• Bizim derdimizi insanlar sağlıklı yaşam, insanlar fit Beden olarak algılıyorlar, bazı insanlar fit beden için bu yaşamı tercih ediyor
    Bedenim beni hiç ilgilendirmiyor , eğer ilgilendirseydi Eyüp as bedeni lime lime dökulmezdi. Amacım deccalden sakınmak
    Boğazından geçen herseyi bilmen lazım
    Deccal ne mi bunlar bildirildi ama biz ilgilenmiyoruz , sahabenin korktugu kadar korkmuyoruz ,
    Sahabenin Allah'a sığındığı kadar sığınmıyoruz.
    Annelerimiz çok kıskançtı , özellikle Hz Aişe validemiz.
    Bir gün annelerimiz den birisi çok güzel süslenmiş Hz Aişe validemiz onu öyle görünce kıskanıyor tabi , Hz Aişe validemiz Hafsa validemize bak şimdi ne yapacağım deyip o annemize yönelerek ;
    Biz suan Hz Hafsa ile deccal çıkmış onu konuşuyoruz diyor ve
    Anne de korkuyor hemen inanıyor oysa ki din daha yeni geldi, annemiz komurluk gibi bir yere saklanıyor üstü başı kir oluyor
    Peygamber efendimiz geliyor ne.oldu diyor gülmekten anlatamıyorlar parmak ile kömürlugu gösteriyorlar , Peygamber efendimiz yönelip napıyorsun orada deyince annemiz deccalden saklanıyorum , peygamber efendimiz deccal çıkmadı korkma ama çıkacak.Annemiz ondan korktu ve saklandı kocam peygamber beni korudu demedi.Bugün bizi koruyacak olan ney kim ? O kadar yaklaştık ki.
    Bir iki mesaj geldi paylaşım yapilinca
    Demişler ki Kuran'da deccali yok , bende ağladım .
    Nasıl bu zamanlara geldik..
    Ben çok seminere katıldım hep bilimsel terimlere anlatılıyor , biz kitap okumayı sevmeyen toplumuz bu yüzden
    7'den 70 şe hitap edecek şekilde anlatmak gerekir
    Hayat zaten çok zor açık konuşmak gerekiyor
    Hadis ve Kur'an üzerinden konuşacağım
    Hadis ortadan kalkarsa herşey kalkar
    Ben hadis reddediyorum diyen insan namaz kılamaz
    Allah namaz kılın diyor ama kılınış şekli hadisde vardır
    Hadise iman kalkarsa deccale inanç da ortadan kalkar.
    Deccal geldiği zaman müslüman birisine gelecek ve
    Onu öldürecek diriltecek diyecek ki inandın mi Allah olduğuma müslüman diyecek ki bu evet inandım ne kadar deccal olduğuna.


    Bunlar korkunç şeyler
    Yeğenlerimle konusuyorum ihl de öğretmenler adem as .ilk insan değil diyorlarmış , hepimizin dizlerine vurarak ağlaması gerekiyor.
    Gerekçede de yazıyı sumerli bulmuş parayi Lidyalılar bulmuş , Adem as dan beri tüm ilimler vardı .
    Allah ne buyuruyor biz insana herşeyi öğrettik
    bilim ile her ilmi reddederek nereye varacaklar merak ediyorum
    Ben şunu anlatmak istiyorum tek derdmizin dinimiz.olmasi lazım
    Sakarya da bir hanım kardeşim benim kocam çok sağlıklı bende zaten öleceğim diyordum ha simdi ha sonra ha dogal yaşayarak ha kimyasal.
    Ben bugün anladım ki mevzu benim imanım demiş.

    Hz Ayşe annemiz rivayet ediyor Hz.Ebubekir Ra bir işçisi malını isletiyor , deveyle ticaret yapıyor .Bir gün Hz Ebubekir bir yemek getiriyor , Hz.Ebubekir da hemen yiyor sonrasında işçi ona yemeyi nereden aldım biliyor musun , idda sonucu aldım ve bu yemehi kazandım sana sundum dedikten sonra Hz Ebu Bekir parmağını boğazına öyle yle bir takıyor ki kan şeklinde tüm yemeği kusuyor
    Vallahi kusmasaydim midemi cikarirdim diyor.
    Bugün fikiha baksan bilmeden yaptı denir Ebubekir.olmak bunu gerektirir
    Biz bu yediklwrimizle aynı cennete mi talibiz ?
    Onun okuduğu Kuran'da bizim okudugumuz ne ?



    Her konferansta Masite annemizi anmaktwn gurur duyuyorum
    Efendimiz miraca çıkarken çok güzel bir koku duyuyor
    Ey Cibril bu neyin kokusu ?
    Ya Muhammed bu Masite ve evlatlarınin kokusu diyor
    Hikayesini Cebrail as anlatıyor , ey Muhammed Musa kavminden bir kadın vardı kişinin dadısı Bir.gun hamamda kızın saçlarını tararken tarak yere düşüyor Bismillah Musa kelamullah diyor
    Kızı dadiya dönerek
    Sen Musa'nın rabbinemi inanıyorsun sen babami red mi ediyorsin seni babama söyleyeceğim diyor , firavun öğrenince iman etmesini yoksa 3 çocuğuyla beraber öldüreceğini söylüyor.Oda etmeyeceğini söylüyor , bizi öldür ama birşey rica edeceğim
    Bari o hizmetlerimin karşılığı olarak kemiklerinizi bir poşete koy orada ayrılmayalım diyor.
    Kocaman yag dolu bir kazan kaynıyor ilk evladı atıyor eriyor 2.evladı atıyor en son 3.evlada sıra.geliyor
    Annenin kalbi gidip geliyor anne acaba ona tamam desem de iman etmesem mi derken
    Kundak da olan bebek anne kardeslerimi kaybettin beni de kaybet valla cennete bir adım kaldi imanını kaybetme
    O bebegide atıyorlar.Masite annemizin yanık kokusu Miraç ds efendimize gidiyor
    Bu annemiz ne kaybetti ?
    O ne kazandı bizler ne kaybettik
    O cenneti kazandı Rabbinin cemalini görmeyi kazandı
    Yanık kokusu misk olarak gitti

    Sümeyye annemiz ilk şehit daha namaz oruç yoktu belki sadece lailaheillallah biliyordu hiç birşey bilmiyordu , Hz Hamza şehit edildiğinde Fatiha dahi yoktu
    Tek bildiği kelam onun göğsüne mızrak saplatmaya yetti
    Biz neler biliyoruz onların bilmediği
    Aynı ayetler bizi namaza . götürmüyor
    Gitsek de reklam arasında , onlar namaza.gidince mutlu olurdu biz buhranla kılıyoruz
    Onların yaptıklarını biz neden yapamıyoruz
    Ortada birşey var demek ki
    Onlar bir çok şeyi yapıyor biz cok şeyi yapmıyoruz

    EPİFİZ BEZİ
    Bunların çoğunu bilmiyoruz
    Ama bazı kesim TV de sarışın kadın yanında fetva veriyor
    Tüm medya tek muhabbet saçma sapan işe yaramaz şeyler
    Din İslam bu mu ?
    Bu EPİFİZ bez nedir İslam ile alakasi nedir .
    Beyin iki ye ayrilie herşey eşittir bu bez ortada ve tektir .
    400 sene önce EPİFİZ BEZİ için tenis topu kadar derlerdi
    Bizim gördüğümüz mercimek kadar düştü neden ne oldu bu organa ?
    Ne.ise yarıyordu da nsanlar savaş açtı ?
    İslam'da kalp gözümüz basiretimiz
    Otopsilerde çıkıyor göz şeklinde
    Göz retinasi ile aynı hücrelere sahip
    Eskiden insanlar bir ortamda koklayıp burası gıybet kokuyor derlermiş , Bizler anca bir şey yandığı vakitte kokularını alabiliyoruz
    Kendimiz evlatlar yanıyor manevi olarak ruhumuz.duymuyor


    Florur dış macunun içinde var florur epifiz bezini eceleri karanlıkta aktif oluyor , sinek kadar ışık olsa uyanır .
    Gece 11:00-05-00 arası en aktif olduğu zaman kendini geliştiriyor.Rabbimiz ne buyuruyor o saat için ;
    Gece en yakın semaya inerim af dileyen yok mu affedeyim der.
    O zaman en aktif zaman.

    Dmt ruh molekülü serotonin mutluluk
    Melatonin hayatimizi düzene sokan
    Bilime bakarsaniz bilim yok der , .hatta Allah da yok der çünkü madde olmayan herşey yok onlara gore hatta ruh yok deyip hastahane açmak da.komik .


    Dmt ölüm ve doğum anında salgılanır
    Allah'ın kula en yakın olduğu iki an yani.
    ve şizofreni hastaları birşeyler görürler onların da idrarlarinda yüksek doz dmt.bulunur
    Birşeyler görüyor ama bilim açıklamıyor

    televizyonlarda hep günde 2 defa ve geceleri yatmadan dişlerinizi fırçalayın derlwe dişleriniz beyaz olsun diye oysaki dişlerimiz ne kadar fırçalarsanız fırçalayın kemik renginiz ne ise odur diş macunu ile dişleriniz beyazlamaz sadece titanyum oksit ile beyaza boyanır.Bir sure sonra ibadetler de ben bunu yapmak istemiyorum dersin ama nedeni bilmezsin nedeni irade artık senden çıkmış florur maneviyatı yok eder huşu kaybolur
    İman seni secdeye götürmez
    Yüreğimi çok acıtan bir hadis Peygamber efendimiz buyuruyor ki ben size deccali anlatıyorum ama anlayamamanizdan da korkuyorum demiş.

    ben bilimden çok hadis konuşuyorum Çünkü Hadisler her şey belirtiyor , her taşın altından deccal çıkacak diyorum abartma diyorlar , Ben abartmıyorum sahabeler ve Peygamber efendimiz çok abartıyorsunuz denilen hayatı yaşıyorlardı.

    Deniyor ki siz onları gorseydiniz deli dersiniz,onlar da size müslüman mı bunlar derdi.
    Tek derdimiz şuurlu Müslüman olmak yoksa ben doğal yaşamışım umrumda değil çürüyüp gideceğim önemli olan iman ile gitmek insan gibi gönül'ün derler Müslüman gibi ölünü zaten Ben müslümanım diyoruz bugün insanlar domuz kapakçığı ile gömüyorlar bunu umursamıyor kimseler epifizin bezi körelmiş seni uyarmıyor.

    Diyanet yüksek kurumunu aradım bu iş olmaz dedim bugün aşıların içinde domuz ve maymun hatta fetüs kurtajda.alinan DNA olduğu ispatlandı asi şirketleri kabul ediyor evet diyorlar müslümanları öyle bir halde getirdi ler ki görmüyoruz.
    Bizim hocalar hastalık anında herşey mübah diyor
    Domuz jelatinini bilerek evladına enjekte ediyorsun
    Bu çocuk namaz kılmaz ise şaşırmayın
    Böyle bir dünya yok
    Haram da şifa yoktur
    Allah haram kıldığı hiç birşey içine şifa koymaz
    aradığım da Dediler ki hadisler mutevatir değilse bizi bağlamaz.!

    İnsana domuz dahi yedirirler


    Tüp bebek fetvası korkunç İslamiyet taharete kadar bilgilendirir bizi sağ elle değil de sol elle der bugün bilim adamları sağ eldeki flora yemeği hazmetmek için sol eldeki flora ise temizlik için olduğunu söylüyorlar , tek çare sünnete sarılmak başka çare aramayın ahir zaman kıtlığı olacak , kıtlıkvar mı yok Her yer dolu marketler manavlar pazarlar müslümana kıtlık var sağlıklı yiyecek yok onlar zikirle de olacaklar Allah onlara kapı açıyor gel bana diyor .

    bizlerin Allah'tan gayrı Hiç kimsesi yok bizi hadis ve sünnetler koruyor Ayşe annemiz Peygamber efendimize kıyameti sorduğunda ey Ayşe o gün herkes çıplak olacak kişinin göğsü öndekinin sırtına yakışacak iğne ucu kadar çukur olmayacak içine girelim ş kadar tümsek olmayacak ki arkasına saklanalım insanlar evladından kaçacak Ben ona boşuna tokat attım şimdi benden hesap soracak diye çocuklar bizim diye her şeyi yapabiliriz zannediyoruz mahşer günü boşuna yapılan her şeyden hesap sorulacak çare var mı biri diyecek ki Adem aleyhisselam'a gidelim gidecekler Ben zaten Rabbime yüzyıl af diledim Beni affetti mi bilmiyorum İbrahim aleyhisselam'a gidin İbrahim peygambere gidecekler Ben kutu kırıp suç işledim
    Allah beni affettim bilmiyorum Nuh as'ma gidiyorlar çare bul bize deyince ben kâfir olan oğluma üzüldüm af oldum mu bilmiyorum
    Musa as ben insan öldürdüm boynum bükük derken bir rivayete göre 124 bin peygamber gidilcek.
    Efendimize gidilcek efendimiz secdeye kapanmış Yarabbi şefaat et diyecek başımı kaldırmam diyecek.

    Kime edecek âlimlere mi onlar zaten Allah dostu ,
    Sana bana çürük elmalara şefaat edecek .

    Hz Hüseyin'in şehit edildiği zaman boynunu kopardılar aç ve susuz olduğu halde hem de Yezid'in sarayı'na geldiği zaman bir zalim bir çubuk ile dudaklarını oynatıyor Ve onunla alay ediyordu yaşlı bir sahabe O zalime gelip hem kesip hem oynuyorsunuz Vallahi ben Peygamber efendimizin onu öptüğünü gördüm .

    Vallahi huzura çıkacağız Peygamber efendimiz demeyecek mi bize sizin için taifte taşlanmadim mı ?Kabe'de işkembe atılmadı mı ?dişim kırılmadı mı peki ey ümmetim Bu muydu karşılığı.

    Rabiatül adeviyye hazretleri 1 rekat namaz kılardı her gece Allah için kılardı ve Peygamber efendimiz ümmeti ile övünsün diye Peygamber efendimiz Şeref lensin için bunu yapardı.hepimiz eşimiz için kayınvalide miz için sevdiğimiz bir insan için bir şeyler yapıyoruz peki Allah için Peygamber efendimiz için ne yapıyoruz ? bunların hepsini biliyoruz 1 saat sonra unutuyoruz zihinler dolu irade bize ait değil bunun başka hiçbir açıklaması olamaz en büyük Kur'an bizim elimizdeyken bu kadar sapkınlığa düşüyorsa bunun başka bir açıklaması yok.
    1 TL olan kahveye 20 TL veriyoruz çünkü irade artık bizim elimizde değil.

    Eskiden okunmuş su vardı yobaz mısınız derlerdi al tablet iç kendine gel denilirdi şimdi Japon bilim adamları suyu okumanı keşfini yaptı kuruyan dereleri okuyorlar Çünkü suyun hafızası vardı canlı ve ölü sular , bedenin yüzde 80'e yakını sudur ve su bir şeyleri saklar.

    Aşıların artık iç yüzü ortada şuan bilmediklerimiz var w
    Herkes biliyor 100 bin aile asi reddi yapmış
    Herkes uyandı uyanmayankar da uyansın insAllah
    Şeytanı frekanski tüm muzik ve çalgılar buna uyarli
    1400 sene önce efendimiz çalgı zinaya cagricidr
    İnsan muzik dinlecikce su molekülleri titreşimi çekiyor ve
    Müzikler.bizi yönetiyor


    Nano teknoloji bir bela insan ve organ uretiyorlar
    Deccal ne yapacaktı ? İnsan öldürüp diriltecekdi.

    Gençlere laf geçmiyor , anne çocuğu markete gönderemiyor
    Bir mavi balina çocuğa laf geçiriyor

    Gençler lgbt akiminda bir.ulke ancak böyle feth edilirdi
    Bakın aşılar sebebiyle otizm 48 kadar çoğaldı
    Eskiden otizm yoktu bu bir beyin hasaridir
    Otizm hastalık değil ağır metal yüklü 48 doz aşı vuruyorsun
    Bağışıklık 2 sene de kendine geliyor .
    Her mesele ayete çıkıyor , otizm iki yıl emzirme.ile 2 sene aşının ne manası var beyinler kilitli kimse ilgilenmiyor
    Bağışıklık oluşmuyor sen henüz olusmayan bedene hangi kimyasala yüklüyorsun ?
    Suyu zararlı görüyorsun da o ilaçları nasıl verirsin ?
    Kusma ateş çırpınma hepsi aşıdan ötürü
    Eskiden 8-10 çocuk vardı hastalık yoktu
    Kanlarında birşeyler dolaşıyor maddi manevî zararı var

    İki yaşında geldi48 doz aşıyla
    Biz değişik değiliz asıl fitratimizdayiz
    Ölene kadar.bu fitratra kalmak istiyoruz
    150 sene önce otizm yoktu
    Bu oran 3-1 düşecek
    Bizim canımızı değil imanımızı alıyorlar
    Bu insanlara ne oldu
    bu insanlar bize bir şeyler yedirip içiyorlar bununeğer ayağa kalkamazsak önüne alamayız korkmayn bedir'de 313 kişi vardı




    Alimler bir annenin evde namaz.kilmiyor oluşu o evde beladır
    Terliyorsun gözenek açılıyor Ariel Omo içeriye giriyor

    Aşılar kısırlık yapiyor , yirmi sene önce tüp bebek merkezi yoktu
    Eskiden bı kısır vardı yoktu şimdi her evlenene çocuğun oluyor mu diyoruz hamile olan normal mi tüp mi
    normal mi sezeryan mi diyoruz
    Doğumları dahi elimizden aldılar .
    Allah rasulu taharete dahi karıştırdı
    Bu din kaide ve kural koydu herşeye cima yada..
    Rahim dışardan bir.kabul etmez elime kıymık batsa görmesem şişer iltihap olur patlar dışarı atar
    Rahim içerde tutmaz hicbirsey çocuğu da.dokuz ayy sonra atar
    Tutmadı diyor merkeizlee de ve kadını tutsun diye bağışıklık iptal ediliyor tedavi görmek demek bu , anneye jelatin yükleniyor sığır jelatini değil , aynısı babaya veriliyor birlikte olarak değil , kendini tatmin ediyor bardağa koyuyor mahremiyet denen birşey yok anneye verdikten sonra bebeğe koyuyor
    Nerede besmele nerede hadisler böyle bir döllenme.nu bebek normal bir bebek olur mu ?



    Nasıl insan olacak bunlar bu asrın Musa nasıl olacak epifiz körelmiş frekanslar bozulmuş hepsi aşılardan sonra oluyor insan her şeyi kendi eliyle yapar hem de öyle süslü yapar ki bugün her çocuk astım hastası her çocuk kıllı tüylü annelerde kıl yok gençler niye böyle hormonlarr bozuk
    Birileri kısır her yerde mantar gibi tüp bebek merkezleri birileri tüylü her yerde mantar gibi lazer epilasyon ya insanın ruhu her hücresinden tek tek çıkar sen nasıl o kökleri kurutuyor sun o kağıda imza atarken fiyattan başka bir şeye bakmazlar oysaki kağıda okusalar orada kanser olursanız kemoterapi alamayacağınız yazar bunu kimse okumaz 90 lılar tüp bebek merkezleri ile 2000'liler lazer epilasyonla 2020'den sonra nasıl cinsiyet değiştirme ile meşgul olacaklar

    ilaç firmalarında çok büyük oyunlar dönüyor sana aylık 20.000 lira vereceğim ama bu kadar ilaç satman gerekiyor

    çocuklarınızı yarıştırmayin her çocuk kendine özeldir bırakın zayıf olsun ama sağlıklı olsun Ben aşı olmadım hiç ilaç almadım hazır bez kullanmadım

    Japonlar tüysüzdür doğal soya kullanıyorlar biz hem soya yeriz daha çok tüy çıkar çünkü genetiği değiştirilmiş tir.
    Bebek mamaları kullanmayın içeriklerinde GDO var aşılarda da DNA fetüs hücresi var kız erkek ayrımı olmadan bundan dolayı eşcinsellik yaygın televizyonda gündüz kuşu her kanalda eşcinsellik DNA bozuldu mama bebek bezi İsrail'in ürettiği tüm kimyasalları çekti üzerine anne yumuşatıcı kullandığı bu çocuğun normal olması Allah'ın bir mucizesidir bunca zulme rağmen hala delikanlı ise bu tamamen Allah'ın takdiridir

    Aşı olan çocuklar için aşı detoksları var yapın bunları deccal den Allah'a sığının biz neye güveniyoruz bir Fatiha okumuyoruz her namazdan sonra çocuklarımıza dua etmemiz gerekiyor elbette Allah cevap verecektir korkmayın anneliğinizi çocuklarınıza karşı kullanının annelerin duaları makbuldür

    dikkat dağınıklığına ilaç verilmez o ilaçlar uyuşturucu gibi çocuğu uyuşturur 10 yaşındaki bir çocuğa antidepresan veriyorlar çocuk Durmaz uyuşur mama konusunda diyoruz ki doymuyor mama ile uyuyor karnı doyuyor çocuğumun öyle bir şey yok çocuğun karnı doymuyor tamamen beyni uyuştuğu için Mayıs diyor

    Zara markası ile İsrail mahkemelik oldu onlardan %100 pamuk ürün istediği halde kıyafetlerin iplikleri sentetik olduğu için hepsini geriye gönderip dava açmışlar.

    İmam-ı nebevi riyazüs salihini şerh ederken bir hadisi şerifi şerh edemiyor giyinik çıplaklar anlayamamış nasıl hem giyinik hem çıplak olur Allah'ın mucizesi herhalde demiş ve hadis-i orada bitirmiş .giyinmek çıplaklık iki türlüdür birincisi sentetik ve plastik olan kıyafetler ve şu an tüm tesettür firmaları bu ürünleri kullanıyor istisnalar hariç bu sentetik ve plastik olanlar cinlere göre çıplak hükmünde olanlar 2.normal dar giyenler .
    Peygamber efendimiz hep pamuk keten ve yün giyerdi kadınlara artık olarak ipek verilmiştir. Yahudi her taşın altına girecek...


    29 Aralık Pazar Yağmur İbiç hanımın sohbetinden Umudun Atolyesi olarak notlarım.
    Eksiklerim kusurlarım yazım ve imla hatalarından ötürü kusura bakmayın elimden bu kadar geldi.🖤
    Yazandan Allah razı olsun..
  • 631 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba dostlar. Geldik son kitaba. Öncelikle kısa konulardan başlayalım. İlk olarak muayenesi ve içki sorunu ele alınıyor. İleride Siroz teşhisi konulacak durumu az çok duymuşsunuzdur. Bunun evvelinde bir doktor muayenesi ile başlıyoruz kitabımıza. Ardından kısa kısa hikayelerle devam ediyoruz ilk başlarda. Bazen kendisi bir bölüme 150n sayfa ayırdığı için böyle 1-2 sayfalık kısa anılardan oluşan hikayeler görünce beni çok şaşırttığı için bu şaşkınlığım ilk paragraf önceliğim oldu resmen.
    Takvimler 1927 olduğunda Paşa bir gün şarkı dinlemeye gider. Bakar ki hep Arap şarkıları söyleniyor, ülke de bir Türk kültürü yerine Arap kültürü egemenliği var. Bakınca devlet dairesine kadar girmiş, devletin resmi dili olmuş artık. Dünyada ise çok kolay kullanılan bir dil var, Türkçe Ö,P,Ç gibi harfleri de kullanabilme imkanı sağlıyor. Şimdi bile bazı klavyelerin Türkçe karakterinin olmaması nedeniyle SIKILDIĞIMIZI bile belirtemediğimizi göz önüne almamızı istiyorum hep beraber. Paşa da o zaman ben bir harf devrimi yapabilir miyim düşüncesinde. O kafasına koyduysa yapar tabii ki. Ayrıca şu da bilinen bir gerçek ki ulusun %90’ı okuma-yazma bilmiyordur. Bu bilinen bir gerçektir çünkü 20. yüzyıl başı itibariyle yaşanılan savaşlar ve neredeyse sürekli savaşla geçen 30 yıl gibi bir zamandan sonra birçok erkek şehit olunca ve kadınların da o dönem şartlarında eğitimine fazla önem verilmediğinden bu oran düşüktür. Bunda kesinlikle bir kötüleme yapmıyorum, benim yaş grubum mutlaka hatırlayacaktır ki 2000’li yıllarda ilkokula giderken okul poşetlerimizde şöyle bir yazı vardı: HAYDİ KIZLAR OKULA. Söyleyeceklerim bu kadar.
    => 1 Kasım 1928 – Latin Harflerinin Kabulü

    Biz Türklerin en büyük yaşadığı tartışmalardan birini bilirsiniz. Nereden Geldik? Evet, bu bizim yaşantımızın büyük bir sorunu aslında. Bir boy olarak mı vardık, devletimiz hep var mıydı derken işin aslı ilk olarak nerede nasıl bir araya gelip bir topluluk kurduk, araştırdık? Ne eserler verdik, neler yazdık? Bulunan yazıtlarımızı, anıtlarımızı neden bizler değil de daha birkaç sene önce savaştığımız insanlar bunları araştırmaya kendilerini adamışken, bizler neden kendi öz tarihimizi araştırmıyor, neler olduğunu bilmiyorduk. İşte bu düşünceler ile birlikte bir şey yapılmaya karar verildi. Bununla beraber ileride iki kurum kurulacaktı.
    => 15 Nisan 1931 – Türk Tarih Kurumu Kuruldu
    => 12 Temmuz 1932 – Türk Dil Kurumu Kuruldu

    Bunların akabinden bir Sığırtmaç Mustafa meselemiz var. Diğerlerinin arasında bunu ayırma gereği gördüm. Fikriye Hanım’a yaptıkları yüzünden bir türlü kanımın ısınmadığı isimler arasında kız kardeşi Makbule Hanım, Makbule Atadan da bulunmaktadır. Yanlış anlaşılmasın, Mustafa Kemal’e bugün nasıl aşkla bakıyor, nasıl özlem duyuyorsak ben aynı şekilde Fikriye aşkına tutuldum. Kendisi telefonumun ekran resmidir. Söylemekten onur duyarım. Neyse, bu Sığırtmaç Mustafa, Mustafa Demir işte bu Makbule Atadan’ın daha sonradan manevi oğlu olacak, askeriyeye girecek, subay olarak çıkacaktır. Mustafa Kemal ile 11 yaşında karşılaştığı söylense de Paşa ile 8 yaşında karşılaştığı bilinmektedir. Özel ilgi görmüş ve bu ilginin karşılığını hem okuması ile hem asker kişiliği ile ödemeye çalışmıştır.
    => 16 Eylül 1929 – Sığırtmaç Mustafa ve Mustafa Kemal Karşılaşması

    Geleceğiz en can alıcı noktalardan birisine. İsmet İnönü diktatörlüğü ülkeyi kavurmaktadır. Köylü perişandır. Milletin efendisi sözü laftadır. Koskoca Mustafa Kemal, Dolmabahçe’de hapis hayatı yaşarken İsmet Bey rahatça takılmakta ve neyi nasıl istiyorsa öyle yaptırmaktadır. Paşa bu durumdan oldukça rahatsızdır. Bir ara konuştukları mecliste bir yoklama yapar, acaba Paris’ten Ali Fethi Bey’i geri mi getirsek de İsmet’e rakip yapsak diye. Aslında kimse net cevap veremez ama İsmet Bey’e karşı da öyle bir dolmuşlardır ki bunu hepsi benimser. Ali Fethi Bey de gelerek partiyi kurar aslında. Parti ikinci birçok parti denemesidir aslında. Başlıca ilkeler Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik olup yabancı sermayenin ülkeye girişini savunmak isteyen Sağ Merkezli bir partidir. Bu partiye küfür edenler dahi var ve bunu belirteyim Mustafa Kemal’in yakın arkadaşları ve güven duyduğu insanları bizzat teşvik ederek bu partiye soktuğu kayıtlarıyla beraber mevcuttur. Zaten CHP’li olup İsmet Paşa’ya karşı olan kim varsa partiye katılmış, katılmayanların beyanatlarında da tekrar bir İstiklal Mahkemesi kurulur da asılırız korkusu fark edilmiştir. Yani sözün özü bu parti eğer sonradan içine girenleri yönetebilseydi harika bir siyasi ortam oluşabilecekti ama nasip değilmiş ki gene olmadı.
    => 12 Ağustos 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kuruluş
    => 17 Kasım 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kapanış

    Mustafa Fehmi denildiğinde aklınıza ne geliyor? Eğer çıkaramadıysanız hemen şöyle belirteyim. Kubilay. Asteğmen olarak gösterilse de bir öğretmen ve bir yedek subay olduğunu özellikle belirterek başlayacağım. Bu yüce şehidimiz bizlere hakkını helal eder inşallah. Kendisine Mehdi diyen Derviş (!) Mehmet tarafından şehit edildiğinde Menemen’de olaylar büyümüştü. Ben Mehdiyim diyerek ortalığı bulandıran bir insan Şeyh Sait isyanı sonrası en büyük Cumhuriyet dönemi isyanını gerçekleştirmişti. 23 Aralık yani 2 gün öncesi de onun şehadet dönemidir. İsyanda bu Mehdi öldürülmüş, geri kalanlar ise idam ve yaşı küçük olanlar da çeşitli ağır cezalara çarptırılmışlardır.
    => 23 Aralık 1930 – Öğretmen Kubilay Şehit Edildi
    => 3 Şubat 1931 – Kubilay’ın Katilleri Asıldı

    Bu kitabı son kitap olmasından mı yoksa içeriğinin zenginliğinden mi daha bir benimsedim bilmiyorum. Şimdi sizi bir yolculuğa daha çıkarayım. Atatürk’ün manevi kızı Ülkü. Mutlaka Ata’yı araştıranlar bir yerlerde onu da görmüşlerdir. Hiç hikayesini merak ettiniz mi? Ben de burada okurken öğrendim ve çok da mutlu oldum. Valide Zübeyde Hanım, ahretliğim (evlat, evlatlık) diyerek Vasfiye adında bir kadını hiç yanından ayırmaz. Bu kız olgunluğa eriştiğinde biriyle evlenir. Evlendiği adam hem çalışmadığı gibi (karakterini s….m böylelerinin) hem de kadının ev işlerine giderek kazandığı parayı zorla elinden alıp harcamakta ve kadına işkence etmektedir. Bu kadın bir gün daha fazla dayanamaz ve Gazi Paşa’nın yanına gider. Önce yaver Cevat Abbas ile görüşür sonra Paşa da onun derdini öğrenir ve bu duruma çok üzülür. Vefat eden annemizi hatırlamıştır. Onu helal süt emmiş biriyle evlendirip rahat ettirmek ister ve bunu bulur. Çukluoğlu adındaki bir trenci. Bu iki güzel insanın bir sonraki yıl evlatları olacaktır. İşte bu güzel kız çocuğu, bizim ablamız Ülkü’dür. Hadi devam edelim, bunun gerisi yalanlayacak babayiğit varsa başım gözüm üstüne. Bu kızcağız sonradan elim bir trafik kazasında (!) hayatını kaybeden Ülkü Adatepe’den başkası değildir. 6 yaşına kadar Atatürk’ün yanında yaşadıktan sonra onun vefatıyla beraber ülkenin kendisine kaldığını sananların hegemonyasında 16 yaşında evlendirilmiş, Atatürk’ten kalan miras payı kendisinden Atatürk sonsuzluğa gittiğinde alınmış ve maddi imkansızlıklarla boğuşturulmuş bir insandı o. Yıllar geçse de ona yapılan düşmanlık, ona yapılan haset bitmeyecek, 2012 tarihinde saatlerce trafik kanununu hiçe sayan, ömründe özel şoförlük yapmamış bir kamyon şoförünün kullandığı 15 senelik bir hurda yığınının içinde elim bir kaza (!) sonucu vefat etmiştir. Ben yemedim, siz yer misiniz bilemem orasını artık. Hepinizin vicdanına kalmış.

    Geleceğiz Nakiye Hanım diye bilinen Nakiye Elgün’e. Nakiye Hanım’ın bir özelliği var dostlar. Ülkemizde Feminizmin ilk temsilcisi olarak bilinir. Özellikle kadınlara verilen seçim hakkı ve sonrasındaki vekilliğiyle tanınır. Tabi şimdi ki Feminist geçinenlerin bunu bir saygısızlık ve kendi yaptıkları saçmalıklara aracı kullanmalarını düşündüğümden her işin gerçeğini yapanları saygıyla anarım. Eğer birlik olacaksanız çocuk ölümlerinde, kadın ölümlerinde daha sert tedbirler alınmasını (idam, elektrik) örgütlemelerini isterim. Neyse.
    => 23 Mart 1954 – Nakiye Elgün Vefatı

    Geliyoruz en sevdiğim konuya. Cumhuriyet kurulmuş, yıl 1933 olmuş, Mustafa Kemal Paşa’nın son zamanları gelmiş, ağrıları artmış ve bu 10 yılı kutlamak için güzel bir iş yapmak istemektedir. Faruk Nafiz ve Behçet Kemal tarafından yazılmış Cemal Reşit Rey tarafından bestelenmiş bir marş gelir önüne. İki farklı beste vardır ve onların ki biraz daha kötü gibi durmaktadır aslında. Bir oyun yaparlar ve kendilerininkini en son balkonda dinletmek ve herkesi etkilemek istemişlerdir. Başarılı da olurlar, herkes etkilenir. O güzel marş böylelikle yazılmış olur ve kabul edilir. Bununla da yetmez, bir de nutuk verecektir Paşam. Verir de. Ankara Hipodromunda verilen bu nutuktan da etkilenmemek mümkün müdür ki? Bir alıntı ve paylaşımın altında bir yorumla da bunu paylaştım zaten. Türk Milleti! Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını kutladığı en büyük bayramdır, kutlu olsun! Bu dizeleri duyduktan sonra etkilenmemek mümkün mü? İmkanı yok. Türk yurdunda nefes alasın da beğenmeyip, İSTEMEZÜK diyesin, mümkün değil.
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Nutku
    => Ağustos 1933 – Onuncu Yıl Marşı Bestelenir
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Marşı Okunur

    Gelelim çok tartışılan Sabahattin Ali mevzusuna. Kendisini sevmem, eserlerine saygı duyarım. Tüm tarihçiler de onun ne olduğunu bilirler. Bazıları ise onu sevimli göstermek adına kendilerini parçalar adeta. Bu adam zamanında Gazi’ye ağır hakaret etmiş, yetmemiş kötü laflar söylemeyi her yerde adet edinmiş en son da sürülmüştür. Ekmeksiz kaldığında geri dönmüş, Paşa için bir şiir yazarak öğretmenlik kazanmış ancak çok fazla tutulmamıştır. Şimdi dahi eserleri sadece Kapitalizm adına pazarlanarak satılmaya çalışılan, sevimli gösterilen birisidir. Zamanında birkaç eserini okumuş bulundum, beğendiklerim de oldu yalan konuşmayacağım ama bunu öğrendiğim günden sonra kitaplarına bakmadım bile. Benim kutsalıma hakaret eden insanın hiçbir sevimli yanı olamaz, şirin göstermeye çalışanın da ondan farkı yoktur. Bir diğer kişi de bu şekilde Nazım Hikmet’tir. Onunla alakalı Paşa’nın kendi ağzından cümlesini kurup geçeceğim, yorum sizlerin olsun.
    => Bu adam, yeni Türk Dili’nin en büyük muştucusu olabilirdi. Ne yazık ki bir militan olmayı yeğ tuttu. Artık, ondan hayır yoktur! Bu sözlerini söylediği yer de plağının dinlendiği bir ortamdır ve Paşa onun plağını alıp kırdıktan sonra bu sözleri söylemiştir.

    Geçen gün yazımı paylaşmadan önce birkaç arkadaşıma okuttum. İsmet Paşa hakkında söylediğim kelimeler salt eleştiri olsa da hakaret olmasa dahi saygısızlık gibi duruyormuş. Bu vesileyle kendisinden özür diliyorum. Saygısızlık, benim kişiliğime yakışmaz. Ancak onun yaptıkları hakkında Paşa’nın yine bir mecliste yanında Recep Peker varken söylediği ve oradaki herkesin korkudan üstüne alındığı bir sözü de paylaşmak isterim, buyurun;
    => Recep, ben bir adamı yükseltirim! Ancak o sindiremez, durumu değerlendiremezse ve özellikle kerameti de kendinden bilirse, bir gün kaldırır atarım! Benim attığım da, paçavra olur! Zaten bundan kısa bir süre sonra yine tartışacaklar ve bir antlaşmaya bakmadan imza atan İsmet Paşa’nın kendini çok üstün gördüğünü anlayacak onu Başbakanlıktan çekerek yerine Celal Bayar’ı getirecekti. Bunlar tarihin bilinen gerçekleri arkadaşlar.

    Gelelim en tartışmalı konulara. İnsanların resmen ikiye ayrıldığı bir konuya hem de. Eğer bir insan baştaki hükumete isyan ederse ve o hükumetin başındaki daha sevmese, kanlı bile olsa bu nefretini silaha döker; askerin, polisin, sivilin, çoluk çocuğun canına kıyarsa bu isyandır. Bu isyanı bastırmak için yapılan ise katliam değildir. Amaç düzeni bozanlara karşı çıkmaktır. Üstelik bu isyan üzerinde yaşadığın devlete, o devletle sınır komşusu dahi olmayan Avrupa Kıtasının esaslı devletlerinden aldığın destekle yaptığın bir olaysa üzerinde yaşadığın hükumet buna sessiz kalamaz. Üstelik size son ana kadar teslim olun diyen subayları da kurşuna dizerek inada binerseniz ve buna hala bize Katliam yapıyorlar diyorsanız sizin damarınızda akan kanda sıkıntı var demektir. Yeterli açıklama olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu duruma halen katliam diyenlere de bir çift lafım var. Eğer -Türk düşmanı olduğunuz belli- kendi ülkenizde, kendi elini öptüğünüz ajanların yanında size bir saldırı olur, salt siz değil de suçsuz günahsız masum insanlar da sizden ayırt edilmeden kurşuna dizilir ve o bölge temizlenirse bunun adı katliamdır. Türk Askeri kendi tarihi boyunca böyle bir şeye asla bulaşmamıştır, bulaşan ufak tefek insanlarda bunun karşılığında güzel bir İP ödülü kazanmış ve bu durum tarihte hep kalmıştır.

    Son olarak ise Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün son zamanlarından biraz bahsedelim istiyorum. Birçok kitapta ya da yazıda hep son gün olan 10 Kasım anlatılır. Biraz daha gerileri gitmeyi bir borç bilirim. 1938 Şubat’ında Yalova’ya gidiyorlar. Paşa’nın burada karaciğerinin büyümüş olduğunu bildirdi. Daha sonradan sürekli tekrarlanan burun kanamaları, karın ve bacak kaşıntılarının sürekli tekrar etmesi ve bunun karınca öyküleriyle geçiştirilmesi ile sürekli bir yorgunluk ve bitkinlik havası derken doktorlar da durumu anlamıştı. Halbuki onlardan çok önce Paşa durumunu sözlüklerden araştırmış ve Siroz hastalığına yakalandığını anlamıştı. Yerli yabancı birçok doktor seferber edilmiş özellikle 24 saatinin 23’ünü yatakta geçirmesi salıklanmıştı. Hele tedavinin sıklaştığı, hastalığın iyice ağırlaştığı dönemde ilk etapta 10.5 litre gibi bir su Paşa’dan alınıyor, bir sonraki gün yine vücudu su topluyordu ki ben okurken çok kötü canım acıdı. Bazı utanmaz arlanmaz insanların bunu bile kullanarak sen misin dinimizi elimizden alan laflarıyla aslında içindeki öfke, hıyanet, kin ve çekememezliklerini görünce nasıl olur da bir insanın acısından kendilerine böyle rahatlatıcı paylar çıkarmaya çalışırlar diye düşünmeden de edemedim yahu. Bu kadar kolay mı bir insanı karalamak? Neyse bir şeref abidesini anlatırken şerefsizlere yer vermemek gerek.
    Son günler çok çetin geçiyordu. Mustafa Kemal Paşa yanındakileri tanıyamıyor, onları anlamıyor sürekli acayip sorular soruyordu. 9 Kasım gecesi çok büyük bir komaya daha girmişti. 10 Kasım sabahı artık herkes kendini tutamıyor, doktorlar bir yandan koşturuyor, bir yandan yanındaki yaveri, yardımcısı herkes hıçkırıyordu. 10 Kasım 1938 Perşembe, çok acı bir gündü. Paşa arkadaşlarının son kez gözlerinin içine bakmış ve sonsuzluklar ülkesine doğru aramızdan ayrılmıştı. İlk olarak Hasan Rıza sonra herkes bu kutsal ölünün arkasından sırayla onun ellerini öptüler, ona son saygılarını sundular. Saat ise 09:05 olarak yazılmıştı. Paşa, son kez gözlerinin içine baktığı arkadaşlarından ayrılmış, büyük yurdu sonsuza kadar öksüz bırakmıştı. Ruhu şad, mekanı cennet olsun. Odada çıt çıkmıyor, kimse göz yaşlarını saklamanın kutsal denilen erdemini göstermiyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Büyük Baba evlatlarını bırakmış ve gitmişti..
  •  

    Sorularla Risale

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

    4. BÖLÜM

    ANLAMAK İÇİN NASIL BİR TEKNİK İZLENMELİ?

    1. Az da olsa devamlı okuyun!

    Kim bilir bu kural fazla önemli gelmeyecek sizin için... Oysa Risale-i Nur’u okumak ve anlamak hususunda belki de en önemli kuralların başında bu gelir: Az da olsa devamlı okumak ve hiçbir kazanımı küçümsememek...
    Günde bir sayfa okuyan bir talebe, yılda 365 sayfa, 10 yılda 3 bin 650 sayfa, 50 yılda 18 bin sayfa okumuş olur.
    18 bin sayfanın ne ifade ettiğini biliyor musunuz? Külliyatı tam üç kez aktarmak demektir. Oysa yıllardır okumayı ihmal eden nice kimse, bu kadarını bile okuyamamıştır.

    Nefsinize sorun, çevrenize sorun ve nasıl bir hazineden yeterince istifade edemediğimizi görün. Kaldı ki biz, günde bir sayfanın hesabını yaptık. Yani beş dakikalık bir zaman ayırma gayretinin getirisini hesapladık. Eğer günde iki sayfa okursanız, başarı da ikiye katlanacak. Eğer günde 20 sayfa okursanız, 50 yılda külliyatı tam 60 kez okumuş olacaksınız. Acaba kaç kişi vardır bunu başarabilen?

    Az da olsa devamlı okumanın gücünü görebiliyor musunuz?
    Bir işte başarılı olmada devamlılığın büyük ehemmiyeti yüzündendir ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Allah’a en sevimli gelen amel, az da olsa devamlı olandır” buyurmuştur. Çünkü, her gün teheccüt namazı kılan kişinin ibadeti, ara sıra günde yüz rekât namaz kılan kişinin ibadetinden hem kalite, hem de sayı olarak daha fazladır. “Taşı delen, suyun gücü değil, damlaların devamlılığıdır” sözü de sürekliliğin önemini ifade ediyor.

    Bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin
    İman derslerini okumak hayırlı bir amel olduğuna göre, bu tefekkürün en hayırlısı, az da olsa devamlı olandır. Bu sırrı anlarsanız, az bir amelle nasıl büyük bir mesafe aldığınıza şaşırırsınız.

    Risale-i Nur’u okumak ve anlamak konusunda yaptığınız tüm faaliyetleri devamlı yapın. İman dersini mütalâa ediyorsanız, devamlı gidin, ihmal etmeyin. Her hafta derse giden, 10 yılda 1500 sayfalık belli başlı yerleri anlayarak müzakere etmiş olur. Eğer haftada iki kez bu faaliyeti yapıyorsa, istifadesi de iki kattır. Çeşitli vesilelerle okuduklarınızı, dinlediklerinizi topladığınızda karşınıza çok büyük bir rakam çıkar.

    Ayrıca Risale-i Nur’u okurken ve anlamaya çalışırken, bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin. Sözgelişi; belki bir paragraflık olan namazdan sonraki dersleri, günlük okumanızı, haftalık, aylık derslerinizi hiç ihmal etmeyin. Okumak için uygun zamanı ve uygun mekânı aramayın; ölüm, uygun zaman ve mekân aramıyor çünkü! Yolda, teneffüste, arabada, kuyrukta beklerken bile okumaya, dinlemeye önem verin.

    Başarının sırrı, az da olsa devamlı yapmak
    Artık kitaplar iyice küçüldü. Cep kitaplarını taşımak çok kolay... Hatta büyük eserler bile küçük boylarda basıldığı için taşımak çok basit. Askerde iken, bir arkadaşımız, küçük boy Asâ-yı Mûsâ’yı cebinde taşırdı.

    Zaten Risale-i Nur’un belli başlı bölümleri cep ebadındaki küçük setlerde yer alıyor. Bunları yanımızda taşımak, fırsat buldukça birkaç sayfa bile okumak önemlidir. Çünkü bu alışkanlık sizi daima diri ve şuurlu tutar. Sürekli aklınızda okuma ve anlama hedefi yer eder.

    Tarihte büyük eserlere imza atmış insanların başarılarındaki sır, az da olsa her gün okumaları ve yazmalarıdır. Bazen eski edebiyatçıların hayatını okurken, verdikleri eserlerin sayısına hayran olurdum. Oysa ortada fazla şaşırtıcı bir durum yok. Her gün bir sayfa yazan bir insan, yılda bir kitap üretir. Elli yılda 50 kitap neden şaşırtıcı olsun?

    Kaldı ki, hiçbir yazar günde bir sayfayla yetinmez. Günde üç veya 10 sayfa üreten yazarlar vardır. On sayfa yazan, ömründe 500 kitap üretebilir. Tabiî, kaliteyi düşünen daha az yazar. Ama sonuçta bir eser bile ortaya koymak önemlidir. Hepsinin sırrı, az da olsa yazmaktır.

    Bu kurala dikkat etmeyen nice kabiliyet, bir anda parlar ve kısa zamanda söner; çünkü devam etmemiş, soluğu tükenmiştir.

    Sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmaz
    Yaklaşık 25 yıldır risaleleri okuyor ve dinliyorum. Yazık ki, çok yoğun bir şekilde üzerinde çalışamadım. Yani günde 100–200 sayfa okumaya zaman ayıramadım. Fakat az da olsa sürekli okumayı ve dinlemeyi, iman derslerine gitmeyi hiç ihmal etmedim. Sonuçta bakıyorum da, öğrendiğim birçok konuyu, o ayırdığım kısa zamanlarda öğrenmişim.

    Elbette müzakereli dersler ve okuma programlarında iken daha fazla yoğunlaştık. Ama sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmuyor. Lisedeyken giriştiğimiz ilk okuma gayretine, bir arkadaş grubuyla, günde iki sayfa olarak başlamıştık. Her gün birbirimizi kontrol ediyorduk. Okumayana sayfa başına bir lira ödeme cezası veriyorduk. O iki sayfa öyle bereketli oldu ki, devamlılığın avantajıyla birlikte zaman zaman sözleştiğimizin 10–20 katını okuyorduk. Neticede peş peşe büyük kitaplar bitiyordu.

    Ama devamlılığı ihmal eden bir genç, bir haftada külliyatı aktardı. Fakat ondan sonra hiç okumadı. Ne zaman uyanacak bilmiyorum.

    İster risaleleri okumaya yeni başlayın, ister eskiden beri okusanız bile yeni bir başlangıç yapmak isteyin; sürekli okumak kuralını ihmal etmeyin. Ulaştığınız kazanç, sizi de şaşırtacaktır.

    2. Münferit okumayı hiç terk etmeyin!

    Risale-i Nur’un vazgeçilmez bir önemi olduğunu biliyor, onu okuyup anlamayı dert ediniyorsunuz. Onu anlamakla neler kazanacağınızın farkındasınız. Onu ve yazarını müthiş bir muhabbetle seviyorsunuz. Az veya çok onunla sürekli meşguliyeti kendinize en büyük bir mesele kabul ediyorsunuz.
    Peki şimdi ne yapacaksınız? Bu iman denizinden tam istifade edebilmek için nasıl bir yol izleyeceksiniz?

    Israrla yapacağınız şey, münferit okumaya dört elle sarılmak ve hiç terk etmemektir. Çünkü kendi başına okumayan kimse, risaleleri okuma ve anlama meselesini akıntıya bırakmış demektir. Artık o, iradesiz, ihtiyarsız, rast gele bir alıcıdır. Öğrenme çabasını, tesadüflerin insafına bırakmıştır. Belki bazen üç beş sayfa okuyacak, bazen az bir miktar dinleyecek, bazen de hiç kafasında olmadığı halde kulak misafiri olacaktır.

    Okuma faaliyeti, rastlantılara bırakılamaz
    Oysa okuyup öğrenme faaliyetinin kaptanı siz olmalısınız. Neyi, nasıl, nerede, ne kadar öğreneceğinizi siz belirleyip, şuurlu bir tercih ortaya koymalısınız. Böyle muhteşem bir imanî dersler hazinesini keşfetme faaliyeti, plânsızlığa, tesadüfe feda edilemez. “Olsa da olur, olmasa da olur” mantığı sizi kurtarmaz. Belki de böyle bir mantık taşımıyorsunuzdur. Ama ciddî bir çaba içinde değilseniz, fiilleriniz sizi yalanlayacaktır.

    Şöyle bir düşünün: Kaç yıldır risaleleri tanıma bahtiyarlığına erdiniz ve şimdiye dek ne kadar okudunuz? Dahası ne kadar anlayıp, inceliklerine vâkıf oldunuz?

    Eğer kendi dünyamızda yaptığımız muhasebe bizi bile tatmin etmiyorsa, kimi tatmin edecektir? Elimizde ömrümüzün garantisi var mıdır? Geçip giden seneler bize yeterince birikim kazandırmamışsa, gelecek senelerden ümitli olabilir miyiz?

    Şüphesiz seneleri değil, tavrımızı sorguluyorum. “Eh işte, ara sıra okuyorum, bir şeyler biliyorum” anlayışı sizi kurtarmaz.
    Bunun için münferit okumaya, yani kişisel okumaya büyük bir önem vermeniz gerekecek.

    Bir bakarsınız yıllar su gibi akar
    Bu eserleri yeni tanımışsanız, “Daha zamanım var, henüz tanıdım” düşüncesine kapılmayınız. Bu, nefsin ve şeytanın bir tuzağıdır. Bir bakarsınız, yıllar su gibi akar gider ve elinizde kalan sadece hayıflanmalar, ahlar ve özlemlerdir. Bunun için şahsî okumayı hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiniz bir düstur hâline getirmelisiniz.

    Şahsî okuma size ne kazandırır? Öncelikle, öğrenme çabasını siz yönlendirirsiniz. Eğer başka kanallardan gelen bilgilerle yetinirseniz, belki de eserlerin bazı yerlerini hiç okumamış olursunuz. Hâlbuki plânlı bir okuma ile Risale-i Nur’a derli toplu bakarsınız.

    Öyle yerler vardır ki, hususî mâhiyettedir, belki mahremdir veya genel kitleye göre anlaşılması zordur. Bu bölümleri hiçbir yerde duyamazsınız. Siz kendiniz okumazsanız bunları kabirde mi öğreneceksiniz? “Oku, oku! Kabirde okuyamazsın” diyen Zübeyir Gündüzalp Ağabey ne güzel söylemiş.

    Şahsî okuma, bütünlük anlayışı kazandırır
    Ancak bu sözü de doğru anlamalısınız. Dünyada çok okuyan, kabirde de okur; tıpkı Hafız Ali ve benzerleri gibi... Ama okumazsanız, kabirde de okuyamazsınız. Görür gibi inandığımız kabir hayatında, Kur’an dersleri olan risalelerle, iman kardeşleriyle, Üstatla, hepsinden önemlisi Hazret-i Peygamber (a.s.m.) ile beraber olmak istemez misiniz?
    Elbette istersiniz. O zaman, çok okumak zorundasınız.

    Şahsî okuma, size, Risale-i Nur’a bir bütün olarak bakma kabiliyeti verir. Böylece hangi konunun nerede işlendiğini öğrenirsiniz. Bu da size iki bakımdan fayda sağlar:

    Birincisi, aynı konunun farklı yerlerde nasıl işlendiğini görür, icmalî işlenen bir konunun başka yerde daha tafsilî bir şekilde işlendiğini fark edersiniz. Sözgelişi; melâike bahsi On Beşinci Sözde de var. Ama Yirmi Dokuzuncu Sözde daha geniş ve detaylı anlatılmış. Yine şuûnât-ı İlâhiye konusu, Yirmi Dördüncü Mektupta, Otuz İkinci Sözde ve Otuzuncu Lem’ada işleniyor. Bunun dışında risalelerin birçok yerine serpiştirilmiş. Hepsine topluca bakarsanız, birbirinin yardımıyla diğerini de daha iyi anlarsınız.

    İkincisi, farklı konular arasında da irtibat kurmanız ve birbirine yardımcı etmeniz mümkündür. Şahsî okuması olmayan ve topluca bakamayan bir kimse, belki bir meseleyi anlamak için çok çalışır, çırpınır; oysa o konu, okumadığı bir yerde çok güzel ve genişçe işlenmiştir.


    3. Kendinizi muhatap ederek okuyun!

    Risale-i Nur’u tek başına okumanın çok büyük avantajları vardır. Bunların hepsi de güzeldir. Ama şahsî okumanın asıl büyülü yönü, nefsinizi muhatap kabul ederek okumaktır.

    Risaleyi kendi başınıza okursanız, ortada başka kimse yoktur. Bir siz varsınız, bir de o... Hiç kaprissiz, ön yargısız, sû-i zansız, okuyup kendiniz dinlersiniz.

    Zaten risalelerin her yerinde, değişik nitelendirmelerle “Ey nefsim!” diyen Bediüzzaman Hazretleri, bu dersleri bizzat nefsine söylemiştir. Siz okurken de, “Ey nefsim!” dersiniz. Ancak oradaki nefis, yazarının veya bir başkasının nefsi değil, bizzat sizin nefsinizdir. İhtiyacınızı bilerek, doğrudan kendinizi kast ederek okursanız, müthiş bir etki altında kalırsınız.
    Bunun ilk şartı, Risale-i Nur’a karşı enaniyetinizi, yanlış tanıdığınız benliğinizi ve izzet-i nefsinizi yok etmektir. Bu eserlerin yazarı bile enaniyetten kaçınırken bize ne oluyor?

    Benliğinizi iman dersleri karşısında yerden yere vurun, en ağır sıfatları nefsinize verin, onu alabildiğince aşağılayın; yücelirsiniz..

    Bilmediğini bilmek, öğrenmenizi sağlar
    Risale-i Nur’a “Biliyorum” edasıyla yaklaşırsanız, hiçbir perde açılmaz ve mânâ hazineleri gizli kalır. Ancak “Bilmiyorum,” “Yetersiz biliyorum” ya da “Öğreneceğim çok şey var” yahut “Daha nice yeni mânâlar keşfedeceğim” şuuruyla yönelirseniz, mânâ sırları açılır, yepyeni bilgilere kavuşursunuz.

    “Biliyorum” edasıyla yaklaşan, zaten bildiğine inandığı için yeni bir şeyler öğrenme gayreti göstermez. Aklı, beyni, kalbi, duyguları tembel ve işsiz kalır. Ancak yeni keşifler yapacağı ümidiyle sarılan bir kimsenin bütün duyguları öğrenmek için çırpınır, zorlukları çözer, yüzeysel anladığı yerlerin derinliğini keşfeder.

    Risalelere nefsinizi muhatap kılarken, müellifinin yönelttiği tüm suçlamaları ve eleştirileri kendi üzerinize alın. Zaten bu eserler sizin için yazılmış.
    Ayrıca oradaki şartlı olumlu sıfatların da üzerinizde olup olmadığını düşünün, nefsinizi sorgulayın. Sözgelişi; Yirminci Mektubu okuyorsunuz... Mukaddimesinde geçen, “Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır” cümlesini okudunuz.

    Hemen sorun nefsinize: “Cenab-ı Hakk’ı tanıyorum ve seviyorum. Peki, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhar mıyım? Eğer mazhar değilsem, gerçekten tanıyor ve seviyor değil miyim?”
    Buradaki nefis muhasebesini uzatıp götürebilirsiniz. Sonuç sizi memnun edecektir; çünkü daha çok okumanın, daha çok çabanın gerektiğini göreceksiniz.
    Diyelim ki, Yirmi Altıncı Mektuptaki “dost,” “kardeş” ve “talebe”nin özelliklerini okuyorsunuz. Tabiî ki, kendinizi talebe kabul ediyorsunuz. “Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin” ifadelerini okuyorsunuz.

    Hemen soralım kendimize: “Eserlere kendim yazmış gibi sahip çıkıyor muyum? Hayatımın en mühim işi onları yaymak mı, onun hizmeti mi? Eğer böyle değilse, nasıl talebe olabilirim?”

    Risale-i Nur’un her yerini böyle bir muhatabiyet ve sorgulama anlayışıyla okuyabilirsiniz. İşte o zaman şahsî okumanın azamî istifadesi ortaya çıkar.

    Tevazunun zirvesine çıkıyor
    Bu kadar sorgulamayı çok görmeyin. Bu eserlerin yazarı, üç ekmek ve bir okka (1282 gr) pirinçle bir buçuk ay idare ettiği halde, kendisine şikemperver, yani “midesini seven” diyebiliyorsa, bizim nefsimize ne oluyor ki onu eleştirmekten geri duralım? Kaldı ki, onun nefsini yerden yere vuruşu bundan ibaret değil. Yirmi Altıncı Sözün hatimesinde, kendisini bir racül-ü fâcir (aşırı kötü ve günahkâr kimse) gibi görmekle tevazuun zirvesine çıkıyor.
    Risaleleri, sanki üçüncü bir şahsa sesleniyormuş gibi okumak, bizi ilerletmez, geriletir. Biz kendimiz, kurtulmuş insanlar değiliz ki... Hem onların yazarı, herkesten ziyade okursa, bizim ihtiyacımızın sonsuzluğu ortadadır.
    Şahsî okumada, bizzat kendi nefsimizi hedef almamız, onun tezkiyesi ve terakkisi için şarttır. Yoksa temizlenmeyiz, olduğumuz yerde sayarız.


    4. Nereden başlamalı, nasıl ve ne kadar okumalısınız?

    Özellikle Risale-i Nur’u yeni tanıyıp şahsî okumaya başlamak isteyenler, hangisine öncelik vermek gerektiğini araştırırlar. Elbette ilk başlangıç için okunması ve anlaşılması kolay bir yer seçilmelidir. Bunun için en uygunu, öncelikle Sözler’in arkasındaki konferansı okumaktır. Burası, Risale-i Nur’un ve Bediüzzaman Hazretlerinin özellikleri anlatıldığı için bir nevi “giriş” hükmündedir. Bu arada, Üstat Hazretlerinin hayatının anlatıldığı, Mehmed Paksu’nun “Nur Dede” isimli eseri, kısa ve anlaşılır olması bakımından bilhassa yeni başlayanlar için önemlidir. Bundan sonra Küçük Sözler, Gençlik Rehberi okunabilir. Arkasından Lem’alar’dan 1. ve 2. Lem’a, Tarihçe-i Hayat’ın baş kısmı, Mûcizat-ı Ahmediye devreye girer. Bu kadarı eserlerin diline ve üslûbuna belli bir alışkanlık kazandırır.

    Yeni başlayanların, Nesil Yayınlarından çıkan Risale-i Nur’a Giriş kitaplarını okumaları daha kolay ve rahat olabilir. Çünkü bu kitaplarda rahat bir düzenleme, kelime ve terim anlamları vardır. Ayrıca, işlenen metnin ana konusunu teşkil eden kelime üzerinde genişçe durulmuş, bu kelimeden türeyen birçok kelimenin de anlamı verilmiştir. Meselâ; “selâm” kelimesinin Arapça hangi kökten geldiği ve anlamı genişçe anlatıldıktan sonra, bu kökten türeyen selâmet, selim, teslim, tesellüm, teslimiyet, İslâm, Müslim, müsalemet gibi kelimelerin anlamları da açıklanıyor. Bu yönüyle Risale-i Nur’a Giriş dizisi, Risale-i Nur’-un kelime ve terimlerine şuurlu bir biçimde vâkıf olmayı ve derinlik kazanmayı sağlıyor.

    Hizmet Rehberi şuur ve şevk kazandırır
    Risale-i Nur’u, Bediüzzaman’ı, hizmetini ve talebelerini daha iyi tanımak için Hizmet Rehberi’ni okumakta fayda vardır. Ayrıca bu eser, ayrı bir şuur, şevk ve heyecan kazandırır. Artık sırasıyla Sözler, Tarihçe-i Hayat, Mektubat, Barla Lâhikası, Lem’alar, Kastamonu Lâhikası, Şuâlar, Emirdağ Lâhikası, Mesnevi-i Nuriye, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, İşârâtü’l-İ’câz, Muhâ-kemât okunabilir.

    Dikkat edilirse, böyle bir sıralamada lâhikalarla diğer eserler aynı anda bitmiş olacaktır. Böylece külliyatın umumuna birden bakılacak, her yerinde geçerli olan ve bütün satırlara sinen meslek ve meşrep düsturları hazmedilecektir. Aksi takdirde sadece bir grup eserde yoğunlaşılır, diğerleri ihmal edilirse anlama ve uygulamada dengesizlikler meydana gelecektir.
    Ayrıca büyük eserlerde yer almayan, topluca “Âsâr-ı Bediiye” denilen Münâzarât, Sünuhat, Divan-ı Harb-i Örfi gibi küçük eserleri de bitirmek gerekir ki, külliyat tamamen aktarılmış olsun. Yaptığımız bu sıralama, sadece “kolaydan zora” doğru giden bir tavsiye niteliğindedir. Yoksa ille de böyle olması gerekmez. Daha değişik sıralamalar ve tavsiyeler de mümkündür.

    Bilen kimseler rehberlik etmeli
    Aslında en güzeli, “bilen birisinin yeni okumaya başlayan bir kimseye rehberlik etmesi”dir. İlk okumalarda anlamak için çok uğraşmamanız gerekir. Çünkü yabancı olduğunuz için takıldığınız yer çok olacaktır. Öncelikle çok okuyup diline, üslûbuna, genel mantığına ve yaklaşım tarzına alışmanız gerekir. Eğer daha ilk okumalarda tam anlamaya kalkışırsanız, ya şevkiniz kırılır terk edersiniz ya da ne kadar çırpınırsanız çırpının bir şeyler eksik kalır.

    Ama, “Hiç anlamaya çalışmadan, makine gibi okuyup geçin ve mânâyı hiç düşünmeyin” demiyoruz. Elbette ilk okuduğunuz anda birtakım mânâ cevherleri açılmaya başlayacaktır. Ancak sabırla ve fazla oyalanmadan okumayı sürdürürseniz, her geçen gün mânâyı daha iyi kavradığınızı görürsünüz. Risale-i Nur, siz hiç farkına varmadan sizi eğitir.

    Artık belli bir seviyeye geldiğiniz zaman çok dikkat ve tefekkürle, anlama azmi ve gayretiyle okumalısınız. Bu azim ve gayret, çok mânâların açılmasına sebep olacaktır. Bir arkadaşımız, “Yirmi Dördüncü Sözün İkinci Dalını çok ısrarla ve defalarca okudum, ama anlayamadım. Çözemediğim yerlerini anlamak için çok uğraştım, düşündüm, araştırdım. Bir gün saatlerce süren uğraştan sonra yine anlamaya çalıştığım mânâları düşünerek uyudum. Rüyamda aynı yeri okudum ve bütün mânâlar açıldı. Anlamadığım hiçbir yer kalmadı” dedi.

    Israrlı istek, kilitleri açar
    Demek, anlamak için ısrarlı istekte bulunmak, gayret göstermek, önemli bir sırrın açılmasına sebep olabiliyor. Yeter ki isteyin. Kafanıza takılan kilit mutlaka çözülür. Ya siz bulursunuz, ya biri anlatır, ya Allah bir şekilde ihsan eder.
    “Şahsî okumanın ne kadar olacağı” konusu da önemlidir. Öncelikle herkes kendi durumuna göre uygun olan miktarı tespit edebilir. Çünkü, herkes kendini daha iyi tanır, işini, meşguliyetini daha iyi bilir.

    Bununla birlikte, Emirdağ Lâhikası’ndaki bir mektuptan anlıyoruz ki, her gün en az iki sayfanın okunması gerekir. İki ilâ on sayfa civarı, “şahsî okumanın en alt seviyesi”dir. Az gibi görünür, fakat devamlı olursa kazancı müthiştir.

    Talebe-i ulûm müjdesi
    Konuyla ilgili Emirdağ Lâhikası’nda, Bediüzzaman Hazretleri, şöyle diyor: “... Kalbe bu ikinci hakikat ihtar edildi. Hakikat da şudur: ‘Her bir adam eğer hanesinde dört beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük medrese-i nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç dört zat birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir medrese-i nuriye ittihaz etsin.

    Hiç olmazsa, işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesinde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir’ diye kalbe ihtar edildi.”

    Bu meşguliyet asrında, böyle bir müjdenin muhatabı olmak, büyük bir lütuftur. Sanırım iman ilmini tahsil için her gün on dakikayı herkes ayırabilir.


    “Şahsî okumanın en üst seviyesi” ise, 100–200 sayfa civarındadır. Çünkü Üstat Hazretlerinin günde 200 sayfa okuduğuna dair hatıralar vardır. Bayram Yüksel Ağabeyin anlattığına göre Üstat bazen talebelerine, “Bugün kaç sayfa okudunuz?” diye sorar, “Üç veya beş” cevabını aldıktan sonra, şöyle dermiş:
    “Ben 200 sahife okudum. Hem benim kalemim yok, çok ağır yazıyorum. Hem de sizin gibi gazete gibi okuyup geçmiyorum. Ben mânâsını da anlayarak okuyorum. Hem de bakın ne kadar tashih ettim. Elhamdülillâh, ben bugün bu kadar okudum, çok istifâde ettim. Bugün imanım çok inkişaf etti.”

    Altı saat süren dersler
    Yine Üstadın sağlığında Isparta’da talebeleriyle yaptığı sabah derslerinin, namazdan sonra başlayıp beş altı saat, öğleye kadar devam ettiğini anlatan Bayram Yüksel, bu derslerden çok istifâde ettiklerini belirtiyor.

    Ancak buna herkes, her zaman muvaffak olamaz. Bu durum belli şahıslar veya müsait oldukları zaman yoğun programlar uygulayan kimseler için geçerlidir. Ama okuyup anlamaya çalışan her insanın, ömrünün belli dönemlerinde, ayrıca her haftanın, ayın, yılın belirli bir safhasında yoğun programları olmalıdır. Bunlar bir yerde, yenilenme, aküleri doldurma ve şevklenme uygulamalarıdır.
    Şahsî okumanın nasıl bir ortamda gerçekleştirilmesi gerektiği de önemlidir. Mümkünse sakin ve sizi başka şeylerin meşgul etmediği bir ortamda okumanız gerekir. Ama bu mümkün olmuyorsa, vazgeçmemek, yine okumak lâzımdır. Çünkü, insan hiçbir zaman hissesiz kalmaz. Yeter ki, okumaya çırpınsın.

    5. Sistemli ve yazarak okuyun!

    “Eşsiz bir imanî hakikatler hazinesi” olan Risale-i Nur’u okuyup anlamayı ve hayatınıza rehber yapmayı önemli bir hedef edinmişseniz, şahsî okumayı en verimli hâle getirmek için geceyi gündüze katarak çırpınmalısınız.
    İşte böyle kudsî bir gayenin heyecanıyla yanıp tutuşuyorsanız münferit okumada en üst verimi alabileceğiniz bir formül tavsiye edeceğiz.

    Risale-i Nur’u, bir defter kalem alarak, lügat ve diğer yardımcı kaynaklarla birlikte, tıpkı bir okul dersi çalışır gibi okumalısınız.

    Hatırlayın: Lisede, üniversitede iken yarınki imtihana nasıl delice çalışıyordunuz! Bazen tek derse günlerce çalışıyor, deftere problemler çözüyor, kitabın kenarına notlar alıyordunuz. Kim bilir kaç geceyi uykusuz geçiriyor, belki ders çalışırken kitabın üzerine uyuyakalıyordunuz. Ama kazanan siz oldunuz ve başardınız.

    Risale-i Nur, bir ders kitabının size kazandırdığından çok daha fazlasını vereceği için tıpkı bir okul imtihanı gibi onu okuyup anlamaya çalışmalısınız.

    Kitap, defter ve kalem
    Bunun için hemen bir defter edinin. Mümkünse kaliteli, ciltli ve okuduğunuz kitabın sayfa sayısıyla orantılı bir defter olsun.
    Diyelim ki Sözler’i okuyorsunuz. Masanın başına geçtiniz. Şu anda dünyanın en mühim bir işini çalışıyorsunuz. Karşılığında para ve makam kazanmayacaksınız. Ama imanınızı kurtaracak ve Cenneti kazanacaksınız. Meseleyi olabildiğince ciddî tutun ve sıkı sarılın.

    Kitabın ilk sayfasını açtınız. Birinci Sözden başladınız. Hemen defterinize de bu başlığı yazınız. Önce normal okuyup, anlamadığınız kelimeleri deftere kaydedin. Sonra lügat yardımıyla kelimelerin karşılığını bulup yerleştirin. Tekrar başa dönüp anlayarak okuyun. Okurken aklınıza gelen güzel mânâları defterinize yazın.

    Eğer zaten sayfa altında kelime anlamları olan bir kitaptan okuyorsanız, buna gerek kalmaz. Ancak yine de bir kelimenin geniş mânâlarını öğrenmek istiyorsanız not alabilirsiniz.

    Tabiî aklınıza gelen soruları ve anlamadığınız noktaları da not edin. Bunları çözmek için başka yardımcı kaynaklara yönelin. Çözemezseniz, daha çok okuyan, bilen birisine sorun. Müsaitseniz hemen o anda telefon açın ve cevabını kaydedin. Bu sırada yeni öğrendiğiniz kelimeleri kartlara yazın ve her gün birini, evinizin görebileceğiniz bir yerine asın. Girip çıkarken okuyun. Böylece her gün yeni bir kelime öğrenmiş olacaksınız.

    Bir örnek: Huruf-u mukattaa
    Elbette her okuduğunuz yer Birinci Söz gibi olmayacak. Daha ağır ve çetrefilli konulara gireceksiniz. Sözgelişi; İşârâtü’l-İ’câz’ı okuyorsunuz. Huruf-u mukattaaya dair olan bölümdesiniz. Âdeta her kelime demir leblebi, metin içinden çıkılmaz bir zorlukta... Kim bilir şevkiniz kırılıyor, moraliniz bozuluyor, “İşte burayı anlayamam” diye düşünüyorsunuz.
    Hayır! Yanılıyorsunuz. Okuma yazma bilen herkes, orayı anlayabilir. Yapacağınız şeyler şunlardır:

    1– Önce Kur’an’ı açıp “Elif-Lâm-Mim, Yâ-Sin, Nun” gibi, mukattaa harflerini tek tek yazın. Kaç yerde ve ne şekilde geçiyor, kaydedin. Bunlar zaten surelerin başında olduğu için bulmak zor değildir. Yüz on dört surenin başına bakın, onları bulursunuz.

    2– Anlamadığınız kelimeleri deftere yazın. Burada geçen, mehmuse, mehcure, şedide, rahve gibi harf grupları birer terimdir ve özel anlamları vardır. Bunlar Kur’an harflerinin özelliklerine göre gruplandırılmış hâlidir. Bunların mânâları ve hangi harfler olduğu lügatte açıklanıyor zaten.
    3– Bundan sonra yapacağınız, risalede verilen hükümleri doğrulamak olacaktır. Yani orada anlatılan yönteme göre siz de harfleri sayacak, gruplandıracak ve Kur’an’ının bir mucizesine şahit olacaksınız.

    At sırtında yazıldı, masa başında okuyoruz
    Müthiş bir i’caz nüktesini, az bir gayretle keşfedeceksiniz. Belki biraz zamanınızı alacak, olsun! Bediüzzaman, bir bilgisayar yardımıyla yapılabilecek bir hesabı, savaşta, at sırtında yazmışken, bize ne oluyor ki masamızın başında okumayalım?

    Günler geçecek ve peş peşe kitaplar bitecek, defterler dolacak. Sakın bu defterleri hor kullanmayın, bir kenara atmayın, iyi koruyun. Çünkü yıllar geçse de bunlara ihtiyacınız olacak ve belki de yararlanmak isteyenlere vereceksiniz. Meselâ, çocuklarınıza veya torunlarınıza... Çektiğiniz zahmete değmez mi?

    Bu tür çalışmaya giriştiğinizde yine “kolaydan zora” doğru bir sıralama izleyebilirsiniz. Günler geçtikçe sizi hayran eden bir başarıyla karşılaşacaksınız. Artık bir merdiven çıkar veya tuğlaları üst üste koyar gibi bir gelişme izleyeceksiniz. Meselâ, bir kitap bitirdiğinizde artık bazı kelimeleri deftere hiç yazmayacaksınız; çünkü öğrendiniz! Belki de geçen yıllara yanacaksınız. “Madem kendim bu kadar derin mânâları anlayabilecekmişim, neden bunca geçen zamanımı tam değerlendiremedim?” diye düşüneceksiniz.

    Evet, ne kadar yansanız yeridir. Ama madem geçen geçmiş; siz bugüne ve geleceğe bakın... Hiç değilse bundan sonrasını hakkıyla değerlendirin.

    “Bilen anlatsın, öğrenelim” kolaycılığıGenelde hazıra alışan bir yapımız var. Havalecilik, “Başkası düşünsün” anlayışı, sadece dünyevî işlerde değil, burada da geçerli...”Bir bilen anlatsın, biz de anlayalım” diye düşünürüz. “Biz bilemeyiz, o daha bilgilidir.” İyi de, daha iyi bileni her zaman yanımızda bulabilir miyiz? Kim her gün bize gelip ders verebilir, yardımcı olabilir? Hem daha iyi bilen kişi, bu seviyeye nasıl gelmiş, ne yapmış, nasıl okumuş?

    Bazen de ciddî bir okuma anlama faaliyetine girişmek için birinin bizim elimizden tutmasını bekleriz. Belki aylar, yıllar geçer, o birisi gelip bizim elimizden tutmaz ve hakikatler denizine bizi uçurmaz.

    Oysa şuna kesin inanın: Yaratıklar içinde size en büyük yardımı yine kendiniz edeceksiniz. En büyük desteği, kendinizden göreceksiniz. Sizin içinize yerleştirilen kabiliyetler öylesine güçlü ve değerlidir ki, onları iyi kullanırsanız, hayal edemediğiniz bir zirveyi zorlarsınız. Yapacağınız tek şey, ihlâsla girişmek; arkası gelir...

    6. Müzâkere ederek okuyun!

    Şahsî okumanızı hiçbir zaman terk etmiyorsunuz... Yazarak ve sistemli okumaya da başladınız... Bunlar Risale-i Nur’u tam anlamanıza yetmez. Daha yapacağınız bir dizi formül var.

    İşte bunlardan birisi, birkaç kişiyle yapacağınız “müzakereli ders”tir. Bunun için okuyup anlamaya şevkli olan bir grup oluşturunuz. Bu sayı en az iki kişi, en fazla on kişi olmalıdır. Aslında ideali, beş altı kişidir. Sayının az olması, anlama faaliyetinin daha doyurucu ve zengin olmasını engeller. Sayı 10’dan fazla olursa, dikkat dağılır, mânâ üzerinde yoğunlaşılamaz.

    Müzakereli okuma için meydana gelen grubun fertleri risale bilgisi bakımından birbirine yakın olmalıdır. Eğer fertlerin bir kısmı çok eski, diğerleri çok yeni olursa verimsizlik olabilir. Gereksiz tekrarlar girer, zaman kaybı olur. Ancak mümkünse birisinin daha bilgili ve kavrayışının yüksek olması, grubu sürüklemesi, anlaşılmayan yerlerin çözülmesi bakımından önemlidir.
    Bununla birlikte, tümü okumaya yeni başlayanlardan kurulu bir grup da olabilir. Ayrıca bir grup yeninin, nispeten bilgili olan bir kimsenin etrafında kümelenmesi de mümkündür.

    Mutlaka inayete mazhar olacaksınız

    Maksat, en yüksek verimi almaya çalışmaktır. Ama tam ideali sağlanamıyorsa, mevcutla yetinilmelidir. İhlâsla bir araya gelen bu insanlar mutlaka inayete mazhar olacaklar ve büyük kazançlar elde edeceklerdir.

    Müzakereli okuma yapılacak yer sakin, temiz, tertipli olmalı, grup fertlerinin kolayca ulaşabileceği bir noktada bulunmalıdır. Etrafta dikkat dağıtıcı, okuyanları meşgul edici unsurlar bulunmamalıdır.

    Böyle bir dersin ideal süresi, bir saattir. Eğer katılanların gücü daha fazlasına yetiyorsa sürdürebilirler. Fakat fazla okumayı tercih ettiklerinde bunu ikiye bölmeleri ve araya bir dinlenme vesilesi olarak namaz, çay veya bir ikram eklemeleri gerekir.

    Okumaya katılanların birbirini tanımaları, samimiyetin artması ve ders havasına hazırlanmak için mütevazı bir yemek veya ikramın olması tavsiye edilir.

    Okunacak yer mutlaka önceden belirlenir. Grup üyeleri oraya önceden hazırlanır, kelimelerini çıkarır, notlar alırlar ve okunacak kitapla gelirler. Sonra herkes manevî sermayesini ortaya döker ve o manevî şirketten müthiş mânâlar inkişaf eder.

    Allah, bilmediğinizi bildirir
    Tespit edilen bölüm, önce bir kez okunur, sonra cümle cümle, kelime kelime tahlil edilerek gidilir. Konuyla ilgili başka yerlerde geçen açıklamalar okunur. Bazen bir kelime üzerinde çok uzun durmak gerekebilir; çünkü o kelime, bir ıstılahtır ve çok mânâların anahtarıdır.

    Kullanılan kelime, farklı ilim dallarına göre değişik mânâlar ihtiva edebilir. Acaba orada hangi anlamda kullanılmıştır? Daha önce de belirttiğimiz gibi, vacib kelimesi kelâmda başka, fıkıhta başka, günlük konuşmada farklı anlamdadır. Tüm bunların farkını ve cümle içinde delâlet ettiği mânâyı kavramak gerekir.

    O anda öyle samimî ve manevî bir hâl meydana gelir ki, derse katılanlar imanlarının arttığını sanki müşahhas bir şekilde hissederler. Ders bittiğinde herkesin içinde muhteşem bir iman zevki, müthiş bir hizmet ve İslâm’ı yaşama azmi meydana gelir.

    Müzakereli derste Allah bilmediğinizi bildirir. Çünkü kim ihlâsla isterse Allah verir. Siz ihlâsla anlamaya çalışırsanız Allah ihsan eder. Risale-i Nur’u okuyup anlamanın anahtarı kimsede değildir. Eğer öyle olsaydı, risaleler evrensel olamazdı. Risale-i Nur’un en büyük hocası yine Risale-i Nur’dur. Siz isteyin; yıllardır anlayamadığınız nice zor ve girift konuları anlarsınız.

    Sivrisinek ve bal arısı neyi simgeliyordu?
    Bir gün iki arkadaş müzakereli ders yapıyorduk. Münazarat’tan, “Dine zarar olmasın, ne olursa olsun” (s. 44) sorusunu okuyorduk. “Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın” cümlesini anlamaya çalışıyorduk... Bu ne demekti? Yıllardır burayı şöyle anlamıştım: “Âdeta fıtrat alt üst olsa, eşya fonksiyonlarını yitirse, siz yine şevkle çalışmayı sürdürün.”


    Oysa bunun mânâsı bu değildi. Belki de burada uzun misaller ve cümleler kullanıldığı için insan mânânın ucunu kaçırıyordu. Tekrar tekrar okuduk. Bütün dikkatimizi üzerinde topladık. Meğerse, o ifadeden kast edilen, “Devletin idarecileri ve memurları dine hizmet etmese bile sizin şevkiniz kırılmasın” demekmiş.

    Cümleler çok uzun olduğu için hepsini almıyorum. Ancak baş kısmını kısaltarak oradaki ifadeyi aynen dikkatlerinize sunuyorum: “Acaba Kur’an’ın sadasını işitmeyen, o sadaya nisbeten sivrisinek gibi bir emirin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?”

    Bu kadar basit... Üstat Hazretleri, kendisi neyi kast ettiğini zaten söylüyor. Dine hizmeti devletten beklemek yerine, bizzat teşebbüs etmeyi tavsiye ediyor. Yeter ki, dikkatinizi iyice yoğunlaştırın ve metne bağlı kalın.

    Müzakereli derste bütün dikkatler konuya odaklanmalı ve herkes anlamak için çırpınmalıdır. Ayrıca anladığı mânâları hemen o anda deftere veya kitabın kenarına not etmelidir. Çünkü bu mânâlar bir sonraki okumada size lâzım olacaktır. Not almayı hiçbir zaman ihmal etmeyeceksiniz. Ta ki, bir zamanlar aldığınız notları kafanıza nakşedene kadar...

    7. Dersleri ihmal etmeyin ve dikkatle dinleyin!

    Risale-i Nur’u anlamanın ve onu hayatınıza geçirmenin mühim bir vesilesi de, müşterek yapılan derslerdir. Derslerden kesinlikle taviz vermeyin.
    Bizler derslere ilk geldiğimiz yıllarda ders mekânları “Erkâm’ın evi”ne benzetilirdi. Hazret-i Erkâm (r.a.), İslâmiyetin ilk yıllarında Peygamberimizin (a.s.m.) ve ashabının toplanıp Kur’an okudukları ve irtibatlarını sürdürdükleri evin sahibiydi.

    Dersane ile Erkâm’ın evi arasındaki benzetmenin sebebi, dış dünyanın bu harekete karşı soğukluğu ve bu tür toplanmaların karşılıklı bilgi edinmeye katkısıydı. Ayrıca samimiyet, sıcaklık, hasbîlik, kardeşlik, sevgi, dayanışma bu iki benzer yerin ortak hususiyetleriydi.

    “İbâdetin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır” hadîsinin mânâsı, bu iman ve tefekkür derslerinde de kendini gösteriyor. Her gün veya haftada birkaç gün dağarcığına iman hakikatlerinden ekleyen kimse, yıllar sonra çok büyük bir ilmî potansiyele kavuşabiliyor.

    Ayrıca buraları, tanışma, kaynaşma, irtibatı devam ettirme, yeni hizmetleri plânlayıp koordine etme noktasından benzersiz bir imkândır. Sayısız faydaları bulunan müfritâne irtibatın en güzel yolu da bu tür beraberliklerdir.

    Nuranî bir atmosfer, manevî bir sığınak
    Bu iman ve Kur’ân dersleri bir sığınaktır. Câzibedâr fitneleriyle ehl-i imanı Allah yolundan alıkoyan bin bir tuzaktan kurtaran nûrânî bir atmosfer, sağlam bir melce, eşsiz bir tahassungâhtır.

    Meyve Risâlesinin Dördüncü Meselesinde îzah edilen “en küçük dâiredeki en büyük, en mühim ve dâimî vazife” olan imanı kurtarma davasının kazanılmasına en büyük destek, yine bu Kur’ân dersleridir. Herkesin evinin başköşesine oturttuğu ve bir nevi Cehennemin tohumu hükmündeki televizyonun şerrinden kurtulmanın yolu da, Allah için bir araya gelmelerdir. Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), Allah için bir araya gelen iki kişiye, meleklerin onlar ayrılıncaya kadar duâ ettiklerini belirtiyor.

    Ya, Allah için onlarca, yüzlerce kişi bir araya gelirse, duâlar ve mânevî destekler kat kat olmaz mı? Böyle bir topluluğa melekler kanatlarını germez mi?

    “Dost” muyuz, “talebe” mi?
    İman hakikatlerinin yazarı, kendisini ziyarete gelenleri “dost, talebe, kardeş” diye üç şıkta değerlendiriyor. Burada kardeş ve talebenin özelliğini anlatırken, “îmânî eserleri kendileri yazmış gibi sahip çıkmaları ve hayatının en mühim vazifesini onların neşri bilmeleri” şartını koyuyor. İşte bu şartların gerçekleşmesine mühim bir vesile de derslerdir. Bunlara imkân nispetinde gereken ehemmiyet verilmezse, bırakın kardeş ve talebe olmayı, “dost” olabilir miyiz?

    Ancak burada meselenin bir başka yönü daha vardır. Derse gelmekte ihmali bulunan kimselere gerekli ilgi, irtibat gösterilip gösterilmediği çok mühimdir. Derse gelemeyen kimsenin belki mühim bir engeli, büyük bir problemi vardır. Bu araştırılmalı ve giderilmesine çalışılmalıdır.
    İman hakikatlerini okumak için güzel bir ortam, temiz ve nûrânî bir atmosfer temin edilmelidir. Ayrıca karşılıklı ilgi ve sevgi ihmal edilmemeli, derslerin verimi ve kalitesi artırılmalı, lüzumsuz, siyasî ve âfâkî meselelerle vakit kaybedilmemelidir.

    Derse gitmek, en mühim iştir
    İman hizmeti, her türlü meşguliyetin üzerindedir. Nûrânî dersler de “en büyük iş”tir. Bunun için nefsimizin birtakım basit engelleri bahâne etmesine meydan verilmemeli, “İşim var” diyen nefse “Ders, en mühim iş değil mi?” diye sorulmalıdır.

    Biliyorsunuz, programlar en mühim işe göre ayarlanır. En mühim iş için ayrılan bir güne, başka meşguliyetler denk getirilmez. Allah yolunda yapılan iman dersinden daha mühim hangi iş vardır ki, ona engel olabilsin?
    Unutmayalım; bunlar dünyada bizim için en kıymetli ve tatlı hatıra, âhirette de en güzel manzaralar olarak karşımıza çıkacaktır. Bu sırdandır ki, bir engelden dolayı sohbetin sonuna yetişebilen kimse, “Hiç değilse fotoğraf çektiririz!” der.

    Ders, hastayı iyileştirir
    Ancak dersi, vaziyeti idare etmek, bir görünüp bir kaybolmak için kullanmamak, onu çok ciddî bir program kabul edip en azamî istifadeyi elde etmek gerekir. Ama zarurî bir engeliniz varsa, görünmek bile faydalıdır. Çünkü, nefis önce meşru bir engelden dolayı gitmez, sonra gitmemeye alışır ve basit sebepler yüzünden dersi terk ettirir.

    Günlük programı hazırlarken, “İşim olmazsa derse giderim” demek yerine, işiniz çıkarsa, “Benim dersim var” deyin. Bazen hastalık, yorgunluk, uykusuzluk, misafirlik derse mazeret gösterilir. Oysa çok ağır hasta değilseniz, yine iştirak edin, ders size şifa olur; eğer yorgunsanız dinlendirir. Misafiriniz varsa, ona da gitmek için teklifte bulunun; belki çok memnun olacaktır.Dersin cazibesiyle hastalığı, uykuyu, yorgunluğu unutursunuz.

    Derslere mümkün olduğunca sık gitmelisiniz. Biz lise yıllarında iken hemen her gün dershaneye giderdik. Derse gidemezsek sanki hasta olurduk. Diyebilirim ki, Risale-i Nur’dan öğrendiklerimin çoğunu derslerde öğrendim.

    Bilseniz bile tekrar iyidir
    Kendi durumunuza göre bir plân yapın. Haftada birkaç gün veya en az bir gün, eğer olağanüstü sıkıntılı günler yaşarsanız ayda bir kez dahi olsa derse gidin. “Ayda bir” sözünü garipsemeyin. Bazen çok iyi tanıdığımız arkadaşlar, aylarca, yıllarca kaybolup sonradan ortaya çıkıyorlar. Birkaç yıl sonra karşılaşınca, “Bari ayda bir kez derse gel de görüşmüş olalım!” diye lâtife ediyorum.

    Dersten en yüksek verimi almak gerekir. Dersleri ülfet ve ünsiyet perdesini yırtarak dinleyin. Defalarca okunan ve çok iyi bildiğiniz bir bölüm dahi olsa, yine istifade edersiniz. Bir gün, derste çok iyi bildiğim bir bölüm okunuyordu. “Nasıl olsa ben burayı biliyorum” dedim. Hemen sonradan, “Acaba yeni bir mânâ anlayamaz mıyım?” diye düşündüm ve dikkatle dinlemeye başladım. Gerçekten de çok değişik mânâlar anladım ve çok istifade ettim. Bildiğiniz bir yer bile okunsa en azından tekrar etmiş olursunuz; bu da iyidir.

    8. Mutlaka ders yapın!

    Risale-i Nur’u anlayabilmek için önceden hazırlanarak, başka kimselere ders yapmaya çalışın. Çünkü ders yapmak için beyniniz anlamaya çalışır, fikir üretir. Her ne kadar “Dinleyen söyleyenden arif”se de ders yapma konusunda bunun tersi geçerlidir. Dersi okuyan, dersi dinleyenden çok daha iyi anlar.
    Çoğu kimse dikkatle dinlemeyi ihmal edebilir, sık sık dersten kopup kendi dünyasındaki hayallere dalabilir. Ama ders yapan kimse böyle bir hataya düşmekten kurtulur. Çünkü elindeki eseri dikkatle okumak ve anlatmak zorundadır.
    Birçok öğretmenden duymuşsunuzdur. Öğretmenler, öğrencilerden daha çok ders çalışır! Konuyu nasıl anlatacağını, nerede hangi misali vereceğini plânlar, notlar alır. Dersi anlattığı sırada daha önceden yaptığı plânı dikkatle uygular. Bunun gibi, risalelerden ders yapan kimse de, kendisini en güzel bir biçimde yetiştirmiş olur.

    Herkes ders yapabilir
    Hiç şüphesiz, ders yapmak bir maharettir. Ancak bu yetenek birilerinin üzerine gökten zembille inmiş, bazıları da bundan mahrum bırakılmış değildir. Hemen herkes ders yapabilir ve bu alandaki becerisini geliştirebilir.
    Bunu söylerken her yerde her zaman ders yapmak için can atmayı kast etmiyoruz. Özellikle herkese açık dersleri kimlerin yapması gerektiği, belirli niteliklere göre plânlanmalıdır. Dersin gününe, süresine, katılanların sayısı ve seviyesine uygun bir kimse görevlendirilmelidir.

    Ancak bu plân yapılırken, ders yapmanın sadece belirli kimselere özel olarak verilmiş bir lütuf olmadığı bilinmeli ve herkesi kucaklayan bir denge sergilenmelidir.

    Eğer yıllardır ders yapıyor ve dinleyenlerin sayısı ve konumu sizi ders yapma konusunda çekingen ve başarısız kılmıyorsa, bir mesele yok. Ama, hiç ders yapmıyorsanız, bunun püf noktasını söyleyelim: Dinleyen bir kişi de olsa ders yapmaya çalışın. Öncelikle ailenizden, çocuklarınızdan veya arkadaşlarınızdan birisine ders yapabilirsiniz.

    Ailenize ders yapın
    Özellikle eşinize ve çocuklarınıza ders yapın. Zaten öncelikle ailenizden sorumlusunuz. Belki de çocukların anlamayacağını sanacaksınız. Oysa risalelerden birçok kez çocuklara ders yaptım. Tabiî ki, kolay anlamaları için anlatırken basit bir üslûp kullandım. Bu arada cümleleri, kelimeleri, örnekleri seviyelerine uygun bir şekilde sundum. Aralarda espriler yaptım. Basit sorular sorarak, bildiklerinde tebrik ettim. O kadar hoşlarına gitti ki, bazıları oyunu terk edip derse koştular.
    Yeter ki biz elimizden gelen gayreti gösterelim. Bu eserleri herkes anlayabilir.

    9. Okuma programlarını hiç ihmal etmeyin

    Risale-i Nur’u sistemli bir şekilde okuyup anlamak için uygulanan münferit okuma, yazarak öğrenme, müzakereli ders ve normal ders faaliyetlerinin hepsi de güzeldir, hepsi de önemlidir. Ancak bunların tümünü içinde barındıran, okuma ve öğrenme faaliyetini asıl taçlandıran “okuma programı”dır.
    Okuma programı, yaş, bilgi ve mesaileri birbiriyle uyuşan bir grubun, Risale-i Nur’u öğrenme ve yaşama konusunda özel zaman ve mekân ayırıp yoğunlaşmalarıyla gerçekleşir.

    Bu programlar, insanların dünyanın fâni yüzünden sıyrılıp âdeta ebediyet âlemiyle irtibata geçtikleri, bir nevi maddiyattan ve insanlıktan çıkıp maneviyat soluyup melekleştikleri bir ortamdır.

    Bu programlarda, para pul, makam mevki, iş güç konuşulmaz. Sadece ve sadece, Allah ve Onun yüce dini, yüce kitabı konuşulur. Herkes mârifetullahta ve muhabbetullahta merhale kazanma hedefine kilitlenmiştir. Beyinler, “Rabbimizi nasıl daha iyi tanırız, imanımızı nasıl daha fazla inkişaf ettiririz? Ona daha güzel nasıl ibadet ederiz?” arayışı içindedir.

    Cennet hayatının bir örneği
    İnsanın akıl, kalp, ruh, sır, hattâ nefis ve sair duyguları, iman derslerinin eşsiz hazinesi olan Risale-i Nur’la dolar, onunla meşgul olur, onunla huzur bulur.

    Sanki Cennet hayatının bir küçük nümunesidir bütün ruhu kaplayan... Burada riya, ihtiras, kıskançlık, benlik gibi basitlikler, bayağılıklar yoktur. Herkes yücelmeye, nuranîleşmeye, manevîleşmeye odaklanmıştır.
    Sabahlar bir başka olur, günler bir başka geçer ve akşamlar bir başka lezzetlidir. Gündüzler gibi geceleriniz de mübarektir. Hatta rüyalarınız bile ötelerden müjdeler getirir size...

    Bir okuma programına katılan 13 yaşlarında masum bir kızın rüyasında zil çalıyor. Bulundukları mekâna Hz. Fatıma Validemiz (r.a.) geliyor. “Size Resulullah’ın selâmı var. Yaptıklarınızdan memnundur” diyor. Evet, bu rüya sadıktır ve tam hakikattir. Bu bir müjdedir ve teyid-i İlâhîdir.

    Melekler sizinledir; belki veliler, nebiler gözcünüzdür, koruyucunuzdur, misafirinizdir. Sakın bu ifadelerimizi mübalâğa sanmayın. Birçok hadis-i şerifte, “Allah’ın anıldığı, Ona ibâdet edildiği yerlere meleklerin geldiği ve mü’minlere dua ettikleri” belirtilmiyor mu?

    Okuma programını herkes uygulamalıOkuma programı yapılan mekânların etrafını nurlar kuşatır, katılanların üzerine nurlar yağar, simaları nuranîleşir. Çünkü onlar sırf Allah rızası için bir araya gelmişler, başka hiçbir şeyi maksat yapmamışlardır.

    Eğer böyle bir okuma programı fırsatı yakalamışsanız, sakın kaçırmayın! Eğer fırsat yok gibi görünüyorsa, siz meydana getirin.

    İster talebe, ister esnaf, memur, öğretmen, ev hanımı, çalışan kadın, ne olursanız olun, okuma programını hiç ihmal etmeyin. Allah’ı tanımak, mârifet ve muhabbette terakki etmekten daha mühim hangi iş olabilir?

    Okuma programı sanki sadece gençlere ve öğrencilere mahsus zannedilir. Hayır! Herkes yılın belirli bir bölümünü yoğunlaşma, yenilenme ve yücelmeye ayırabilir.

    Diyelim, işiniz çok yoğun... İş yerinden bir türlü ayrılamıyorsunuz. Farz edin ki bir hafta ağır bir hastalığa yakalandınız ve işe gidemediniz... Sayın ki ameliyat oldunuz ve bir ay çalışamadınız... Okuma programıyla manevî dünyanızda yapacağınız ameliyat, maddî sağlıktan yüz defa, bin defa daha hayırlıdır.

    Her kelime, Cennet meyvesi olacak
    Belki yorucu bir yıl geçirdiniz, çok çalıştınız; dinlenmeye ihtiyacınız var... Beş yıldızlı otellerde tatil geçirmek için yer ayırtmayın. Gelin, tıpkı öğrencilik yıllarınızda olduğu gibi okuma programı yapın. Özlemişsinizdir!
    Herkes bir programa tâbi olamaz. Mutlaka lüks bir yerde tatil geçirecekseniz, hiç değilse bir grup oluşturun ve orada sıkı bir program uygulayın.
    Eğer bir program uygulayacak kimseyi bulamadıysanız, eşiniz ve çocuklarınızla bir program yapın. Yaşadıklarınız, sizi dünyada ve ahirette mutlu edecek, Cennette güzel manzaralar olacaktır. Okuduğunuz her kelime, Cennet meyveleri suretinde size dönecektir. Hem de sonsuza kadar...

    Okuma programları, hem öğrenme faaliyetidir, hem de uygulama fırsatıdır. Nice insanlar var ki, maalesef Kur’an okumayı bile öğrenememiş. Oysa yıllardır namaz kılıyor, Ramazan geçiriyor, kim bilir kaç kez hatim merasimine iştirak ediyor. İşte bir okuma programında, az bir meşguliyetle, bir hafta içinde Kur’an’ı öğrenebilirsiniz... Belki risalelerin tümünü veya belli başlılarını tekrar okuyabilir, derinlemesine tefekkürler yapabilirsiniz... İmanı mükemmelleşen ve bunu hayatına aksettiren güzide insanların samimiyetinden, ihlâsından, fıtrî hallerinden yararlanır, onları örnek alırsınız...
    Bir okuma programının kazançları saymakla bitmez. Siz, en iyisi, ilk fırsattan tezi yok, hemen bir okuma programına katılın ve tüm güzellikleri yaşayarak görün!

    10. Risale-i Nur’daki incelikleri keşfetmeye çalışın!

    Risale-i Nur’u anlamaya çalışırken dikkat edilecek mühim noktalar vardır. Diyebiliriz ki, “bu eserlerde fazladan ve gereksiz hiçbir kelime, cümle, tabir, terim ve misal yoktur.” Her şey yerli yerinde, bir maksat için ve genel mânânın bir unsuru olarak zikredilmiştir. Bu bakımdan hiçbir kelimeyi atlamamak, anlamadan geçmemek gerekir.

    Sözgelişi; Yirmi Üçüncü Sözün Birinci Noktasının sonunda, “İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder” cümlesindeki elmas-kömür benzetmesi rast gele söylenmemiştir. Bununla çok uzun bir hakikat özetlenmiştir. Çünkü, elmas ve kömürün ana maddesi karbondur. Ancak tonlarca kömür, bir gram elmas etmez.

    İşte mü’minle kâfir madde itibarıyla et ve kemikten meydana gelir. Ancak iman, mü’mine Allah katında öyle bir değer kazandırır ki, hiçbir şeyle mukayese edilmez.

    Yine aynı sözün üçüncü nüktesinde insanla hayvanın farkının anlatıldığı misaldeki, insafsız dükkâncının en çürüğünden bir kat elbise vermesi çok geniş bir mânâyı hatıra getirmektedir. Demek ki insan, bin altınla ifade edilen harikulâde kabiliyetlerini sadece dünya hayatına sarf ederse, mutsuzlukla dolu bir dünya hayatı geçirir.

    Risaledeki simetrilere dikkat etmek gerekir
    Özellikle temsilî hikâyeciklerde ve misallerde çok güzel simetriler vardır. O kadar ki, misalde ne varsa, en ince ayrıntısına kadar hakikatte de vardır.
    Simetriyi, “misalle hakikat arasındaki benzerlik, cümlelerde arka arkaya gelen kelimelerin seçilişindeki ahenk” olarak kullanıyoruz.
    Meselâ, Yirmi Birinci Sözün İkinci İkazında peş peşe gelen kelimeleri gruplandırırsak şöyle bir ahenk ortaya çıkıyor:
    Ekmek, kalp, gıda, kapı, niyaz, elde etmek.
    Su, ruh, âb-ı hayat, çeşme-i rahmet, namaz, içmek.

    Hava, lâtife-i Rabbaniye, hava-i nesîm, teneffüs, pencere, nefes almak.
    Görüldüğü gibi, maddî hayat için zarurî üç önemli ihtiyaç olan ekmek, su, hava ile üç manevî varlığımız kalp, ruh, lâtife-i Rabbaniye ve bunların fonksiyonları arasında irtibat kuruluyor, mukayese yapılıyor. Bedene ekmek, su, hava nasıl gerekliyse, kalp, ruh ve lâtife-i Rabbaniye için de namazın o derece gerekli olduğu ispatlanıyor. Ayrıca namazın manevî bir gıda, bir âb-ı hayat, bir hava-i nesim olduğu vurgulanıyor.

    Daha burada çok mânâ cevherleri var. Eğer imkân olsa, sayfalarca bu bölümün üzerinde durulabilir. Bu kadarla yetiniyoruz.

    Yine Münazarat’ın 46. sayfasındaki ulema, meşayih ve hutebanın zikredildiği bölümde ahenkli bir şekilde dizilen sadef, mağara, kehf benzetmeleri, dimağ, kalp, fem ifadeleri ne kadar mükemmel bir şekilde uyumlu zikredilmiş... Misalle gerçek arasında tam bir benzeyiş var.

    Sık geçen kelimeler iyi bilinmeli
    Risale-i Nur’da çok sık kullanılan kelime ve terimlerin mânâlarını çok iyi bilmek gerekir; çünkü onlar, mânâların anahtarlarıdır. Belki yüzlerce, binlerce defa karşımıza çıkacaktır.

    Bu meyanda isim ve sıfat farkını bilerek okumak gerekir. Meselâ, kerem, lütuf, ihsan, cemal, celâl sıfattır. Bunların isimleri, Kerîm, Lâtîf, Muhsîn, Cemîl, Celîl kelimeleridir.

    Vahidiyyet, Ehadiyyet, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, tesbih, vahdet, İsm-i Azam, arş, cüz, küll ve bunlar gibi daha sayabileceğimiz yüzlerce terim çok sık zikredilmektedir. Bunların anlamını biraz genişçe öğrenmek gerekir. Maalesef, lügatlarda çok kısa olduğu için yetersiz kalıyor. Bu terimlerin, kavramların mânâlarını genişçe öğrenmek için Söz Basım Yayın tarafından hazırlanan külliyata başvurmak gerekir. Çünkü, bu ciltlerin sonunda kavramlar sözlüğü bulunmaktadır.

    Kelime anlamları verilmişRisale-i Nur’un birçok yerinde Arapça veya Farsça bir kelimenin mânâsı aynı satırda verilmiştir. Bunun için biraz dikkatli olmak yetecektir.

    İşte, Sözler’de yaptığımız araştırmada bulduğumuz bazı örnekler ve sayfa numaraları:
    O Sultana muhâtab ve halil ve dost ol! (10)
    O rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını celb eder, kendine çeker. (12)
    Nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirinden ayrılıyor. (55)
    ...Sâni-i Zülcelâl, onun mukàbilinde zîşuurdan marziyyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin. (55)
    Hakikî istib’ad, hakîkî muhaliyet ve akıldan uzaklık. (59)
    Her şeyde maslahat ve fâidelere riâyet etmesidir. (61)
    ...Iztırar lisaniyle sual edilen ve istenilen her şeye dâimî cevap vermek... (60
    ...Vazifedar mevcûdâtın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarattır. (69)
    Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. (75)
    ...Bütün kat’iyetle açtıkları âhiret yolunu ve küşad ettikleri Cennet kapısını... (80
    Onu bütün hakàikına temel taşı ve üssü’l-esas yapıyor. (96)
    ...Yani mâzi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın... (100)
    Hem kendi mârifetinin garîbelerini izhar edip göstersin. (108)
    Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. (131)
    ...Dükkân, şeksiz bir fevkâlâde iâşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir. (142)
    ...Levh-i mahv ve isbat namında yazar bozar tahtası hükmündedir.
    (148)
    Merdane kabre bak, dinle ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister. (155)
    OKUNMA: 19548
    Sorularla Risale
  • .

    Bu günü kuru kuruya, hamasi laflarla kutlamanın bir manası yok. Bugünün varacağı nihai hedef Turan Türk Birliği olmalıdır. Dünya Türklerinin tek seçeneği budur.

    PROF. DR. NURULLAH ÇETİN İLE TURANCILIK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

    Vedat Toruk: Hocam “Turan” kelimesi ne demektir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: “Tur”, “Türk” demektir. “an” eki Farsça çokluk ekidir. Buna göre “Turan”, “Turlar”, yani Türkler demektir. Turan, Türklerin bütün boylarını ve coğrafyalarını içine alan “Büyük Türk Ülkesi” demektir.

    “Turan” kelimesine tarihte 224-651 yılları arasında İran’da hüküm sürmüş olan Sasani İmparatorluğu zamanında rastlıyoruz. O zaman Persler, şimdiki Pakistan’ın Belucistan eyaletinin kuzeydoğu taraflarında yaşayan deve çobanlarının yaşadığı bölgeye Turan diyorlardı. Ayrıca Ceyhun ırmağının ötesinde yaşayan koyun ve at çobanlarına ve onların yaşadıkları yerlere de Turan diyorlardı.

    İranlılara göre Turan, o zamanki emperyalist İran Devletini tanımayan, onlara boyun eğmeyen, savaşlarda yenilmeyen Türk topluluklarının ülkesi demektir. İran efsanesine göre İran hükümdarı Feridun, Turan bölgelerini oğlu Tur’a bağışlamış. Ayrıca Farslara göre Turan, şeytan manasına gelen “Tûrâ”nın ülkesidir. Tabii yenemedikleri Türkleri kendilerince şeytanlaştırmış oluyorlar.

    İranlı Firdevsî, 10. yüzyıl sonlarında eski İran efsanelerinden meydana getirdiği Şehname adlı manzum eserinde İranlılarla Turanlıların mücadelelerinden bahseder. Bu eserde Rüstem ile Efrasiyab arasındaki savaşlara yer verilir. Rüstem İran, Efrasiyab ise Turan hakanıdır. Efrasiyab, asıl tarihî gerçek kişiliği ile Turan kağanı Alper Tunga’dır. Firdevsi, Alper Tunga’ya Efrasiyab ismini vermiş.

    Demek ki 10.yüzyıl sonlarından itibaren Turan kelimesi yazılı kaynaklarda geçiyor. Belki daha önceki kaynaklarda da vardır.

    Vedat Toruk: Turancılık fikri ne zaman ortaya çıktı?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Türklerin bir millet olarak tarih sahnesine çıktığından beri bizde Turancılık fikri hep vardır. Nitekim 732 yılında Kül Tigin atamız şöyle diyor:
    “İleride gün Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına kadar, geride batıda gün batısına ve kuzeyde gece ortasına kadar, bu sınırlar içindeki bütün millet hep bana tâbidir.

    Bunca milleti hep düzene soktum. Tanrı buyurduğu ve verdiği için, kendim de talihli olduğum için, kağan olarak tahta oturdum. Kağan olarak tahta oturup aç, fakir milleti hep derleyip topladım. Fakir milleti zengin yaptım. Az milleti çok yaptım.”
    Demek ki Turancılık, bütün Türk dünyasına siyaseten Türk birliğini hâkim kılmaktır. Hatta dünyaya Türk adaletini hâkim kılmak, Dünya Türklerini belli bir düzene, nizama sokmak, dağınık Türkleri toplamak, bir araya getirmek, aç fakir Türkleri tok ve zengin yapmak, az Türkleri çok yapmak ülküsüdür.
    Turancılık, en eski atalarımızdan Oğuz Kağan’ın:
    “Ben sizlere oldum kağan
    Alalım yay ile kalkan
    Nişan olsun bize uğur
    Bozkurt olsun savaş parolası
    Demir kargı olsun orman,
    Av yerinde yürüsün kulan
    Daha deniz, daha nehir
    Güneş bayrak, gök çadır.”
    Ülküsüdür. “Güneş bayrak, gök çadır” ülküsü, Türk cihan hâkimiyeti ülküsünü ifade eder. Bu ülkü, İslamî dönem Türk tarihinde de hep devam etmiştir.
    Milliyetçilik, Turancılık, Türkçülük fikrini bir devlet felsefesi halinde ifade eden ve kurumsal olarak uygulayan ilk Türk devlet adamı Çi-Çi’dir.

    Vedat Toruk: Turancılık hakkında biraz daha genel bir bilgi verebilir misiniz?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Özellikle 19. yüzyıldan itibaren yeni toplumsal birliktelik yapılaşmalarının ortaya çıktığını görüyoruz. Bu, aslında daha önceki dönemlerde yaygın olarak var olan ve hanedan merkezli imparatorluk yapılanmalarının modernize edilerek millet, din ve coğrafya merkezli yeni siyasi birliklerin ortaya çıkmasıdır.

    Bugün Avrupa Birliği, Amerika Birleşik devletleri coğrafi birlik esasına dayanmakla birlikte ayını coğrafyada yaşayan insanları ortak değerlerde birleştirerek tek bir toplumsal yapı ortaya çıkarmayı amaçlar. İslam birliği, bütün müslümanları tek bir yapı içinde toplamayı esas alır. Slav birliği, Slav ırkından olan herkesi, Cermen birliği Cermen ırkına mensup olanları bir birlik yapısı içinde tutmayı amaçlar.

    Turancılık ise, coğrafya, ırk ve din değil; millet temelli ve merkezli bir birlik hareketidir. Turan birliğinin temelini oluşturan milletin adı ise Türk milletidir. Bu milleti Türk milleti yapan temel değerler ise Türkçe, tek bir ortak tarih kökü, yani bugün dünyanın her yerine dağılmış olan Türklerin tek bir tarihî kökene bağlanması ve dayanması, ortak kültür ve ortak gelecek tasavvuru ve din birliğidir.

    350 milyonluk Türk milletinin sadece üçbuçuk milyon kadarı Hristiyan, 1200 kadarı da Yahudidir. Bir bölümü paganisttir. Bunların dışındaki nüfusun tamamı Müslümandır. Dolayısıyla hemen hemen tamamı aynı dinden olan tek millet Türklerdir. Araplara bakın neredeyse yüzde otuzu Hristiyan ve başka dindendir. Diğer milletler de öyle. Bir tek Türk mileti, milliyetiyle dinini birleştirmiş gibidir. Bu bakımdan Turan birliği demek, Müslüman Türk birliği demek oluyor. Bu birlik içindeki Hıristiyan ve Yahudi Türkleri de müellefe-i kulub, yani kalpleri İslama ısındırılacak kitle olarak görülür.

    Turan birliğinde ırk birliği yani saf etnik köken aranmaz. Kendisini Türk hisseden ve Türk kabul eden, Türk kültür değerlerini benimsemiş ve içselleştirmiş olan herkes Türk kabul edilir. Yani “Ne mutlu Türk’e” değil, “ne mutlu Türk’üm diyene” ilkesini benimsemiş olan her samimi kişi, Türk milleti mensubudur.
    Turancılıkta vatan ve coğrafya birliği biraz sorunludur. Zira dünyada Türk milleti kadar dünyanın çok farklı yerlerine dağılmış başka bir millet yoktur. Diğer milletler hemen hemen aynı coğrafi bölgede bir arada kalmışken, Türkler tarih boyunca değişik bölgelere dağılmışlardır. Doğu Türkistan’da Batı Türkistan’da, Irak’ta, Suriye’de, İran’da, Rusya sınırları içinde, Balkanlarda, Kafkaslarda, Avrupa’da, Amerika’da her yerde Türk vardır. Almanya’da yaşayan 5 milyon Türk de Turan Türk birliğine dahildir.

    Dolayısıyla şimdilik bütün Türklerin yaşadığı coğrafyaları birleştirmek ve tek vatan yapmak zor olsa da bu Turancılığın uzak hedefi olarak varlığını daima diri tutacaktır. Yakın hedefimiz dil, kültür, din, siyaset birliğini ve Türk milletine mensubiyet şuurunu diri tutmak olacaktır.

    Vedat Toruk: Kaç çeşit Turancılık anlayışı vardır?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Yaygın manada iki çeşit: Dilbilimci ve Millî Turancılık. Bunları kısaca açıklayalım:

    1. Dilbilimci Turancılık: Ural-Altay dil ailesine mensup toplulukların birliğini; özellikle diller arasında bazı yapısal benzerliklerden dolayı savunan bir görüştür. Burada esas olan temel unsur, yapısal anlamda bazı dil özelliklerinin yakınlığıdır. Mesela sondan ek almaları, ünlü uyumu, cümlede özne-nesne-yüklem sıralaması gibi.
    Buna göre Finliler, Macarlar, Estonlar, Rusya içinde bulunan Fin-Ugor kavimleri, Tunguzlar, Moğollar, Türklerin birlikteliklerinden oluşan toplumsal yapıya Turancılık diyenler vardır. Fakat bunun bugün siyasi ve kültürel anlamda bir gerçekliği yoktur. Zira Ural Altay Dil Ailesi, kavramı henüz netleşmedi. Havada kalan soyut bir dil birliği kuramıdır. Bu kurama göre Altay kolu: Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca'dan, Ural kolu da: Macarca, Fince ve Estonca’dan oluşuyor. Şimdi bunları bir araya getirmenin gerçekçi bir boyutu yok.

    2. Millî Turancılık: Aynı kökenden gelen bütün Türk topluluklarını şuurlu ve uyumlu bir millet yapan temel unsurlara dayalı bir Turancılık görüşüdür ki bugün için en gerçekçi Turancılık kuramı budur. Buna göre Millî Turancılık düşüncesinde 2 temel unsur var: 1. Dil, 2. Din. Nitekim Ziya Gökalp’in Türk tarifi de buna uygundur. “Dili dilime, dini dinime uyana Türk denir” der. Kırgız, Uygur, Kazak, Türkmen, Tatar, Özbek gibi adlar kavim ve boy adı, Türk ise bütün bunları içine alan üst toplumsal yapı yani millet adıdır. Dünyada yaşayan bütün Türk topluluklarının en üst kimlik adı “Türk”tür. Türk kelimesi, Kırgız, Özbek, Tatar gibi boy adı değil, bunların toplamının ortak ve genel adıdır.

    Vedat Toruk: Bugün Türk dünyası deyince ne anlıyoruz?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Bugün dünyada 7 bağımsız Türk devleti var: Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.
    Ayrıca çoğu Rusya’nın esareti altında olan Tataristan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Saka-Yakut Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti, Dağıstan Cumhuriyeti, Kırım gibi özerk Türk cumhuriyetleri var.
    Çin esaretinde Doğu Türkistan, Barzani esaretinde Irak Türkmeneli, Suriye’de Türkmeneli, Romanya esaretinde Gagauzlar var.

    Öte yandan başka devletlerin hâkimiyeti altında yaşayan şu tür Türk toplulukları var: Peştun esaretinde Afganistan Türkleri yani Güney Türkistan, Ahıska Türkleri, Almanya Türkleri, Arnavutluk Türkleri, Yunan esaretinde Batı Trakya, Belarus Tatarları, Borçalı Türkleri, Bosna Türkleri, Bulgar esaretindeki Türkler, Girit-Ege Türkleri, Gökçe-Z. Türkleri, Fars esaretinde Güney Azerbaycan Türkleri, Güney Türkmenistan, Halaç Türkleri, Hazar Türkleri, Horasan Türkleri, Hırvatistan Türkleri, Kansu Türkleri, Kaşgay Türkleri, Kosova Türkleri, Kumuk Türkleri, Moğolistan Türkleri, Polonya Türkleri, Romanya Türkleri, Sancak Türkleri, Talas Türkleri, Makedonya Türkleri.
    Bütün bunlar ve başka yerlerde yaşayan Türkler Türk dünyasını oluşturuyor.

    Vedat Toruk: Turancılık düşüncesi, Türkiye’ye ne zaman geldi?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Özellikle 1905 sonrası süreçte ve belirgin olarak da 1908 İkinci Meşrutiyet İnkılâbından sonra Türkiye’de Turancılık fikri yoğun olarak tartışılmaya başladı.
    Bu fikrin öncülerinden Ziya Gökalp, Turan kavramını bir şiirinde şöyle vurgular:

    “Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan;
    Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.”
    Bizde Turancılık düşüncesini yayan ilk eserler başlıcaları ile şunlardır: 1896’da Necip Asım, Fransız tarihçi Léon Cahun’un Asya Tarihine Giriş: Türkler ve Moğollar adlı eserini Türkçeye çevirip yayınladıktan sonra Turan kavramı, Türk aydınları arasında dikkat çekmeye başladı.

    1904’te ise Yusuf Akçura, Osmanlıcılık ve İslamcılık görüşlerinin birer birlik projesi olarak gerçek hayatta karşılığının olmadığını görünce Türkçülük akımının önemini vurgulayan Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserini yayınladı.

    Mehmet Emin Yurdakul’un “Turana Doğru” (1918) başlığı altındaki şiirleri, Ömer Seyfettin’in Yarınki Turan adlı kitapçığı, Fuad Köprülü’nün Turan adlı ilkokul okuma kitabı önemli bir öncü işleve sahip metinlerdir.
    Saffet Atabinen, 1930’da Türklük ve Türkçülük İzleri adında bir eser yazdı.

    Kazan'lı Abdullah Ahsan, 1931'de Finlandiya'da Türkçe ve Fince olarak Yeni Turan adında bir dergi yayınlamaya başladı.
    Zeki Velidi Togan, 1939’da yayınladığı Bugünkü Türkistan ve Yakın Mazisi adlı eserinde Turan ülküsünden bahseder.
    Nihal Atsız, 1931-1932 arasında Atsız Mecmuayı, 1933-1934 ve 1943-1944'te de Orhun: Aylık Türkçü Mecmua'yı yayımladı.
    Reha Oğuz Türkkan, 1939'da Bozkurt dergisini, Fethi Tevetoğlu, 1943'te Samsun'da Kopuz adlı dergiyi yayınladılar.
    Orhan Seyfi Orhon, 1941-1944 yılları arasında Çınaraltı adlı Türkçü dergiyi yayınladı. Ayrıca Gökbörü, Anadolu, Türk Yurdu, Millet, Türk Amacı, Tanrıdağ, Ergenekon gibi başka Türkçü-Turancı dergiler de yayınlandı.

    Turancılık düşüncesine katkı sağlayan başlıca kurumlar ise şunlardır: 1908’de bütün Türk topluluklarını tanımak ve tanıtmak amacıyla İstanbul’da Türk Derneği kuruldu. Bu dernek kurucuları arasında Necip Asım, Yusuf Akçura, Velet Çelebi gibi Türklerin yanında Agop Boyacıyan gibi kendisini Türk hisseden Ermeniler de vardı. Bu kişi, muhtemelen Ermeni olan Gregoryan Kıpçak Türküdür.

    1911 yılında İstanbul'da Mehmet Emin Yurdakul’un, Yusuf Akçura’nın, Ahmet Ağaoğlu’nun, Hüseyinzade Ali Turan’ın önderliğinde Türk Yurdu Cemiyeti adında bir dernek kuruldu.
    Bunlar, zayıf ve etkisiz derneklerdi. Asıl etkili, büyük ve esaslı dernek, 15 Mayıs 1912’de kurulan bütün dünya Türklüğünün birlikteliğini ve Türklüğün her anlamda korunmasını, kalkındırılıp yükseltilmesini ve geliştirilmesini esas alan ve günümüze kadar devam eden Türk Ocağı’dır. Birinci Dünya Savaşı’nda, Çanakkale Savaşlarında, Millî Mücadele’de ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda yani kurtuluş ve kuruluşta Türk Ocağı’nın çok büyük yeri vardır. Türk Ocağı 1931’de kapatıldı. Daha sonraki zamanlarda yeniden açıldı ve bugün faaliyetlerine devam ediyor.

    Öbür yandan Macaristan'da da Turancılık çalışmalarına tanık oluyoruz. 1890'lı yıllarda Macarlarda Turancılık düşüncesi yayılmaya başladı. 1910’da Budapeşte’de Macarların önde gelen aydınlarını, bilim adamlarını, siyasetçilerini içine alan Turan Derneği kuruldu.
    Bu derneğin amacı "Avrupa'dan Asya'ya, Dévény'den Tokyo'ya kadar Turan'ı aramak, kardeş milletler arasında, Macarların yönetiminde birliği sağlamak ve Turancı birlik şuurunu yaygınlaştırmak" idi. 1913'ten itibaren Turán adlı bir dergi yayımlamaya başladı. 1920'de dokuz Turancı cemiyet ve birliğin katılımıyla Macaristan Turan Federasyonu (Magyarország Turáni Szövetség) kuruldu. Macar Turan Derneği’nin lideri Kont Pál Teleki 1941’de Macaristan başbakanı oldu. Bugün de Macaristan’da Turancılık fikri kurumsal anlamda çok güçlü bir hale gelmiştir.

    Nitekim 1978 doğumlu Gábor Vona, bir grup arkadaşıyla birlikte Turancı JOBBİK partisini kurdu. Bu partinin genel başkanıdır ve bugün yüzde yirmiye yakın bir oy oranına sahiptir. Macaristan’ın üçüncü partisi durumundadır.
    Turancılığın fiilî teşebbüslerinden bazıları ise şunlardır: Enver Paşa, Aralık 1914’te Sarıkamış harekâtıyla Erzurum’a kadar gelen Rusları geri püskürtmeyi, ondan sonra Kafkasya yoluyla Orta Asya Türkleri ile birleşmeyi amaçlamıştı ama başaramadı. Fakat Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa, 1918 yaz mevsiminde Azerbaycan ve Dağıstan’ı Rus işgalinden kurtardı ve buraları bağımsız ilan etti ama Osmanlı Devleti’nin yenilmesi sonucu bu girişim de sonuçsuz kaldı.

    1944 yılında Türkçü Turancı aydınlar üzerinde büyük bir baskı ve yıldırma faaliyetleri oldu. Millî Şef ilan edilen İsmet İnönü, İngiltere ve Amerika mandacılığını kabul ettikten sonra bu emperyalist Batılı devletlerin keyfi için milliyetçi, Türkçü Turancı aydınları ezmeye, yok etmeye, sindirmeye çalıştı. 9 Mayıs 1944’te Nihal Atsız, Nejdet Sançar, Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkan, Fethi Tevetoğlu gibi önde gelen Turancıları tutukladılar. Bunlara tabutluklarda işkenceler edildi.

    Vedat Toruk: Bugün Turancılık düşüncesinin gerçeklik durumu nedir? Bazıları hayalcilikle itham ediyorlar.

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Bugün Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Arap Birliği, Afrika Birliği ne kadar gerçekse Türk Birliği de o kadar gerçeklik potansiyeline sahiptir. Turancılık eski zamanlarda gerçek bir Türk birliği projesiydi, bugün de olabilir, olmalıdır, olması için bütün Türklerin çalışması gerekir.

    Hz. İsa'nın doğumundan 210 yıl önce Mete Han, Hunlar adı altında bütün Türkleri birleştirdi. Göktürk Devleti bir Türk birliği idi, Selçuklu Devleti ve en önemlisi yakın zamanlarda Osmanlı Devleti, dünyanın en büyük devleti idi ve bir Turan devleti idi. Bugün de bütün Dünya Türkleri birleşirse, akıllarını başlarına alırlarsa kendi birliklerini kurabilirler.

    Vedat Toruk: Turancılığın Türkiye için önemi nedir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Turancılığın ilk şartı, önce Türkiye Türklüğünü sağlama almaktır. Bugün Türkiye Türksüzleştiriliyor, Türk nüfusu azaltılıyor, azalıyor, Türkiye Türkleri hızla fakirleştiriliyor, tasfiye ediliyor, yok ediliyor, devleti, ekonomisi, toprakları, kültürü, dili, dini, tarihi elinden alınıyor. Türkiye Türkleri her anlamda ihmal edilmiş durumdadır.
    Türkiye Türksüzleştirilirse dünyanın diğer yerlerindeki Türkler emperyalistler tarafından kolayca kontrol altında tutulabilir, bütünleşmeleri engellenebilir, ümitleri kırılabilir, bölük pörçük parçalı halleri devam ettirilebilir. Onun için emperyalistler, önce dünya Türklüğünün beyni ve pazusu olan Türkiye Türklüğüne karşı savaş açmışlardır. Türkiye Türklüğünü de içimizden ayarladıkları Türk düşmanı çevreler tarafından tasfiye etmeye çalışıyorlar.

    Haçlı emperyalizminin Türklerin, dünya Müslümanlarının ve bütün insanlığın selametine vesile olacak olan Turancılık fikrinin hayata geçmesini engelleme projelerine karşı bütün Türkleri bilinçlendirmeli, millî benliklerine ve Türk kimliklerine döndürmeliyiz.
    Türkler arasındaki bireyciliği millî şahsiyete çevirmeliyiz. Ferdî hürriyet, istiklal ve refah, millî istiklal ve ittihadla olur. Her Türk, mutlaka ülkü sahibi yapılmalıdır. Emperyalizm, fertleri günlük hazlar peşinde sürüklenen kuru bir kalabalık yaptı, biz ise yüce gayeler peşinde koşan ülkücü yani mefkûreci, ideal sahibi bir millet haline getirmeliyiz.

    Vedat Toruk: Bugün Türk milleti için Turancı, milliyetçi düşünce ve bilinç neden gereklidir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Osmanlının son dönemlerinde Türkler geri plana itilmiş, devlete hâkim olan Türk dışı unsurlar, Türkleri hor görmeye, hakaret etmeye, dışlamaya çalışmışlardır. Devletin yönetim kademesine hâkim olan kadroların çoğu Türk kelimesine “kaba”, “cahil”, “köylü”, “Kızılbaş” manası vermeye başlamışlardı. Devlet Türkleri çiftçi ve asker olarak tutmuş, her türlü angaryayı Türklere yüklemişti ama yine de aşağılıyordu.
    Türklerin sözcüsü, savunucusu, teşkilatı yoktu. Zira Türk, kendi varlığını devletle özdeşleştirmişti, ben demek devlet demek diyordu, beni devlet savunur, diyordu ama bugün olduğu gibi o zamanlar da devleti Türk olmaktan çoktan çıkmıştı. Türk gibi görünen, ama aslında Türklüğün altını oyan, Türklüğü hissettirmeden, sezdirmeden yok eden bir sinsi yapılanma Türk devletini ele geçirmişti.

    Devlet âdeta İstanbul ve taşra diye iki coğrafî bölgeye ayrılmıştı. İstanbul’da yaşayanlar neredeyse tamamına yakını Türk olduğu halde kendilerine Türk yerine “şehrî” yani “şehirli” diyorlardı. Taşra ise Balkanlar, Karadeniz bölgesi, Doğu Anadolu, Orta Anadolu gibi bölgelerden oluşuyordu.
    Balkanların üçte ikisi Türk olduğu halde oralarda yaşayanların tamamına Arnavut, Karadeniz yüzde doksan dokuzu Türk olduğu halde oralarda yaşayanlara Laz, Doğu Anadolu ise üçte ikisi Türk olduğu halde oralarda yaşayanlara da Kürt diyorlardı. Bu adlandırma o kadar yaygınlaşmış ki bu sayılan taşra bölgelerinde yaşayan Türkler bile bir kelime Arnavutça, Lazca, Kürtçe bilmedikleri halde kendilerini Arnavut, Laz ve Kürt saymaya başlamışlardı. Yani Osmanlının son dönemlerinden bugüne kadar Türkler, kimliklerini kaybetmeye, asimile olmaya devam ediyor.

    Ancak 1908 İkinci Meşrutiyet hareketinden sonra Türkler kendilerine gelmeye, teşkilatlanmaya, bilinçlenmeye başladılar, siyasi ve kültürel bilinçlenme sonucu hem Millî Mücadeleyi başarıyla verdiler, hem de tam bağımsız millî Türk devletlerini kurdular.

    Bugün Türk milleti, Türk millî bilincine ve kimliğine sahipse bunu büyük ölçüde Atatürk’e ve Cumhuriyet’e borçludur. Zira Atatürk’ün kurduğu tam bağımsız ve bağlantısız millî Türk Devleti, Türklere Türklüklerini hatırlatan ve Türk kimliğini kurumsal düzeyde devlete hâkim kılan millî bir yapıdır.
    Bugün Türk düşmanları, devleti ele geçirerek bu devletin millî Türk kimliğini yok etmeye çalışıyorlar. İslamcı ve Türk gibi görünen Türk düşmanları, samimi dindar ve saf Türkleri aldatıp kandırarak onların oyuyla devleti ele geçirip Türkleri tasfiye etme, Türkiye’yi Türksüzleştirme, PKK ile işbirliği halinde Türkiye’yi Suriyelileştirme ve Kürdistanlaştırma peşindeler.
    Turancıların asıl önemi ve rolü tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. O da Türklere Türklüklerini hatırlatmaktır. PKK’nın gizli işbirlikçisi ve Kürt ırkçısı bazı adamlar, tarikat ve cemaat kurup Türk çocuklarını İslam’la avlayarak onları mankurtlaştırıyorlar, Türklüklerini unutturuyorlar; hatta onları Türklüğe düşman haline getirip Kürtçülük propagandisti yapıyorlar.

    Gizli PKK zihniyetli bu tür Türk düşmanı tarikat ve cemaatler, saf dindar Türklerin temiz inançlarını istismar ederek paralarını, mallarını mülklerini, zamanlarını, enerjilerini, kızlarını, oylarını, haysiyet ve şereflerini, millî onurlarını ve giderek her şeylerini alarak âdeta köleleştiriyorlar.

    Diğer yandan aşırı solcu ve komünist bir takım yapılar da enternasyonalizm adına bazı Türk çocuklarını PKK paspası halinde kullanmaktadırlar. “Kapitalist sömürüye son” diyecekleri yerde “halklara özgürlük” diyerek aslında PKK propagandası ve Türk düşmanlığı yapıyorlar. Bugün ülkemizde böylesine şeytanca bir oyun tezgâhlanmaktadır. İşte bugün Turancıların birinci görevi, aldatılmış, kandırılmış, paspas niyetine kullanılan saf Türkleri bu tür esaretlerden kurtarmaktır.

    Vedat Toruk: Bugünkü şartlarda sağlıklı bir Türk milleti oluşturabilmenin ve büyük kutlu Turanı kurabilmenin zemini olan kurumsal değer ve yapılar nelerdir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Büyük Turan Türk birliğinin kurulabilmesi için şu kurumsal birliklerin tesis edilmesi gerekiyor:

    1. Siyasi Birlik: Bütün Türk ülkeleri, toplulukları ve akraba topluluklar, bütünüyle yerli ve millî nitelikte, hiçbir emperyalist devlet ve odağa bağımlı olmayan tamamen istiklalci ve özgür ortak bir Turan Meclisi kurmalı ve burada her Türk ülkesinden nüfusları oranında temsilci vekiller olmalıdır.
    Bu milletvekillerinden oluşan Turan Meclisi, Türk devlet geleneği ruhunu, şuurunu ve birikimini esas alarak, zamanımız şartlarına uygun bir şekilde ortak bir Turan anayasası yapmalı, bütün Türk ülkeleri kanunlarını bu anayasaya göre çıkarmalıdır. Ayrıca en üst düzeydeki tam bağımsız bu Turan Meclisi, kendi içinden bir Kağan seçmelidir. Bu Kağan, bütün dünya Türklerinin beyi olmalıdır. Her Türk ülkesinin ve topluluğunun lideri de boy beyi olmalıdır.

    2. Coğrafî Birlik: Bugün Türk yurtları paramparçadır. Değişik emperyalist devletler aynı boyu bile parçalamışlardır. Nitekim Azerbaycan Türkleri ikiye bölünmüş. Yarısı Kuzey Azerbaycan olarak Ruslar tarafından esir alınmış, ama sonra hür olmuşlar. Öbür taraftan Güney Azerbaycan, Fars emperyalizmi tarafından hâlâ esir tutuluyor. Güney ve Kuzey Azerbaycan birleşmeli ve tek Azerbaycan devleti olmalı.
    Irak’ta Barzani esareti altındaki Kerkük merkezli Türkmeneli esirdir. Acilen Türkiye ile birleşmelidir.
    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hemen Türkiye’ye katılması gerekir.

    Suriye Türkmeneli’nin de Türkiye’ye katılması sağlanmalıdır.
    Bugün Rusya Federasyonu altında Tataristan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Saka-Yakut Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti, Dağıstan Cumhuriyeti gibi özerk Türk cumhuriyetleri var. Bunların da Rus esaretinden kurtularak acilen birleşip tam bağımsız bir Türkistan Devleti halinde oraya çıkması lazımdır.
    Afganistan’da 14 milyon kadar Özbek, Türkmen ve diğer boylardan Türkler var. Bunların da birleşip Güney Türkistan Devleti halinde bağımsız bir Türk Devleti olması lazımdır. Dağınık haldeki Türklerin coğrafî birliği, siyasi birlikle perçinlenmelidir.

    Coğrafî birliğin nihaî hedefi, önce Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Afganistan ve Tacikistan Türkleri, Rusya Federasyonuna bağlı özerk Türk devletleri ve Doğu Türkistan’ın birleşerek büyük ve tek bir Türkistan Devletinin kurulmasıdır. Türkiye’nin de Kuzey ve Güney Azerbaycan, Irak Türkmeneli, Suriye Türkmeneli, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birleşerek büyük bir Türkiye Devletinin kurulmasıdır. Yani Dünya Türklüğü, iki büyük Türk Devleti çatısı altında birleşmelidir: Türkistan ve Türkiye Devletleri. Sonra bu iki devlet birleşip tek bir devlet olmalıdır. Bu devletin adı da “Türkeli” olmalıdır.

    3. Askerî Birlik: Bütün Türk ülkeleri, ortak bir Turan ordusu kurmalıdır. Her Türk ülkesinden nüfus oranlarına göre belirlenen sayıda alınacak askerlerle oluşturulacak bu ortak Turan ordusu, Türk dünyasının barış gücünü oluşturacaktır.
    Turan ordusu, bilinen özelliklere sahip resmî bir ordu olacaktır. Ayrıca her zaman, her türlü savaşa hazırlıklı resmî olmayan gizli bir yedek ordusu da olacaktır. Bu yedek ordu, gerektiğinde bir anda harekete geçebilecek kadınıyla erkeğiyle, çoluğu ile çocuğu ile bütün Türklerdir. Biz ordu-millet özelliğimizi korursak ayakta kalabiliriz.

    Turan ordusu, hem Türk ülkelerinde ortaya çıkacak kargaşalığı, hem de bir Türk ülkesine dışarıdan gelecek bir saldırıyı önlemede etkin biçimde devreye girecektir. Turan ordusu, bütün Türklerin barış ve güvenlik içinde yaşamasını garanti edecek ortak bir güvenlik gücü işlevi görecektir. Mesela Türkiye’de ortaya çıkan PKK eşkiyalığını Turan ordusu, bir günde yok edecektir. Bir tane bile eşkıya bırakmamacasına tamamen temizleyecektir.

    Kırım’ı Ruslar işgalinden Turan ordusunu kurtaracaktır. Güney Azerbaycan, Kuzey Azerbaycan’la birleşmek istediğinde İran engel olmaya kalkarsa karşısında Turan ordusunu bulacaktır.
    Irak’ta Barzani çapulcubaşısı, Türkmeneli Türklüğünü katliama tabi tutmaya kalkıştığında Turan ordusu devreye girip bütün peşmergeleriyle birlikte Barzani’yi Saddam’ın yanına gönderecektir. Doğu Türkistan’ı Çin esaretinden Turan ordusu kurtaracaktır.

    4. Dilde Birlik: Bugün bütün dünya Türklüğü hem farklı coğrafyalarda dağınık halde olduğundan hem de yüzyıllar süren uzun ayrılık ve kopukluk yüzünden Türkçenin farklı lehçelerini kullanmaktadırlar. Köken birliğine sahip ortak tek Türkçe, zamanla birçok lehçelere ayrılmış ve bu lehçeler âdeta büyük ölçüde birbirini anlayamaz hale gelmiştir.

    Turan Türk birliğinin kurulabilmesi için ortak bir iletişim dili olan bir Türkçe’yi bütün Türk dünyasına hâkim kılmalıyız. Esperanto gibi yapma bir Türkçe oluşturamayacağımıza göre, en büyük ve en yaygın lehçe olan Türkiye Türkçesini bütün Türklerin öğrenmesi gerekiyor ve Türkiye Türkçesinin ortak Turan iletişim dili olması, âdeta bir zorunluluktur.

    Türkiye Türklerinin de diğer Türk lehçelerini öğrenmesi gerekir. Bütün lehçelerde kullanılan ortak söz varlıklarını temel alıp bunları yaygınlaştırarak, ortak kelime kadrosunu çoğaltarak, söyleyiş birliği ve harf birliği sağlayarak, bütün lehçeleri bütün Türk dünyası okullarında zorunlu ders yaparak dil birliğini sağlayabiliriz. Bütün Türk ülke ve topluluklarının Latin harflerine geçmesi gerekiyor.

    5. Basın-Yayın Birliği: Bütün Türk dünyasını ilgilendiren haberleri toplayan, üreten ve yayan ortak bir Turan haber ajansı kurulmalı, bütün Türk ülkelerindeki basın yayın organları, bu haber ajansından aldığı haberleri kendi yerel basın yayın organlarında yaymalı ve değerlendirmelidir. Zira Türk dünyası, haberleri hep yabancı emperyalist haber ajanslarından, özellikle de Yahudi haber kaynaklarından almakta ve yanlış bilgilenmektedir.

    Turan Türk birliğinin sağlıklı bir şekilde kurulabilmesi için sağlam ve doğru kaynaklardan haber ve bilgi almaya ihtiyaç vardır. Bunun yolu da kendi haber kaynağımızı ve kurumumuzu kendimizin oluşturmasıdır. Ayrıca bütün Türk dünyasında izlenecek çok kaliteli, üst düzeyde bir televizyon kanalı ve bir gazete kurulmalıdır. Böylece Türk millet bilinci gelişecektir.

    6. Dinde Birlik: Dünyada milliyetiyle dini birleşmiş tek millet biziz. Yani Türk milletinin neredeyse tamamı müslümandır. Hristiyan ve Yahudi Türk çok çok azdır. Türk milletini millet yapan temel kurumlardan biri de İslamiyet’tir. Türkler İslamiyet’le millet olarak varlıklarını ve millî kimliklerini korudular ve yükselttiler. İslamî dönem Türk tarihinde Türk ile Müslüman aynı anlamda kullanılmıştır. Özellikle Batılılar Türk’le müslümanı bir saymış, tarihlerine böyle kaydetmişlerdir.

    Müslüman olmayan Türkler Avrupa’da asimile oldu, eridi gitti yani Türklüklerini de kaybettiler. Bugün potansiyel olarak Türk milleti Müslüman olmakla birlikte İslamiyet’i asıl kaynaklarına bağlı olarak sağlıklı bir şekilde bilmemektedir. Müslüman Türkler dinlerini yeterince bilmiyor, öğretilmiyor.
    Bu boşluktan yararlanan uyduruk tarikat ve cemaatler, Türklere kendi saçma sapan hurafelerini din diye yutturuyor. Turan Türk birliğinin temel kurumlarından biri olan İslamiyet, Kur’an ve Hadis kaynaklarına ve sahih İslam âlimlerine bağlı olarak doğru biçimde öğretilmeli ve yayılmalıdır.

    Müslüman Türk milleti, şu cemaati bu cemaati diye bölük pörçük olmamalı; bütün dünya Türkleri tek bir cemaat mensubu olmalıdır, yani sadece cami cemaati olmalıdır. Bu yapıyı bir an önce hayata geçirmek lazımdır.
    Zira emperyalist devlet ve odaklar, Türkleri paramparça edip kolayca güdümlerine ve kontrollerine alabilmek için uyduruk tarikat ve cemaatleri kullanmaktadırlar. Bu cemaat ve tarikatlerin çoğu Amerika’ya, Avrupa’ya, İsrail’e, Rusya’ya, İran’a, Barzani’ye bağlıdırlar.

    En tehlikelileri de Amerika’ya bağlı Haşhaşiler ve Barzani’ye bağlı Adıyaman merkezli yapılardır. Bunlar Turancılığın önünde bir ayak bağıdır. Tamamı tasfiye edilip yerlerine Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi yerli, millî nitelikli Türk tarikatleri çıkartılıp teşvik edilmelidir ve Türkler arasında bu millî tarikatler yayılmalıdır.

    Çuvaşlar ve Gagavuzlar gibi Hristiyan Türkler ve diğer bazı Yahudi ve paganist Türkler de müellefetülkulûb kabul edilip sağlam bilgi ve bilinç sahibi Türk âlimleri tarafından usulünce İslamiyet’e davet edilmelidir.

    7. İktisadî İstiklâl: Türklerin dünyanın değişik bölgelerine yayılmalarının bir avantajı vardır, o da çok değişik yer altı ve yer üstü kaynaklara sahip olmalarıdır. Bir ülkede bir maden, öbür ülkede başka bir maden, bir ülkede bir meyve, öbüründe başka bir meyve, bir ülkede şu ürün, öbüründe başka bir ürün, birinde deniz öbüründe dağ var, ova var.
    Ayrıca beyin ve kol gücü bakımından da çeşitlilik var. Şu Türk ülkesinde şu meslek ve bilim dalı daha önde iken, öbür Türk ülkesinde başka bir meslek, bilim ve teknoloji daha önde.
    Bütün bu yer altı ve yer üstü maddi kaynakları, beyin ve kol güçlerini birleştirirsek hiç kimseye muhtaç olmadan yaşayabiliriz. İşte Turan Türk birliği, Türklerin iktisadi kaynaklarını birleştirerek, harmanlayarak, zenginliklerimizi yabancılara, emperyalistlere yağmalatmadan, peşkeş çekmeden, tamamını Türk milletinin hizmetine ve istifadesine sunarak rahatça yaşayabileceği bir sistem kuracaktır.

    8. Meslekte Birlik: Bütün Türk devletlerindeki ve topluluklarındaki meslektaşların muhakkak surette bir araya gelerek ortak meslekî kurumlar oluşturması ve meslekî ilişkilerini ve dayanışmalarını en ileri noktaya taşımaları kaçınılmaz bir zorunluluktur. Zira Turan Türk birliğinin temel kurumlarından biri, meslekli bir Türk milleti oluşturmaktır.

    Mesleksiz insanlardan oluşan millet yaşayamaz, bağımsız bir millet olarak var olamaz. Onun için bütün Türklerin yaratılışlarına, kabiliyetlerine, ilgilerine ve meraklarına göre değişik mesleklere yönlendirilmesi ve o dalda en iyi şekilde yetiştirilmesi ve mesleğini icra edebilmesi için gerekli olan şart, imkân ve zeminlerin oluşturulması gerekiyor. Bunun için de tamamen millî bir Türk iradesinin hâkim olduğu Türk devletleri, bilim ve teknolojiye çok üst düzeyde yer vermelidir.

    9. Sanatta Birlik: Dünya Türklüğü, kendi bölgelerinde kendi anlayış ve geleneklerine göre çok zengin bir sanat, edebiyat geleneğine sahiptir. Sanat ve edebiyat, milleti millet yapan, millet mensupları arasında ruh, şuur, duygu, heyecan ve amaç birliği sağlayan temel kurumlardan biridir.
    Türkçe duyuş, Türkçe düşünüş, Türkçe bakış, Türkçe tavır alış ancak ortak bir sanatsal ve edebî duyarlılıkla mümkündür. O bakımdan Turan Türk birliğini sağlamanın yollarından biri, resimden sinemaya, mimarlıktan edebiyata kadar bütün sanat ve edebiyat dallarında ortak millî bir sanat birikimi ortaya koymaktır.
    Batılıların Nobel ödülüne benzer şekilde sanatın her dalı için büyük bir Turan Ödülü konmalı. Her sene bütün Türk dünyasında ortaya çıkan en iyi ve en özgün sanatçılara bu ödül verilmelidir.

    10. Bilimde Birlik: Bugün modern zamanlarda milletler, kendi bilim ve teknolojilerini kurmadan yaşayamazlar. Dünya Türklüğü de bilim ve teknolojinin her dalındaki beyinleri bir havuzda toplayıp ya da ortak işbirliği mekanizmaları ve kurumları geliştirip Türk milletini yükseltecek, koruyacak ve yaşatacak en ileri düzeyde bilim ve teknoloji üretip uygulamaya koymalıdır. Bütün Türk ülke ve toplulukları bir araya gelip millî Türk bilim ve teknoloji projeleri üreterek hayata geçirmelidir. Üniversitelerarası bilgi paylaşımına dayalı birlik projesi işlevsel kılınmalıdır.
    Bütün Türk dünyasından seçilen en zeki çocukların okuyacağı prestijli bir Turan Bilim Yurdu (üniversitesi) kurulmalıdır.
    Nobel ödülüne benzer şekilde bilimin her dalı için Turan Bilim Ödülü konmalı.

    11. Eğitimde Birlik: Eğitimin amacı, kişileri hem pratik bilgilerle hayat şartlarına hazırlamak, hayatı ve dünyayı tanıtmak, meslek sahibi etmek hem de ortak millî değerleri öğreterek bilinçli bir millet yapmaktır. Türk dünyası, ortak Türk millî değerlerini bir öncelikli değerler skalası halinde düzenleyip bütün Türk çocuklarına aynı millete mensubiyet şuuru verecek millî bir eğitim politikası uygulamalıdır.
    Ortak Türk tarihi, ortak Türk edebiyatı, ortak Türk kültürü, ortak Türk gelecek tasavvuru gibi konularda muhakkak surette tamamen Türklüğe göre bir eğitim sistemi geliştirilmeli ve hemen uygulamaya konmalıdır. Türk çocuklarına bağımsız millî Türk eğitimi verilmeden Turan Türk birliği kurulamaz.
    Rus, Çin, Amerika, Fars, Arap emperyalizmine göre kurgulanmış eğitim sistemleri çarklarından geçen Türk çocuklarının millî şahsiyetleri oluşmaz. Her türlü dış emperyalist dayatmadan uzak yerli, millî ve İslamî nitelikte bir Türk eğitim sistemi kurulmalı ve hayata geçirilmelidir. Türk ülkelerinde ortak bir eğitim sistemi kurulmalı ve diplomalar, her Türk ülkesinde denklik sahibi olmalıdır.
    Bütün Türk dünyasında karşılıklı öğrenci ve hoca değişimi programları uygulanmalıdır. Üniversite öğrencileri belirli sürelerle değişik Türk devletlerinde öğrenim görmeli, hocalar da yine belirli sürelerle değişik Türk üniversitelerinde ders vermelidir.

    12. Turizmde Birlik: Türk ülkeleri ve toplulukları arasında gidip gelmelerin, seyahatlerin, turistik faaliyetlerin artması lazım. Türk dünyasını birbirine bağlayan tarihî İpek Yolu modern şartlarda yeniden ihya edilmeli ve işler hale getirilmelidir. Ortak turizm potansiyeli dünya Türklüğünün birbirini tanımasına, kaynaşmasına, değerler paylaşımına hizmet etmelidir.
    Yoğun ortak turistik faaliyetler Turan Türk birliğinin kurulmasında büyük bir itici güç olacaktır. Türk devletleri ve toplulukları arasında Turizm İşbirliği Protokolü imzalanmalı ve içi yoğun uygulamalarla doldurulmalıdır. Dünya Türkleri, karşılıklı gidip gelmelerle birbirlerini biraz da turizm yoluyla tanıyıp kaynaşacaktır.
    Yaz tatillerinde gruplar halinde Türk gençleri değişik Türk devletlerinde tatil kampları düzenlemeli, böylece Türk dünyası gençleri biribirlerini tanımalı ve kaynaşmalıdır.

    13. Turan Şölenleri: Her yıl bir Türk ülkesinde bütün dünya Türklerinin katılımını sağlayan çok büyük çapta bir Turan Şöleni düzenlenmelidir. Burada Türk dünyasının önde gelen aydınları, fikir ve edebiyat adamları, müzikçileri, folklorcüleri, sporcuları, sinemacıları, değişik sahalardaki öne çıkan isimleri bir araya gelmeli, gösterilerini, beceri, birikim ve marifetlerini sergilemelidir.
    Bu şölenlerde dünya Türkleri, hem eğlenmeli, hem bilgilenmeli, hem dayanışma içinde birlik beraberlik ruhu kazanmalıdır. Milyonlarca kişinin katılacağı bu büyük Turan şölenleri büyük Turan Türk birliğini kurmada ve devam ettirmede çok işlevsel bir role sahip olacaktır.

    Günümüzde Macaristan’da 2010 yılından beri her iki yılda bir büyük bir Turan Kurultayı düzenlenmektedir. Macar Soylar Toplantısı-Kurultay, eski Macar-Hun ve Türk kültürlerinin ayrıca doğudaki bozkır atlı göçebe kültürlerinin en büyük tanıtım organizasyonu ve şölenleridir. Bütün Türk boyları, kendi gelenek yaşatıcılarıyla, eski göçebe giyim kuşam tarzlarıyla, göçebe çadırlarıyla, atlarıyla, göçebe savaş oyunları, at yarışları, okçuluk yarışları ve müzik konserleri ile bu şölende yerini almaktadır. Kurultayın 300.000’e yakın katılımcısı olmaktadır.

    14. Aile Kurumunu Sağlamlaştırmak: Modernleşme, batılılaşma ile birlikte Türk aile kurumu büyük ölçüde yara aldı. Çok çocuk yapma geleneği ortadan kalktı. Çocukların aile içinde geleneksel Türk kültürü ile yetişmesi geleneği yok oldu. Büyüklere saygı küçüklere sevgi geleneği zedelendi. Bütün bunları hızla tamir ederek yeniden güçlü, sağlam Türk aile kurumunu inşa etmeliyiz. Zira Turan’ın temeli Türk aile kurumudur.

    Nurullah Çetin

    .