• Âmentü yani inandım. Kitaba da böyle başlamış şair. İnanarak. Her şeyin başı olan inanma kuvvetiyle. Kitapta İslam'ın Ütopya'sını okuduğunuzu hissediyorsunuz .
    Yaşanabilir bir cihan için ne varsa sıralanmış. Ama günümüzün dünyası için sadece Ütopya gibi geliyor. Kapitalizm ve Komünizm'in suratına tükürmüştür. İnsanı köleleştiren, körleştiren, tutsak eden ne varsa karşı çıkılmış. İnsan gibi yaşamak için ne gerekiyorsa bir bir sıralamış. Putlaştırılan bir demokrasi değil halkın yönetimin esas olduğu bir düzen çizmıştir.
  • Marie-Henri Beyle, nam-ı diğer Stendhal; Grenoble’de, 23 Ocak 1783 tarihinde, burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi Hanriette Gagnon 1790 yılında, Stendhal henüz yedi yaşındayken vefat eder. Stendhal; softa, disiplinli, muhafazakâr, yobaz kimseler olan teyzesi ve avukat babası Cherubin’in etkisi altında büyür.

    1796’da Grenoble’de bir okulda geleneksel kilise eğitimi gördüyse de, 30 Ekim 1799 tarihinde askeri okulun giriş sınavına katılmak için Paris’teki Savaş Bakanlığı’na başvurur. Ertesi yıl ağır süvari birliğinde teğmen olarak İtalya’ya gider. Bu seyahati sırasında Dimenico Cimarosa ve Gioachino Rossini’nin müziğini ve Vittorio Alfieri’nin eserlerini tanıma fırsatı bulur.

    1814 yılında, Napolyon’un düşüşünden hemen sonra Milano’ya yerleşir. Ertesi yıl Parma’yı ziyaret eder ve bu seyahati, üçüncü romanı olan Parma Manastır’ına ilham kaynağı olur. 1839’da Parma Manastırı’nı yazmayı bitirdikten kısa bir süre sonra, gençliğinde çıktığı İtalya seyahatlerinden birinde kaptığı frengi hastalığı nedeniyle sağlığı bozulur. 1841 yılında geçici bir felce uğrar. Bir gece, Paris sokaklarında yürürken bayılıp kaldırım kenarına başını çarpar ve birkaç saat sonra, 1842 yılının 23 mart gecesi yaşamını yitirir.

    Parma Manastırı: “La Chartreuse de Parme”

    Margaret R. B. Shaw’ın önsözü (Çeviri: Roza Hakmen) renk katmış romana. Bununla birlikte, Samih Tiryakioğlu’nu, başarılı çevirisinden ötürü rahmetle anıyorum. Harikulade bir çeviri yapmış, neredeyse hatasız. Samih Bey eski toprak olmasına rağmen, sanırım romanı okuyan hemen herkesin metni idrak etmede zorlanmasını engellemek adına, şu birkaç istisna hariç hemen hiç eski ya da nadir kullanılan sözcük kullanmamış çeviri eserinde: “Baş mültezim” (vergi toplayan tahsildarların başı), “delişmen” (güçlü, sağlam yapılı), “Maiyet Birliği” (alt kademedekiler birliği). Can Yayınlarını da, edisyonun kalitesi ve kitap seçimindeki isabetli kararları nedeniyle kutluyorum.

    İtalya’da, genelde de Parma’da geçen; savaş, tutku ve siyasal maceralarla dolu sürükleyici bir öyküsü olan Parma Manastırı, yazarın psikolojik ve siyasal konularda derinlemesine yaptığı inceleme ve betimlemelerle dolu. Romanda, özgürlük âşığı genç İtalyan aristokrat (aklı ve ruhu Jakoben olan) Fabrizio del Dongo’nun yaptığı serüvenler çerçevesinde, Stendhal, kendine özgü “Mutluluğu Yakalama” mottosunu irdelemektedir. Ayrıca yazar, okuruyla romanın farklı yerlerinde (otuz kereden fazla) iletişim kurar: “Okurun şunu bilmesi gerek ki…” gibi. Bu inceliğin okuyucuda uyandırdığı ise: “Acaba yazar benimle ne zaman-nerede-nasıl konuşacak?” beklentisidir. Beğenilme kaygısından kesinlikle uzak, bağımsız ve düzensiz bölümlerden oluşan roman, 4 Kasım – 26 Aralık 1838 tarihleri arasında 52 günde yazılmıştır. 1840’da Balzac’ın, “Revue Parisienne” dergisinde kaleme aldığı, geniş yankı uyandıran makalesinde, Parma Manastırı’nı bir başyapıt olarak göklere çıkarması, yapıtın geniş bir okur kitlesi tarafından beğenilmesini de sağlamıştır.

    Bana hep ilginç gelen bir meseledir; Balzac, İnsanlık Komedyası adıyla oluşturduğu yazı serisi ve diğer tüm romanlarıyla beraber neredeyse yüzden fazla eser yazmış. Birkaç tanesini hemen herkes bilir. Gel gör ki, Stendhal tüm hayatı boyunca sadece beş roman yazmıştır. Kızıl ve Kara dâhil bu beş şaheserini edebiyatseverler içinde neredeyse bilmeyen yoktur: Nicelik değil, her zaman nitelik önemlidirin ispatı gibi bir şey bu da…

    Romanın Hikâyesine Gelince

    Eserde, Kralcı parti ile Liberallerin partisi arasındaki siyaset oyunları; bin türlü saray entrikaları; Voltaire ve Rousseau’dan bihaber burjuvaların hayatları ile ilginç bir aşk hikâyesi anlatılmış. Bu arada romanın dört önemli karakteri var: Genç aristokrat Fabrizio del Dongo, onu kara bir sevdayla seven halası Sanseverina Düşesi Angelina Cornelia Isolo Valserra del Dongo, Düşesin sevgilisi ve Parma Başbakanı Kont Mosca, son olarak da General Fabio Conti’nin güzeller güzeli biricik kızı Clelia. Düşesimiz, yedi kocalı Hürmüz gibidir: İlk kocası rahmetli General Pietranera’dır. İkinci kocası ise kendisinden 30 yaş büyük bir düktür. Dükten boşanıp Perugia’da, sevgilisi Başbakan Kont Masco ile evlenip Kontes Mosca della Rovere adını alır (sf. 564).

    “Bir edebiyat eserine siyaset sokmak, bir konserin ortasında tabanca çekmek gibi kaba bir şeydir.” (sf. 482)

    Fabrizio eserin başında, babasından habersiz, annesi ve halası Düşesten aldığı bir miktar para ile Fransa’ya Fransız ordusunda asker olup onlar adına savaşabilmek için yolculuk eder. Çetin bir yolculuk, trajikomik savaş anıları, bolca kahkaha, az ürperti, biraz hapiste, birkaç yaralanma ve bir sürü insanın merhametiyle bu yolculuğu kazasız belasız tamamlayıp gizlice Parma’ya döner. Parma’da kaçak hayatı yaşar. Bir gün davetlere katılan bir aristokrat, ertesi gün ise Prens Ranuce Ernosto’nun köpeklerini peşine taktığı bir suçludur. Fabrizio’dan, Düşesin isteğiyle bir baltaya sap olması adına manastırda din eğitimi alması istenir. Kendisine platonik aşk besleyen biricik Halasının sözünü dinler ve bir gün tam da Parma Başpiskoposu olmak üzereyken, takıldığı kenar mahalle kızlarından birinin dostunu bir düelloda öldürür. Can düşmanı ve Halasına cinsel istekler duyan Parma Prens’i, onu hapse atmaya karar verir. Kaçak hayatı son bulup tutuklanır ve Parma zindanlarına konur. Prens’in maşası birçok kişi tarafından zehirlenmek istenen Fabrizio, Parma Hapishanesi komutanı General Fabio Conti’nin, hücresinin hemen bitişiğindeki kuşhanede piyanosuyla sevgili Fabrizio’suna besteler düzen kızı Clelia, Farnese Burcu’ndaki Mermerli Kilisede Fabrizio’ya ilk defa ilanı aşk eder: “Ah, biricik sevgilim benim. Ben de seninle öleceğim” (sf. 413-414-523). Kahramanımız kelle koltukta hapis hayatından yine Düşesin tezgâhladığı bir kurtarma operasyonuyla, “Cesaret, tehlikenin, ne kadar korkunç olursa olsun, en ufağını seçmeyi bilmekten ibarettir. Tehlike, akıllı adamı dahi yapar!” felsefesi doğrultusunda, başka bir deyişle “Prens’in merhametinden kaçındığından” hapisten tüyer (sf. 470).

    “İtalya’da öç almaktan duyulan ahlaka aykırı mutluluk vardır. Diğer ülkelerde ise; insanlar bağışlayıp unuturlar” diyen Düşes; ozan, yiğit ve hafif çatlak aşığı Dr. Ferrante Palla’nın Prens’e düzenlediği suikast girişiminin de azmettiricisidir!

    “İnsanın en muhtaç olduğu şey kendisini bağışlamasını öğrenmesidir.” (sf. 207)

    Fabrizio kara sevda içerisinde şu felsefededir: “Cizvit eğitiminin başarısı da budur. Gün gibi apaçık şeylere dikkat etmemek alışkanlığını uyandırır insanda. Herkes mutsuz sanırken ne kadar mutluydum ben! Şimdi ise kaderim ne kadar da değişti! Hayır, değiştiğimi hiç görmeyeceksiniz. Ey bana sevmesini öğreten güzel gözler (sf. 557). Karşılık görmeyen bir sevginin insan ruhunda uyandırdığı mutsuzluk, dikkat, hareket isteyen her şeyin korkunç bir angaryaya dönüşmesi gibi bir sonuç yaratır (sf. 569).”

    “Spoiler” verip kimsenin hevesini kaçırmak istemem. Roman ilginç sonuçlarla bitiyor. Bu 592 sayfalık eseri, Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa yerleşkesindeki kütüphanemizde üç oturumda okudum. Satırları öyle bir hızla ve heyecanla okuyorsunuz ki, tarif edilmez yaşanır diyorum size. Sadece 52 günde yazılan bu romanın aslında 1000 sayfa kadar olduğunu ve yayıncısının ricasıyla yine Stendhal tarafından yaklaşık 600 sayfaya indirildiğini biliyorsunuzdur. Romanın üslubu o derece narin ve kurgu o derece masif-sağlam ki tarifi zor. Okumanız dileğiyle…

    Süha Demirel, 1 Ocak 2014.

    ***

    Dizgi hataları: (sf. 184) “öğenmiş” doğrusu “öğrenmiş”; (204) “yontu günleri” doğrusu “yortu günleri”; (209) “karışlaştığı” doğrusu “karşılaştığı” (sf. 286) “sürdüğü” doğrusu “sürdürdüğü”.

    Çeviri hatası: (sf. 216) “dükün çok hoşuna gitmiştir” değil “kontun çok hoşuna gitmiştir” olmalıydı.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Stendhal
    Parma Manastırı
    Çev: Samih Tiryakioğlu
    Can Yayınları
    592 Sayfa
  • Amacım inceleme yazmak olmayacak, ki buna yeltenmem bile hata biliyorum ancak Tezer Özlü'yü , tabiri caizse 'İki gözümün çiçeği' hakkında hislerimi, fikirlerimi yazma ihtiyacı duydum, buna ikna olmak aylar sürdü ancak Frida Kahlo'nun "İfade etmek kurtulmanın başlangıcıdır." sözü yankılandı kulağımda...
    Bundan yaklaşık bir yıl önce bir yazı okudum ve hayatıma bu kadar şeyi katacağı (bir o kadar da alacağı) aklımın ucundan geçmezdi. Kendi ruh halime bu kadar yakın bir tasviri gördüğümde hüzne konuk olmadan da edemedim. Sonra da bu denli yakınlık hissettiğim cümleleri yazan bu insanı buldum. Tezer Özlü... Lirik Prenses deyip duruyorlardı ona. Müthiş cümlelerinin ardı kesilmedi ben baktıkça. Sonra da bu cümleleri yazdıran şeyi merak ettim, biraz daha Prenseslik kısmını bırakıp Lirik kısmına göz gezdirme ihtiyacı duydum. Daha küçücük yaşlarında başlayan sorunları, gencecik yaşlarında bunalıma ve intihar fikrine dönüşüp, antidepresanlara sığınan bir yaşamda boğulmasına sebep olmuş bu kadına git gide gönülden bağlanmaya başlamıştım bile. Ve o ilk tanışmama vesile olan cümleleri her geçen gün daha çok anlam kazanmaya başlamıştı.

    "Ben yeterince iyi değilim, tamamen kötü de değilim. Güven vermiyorum ama umursamaz da değilim. Kaçmıyorum, durmuyorum da. Sarhoş gezmiyorum, ama her an ayık da değilim. Bağımlı değilim, kaçabilecek kadar da özgür değilim. Politik değilim ama tarafsız da değilim. Umutsuz da değilim, sonsuz da değilim. Camus gibi yaşamın bir adım uzağında, ölümün bir koşu yakınındayım."

    Bunu yazmak ne kadar doğru bilmiyorum ama o yazı hayatıma girmeden çok önce başlayan bir ruh halinin üstüne bu kadar iyi gelen başka cümleler okumadım şimdiye dek. Ve başladım o cümleleri kitaplarında aramaya.

    Ferit Edgü ve Tezer Özlü konuştu, ben dinledim.
    'Her Şeyin Sonundayım ' dediler ve:
    "Belki köpekler kadar mutlu değildik, ama gene de bir değişiklik işte."
    "KOPUKLUK. YAŞAMDAN, İNSANLARDAN, GEÇMİŞTEN KOPUKLUK. Gelecekle de hiçbir ilgisizlik."

    Sonra bulamadım o satırları. Ve 'Yaşamın Ucuna Yolculuk '
    kitabına eklenen alıntılarda aynı cümleler yazıyordu, hemen kitabın peşine düşüp okumaya başladım. Bulamadım. Ama daha da değerli cümleler buldum.

    "Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, birşey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım." (Sayfa 57-58)

    Hayran olmuş, beynimden vurulmuştum bu satırlarla konuk olduğum hüzün değil konuk ettiğim hüzündü artık.
    Hâlâ ilk cümleleri kitap kitap dolaşıp aramaya devam etmek için can atıyordum ancak cesaret edemedim bir süre Tezer okumaya. Sonra sevgili  Thomas Magnus yaptığı etkinlikle bas bas bağırarak  beni de çağırıyordu.

    'Eski Bahçe Eski Sevgi ' dedik sonra ve söze girdi:
    "Ağırlığımı yitirdim. Uçarken." (Sayfa 10)

    Ve ekledi:
    "Ölüme giden yol çok uzun
    Yoruyor beni
    Hastalık hiçbir şeyi değiştirmedi
    İntihar etmek istedim iyi ettiler
    Delirdim gene iyi ettiler
    Artık yapılacak bir şey kalmadı
    ..." (sayfa 31)

    Sonra biz tatlı tatlı otururken yerimizde seslendi:
    "Tatlı hayat kurbanları, gene nereye?" (Sayfa 62)

    Ve yine yürek coşkusuyla bu defa kendine seslenişini duyduk:
    "Her şeye hazırım. Hastalığa. Yalnızlığa. Aşka. Gitmeye. Kalmaya." (Sayfa 103)

    Ve sonra yine vazgeçiş mi umutsuzluk mu kavrayamadan devam etti:
    "Ben geçmişimi unutmuş, ne geri dönmek ne de ileriye gitmek isteyen bir insan olarak oturuyordum. Sessizdi her şey." (Sayfa 116)
    Bir kitap daha bitmiş, ancak hâlâ aradığım satırları bulamamıştım.

    'Zaman Dışı Yaşam ' dedim bu defa, bu defa lütfen bulayım da gideyim. Gidemedim.
    "Her insana yabancıdır. Her nesneye yabancıdır. Kendisine bile." (Sayfa 13)

    Sonra Pavese'le huzur dolu bir konuşmadalarmış gibi ekledi:
    "Tüm ince duyguların, tüm bağlılıkları, kendini verme isteğini bir tutukevinde gibi ağır bir yük gibi yüreğinde hapsetmek zorunda bırakılmıştı."(Sayfa 14/Pavese)
     
    Hangimiz bırakmadık ki seni okurken, sizi dinlerken... Ve o cümleleri yine bulamadım.

    Derkeen hüzün dolu yolculuğum
    'Çocukluğun Soğuk Geceleri ' kitabında nefrete öfkeye ve gözyaşına döndü.
    "Birkaç gün sonra, kentin öteki üniversite kliniğine getiriliyorum. Ağustos başı. Buraya getirilip bırakıldığım an, ardımda kilitlenen kapının camlarını kırmakla ne denli azgın bir deli olduğumu kanıtlıyorum. Burası, yıllar önce, ölüm deneyinden sonra gözlerimi açtığım klinik. Artık kapı açılmayacak. Gene hiç tanımadığım doktorların elindeyim. Onlara ne anlatabilirim. Nasıl baştan başlayacağız? Hem deliliğe? Hem akıllanmaya? Kapı yanındaki ilk odanın, birinci karyolasında yatıyorum. Odada iki yatak, iki genç kız var.
     Ertesi gün, yıllar önce, lise öğrencisiyken, beni odasına kilitleyen, üzerime saldıran doktoru görüyorum. Proseför olmuş.
    -Benimki herkese kalkmaz, ama sen çok ilginç bir kızsın sana kalktı,
    demişti. Uzun süre odasında koşturmaca oynamıştık. Bitişikte banyo da vardı. Onunla yatmayacaktım. Çünkü henüz hiçbir erkekle yatmamıştım. Onunla da yatmak istemiyordum. Beni neden odasına kitleyip bunu istiyordu? Bağırsam, belki buraya kapattırırdı. Sonra muayenehanesine gelip, onunla yatacağıma söz verdim, beni bırakmasını sağlamıştım.
    İşte yıllar sonra, onlar akıllılığımıza açılacak kapıların kilitlerini ellerinde tutuyorlar.(Sayfa 54)
    ...
    ...
    Sonra bitmesi istenmeyen sigaralar içiliyor. Hademe koridoru paspaslıyor. Ardından gece bekçileri gelecek. Kentin yoksul kesimlerinden gelen bu insanlar bekliyor geceleri koğuşu. Sigara tablası bulamıyorum. Sigaramı yerde söndürüyorum. Hademe üzerime saldırıp, suratıma bir yumruk atıyor. Şaka yapıyorsa, ne biçim şaka bu? Yumruklarına devam ediyor. İnanılır gibi değil. Ağzım burnum kanamaya başlıyor. Direndikçe, beni dövüyor.
    "Adam ciddi", diye düşünüyorum "bir üniversite kliniğinde, hastanın ağzını burnunu kanatacak biçimde dövme yetkisini kimden almış?"
    Onu tutacak kimse yok ki! İlkelliği içinde, o an tüm yetkiler elinde. Öldürmediğine şükür. Hızını alamıyor. Gidip deli gömleği getiriyor. Beni önce gömleğe bağlıyor. Sonra kollarımı gerçek uzunluğundan daha da çekerek, demir karyolanın baş kısmına bağlıyor. Ayaklarımı da iyice çekip, ayakucuna bağlıyor. Bu durumda, bu işkence altında bir an bile yatmaya, dayanmaya gücüm yok. İnliyorum. Kapı kilitli. Camlardaki demir parmaklıklar gerisinde yıldızlar gözükmüyor. Demir parmaklıklar gerisinde, gecenin siyahlığındaki yaşamı düşünemiyorum bile. Uzun süre inleyerek, yalvararak yatıyorum. İlkel adamdan özür bile diliyorum. Arkadaşlarıma yalvarıyorum.
    -Beni dayanabileceğim bir duruma getir, diyorum
    Ne kadar süre sonra başka bir sigarayı yaktığımı bilmiyorum.
     Taburcu edileceğim gün, camını kırdığım kapı açılıyor.
    ...
    Direnmeliyim. Beni iyileştiren ne şok. Ne de ilaçlar. Beni iyileştiren, bu kliniklere bir kez daha kilitlenme olasılığının verdiği büyük ve derin korku."(sayfa 55-56)

    Bir insana bunları yaşatmak ne denli canice, pis ve nefret dolu olabilir düşünemiyorum. çok kızgınım, kırgınım. Tezer Özlü okuyunca istemsiz bir bağ oluşuyor aranızda ve onun acılarına, duygularına tanık oldukça okumak istemiyorsunuz çünkü ben bu denli rahat yaşarken bunca şeyi atlatan bir insanın yaşadıklarına kendi ağzından şahit olmak zor geliyor.
    Ve bunları düşünürken, sanki seslenir gibi umuda depar atmayı yine başarıyor:
    "-Hiçbir şey değişmedi,
    diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bulutları dağıtmak, güneşi avuçlamak, çocuklarla tepelerde koşmak, ağaçları, rüzgârı, güneşi, yağmuru, insanları onlarla birlikte yaşamak istiyorum."(sayfa 22)

    Yaşanan onca şeye rağmen böyle yaşamayı hâlâ düşünebilen birine bunları neden yaparlar? Neden yaptınız?...

    Ve yine o cümleleri bulamadım... Son olarak "Kalanlar " bana o cümleleri getirsin istedim ve başladım:

    "Düzen ve güven kadar ürkütücü bir şey yoktur. Hiçbir şey. Hiçbir korku... Aklını en acı olana, en derine, en sonsuza atmışsan korkma. Ne sessizlikten, ne dolunaydan, ne ölümlülükten, ne ölümsüzlükten, ne seslerden, ne gün doğuşundan, ne gün batışından. Gülüşlerden geç. Anlamsız konuşmaları dinle, galerileri gez, kahvelere otur -artık hiçbir yerdesin." (sayfa 47)

    Bunları okudukça ben de yerimden oldum, belirsiz bir boşluğa koşar adımlarla yürüdüm...
    "Yalnız yaşı olmayan ve dünyalarını kendi içlerinde taşıyan insanlara dayanabildiğimi görüyorum."
    (Sayfa 52)

    Ama böyle söylese de kendini ne kadar kandırabildiğini yine aynı sayfada Beckett'in alıntısını iliklerine kadar hissetmesinden anlıyoruz:
    "Sen kendi sesinle yapayalnız kalacaksın. Dünyada kendi sesinden başka bir ses olmayacak."

    Ve o aradığım cümleleri yine bulamadım üstelik, Tezer Özlü beni kendi sesiyle yalnız bıraktı.
    Iyi ki bulamamışım diyorum şimdi, iyi ki onu ararken daha fazla şey bulmuşum...
     O an hissettiklerimi Sadık Hidayet gibi güzel ifade eden kimse yok:
    "Ve bir ölünün ağırlığı, eziyordu göğsümü..."
    (Kör Baykuş/sayfa 79/YKY)

    Gözleri gülen cağnım Prensesimiz sen hiç renklerini kaybetmedin, kaybetme, kaybettirmem!
    https://i.hizliresim.com/2aLvLE.png

    Son olarak:
    "İçine sıçayım edebi türlerin. Romanın. Öykünün. Şiirin. İçine sıçayım. Bana yaşamın ucuna yapılan yolculuklar gerek. Bu yolculuğun türü olur mu?"
    (Her Şeyin Sonundayım/ sayfa 40)

    O cümlelerin yer edindiği köşeyi de paylaşmak isterim: https://i.hizliresim.com/k64Yry.png
  • İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
    Ve başlar bize maval okumaya.
    Ninniler uydurup uyutur bizi
    dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
    zifiri karanlık hayatından.
    Gösterir bize evvel zamanı,
    tek doğru, en güzel örnek, der.
    Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
    Senin tarih dediğin işte budur,
    alnında altı bin yıllık buruşuklar
    ve bir o kadar da kuşku.
    Başı geçmişe bir düşe değer,
    sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
    bir deri bir kemik,
    ayakta zorla durur.

    Ben hiç tiksinmem ondan,
    karşıma alırım onu arada bir,
    anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
    Bir parça feylesofa benzer o,
    bir parça sırtlana benzer,
    berbat suratıyla da bir hortlağa.
    Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
    başlar paslı, boğuk bir sesle
    bir bir bana anlatmaya,
    sırasıyle, ne olmuş ne bitmişse:
    Hep yıkım üstüne yıkım,
    acı üstüne acı! 
    Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
    çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
    kanlar yağar dört bir yana.
    En başta bir kanlı bayrak.
    Kanlı bir taç gelir arkasından.
    Sonra araçlar sökün eder kan içinde:
    Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
    mancınık, top, tüfek, sapan.
    Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
    En son alay alay esirler geçer.
    Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
    çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu.
    Yıkımlara, acılara alkış tut,
    yüksekten bakanlar önünde eğil,
    insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk,
    doğruluk lafta, yürekte değil,
    iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
    Bir gerçek var, tek bir gerçek:
    Eli kolu bağlayan zincir.
    Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
    Hak güçlünün, kötünün yanı.
    Uzun lafın kısası:
    Ezmeyen ezilir! 
    Nerde bir şeref var, iğreti.
    Nerde bir mutluluk var, yama.
    Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
    Din şehit ister, gökyüzü kurban.
    Her yanda durmadan kan akacak,
    durmadan her yanda kan!

    İşte böyle inler, sayıklar o,
    anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
    ne yolda, nasıl sürdüğünü.
    Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
    Duyarım sesinin titreyen kuyusunda
    yankısını korkunç bir iniltinin,
    ben de başlarım birdenbire titremeye,
    toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
    Savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık
    indir bu acıklı sahnenin perdesini! 
    Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık! 
    Sen de, gelenekçi iskelet,
    yazdığın kara yazılara bir son ver,
    aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
    Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var? 
    Bizden iyi geceler onlara,
    bizden onlara iyi uykular! 
    Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
    koşuyorsun karanlıklara doğru? 
    Kanla oynamış gibisin,
    kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
    Sen buna kahramanlık mı dedin? 
    Onun kökü kan ve hayvanlık be? 
    Şehirler çiğne, ordular dağıt,
    kes, kopar, kır, sürükle,
    ez, vur, yak ve yık.
    Yalvarmalara yakarmalara boş ver,
    gözyaşlarına iniltilere aldırma.
    Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
    ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
    Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
    kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
    mezar taşına dönsün her ocak,
    damlar çöksün yetimlerin başına.
    Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk! 
    Hey bana bak, başbuğ musun ne? 
    Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle! 
    Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
    işte bir yavrucak yatıyor şurda,
    ey cihangir, onu gör de utan! 
    Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
    nice acılar verdin bütün insanlara,
    inim inim inlettin bütün insanları.
    Parçalan, kararmış tac, tuz buz ol,
    hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
    Göz yaşından incilerin nerde hani? 
    Nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen! 
    Eski çağlar nasıl kanmış size? 
    Ey kan içen kargalar,
    bütün karanlıklar sizinle dolu! 
    Artık yeter fikri susturduğunuz,
    yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
    zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
    Hadi gidin tarih korusun sizi,
    -haydutlara en iyi sığınaktır gece-,
    gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
    İşte müjdelerin en güzeli,
    işte en gerçek özgürlük
    düşümüzdeki gelecek çağlarda:
    Ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
    ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
    ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
    ne tapılan, ne tapan,
    ben benim, sen de sen!

    Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman,
    kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
    savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne? 
    Belki duyulmadık bir öykü,
    belki korkunç bir masal.
    Çok sürmez köhne kitap,
    fikri gömen sayfaların
    bugün olmazsa yarın yırtılacak.
    Ama kim yapacak dersin bu işi? 
    Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
    hangi güç kalkar, ben yaparım der? 
    Yerlerin ve göklerin sahibi mi? 
    Tamam, işte oldu şimdi! 
    Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
    o somurtkan ve dokunulmaz.
    Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi? 
    Gökyüzü, sen söyle,
    yüzyıllarca sel gibi akan su,
    - şimdi esrik bir ağzın türküsü,
    kuru sesi zindandaki bir adamın,
    iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
    bir geniş "oh! ", bir derin "eyvah! ",
    bir yakarış, bir övgü,
    Şimdi tüy gibi bir rüzgar,
    Şimdi ağzın bir kasırga.
    Dokunaklı bir yakınma şimdi,
    sabredemeyen bir başa kakma,
    bir titreme, bir çan sesi,
    bir savaş davulunun gümbürtüsü,
    için için ağlamasi çaresizliğin,
    kahrın iyilikbilir kişnemesi,
    bir söylev, apaçık, gürül gürül,
    Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
    bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
    Şimdi korkunç bir haykırma -
    bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
    inleyen boş kubbe, sen söyle! 
    Sen ki her sesi yankılayansın,
    söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
    daha yukarlardaki şu tanrı katına
    hangi sesin yankısı varabilmiş ki? 
    Hangi dua kabul olmuş bugüne dek? 
    Binlerim seni, göklerin tanrısı,
    din ulularından dinlerim seni:
    "Ne benzer var, ne noksanı,
    canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce.
    Odur veren yiyeceği içeceği,
    düşleri gerçek yapan o,
    bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
    açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
    el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
    her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören..."
    Seni böyle övüp duruyorlar işte.
    Oysa senin en üstün özelliğin ne,
    "Ortaksız" oluşun değil mi? 
    Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
    Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
    Ve topu ortaksız ve tek.
    Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
    ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
    Bütün ordan gelir yüreğe doğan.
    Topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
    ve topunun görünmez bir tanrısı.
    Topunun adanan bir cenneti var,
    ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
    ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
    Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
    Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
    Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
    sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
    Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

    İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
    "Ne bileyim? " diyor kime sorsam.
    Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa? 
    Belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
    Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
    belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
    karıştırmaktayım "yok" la "var" ı.
    Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı? 
    Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
    İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
    Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
    Kimbilir, öbür dünya belki de var.
    Madem bu beden o ölümsüzün işi,
    ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde? 
    Hadi diyelim aslımız toprak bizim,
    sen gel onu kederden bir çamur yap.
    - her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -
    insaf be, bu kadarı da olur mu? 
    Sen gel hem yoktan var et,
    sonra da ettiğini boz, kötüle.
    Hiç bir yaradandan ummam bunu:
    Yaradan yok eder, ama perişan etmez!

    En zorlu düşmanın işte, tanrı,
    boğmak ister seni ulu katında,
    çok iyi tanırsın sen o yılanı,
    onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
    bir tadımlık vermiştin hani.
    Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
    Bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
    ya da bilemedin işin nereye varacağını.
    "şeytanlık, düzen, sapıklık" denen şey var ya,
    bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
    Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
    elleriyle parçalıyor heykelini.
    Sense, iler tutar yerin kalmamış,
    göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
    Burçlarında yıkılmalar falan hani? 
    Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının? 
    O kızgın soluğun hani nerde? 
    Ne cehennemlerinde bir kaynama var? 
    Ne büyük acını gören bir göz.
    Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
    Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
    bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
    Sen Yeryüzü ve Gökyüzü'nle göç gir de,
    bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
    Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
    Zaten yalana ağlasa ağlasa,
    bir ikiyüzlüler ağlar,
    bir de ahmaklar.

    Tevfik Fikret
  • Bil ki, tarih ilmi, dünya toplumu ve uygarlığı olan insan toplumundan ve bu toplu­ mun gerçekleri arasında yer alan yabanilik ve barbarlık, medenilik ve uygarlık, asabiyetıs, bazılarının diğer bazıları üzerinde kurduğu değişik şekillerdeki hakimiyetler ve bu hakimi­ yetlerden doğan hükümdarlıklar, devletler ve bunların derecelerinden haberler verir. Yine toplum içinde insanların ilim, sanayi, geçimlerini temin etmek için çalışıp kazanmak gibi faaliyet ve durumlarından haber verir. Ancak pek çok sebepten dolayı bu haberlere yalan­ lar karışır. Bunlardan biri, kişinin bazı düşünce, görüş ve mezheplere taraftar olmasıdır. Ki­ şi haberi kabul etmek hususunda dengeli hareket ederse gerekli özeni gösterir, onu incele­ yip değerlendirir ve doğrusunu yalanından ayırabilir. Ancak haberi kabul etme noktasında işin içine görüşlerini ve inançlarını karıştırırsa, bu görüş ve inançlara uyan haberleri ilk du­yuşta kabul eder. Çünkü bu meselede kendi eğilimini ve görüşlerini öne çıkarmak, basiret gözünün, eleştirmenin ve araştırma yapmanın üzerine örtülmüş bir perdedir. Sonuçta ya­ lan haberler kabul edilip alınır ve başkalarına nakledilir. Yalan haberlerin kabul edilmesi sonucunu doğuran bir başka sebep de haberi nak­ledene duyulan güvendir. Bu durumda haberin doğru olup olmadığını anlamak ise cerh ve ta'd il ilmiyle olur. Bir başka sebep, nakledilen haberlerden nelerin kastedildiğinin farkına varılma­masıdır. Pek çok kişi gördüğü ve duyduğu şeylerin gerçeğini anlayamaz ve onları kendi tahminine ve zannına göre (yorumlayarak) nakleder ve bu şekilde yalana düşer. Bir başka sebep ise haberin doğru olduğunun düşünülmesidir. Bu çok yaygındır ve daha çok ravilere güvenmekten kaynaklanmaktadır. Bir başka sebep, haberin içerdiği (geçmişe ait) durumların, mevcut durumlara na­ sıl uyarlanacağının bilinmemesi ve ravinin geçmişteki durumları görmüş olduğu mevcut durumların kalıplarına sokarak nakletmesidir. Oysa mevcut durumun kalıbına sokula­ rak nakledilen haber bu haliyle doğru değildir. Bir başka sebep, nüfuz ve makam sahiplerine yaklaşmak isteyenlerin, onları öven ve durumlarını güzel gösteren haberleri yaymalarıdır. Bu şekilde doğru olmayan haber­ ler ortalığı kaplar. Çünkü nefisler övülmeye sever ve insanların çoğu da erdemli olmaya ve bu hususta yarışmaya değil, dünya malına, şan ve şöhrete düşkündür. Bütün bunların hepsinden daha önemli olan bir başka sebep ise, sosyal hayattaki (umran'daki) olayların ve hallerin (kendilerine has ve onların altında yatan) doğasını bil­ memektir. Çünkü sosyal hayatta vuku bulan her olayın ve ortaya çıkan her durumun, ol­ ması gereken kendine has bir doğası vardır. İşte eğer kişi, toplumdaki olayların ve durum­ ların doğasını ve bunları gerektiren sebepleri bilirse, bu ona haberlerin doğru olup olma­ dığını tespit etmek noktasında yardımcı olur. Bütün haberler için, doğruluğunu tespit et­ mek noktasında yararlanılacak en iyi kriter budur. Kimi zaman, vuku bulması imkansız olan durumlarla ilgili haberlerin de doğru kabul edildiğine ve başkalarına aynen nakledildiğine tanık olmaktayız. Tıpkı Mesudi'nin lskender ile ilgili naklettiği haber gibi. Buna göre, deniz yaratıkları İskender'in lskende­ riye şehrini kurmasına engel olunca, lskender tahtadan bir sandık yaptırmış, o sandığın içine camdan bir sandık koymuş ve kendisi de onun içine girerek denizin dibine dalmış­ tır. Sonra denizin dibinde gördüğü cinlerin resimlerini çizmiş, sonra (o resimlere göre) onların heykellerini yaptırmış ve bu heykelleri şehri kuracak olduğu yerin kıyısına dik­ miştir. Sonra yaratıklar denizden çıkıp bu heykelleri görünce korkup kaçmışlar, böylece lskender, lskenderiye şehrinin yapımını bitirmiştir. Uzun bir hurafede yer alan bu hikayede gerçekleşmesi inıkansız olan pek çok nokta vardır: her şeyden önce cam bir sandık içinde denize açılıp, sandığın o küçük hacmiy­ le azgın dalgalarla boğuşmak mümkün değildir. Ayrıca hükümdarlar kendilerini böyle tehlikelere de atmazlar. Böyle yapan zaten kendisini yok etmiş olur. Çünkü insanlar onun böylesine tehlikeli bir maceradan sağ döneceğini beklemeyeceklerinden, bir an bile vakit kaybetmeden başkasının etrafında toplanırlar. Yine cinlerin kendilerine has (maddi) şe­ killeri ve suretlerinin olduğu bilinmiyor. Bilinen onların değişik şekillere girebildiğidir. Hikayelerde, onların çok sayıda başlarının olduğu gibi hususların zikredilmesi, gerçek ol­ duğu için değil, çok çirkin ve korkunç görünüşlerini anlatmak içindir. Bütün bunlar o hikayenin doğruluğunu sakatlayan şeylerdir. Hikayenin doğru ol­ masını imkansız kılan, bunlardan daha önemli bir husus da şudur: Böyle bir cam sandık içinde denize açılıp denizin dibine dalmak mümkün olsa bile, sandıktaki hava onun ne­ fes alma ihtiyacını karşılamada yetersiz kalacak, ruhu ısınacak, temiz ve serin havanın ol­ mamasından dolayı ciğer, kalp ve ruh dengesini yitirecek ve kişi orada ölecektir. Hamam­ da veya derin kuyulara inenlerin ölmesi de temiz ve serin havadan mahrum kaldıkları için olmaktadır. Derin kuyulara inenler, oranın rüzgar almayan, ısınmış ve kokuşmuş ha­ vasıyla karşılaştıklarında anında ölmektedirler. Yine denizden çıkmış balığın ölümü de aynı sebepten oluyor. Çünkü onun ısısını dengeleyen su soğuk, kara ise onun için çok sı­ caktır. İşte bu sıcaklık onun hayvani ruhuna hakim oluyor ve onu öldürüyor. Aynı şekil­ de yıldırım çarpanlar ve benzerleri de bu sebepten ölüyor. Yine Mesudi'nin naklettiği doğru olması imkansız haberlerden biri diğeri de Ro­ ma'daki sığırcık kuşu heykeliyle ilgili anlattığı hikayedir. Buna göre yanlarında zeytin ta­ şıyan sığırcık kuşları, senenin belli bir gününde o heykelin yanında toplanırlarmış. Ro­ malılar da zeytinyağı ihtiyacını o getirilen zeytinlerden karşılarlarmış. Zeytinyağı ihtiya­ cını karşılamada, işin doğasına ne kadar uzak bir hikayedir bu. ..
    Bunlara benzeyen haberlerden biri de Bekri'nin naklettiği "Zatü'l-Ebvab" (Çok Kapılı) ismini taşıyan bir şehirle ilgili hikayedir. Buna göre şehir, otuz konaklık bir alanı kapsamaktadır ve on bin kapısı vardır. Oysa şehirler, ileride açıklanacağı gibi,28 güven içinde yaşanılacak korunaklı yerler olmaları için kurulurlar. Halbuki böyle bir büyüklük, surlarla çevrilmenin ve korunaklı bir hale getirilmenin sınırlarını aşmaktadır. Yine Mesudi'nin, Sicilmase Çölü'nde (Mağrib'in güneyinde bir yer) bütün bina­ ları bakır olan "Medinetü Nuhas" (Bakır Şehir) isminde bir şehir hakkında naklettiği hi­ kaye de bu türdendir. Buna göre Musa bin Nuseyr, Mağrib' e sefere çıktığında bu şehri görmüş. Kapıları kapalı olan şehrin surlarına tırmananlar, yukardan şehre baktıklarında aniden ellerini çırpıp kendilerini aşağıya atıyorlarmış ve bir daha hiç dönmüyorlarmış. Gerçek olması imkansız bu tür haberler genellikle kıssa anlatıcılarının hurafeleri oluyor. Sicilmase Çölü, kervanların ve yol kılavuzlarının uğrak yeri ve özelliklerini anlattıkları bir bölgedir. Nedense bu şehirden hiç bahsetmemişlerdir. Aynı şekilde bu hikayede anlatılan­ lar, şehirlerin kuruluşuyla ve binalarıyla ilgili bilinen gerçeklerin doğasına aykırıdır. Ma­ denler, süs eşyaları ve kap kacak yapımında kullanılırlar. Bir şehrin tamamen madenler­ den kurulması ise anlaşılacağı gibi imkansız bir şeydir.
    Böyle asılsız hikaye ve haberlere daha pekçok örnek verilebilir. Haberlerin doğru ve gerçek olanlarını yalan olanlarından ayırmak, sosyal hayatın karakterini ve doğasını bilmekle mümkün olur. Doğruyu yanlıştan ayırmada en iyi ve güvenilir yol budur. Hat­ ta, bu yol, haberleri nakleden ravilerin güvenilir olup olmadıklarının araştırılmasından bile daha önce gelir. Çünkü ravilerin durumları, ancak rivayet edilen haberlerin kendi içinde doğru olabileceğinin mümkün olmasından sonra araştırılır. Eğer, ortada gerçek olması imkansız bir haber varsa ravinin güvenilirliğini araştırmakta da bir yarar yoktur. Haberin aklın kabul etmeyeceği bir içeriğinin bulunması veya ancak aklın kabul edeme­ yeceği bir yorumla açıklanabilmesi de, onun gerçek oluşunu imkansız kılan sebeplerden biri olarak kabul edilmiştir. Ravilerin güvenilirliğinin araştırılmasına (cerh ve ta' dile) da­ ha çok şer'i (dini) haberler konusunda itibar edilir. Çünkü onların çoğu Allah'ın, yerine getirilmesini farz kıldığı sorumlulukları bildiren inşai29 haberlerdir. İşte bu tür haberle­ rin doğru olduğu zannına varılması, ravinin güvenilir ve kuvvetli bir hafızaya sahip ol­ ması, naklettiği haberin sağlamlığını şüpheye düşürecek unutkanlık gibi kusurlardan da uzak olmasıyla mümkündür. Ancak vuku bulmuş olaylarla ilgili haberler söz konusu olduğunda, bu haberlerin sosyal hayatın doğasına uyup uymadığı ve böyle bir şeyin gerçekleşme imkanı bulunup bulunmadığının araştırılması gerekir ve az önce de söylediğimiz gibi bu, haberi naklede­ nin güvenilir olup olmadığını araştırmaktan çok daha önemlidir. Haberlerin doğrusunu yanlışından ayırmadaki temel kural bu olduğuna göre, o halde toplumsal hayatın incelenmesi ve onun doğasına uygun olacak hal ve durumlar ile onda ortaya çıkamayacak durumların birbirinden ayrılması gerekir. Haberlerin doğru olup olmadığını tespit etmekte bu kuralı esas aldığımızda, hiçbir şüpheye yer olmayan kesin bir delile dayanmış olarak, doğruyu yanlıştan ve hakkı batıldan ayırmış oluruz. O zaman toplum hayatında her hangi bir şeyin meydana geldiğiyle ilgili bir haber duydu­ ğumuzda, onun kabulüne mi, yoksa uydurma olduğuna mı hükmedileceğini biliriz. İşte tarihçilerin bize naklettikleri haberlerin doğru olup olmadıklarını anlamada kullanaca­ ğımız geçerli ölçü budur ve bu kitabın birinci bölümü de bu amaçla telif edilmiştir. Öyle görünüyor ki, bu konu başlı başına bir ilim dalıdır. Çünkü konusu insan uy­ garlığı ve toplum hayatı olan ve ondaki her meseleyi ve durumu teker teker açıklayan bir ilimdir. Zaten bütün ilimlerin yaptığı da kendi konularını teker teker açıklamaktır. Bil ki, bu konuda söyleyeceklerimiz, daha önce başkaları tarafından söylenme­miş ve gündeme getirilmemiş, faydaları çok ve ancak derin araştırmalardan sonra ula­şılacak yeni bir düşüncedir. O, mantık ilimlerinden biri olan "hitabet" değildir. Çünkü hitabetin konusu, insanları bir görüşe çekecek veya bir görüşten uzaklaştıracak, faydalı ve ikııa edici konuşmadır. Yine o, sivil siyaset (Es-Siyasetu'l-Medeniyye) ilmi de değildir. Çünkü sivil siyaset ilmi, ahlak ve hikmetin gereklerine göre insanların güven içinde ha­ yatlarına devam edebilmelerini sağlayacak şekilde, bir ev veya şehrin işlerinin nasıl düze­ ne konulacağıyla ilgilenir. İşte bizim burada ele alacağımız ilim, bu iki ilim dalına benzese de, konuları onlardan ayrılır. Öyle görünüyor ki bu, yeni keşfedilmiş bir ilim dalıdır. Ve yemin olsun ki, daha önce hiç kimsenin bu konu hakkında bir şeyler söylediğini duymadım. Bilmiyorum, aca­ ba bu konunun farkına mı varamadılar? Biz, geçmiştekilerin bu konunun farkına varama­ dıkları kanaatinde değiliz. Belki onlar bu konuda konunun hakkını vererek bazı eserler yazmışlardır, ancak bunlar bize ulaşmamıştır. Çünkü ilimler çoktur ve farklı toplumlarda çok sayıda filozof vardır. O toplumlardan bize ulaşmayan ilimler, ulaşanlardan daha çok­ tur. Fars toprakları fethedildiğinde, Hz. Ömer'in yok edilmesini emrettiği Farsların ilim­ leri nerede? Kildanilerin, Süryanilerin ve Babillilerin ilimleri ve bunların eserleri ve sonuç­ ları nerede? Kıbtllerin ve onlardan öncekilerin ilimleri nerede? Bize tek bir milletin, özel­ likle (eski) Yunanlıların ilimleri ulaşmıştır. Bunun sebebi de Halife Me'mun'un büyük pa­ ralar harcayarak ve çok sayıda mütercim görevlendirerek onların kitaplarını dilimize çe­ virtmiş olmasıdır. Bunun dışında diğer milletlerin ilimlerinden bir şey bilmiyoruz. Farkına varılan her hakikatin, bütün özelliklerini ve meselelerini araştırmak uy­ gun ve faydalı olacağına göre, her mefhumun ve hakikatin kendisine has (sadece kendi­ siyle ilgilenen) bir ilmi olması gerekirdi. Ancak filozoflar bu konuda, belki de sadece işin meyveleriyle ilgilenmeyi uygun gördüler. Ve bilindiği gibi bu ise, konunun sadece nakle­ dilen haberlere ilişkin meyveleridir. Bu konunun bir bütün olarak, ilgi alanının ve ele al­ dığı meselelerin çok kıymetli oluşuna nispetle, sadece haberlerin doğruluğunu anlamaya ilişkin yönü zayıf kalmaktadır. Evet, belki de filozofların bu konuyla ilgilenmemelerinin sebebi budur. Allah en iyisini bilir. "Size ancak çok az bilgi verilmiştir" (İsra Suresi, 85). Keşfetmiş olduğumuz bu ilim dalındaki bazı meseleler ile, diğer ilim dallarında delil olarak zikredilen bazı meselelerin uygunluk arz ettiğini görüyoruz. Örneğin filozof­ lar ve bilginler, Peygamberlere duyulan ihtiyacı ispat etmek içirı, irısanların varlıklarına devam etmek için yardımlaşıp dayanışmaları gerektiğini, bunun içirı de, bir öndere ve düzen kurucuya ihtiyaç duyduklarını söylerler. Aynı şekilde fıkıh bilginleri, fıkıh usulün­ de (fıkıh metodolojisinde) dillere duyulan ihtiyacı ispat içirı şu açıklamayı yapıyorlar: Yardımlaşmanın ve toplumsal hayatın tabii bir sonucu olarak, irısanlar neler istedikleri­ ni ifade etmeye ihtiyaç duyarlar. Bunu, cümlelerle (konuşarak) ifade etmek ise en kolayı­ dır. Yine fıkıh bilginleri, şer'i hükümlerdeki hikmet ve amaçlan zikrederler: Zina, nesep­ lerin karışmasına ve neslin bozulmasına; adam öldürmek, yirıe neslin zarar görmesine; zulüm, sosyal hayatın bozulmasına yol açar. lşte fıkıh bilginleri, toplumu korumayı esas alan bunlar gibi şer'i hükümlerdeki hikmetleri ve amaçları açıklarken, toplumda görülen durumları da inceliyorlar. Örnek verilen bu meselelerde, bizim söyleyeceklerimiz de esas itibariyle bunlardır. Yine farklı toplumların bilge ve filozoflarının da dağınık bir şekilde buna benzer bazı değerlendirmelerde bulunduklarını görüyoruz. Ancak bunlar konuyu gerektiği gibi ele alan yeterli değerlendirmeler değildir. Mesudi'nirı naklettiği, Fars bilgesi ve hüküm­ darı Mılbezan'ın, şu sözleri bunun örneklerinden biridir: "Ey Hükümdar! Devlet ancak şeriate uymakla, Allah'a itaat etmekle ve onun emir ve yasaklarına göre hareket etmek­ le kuvvet bulup yücelir. Şeriat devlet ile, devlet, (kendi) işlerirıi görecek kişiler ile ve bu kişiler de mal (para) ile ayakta durur. Mal sahibi olmak kalkınmak, kalkınmak da ada­ letle mümkün olur. Adalet ise irısanların arasına dikilmiş bir terazidir (İnsanların arasında kurulmuş dengedir). Bu teraziyi Rab dikmiştir ve onu ayakta tutacak bir görevli tayin etmiştir. İşte bu görevli hükümdardır". Enılşirvan'ın söyledikleri de aynı anlamda: "Devlet asker ile, asker de mal ile ayakta kalır. Mal vergi ile, vergi kalkınmışlık ile, kalkınmışlık adalet ile, adalet valilerin işlerini düzgün yapmalarıyla, valilerin işlerini düzgün yapması da vezirlerin işlerinde sağlam olmasıyla sağlanır. Bunların hepsinden önce ise, Hükümdarın halkının duru­ munu bizzat takip etmesi ve onları yola getirmeye muktedir olması gelir. Böylece yönet­ tiklerinin ona değil, onun yönetetiklrine hakim olması sağlansın". İnsanların ellerinde dolaşan ve Aristo'ya nispet edilen "Siyaset" isimli kitapta da bu konuya uyan bir bölüm vardır. Ancak konu gerektiği ölçüde ele alınmamış, deliller ye­ terli verilmemiş ve başka şeylerle karıştırılmıştır. Aristo o kitapta Mılbazan ve Enılşir­ van'dan naklettiğimiz yukarıdaki sözlere işaret ediyor ve o sözleri başı ve sonu belli olma­ yan bir daireye benzeterek söylüyor: "Dünya, bir bostandır ve o bostanı koruyan duvar devlettir. Devlet kanunla yaşayan bir kuvvettir. Kanunu uygulayıp tatbik eden Hüküm­ dardır. Hükümdarlık askerlerin desteklediği bir düzendir. Askerleri ayakta tutan maldır. Mal halkın topladığı rızıktır. Halk, adaletle korunup gözetilen kölelerdir. Adalet, dünya­ nın kendisiyle ayakta durduğu cana yakın bir dosttur. Dünya bir bostandır ... " Sonra tekrar sözün başına dönüyor. Bu sekiz cümlelik siyasi ve hakimane söz, birbiriyle bağlantılı, sondakinin tekrar başa döndüğü ve başı ve sonunun belli olmadığı bir daire gibidir. Aristo bu sözleri öğren­ miş olmaktan dolayı övünüyor ve ondaki faydaları yüceltiyor. "Devletler ve hükümdar­ lık" faslındaki söylediklerimizi dikkatlice okur ve üzerinde iyice düşünürsen, bu sözlerin yorumunu ve detaylı açıklamasını en açık delilleriyle görürsün. Ben bunları Aristo'nun veya Mılbezan'ın söylediklerinden değil, Allah'ın beni bu konulara vakıf kılmasıyla öğ­ rendim. Aynı şekilde lbn-i Mukaffa'nın söylediklerinde ve siyasete ilişkin risalelerinde de, bizim bu kitabımızda ele aldığımız konularla uyuşan değerlendirmeler vardır. Ancak o bu tür değerlendirmelere, hitabette, güzel ve belagatlı konuşmaktan bahsederken değin­ miş olup, bizim delilleriyle açık bir şekilde ortaya koyduğumuz gibi açık ve net olarak bu konuları ele alıp değerlendirmemiştir. Ebu Bekir Tartuşi de "Siracu'l-Mulılk" isimli eserinde bu konuların etrafında do­ laşmış ve kitabının konularını bizim bu kitabın konularına benzeyen bölümlere ayırmış­ tır. Ancak o, oku hedefe isabet ettirememiş, meselenin özüne girememiş, konuları yeter­ li ve hak ettiği ölçüde ele alıp değerlendirmemiş ve delillerini açıklamamıştır. Sadece me­ seleleri bölümlere ayırmış, bol miktarda o konuyla ilgili rivayetlere yer vermiş ve dağınık bir şekilde Büzürcümher, Mılbazan, Danyal ve Hürmüz gibi Farslı, Hindli ve diğer mil­ letlerin filozof ve bilgelerinin sözlerini nakletmiştir. Ancak konunun üzerindeki perdeyi kaldıracak inceleme ve değerlendirmelerde bulunmamış ve buna ilişkin delilleri ortaya koymamıştır. Sadece nasihat ve vaazlara benzer bir şekilde oradan buradan yaptığı alın­ tıları derleyip bir araya getirmiştir. Bu haliyle de meselenin etrafında dolaşmış, ancak oku hedefe isabet ettirememiştir. Bana gelince, Allah, verdiği ilhamla beni bu konulara yönlendirdi ve beni yeni bir ilmin sırrına erdirdi. Eğer ben bu ilmin konularını gerektiği gibi değerlendirip ortaya koymuş ve diğer ilimlerin bunlara benzeyen konularından ayırmışsam, bu tamamen Al­ lah'ın yol göstermesi ve yardımıyladır. Eğer bu ilmin konularını ortaya koyarken dikka­ timden kaçan bir şey olmuşsa veya başka ilimlerin konularıyla karıştırdığım bir şey var­ sa, bunları tespit edecek dikkatli bir araştırmacının bunları düzeltmeye elbette ki hakkı vardır. Ancak bu ilmin yolunu açma ve bu ilmi açık bir şekilde ortaya koyma önceliği be­ nimdir. Şimdi bu kitapta (yani birinci kitap olan bu bölümde}, sosyal hayatta ortaya çıkan hükümdarlık (devlet ve yönetim), kazanç, ilimler ve sanayi gibi toplumsal durumları, bunlarla ilgili detaylı özel ve genel bilgileri vererek ve geride hiçbir şüphe ve vehim bırak­ mayacak delillerle açıklayacağız. Diyoruz ki: İnsan kendisine has özellikleriyle, diğer bütün hayvanlardan ayrılır. Örneğin ilim ve sanayi alanındaki faaliyetler sadece insana has özelliklerdendir. Çünkü bu faaliyetler, onu diğer hayvanlardan ayıran ve mahlukatın en şereflisi kılan, düşünme yeteneğinin bir sonucudur. Yine bu özelliklerden bir diğeri, (toplumdaki ) düzeni koruyacak ve sözünü dinletecek bir yöneticiye ve hükümdara ihtiyaç duymasıdır. Böyle bir makam diğer hay­ vanlar arasında yoktur. Sadece arılar ve çekirgelerde olduğu söyleniyor. Eğer onlarda bu­ na benzer bir konum mevcut olsa da, bu, uzun uzun düşünmeleri sonucu böyle bir şeyi gerekli gördükleri için değil, Allah onlara böyle bir şeyi ilham ettiği içindir. Bu özellikler­ den bir diğeri ise yaşamını sürdürüp geçimini temin edebilmek için bunu sağlayacak se­ beplere sarılmasıdır (meslek edinmesidir). Allah, insanın yaşamını sürdürebilmesi için onun beslenmeye ihtiyaç duyacağı bir özellikte yaratmış, sonra bunun yollarını ona gös­ termiştir: "Rabbimiz her şeye yaratılış özelliğini veren ve sonra (bu özelliğe) uygun yo­ lu gösterendir" (Taha Suresi, 50). Bu özelliklerden bir başkası da beraberliğe ve dostluğa duyulan düşkünlükten ve ihtiyaçların gerektirmesinden dolayı bir kent veya mıntıkada toplu olarak iskan etmek anlamına gelen "toplumsal yaşam"dır (umrandır). Çünkü ileride açıklaması yapılacağı gibi insanlar, yaşamlarını devam ettirebilmeleri için yardımlaşma ve dayanışmaya ihtiyaç duyan bir yaratılıştadır. Toplumsal yaşamın bir çeşidi "bedevilik"tir ve bu gelenek şehir­ lerin dışındaki geniş ve açık alanlarda, dağlık bölgelerde, çöllerdeki ve çöllerin etrafında­ ki yaşam şartlarının bulunduğu mıntıkalarda sürer. Bir diğer çeşidi ise şehir yaşamıdır ve etrafındaki surlarla korunaklı hale getirilmiş olan şehirlerde hüküm sürer. Toplumsal ya­ şamın her çeşidinde, topluluk halinde birlikte yaşamaktan kaynaklanan meseleler ve du­ rumlar vardır. Biz bu bölümde konuyu altı fasıla ele alarak değerlendireceğiz: Birincisi: Genel olarak toplumsal yaşam, çeşitleri ve yeryüzündeki iskan yerleri. İkincisi: Bedevi toplumunun yaşamı (El-Umranu'l-Bedevi), bedevi kabileler ve barbar toplumlar.
    ler.
    Üçüncüsü: Devletler, hilafet, hükümdarlık ve hakimiyetin dereceleri. Dördüncüsü: Şehir toplumunun yaşamı (El-Umranu'l-Hadari}, ülkeler ve şehir-
    Beşincisi: Sanayi, geçim, kazanç ve bunun yolları.
    Altıncısı: İlimler, elde edilmesi ve öğrenilmesi. Bedevi toplum yaşamını başa almamın sebebi, ilerde açıklanacağı üzere, (toplum­ sal yaşamın) diğer görünümlerinden daha eski olması ve onlardan önce gelmesidir. Hü­kümdarlığın ülkelerden ve şehirlerden önce ele alınmasının sebebi de aynıdır. Geçimi te­ min etmek, yani yaşamı devam ettirebilmek için çalışmayı ilimlerden önce ele almamın sebebine gelince, geçimi temin etmek için çalışmanın tabii (hayati) bir zaruret olması, il­ min ise tamamlayıcı ve kemale erdirici veya (hayati olmayan) bir ihtiyaç olmasıdır. Ha­yati olan ise tamamlayıcı olandan önce gelir. Sanayi konusunu kazanç konusuyla birlikte ele almamın sebebi ise, ilerde açıklanacağı gibi, sanayinin kazanç getiren faaliyetlerin içinde yer almasıdır. Doğruya ulaştıran ve bunun için yardım eden Allah'tır.
  • Öncelikle arkadaşlar bu incelemeyi bir pedagog bir öğretmen veya bir eğitimci edasıyla yazmadığımı belirtmek isterim. Kaleme alırken bir sosyolog ve 20 yıl bu eğitim sisteminin içinde olan bir fert olarak kaleme aldım. Elimden geldiğince bilimselliğe girmemeye sadece kendi alanımın noktalarına değinmeye çalışacağım. Önce kitap hakkında sonrada şahsımın eğitim sistemine dair fikirlerini ifade edeceğim.

    KİTABA DAİR

    Söz konusu olan kitabımız “ Zorunlu Eğitime Hayır “ bir annenin kızına karşı hissettiği sorumluluk gereği eğitim sisteminin onun şahsi özgürlüğünü engelleyeceği kaygısıyla kızını okula göndermemesi ile başlıyor. Aslında kitabın yazılma sebebi birilerine bir şey anlatma kaygısı da değil kitap kızına ithaf edilerek yazılmış kızına karşı hissettiği sorumluluk sebebiyle kızına bir açıklama ifadesi. Ne kadar da aciz bi davranış değil mi günümüz yetişkinleri çocuklarına hiçbir açıklama yapmazken bu kadın Catherine Baker kitap yazmış bildiğiniz. Olay örgüsü 1980 dönemindeki eğitim şartlarında geçerken aslında o dönem ki Fransanın sahip olduğu eğitim şartlarına günümüz Türkiyem hala sahip değil. Ne gibi mi? Misal zorunlu eğitim var lakin okulda zorunlu eğitim diye bi kaygısı yok Fransanın. Ebeveynler isterlerse çocuklarını evde veya sivil toplum örgütlerinin kurduğu eğitim kurumlarında eğitimlerine olanak verebiliyor. Peki bu annemizin sorunu ne? Catherine Baker karşı çıktığı her türlü yetişkin ve çocuk ayrımını ortadan kaldırıp aynı noktada yetişkinlerin otoritesi altındaki eğitim sistemini eleştiriyor. Anne baba eksenindeki ev eğitimini de doğru bulmuyor çünkü aslında toplumun ilk otorite figürünün ebeveynler olduğu noktasını vurguluyor.

    Burada bir diğer nokta ise çocukların robotlaşması ve öğretmen kisvesi altındaki eğitimciler tarafından yönlendirilmelerisi noktası. Bazılarımız çocukların yönlendirilmesi gerektiğini düşünebilir çünkü yaşam onları bu savaşa hazırlamalı diye düşünebilir lakin sadece öteliyoruz çocuklarımızın karşılacağı zorlukları. Eğitim onlara bunlarla başetmeyi öğretiyor mu diye düşündüğümüz de çoğumuz tabiki diyordur. Lakin yanlış cevap eğitim kurumları maalesef sadece çocukları yaşamdan soyutluyor ve yaşama dair deyim yerindeyse kafes eğitimiyle yetiştirmeye çalışıyor bir nesli. Eğitim kurumları sadece teori kısmını o da devletin çıkarları odaklı bir teori eğitimi vermektedir. Kafeste doğan bir kuşa özgürlük kavramını sorduğunuzu düşleyin lütfen. Kuş nasıl bir tanımlamada bulunabilir bilmediği deneyimlemediği bir şeyi nasıl tasvir eder? Tabiki anne babasının ona tanımladığı gibi veya eğitimcisinin ne verdiğine bağımlı olarak bu tanımlama değişir. En doğru tanımlama bireyin deneyimlediği gözlemlediği ve sorguladığı bilgidir genelde. Bunların dışında kalan bilgilerin hepsi birilerinin çıkarlarına hizmet ediyordur.

    Son olarak kitaba dair yazar bir çözüm yolu sunmuyor çözümün bireye bağlı olduğu ve herkesin çözümünün farklı olabileceğine inanıyor. Peki ama eğitim bir çoğula seslenmek zorunda değil mi? Benimde aynı fikirde olduğum alternatif eğitim sistemlerinin mevcut olduğu bunun yanısıra eğitimi dört duvarla sınırlamamak gerektiğini ifade ediyor yazarımız. Kısaca çocuk okula gitmek istemiyorsa gitmeyebilir ailesinin yanında eğitimine devam eder, çocuk kurumlar aracılığıyla eğitim almak istiyorsa alabilir… (dikkat ettiyseniz çocuk iradesi geçerli ebeveyn veya yetişkin iradesi değil.) Çocuk yanlıış karar verirse diye soruyorsunuz değil mi ? Bırakın şu iyilik meleğini oynamayı o yaşam size ait değil siz sadece bir yaşama hükmetmek egosuyla yanıp tutuşuyorsunuz. Kendi yaşam hatalarınızı o çocuk üzerinden düzeltmeye ve hayallerinizi o bedene sığdırmaya çalışan bir avuç gerzekten başka bir şey değilsiniz.

    KÜÇÜK BİR ANI

    Yıl 1994 Doğu karışık hemde öyle böyle değil babam artık burdan hayır gelmez diye İzmir yollarına düştük. Fakirlik bir yandan İzmirde baskı bir yandan direnmeye yaşama tutunmaya çalışıyoruz. 1995 Eylül ayı geldi dediler ki okula gideceksin o da nedir? Ben dağ bayır gezerken mahalle aralarına düşmüş ruhumu bedenime hapsetmişim. Neyse okul başladı gidip geliyoruz ben suskun sesim çıkmıyor bir yandan yabancılık hissediyorum bir yandan dil sıkıntısı var. Herkes okumayı söktü ben de tık yok.:) Neyse öğretmen bir gün beni çağırdı bu kağıdı al babana ver diye. Üstüne bakıyorum kağıdın okumada yok ya ne yazıyor acaba diye düşünüyorum eve gidinceye kadar. Akşam oluyor babam işten gelmiş yorgun ve sinirli ne diyeceğim diye düşünüyorum. Kağıdı versem mi vermesem mi? Sonunda vermekte karar kılıyorum babama uzatıyorum kağıdı, uzatmakla tokat yiyişim arasında 30 saniye oynuyor. O zamana kadar çok dayak yemişimdir çocuklardan ama babamdan ilk tokat yiyişim . Ablalarım ( biri 8 diğeri 9 yaşında ) var iki tane bana annemden öte annelik yapan ikisi birden sarılıyorlar bana, büyük ablam önüme geçiyor o küçük bedeniyle babam vurursa ona gelsin diye.Babam sen oğlansın diye seni okula yolluyorum sen disleksi mi neymişsin diyor. :) Öğretmen hanım öğrenme geriliği yazmayı da akıl etmiş zaten baba onu görünce tokatı yapıştırmış kendi söylemine göre. Neyse doktora götürülmemi söylemiş öğretmen hanım sabah erkenden büyük ablam aldı götürdü 9 yaşında çocuk bana annelik yapıyor.  Gittik bir hafta boyunca doktor bir şeyler soruyor resim gösteriyor daha doğrusu konuşmaya çalışıyorum bende kendimce. Bir hafta sonunda doktor amcam başımı öpüp o güzel gülümsemesiyle beni eve yolluyor. Babama kağıt ulaşıyor tabii yine bakıyor kağıda sonra yüzüme tepki yok al öğretmenine götür diyor. Ablalarım okula gitmemiş onlarda okuyamıyor tabii ben bu süreçte öğretmene kinlenmişim bana aptal demiş diye düşünüyorum. Neyse öğretmene kağıdı uzatıyorum bakıyor bu doktor da hiçbir şey bilmiyor demek ki diyor.:) Ben oturuyorum yerime sınıf tekrarı yapacağım büyük ihtimal ama nasıl oluyorsa bol iki dolu bir karne ile ikinci sınıfa geçiyorum. Üç ay doyasıya oynamış arkadaş edinmiş çat pat Türkçe konuşuyorum artık ama okulun ilk günü yine geldi. Aynı sorun yine var okuyamıyorum ama sınıfa başka bir öğretmen geliyor kısa saçlı gülümseme yüzünde değil de sanki yüzü gülümseme altına iliştirilmiş. Sene içinde bakıyor ki ben okuyamıyorum herkesle ilgilendikten sonra her ders gelip bana başka bir şey yaptırıyor alfabeyi yazdırıyor, toplama çıkarma gösteriyor kontrol ediyor. Sınıf mevcudu da az değil ha 40 üstünde bi mevcut var. Çok uzattım kusuruma bakmayın senenin sonuna doğru okumayı söküyorum ama Ayfer Hocam gideceğini söylüyor seneye gelmeyecekmiş artık ben ağlıyorum sürekli. Tabiki gitti sonra öğreniyorum Hocamın engelli bir kızı varmış ve öyle güzel gülümsüyordu ki sanki hayatta en dertsiz tasasız kişisi oydu. Her öğrencisi onun için özeldi hiçbir şeyi bize yansıtmamış. Öğretmenim giderken “ Öğretmenim sizin gurur duyacağınız biri olacağım söz.” demiştim . Ne mi oldu? İlkokul da okul birinciliği, lisede derece, ÖSS de 380 puan üzerinden 312, İki üniversite… Ayfer Hocam bana bir yol açtı ben öğrenmek için öğrendim yoksa okul için değil. Okulda rol yapmam gerektiğini lisede farkettim başka bir gözümün nuru sayesinde onu da başka bir zamanda anlatırım şimdi bu kadar neden uzattım biliyor musunuz hani şu televizyonda çıkan disleksi reklamı var ya öğretmen farkedemiyor öğrencilerin rahatsızlığını işte ben direkt öğretmen tarafından uzmanlık alanı olmamasına rağmen yanlış teşhis konmuş bir öğrenciyim. Oradaki doktor ve Ayfer Hocam olmasa sonum ne olacaktı arkadaşlar ? Bu bir de şans yani şansa işimi bırakmam ama şans olmasa yanlış teşhis sonrada okuldan alınma gerisini siz tasvir edin…


    FİKİRLER DÜNYASI

    “Zorunlu Eğitim gerekli midir?” sorusuna verilecek cevap herkese göre değişecektir lakin soruyu “ Eğitim gerekli midir? ” diye düzenlersek çoğumuz buna evet diyecektir diye düşünüyorum. Önemli olan bu son sorunun içeriğini belirlemektir diye düşünüyorum.

    Okullarda sürekli eğitimci konuşur öğrenci söz hakkı alıp sadece o da konuyla ilgili olacak şekilde sadece öğretmenin bildiği konularda konuşabilir ve soru sorabilir. Eğitimci bilmiyorsa ben her şeyi bilemem ki teranesiyle cevap verir oysaki onun uzmanlık alanı. O da olmadı sen araştır yarın bize anlatırsın der aslında buradan da şu çıkıyor ben çok gerekli değilim ama ben sizin çobanlığınızı yapıyorumdur. Çoban olmasa ne olur? Kuzucuklar hepsi bir yerlere dağılır. Başka otlarla beslenir oysaki biz bunu istemiyoruz bu otlar yenecek diyor eğitimci. Oysaki öğrenciler birlikte öğrenmek yanında öğrendiklerini aktarmaktan zevk alırlar. Bu zevkten onları alıkoyuyor eğitimci. Ayıca istenilen ve tasarlanan bir tasarı konumunda öğrenci. Oysaki yaşça küçük diye onu istediğiniz gibi yoğurmaya kalkışmak kadar çirkin başka bir şey yoktur. Anaokulları da zorunlu eğitim kademesi içerisine alınmasının en büyük sebebi ağaç yaşken eğilir politikasıdır. Gözü açılmış hayatın farkına varan bireyler tehlikelidir.Bunun için hayal edenleri sonrada düşünen bireylere zincirler vurulmalıdır ki sesleri kısık çıksın veya yeri geldiğinde gösterilen uçmaya kalkışan bireyleri toplum sindirebilsin.Eğitim sisteminde eğitimci yönlendiren değil sadece sınıf içerisindeki koordinasyonu sağlayan birey olmalıdır. Kavramların nesnel ifadesi yapıldıktan sonra öğrenci istediğini sahiplenme özgürlüğü sunulmalıdır. Ama bu tehlikeli değil mi ? :) Tehlikeli tabiki devletler varolmalı sonuçta insanlar devletler için var (!).

    Sık karşılaşmışsınız eğitimcilerin çoğu eğitim camiasını eleştirir lakin sözkonusu öğrenci olunca bırakın onlardan bir şey olmaz derler. Öğrenciye kulak tıkamış eğitimcilerin bu davranışı onların eleştirisinin ne kadar ciddiye alınması gerektiğini ifade ediyor. Eğitimci eğitime sadece bir araç noktasına yaklaşan aradaki kuklalardır. Dışarda öğrencisini görenlerin büyük çoğunluğu onları görmezden geliyor veya geçiştiriyor. Çünkü onların amacı sırtını devlete yaslamak ve para kazanmak. Açlık sınırında yaşayın veya maaş almayın demiyoruz lakin her eleştiri konusunda maaşı konuşan eğitimciler azınlıkta değil maalesef. Eğitimci öğrencisini tanımıyor onun için devam eden öğrenci önemli.Korku üzerine inşaa ettikleri disiplin kuleleriyle o küçük bedenlere hükmetmek hoşlarına gitmiyor değil. Çünkü eğitimcilerin çoğu aciz kuklalardan başka bir vasıfları yok üniversiteden kalma kitapları oturma odasını süslüyor tozlu raflarda. Bi süre eğitim verdiğim bi okulda Türkçe öğretmeni üniversiteden sonra hiç kitap okumamış sonra Sosyal Bilgileri öğretmeni hiç tiyatroya gitmemiş. Neden mi? Cevapları basitti maaş yetmiyormuş. Demek ki kitap alan,tiyatroya veya sinemaya giden insanlar zengin .:)

    Diğer konu ise eğitimcilerin saygı beklemeleri öğrencilerden. Saygı bence gerekli olan seni dinleyen ve sana değer veren insanlara verilmeli olan bir kavramdır. Biri gelip sistemin öngördüğü şeyleri ezberleyip anlatıyor kisvesi altında veriyor diye benden saygı beklemesi doğru gelmiyor.

    Bir başka nokta ise okullar yaşama hazırlıyor diye bi sav var lakin yaşama dair hiçbir şey mevcut değil bu kurumlarda.Yaşamdan kopuk bireyler yetiştirip iktidarların ideolojik aygıtları olmaktan başka yüklendikleri bir işlevleri mevcut değil. Okulların çoğu dört duvardan ibarettir oysaki eğitim bir süreç olayıdır. Hani Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfında şöyle bir dialog vardır ya:

    Mahmut Hoca:Okul sadece dört yanı duvarla çevrili, tepesinde dam olan yer değildir. Okul her yerdir. Sırasında bir orman, sırasında dağ başı. Öğrenmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.

    Tulum Hayri: Allah aşkına hocam, bu okulda insan ne öğrenir?

    Mahmut Hoca: Yaşamayı, mücadele etmeyi, doğa ile savaşmayı öğrenirsiniz. Bilgili olmayı, en önemlisi kendinize karşı saygıyı öğrenirsiniz. Bu saydıklarım eğer bir okulda yoksa, orada sadece bir taş yığını vardır.

    Eğitim üzerine bu kadar okuma yapmadan önce okulları hapishanelere benzetirdim sonra ne mi oldu büyük sosyologlarda aynen öyle düşünüyormuş. Hapishanelerde hava almak için avlulara çıkartılır öğrencilerde teneffüs aralarında hava almaya çıkartılıyor. Okul çıkışlarına dikkat edin nerede olduğu pek önemli değil öğrenciler ahırdan çıkan hayvanlara benzerler özgürlüğe koşan hayvanlar gibi.

    Victor Hugo’nun “Bir okul açan bir hapishaneyi kapatır.” diyeceksiniz ben de size hapishaneler çoğalıyor nerde o romantizm diyeceğim.Bu arada da açılan okulunda bi farkı yok zaten hapishanelerden ; tel örgüler, yüksek duvarlar, nöbetçi öğrenciler, yoklamalar, okuldan firar eden kaçaklar, otoriter yapı, kısmen kıyafet zorunluluğu, motivasyon kaybı ( sen öğrencisin o öğretmen üst ne derse haklıdır.), özgüve kaybı, sessiz olma zorunluluğu, karar vermek için inisiyatif kulanamama ( eğitimcide de rütbe önemli), zorunlu boş zaman, yemek düzeni, düzen … az mı oldu. :)

    Modernleşme kisvesi adı altında “okullu olma” kavramı getirilmiştir öğrencilerin pratikten koparıp teori sınıflarına hapsettik. Okullar sağ ve sol için birer ideoloji kalesine dönmüş noktadalar. Bunun değerlendirmesini de okulda sınavlar aracılığıyla not ile belirledik. Size tavsiyem aptalı oynayın zekiler çünkü sistem aptalı oynamanızı istiyorsa aptalı oynayın. Robert Pirsig “ Okul size taklit etmeyi öğretir. Öğretmenin istediği şeyi taklit etmezseniz kötü not alırsınız. Tüm derece ve not sistemini kaldırırsanız gerçek bir eğitim verebilirsiniz.” diyor. Bunu aklınızdan çıkarmayın.

    Bauman’ın mektuplarından birinde yazdığı üzere: … alternatifler “bulunan nesneler” değildir; alternatiflerin üretilmesi, yaratılması gerekir. Alternatifler kendi başlarına var olmaz, bizim girişimlerimizle ortaya çıkarlar. Alternatifler, şeylerin olduğu gibi kalmalarına izin vermeyi reddetmekle tasarlanır ve o şeyleri değiştirmeye yönelik çabalarımız süresince olgunlaşır. Diyalojik uğraş lehine argümanlar yığıp onun erdemlerini, getirilerini ve yararlarını sıralamak kâfi değil. Bu argümanlar kulağa ne kadar ikna edici gelirse gelsin, eğer hakiki bir diyaloğun –bizim reddettiğimiz görüşlere sahip kişilerle (bu tür bir diyalogdan şeytanın kutsal sudan kaçtığı gibi kaçanlar da dahil olmak üzere) kurulan bir diyaloğun– gerçekçi bir alternatif olmasını istiyorsak başka bir şeye daha ihtiyacımız var. Bu “başka bir şey” kesinlikle ehemmiyetsiz bir şey değil: Dünyada var olma şeklimizin gözden geçirilmesinden ve nevi şahsına münhasır bir kültürel devrimden aşağı kalır yanı yok.

    Çok mu eleştirdik hadi biraz çözüm üretelim o zaman. Bundan sonra tavsiye ettiğim ve benden daha iyi analiz yapan insanların konuşmalarına yer vereceğim.
    Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Eğitimde “bazı şeyleri” değiştirme gerekliliği, ülkemizde olduğu ka¬dar, dünya düzeyinde de sürekli gündemde olan bir konu. Şu ana kadar yapılan değişikliklerin dünyamıza pek bir katkısı olduğu söylenemez. Köktendinci akımların yayılması, terörizmin bir dünya problemi haline gelmesi, yoksullar ile zenginler ve yoksul ülkeler ile zengin ülkeler arasındaki uçurumun gitgide genişlemesi, bu konuda mesafe alamadığımızın belli başlı göstergeleri olsa gerek. Yaygın düşünme biçimlerinin değişmesi -kafaların değişmesi- süregelen bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor.
    Peki ama bu değişiklik nasıl bir eğitimle gerçekleşebilir?
    Okuyacağınız yazı Edgar Morin’in UNESCO ’nun isteği üzerine kaleme aldığı, bu konudaki düşüncelerinden oluşuyor. Morin, bugünkü eğitimde genellikle eksik olan yedi önemli nokta saptıyor ve bu eksikliklerin giderilebilmesi için, eğitimde temel alınması gereken “yedi bilgi” öneriyor. Yazara göre bu “bilgiler”, kişilerin bir bütün olarak bilgisel ve etik yeteneklerini geliştirebilmelerine yardımcı olabilir.
    Nelerdir bu eksiklikler? Nereden kaynaklanıyorlar? Ve bunları giderebilmenin yolları ne olabilir?

    Ana başlıklar halinde bu yedi bilgiden bahsedelim sizlere…
    1- Bilmenin Körlükleri: Hata ve Yanılsama
    Eğitimde görülen en önemli bir eksiklik, eğitilenlerin, bilmenin ne olduğu üzerinde düşündürülmemesi, onlara bilgiler aktarmakla yetinilmesidir. Böylece, hazır bilgilerle yüklenen insanlar, çok defa yanıldıklarının farkına varamaz, bilgi ile kuruntuyu birbirinden ayıramaz. Bilgi, doğası incelenmeden kullanılabilecek hazır bir araç olarak düşünülemez. Bu nedenle bilmenin bilinmesi, insan aklını durmadan karıştıran sürekli hata ve yanılsama riskleriyle karşılaşmaya hazırlık işlevi görebilecek öncelikli bir gereklilik olarak görülmelidir.
    Bu sorunun üstesinden gelebilme konusunda Morin ’in çok önemli bir önerisi, “gözlem yapma etkinliklerimizin kendimizi gözlemekten, eleştirilerimizin kendimizi eleştirmekten, nesneleştirme süreç-lerinin de kendimiz üzerine düşünme süreçlerinden ayrılmaması gerektiğidir. Bu, kendini bilme gerekliliğidir.

    2- Akla Uygun Bir Bilginin İlkeleri
    Çok önemli bir sorun da global ve temel sorunları yakalayabilecek ve bu sorunlar içine kısmi ve yerel bilgileri yerleştirebilecek bir bilgiyi geliştirmenin gerekliliğidir. Günümüzde eğitim bütünü/bütünleri görebilecek biçimde tasarlanmamıştır, dolayısıyla kişiler onlara sunulan parça parça bilgileri, ait oldukları bütüne ya da çerçeveye yerleştirememektedir. Dolayısıyla kişi bilme konusu yaptıklarının bağlantılarını görememekte, bağlantılı düşünememektedir. İnsan zihninin, tüm bilgilerini bir bağlam ve bir bütün içinde konumlandırmaya olan doğal yatkınlığını geliştirmek gereklidir.
    Bunun üstesinden gelebilmekle ilgili olarak Morin’in önerisi, eğitimde, bir “parça”nın öğretimi üzerinde yoğunlaşırken, bu “parça”nın bütünle ilgisini göstermek, bir bütünü ele alırken de parçalarının açık bilgisine dayanmak gerektiğidir. Böylece eğitilenin, varolanın ve gerçekliğin çokboyutluluğunu ve karmaşıklığını görebilecek bir göz kazanmasına yardımcı olunabilir.

    3- İnsanlık Durumunu Öğretmek
    İnsan hem fiziksel, hem biyolojik, hem psişik, hem kültürel, hem toplumsal, hem de tarihsel bir varlıktır. Öğretim içinde, disiplinler yoluyla bütünüyle parçalanan da aslında insanın doğasının bu karmaşık birliğidir. Oysa nereden gelirse gelsin herkes hem kendi kimliğinin karmaşık niteliğinin, hem de diğer tüm insanlarla ortak kimliğinin bilgisi ve bilincine sahip olmalıdır.
    Bu, mevcut disiplinlerden hareketle, doğa bilimleri, beşeri bilimler, edebiyat ve felsefe içinde dağılmış olan bilgileri düzenleyerek, insanın birliği ve karmaşıklığını görmenin ve insani olan her şeyin birliği ile çeşitliliği arasındaki koparılamaz bağı göstermekle mümkün olacaktır.

    4- Dünyalı Kimliği Öğretmek
    Küresel çağın gelişmelerinin bilinmesi ve dünyalı kimliğin tanınması, öğretimin önemli konularından biri olmalıdır. Eğitim insan türünün “dünyasal kimliği”ni, tüm insanların aynı kaderi paylaştığını göstermeli, böylece de eğitilende insansal dayanış¬ma isteğini uyandırmalıdır.
    20. yüzyıla damgasını vuran küresel ölçekteki krizler bütününe, bundan böyle aynı yaşamak ya da ölmek sorunlarıyla karşı karşıya olan bütün insanların ortak bir kaderi paylaştıklarını vurgulamak gereklidir.

    5- Belirsizlikleri Göğüslemek
    Bilimler bize pek çok kesinlik kazandırdı ama aynı zamanda sayısız belirsizlik alanının olduğunu da gösterdi. Öğretim; fizik bilimleri (mikrofizik, termodinamik, kozmoloji), biyolojik evrim bilimleri ve tarihsel bilimlerde ortaya çıkan belirsizliklerin öğretilmesini de içermelidir.
    Böylece de insanları beklenmeyeni beklemeye alıştırmalı ve şaşırtıcı bir olguyla karşı karşıya geldiklerinde üstesinden nasıl gelebileceklerini öğretilmelidir.
    Öğretme yükümlülüğündeki herkesin, içinde yaşadığımız zamanın belirsizliğinin ön saflarında yer alması gereklidir.

    6- Anlamayı Öğretmek
    Anlayış, insan iletişiminin hem aracı, hem amacıdır. Oysa anlamanın öğretilmesi öğretimimizin dışında kalmıştır. Gezegenimiz, her yönde karşılıklı anlamayı gerektirir. Yaşadığımız birçok sorunun ırkçılığın, yabancı düşmanlığının vb, insanların birbirini anlayamamalarından kaynaklandığını göz önüne alarak, eğitimde anlama öğretilmelidir. Geleceğin eğitiminin ürünü bu olmalıdır.
    Yakın olduğu kadar yabancı insanlar arasında da karşılıklı anlam, insan ilişkilerinin barbar anlayışsızlık durumundan çıkması için artık hayatidir. Bu da anlayışsızlığı kendi kökleri, biçimleri ve sonuçları içinde incelemeyi gerektirir. Böyle bir inceleme için, nefretin belirtilerine değil, köklerine yöneleceği göz önüne alınırsa, gerekliliği ortadadır.

    7- İnsan Türünün Etiği
    Etik eğitimi, ahlâk dersleri verilerek yapılmamalı, etik kaygıların kafalarda oluşmasına yardımcı olmalıdır. Her insanın, hem bir kişi, hem bir toplumun üyesi, hem de insan türünün bir üyesi olduğu bi-lincini kazandırmalı, böylece de kişilerin özerkliğinden, toplumsal katılımından ve insan türüne ait olma bilincinin gelişmesinden oluşan “insansal gelişme”yi sağlamalı, “yurdumuzun dünya olduğu” bilincini kazandırmalı, bu bilinci de “dünya vatandaşlığını” gerçekleştirme isteğine dönüştürmeye katkıda bulunmalıdır.
    Edgar Morin’in 20. yüzyılın sonlarında yapılan eğitimlerdeki belli başlı eksikliklere ilişkin teşhisleri kadar, bu eksiklikleri gidermeye ilişkin önerileri de son derece önemli. Genel olarak okura, özellikle de eğitimci olan okura, düşünmek için bol bol malzeme sağlıyor. Okuyup üzerinde düşünmenizi öneririz bizde.
    21. yüzyılın başında, dünyanın bugünkü koşullarında dünyaya gelen her kişinin bu tip insanlar yetiştirebilecek eğitmenlere şiddetle ihtiyacı var.

    Okulları İyileştirmek Cesaret İstiyor

    Cesaret sadece liderlere özgü bir şey değil. Bir okulun gelişmesini isteyen herkesin buna ihtiyacı var. Ayrıca girişimde bulunmaya hazır olmaya ve yürek isteyen konuşmalara katılmaya da ihtiyaç var.
    Size besa örneğini anlatmak isterim. Bu, Arnavutluk kültürünün temel değerlerinden biridir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler, Arnavutluk’u istila ettiklerinde bütün Yahudilerin teslim edilmesini istediler. Ancak, kişinin kendi hayatı pahasına konuklarını korumaya verilen değer anlamına gelen besa yüzünden Arnavutluk halkı herhangi bir toplantı yapmadan ya da kendilerinden böyle bir şey istenmeden bütün Yahudileri ailelerinin içine aldılar.
    Arnavutluk Kralı, Nazi liderleriyle karşı karşıya geldiğinde Arnavutluk’ta hiçbir Yahudi olmadığını ve isterlerse gelip bakabileceklerini söyledi onlara. Arnavutluk halkına özgü olan besa değeri cesaretle hayata geçirilmişti.
    Bazı zamanlar, Arnavut halkı kadar olmasa da, elinizden gelenin daha fazlasını yapmanız gerekebilir. Sınırlarınızı aşmak, yani bir vizyon sahibi olmak ve daha fazla işbirliği, düzenleme ve dayanışma gerektiren bu vizyona göre hareket etmek cesaret ister. Cesaret, meslektaşlarınız ve üstleriniz tarafından onaylanmama korkusuyla yüzleşmeyi ve bunun üstesinden gelmeyi gerektirir.

    Cesur Konuşmalar Planlamak

    Kişinin kendi okulunu iyileştirmesi dürüst konuşmalar gerektirir ve bu da cesaret ister. Belki her zaman öyle olması gerekmez, ama çoğu durumda gerekir. İşte öğretmen kadrosu toplantılarında, sınıf ya da branş planlama ya da hazırlık yapma dönemlerinde ya da bir mesleki gelişim faaliyeti olarak kullanabileceğiniz sorular:
    Tartışma Soruları
    • Okulda şu an yaptığınız hangi uygulamayı yapmayı bırakmak isterdiniz?
    • Okulunuzda yapmadığınız hangi uygulamayı yapmaya başlamak isterdiniz?
    • Okulunuzda yaparken sürekli sorguladığınız ve artık ortadan kaldırmak istediğiniz şey nedir?
    Eğer Cesaretiniz Olsaydı . . .
    • Yaptığınız şeyi, nasıl yaptığınızı ve insanların birbirine nasıl davranması gerektiğini en iyi anlatan temel etik ilkeler hakkında okulunuzdaki insanlarla yapacağınız bir konuşmaya nasıl başlardınız?
    • Okulunuza adım atan, içinde dolaşan ve zaman geçiren birinin bu değerleri deneyimlemesini/bilmesini/görmesini/duymasını/hissetmesini hangi ritüeller, rutinler ve diğer somut belirtiler sağlar? (Özellikle girişleri, sınıfları, bahçeyi, koridorları, yemekhaneyi ve personel odalarını düşünün.)
    Nasıl Başlayabilirsiniz?
    Yukarıdaki soruları ve önerileri, okulunuzdaki meslektaşlarınızla yapacağınız cesur konuşmaları başlatmak için kullanın. Bazen boş kağıtlar dağıtmak ve insanların cevpalarını bunlara yazmasını istemek ve genel bir tartışmaya geçmeden önce bu cevapları çiftler ya da küçük gruplar halinde paylaşmak faydalı olabilir. Umarım bu herkes için aydınlatıcı ve özgürleştirici bir faaliyet olur. Çünkü herkes yapması gereken ve yapmaması gereken şeyleri, değiştirmek istediği ama asla o noktaya gelemediği şeyleri çok iyi bilir.
    Özellikle temel etik değerlerle ilgili konuşma çok önemlidir. Çok sayıda değer ortaya çıkacaktır ama daha küçük bir gruba, örneğin üç ila beş değere ve okul kültürünün ve okul ikliminin bir parçası olarak uygulamaya ciddi anlamda çabalayacağınız değerlere odaklanın.
    Örneğin saygı, adalet, değer verme, bütünlük ve destek bunlara birkaç örnek olabilir. Bazı ilkelere odaklanmanız diğerlerini reddetmeniz anlamına gelmez. Sadece öğrencilere, öğretmen kadronuza, velilere ve daha geniş kitlelere aktaracağınız anlamına gelir. Aynı zamanda öğrencilere de bu ilkeleri kazandırmaya yönelik deneyimler yaratacağınız anlamına gelir.
    Sadece birkaç meslektaşınızla bile bu tür konuşmalar yapmak, neredeyse her seferinde okul ikliminde gelişmelere, öğrenciler için daha iyi deneyimlere ve daha iyi sonuçlara sebep olur.
    Öğrenmeyi Seven Bir Lise Öğrencisi Anlatıyor: Neden Okuldan Nefret Ettim?
    Başlığı dikkatli okuyun. Okul diyorum, eğitim değil. Evet, arada bir fark var.
    Bu sene lise ikinci sınıf olacağım ve şu ana kadar sadece bir sene liseye gitmiş olsam da, okuldan biraz nefret ettiğimi söyleyebilirim. Bu aslında bir klişedir; okuldan nefret eden lise öğrencisi, bütün gün telefonunda mesajlaşır, partilere gider vs. İşin aslı bu üç şeyden sadece bir tanesi bana uyuyor. Ama bir an için okuldan hiç de nefret etmediğim zamana geri saralım: Anaokulundan dördüncü sınıfa kadar olan bölüm…
    Nefret çok güçlü bir kelime. Okuldan nefret etmiyorum, sadece ilkokul günlerimdeki aşırı mutlu ve coşkulu halimle şimdiki duygularımı kıyaslıyorum. O zamanlar okulu çok severdim. En sevdiğim yerdi, çünkü her zaman öğrenmeyi çok seven biriydim. Harika bir çocukluk geçirdim (yani, teknik olarak hala çocukluk çağımdayım ama şimdilik bunu görmezden gelebilirsiniz); her gün kitap okuyarak, hayvanlar hakkında daha fazla şey öğrenmek için hayvanat bahçesi maceralarına çıkarak, yıldız gözlemi yapmak için rasathaneye doğru uzun yürüyüşler yaparak, mümkün olan bütün müzeleri gezerek ve daha pek çok güzel şey yaparak büyüdüm. Merak tohumu zihnime çok erken yaşlarda ekilmişti ve bugün hala büyümeye devam ediyor. Bir soru sormak ve beni tatmin edecek bir cevaba ulaşmak çok hoşuma gidiyor, ama beni esas heyecanlandıran şey bu cevaplarla bir şeyler yapabilmek. İşte bu, bilgiyle bilgelik arasındaki fark.
    Şimdi küçük bir anaokulu çocuğu olarak hayal edin beni; bütün sorularıma (yani, neredeyse) cevap alabildiğim bir odada (olayı daha da heyecanlı bir hale getiren bir gökkuşağı halısının üzerinde) oturuyorum. Okumayı, yazmayı ve sayı saymayı öğrenebiliyorum. Farklı hayvanlar, bitkiler ve dünya hakkındaki pekçok şeyi anlayabiliyorum. Atalarımı ve her şeyin tarihini öğrenebiliyorum. Sadece bununla da kalmıyor, çok da eğleniyorum! Renkli karbon kağıtlarını bir araya getirip bir yapboz gibi onları yapıştırmak varken, bitkilerin farklı bölümlerini neden sadece okumakla yetinesin ki? Hatta daha da güzeli, kendi yetiştirdiğin bitkinin büyümesini izle! Benim için okul inanın bir çeşit cenneti.
    Peki okula duyduğum sevgi nasıl oldu da değişti? Basit: Okul öğrenmekle ilgili olmayı bıraktı. Liseye hatta ortaokula başladığımda, çevremdeki herkesin, öğretmenlerin ve aynı şekilde öğrencilerin zihniyeti aynıydı: “Çalış, çalış, çalış, iyi not al, iyi not al, iyi not al.” Yararsız bilgileri kafana mümkün olduğu kadar hızlı tıkmakla meşgullerdi. “Anlamasan da olur, sadece ezberle ve sınavdan en iyi notu al!” Ya sınav? Hiç konuşmadan bir odada geçen bir saat. Kaygı baloncukları midende uçuşurken, çoktan seçmeli cevapların arasından doğru baloncukları işaretlemelisin. Okul yavaş yavaş kuru bilgiyi sadece en yüksek notu alana kadar ezberimde tutmam gereken bir yere dönüştü. İyi bir üniversiteye gitmek için gerekli şartları yerine getiriyordum. Bütün olay üniversiteye girmek ve akranlarından daha iyi olmaktı. Sınıf arkadaşına neden yardım edesin ki? Üniversiteye gitme zamanı geldiğinde, rekabet edeceğin insan sayısının azalması için neden onları sabote etmeyesin ki? İşte bu zihniyetten nefret ettim. Ama çevremdeki herkes böyle düşünüyordu, hatta belki ben bile.
    Neden okul öğretmenlerin yavaş öğrettiği, öğrencilerine eşit müdahale ettiği ve onlarla anlamlı sohbetler ve tartışmalar yaptığı bir yer olamıyor? Bir zamanlar soru soran herkese bağırıp çağıran bir matematik öğretmenim vardı, çünkü matematik dersindeydik ve bunları bilecek kadar zeki olmalıydık. Neden okul her tür soruyu hoş karşılayan ve bu soruları sormak için insana zaman tanıyan bir yer olamıyor? Ertesi sabah her şeyi unutmak için sınavlara çok çalışmaktan inanılmaz bıktım. Gerçek hayatta sınırsız kaynaklarımız var. İnternet, kütüphane, akranlarımız. Bir odada oturup bir saat boyunca baloncukların içini doldurmaktansa, neden sınıf arkadaşlarımızla bir araya gelip dersle ve aynı zamanda gerçek hayatla ilgili olan karmaşık ve eleştirel düşünmeyi harekete geçiren bir soru üzerinde elimizdeki kaynakları kullanarak çalışmıyoruz?
    Dünyadaki açlık sorununu ya da başka sorunları çözmek için zihinleri ancak bu şekilde büyütebilirsiniz. Öğrencilerinizin merakını ve ilgisini ancak böyle uyandırır ve belli bir konu hakkında heyecan duymalarına böyle sebep olursunuz. Okullar testleri ve ödevleri kaldırmalılar demiyorum, okulun esas işinin daha çok öğrenme deneyimi yaratmak olması gerektiğini ve daha fazla gerçek hayatla ilgili olması gerektiğini söylüyorum. Testler ise eleştirel düşünme ve ön bilginin bir kombinasyonunu kullanmalı; beynin sadece bilgiyi ezberleyen bölümünü soyutlamamalı, çünkü öğrenciler bunların yarısını anlamıyor zaten!
    Ben de kendimi bu acı gerçeğe kaptırdım. Her şeyi sınavdan sonra unutacağımı bile bile çalışmak için gece geç saatlere kadar uyanık kaldım. En yüksek notu alacak, kendimi zorlayacaktım. Ama ne pahasına? Sonunda bir boşluğa düştüm, kaygı ve obsesif kompülsif bozukluk yaşamaya başladım ve eğer buna hemen bir son vermezsem bu listeye depresyonu da ekleyebilirim. Okul kendimi zorlamaya devam etmem için beni teşvik ediyor, peki ama kırılma noktama ulaşmam daha ne kadar sürecek? Bugünlerde yaptığım tek şey ödev ve ders çalışmak. Lisenin ilk yılında o kadar stres yaşadım ki, sadece kendimi hastanede bulmakla kalmadım, aynı zamanda bütün yıl boyunca okul harici tek bir kitap bile okumadım. Benim için ikincisi çok daha trajikti. Sadece 10’uncu sınıftayım ama sanki bıçak kemiğe dayanmış gibi hissediyorum.
    Evet, okul berbat bir şey! Ama bu, öğrenmek de öyle olmalı anlamına gelmiyor. Bugünden itibaren kendime bir söz veriyorum: Hangi üniversiteye gidersem gideyim, en sonunda kendimi hangi işi yaparken bulayım, öğrenmeyi her zaman seveceğim ve her zaman daha fazla bilmek için çabalayacağım. Ve bu yazı da söylediğim her şeye rağmen hala okula gitmekten zevk alıyorum ve eğitimimi hiçbir şeye değişmem. Her zaman “Eski Yunan Mitolojisi” ya da “Hayvanlara Dair A’dan Z’ye Her Şey” ile ilgili kitaplar okuyan türde bir insan oldum, öğrenmeyi bu kadar çok istediğim için, o insan olmaya devam etmeyi umuyorum.

    Okula Gereğinden Fazla Anlam Yüklemek

    “Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro bölümüne gitmek istiyorum baba” dedim, gözümün içine baktı, “boşver oğlum” dedi, “para kazanacağın bir meslek seç, tiyatroyu da sonra yaparsın”. Ailenin yüzlerce müdehalesinden biriydi bu, benim değil ailemin isteklerini yaşıyordum. Lise son sınıfa dair verdiğim örneği geri sardıkça duygularımın, ilgilerimin, seçimlerimin çoğunda ailemi görürüm. Tek olmadığımı, çoğumuzun ailelerimizin yaşamımızı şekillendirdiği öykülerle büyüdüğümüzü biliyorum.
    Psikoloji alanında birçok kuram, kişilik gelişiminin küçük yaşlarda edinildiğini söyler. Eric Berne tarafından geliştirilen Transaksiyonel Analiz kuramı da hepimizin içinde yer alan sistemin ilk beş yılda beynimize kaydedilen kodlar olduğunu ve silinmesinin çok zor olduğunu savunur. Doğum öncesi başlayan kişilik gelişiminin ilk yılları çok değerli ve biz bu yılları ailemizle geçiriyoruz. Bugünlerde sıkça rastladığımız “Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene
    rastlamaktır” cümlesini yeniden düşünmek gerekiyor. Acaba mucize küçükken iyi bir öğretmene rastlamak mıdır yoksa küçükken kişilik gelişimimize zarar vermeyecek, iyi rol model olacak anne babalara rastlamak mıdır? Bu karşılaştırmanın amacı kefelerinin hangisinin
    aşağıda olacağını görmek değil, her iki kefenin de değerini iyi analiz etmektir.
    Okulların açılmasıyla, mucize beklentileri de artmaya başladı. Sanırım öncelikli olarak bilimsel gerçekle yüzleşmeliyiz, mucize yoktur. İyi öğretmene denk gelmek tabi ki değerlidir ve öğretmen rol modeli öğrenciler için etkilidir. Çocukların gelişim süreçlerindeki yükün hepsini okulda öğretmene bırakmak ise hayalciliktir.
    Kitap okunmayan bir evdeki çocuğun okula giderek kitap kurdu olmasını beklemek, müzikle ancak düğünlerde karşılaşılan evlerdeki çocuklardan klasik müzik dinleyicisi yaratmak, fırsatçılığın erdem olarak görüldüğü ortamlarda yetişen çocukların vicdanlı olmasını beklemek, cep telefonun elden düşmediği yetişkinlere maruz kalan çocuklara bilgisayar oyunlarını sınırlamak…
    Eğitim yüzyıllar içinde evrilirken, klasik okulların yerini alternatif okul arayışları almışken hatta okulsuzluk (homeschooling) okullluluğa tercih ediliyorken, dünyadaki yaratıcı başarılı bireylerin okullarında nasıl da başarısız olduklarına dair her gün yeni haberler çıkıyorken bizlerin okullardan çocuklarımızın gelecekleri ile ilgili beklentilerimizi yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Okullara gereğinden fazla anlam yüklemeden, çocuğumuzun yaşamını okul üstünden zehir etmeden güzel bir yıl geçirebiliriz. Nasıl mı?
    Evde cep telefonu elimizde olmadan, çocuğumuzla okul konuşmadan, onunla oyun oynayabilir ya da televizyon kapalıyken güzel bir müzik eşliğinde beraber kitap okuyabiliriz.
    Çocukların onları okulla besleyen değil okuldan bağımsız besleyen yetişkinlere ihtiyacı var.

    Not Yok, Ders Programı Yok: Berlin’de Eğitimi Altüst Eden Bir Okul

    Anton Oberländer, ikna etme yeteneği yüksek biri. Geçtiğimiz yıl, o ve bir grup arkadaşının planladıkları kamp gezisi için paraları yeterli gelmedi. Anton bir şekilde Almanya’nın ulusal demiryolları işletmecisi ile konuşup onu kendilerine bedava bilet vermesi konusunda ikna etmeyi başardı. Şirketin yönetimi Anton’un cesaretinden o kadar etkilenmişti ki, 200 kişilik bir çalışan grubuna motivasyon konuşması yapması için onu tekrar davet ettiler.
    Bu arada belirtilmesi gereken önemli bir nokta var: Anton henüz 14 yaşında.
    Berlinli gencin özgüveni, büyük ölçüde, geleneksel eğitimin kurallarını radikal bir şekilde altüst eden benzersiz bir eğitim kurumunun ürünü. Oberländer’in okulunda öğrenciler 15 yaşına gelene kadar hiç not yok. Ders programı yok ve ders tarzında anlatım yok. Her ders için ne üzerinde çalışmak istediklerine ve ne zaman bir sınava girmek istediklerine öğrenciler kendileri karar veriyor.
    Okulun müfredatı her helikopter ebeveynin kabusu olacak türden. Belirlenmiş konular matematik, Almanca, İngilizce ve sosyal bilimlerle sınırlandırılmış. Bu derslere “sorumluluk” ve “meydan okuma” gibi çok daha soyut dersler ekleniyor. Meydan okuma için yaşları 12 ile 14 arasındaki öğrencilere 150 Euro veriliyor ve tamamen kendi başlarına planlamaları gereken bir macereya atılmaları bekleniyor. Bazıları kano yapmaya, bazıları bir çiftlikte çalışmaya gidiyor. Anton, İngiltere’nin güney kıyısında trekking yapmaya gitmiş.
    Bu yeniliklerin altındaki felsefe basit: “İş piyasasının beklentileri değiştiğine ve akıllı telefonlar ve internet genç insanların bilgiyi edinme yollarını dönüştürdüğüne göre bir okulun öğrencilerine miras bırakabileceği en önemli beceri, kendi kendini motive etme kapasitesidir” diyor okulun müdürü Margret Rasfeld.
    “Üç ya da dört yaşındaki çocuklara bakın, özgüvenle dolular” diye devam ediyor Rasfeld. “Genellikle çocuklar ilkokula başlamak için sabırsızlanırlar. Ancak okulların çoğu, sinir bozucu bir biçimde bir şekilde bu güveni eğitim yoluyla çocukların elinden alır.”
    Rasfeld’e göre Evangelical School Berlin Centre (ESBC), bir okulun ne olduğunu “yeniden icat etmekten” başka birşey yapmıyor. “İlerici bir okulun misyonu, genç insanları değişimle baş etmeye hazırlamak ya da daha da iyisi, değişmeye can atan insanlar olmalarını sağlamak olmalıdır. 21’inci yüzyılda okullar, güçlü kişilikler geliştirmeyi kendi işleri olarak görmelidir.”
    “Öğrencileri 45 dakika boyunca bir öğretmeni dinlemeye zorlamak ve herhangi bir çalışmada işbirliği yaptıkları için onları cezalandırmak, sadece modern iş dünyasının beklentileri ile örtüşmemekle kalmıyor aynı zamanda onunla ters düşüyor” diyen Rasfeld şöyle devam ediyor: “Hiçbir şey öğrencileri, kendi istedikleri bir konunun arkasındaki anlamı keşfetmek kadar motive edemez.”
    Okulundaki öğrenciler, kazandıkları becerilerini kanıtlamak için farklı yollar bulmak konusunda teşvik ediliyorlar. Örneğin bir matematik sınavına girmek yerine bir bilgisayar oyunu için kod yazmak gibi… Kamp gezisi “meydan okuması” girişimine kadar daha önce hiç üç haftalığına evden uzaklaşmamış olan Oberländer, seyahati boyunca okulda birkaç yılda öğrendiğinden çok daha fazla İngilizce öğrendiğini söylüyor.
    Almanya’nın federal bir eğitim yapısı bulunuyor. 16 eyaletin hepsi bu yapının içinde kendi eğitim sistemini planlıyor. Bu da “özgür öğrenme” modellerinin gelişmesine olanak tanıyor. Ancak Sudbury, Montessori ya da Steiner okullarından farklı olarak Rasfeld’in okulu, diğerlerine göre daha katı bir kurallar sisteminin içine öğrencinin özgür iradesini oturtmaya çalışıyor. Dersler sırasında aylaklık eden öğrenciler, geride kaldığı konuları yakalamak için Cumartesi sabahı okula gelmek zorunda. Buna “silentium” cezası deniyor. “Ne kadar fazla özgürlüğünüz olursa, o kadar fazla yapılandırmaya ihtiyaç duyarsınız” diyor Rasfeld.
    ESBC’nin Almanya’nın en heyecan verici okulu olarak ün kazanmasının temel nedeni, deneysel felsefesinin etkileyici sonuçlar getirmeyi başarmış olması. Rasfeld’in okulu her yıl, Berlin’deki diğer tüm okullar arasında en yüksek notları almayı başarıyor. 2007 yılında sadece 16 öğrenciyle açılan okul, bugün 500 öğrencisi ve yeni başvurulardan oluşan uzun bir listeyle eğitim hayatına devam ediyor.
    Kulaktan kulağa yayılan başarısı göz önünde bulundurulduğunda, Rasfeld’in yaklaşımının ülke çapına yayılması çağrıları hiç de şaşırtıcı değil. Ancak bazı eğitim uzmanları okulun yöntemlerinin dışarıya kolayca aktarılıp aktarılamayacağını sorguluyor. Onlara göre okulun Berlin’deki en gelecek vadeden başvuruları, ancak varlıklı ve ilerici ailelerden gelebilir. Rasfeld ise bu eleştirileri reddederek okulun farklı kesimlerden gelen öğrencilerden oluşan heterojen bir karışım hedeflediğini ısrarla söylüyor. Okulun toplantı salonunda bir haç asılı olsa da ve her okul günü ibadetle başlasa da, mevcut öğrencilerin sadece üçte biri protestan. Öğrencilerin yüzde 30’u göçmen ailelerden geliyor. Yüzde 7’si ise hiç Almanca konuşulmayan ailelerden.
    Her ne kadar ESBC, Almanya’nın 5,000 özel okulundan biri olsa da fiyatlar örneğin İngiltere’deki özel okullarından nispeten daha düşük. Öğrencilerin yüzde 5’i ödemelerden muaf.
    Ancak Rasfeld bile okulun öğrenme yöntemlerine uyum sağlayabilecek öğretmenler bulmanın, öğrencilere aynı şeyi yaptırmaktan çok daha zor olduğunu kabul ediyor.
    Temmuz ayında emekliliği gelmesine rağmen 65 yaşındaki Rasfeld’in hala heyecanla savunduğu iddialı planları var. Okulda bulunan dört kişilik bir “eğitim inovasyon laboratuarı”, ESBC’nin izinden gitmek isteyen okullar için eğitim materyalleri geliştiriyor. Almanya’daki yaklaşık 40 okul, Rasfeld’in bazı ya da tüm yöntemlerini uyarlama sürecine girmiş bile.
    “Eğitimde ancak alttan bir değişim yaratabilirsiniz. Eğer emirler yukarıdan gelirse, okullar buna direnecektir. Bakanlıklar dev petrol tankerleri gibiler; onları altüst etmek çok uzun zaman alır. Oysa bir şeyleri farklı yapabileceğimizi göstermek için ihtiyacımız olan şey çok sayıda sürat teknesi.”

    “Bırakın Sınıf Kurallarını Öğrenciler Koysun!”

    “Okullardaki ‘basit kurallar ve standartlar’ tedavülden kaldırılmalı ve disiplinle ilgili kararların alınmasında öğrencilere yönlendirme olanağı verilmeli” diyor Sean Bellamy. Öğretmen ve İngiltere’deki Sands Okulu’nun kurucularından Sean Bellamy, öğrencilere becerilerin “şiddetsiz iletişim ve uzlaşma” içinde öğretilmesi gerektiğini ve öğrencilerin disiplinle ilgili prosedürlere karar veren konseyler kurmalarının desteklenmesi gerektiğini söylüyor.
    2016 Global Öğretmen Ödülü adaylarından Bellamy şöyle devam ediyor: “Öğrencilerin sınıf kuralları ile ilgili sağduyulu kurallar getirebileceklerine güvenebilmeliyiz. Ve bu tür bir inisiyatifin okulların “daha huzurlu yerler” olmalarını sağlayabileceği gibi aynı zamanda genç insanlara yaşama dair beceriler kazandıracağına inanmalıyız.”
    Sands Okulu, öğrencilerden ve eğitim kadrosundan oluşan bir konseyin, okuldaki yaşam ve derslerle ilgili her tür kararı aldığı İngiltere’deki birkaç demokratik okuldan birisi.
    1987 yılında kurulan okul, bugün yaşları 10 ile 17 arasında değişen 70 öğrenciye sahip. Eğitimci Bellamy’e göre genç insanlar, yetişkinlerin de desteğiyle nasıl eğitim göreceklerini seçebilmeli. Bellamy, kuralların ve standartların ilişkilere müdahale edebileceğini iddia ediyor. Sands Okulu’nda öğrenciler ve çalışan personel birbirlerine ilk isimleriyle hitap ediyor.
    Bellamy soruyor: “Peki ya disiplinle ilgili prosedürler öğrenciler tarafından tasarlansa ne olur? Neden içinde çözümler üretme konusunda bilgili ve becerikli genç insanların olduğu ‘yargı’ konseyleri kurmuyoruz ki?”
    “Ben cezalandırıcı olmayan çözümleri hedefliyorum” diye devam ediyor Bellamy. “Bizim deneyimlerimize göre ceza, öğrencileri düşünmeye sevk etmiyor.”
    Sean Bellamy Sands Okulu’nda öğrencilerle beraber.
    Ancak şunu da ekliyor Bellamy: “Elbette bazı kesin kurallarımız var; örneğin sigara, alkol ve uyuşturucularla ilgili kurallarımız oldukça sabit. Ancak sonuçlar her zaman o kadar sabit olmuyor.”
    Okul politikalarını ana hatlarıyla anlatan Bellamy, yeni kurallar hakkındaki kararlar için önce öğretmen gruplarına başvurulduğunu ve burada üslubun tartışıldığını söylüyor. Çok sayıda öneri, tartışılmak üzere bir okul toplantısında herkesin görüşüne sunuluyor. Burada oylama yapılarak karara varılıyor.
    “Bir kural, çoğunluğun kararı olsa bile, bazen çoğunluk yeterli olmayabiliyor. Örneğin, yeni personelin alınması. Bu konuda çocukların da önemli bir söz hakkı oluyor” diyor Bellamy.
    “Eğer bir çocuk derse 10 dakikadan fazla geç kalırsa, grup çocuğun derse alınıp alınmayacağına karar veriyor. Eğer okulda yemek yiyorsanız bulaşıklarınızı yıkamak zorundasınız. Eğer unutursanız, sorun yok. Ama eğer bunu reddederseniz bir hafta boyunca öğle yemeği yiyemiyorsunuz. Bir çocuk, geleceğe yönelik makul bir yol bulacak olan okul konseyine başvurabiliyor” diye devam ediyor Bellamy.
    Bellamy, eğitim sistemlerinin eğitimde önemli bir püf noktasını gözden kaçırdıklarını ve önemli kararlar vermenin çocuklara eylemlerinin sonuçlarını anlamayı öğrettiğini düşünüyor.
    “İki yaşındaki çocuklar ne yapmak istedikleriyle ilgili zekice kararlar alır, ama 11 yaşındakiler bocalar. Çocuklar gerçekten zekidir. Ve bu zekanın bir bölümü karar vermekten ve hata yapmaktan kaynaklanır. Bütün olay, eylemlerinin sonuçlarını anlamalarıdır.”
    “Bence okullar insanların duyarlılık ve bilgelik kazanabilecekleri ve hata yapabildikleri yerler olmalı. Eğer her şeyi test için öğretirsek, bunu asla başaramayız.”
    “Çocuklara kendi eğitimlerini etkileme fırsatı vermek, onların eğitim isteklerini artırabilir” diyen Bellamy şöyle devam ediyor: “Kendi fikrinizin bir okulu değiştirebileceğini gördüğünüz demokratik bir ortamdaysanız, dünyayı gerçekten değiştirebileceğiniz inancına sahip olursunuz.”
    “Demokratik okullara yatırım yapılmalı. Çocukları dinlemelisiniz; o zaman size hayatlarını neyin değiştireceğini söylemeye başlayacaklardır.”
    “Tanıştığım her öğretmen, çocukların yapabileceklerinin en iyisini yapmaları arzusunu taşıyor” diyor Bellamy, “Ama ‘en iyi’nin tanımı yıllar içinde çok değişti. Okullar ‘en iyi ürün’ fabrikalarına dönüştü.”

    Okulda Farkına Bile Varmadan Öğrendiğiniz Üç “Yıkıcı” Şey

    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu fark edersiniz.
    Lisedeydim. 16 yaşındaydım ve çok öfkeliydim. İngilizce öğretmenim bize bir yaratıcı yazı ödevi vermişti: Lisede olmakla ilgili herhangi bir şey yazın. Herhangi bir şey.
    Ben de bir okul katliamıyla ilgili radikal bir hikaye yazdım. Hikayem berbat bir not aldı. Tıpkı okuldaki çoğu yazı ödevim gibi. Her zaman aynı eleştirileri alıyordum: Bana verilen ödev konusunu saptırıyordum; yazdıklarımda çok fazla kişiseldim ve çok fazla şey paylaşıyordum; yazdıklarım bazen saldırgandı ya da fazla tuhaftı.
    Okul beni berbat bir yazar olduğuma ikna etti. Ki bu çok tuhaf çünkü şu anki mesleğim yazarlık. Üstelik tam zamanlı bir yazarım ve tek geçim kaynağım da yazı yazmak. Bu da size gelsin Bay Jacobs! Ve esas ironik olan insanların beni okuma sebebi, okulda aldığım kötü notlarların sebebiyle aynı: Geleneksel konulardan sapıyorum. Aşırı derecede kişiselim ve kendimle ilgili çok şey paylaşıyorum. Hikayelerim bazen saldırgan ya da fazlasıyla tuhaf.
    Eğitim sistemimizin ne öğrettiğini ve nasıl öğrettiğini eleştiren pek çok insan var. Ben bir uzman değilim, bir öğretmen de değilim. Sadece internette bir şeyler yazıyorum ve insanlar bu yüzden beni Facebook’ta beğeniyor.
    Ancak eğitimin bir öğrenme platformu olarak değil ama bir sosyal/duygusal gelişim platformu olarak nasıl işlediğine dair bazı fikirlerim var.
    Geçtiğimiz iki yılda yaptığım araştırmam boyunca, kendimizi nasıl tanımladığımız ve bunun mutluluğumuz için ne anlama geldiği konusunda çok şey araştırdım. Neden bazı insanlar duygusal olarak istikrarlı ve dengeli oluyor da bazı insanlar olamıyor? Neden bazı insanlar bağımsız olmak ve sorumluluk almak konusunda rahatken bazıları olamıyor?
    Araştırmanın derinlerine daldıkça, büyümekte olan bir çocuk için ne tür dış etkenlerin sağlıklı ya da sağlıksız olduğunu daha net görmeye başladım. Ve sürekli okulu ve şu yazı ödevlerimi düşündüm.
    Çocukluğumuz ve ergenliğimiz, dünyayla ve diğer insanlarla nasıl bir ilişki kuracağımızı keşfetme zamanıdır. Başarının ne olduğunu ve ona nasıl ulaşıldığını öğrenme zamanıdır. İlk değerlerimizi oluşturduğumuz ve kimliğimizin parçalarını ilk oluşturduğumuz zamandır. Şüphesiz okul, bu dönemde üzerimizdeki tek etken değil. Ebeveynlerimiz ve akran grupları çok daha etkili. Ama yine de okul çok büyük bir etkiye sahip.
    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz bir yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu da fark edersiniz.

    1. Başarının başkalarının onayından geldiğini öğrendiniz.

    Bugün insanların, önemli olandan çok önemli gibi görünüyor olanı dikkate aldığı bir kültürde yaşıyoruz. Bakınız: Kardashian kardeşler, Donald Trump, tüm Instagram kullanıcılarının yüzde 63’ü, rap albümleri yapan sporcular vs.
    Bunun pek çok sebebi var, ama en büyük sebebi büyürken başka insanların standartlarının onayına göre ödüllendirilmiş ya da cezalandırılmış olmamız, kendimizinkine göre değil. Yüksek notlar al. Testlerden geç. Bunlar üretken bir işgücü yaratabilir ama mutlu bir işgücü yaratmaz.
    Dünyanın en iyi reklamcısı olabilirsin, ama sahte ve yalan bir ürünün reklamını yapıyorsan yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi yatırımcısı olabilirsin, ama eğer yolsuzluk ve insan kaçakçılığı üzerinden kazanç sağlayan yabancı firmalara ve ülkelere yatırım yapıyorsan, yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi iletişimcisi olabilirsin ama eğer dini fanatizmi ve ırkçılığı öğretiyorsan, o halde yeteneğin topluma yarar değil zarardır.
    Sana söylenen her şeyi yapmak, çevrendeki insanların onayını kazanma amacından başka bir şey değildir. Başkalarının standartlarını memnun etmektir. Büyürken, “Bu çok anlamsız. Bunu neden öğrenmem gerekiyor ki?” şikayetini kaç kez duydun? Peki ya yetişkinlerin, “Ne yapmak istediğimi bile bilmiyorum, tek bildiğim mutsuz olduğum” dediğini kaç kez duyuyorsun?
    Bizim sistemimiz performans odaklı, amaç odaklı değil. Taklitçiliği öğretiyor, tutkuyu değil.
    Üstelik performans odaklı öğrenme etkili bile değildir. Eğer matematik ve fizik, arabaları çok seven bir çocuğa sevdiği şeyler aracılığıyla anlatılabilse o çocuk matematik ve fizik öğrenmekten çok daha büyük keyif alacaktır. Aklında çok daha fazla şey kalacaktır ve kendi başına daha fazla keşfetmeyi merak edecektir.
    Ama eğer öğrendiği şeyin “neden”inden sorumlu değilse, o zaman öğrendiği şey fizik ya da matematik olmaz, sadece birilerini mutlu etmek için öğreniyormuş gibi yapmak olur.Ve bu bir kültürün içine işlemek için çok kötü bir alışkanlıktır. Yüksek verimli ama özgüveni düşük insanlardan oluşan bir kitle üretir.
    Son yıllarda, ilgili ebeveynler ve öğretmenler bu “özgüven” meselesine çare olarak çocukların kendilerini başarılı hissetmelerini kolaylaştırmayı buldular. Oysa bu, problemi sadece daha da kötüleştirdi. Çocuklara, özdeğerlerini başkalarının onayına dayandırmayı öğretmekle kalmıyorsunuz, aynı zamanda bu onayı kazanmak için aslında hiçbir şey yapmalarına gerek kalmadığını da öğretiyorsunuz.
    Bir noktada eğitime mutlaka kişisel amaç ilave edilmelidir. “Neden” sorusu öğrendiğin şeye mutlaka eşlik etmelidir. Sorun herkesin “neden” sorusunun kişisel olması ve bunun ölçülmesinin imkansız olmasıdır. Özellikle de öğretmenler bu kadar fazla çalışıp bu kadar düşük maaşlar alıyorken.

    2. Hatanın bir utanç kaynağı olduğunu öğrendiniz.

    Bu yılın başlarında “insanüstü” birisiyle tanıştım. Dört üniversite okumuştu. Buna MIT ve Harvard’dan aldığı master ve doktora dereceleri de dahildi. Kendi alanında en tepelerde yer alıyordu. En prestijli danışmanlık firmalarından birinde çalışmış ve önde gelen CEO ve yöneticilerle birlikte çalışarak bütün dünyayı dolaşmıştı.
    Ve bu insan bana kendisini tıkanmış hissettiğini söyledi. Kendi işini kurmak istiyordu ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Ne yapmak istediğini bilmediği için tıkanmamıştı. Ne yapmak istediğini gayet iyi biliyordu. Kendini tıkanmış hissediyordu, çünkü bunun yapılacak doğru bir şey olup olmadığını bilmiyordu.
    Hayatı boyunca ilk denemede doğru yapma sanatı konusunda uzmanlaştığını söyledi. Okullar sizi böyle ödüllendirir. Şirketler sizi böyle ödüllendirir. Size ne yapmanız gerektiğini söylerler ve siz de hedefi on ikiden vurursunuz. Ve o her zaman sürekli on ikiden vuranlardandı.
    Ama iş yeni bir şey yaratmaya, inovatif bir şey yapmaya, bilinmeyene adım atmaya geldiğinde, bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Korkuyordu. İnovasyon hatayı gerektirir ve o nasıl hata yapılacağını bilmiyordu. Daha önce hiç hata yapmamıştı!
    Malcolm Gladwell, Davut ve Golyat isimli kitabında inanılmaz derecede başarılı insanların ne kadar yüksek bir oranda dislektik ve/veya lise terk olduklarından bahseder. Gladwell’in buna basit bir açıklaması var: Bunlar, her ne sebeple olursa olsun, hayatlarının erken dönemlerinde hataya ve başarısızlığa alışmaya zorlanmış yetenekli insanlar. Hatalara karşı rahat olmak, daha fazla hesaplanmış riskler almalarını ve daha sonra başkalarının bakmadığı fırsatları görmelerini sağladı.
    Hata bize yardım eder. Bizler böyle öğreniriz. Hatalı iş başvuruları bize nasıl daha iyi başvuran olabileceğimizi öğretir. Hatalı ilişkiler bize nasıl daha iyi birer eş olabileceğimizi öğretir. Sonradan batan ürünleri ya da hizmetleri piyasaya sürmek, bize nasıl daha iyi ürünler ve hizmetler yaratabileceğimizi öğretir. Hata büyümeye giden yoldur. Ancak yine de beyinlerimize durmadan, hatanın asla kabul edilemez olduğu ve yanlış yapmanın utanılacak bir şey olduğu “çakılır” adeta. Ve aynı zamanda tek bir şansınızın olduğu ve eğer onu batırırsanız, kötü bir not alacağınız her şeyin sona ereceği…
    Oysa hayat hiç de böyle işlemez.

    3. Otoriteye bağlı olmayı öğrendiniz.

    Bazen okuyuculardan bana hayat hikayelerini anlattıkları ve ne yapmaları gerektiğini söylememi istedikleri e-mailler alırım. Anlattıkları genellikle inanılmayacak kadar kişisel ve karmaşıktır. Benim cevabım da genellikle “Hiçbir fikrim yok” olur. Bu insanları tanımıyorum. Neye benzediklerini bilmiyorum. Değerlerinin neler olduğunu bilmiyorum ya da ne hissettiklerini ya da nereli olduklarını. Ben sadece bir yazarım, nereden bilebilirim ki?
    Sanırım çoğumuzda, bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen birilerinin olmaması korkusu var. Ne yapmanız gerektiğinin söylenmesi rahatlatıcı olabilir. Güvende hissettirebilir çünkü sonuç olarak başınıza gelecekler için asla kendinizi sorumlu hissetmezsiniz. Sadece hareket planını takip edersiniz.
    Otoriteye bağımlılık, tıpkı amaç yerine performansa odaklanmak gibi, sanayi tarihimizin bir eseridir. Bundan 100-200 yıl önce itaat büyük bir sosyal değerdi. Toplumun gelişmesi için gerekliydi.
    Bugün körü körüne itaat, problemleri çözmekten çok problem yaratıyor. Yaratıcı düşünmeyi öldürüyor. Akılsızca papağan gibi tekrar etmeyi ve anlamsız kesinliği teşvik ediyor.
    Bu, otorite her zaman zararlıdır anlamına gelmiyor. Otoritenin hiçbir amaca hizmet etmediği anlamına da gelmiyor. Otorite her zaman var olacaktır ve iyi işleyen bir toplum için her zaman gerekli olacaktır.
    Ancak hepimiz hayatlarımızdaki otoriteyi seçebilmeliyiz. Otoriteye bağlılık asla zorunlu ve sorgulanamaz olmamalıdır. İster dini bir lider olsun, ister patronunuz, öğretmeniniz ya da en iyi arkadaşınız. Hiç fark etmez. Kimse sizin için en doğru şeyin ne olduğunu sizin kadar iyi bilemez. Ve çocukların kendileri için bu gerçeği keşfetmelerine izin vermemek, belki de en büyük hatalardan biri olabilir.

    KAYNAK
    Kaynakların ilk adresini paylaştım arkadaşlar bana doğru geldiği için.

    Edgar Morin – Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Matematiksel

    https://www.edutopia.org/...ow&utm_term=link

    https://medium.com/...-boring-221cc1a67576

    https://www.theguardian.com/...own?CMP=share_btn_fb

    http://www.telegraph.co.uk/...ducation-expert.html
  • Düzen konusunda bir dayanak noktası verin bize, yerküreyi yerinden oynatırız.
    Mihail Bulgakov
    Sayfa 238 - Can Yayınları