• KARACAOĞLAN’IN DÜNYAYA GELİP DE BAŞINA HAL GELDİĞİ YER
    Bir memlekette iki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hiç evladı yoktu. Halleri müsait idi. Bir gün o iki kardeş birbirine dediler ki:
    — Bizim evladımız yok. Cenabı Allah’a yalvarsak da bize evlat verme’ m’ola? dediler. “Yarabbi, bize birer evlat ver,” dediler. “Zenginlik verme evlat ver. Sonra ocağımız kör, yurdumuz ıssız kalacağına bize bir evlat ver,” dediler.
    Cenabı Allahın hoşuna geldi, ikisine de evlat verdi. Birisinin dokuz ay dokuz saattan sonra bir kızı oldu. O dünyaya geldiğinde, köyde birisinin de bir oğlu oldu. Kahvede otururken söz açıldı da:
    — Bugün köyümüzde bir kızla bir oğlan dünyaya gelmiş, her ikisi de bir saatte, bir saniyede.
    Mecliste dediler ki:
    — İkisi de bir günde bir saatte meydana gelen kızla oğlanı birbirine vermeli, nişanlamalı.
    O onu alır, dediler.
    Bunun babası vekâlet hesabıyla kızına vekil olaraktan, “Allahın emriyle ben kızımı bu komşumun oğluna veriyorum,” dedi. Ve oğlanın babası da, “Vekâlet hesabıyla ben oğluma alıyorum,” dedi.
    Nişan merasimini yaptılar. Bir ay sonra Karacaoğlan dünyaya geldi. Karacaoğlan’ın babası kardeşine dedi ki:
    — Biliyorsun ki, benim karım da hamiledir. Sen bu kızı vermesen de ben başkasının kızına düğür gitmesem olmaz mıydı?
    Kardeşi dedi ki:
    — Köyde adetmiş. Beni halime koymadılar. Fakat şöyle bir mesele var ki, büyür de yetişirlerse, ben emmimin oğlunu isterim, beşik kertme nişanlımı istemem derse, şer’an nikâhsız olur.
    Kızın ismi Senem’dir. Ve o Senem’in dünyaya geldiği gün verdikleri nişanlısının ad da Mahmut’tur. O Mahmut’a da dediler ki:
    — Senem senin dünyaya geldiğin gün geldi. Babası sana verdi. Bu Senem’i nasıl olsa kandırırlar; yan et, yön et, gözüne gir. Sen kendine yak, dediler.
    Karacaoğlan’a da:
    — Mahmut’a emminin kızının olduğu gün söz vermişler. Sen emminin kızının, nasıl et et, gözüne gir; onu istemesin, seni istesin, dediler.
    Senem’e de dediler ki:
    — Emminin oğlu daha güzel, daha iyi adam olacak, dediler.
    Velhasıl, Senem emmisinin oğlunu istedi.
    — Öteki oğlana babam vermişse de ben istemiyorum. Varmam, dedi çıktı.
    Velhasılı, Karacaoğlan’a verdiler. Karacaoğlan aldı emmisinin kızını. İkisi de biribirine çok muhabbetlilerdi.
    Karacaoğlan’a türkü söyletmek için bir köyden istettiler. Karacaoğlan düğüne gideceği bir zaman emmisinin kızına dedi ki:
    — Senem ben düğüne gidiyorum, dedi. Sen burda kalıyorsun. Bir haramla konuşma. Ve kim kimseye hayır şer söyleme, dedi.
    Senem dedi ki:
    — Ben haram olarak bir kimseyle konuşmam. Senden başka erkek var m’ola bilmiyorum.
    Velhasılı Karacaoğlan düğüne gitti.
    Şimdi o, şiftahki istemediği nişanlısı, Senem’i boşadıktan sonra… Evvelce nişanlım diye çok âşık olmuştu, çok sevda düşürmüştü. Senem’i alamayınca ah çekerdi her daim. Bir insan birine âşık olursa, elinden bir şey gelmezse daima ah çekerdi. Ve bir insan hasta olursa, inilenirse ve bir insana da âşık olur da alamazsa ah etmeyince rahat olamazdı. Bunu da tecrübeli adamlar bilirlerdi. Mahallede bir karı vardı. O karı, bu adam ah çekince:
    — Oğlum senin bu ah çekişinde bir şey var behemahal. Her ne ise bunu bana anlat.
    Oğlan dedi ki:
    — Sen bilmiyon mu ana benim ah çektiğim işi? dedi. Senem benim nişanlımdı. Köylüler kandırış yaparaktan benden aldılar da emmisinin oğluna verdiler. Onun için ah çekiyorum. Ah çekmezsem rahat edemiyorum.
    Karı dedi ki:
    — Oğlum, insan insana para vermez amma öğüt verir. Senin halihazırda kaç liran var? dedi.
    Oğlan:
    — Altmış madeni liram var, dedi.
    — Satılık şimdi halihazırda neyin varsa onları da sat, yanıma gel de sana bir öğüt vereyim, dedi.
    Altmış liralık da tosununu, değerine değmezine bakmadı, sattı. Karının yanına geldi.
    Dedi ki:
    — Oğlum, biz kızımla suya giderik. Suyu alışın eve kadar gelemek. Orta yerde bir konak yerimiz var, oraya bir dükkân aç, dedi. Çeşitlerini dükkâna düzeceğin bir sırada ben onu suya ileririm, dedi. Biz dükkânın önüne helkeleri indirip de durunca da sen orda bir ah çek, dedi. O ahı çektikten geri, ben sana “Oğlum halin vaktin yerinde, dükkânını kurmuşsun, niçin ah çekiyon?” derim, dedi. Sen o vakit, “buraya geldiniz, su helkelerinizi bırakın da, dükkân açmışsın, hayırlı olsun dükkânın oğlum, demiyorsun bana,” de, dedi. Ona, müteessir kaldım ki, bu karıyla Senem geldiler de hayırlı olsun dükkânın demediler, de. Müteessir kaldım, onun için ah çektim, de. Ben o vakit Senem’e derim ki, “Kızım, böyle bir acar olan bir işlere ‘hayırlı olsun’ demek şarttır. Bu vazifemizi gel, ifa edek. Hayırlı olsun dükkânın diyek şu adama…”
    Senem’e de:
    — Gel kızım, şu adama dükkânın hayırlı olsun, diyek, deyişin…
    Senem dedi ki:
    — Benim kocam âşıklık etmeye giderken, haram ile konuşma, dedi. O adam bana haram. Benim kocam âşıklık etmeye giderken, haramla konuşma, ya sazımın teli kırılır, ya dilim söylemez olur. Keramet ehliyim ben, dedi.
    — Vay kızım, aklıyın hepsi bu mu? O keramete ermiş bir adam olsa, aralıkta âşıklık etmez abtal gibi. Tatlı söz yerden yılanı çıkarır. Bu bir tatlı sözü söyleyelim de, bunun samsasını sucuğunu yiyelim.
    Bu sözü karı deyince, hemen Mahmut’un dükkânına girdiler.
    — Hayırlı olsun dükkânın oğlum, dedi karı. Pazarlığın olsun oğlum, âlem senden alavere etsin. Kâr edesin, hiç zararın olmaya, diyerek biraz taltifledi.
    Şimdi bunlara Mahmut, bir top kutnu karının altına koydu. Bir top kumaş da Senem’in altına koydu. Biraz samsa sucuk getirdi.
    — Şunu kusura bakman, yeyin, dedi.
    Karı dedi ki:
    — Kızım Senem, dedi, bir yiğit kırk yılda meydana geliyor. Bu adam sana evvelden âşık olmuştur. Bu adamı bir gece misafir eyle. Benden bir kimseye sır çıkmaz. Sen de kocandan hiç korkma, bu adamın da gönlünü şaz eyle, dedi.
    Senem:
    — Peki, diye söz verdi.
    Hemen satırlarını eve götürüp geldiler.
    Bakkal Mahmut akşamdan sonra gelerek Senem’le birleştiler. O gece Senem’le şapur şupur ettiler, Allaha çok şükür ettiler. İncir çekirdeği göz çıkarıp deve boku kıç kırdıktan sonra, er avrat gibi sarmaş dolaş oldular, uyuyakaldılar.
    Karacaoğlan’dan alalım haberi. Düğünde, mecliste türkü çağırırken sazının teli kırıldı.
    Hemen ordan yekindi, “Eyvah, benim aklıma gelen gibi mi oldu iş,” deyişin ordan hareket etti.
    Karacaoğlan evine geldi ki, bakkal Mahmut Senem’le sarmaş dolaş olmuş, uyuyakalmış. Hemen kaputunu çıkardı, üstlerine örttü. Geri, düğüne geldi. Sabahleyin sazı omuzuna taktı, eve hareket eyledi.
    Sabahleyin Senem yekindi ki, üstlerinde Karacaoğlan’ın kaputu. Atmış öyle duruyor. Senem sabaleyin kaputu görünce:
    — Gözün kör ola Mahmut, bu muydu bana edeceğin. Karacaoğlan’ın kaputu… Bizi görmüş olmalı, dedi.
    Mahmut dedi ki:
    — Ben Karacaoğlan’dan hayfımı aldım. Kendisi de bildiğini tutsun, dedi.
    Mahmut evine geldi. Senem suç sahibi olduğunu bilince kalbi melil oldu.
    — Ben ne kadar yanıldım, şeytana uydum da, bu emmimin oğlunun namusunu lekeledim, diye pişman, nadim oldu.
    Bir kara donu vardı. Yaslı olduğu vakit giyerdi, giydi. Melil mahzun durdu.
    Karacaoğlan da düğünden hareket etti. Öyle şen bir vaziyetle gülüp oynayarak geliyordu. Senem görünce:
    — Nasıl oluyor mu, nerde kaldın? deyi taltif eder konuşurdu. Gene öyle karşıladı. Karacaoğlan da hiç argın yüz göstermeden konuşarak, “Ben iyiyim, sen nasılsın?” diyerek, eve geldiler. Birkaç dakika evde istirahat ettikten sonra Karacaoğlan:
    — Senem, beni epey zaman[dan] beri türkümü dinlemiyorsun, şu sazımı ver de bir türkü söyleyim de dinle, dedi. Aldı, bakalım Karacaoğlan ne söyledi:

    Boynu uzun güvel ördek
    Dal boynunu sürdün bugün
    Her bakışın bir can eder
    Dertli cana kıydın bugün

    Yücelerden akınırdın
    Lale sümbül sokunurdun
    Ben engelden sakınırdım
    Sen engele uydun bugün

    Boğazında sarı akik
    Zülfler gerdana dökük
    Kalbim melül göğsüm yıkık
    Dostum neler gördüm bugün

    Fani Karac’oğlan fani
    Veren alır tatlı canı
    Sevmediğin kara donu
    Dost karşımda giydin bugün

    dedikten sonra Karacaoğlan dedi ki:
    — Senem, dedi, seninle biz emm’oğluyduk, emmi kızıydık, dedi. Sen benim namusumla oynadın. Ben seni üçten dokuza boşuyorum, dedi.
    Bu merakla Senem bir ulu ağaca bir örme bağladı, asıldı, öldü.
    Sonra bir kişi vardı, Karacaoğlan’ın emmisine dedi ki:
    — Kızın bakkal Mahmut’la görülmüş. Karacaoğlan kızını boşamış. Kızın da varmış, bir ağaca takılmış ölmüş.
    Emmisi:
    — Madem o kız namussuzluk etmiş, şeytana uymuş, kendi eliyle kendini katil etmiş. Çok iyi etmiş, memnun kaldım. Söyle Karacaoğlan’a küçük kızımı vereyim, geçmesin benden, dedi.
    Karacaoğlan’a deyince:
    — Emmin, küçük kızımı vereyim, Karacaoğlan benden geçmesin, diyor.
    Karacaoğlan:
    — Büyük kızını aldım da, küçük kızından ne hayır görürüm, dedi. Bundan sonra evlenmek geçti. Memleketi terkedip, bir dertsiz kul bulursam onunla yaşayacağım, dedi.
    Köyünden çıktı.
    Beş on gün gezdikten sonra, sabahleyin bir yere geldi. Orda bir gelin gördü, gelin çok güzeldi. Sordu geline, dedi ki:
    — Senin kocan var mı, yoksa başın boş mu? dedi.
    Gelin dedi ki:
    — Benim kocam yok. Babam beni her kim on bin lira verirse ona veririm, diyor.
    Şimdi aldı bakalım Karacaoğlan ne söylüyor orada:

    Sabahınan ıras geldim ben bir geline
    Ala gözler seyfi gibi bakıyor
    Görmeden de göğ memesi yoğ imiş
    Felek bizi ışk oduna yakıyor

    Kaşların benzettim illa elife
    Bir örd düştü içerime yakıyor
    Gallemis mi döktün kara zülüfe
    Daim yüzün burcu burcu kokuyor

    Telli mahramayı atmış boynuna
    Kendi güzelliği düşmüş aynına
    Ağ memeler iz eylemiş koynuna
    Gün değerse şimşek gibi balkıyor

    Karacaoğlan da gördüğün öğer
    Altın saç bağları çiğnini döğer
    Kesilmiş kaymak[da] on bini değer
    Gidi yokluk dizginime çöküyor.

    Karacaoğlan oradan hareket etti. Günlerden bir gün, bir köyün içinden geçip gidiyordu. Kahvede köyün ağaları beyleri otururken baktılar ki caddeden bir âşık geçiyor. Gençlerden birisine dediler ki:
    — Şu âşığı çağır, bir türkü söyletek. Türküsünden hisseli kıssalı bir şey anlarsak, hiçbir yere göndermeyek, dediler.
    Hemen âşığı getirttirdiler. Dediler ki:
    — Âşık bize bir türkü söyle, öğüt nasihat gibicesinden. Eğer türkü işimize gelirse, bu köyün içinden ne arzu edersen onu sana vereceğiz, seni bu köylü yapacağız, dediler.
    Karacaoğlan:
    — Bu köyde kalırım amma, dertsiz hiçbir kul var mı? dedi.
    Köylü dedi ki:
    — Bizim köyümüzde hiç dertsiz bir kul yok.
    — Lakin ben burda kalamam ya, size de bir türkü söyleyim, dedi.
    Aldı, bakalım Karacaoğlan ne söyledi:
    Yoldaş olma yol bilmeyen yolsuza
    Selâm verme olur olmaz dinsize
    Komşu olma namussuza arsıza
    Sonunda ırzına hile getirir

    Bir körün gözüne girsen görmezse
    Bir deliye öğüt versen almazsa
    Bir yiğit de kendi kadrin bilmezse
    Akibet başına belâ getirir

    Hey ağalar beğler müşkülüm halda
    Bülbül eğlenir mi yapraksız dalda
    Çok keramet var da bu tatlı dilde
    Yüksekten uçanı ele getirir

    Yaz gelip de beş ayları doğuşun
    Bülbül eğlencesin güle getirir
    Yiğit olan yiğit vemez sırrını
    Kötüler sevdiğin’ dile getirir

    Karacaoğlan der ki bu sözler haktır
    Meclisi meydanda sofrası paktır
    Cehennem diyorlar ateşi yoktur
    Herkes ataşını bile götürür
    Karacaoğlan gelmekte olsun…

    Bir memlekette bir Beyoğlu vardı. Çok zengindi. Parasının sayısını kendi de bilmezdi. Hacılara hocalara çok zekât verirdi. Parasının zekâtını verirdi, fakirlere fukaralara sadaka verirdi. Ekmek sahibiydi, misafir sahibiydi. Serçeleri aç bırakmazdı. Herkesin karnını doyururdu. Günlerden bir gün avradına dedi ki:
    — Biz bu şehirden bir çeyrek saat kadar denizin yakınına bir yüksek konak tutturak. Orada daha iyi misafir sahibi oluruk, orda yaşayak, dedi.
    Denize yakın bir ev yaptırdılar. Şimdi Beyoğlu dedi ki:
    — Bize bir köle lâzım, her ne emredersek onu getirttirek, dedi.
    Bir Arap çocuğu yakaladılar, köle olarak yanlarına aldılar.
    Beyoğlu, avradıyla öyle muhabbetliydi ki, daha dünyaya öyle muhabbetli hiç kimse gelmemişti. Arap çocuğu on on iki yaşına, on beş yaşına değdi. Bir gün Beyoğlu’nun avradı Arap çocuğuna bakınca, gözüne çok hoş, çok şirin göründü. Fikrini bozarak, Arap çocuğunu kandırarak beraber oynaştılar.
    — Ben bu Arapla yarmayı kaynattım. Ben herife ne düzen kullanayım, diye düşünmeye başladı. Hele hasta olayım, deyip bir yatak yazdırdı. Yatağa yattı, “Ölüyom kalıyom, rahatsızım” diye çabalamaya başladı. Beyoğlu geldi:
    — Yahu hatun kişi, ne oldu sana yahu hatun kişi, hasta mı oldun sayrı mı oldun, sana n’oldu, diye sormaya başladı.
    — Ben ölüyom, dedi karısı.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Senin hastalığın çok kötü. İnsan hasta oluşun ölmekliği mi icap eder. İyi olun inşallah, dedi.
    Dedi ki:
    — Ben ölücü bir hastayım. Bundan sonra ben başıma geleceği biliyorum. Fakat öldüğüme kaygı etmiyorum. Ölüm Allahın emri amma, bir kaygım var, dedi. Kaygım şu ki, ben öldükten sonra benden kötü bir karı alın da beni hiç hatırına getirmen, dedi.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Sen ölme, yoksa sen öldükten sonra ben avrat almam. Ölünceye kadar bekâr kalırım, avrat almam, dedi.
    Karısı dedi ki:
    — Beni öyle kandıramazsın. Senin evlenmeyeceğini, benden sonra karı almayacağını bileyim ki, s..ini kes at.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Bu benim karım ağır hasta, nasıl olsa ölecek. Başka da karı almam, bunun bana ne gerekliği var, dedi.
    Yarısından çokçasını kesti attı.
    Karısı bir gün yatıp beş gün yatarken, tatlı düzen yapıyordu. Bir gün yekindi, ölmedi. Birkaç gün bu vaziyette yaşadılar. Karı günlerden bir gün kocasına dedi ki:
    — Herif, sen avrat ben avrat, dünyanın tadını kaçırdık, nasıl olacak? dedi.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Gözü kör olası, sen ölsen de ben kocaya varmazdım, dedin. Sen karı alırsın, dedin. İtimat etmedin. Hazır aletimi kestirdin. Şimdi bu pazar yerinde satılmaz ki, para zoruyla satın alam.
    Karısı dedi ki:
    — Ne yapayım, yanılmışsın. Kıymetini bilememişsin, deyince. Beyoğlu dedi ki:
    — Bunun çaresi yok, sen düşün, bunun bir düşüneceği yok benim için, dedi.
    Avrat dedi ki:
    — Şöyle bir kolaylık düşündüm. Beni boşa, Arabın oğluna nikâh eyle elinle. Ben onunla bazan yıkılayım kalkayım. Sana da eskiki gibi hürmet ikram edeyim. Kimse bilmesin bu vaziyetlerimizi, gene dışardan bakanlar beni Beyoğlu’nun avradı bilsinler.
    Beyoğlu boşadı. Arabın oğluna nikâh etti. Böylelikle yaşıyorlardı.
    Karacaoğlan bir baktı ki (geldi Karacaoğlan gayri), denizin kenarında bir yüksek konak var. “Acaba bu adam dertsiz bir kula benziyor, ben şunun yanına varayım da, şunun kahvecisi olayım,” dedi. Yanına vardı. Beyoğlu’yla odaya oturdular. Kahvesini içti. Yemeğini yedikten sonra, zaman geldi, yattılar. Araboğlu da içeri gitti, hanımla yattı. Karacaoğlan dedi ki:
    — Bu bey harem odasına gitmedi, misafir odasında kaldı. Acaba karısına küskün müydü?
    Karacaoğlan yatağın içerisinde bir malihülyaya daldı. “Acep benim gibi de dertli kul var m’ola? Emmimin kızını terkedince namusuna leke geldi, memleketimi terkettim,” dedi, bir “ah” çekti.
    Beyoğlu da bir mali hülyaya daldı. “Acaba benim gibi de bir dertli kul var m’ola? Benim karım bu vaziyete getirdi beni, ne kadar dertli kul oldum,” deyi o da bir “ah” çekti.
    Karacaoğlan dedi ki:
    — Baba, benim derdim var. Ben ah çekiyom, sana n’oluyor?
    Bey oğlu dedi ki:
    — Benim derdimi bir dağa yükletseler dağ götüremez. Anca ben götürüyorum, dedi.
    — Söyle derdini, dedi Beyoğlu’na Karacaoğlan.
    Aldı bakalım Beyoğlu ne söyledi:

    Sevdiğim giydi de yeşil alları
    Yakın etti ırakdaki yolları
    Taze taze bitirdiğim gülleri
    Ah nideyim bir köleye yoldurdu

    Yekin sevdiğim de kuşağı kuşan
    Del(i)-olur da senin derdine düşen
    Hoş geldin deyip de sarıp sarmaşan
    Muhabbeti ara yerden kaldırdı

    İndirdi de kömür gözlerin indirdi
    İndirdi de bir kötüyü bindirdi
    Dost başa bakar düşman ayağa
    Düşmanımı şad eyledi güldürdü

    Bakın hele Beyoğlu’nun haline
    Döner değirmen bu çeşmim seline
    İnanman ağalar (da) dostun diline
    Bakın beni serseriye yeldirdi

    deyip kestikten sonra Karacaoğlan dedi ki:
    Kulak verdim çar köşeyi dinledim
    Bizim için gıybet eden çoğ imiş
    Bilemedim emmi dayı kıymetin
    Arkamızda bir karlıca dağ imiş

    Annacımda yeşil yapraklı dağlar
    Hastanın halinden ne bilir sağlar
    Her nereye varsan dertliler ağlar
    Gezdim şu dünyayı dertsiz yoğ imiş

    Karac’oğlan der ki gidip gelmeden
    Ben usandım el içinde yelmeden
    Çok yaşayıp mihnetinen ölmeden
    Az yaşayıp bir dem sürmek yeğ imiş

    dedi kesti. Karacaoğlan orda durmadı, çıktı hareket etti. Beyoğlu da böylelikle öldü. O zamanın adamı:
    — Aman, her gün gelir geçer. Geçmeseydi Beyoğlu’nun günü geçmez, dönmezdi, derlerdi…
    Karacaoğlan ordan ileri varışın bir gelinle bir kız görür.
    Gelin dedi ki:
    — Şu gelen oğlan beni beğenir.
    Kız dedi ki:
    — Beni beğenir, seni beğenmez, dedi.
    Bunlar bu iddiayı ettiler. Gelin aldı, ne söyleyecek bakalım:
    — Bir kızınan bir gelinin kasdi var
    Gelin der ki: İrengimiz al olur
    Ala göze siyah sürme çekersem
    Gözü kanlı yiğitlerden gel olur


    — Kız derkine:
    Şu canımın kastine
    Dostu olan gül gönderir dostuna
    Bir yiğit de otursa ağ göğsünün üstüne
    Ala karlı mor sümbüllü yayl’olur


    — Haydi kız seniynen mahkem(e)’olalım
    Kadıdan müftüden fetva alalım
    İkimiz de birer alma sunalım
    Yetgini dururken hamı kim alır


    — Almanın sağlamın’ yüke tutarlar
    Uluğun’ çürüğün’ suya atarlar
    Tere yağı oğul bala katarlar
    Var git gelin var git ergen ben(i)’alır


    — Gelin der ki: Çeşit çeşit başım var
    Baş altında hilal gibi kaşım var
    Kız senin de bir gecelik işin var
    İkincisi kervan gider yol olur

    — Yaz gelip de beş ayları doğma mı
    Hakk’ın irahmeti yere yağma mı
    O bir gecem bin geceni değme mi
    Gözü kanlı koçyiğide bal olur

    — Karac’oğlan der ki dağlar meşesi
    İki güzel birbirine düşesi
    Biri gül biri top mor menevşesi
    Karac’oğlan ikinize kul olur
    deyip kesiyor.

    Karacaoğlan ordan gitti, birkaç gün sonra karşısına bir kız rastgeldi. Aldı bakayım ona karşı Karacaoğlan ne söyler:
    Aşağıdan gelen yelkenli gemi
    Yiyelim içelim sürelim demi
    Teknede bulursam yutarım seni
    Havadaki uçan turnayısan da
    Aldı kız:
    Oğlan ben de bir kaşıcak karayım
    Gören âşıklara cevrü belâyım
    Küffardan yapılmış demir kaleyim
    Alaman Hazreti Ali’yisen de
    Aldı Karacaoğlan:
    Kız benim sana da çokça ahdim var
    Yalan dünyada daha medhim var
    Demirden kalene tunçtan topum var
    Sökerim dünyanın suruyusan da
    Kız aldı:
    Oğlan, meylimi de meyline katmam
    Dinin hak ise de dinine tapmam
    Senin dediğin de şu yola gitmem
    Varmam Mevlâ’nın sevgili kuluyusan da
    Karacaoğlan aldı:
    Kız meylini meylime de katarım
    Hak dinin var ise ona taparım
    Hamddan (?) üstüne köprü çatarım
    Geçerim Tuna’nın seli isen de
    Kız:
    Oğlan ne çok çalınıyon bizim kaleme
    Yaşım küçük dayanaman belâma
    Sırrını verme de cümle âleme
    Gel sarılak oğlan deli isen de
    Karacaoğlan:
    Karac’oğlan der ki yüce dağ imiş
    Etirafı bahçe ile bağ imiş
    Kız seni sınadım sabrın yoğ imiş
    Almam şimden sonra hürü isen de
    deyip kesiyor. Burdan Karacaoğlan gider. Gördüğü güzele, önüne gelene türkü yakar…
    (Yarım kalmış olan bu hikâye, Andırın’ın Çiçekli köyünden 1315/ 1899 doğumlu İbrahim İnekçi’den derlendi. O da, Andırın’ın Tokmaklı köyünde oturan, doksan dokuz yaşındaki Âşık Mehmet’ten öğrendiğini söyledi.)
  • Bir varmış bir yokmuş...
    Kiminde az olan, kiminde çokmuş.
    Karnı tok olanın gözü aç, gözü aç olanın karnı tokmuş.
    Vur vuranın, kır kıranın, Ali kıran baş kesenin çok olduğu bir yerde,
    insafın hiç olmadığı bir zamanda bir ülke varmış.
    Bu ülkede yaşayanlar yılın bir günü tartılırlar, kim daha ağır gelirse,
    o ülkenin kralı olurmuş. O yüzden orada yaşayanlar,
    kral olabilmek için durmadan dinlenmeden yerler, içerlermiş ki,
    şişmanlasınlar da tartıda ağır çeksinler.

    O ülkede cılız, sıska, kanı iliği kurumuş biri varmış.
    O da öbürleri gibi, gece gündüz,
    - Ah bir kral olsam, ah bir kral olsam... der dururmuş...
    Böyle dermiş ama, gözünde yaşı var, tasında aşı yokmuş.
    Ne yesin, ne içsin de şişmanlasın?..
    Bir gece, kulübesinde hart hart kaşınmaya başlamış.
    Hem tatlı tatlı kaşınır, hem de biyandan acı acı düşünürmüş:
    - Ah, nasıl bir kral olsam, ah nasıl bir kral olsam...
    Kemiğine yapışan derisini bişey ısırıp duruyormuş.
    Adam, elini sırtına atmış, bacaklarının arasına bakmış.
    Bitürlü bu ısıran şeyi bulamamış.
    Elinden başka bişey gelmeyince de boyuna kaşınır, durmadan da,
    - Kral olsam, kral olsam... dermiş. O böyle söylenirken,
    kulağına vızıltı gibi bir ses gelmiş. Kulak kabartmış.
    Vızıltı şöyle dermiş:
    - Bu adamın da, hiç kanı canı yok... Adam sabaha kadar,
    - Ah kral olsam... deyip kaşındıkça, o vızıltı da,
    - Bunda ne kan, ne can var... dermiş. Sıska adam,
    - Kimdir o?.. diye karanlığa sormuş. Karanlıktan vızıltı,
    - Benim!.. Ben, tahtakurusu!.. demiş.
    - Neredesin?
    - İki kürek kemiğinin ortasında.
    - Şöyle gel de seni göreyim...
    Tahtakurusu, adamın sırtından dizine gelmiş.
    Açlıktan zar olmuş bir tahtakurusu, karnında bir sıkımlık kan yok.
    Adam,
    - Ne söylenip duruyorsun?.. demiş. Tahtakurusu da ona,
    - Bütün gece vücudunda dolaştım, emecek bir damla kan bulamadım.
    Ya sen ne söylenip duruyorsun?.. demiş.
    Adam, tahtakurusunu iki parmağının arasına almış,
    tam ezeceği sırada tahtakurusu,
    - Beni ezme, ben senin kral olmana yardım ederim... demiş.
    - Sen bir tahtakurususun,benim kral olmama nasıl yardım edersin?
    - Sen beni besle, ben de seni beslerim. İkimiz de şişmanlarız. Sen şişmanlayınca kral olursun, ben de senin
    sayende yaşarım.
    - Peki ben seni nasıl besleyeyim?
    - Senin hiç düşmanın yok mu? Beni düşmanlarının yanına götür, bırak.
    Ben onların kanını emerim. Öyle emerim ki şaşarsın.
    Eme eme kanlarını kuruturum.
    Sen de onların nesi var nesi yoksa hepsine konarsın.
    Tahtakurusunun bu sözleri sıskanın aklına yatmış ama,
    düşünmüş taşınmış, hiçbir düşmanı yok...

    Tahtakurusuna,
    - Benim düşmanım yok ki... demiş. Tahtakurusu da ona,
    - Nasıl olur? demiş, yeryüzünde her yaratığın düşmanları vardır.
    Senin de düşmanın vardır ama, haberin yok.
    Hele bir düşün bakalım... Adam düşünmeye başlamış:
    - Acaba düşmanım kim? Şu mu, bu mu, o mu, yoksa öbürü mü?
    Tahtakurusu,
    - Bu saydıklarının belki hepsi de senin düşmanlarındandır da sen bilmiyorsun.
    En korkunç düşman, sana güler yüz gösteren sinsi düşmandır... demiş.
    Adam,
    - Doğru... demiş, tahtakurusunu alıp, bir komşu evin penceresinden
    içeri bırakmış... Kendisi de çullarının arasına girip uyumuş.

    Ertesi gece yine,
    - Ah bir kral olsam, ah bir kral olsam... deyin dururken,
    o sesi yine duymuş ama, daha kalınlaşmış bir sesmiş.
    Bir de bakmış, tahtakurusu. Ama tombul bir tahtakurusu,
    - Bak, bir gecede fıstık gibi oldum, beni götür de düşmanının
    kanını emeyim... demiş.
    Adam yine komşusunun evine götürmüş tahtakurusunu.
    Daha ertesi akşam, fındık kadar irileşen tahtakurusu yuvarlana yuvarlana gelmiş,
    - Bak gördün mü, ne kadar oldum, demiş, bana sen düşmanlarının
    kanını emdir, daha da büyürüm.
    Adam,
    - Sen şişmanlıyorsun ama, demiş, bana bişey olduğu yok.
    - Acele etme, çok geçmeden sen de o kadar şişmanlayacaksın ki,
    sonunda seni kral yapmak zorunda kalacaklar.
    Adam, her gece tahtakurusunu komşusunun evine bırakır,
    ertesi gece tahtakurusu döner gelirmiş. Gelirmiş ama,her seferinde
    biraz daha irileşerek. İrileşe irileşe, ceviz kadar, elma kadar, fare kadar olmuş.
    Fare kadar olunca, komşusu artık bu tahtakurusunun yüzünden
    evinde duramaz olmuş, çoluğunu çocuğunu alıp başka bir yere çıkmış.
    Sıska da, komşusundan boşalan eve taşınmış.
    Ağaçlarındaki meyveleri, bahçesindeki sebzeleri yemeye başlamış.
    Böyle böyle sıskacık adam da toplanmış, az çok kendine gelmiş.

    Ama tahtakurusu,
    - Benim karnım aç, bana emecek kan bul!.. dermiş. Adam boyuna,
    "Acaba benim düşmanım kim?" diye düşünürmüş.
    - Dün sabah filan kişi hatırımı sormadı, sakın düşmanım olmasın?
    - Yoksa benim düşmanım falanca mı? Evet, o olacak.
    Çünkü hiç bana selam vermiyor!
    - Belki de düşmanım işte şudur. Şimdiye kadar hiç bana yardım etti mi?
    Tahtakurusunu alır, her gece bir düşmanın evine salıverirmiş.
    Tahtakurusu da düşman kanı eme eme, kedi kadar olmuş,
    derken tavşan kadar olmuş. Bir evden içeri girdi mi,
    kim varsa gırtlağına yapışır, kanını emer, öldürürmüş.
    Tahtakurusunun sahibi de, ölen adamın evine, malına konarmış.
    Konunca da yer içer, şişmanlarmış. Ama tahtakurusu hiç durmaz,
    - Bana düşmanını göster, kanını emeceğim. Benim karnım aç!.. dermiş.
    Artık tahtakurusu azgın bir buldog köpeğine dönmüş.
    Kimi görse hırlar, üstüne atılırmış. Sahibine karşı da, sadık bir köpek gibiymiş.
    Hiç onun sözünden dışarı çıkmazmış. Adam, tahtakurusunu iplerle bağlamış. Tahtakurusu ipleri sökmüş. Zincire bağlamış, zincirleri koparmış.
    Kan emip, karnı doyduğu zaman yatıp uyuyor,
    karnı acıkınca bitürlü uslu durmuyor, hep bağırıyormuş:
    - Karnım aç, bana düşman bul, kanını emeceğim...

    Adam, birisinin kızını ister, kızı vermezlerse onu düşman bilirmiş.
    Hemen tahtakurusunu üstüne salarmış adamın.
    Birisi yanlışlıkla ayağına bassa,
    - Vay benim düşmanımsın!.. diye onu tahtakurusuna yedirirmiş.
    Tahtakurusu boğa kadar olmuş. Adam da şişmiş de şişmiş.
    Sonunda kral seçimi için, tartılma zamanı gelmiş.
    Herkes gibi o adam da tartılmış. Adam o kadar ağırmış ki, tartıldığı
    odun kantarı çekmemiş, kopmuş.
    Ahali,
    - Şimdiye kadar başımıza hiç bu kadar büyük bir kral gelmedi.
    Tarihimizin en büyük kralı... Yaşasın Büyük Kral!..
    diye alkışlayarak yeni kralı saraya taşımışlar.
    Azgın tahtakurusu da kralın yanı başında tahtın yanına kurulmuş.

    Gece otunca tepinmeye, bağırmaya başlamış:
    - Karnım aç... Kan isterim, can isterim!.. Kral, Baş Nazırını çağırmış,
    - Krallığımızın içinde bana düşman olanlar kimlerse, çabuk bul getir... demiş.
    Baş Nazır,
    - Aman efendimiz, demiş, ülkenizde hiç kimse size düşman değildir.
    Siz zorla kral olmadınız ki... Sizi millet tarttı.
    Herkesten ağır geldiğiniz için kral oldunuz. Sizin düşmanınız yoktur.
    Kral,
    - Olamaz öyle şey, diye bağırmış, ben bir kral olayım da benim
    düşmanlarım olmasın... Çabuk, bana düşmanlarımı bulup getirin!

    Baş Nazır bu işe şaşmış ama, ne yapsın. Kralın fermanı...
    Bütün nazırlara, nazırlar da kendilerinden sonra gelenlere emir vermiş.
    - Nerede kralımızın düşmanı varsa tutup getirin! Başlamışlar düşman aramaya...
    Ama düşman yok. Baş Nazır,kendi başından korktuğu için,
    - Her kim sağa bakarsa kralımızın düşmanıdır, tutup getirin!.. demiş.
    Bu emri duymayıp sağa bakanları kralın düşmanı diye getirmişler.
    Tahtakurusu, bunları bir solukta yemiş. Yemiş ama doymamış:
    - Ben kan isterim, karnım aç!..
    Başını duvarlara vurdukça sarayın temelleri sarsılırmış.
    Baş Nazır,
    - Her kim sola bakarsa kralımızın düşmanıdır... demiş.
    Hiç kimse sağa sola bakamaz olmuş. Yanlışlıkla bakanları tutup getirmişler.
    Fil kadar olan tahtakurusu bunların üzerine atılıp kanlarını emmiş, daha da şişmiş.
    - Karnım aaaç!.. diye bağırdıkça yer gök sarsılırmış.
    Tahtakurusuna düşman bulabilmek için, ileri bakan, geri bakan, aşağı bakan,
    yukarı bakan, hep düşman sayılmış. Artık o ülkedekiler, kralın düşmanı
    sanılıp da canlarından olmamak için, gözlerini kapamışlar, hiçbir yere bakmamışlar.

    Ama kral,
    - Bana düşman lazım. Çabuk düşman bulun!.. diye kükremiş.
    Nasıl kükremesin? Kan eme eme saraya sığmayacak kadar irileşen
    tahtakurusu, öyle azmış ki, krala bile,
    - Ya bana emecek kan bulursun, ya senin kanını emerim!.. demeye başlamış.
    Kral, düşman bulamazsa, kendi canından olacak. Kralın düşmanı olmamak
    için hiç kimse de evinden dışarı çıkmıyormuş. Ne yapsınlar?
    O ülkede bir "Düşman Arama - Bulma" örgütü kurmuşlar.
    Tahtakurusuna her gün daha çok düşman gerekli olduğundan, örgüt de
    gündengüne genişliyor, büyüyormuş. Herkes kendi canını korumak için, birini,
    - Bu, kralımızın düşmanıdır!.. diye haber vermeye başlamış.
    Ama bitürlü tahtakurusunun karnı doymuyormuş. Nasıl doysun?
    Kan emdikçe şişiyor, şiştikçe acıkıyormuş.

    Evlerinde gizlenen insanları zorla dışarı çıkarırlar,
    - Bugün günlerden nedir? diye sorarlarmış.
    Günlerden çarşambaysa,
    - Bugün çarşamba... diyenleri kralın düşmanı diye yakalar,
    tahtakurusunun önüne atarlarmış.
    Artık herkes çarşambaya, perşembe demeye başlamış.
    Ama bu da yetmemiş. Tahtakurusunun ayaklan yerde,sırtı bulutlarda.
    O kadar büyümüş. Krala hırlar,
    - Bana emecek düşman kanı bul, karnım aç! Yoksa seni yer yutarım!.. dermiş.
    Kral, tahtakurusunun korkusundan, çevresindeki herkesi düşman
    görmeye başlamış. Sarayda kim varsa,
    - Siz benim düşmanımsınız!.. diye bağırır, onları tahtakurusunun fırın ağzı
    kadar geniş, alevli ağzına atarmış.
    Bütün nazırları, baş nazırları, en yakınlarını bile tahtakurusuna vermiş.
    Sonunda "Düşman Arama - Bulma" örgütünü de tahtakurusuna yedirmiş.

    Tahtakurusu o kadar büyümüş ki, hantal, iri vücudu, bütün ülkenin üstüne
    çökmüş. Çenesini açıp, boğa yılanı gibi dilini krala uzatıp,
    - Karnım aç!.. Bana emecek kan bul!.. demiş.
    Kral sağına bakmış, soluna bakmış, arkasına bakmış, önüne bakmış,
    kendisinden başka kimse yok. Başlamış kaçmaya.
    Ama nereye kadar kaçacak? Koca kral, tahtakurusunun yanında pire
    kadar bile kalmıyormuş. Tahtakurusu, parmağının ucundaki ağaç dalı
    uzunluğundaki bir kılla kralı yakalamış.
    - Bana düşmanını göster, onun kanını emeyim. Karnım aç!.. diye
    alev alev solumuş. Kral ağlamış, yalvarmış, tahtakurusunun önünde
    yere kapanmış. Ama hiçbiri para etmemiş.
    - Bana düşmanını göster, kanını emeceğim.
    - Kralın sağ elinin işaretparmağı kendi göğsüne uzanmış.
    Tahtakurusu, hüüp diye, dünyanın en büyük kralını yutuvermiş.
    Aziz Nesin
    1.Basım Düşün Yayınevi 1958, Bilgi Yayınevi 1966-1971, Tekin Yayınevi 1974-1976, Karacan Yayınları 1982, Adam Yayınları 1987-1993, Nesin Yayınevi 2004