok nadir eserlerinden birisi Dostoyevski’nin.

    Kitabı okurken genelde “bu kitabı yazan adam normal bir adam olamaz” diye geçiriyorsunuz aklınızdan. Dostoyevski’nin entelektüel patlama yaşadığı adeta cinnet getirdiği bir kitaptır Yeraltından Notlar.

    “Hasta biriyim ben…” diye başladığı kitabı okurken insan olmaktan nefret etmeye başlıyorsunuz. 200 yıl önceki insanların bugünün insanı ile aynı duygu ve düşüncelerde, aynı çıkmaz sokaklarda dolaştığına şahit oldukça daha da hayretiniz artıyor.

    “Farkındalık hastalıktır” diyerek 200 yıl önceden günümüz insanının acıyan yanlarını mutluluğun aslında cehalette olduğunu çok etkili bir şekilde anlatmış.

    “Aydın insanlar” diye tasvir ettiğimiz genelde okuyan yazan düşünen kesimin tüm kusurlarını, daha doğrusu taktıkları maskeleri tüm çıplaklığı ile yer altından haykırmış hissi uyanıyor kitabı bitirdiğiniz zaman.

    Kitap ve konusu 21. yüzyıl dünyasında çok önemli bir yazar tarafından yazılsaydı vasat kabul edilebilirdi. Zaten Dostoyevski’yi bir deha yapan sır da buradan başlıyor. Adam 1800’lerin ortasından gelmiş ve gelecek insanların tüm buhranlarını görmüş ve anlatabilmiş. Hem de bunu büyük hastalıkların kaçışların yoksulluğun pençesinde kıvrılan 1800’lerin Rusya’sından yapabilmiş.

    Mesela şurada: “Çünkü biz hayatla bağlantımızı kaybetmiş insanlarız, hepimiz sakatız, hepimiz, bağlantılarımız o kadar kopuk ki “gerçek hayata” karşı tam bir tiksinti duyuyoruz. Bu yüzden de bize bunu hatırlatan insanlara kızıyoruz. O kadar ileri gittik ki “gerçek hayata” bir yük olarak bakıyor ve kitaplarda bulduğumuz yaşamın daha iyi olduğuna inanıyoruz. ” derken, sanki 200 yıl öncesinin Rusya’sından değil de 21. yy Türkiye’sinden bahsediyor gibi.

    Karakterin asosyalliği, bazen misantropist yaklaşımları, geçmiş takıntı ve hesapları, sonra böcek kadar değer görmediğini bile bile sosyal ortamlara zorla girip küçük düşmesi, bunu okurken fazla empati kurunca içe oturan utanma hissi vb. düşününce ve yarattığı hissiyat düşünülünce ne kadar güçlü bir eser olduğu daha iyi anlaşılır.

    Hani vardır ya bazı insanlar yalnız oldukları için müziğe sığınırlar. Müziğin onu anladığını, yardımcı olduğunu düşünürler. Bazı insanlarda kitaplara sığınırlar. İşte bu kitap ta o sığındıkları kitaplardan birisi. Yalnız insanların baş ucu kitabı.

    Dostoyevski okumak bir ihtiyaçtır. Ben bir Dostoyevski kitabından sonra birkaç kitap okuduktan sonra kendisine karşı bir açlık hissi oluşuyor. Onun diline, anlatımına, karakterine, düşüncelerine ve bu düşünceleri yazıya aktarım şekline açlık duyuyorum. Okuma ihtiyacı hissediyorum.

    Ey İNSANOĞLU!!! Dostoyevski size sesleniyor. Ona kulak verin. Söylediklerini anlamaya çalışın.
    Kendisi insanoğlunun, yani sen, ben, o, bu gezegende yaşayan 8 milyardan bahsediyorum işte. Dostoyevsiki bize kendimizi, ne kadar açgözlü, ne kadar gereksiz derecede fazla sahip olduğumuzu kibirimizi, egomuzu kitaplarıyla gözler önüne seriyor.

    İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüzkarası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan.

    Şunu fark ettim. Bu tarzda konuları içeren herhangi bir belgesel, dizi, film, video izlediğimizde veya bir kitap okuduğumuzda orada anlatılan karakterde, özellikte insanı “Olum var ya tam bu ben, beni anlatıyor.” gibisinden sözler kullanarak kendimize benzetiyoruz. Bu durumda beni üzen şey bu özellikleri sanki iyi bir şeymiş gibi görüp, “bak ben” diye anlatmaları. Kusura bakmayın ama bunu söyleyerek övündüğünüz zaman bile sizin böyle tip ve karakterde bir insan olmadığınızı anlayabiliyorum, anlayabiliyoruz. O zaman sizin herhangi bir insan yani araştırmayan, duyduğuyla yetinen biri olduğunuz ortaya çıkıyor. Bu tarzda insanlar övünebilecek veya örnek alınabilecek şahsiyetler değildir.

    Yalnızlık iyi bir şey değildir. Düşünsenize kimseye bir şey anlatamıyorsunuz, bir derdiniz olduğu zaman anlatacağınız biri yok. Sürekli içinize atıyorsunuz, atıyorsunuz... Doluyorsunuz, sürekli içinize attığınız için doluyorsunuz... Sizi anlayan dinleyen biri olmadığı için kendini daha da kapatıyorsun, özgüvensizlik başlıyor... Kendine güvenemiyorsun. Kimse seni anlamadığı için kendini müziğe, şarkıya, kitaplara veriyorsun. Şarkının içinde geçen sözlerin seni anladığını, kitabın içindeki karakterleri kendine benzediğini düşünüyorsun... Hatta canlı birine aşık olmak yerine kitaptaki karakterlere aşık olursun.

    Tartışabileceğin biri yok, fikirlerini beyan edip konuşacağın biri yok... Bu yüzden kendi kendine düşünmeye başlarsın, kendi kendine konuşursun böylece üstüne deli damgasını vururlar. Halbuki sen sadece biriyle konuşmak istemiştin... Sadece fikirlerini paylaşmak istemiştin... Bu tıpkı şeye benziyor, sosyal medyaya başlarsın. Belli bir kitleye ulaştıktan sonra insanlar seni eleştirmeye başlar. O an senin için önemli olan bir şey varsa insanların seni beğenmesidir. Gidip estetik yaptırır, bedenini değiştirirsin veya photoshop kullanırsın. Bu seferde “yapay, silikon, estetiksiz tek bir yanı bile yok” gibi cümlelere maruz kalırsın. Peki o zaman ne yapacaksın? Ben söyleyeyim pişman olacaksın. İşte o an insanların her zaman her şey de bir kusur bulduğunu anlayacaksın ve pişman olacaksın... Kendine kızacaksın, seni hiçbir zaman önemsemeyecek, ciddiye almayacak, hayatında yeri olmayacak birinin dediklerini dikkate alarak vücuduna geri dönüşü olmayacak şeyler yaptığın için pişman olacaksın... Ama o zaman her şey geçip gitmiş olacak. Tıpkı bu konuya benziyor değil mi? Ne yaparsan yap insanların sende eleştirecek bir şey bulacak olması... Yaptığın en masumca harekette bile üstüne bir damga vurulacağını bilmek, senin, benim, onun, insanoğlu için çok acı bir durum.

    Peki şimdi soruyorum sana dostum. Bu saydığım insan tiplerinden birine benzemek ister miydin?
    Şahsen istemezdim.

    İşte bu kitaptaki karakterimiz de bu durumda. Yalnız. Ve neden yalnız olduğunu sorguluyor.

    Yazar bu eseri ile sürrealist ve varoluşçu romanların da önlerini açmış oldu. Yazar, kitapta bahsettiği yeraltından kastı ise insanın bilinçaltı , iç dünyası ve düşünceleridir. Oldukça insanın iç dünyasına inen bu eser okuyanları etkilemektedir. Gogol’un etkisinden kurtulan Dostoveyski kendi iç sesi ve kalemi ile oldukça özgün olarak bu romanı yazmıştır.

    Dostoyevski’nin okul hayatında arkadaşları, onu “sert mizaçlı” ve “sinirli” olarak nitelendirir. St. Petersburg’da hayatının büyük bir bölümünü kitap okuyarak ve yaşam üzerine düşünerek geçirmiştir. 1845’te yazmaya başladığı ve Ocak 1846’da yayınlanan, yoksulluk, dostluk ve sanat sevgisi gibi konuları işlediği ilk romanı “İnsancıklar” eseriyle Dünya edebiyatına giriş yapar ve usta edebiyatçılarla tanışma fırsatı yakalar. Romanlarında sıra dışı anlatımıyla dönemin birçok önemli isimlerinin dikkatini çekerek, özgün bir yazar olarak nitelendirilir.

    Dünya edebiyatına Suç ve Ceza, Budala, Karamazov Kardeşler, Yeraltından Notlar, Ezilenler, İnsancıklar, Beyaz Geceler ve daha birçok eser kazandıran Dostoyevski, çarpıcı düşünceleri ve radikal anlatımı ile 20.yüzyıla damga vurmuştur. Bu kitapta Rus yazar Fyodor Dostoyevski’nin varoluşçuluğun ilk romanı sayılan “Yeraltından Notlar” adlı eseridir.

    Yeraltından Notlar, varoluş felsefesinin yazımsal düzlemde ilk defa ortaya atılmasıyla, Albert Camus ve Jean Paul Sartre gibi varoluş felsefecilerini etkileyen temel başyapıt olarak değerlendirilir.

    Yeraltından Notlar, iki bölümden oluşur. İlk bölüm Yeraltı bölümüdür. Bu bölümde adı belirtilmeyen, kırk yaşındaki bir adamın yaşadığı dünyevi ve psikolojik buhranı anlatılır. Yazar, kahramana bir isim vermemiştir. Bu adama Yeraltı Adam diyebiliriz. Yeraltı Adam, yaptıklarından pişmanlık duyan, öfkelenmeyen birisidir. Şekerli çayı ve insanları da seviyordur. Onlara zarar vermek istemez.19. yüzyıl insanı karakterli olmayı kaldıramaz. Bilinçli olmak bu devirde hastalık sayılmaktadır. Bu kadar fazla bilinçli olmaktansa bir böcek olmayı yeğler. Ona göre karakter sahibi insanlar çok dışlanır bu çağda. Eserin ilk başında bu Yeraltı Adam hasta bir adam olduğunu söyleyerek anlatmaya başlar. Bu yüzyılın aydınları bu hastalığa yakalanmaktadır. Bu hastalıkla övünenler de vardır. Yeraltı Adam, doktor misali kendi teşhisini kendisi koymuştur. Kendisini tedavi etmeye çalışmaktadır. En çok yakındığı durum farkındalık duygusudur . Kırklı yaşlara gelmiş ama kırklara karışamamış, hep ötekileştirilmiş bir adamdır. Bu kadar öfke dolu olmasına insanlar arasında yer edilememesinin payı büyüktür. Acıda zevklerin büyüğünden bahseder. Bir acı ilerledikçe veya aralıklarla devam ettikçe insan alışır ve artık acı değil zevk duymaya başlar.

    Kitabın ikinci bölümünde Yeraltı Adam bu duruma niçin geldiğini anlatır. Yirmi dört yaşında memurdur. İnsanlar ile iletişimi kopuktur. Kendisinden tiksinerek yaşar. O zamanlar yine çalışan bir memurun iğrenç suratından bahseder.

    Okurunu da kendisi gibi çelişkilerde bırakan ve hayatı, insanı, yaşanılan duyguları sorgulatan isimsiz kahramanımız hikayesinde her şeyiyle olumsuz bir karakter olduğunu bilir ve ona göre gerçek hayatta herkeste bu karakterden bir parça şeyler vardır. Okurken çelişkileriyle şaşırtsa da sonunda kendisine hak verdirmeyi başarır. Yazar, belki de kendimize itiraf edemediğimiz çoğu duyguyu okuruna etkili bir şekilde anlatabilmiştir.

    “Ben hasta bir adamım...” Dostoyevski’nin 1864 yılında yayımlanan Yeraltından Notlar adlı uzun öyküsü bu cümleyle başlar. Sihirli açılış, ilk cümlenin romanın bütününü kapsamasıyla oluşur. Ben hasta bir adamım ifadesi de adını dahi bilmediğimiz Yeraltından Notlar anlatıcısına ait tüm hikâyenin özeti gibi. Bu size biraz fazla mı kolay göründü? O zaman bir daha bakmanızı öneririm. Dünya edebiyatında çok az sihirli giriş cümlesi başarıya ulaşabildi. Ve bunlardan üçü Türk edebiyatında sizin de yakından bildiğiniz örneklerden oluşuyor. İlki Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti romanında kullandığı “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler, çekip gittiler” ifadesi. İkincisi, Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi romanındaki “İntihar etmeyeceksek içelim bari” cümlesi. Üçüncüsü de Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanındaki “Bir gün bir kitap okudum ve tüm hayatım değişti” cümlesi. Dünya edebiyatında da sihirli giriş cümlelerinin en güzel örneklerinden biri Rus ustamız Tolstoy’un Anna Karenina'sındaki “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir’ ifadesi sayılabilir. Ama bunların hiçbiri, Yeraltından Notlar'daki kadar süsten, gösterişten ve imgelemden uzak değil. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı yazdığında ne durumda olduğunu iyi anlamak gerek. O yıllarda hayatını kumar masalarında harcıyor, yüklü borçlarını ödemek için kendisinden pek de haz etmeyen yayıncılara sipariş romanlar yazıyor, metinleri teslim etme vakitleri yaklaşınca yaşadığı sıkıntıdan ötürü sara krizlerine tutuluyor, her atağın ardından titreyen vücuduyla yirmi sayfaya yakın yazı yazıyordu. Rus edebiyat oligarşisiyle arası bozuktu. Üçüncü derece prenseslerin evlerinde gerçekleşen baloların baş konuğu Turgenyev, bir türlü eleştirmenlerin gözüne girememiş Fyodor Dostoyevski adlı yazarın kendisinden utanmadan borç isteyip Avrupa turuna çıktığını anlatıyor, ardından da eline bir Dostoyevski romanı alıp onu yüksek sesle okuyarak metin hakkında ipe sapa gelmez ithamlarda bulunuyordu. Turgenyev’e göre Dostoyevski kendini Gogol sanan ve Puşkin’le bir tutan, ukala, işe yaramaz ama buna rağmen iddiasından da vazgeçmeyen ahmağın tekiydi. Tarihte Rus edebiyatından söz edildiğinde altın harflerle yazan isim Turgenvey’in ismi olacaktı.

    Rus edebiyatı dedikodu servisi, bu balolarda yaşananları ertesi gün kendisine ulaştırdığında çalışma masasının üzerinde yayıncıdan istediği yeni avansa verdiği “Sen önce vaat ettiğin metinleri yolla” yanıtını içeren mektupla Dostoyevski, aklından borç alabileceği arkadaş listesini geçiyor. Hemen hepsinin kendisinden tiksindiğini ve onu aşağıladığını düşünüyor. Bu fikirden cayıyor ve ardından onlara mektuplar yollayarak hemen ödenmek koşulu ile 40-50 rublelik borçlar talep ediyordu. Gerçekten de eleştirmenler Dostoyevski’nin yazdıklarıyla ilgilenmiyor, adından edebiyat gazetelerindeki kötü bir makalede bile olsa bahsedilmiyordu. 1860’lı yıllarda Rus edebiyatı kendini Gogol ve Puşkin’in yazdığı artık klasikleşmiş metinlere vermiş, yeni dönem edebiyatçılarından da zaten ustaların yaptıklarını yapmalarını değil; modernleşen, yani yiyen, içen, tüketen ve sevişen, üstelik tüm bunları elde etmek için hiçbir ahlaki değere sahip olmayan ama giderek de Hıristiyan değerlerine körü körüne bağlılık gösteren yani ikiyüzlülüğün, çürümüşlüğün ve sahtekârlığın övüldüğü metinleri talep ediyor, bunlarla ilgileniyordu.

    Yeraltından Notlar işte böyle bir ortamda, Dostoyevski’nin Sibirya steplerinde beş yılını geçirdiği sürgünden sonra kendini kimsesiz, hasta ve borçlu hissettiği dönemde, toplumun değerlerini yönettiğini zannederek (bugün Türkiye’de de varlığını çok ciddi bir şekilde sürdüren) hangi yazarın yayımlanacağına, yayımlananların varlığını devam ettirip ettirmeyeceğine karar veren edebiyat çetesine çatmak istiyordu. Bu sebeple de adı bile olmayan bir karakter üzerinden işe girişti ve o ilk sihirli cümlesini, “Ben hasta bir adamım” ifadesini yazdı.

    Ben hasta bir adamım, Dostoyevski’nin kendi sara hastalığını karakteri üzerinden anlatan bir ifade değil, Rusya entelektüellerinin o dönemdeki hastalıklarını işaret eden ilk taştı ve metnin devamında da Dostoyevski’nin bu taşlamaları artarak devam etti. Yeraltından Notlar’ı ‘Yeraltı’ ve ‘Sulu Sepken’ adlı iki bölüme ayıran Dostoyevski, ilk bölümde daha sonra Suç ve Ceza’da ve Karamazov Kardeşler’de daha gelişmişini yazacağı kendisi için küçük fakat dünya edebiyatı için büyük bir adım attı. Montaigne’nin “Sadece kendimi bilir ve anlatırım” ifadesine de gönderme yapar gibi devlet dairesinde küçük memurluk yapan, daha sonra kendisine çok cüzi miktar miras kalınca emekli olan kahramanımızın psikolojisini ve dünya görüşlerini anlatmaya başlar. Olaysız metin yazma kuramı olarak edebiyat tarihinde kendine genişçe yer bulan anlatı biçimiyle Dostoyevski bize, 1860’lı yıllarda Rusya’nın moda edebiyat ve felsefi akımlarına sadece ‘hasta’ olduğu için zıt giden kahramanımızı tanıtır. Edebiyat makinesinin yakıtını, yani olayı, işin içine katmadan yazarken okuru da her satırında kendine bağlamayı becerir. Burada küçük bir mola verelim. Olaysız metin anlatabilmek, aslında edebiyat yapılabildiğinin en derin göstergelerinden biri. Gerçekten de çok derine inmek gerektiği için metin zehirlenmesi sebebiyle vurgun yemek, yani bir konu çerçevesi çizilmemesine karşın konu dışına çıkmak gibi bir tehlike barındırıyor. Bugünün popüler romanlarına dikkat ederseniz hemen hepsi okurun ilgisini kuru bir sünger gibi emmek üzere birbiri ardına patlak veren olayları betimlemek üzerine kurulu. Nitelikli edebiyattaysa konuyu ikinci hatta üçüncü plana atabilmek bir ustalık göstergesi sayılıyor ama ne yazık ki bugünün edebiyatını tasarlayanlar konusuz anlatılara yer vermiyor.

    Yeraltından Notlar’daysa kahramanımız, kırk yıllık yaşamının yoksulluk, yalnızlık ve itilmişlikle geçtiğini anlatır. Aynı zamanda yine dünya edebiyatına yeni bir buluş çentiği atarak, ‘yeraltı’ kavramını da kendisinin icat ettiğini söylemekten çekinmez. Yeraltında olmak, Dostoyevski’nin taşlama metninin çerçevesini oluşturuyor. Burada verdiği mesajla yazar kendi çağdaşı popüler metin üreticilerine “Siz yer üzerinde işlerinizin meyvesini toplarken, ben ölmeden girdiğim mezardayım, bilinçli bir şekilde karakter yaratıyorum” der. Tarihse, Turgenyev’in hesapların tersine onun değil Dostoyevski’nin adını edebiyat sayfasına yazdı. Tabii bunda yeraltı bölümleri anlatısının da payı yok değil. O bölümlerden biri şu şekilde ilerliyor:

    “Bunlar sözünü ettiğim o garip zevkin anlaşılmaz özüdür. Çirkin, soğuk, yarı umutsuzluk, yarı inanç. Yeraltında kırk yıllık canlı ve özenle hazırlanmış bir gömülme töreni düzenlenmiştir. Bu durum öyle zannedildiği gibi içinden çıkılmaz değildir. İçine kadar işlemiş ama bir türlü düzenlenemeyen istekler, kesin olarak verilen kararlarla aniden ortaya çıkan pişmanlıklar arasında, ateşli çalkantılar bir çeşit hazza dönüşmüştür. Bu garip haz öylesine ince ve öylesine anlaşılması zor bir duygudur ki, basit sıradan insanlar, hatta yalnızca sinirleri çok güçlü kimseler bile bundan bir pay alamazlar.”

    Kahramanımız bir yandan vaat ettiği hikâyesini anlatmadan, yani anlatmıyormuş gibi yaparak anlatan tekniği kullanırken öte yandan da edebiyat tarihinin en nitelikli denemelerinden birine imza attı. İlerleyen sayfalarda acı çekmek için gerçek aşk yerine platonik aşkı tercih ettiğini ama bundan da acı çekemediğini anlatıyor. Sonra o zamanın insanının bugün de değişmeyen tipik özelliği olan herkesin sadece kendisinin çok zeki olduğuna inanmasını da yine kahramanımızdan okuyoruz. Öte yandan kahramanımızın karaciğer ve diş rahatsızlıkları için tıbba inandığı halde tedavi olmadığını, fiziksel acı çekmekten zevk aldığını işitiyoruz. Dostoyevski’nin anlattığı kahramanı sevmeyelim, onu ukala bulalım ve ilerde yaşanacaklar konusunda tarafımızı öteki öykü karakterlerinden yana belirleyelim diye şu metini yazdığına şahit oluyoruz: “İnsan amaca ulaşmak için çalışmayı sever ama ulaşmayı istemez. Kuşkusuz, bu da çok gülünç bir durumdur. Öyleyse, insanın daha doğuştan gülünç bir yaratık olduğunu söyleyebiliriz...”
    Sulu Sepken bölümü de yine kahramanımızın kendini tarif etmesiyle ve olaya başlangıcıyla devam ediyor. “Yüzüm güzel olmasa da, güzel alımlı ve son derece akıllı ve zeki görünsün yeter” diyen kahramanımız, ilerleyen sayfalardaysa bir subayla omuz omuza çarpıştığı ve subaya yol verdiği olay sonrası nasıl hastalandığını anlatıyor. Bu mevzuya takılan kahramanımız yıllar boyunca subayı uzaktan takip edip yolunu çıkıyor ama her seferinde bu uzun boylu ve yapılı subaya yol veriyor. Hatta subaya bu davranışından ötürü onu düelloya davet eden bir mektup yazıyor. Mektup için de “Mektubu öylesine güzel yazmıştım ki subay güzel şeylerden gıdalanıyor olsaydı, gelir boynuma sarılarak dostluk gösterisinde bulunurdu” ifadesini kullanıyor. İnsanın yolda giderken omuzuna çarptı ve yol vermedi diye birini takıntı haline getirmesi, yıllarca yol vermesini sağlamaya çalışması ve yapamayınca da mektup yazması ama yollayamadığı mektupla subayın ona hayran olmasını istemesi bize kahramanımızın ilerde yaşayacakları hakkında önbilgi sağlıyor. Görece dengesiz, tutarsız, ne istediğini bilmeyen, ukala, kendini beğenmiş ve her şeyden öte hayal kurmayı onları gerçeğe dönüştürmeye yeğleyen bir korkak.

    Ardından da Dostoyevski bizi o dönemin insanlarının birer kopyası olan diğer öykü karakterleriyle tanıştırıyor. Kahramanımız bir gün aklına esince yıllardır görüşmediği ve kendisinden hiç ama hiç haz etmeyen okul arkadaşı Simonov’un St. Petersburg’daki evine gidiyor ve orada kendisinden nefret edenler kulübünün üyeleri eski arkadaşları Zverkov, Trudolyubov ve Ferfiçkin’le karşılaşıyor. Aralarından ayrılıp göreve gidecek Zverkov için ertesi gün meşhur bir kulüpte adam başı 7 ruble vererek parti düzenlemeye çalışan arkadaşlarına zorla kendini davet ettiren kahramanımız, daha kapıdan çıkmadan bu mendeburlar yüzünden hizmetçisinin aylığını partiye para harcamanın gereksizliğinden dem vuruyor ama partiye gideceğini söylemekten de çekinmiyor. Ertesi gün ise saat 18.00’da başlayacağı söylenen partiye 18.30’da giden kahramanımız, partinin saat 19.00’a ertelendiğini öğreniyor ve bu haberin kendisinden gizlenmesinden, aptal durumuna düşürülmekten hiç haz etmiyor. Bu halini de partiye gelen arkadaşlarından gizlemiyor. Simonov, Zverkov, Trudolyubov ve Ferfiçkin’se zaten istenmediği halde kahramanımızın orada bulunmaması gerektiğinin altını çizip aynı günümüzde içmeyi ve eğlenmeyi üstün insan özellikleri sayarak sosyal medya paylaşımlarının gözdesi yapan modern kitle gibi 1860’lı yılların modasına uygun beyefendiler olarak dağıtıyorlar.
    Eğlence sırasında birkaç kez kahramanımız başta Zverkov olmak üzere arkadaşları onu aşağılanmış, itilmiş, horlanmış ve istenmeyen biri olarak gördüğü için (ki onları kim suçlayabilir) onlarla teker teker kapışıyor. Parasızlığı, umutsuzluğu ve yalnızlığını göstermemek için onlara zekâsını ön plana koyan ukalalıklar sergiliyor ve birkaç kez fiziki kavganın eşiğinden dönülürken de kahramanımız âdeti olduğu üzere fikirlerinden vazgeçip hepsinden özür diliyor. En beteri de, tüm erkekler eğlencenin sonunu meşhur bir randevu evine giderek taçlandırmak istediklerinde metnin başında bize kendi gönlünü de ara sıra böyle eğlendirdiğini anlatan kahramanımız cebinde metelik olmadığını hatırlıyor ve kavga ettiği, onu istemeyen, arkadaşı olarak görmeyen Simonov’dan zorla borç alıp peşlerinden randevu evine gidiyor.

    Bizimki uyandığında yanında Lisa adlı güzel olmayan fakat genç ve hoş bir hayat kadınını yanında buluyor. Hatırlayamadığı gecede arkadaşlarına yetişmek için kendini kaptırdığında bir felakete imza atıp bu kadınla beraber olduğunu anlıyor ama işi bozuntuya vermiyor. Lisa’yla yataktayken ona bu işi neden yaptığını, nereli olduğunu, ailesinin yaşayıp yaşamadığını soruyor. Seks işçiliğini yapmayı sürdürürse bir hastalığa yakalanıp çok kötü acılar çekerek kimsesiz bir şekilde ölebileceğini benzer bir olay görmüş gibi anlatarak betimliyor. Ardından da zekâsının ne kadar yüksek olduğunu Lisa’ya kanıtlamak için lafı bin bir kez dolaştırdıktan ve kızın aklını iyice bulandırdıktan sonra onunla evlenebileceğini, isterse kendisine kaçabileceğini ima ediyor.

    Bu olayın ardından maaşını vermediği hizmetçisiyle zıtlaşan ve ona patronun kim olduğunu göstermek isteyen kahramanımız, bir yandan da önceki gece yaşanan rezillik nedeniyle arkadaşlarına özür mektupları yazarak bir başka zıt davranışa imza atıyor. Ayrıca Lisa bir gün gelip de kapısına dayanmasın diye Tanrı’ya dua ediyor. Dolap kadar odada, yoksulluk içinde yaşarken Lisa’nın sorumluluğunu almak olacak iş değil. Üstelik bir kadınla aynı evde yaşama ve ona umut verme fikri, yani yeraltından çıkma olasılığı kahramanımıza çok ağır geliyor. Bunalıma giriyor, günler geçiyor ama Lisa gelmiyor. Rahatladığı ve olayı unuttuğu zamandaysa kız kapısına dayanıyor. Kahramanımız bu kez de mevzunun olumsuzluğu üzerine kendi çaresizliği, parasızlığı ve umutsuzluğuna isyan ederek yine çağının meşhur roman karakterlerine ve yazarlarına göndermeler yapıyor. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler, Ecinniler, Kumarbaz gibi dağ sıralarından biri olmasa da bu novella dünya edebiyatını çok derinden etkiledi. Dostoyevski bu metinden sonra bir daha taşlama yazmadı. Taşlaması hakkındaki ilk makalenin 20 yıl sonra yazılmasının da payı yok değil. Aynı bugünün Türkiye’sinde bizim yaptığımız gibi edebiyat dünyası, ona yönelik bir eleştiriyi görmezden gelme konusunda çok usta davranıyor. Ama tüm bu görmezlik, görünmezlik ve boş vermişlik arasında Yeraltından Notlar, (bunun bir tarihi kaydı bulunmasa da) Dostoyevski’nin kahramanını bir böceğe benzettiği bölümler sayesinde Kafka’nın zihnine Gregor Samsa karakterini getiren metin oldu.

    Şiddetle tavsiye ediyorum.

    Keyifli okumalar dilerim. :)
  • _Bizler, ruhani deneyim yaşayan insanlar değiliz. Bizler, insani deneyim yaşayan ruhani varlıklarız.
    _Konuşmadaki biIgeIik ve dinIemedeki kibarIık ile ruhun hazineIeri ve kişideki ahIaki oIgunIuk açığa çıkar.
    _Şehrin ortasına bir mezbaa yapıp itaat etmeyenleri kesersin ve insanlar korkudan dolayı mezbaaya hürmet gösterir.
    _Bir taşa küfret neye yarar? O seni duyamaz. Onun için taşı taklit et.
    _Deliler yola gelmez. Deliyi yola getirmektense parçalamak daha kolaydır.
    _Güzelliği ve kahramanlığı inkâr ederek ondan kurtulmak mümkün müdür?
    _Eşkiyalarla dolu bir yolda geçmek için güçlü bir kafilenin arasına karışmak gerekir.
    _Yumuşak peynirin olta iğnesinde kullanılacak uygun bir yem olmaması gibi gevşek adamlar da hakikatlara uyamazlar.
    _Amacımız kendi hayatlarımızın efendisi olmak.
    _Her şey algıdır.
    _Eleştirildiğinizde korkmayın. Yalnızca zayıf kişiler, kendilerini savunma çabası içine girerler. Eleştirilere karşı cevap vermediğin zaman erdem kalkanı seni koruyacak ve onurlandıracaktır! İşte o zaman kâmillik yolunda yürüdüğüne emin olabilirsin!
    _At, şarkı söyleyemediği için talihsiz midir? Hayır ama koşamazsa talihsiz olur. Köpek uçamadığı için talihsiz midir? Hayır fakat koku alamazsa talihsiz olur. İnsan aslanları boğamadığı için bedbaht mıdır? Hayır ama temizliği, iyiliği, adaleti kaybettiği vakit ruhuna ihanet eder ve tüm değerlerini kaybeder.'
    _Stoa yani hasta iken mesut, tehlike içinde mesut, can verirken mesut, şikâyet etmeyen, asla arzularında mahrumiyet hissetmemiş, hiçbir şeyle yaralanmayan, ne tamahı, ne öfkesi, ne hasedi olan ve fâni vücutta ilâhlarla gizli bir münasebeti devam ettiren ve nihayet insani kılıktan soyunarak tanrı olmak isteyen bir adam!
    _Senin içinde aslan, ejderha ve domuz vardır. Onlara hakim olarak onları yenip kahraman olabilirsin. Korkuya, cimriliğe, azgınlığa hakim ol.
    _Bardağını kırdıkIarı vakit, komşunun bardağı kırıIdığı kadar sakin oImaIısın.
    _Cehaleti ve cahilleri küçük görmeyen sanat ve ilim yoktur.
    _Şehveti dizginlersen ondan daha büyük bir zevk olan yenmiş olan hazzını yaşarsın.
    _Hayatta bir ziyafette imişsin gibi hareket etmelisin. Yemek sana kadar geldi mi, elini kibarca uzatarak bir parça al! Tabağı önünden kaldırıyorlar mı? Alıkoymağa çalışma. Yemek henüz önüne gelmedi mi? İstemeğe kalkma,
    _Her şeyi ve her hâdiseyi kendi yükselmesine hizmet ettirerek ve sadece akia uyarak Sokrates kemale vâsıl olmuştur.
    _Bana ihtiraslarına hâkim olduğunu ve kanaatlerinde hakikatin yolunda gittiğini göster. Ne zindandan, ne sürgünden, ne ıztıraptan, ne fakirlikten ne de ölümden kormadığma beni inandır. Bunlar olmayınca şuna inan ki sen henüz bir toysun!
    _Karga çirkin bir sesle öttüğü vakit o ses tanrının sesidir tıpkı sana iyilik eden bir bilgenin tanrının kendisi olması gibi.
    _Yüzme bilmeyen derinde yüzebilir mi? Cahillerin önünde idraklarının alamayacağı derin sohbetlerde bulunma!
    _Bana "ben sana zarar verebilirim, tekme atabilirim" dersen bil ki insana değil, eşek ve ata uygun bir özellikle övünüyorsun.
    _Yeteneklerini aşan rolü üzerinde alırsan, bu rolü iyi oynamadığın gibi yapabileceğin rolü de terk etmiş olursun.
    _En bariz hakikatlere teslim olmayanlarla tartışmak neye yarar? Bunlar insan değil, kaskatı taştırlar.
    _Yaşamındaki sınırlar yalnızca senin belirlediklerindir. Bir defa sının aşan için artık sınır yoktur
    _Yolcuların otellerden istifade ettikleri gibi, âdeta sana ait bir şey değilmiş gibi istifade et» dünya bir misafirhanedir ve hayat bir ziyafetten başka bir şey değildir.
    _Bekarken cinsel perhiz uyguluyorsan bunu özgürle yaşayanlara karşı haşin olma, onları hoşgörüyle karşıla ve kendi perhizinle övünme. Zaferin yenene ait olmasından memun ol._Kanaatkar bir hayat yaşıyorsan bunu söyleyerek gurur duyma.
    _Birinin çok fazla şarap içtiğini görürsen, içmekie fena ettiğim söyleme, sadece fazla içtiğini söyle. Cahillerin önünde güzel vedzeleri sayıp dökme. Meselâ bir ziyafette nasıl yemek yendiğini anlatma. Fakat nasıl yenmesi lâzımsa öyle ye.
    _Yürürken bir çiviye basmamaya dikkat ettiğin gibi seni idare eden akıldan da şaşmamaya dikkat et.
    _Beklediğimiz menfaatler efendimiz hâline gelir. Hatta o kadar ileri gideriz ki bu menfaatleri tanrıların yerine koyarız.”
    _Bir musikişinas, hangi tellerin akordu bozuk olduğunu görür ve kolayca akortlarım düzeltir. Musikişinasın yaptığım insanlara tatbik etmek sanatına sahibolmak, ahenksiz olanlarını görmeli, notlan yola sokmalı, ahenkli bir hale getirmelidir.
    _Ey tanrı düşmanı, tanrının birer parçası olan insanları aldatmaktan utanmıyor musun? Tanrının evlatları senin kardeşlerin ve onlara düşmanlık ediyorsun. Bir insan sana haksızlık edip kendini yaralamış ise neden sen de ona haksızlık edip kendini yaralamak istiyorsun.
    _ Ne fakirlikten, ne sürgünden, ne zindandan, ne de ölümden korkmamalıdır. Fakat korkudan korkmalıdır.
    _İnsanlar özgürlüklerini kazanmak büyük tehlikelere atılırlar, savaşırlar, yakılırlar, mücalede ederler. Sen ise özgürlüğünü korumak için en ufak bir zahmete girmeyecek misin?
    _Ah! Yanlış düşüncenin talihsiz kölesi! Gemi batarsa tüm denizi yutacağımı düşünürüm . Oysa seni boğmaya bir fıçı şu yeter._Deprem olunca tüm şehrin altında kalacağımı düşünürüm ama bir kiremit beni öldürür.
    _Sütü bırakarak daha zengin bir gıda olan etle beslenmek istemiyor musun? Hâlâ daha sütananın seni uyutmak için söylediği ninniler, masallar için haykırmak niyetinde misin?
    _Hayatının bütün yıllarım tetkik et. Bugün yaptığını her zaman yapmış olduğunu anlıyacaksın!
    _Tanrı da yalnızdır ve kendisinden memnundur. Ona benzemeğe çalış. Kendi kendinle sohbet et.
    _Sen hür müsün? Paranın, kadının yahut en âdi uşağın esiri değil misin?
    _Tanrının var olduğuna ve senden nefret ettiğine son derece eminim
    _Dindarlığınız ve mahrumiyetleriniz övünmek için yapılmamalı yoksa siz bir soytarı olursunuz. Dinin temeli saflıktır, saflıkla Tanrıya bağlanmadır; ödül ve ceza için içten pazarlıkla değil!
    _Sen içini biliyorsan, dıştakini hoş gör, susarak onu kendi gafletiyle baş başa bırak.
    _Yaraıtılmış bir varlık değilsin. Evrenin bir parçasısın.


    _Güzel ahlâkı tevazu ile; susarak öğünmeden tatbik et.
    _Nasıl oluyor da münakaşalarda ve kavgalarda cahiller sizden daha kuvvetli oluyorlar ve sizi susmağa mecbur ediyorlar? Çünkü onlar yanlış prensiplerine kuvvetle inanmışlardır. Bunun için balmumundan kanaatlere sahip olduğunuz müddetçe güneşten uzaklaşınız
    _Ne zaman biri seni kırar veya kızdırırsa, bil ki seni kızdıran o insan değil, senin kanaatindir.
    _Cahil için bütün kötülükler başkasındandır, kendine hakim için ise kendinden.
    _Gerçeklerin hafifliği varken, dünyanın kirli ağırlığı altında ezilme!
    _Acılardan kaçma, üstüne git de onlar senden kaçsın!
    _Bir suçlamada, dar kafalı insanlar suçu başkasına atar, normal insanlar suçu kendinde arar, alimler buna mantıksız der.
    _Küfür edenlerden uzak dur, yanlarından bile geçme! Ne kadar temiz olsan seni kirletebilir! …
    _ÖLÜM daima gözünüzün önünde olsun, o zaman asla adi endişelere düşmezsiniz ve hiçbir şeyi fazla hırsla arzu etmezsiniz
    _Eğer öküzlerle domuzlar konuşabilseydi, yemden başka şey düşünenlerle alay ederlerdi.
    _Başkalarıyla yarışma, kendinle yarış. Aydınlanmış kişiler, hiçbir zaman başkalarına öykünmez. Kendilerini aşmaya çalışırlar.. _Hiçbir şey için yemin etme! Sözünden emin olunan adamdan yemin etmesi istenmez
    _Hayatında olup biten şeylerin, dilediğin şekilde olmasını isteme: nasıl oluyorlarsa, öyle olmalarını iste. Böylece mutlu olursun.
    _Her insan kendi kendini mutlu etmesini öğrenirse; işte o zaman dünyada başkalarının sırtına binip kendini mutlu bir şekilde taşıtan asalak, ne de kötülük yapan biri kalmamış olacaktır!
    _Özgürlük her istediğini yapmak değil, yaşamımızın sınırlarını bilmek ve saygı duymaktır.
    _Biri nefsinden, biri de özünden! Özden gelen Rahmâni, nefsten gelen şeytanidir! Seçimde sonuç yâni kaderin saklıdır!
    _Çok konuşup bir şey yapmayanlara, hiç konuşmayıp iş yaparak cevap ver. İnsan olmaya karar verirlerse o zaman idrak ederek utanırlar
    _Hepimiz korkuyoruz bedenin ölümünden, Fakat kimdir korkan ruhun ölümünden?
    _Çevrenizdeki yapılan konuşmaların boş sözler düzeyine indiğini anladığınızda, konuşmaları yeniden daha yapıcı konular düzeyine çıkaracak şekilde incelikle yönlendirip yönlendiremeyeceğinizi araştırın, eğer olanaklı ise bunu yapın ya da susun.
    _«Felsefeyle uğraşıyorum!» deme. «Kendimi kurtarıyorum!»de.
    _Korktuğu çukura düşen sefildir. O halde korkularını elimizde olmayan şeyleri elimizde olan şeylere değiştir. Arzularını ortadan kaldır.
    _Başına gelen felâketler yüzünden başkasını itham etmek cahilin yapacağı iştir.
    _Bir at, gururla: «Ben güzelim!» dese buna tahammül edilebilir. Fakat sen böbürlenerek «Güzel bir atım var!» dersen bilki güzel bir ata sahip olmakla öğünüyorsun
    _Uğursuz karga sesinin haber verdiği felaketler bile benim için saadet müjdeleyicisidir.
    _Sır, elimizde olmayan şeyleri küçük görmek!
    _Yapacağın her işte, teşebbüsten evvel önceden ne olacağını ve arkasından ne çıkacağını iyice düşün, ondan sonra teşebbüse kalk.
    _Sen kendini bilirsen seni asla kıramazlar. Sen ancak kırıldığını sandığın vakit kırılabilirsin.
    _Hikmetli bir adama ait alâmetler: Kimseyi methetmez, kimseden şikâyet etmez, kimseyi itham etmez, bir şahsiyetmiş veyahut bir şeyler bilirmiş gibi kendisinden asla bahsetmez. Hiçbir şeye karşı taşkın ve coşkun bir hareketi yoktur. Onu aptal ve cahil yerine koyarlarsa aldırmaz.
    _Saadet ile arzu birlikte olamazlar.
    _Bir insanın hür olup olmadığım anlamak çin mevkiine bakına. Zira iş tersinedir. Makam yükseldikçe, o makamın sahibi daha fazla esirdir.
    _Bütün gece metresini öpebilmek için uyanık kalan adama gayretli demem, âşık derim. Para için uyanık kalırsan, sana menfaatine düşkün derim, fakat aklını geliştirmek, olgunlaştırmak için uyanık kalırsan ancak ozaman sana gayretli derim.
    _Eğer padişah seni evlât edinirse herkese karşı bir gururun olur ve o kadar borçlu olduğun ulûhiyeti unutursun.
    _Canavarlar olmasaydı herkülün kolları, kuvveti, cesareti, ve bütün diğer faziletleri niye yarayacaktı?
    _Büyük hiçbir şey hattâ bir üzüm tanesi, bir incir bile bir hamlede olmaz. Her şeyi yoluna koyacak olan akıl sapıtırsa onu yoluna kim koyacak?
    _Felicio hiç kimsenin konuşmağa tenezzül etmediği bir budala idi. Hükümdar ona vekilharçlığını verdi. Felicio birdenbire mühim bir adam oldu. Birçokları şöyle diyorlardı: Felicio bugün bir melek gibi konuştu. Prens onu sadece vekilharçlıktan çıkarsın, o tekrar birdenbire budala olacaktır.
    _Kendisine verilen bir parayı sarraf neler yapmaz? Bütün hâsselerini kullanır: Göz, el, burun ve kulak. Bir altını bir iki defa tıngırdatmakla kalmaz. Sesleri dinleye dinleye âdeta bir musikişinas olur. Bize ait olduğunu zannettiğimiz şeylerde hepimiz sarrafız. Aldanmamak için sarf etitğimiz dikkat ve ihtimam sonsuzdur. Aldatılmak korkusiyle aklımızı, fikrimizi yoklamak lâzım geldiği vakit ise sanki bunlar bize ait değilmişler gibi, ihmalci ve tembeliz.
    _Dostum niye bir baston yutmuş gibi yürüyorsun? -Sokakta rasgeldiklerimin hepsi tarafından imrenilmek için «İşte büyük bir filozof!» sözünün sarf edilmesini duymak için mi? Hayranlığını istediğin bu kimseler senin deli dediğin kimseler değiller mi? Delilerin sana hayran mı olmasını istiyorsun? Ah! Ey koca deli!
    _Eğer vücudumu seversem, servete bağlı isem, ben mahvolmuşsundur, artık esirim demektir. Böylelikle nereden elde edilebileceğimi, vurulacağımı beili etmişimdir ….
    _Körlere, topallara acıyorsun. Niçin fena insanlara acımıyorsun? Onlar da başkalarının topal ve kör olmaları gibi kötüdürler.
    _Diogenes bir gün tavsiye mektubu istiyen bir adama şu cevabı verdı: «Dostum, lehinde kendisine mektup yazmamı istediğin adam, ben söylemeden evvel senin bir adam olduğunu görecektir. Eğer temyiz sahibi ise senin iyi veya fena olduğunu da görecektir. Eğer fark ve temyiz sahibi değilse yüz mektup da yazsam seni daha iyi tanıyıp bilemiyecektir. Senin için yapılacak şey halis altın ile mahlût altını farkedebilecek bir adama kendi kendini bildiren bir altın gibi'olmaktır.
    _Zindanda olsaydık, ölüm cezasınından bir gün önce: Yazdığım şiirleri okumamı ister misiniz?» diyen bir adama tahammül edebilir miydik? Biliyormusun ki yann öldürüleceğim? Sokrates zindanda idi ve öldürüleceği günün arifesinde İlâhiler yazıyordu…
    _Eğer başakların duygulan olsaydı biçilmemek temennisinde bulunacaklannı sanıyor musun. Şüphesiz hayır! Bilâkis biçilmemeği bir felâket sayacaklardı. Başak için saranp olgunlaşmamak ve biçilmemek ne ise Adem oğlu için de ölmemek odur.
    _Sizinle bu kadar açıkça konuştuğum için öfkeleniyorsunuz! Size ne fenalık ettim? Sadece size kendinizi olduğnuz gibi gösteren aynayı karşınıza getirdim.
    _Sana bir insanın sinirleri olması lâzımdır, diyorum. Fakat bu sinirler sağlam vücudun, kuvvetli ve dinç bir atletin sinirleri olması lâzımdır. Sen ise bana isterik bir insanın perişan sinirlerini gösteriyorsun. Bunlar siniri değil, sinir hastalığını gösteriyorlar.
    _İnsanlar daima imansız, itaatsiz ve âsidiıler.
    _Sokrates mi yahut onu mahkûm edenler mi daha bedbahttırlar? Zira sen suçlu olarak ölemezsin, hakimler ise bir suçsuzu öldürebilirler.
    _Yaşamasını bilmeyene veyahut doğru kanaatlere sahip olmayana çocuk denir.
    _Diogenes İran Padişahına yazmıştı: «Balıklan esir etmek kabil olmadığı gibi, senin de Atinalılan esir etmen elinde değildir. Bir bahk bir AtinalInın esaret altında yaşıyacağı zamandan fazla su dışında yaşıyabilir.»
    _Bir vilâyete vali oldun. Kimin sayesinde? Felicio sayesinde mi? Felicio’nun gölgesinde yaşamak ve nun kibrine, esirlere has küstahlığına mâruz kalmaktan se ölmeyi tercih ederim.
    _Arzu ettiğini elde eder etmez mesut olacağrnı zannediyorsun. Aldanıyorsun. Onu elde eder tmez aynı aynı korkular, aynı arzular baş gösterecek. Saadet, elde etmekte değil, arzu etmemektedir.
    _ Bu madalyayı kim verdi? İyi birisi vermişse saklarım. Kötü birisi vermişse iğrenirim. Bütün iyi şeyler ve kötü şeyler için öyle hareket et! Şu adam nasıldır? O tatlı, munis iyiliksever, sabırlı dost bir adamdır. Onu benimser, nu hemşerim, dostum, yoldaşım, misafirim sayarım. şu adam nasıldır? Bu adamın Nero’ya benziyen tarafları vardır. hain, azgın; arsız bir damdır. Onu reddederim. o da bir nsan değildir. Onda insanın yalnız sureti ve rengi ardır.
    _Sadece saraylarda oturmayı, sana hizmet decek bir sürü subayı, muhtaşem giyinmeyi, herkesin seni sevmesini istiyorsun. Fakat buna mukabil sen hiç aklını geliştirmeyi düşündün mü? Hakikata bağlandın mı? Bu avcılar, musikişinaslar, aktörler yerine etrafına hikmetli ârif insanları al.
    __ Bir amele yaptığı işi kötü yaparsa yalnız ona kızılır; onun fena bir amele olduğu söylenir.Fakat onun sanatı rezil edilmez. Filozof için ise kötü bir filozoftur denmez, felsefe kötüdür denir. bu insanların gözlerine perde indirdiğinden gelmektedir.
    _Eleştriler senin hayatını değiştirmeğe mâni olmasın. Rezalet içinde olup, oniara yaranmayı mı, yahut faziletli olarak onların gözünden düşmeyi mi üstün tutarsın?






    _Uzun yazılar_
    _Biz, birbirinden çok farklı iki tabiattan müteşekkiliz: Hayvanlarla müştereken sahip olduğumuz bir vücut ve ilahlarla müştereken sahip olduğumuz bir ruh. Bazıları tâbir caizse kötü ve fâni olan birinci akrabalığa düşkündürler. Bazıları da sonuncusuna. Bu güzel ve İlâhî akrabalığa. Bu yüzden bir kısım insanların düşünceleri asildir, çok fazla miktarda olan diğerlerinin de düşünceleri sadece sefil ve âdidir. Bana gelince ben neyim? Bedbaht, küçücük bir adam; onların arasında bu kadar canavar, kurt, aslan, kaplan ve domuz vardır. Kendine dikkat et ve bu canavarların sayısını kabartmamağa çalış.
    _Küçük ve büyük esirler vardır. Küçükler küçük şeyler için; bir yemek, bir ev, ufak tefek yardımlar için esir olanlardır. Büyükler ise valilik gibi şeyler için esir olanlardır._Kalabalığa incir ve fındık atarlar. Çocuklar kapışmak için birbirlerine girerler. Fakat yaşlı insanlar hiç aldırış etmezler. Valilikler dağıtılır, işte çocuklara has olan bir şey. Bunlar benim için incir ve fındıktan ibarettir. Tesadüfen elbisemin üzerin düşerse alır ve yerim. Bunların değeri işte bu kadardır. Lâkin onlan yerden almak için eğilmem ve hiç kimseyi itmem._Şu küçük köpeklerin oynaştıklarını görüyorsun. Bir dost gibi sarılıyorlar, sevişiyorlar. Küçük bir kemik at, o zaman hakikati göreceksin. Kardeşlerin, babaların ve çocukların dostluktan işte böyledir. Ele geçirilmesi lâzım gelen servet, bir tarla, bir metres ortaya çıksın ne baba, ne kardeş, ne çocuk kalır. Dünyada her hayvanın kendi menfaatine bağlandığı kadar bağlanabileceği bir şey yoktur.
    _Bir gün bir kimse çıkar da senin hiçbir şey bilmediğini ileri sürerse ve sen bu iddia karşısında öfkelenmezsen o zaman bilge
    olmaya başladığım anla. Zira koyunlar ne kadar yem yemiş olduklarını çobanlarına gidip göstermezler, fakat yedikleri yemi iyice hazmettikten sonra süt ve yün yaparlar. Sen de cahillere güzel vecizeler sayıp dökme. İyice hazmetmişsen bunları hareketlerinle göster.
    _Eğer bir deniz yolculuğunda bindiğin gemi bir limana uğrar da, seni sahile su almak için yollarlarsa, yolda midye kabuğu veya mantar bulursan bunları toplıyabilirsin. Fakat aklın daima gemide olmalıdır. Sık sık başım gemiye çevirerek kaptanın seni çağırıp çağırmadım araştırmalısın. Eğer kaptan çağırırsa, seni eli ayağı bağlı bir hayvan gibi gemiye atmalarına meydan vermemek için, elindekılerin hepsini atıp süratle geriye dönmelisin. Hayat yolculuğunda da vaziyet aynıda: Bir midye kabuğu veya bir mantar yerine bir kadın veya bir çocuk nasibin olursa, bunları benimsersin. Fakat kaptan seni çağırınca arkana bakmadan her şeyi bırakıp gitmek lâzımdır.
    _Yalnızken çölde olduğunu söylersin. Büyük kibar muhitlerde de haydutların, hırsızşarın, hilekârların arasında olduğunu söylersin Eğer akıllı bir adam olsaydın yalnız kaldığın zaman dinlenmekte olduğunu, kendi kendinden zevk aldığını ve tanrılara benzediğini söylerdin. Kalabalıkta ise boş gürültü diyeceğine bir bayram, bir şenlik, umumî eğlence derdin.
    _Bir keman ve bir yay satın alınca insan kendisini musikişinas zanneder mi? Fakat sen kendini uzun bir sakalın, bir heyben, bir asân ve bir aban olduğu için filozof zannediyorsun. Adı veren elbise değil sanattır. Euphrates’ın uzun zaman kendisinin filozof olduğunu saklamış ve nihayel elbisesinden ziyade hareketleriyle filozof tanınmanın gizli zevkini tatmıştır. Filozof görünmeden filozof olmakla bahtiyardı. Sen de öyle ol: felsefe; sende ancak hareketlerinle görünsün.
    _Dostum uzun zaman azgın arzulara karşı mücadele et. Bütün hareketlerini tetkik et. Uzun zaman gizli kalmağa çalış. Meyveler böylece olgunlaşır. Tohum uzun zaman toprakta gömülü olarak gizli kalır. Olgunlaşmak için yavaş yavaş büyür. Fakat gövdesi iyice teşekkül etmeden başak verirse o kusurludur. Boş bir şan ve şeref arzusu seni zamanından evvel ortaya çıkarıverdi, soğuk yahut sıcak seni öldürdü. Yaşar gibi görünüyorsun, çünkü henüz başında birkaç çiçek açıyor, hakikatte sen ölmüşsün, zira kökünden kurumuşsun
    __ Bir hekim bir hastaya gider ve ona şunu söyler. Bugün hiçbir şey yemeyiniz ve yalnız su içiniz.» Hasta ona inanır, teşekkür eder .. Filozof da bir cahile şöyle der: «Azgın arzularınızın sonu yok. Kanaatleriniz sahtedir Cahil öfkelenerek çıkıp gider ve tahkir edildiğini söyler. Bu fark nereden geliyor? Çünkü hasta ağnsnı duyar, fakat cahil bu acıyı duymaz.
    _Her ne hakkında olursa olsun: «Onu kaybettim!» deme. Fakat «Onu geri verdim!» de. Çocuğun mu öldü? Onu geri verdin. Kann mı öldü? Onu da geri verdin. Tarlam mı elinden aldılar? İşte yine bir iade.— Lâkin onu elimden alan kötü bir adamdı! — Onu sana verenin falan veya filân vasıtayla geri almasının ne ehemmiyeti var? Onu sende bıraktığı müddetçe, yolcuların otellerden istifade ettikleri gibi, âdeta sana ait bir şey değilmiş gibi ondan istifade et.
    _Tiyatroda tanrının sana verdiği rolü oynayacak bir aktörsün. Eğer senin bir dilenci rolü oynamanı istiyorsa elinden geldiği kadar iyi oynaman lâzımdır. Hasta idim, çünkü siz böyle istemiştiniz, ben de öyle istedim. Fakirdim çünkü siz böyle istemiştiniz ve ben fakirliğimden memnundum. Size bin kere şükrediyorum." Mezarında Ben; esir, sakat, fakirlik ve sefalette bununlar beraber Allahın sevgilisi bulunan Epiktetos’um.
    _Yeryüzünde hiçbir şey bedava değildir. Vali mi olmak istiyorsun? Rüşvet vermen; dolaplar çevirmen, yalvarman, iltimas bulman, şunun bunun elini öpmen, kapısında beklemen, bin âdilik, bin haysiyetsizik yapman ve her gün yeni hediyeler göndermen lâzım gelecektir.
    _Nasıl bir hayat sürüyorsun? İyice uyuduktan sonra, ne vakit istersen o vakit kalkıyorsun, esniyorsun, oyalanıyorsun, yüzünü yıkıyorsun, ondan sonra vaktini öldürmek için ya eline kötü bir kitap alıyorsun. Sonra ' çıkıyor; geziyor, dolaşıyorsun. Eve dönüyorsun, banyoya giriyorsun, yemek yiyorsun, yatıyorsun. Sürdüğün bu karanlık hayatın sırlarını sana açacak değilim, onlan keşfetmek gayetle kolay Dostum; ya âdetlerini değiştir yahut konuştuğun dili.


    _Kundura çırağı iken işe yaramaz bir budala olarak prensin uşağına satılıyor ve zamanla neronun hizmetine yükseliyor. Eski sahibi önemli meseleleri gelip danışıyor. Topal, hasta ve zincire vurulmuş ama tevekkürle insanüstü bir seviyeye ulaşmış. Tabiata ve akla uygun bir tarzda yaşamayı, ihtirasların boyunduruğundan kurtulmayı, fazileti sevmeyi, ıstırap ve ölümü küçük görmeyi ve İlâhî hikmete inanmayı öğretmişti. Bütün felsefeyi şu iki kelimeye irca etmişti: Katlan, mahrum ol!


    _Kısa_
    _Çivi_içki_2 tabiat_Koyunlar_Deniz yolculuğu_Küçük büyük esirler_ Çocuklara şeker, büyüklere valilik atarlar _Kaybettim deme_Dindar soytarılar_Uğursuz karga sesinin_Cinsel perhiz_Yalnızken çölde-kalabalıkta serserilerle_Mezbaa_sarraf titizliği_Hayatta ziyafette gibi davran_İşin öncesini sonrasını düşün, maymun olma_Şehveti yenmenin hazzı_ Cahillerin önünde sus, tüm kötülükler başkasından_ Hikmet ve marifetli insan_Canavar olmasaydı herkül neye yarardı_Bir incir bile bir hamlede olmaz._Budala felicio, Kralın hizmetinde melek sonra yine budala_Musikişinas sarraf_imrenilmek için baston yutmuş gibi yürüyen_Taşı taklit et, küfürleri duyma_sakatlara acırız ama kötülük de ruhun sakatlığıdır _hasta ve cahil_Güçlü insan sinirlenmeli, aciz insanınki ise sinir hastalığı_tanrı içinizde onu kirletmeyin_ deliler yola gelmez._oynaşan köpeklere kemik at, iyi aileye mülk kavgası_menfaat en önemli şeydir menfaat biterse her şey biter_Musikişinas müzik aletini akort eder, bozuk insanları da_diyojenin yorganı gök yatağı toprak_Tanrı varsa islamcılarden nefret ettiğine eminim_Himayesiyle vali oldun_Kötü bir iş yapan işçiye kızılır işe kızılmaz_keman alan müzisyen mi olur_Hiçbir şey bedava değil_olta peynir gevşek adam hakikat.__
  • Dayanılmaz olan tek şey hiçbir şeyin dayanılmaz olmasıdır.

    Hayat Fiziğine Giriş:
    Her doğum, en az iki ölüm eder. Biri yaşamak, diğeri yaşatmak isteğine bağlı, iki ölüm.
    Ancak hayata gelenin, hayatta kalması için o ölümler sayesinde nefes aldığından habersiz olarak yaşaması gerekir. Aksi takdirde, söz konusu kişi bir savaştan ibaret olur ve her gün içinden ölü çıkar

    Ne zaman ki hikayemi anlatıp susacağım, artık sadece yeni hatalar yapacağım.

    Hiçbir şey yerinde durmuyor bu hayatta, hiçbiri memnun değil yerinden. Belki de hiçbir şeyin yeri yok aslında. Onun için sığmıyorlar, bıraktığın çukurlara, halbuki sırf onlar için, boylarını ölçüp de ona göre kazmışsın, ama hiçbir halta yaramıyor, hepsi de gözünü kırpmanı bekliyor kaçıp gitmek için. Ya da yer değiştirip seni delirtmek için, özellikle de geçmişin.

    Eğer savaştan sağ çıkılsa bile açlıktan ölünen bir cehennem varsa bu dünyada, elbet bir cennet de vardır, ama yanılıyorlardı, hepsi kandırılmıştı, cehennemin varlığı cennetinkine kanıt değildi..

    Çünkü her insanın aynı anda hem iyi hem de kötü olduğu gerçeği kabul edilirse hayranlık duyulup peşinden ölüme gidilen kim varsa yani gelmiş geçmiş bütün liderlerin kimliğinde lekelenmeler başlayacaktı. Kafalar karışacak, düşünceler çarpışacak ve kimse kimse için hayatını feda etmeyecekti. Ama öyle olmadı, ve mutlak iyiyle mutlak kötünün savaşı insanları birbirine kırdırmanın en basit yolu haline geldi.

    Dolayısıyla cennet ve cehennem, iyilik ve kötülük insan denilen varlığı ortasından ikiye yardı ve bir tarafını diğeriyle kanlı bıçaklı hale getirip bir aptala dönüştürdü. Böylece geçmişin müthiş tezgahtarları kutsal zıtlık teorisiyle ambalajladıkları ömür boyu garantili itaatkarlığı özgür insanlara satmayı becerebildi. İtaatkar itleri itaatkar itlere kırdırmaktı bütün hikaye. Ne karanlık ışığa düşmandı, ne de tersi. Ve tek bir gerçek zıtlık vardı, o da sadece biyolojide geçerliydi. Ölü ya da diri..

    İnsanların kullandığı ilk alet başka bir insandır. .

    Hiçbir kuralı olmayınca hayat da yavaşça buharlaşıp havaya karışıyordu..

    Born to be wild, raised to be civilized, dead to be free..

    Ne de olsa, bir deri bir kemikti insan, ya sonunda kırışacak ya da yolda kırılacaktı.

    “Hepimiz büyüme çağındaydık. Kaç yaşında olursa olsun, herkes. Bütün dünya. Döne döne geçiyorduk büyüme çağından. Başımız döne döne... Bu yüzden yiyorduk ve yemeliydik. Birbirimizi ve her şeyi. İhtiyacımız vardı. Bir an önce büyümek için. Bir an önce büyüyüp de gebermek ve yerimizi başkalarına bırakmak için. Yeni bir çağ başlasın diye. Mümkünse bu çağa benzemeyen... Çünkü bizden bir bok olmayacağını anlamıştık. O kadar da aptal değildik. O kadar da değil...”

    Tam da yalnızlığın muhteşem bir şey olduğunu ve büyüyünce mutlaka yalnız kalmam gerektiğini düşünürken telefon çaldı.

    Dünyanın en çaresiz çocuklarına en büyük hayalleri kurduran, umut denilen o doğal felaketten nefret ediyordum.
    Korkaklıklarından ötürü sırtlarında taşımaktan vazgeçemedikleri için kendileri gibi başkaları da altında ezilsin diye dünyanın her köşesinde hüküm sürmesi adına kıvrandıkları bir ahlak anlayışına sahip olanlar, en kısa zamanda cephelerini oluşturdu.

    ..ama zaten dünyanın bütün nefret suçları da simge temelli değil miydi? Kurbanların katillerin gözünde, her neyi simgeliyorlarsa, o yüzden saldırıya uğramıyorlar mıydı? Kişisel bir mesele değildi nefret suçu. Nesnel bir şiddetti. Kurbandan nefret etmek için onu şahsen tanıyarak zaman kaybetmeye gerek yoktu. Havada uçuşan genel nefretten birkaç doz koklamak yeterliydi. Buna göre simgelerin sırtında yürütülmüş, yürütülen ve yürütülecek olan bütün savaşlardan pek de farklı değildi, oysa o simgeler herhangi bir elin tersiyle itilip aradan çekildiğinde geride sadece kaynak paylaşımına ilişkin bir harita kavgası kalacaktı. Ne de olsa dünyanın bütün savaşları aslında birer iç savaştı. Ama demokrasi ve özgürlük ve dinler ve mezhepler ve bayraklar ve akla gelip gelebilecek bütün simgesel kavramlar gökyüzünde o kadar güzel dalgalanıyorlardı ki, hipnotize olup peşlerinden koşmamak mümkün değildi. Sokak aralarında siper diplerinde gecenin karanlığı ve düzenli şiddetin olduğu her yerde, her şey simgeseldi. Dökülen kan hariç, Aslında o bile simgeseldi galiba, Ne de olsa rengini bayraklara veriyordu.. Simgelere bulanmış olan dünya, altın suyuna batırılmış, boktan bir alliance’tı. Bütün o simgeler üzerinden döküldüğünde nasıl bir tezgah olduğu elbet ortaya çıkacaktı, çünkü daima bir tezgah vardı İsveç’te olduğu gibi…

    İnsanları çaresiz bırak, iç organlarından roket yaparlar..

    Asla hatırlamak istemediğim, ancak unutmak için anlatmaktan başka çaremin olmadığı o kadar çok şey yaptım ki... Üstelik bunları da başka şeyleri asla hatırlamamak için yaptım... Ama bugünü, dünü unutmak için yaşamak, hiçbir halta yaramadı. Aksine... Unutulması gerekip de unutulmayanlar, katlana katlana çoğaldı. Meğer önce yarını unutmak gerekiyormuş... Her doğanın yeni bir güneş olduğuna inanacak kadar unutmak... Her güneşi ilk ve son kez gördüğüne emin olacak kadar unutmak."Bugünkü biraz daha geniş sanki!" ya da "Dünkü güneş daha ovaldi, değil mi?" diyecek kadar unutmak... Her günü ilk kez yaşıyormuş gibi hissedecek kadar unutmak gerekiyormuş... Ve de bağırmak: "Hangi dinde deja vu yok, ben ona inanacağım!" Ve de susmak: Nerede diriliş yok, ben orada olacağım...

    İnsanın yalnızca içine doğduğu dünyaya değil, kendine alışması için de bir süre gerekiyordu.

    Ve bazen gördüm ben, insanın gördüğünü sandığı o şeyi..

    Kısır döngü asla yok olmaz. Sadece genişler, sonra da kendini unutturur. Niye? Çünkü döngü dediğin bildiğin daire. Üstünde tam tur atmak o kadar uzun sürer ki, aynı noktadan ikinci kez geçtiğini anlayamazsın bile. Hatta bazen kısır döngü öyle genişler ki başladığın yere dönmeye ömrün bile yetmez. İnsan da, kör bir at gibi koşturur üstünde. Düz gittiğini zanneder. İlerlediğini. Hatta ilerlerken öldüğünü düşünüp son nefesini bile huzurla veririr! Ama kör olmak şart tabii! Yoksa anlarsın aynı yerde dönüp dolaştığını. Onun için yaşlıların gözleri bozulur, anlıyor musun? Aynı yerden tekrar geçtiklerini anlamasınlar diye. Aynı yerden tekrar geçtiklerini anlamasınlar diye. Kısırdöngüye karşı doğal bir savunmadır aslında, körleşme. Mekanik bir tepkidir yani! Hayatın kendisi gibi. Hatta bu yüzden hayat da bu kadar sıkıcı!

    Okulda öğretmişlerdir. Nedir bilimin temeli? Etki ve tepki, değil mi? Ne demek, biliyor musun? Doğadaki inatlaşma demek! Her şey bir inat meselesi. Özellikle de yaşamak. İşte bu yüzden de hayat, maçın kendisini şeref golü sayan, inatçı bir asalak takımını izlemek kadar sıkıcı. Dolayısıyla bir umut ya da bir amaca gerek yok, hayatta kalmak için. Öleceğini bilmek yeter. Hayattasın çünkü tehlikedesin. Hayattasın çünkü her saniye ölüyorsun. O kadar. Hayatın anlamı işte bu: Ölüm korkusu! Anlıyor musun beni?

    eğer gerçek bir hayat yaşamak istiyorsan, gerçekten de bir amacın olsun istiyorsan, önce ölüm korkusunu atacaksın üstünden! Doğar doğmaz eline tutuşturdukları o ölüm korkusu denilen, hayatın, o yanında bedavadan verdikleri anlamı var ya, işte önce onu fırlatıp atacaksın! Ancak o zaman, özgür olursun! Ancak o zaman, gidip de hayatının gerçek anlamını bulursun!

    Hayat ölüme dahil..

    Çünkü biyolojik gerçekler bir günde değişse ve insan yalan söylediği anda beyin kanamasından ölse, dünya öyle boşalır ki dinozorlara yeniden yer açılırdı..

    Yaşlanmak yaşama hastalığının son evresi gibi bir şeydi. Çoğunlukla akıl sağlığının yitirildiği ve yerini hayatta aradığını asla bulamayacağından emin olmanın getirdiği huysuzluğun aldığı bir evre.

    Kahramanlara görevlerini halk değil kendileri verirdi. Dolayısıyla kahramanların halktan hesap sorma hakkı yoktu. Kahramanlar cesur ve aptal insanlardı, halksa korkak ve kurnazdı. Anlaşmaları mümkün değildi, ancak Rastin halktan hesap sormaya kalktığına göre, o kadar da aptal değildi, o gerçek bir liderdi, gerektiği kadar kahraman gerektiği kadar halktan. Bu da onu cesur ve kurnaz yapıyordu ki en tehlikeli insan türü oydu.

    İnsanların destelerce doğup düzinelerce öldüğü bir toprakta büyümüştü, ve tek isteği, her insanın yalnız başına doğup yalnız başına öldüğü bir toprağa gitmekti.

    Hepimizi ateşe verecektim. Önce etrafımdakileri tutuşturacak sonra da ben yanacaktım, o kadar aptaldım ki bunu yapabileceğime inandım, o kadar aptaldım ki bunu denemek için cebimdeki paketi çekip aldım, ama o kadar korkaktım ki hiçbir şey yapamadım, ölümden değil yanmaktan korkuyordum.

    Ama bu defa geceydi, hem de dünyanın en karanlık gecesiydi, çünkü cehennemde kimse yanmıyor, ve tek bir alev bile yükselmiyordu, oysa dünyayı aydınlatan güneş değil oydu, cehennem ateşi. Belki biraz da morfin sülfat.

    Oysa gerçek hayat, insan algısının dışında düşen her şeydi.

    Oksijen öyle bir lanetti ki onu içime çekmeye mecburdum, ve öyle bir lanetti ki içime her çektiğimde kendi mezarında canlı kalan bir firavundum.

    İnsanların öldükten sonra çürümesi hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Benim uzmanlığım başkaydı. Çürümenin başka bir türüyle ilgiliydi. Bir bakışta tanıdığım çürüme, toprağın üstünde olandı. İnsan hala nefes alıp verirken, kalbinde ya da beyninde küflenmeye başlayan o çürümemeyi biliyordum ben. Hayat tarafından ensemden tutulup sokulup çıkarıldığım derslerde, ancak o konuya kadar gelebilmiştik. Daha fazlasını bilmiyordum. Üstelik işlediğimiz son ders, ölü gömmekti. Ben de oraya kadar biliyordum. Gömmeyi ve hayata devam etmeyi. Sonrası yoktu. Sonrası koca bir sırdı. Ama herkes için öyle değil miydi? Kimin umrundaydı, annesinin, babasının, sevgilisinin, kardeşinin, gömüldükten sonra başına neler geldiği? Kimin umrundaydı, yaşarken aşık olunmuş hatta tapılmış bütün o bedenlerin, toprağın altında nelere dönüştüğü? Ben ve dünyanın bütün sıradan insanları, biz sadece gömmeye kadar olan bölümü biliyorduk. Belki biraz da, ''Sonra da böcekler gelip yiyor.'' diyorduk. Herkes yakılmalıydı aslında! Olması gereken buydu! En azından o zaman bilirdik, öldükten sonra ne olduğunu. ''Kül olup savruluyor insan'' derdik ve kimse aksini iddia etmezdi. Ama toprağın altı, en az üstü kadar karmaşıktı. En az üstü kadar dev bir sırdı. Nefret ediyordum doğadan! Her şeyin her şeyi yemesinden! Bütün döngünün, her şeyin her şeyi yiyerek sürüp gitmesinden nefret ediyordum. Başka türlü olmaz mıydı? Başka bir seçenek yok muydu? Bu muydu, o muhteşem ve mükemmel doğa, dedikleri? Bu doğayı yaratan her neyse ya da kimse,
    nasıl bir sadistti ki ''Öyle bir düzen kuracağım ki sırf yaşamak için herkes birbirini gebertecek!'' diyebilmişti... Madem bütün o dinler yazıya dökülüp kitap olmuştu, demek ki kullanılması gereken iletişim tekniği buydu. Ben de bir
    şikayet mektubu yazıp atacaktım havaya, ya da Allah ya da Tanrı ya da şu ya da bu, her neredeyse, oraya! Madem Kuran, ''Oku!'' diye başlıyordu, ben de onun başına ''Sen de bunu oku!'' diye yazacaktım.


    Bir insanın aklı bile ona ihanet etmenin peşindeyse bu dünyada güvenilecek ne kalmıştı?

    "İtaat, iradesinden vazgeçen için ,dünyanın bütün hatalarını yapabilme özgürlüğüydü!İtaat, kişinin , kendi başına işlemeye asla cesaret edemeyeciği suçları gerçekleştirebilmesinin müthiş bir yoluydu!İtaat, her gün farklı biri olarak uyanılan bir rüyaydı! Öyle bir rüyaydı ki insan kendini sürekli bir şeyler yaparken görüyor ama gerçekte onları kendisinin yapmadığını biliyordu.İtaat bir mucizeydi! Sıradan bir insanı alıp ona atom bombası attırabilir, sonra da bütün dünyayı o insanın nasum olduğuna inandırabilirdi. İTAAT, SUÇLULUK DUYGUSU VE VİCDAN AZABININ PANZEHİRİYDİ! HERKES İTAAT ETMELİYDİ.."

    Birine sarılırken gözlerini yummak insanı daha içten biri gibi gösteriyor olmalıydı, ama bu defa da o sımsıkı kapalı gözlerimle kendimden geçmiş gibi göründüğümü düşündüm. Durumu fazla dramatikleştirmek gibi.

    Zenginlik birçok şeyin yanında nesilleri güzelleştirmeye de yarıyordu.

    Bunların dışında, önemli bir ayrıntı daha vardı: Konuşmuyordum. Ancak bu daha çok bir tercihti. İstesem konuşabilir hatta hiç susmayabilirdim, ama kendimi anlatmak artık ilginç gelmiyordu.

    Ağladım, hem de istediğim kadar, insanın gerçek özgürlüğü buydu. İstediği kadar ağlayabilmek. Belki bir de istediği şeye ağlayabilmek.

    Neden bilmiyorum ama o an ölmek çok mantıklı geldi. Belki de biraz önce gökyüzüne baktığımda güzel olan bir şey göremediğim için..

    İlkokulda kurşunkalemimin ucunu açmak için yerimden kalkıp sınıfın köşesindeki çöp tenekesinin başında durduğum anlar gibiydi. Hemen yanımda koca bir sınıf ders işlerken ben kendimi görünmez hissederdim. Ama ne yazık ki bir kalemi sonsuza dek açmak mümkün değildi. Dolayısıyla o sohbetler kalıcı olmuyordu.

    Belki de bir kendimi öldürebilirdim, ama ona da zamanım kalmıyordu, çünkü tam kendimi asacakken uyuyakalıyordum.

    Çevrem insan eti doluyken ne denli aptalsam, kendimle baş başa kaldığımda o kadar zekiydim..

    İyileşmek mi istiyorsun? Gerçekten iyileşmek istiyor musun? Neydi senin hastalığın? İnsan içine çıkamamak değil mi? Hani sosyalleşmek diyorlar ya. İşte onu becerememek! Demin O yaptığın aptalca şeylerle geçecek bir hastalık olmadığını anlamıyor musun halâ? Ben sana söyleyeyim: aşırı derecede sosyalleşmek! Ancak bununla kurtarabilirsin kendini.aşırı derecede sosyalleşme den normal derecede sosyalleşmenin imkanı yok anlıyor musun? Madem seni yerin dibine sokup solucan gibi kıvrandıran bir hastalığın var, O zaman sen de uçmayı öğreneceksin! İkisinin arasını ancak böyle bulabilirsin! Dengelleyeceksin hastalığını! Senin tek tedavin, linç!

    Bellum omnium contra omnes. Herkesin herkesle savaş hali! Bu bir olasılıktı ve olabileceklerin en kötüsüydü! Dolayısıyla gerçek korku kaynağımız buydu! Öyle ki, canımız silahlarla, ırzımızı kumaslarla ve malımızı duvarlarla korumanın yollarını arıyorduk... Hatta mümkünse kimseye görünüp yakalanmadan doğup, yaşayıp ölmek istiyorduk. Çünkü herkesin herkesle savaş halinde olması, kimsenin güvende kalamayacağı bir kıyametti ve bunu biliyorduk.

    Ahenk için kan dökmek bir toplumu toplum yapan bir şeydi, hatta bir toplumun ne denli ileri ve huzur içinde olduğunu kanıtı..

    Anlayabiliyordum, herkesin bir sınırı vardı ve hayat hikayeleri o sınırın içinde geçiyordu.