• Herkesi olduğu gibi kabul etmek en doğrusu!
    Dostoyevski
    Sayfa 114 - Anonim Yayıncılık, Çeviri: Özgür Berkkaya, 1. Baskı: 2016, İstanbul, Kapak Tasarımı: Ahmet Yanar
  • Özete geçmeden önce Stefan Zweig hakkında kısa bir bilgi vermek yerinde olur. Naziler yüzünden ülkesini terk etmek zorunda bırakılan Stefan Zweig satranç kitabını yazdıktan sonra, ikinci dünya savaşının ruhunda yarattığı acı sebebiyle karısıyla birlikte intihar etmiş bir yazardır.

    New York'tan kalkıp Buenos Aires'e gidecek olan bir yolcu vapurundaki çarpıcı bir "uzun öyküyü" anlatmaktadır kitabımız. Bu vapuru sıradanlıktan ardındıran koşullar ise, içerisinde, Nazi şiddetini görmüş, yeteneği açığa hiç çıkmamış yaşlı bir satranç ustasıyla, bu oyun tahtasında dünya şampiyonu olarak tanınan, zeka geriliğinin belirtlerini gösteren Mirko Czentovic'in bulunması ve birkaç gün sonra kıran kırana her ikisinin satranç tahtası üzerinde zihinsel yetenekleriyle mücadele edecek olmasıdır.

    Babasının ölümünden sonra bir papazın yanına aldığı Mirko, 14 yaşında hesap yapması gerektiğinde dahi parmaklarından yardım alan, kendisine yüzlerce defa anlatılan harflere hala bomboş bakan, hantal işleyen bir beyne sahiptir. Fakat, yaklaşık her akşam satranç oynayan papaz ve jandarma çavuşunu gözlemlemesi sayesinde, bu dalda dünya şampiyonluğunu elde eder. Yüce unvanla onurlandırılan Mirko, kültürsüzlüğünü kimsenin bilmemesi için, kendisiyle röportaj yapmak isteyen gazeteleri, kendisini tanımak isteyen herkesi kayıtsızca reddeder ve hayatı, zekası, şampiyonluğu ile ilgili bilgi vermekten kaçınır. Bunun yanı sıra, kişiliğinde bir dalda dünya şampiyonu olmasının verdiği kibirlilik izlerine rastlanır.

    Anlatıcımız, gemide bulunan satranç dünya şampiyonuyla tanışmak için can atmaktadır. Fakat yanına kimseyi yaklaştırmayan Mirko'ya karşı bu tutkusunu gerçekleştirememektedir. Satranç konusunda amatör olan anlatıcımız, onunla tanışmak için onunla oynamak gerektiğini öğrenmiş, fakat her oyun için 250 dolar talebini karşılayamayacağı için, bu hevesi yavaş yavaş sönmeye başlamıştır. McConnor adlı hırsılı ve zengin iş adamıyla tanışması, bu uzun hikayenin çıkış noktası sayılabilir. Çünkü bu kaybetmeyi gururuna yediremeyen insan, dünya şampiyonununa en yetkili olduğu alanda, anlatıcımız sayesinde meydan okur 250 dolar kaybetmek pahasına. Oyunun başladıktan sonra bu önemli miktarı ilk başta yirmi hamle oynayamadan kaybederler ve rövanç için tekrar sözleşirler. Bu kez de yenilmek üzereyken, berabere kalmalarını sağlayan, oynadıkları masadan tesadüfen geçen bir yaşlı adam tarafından kurtarılırlar. Anlatıcımız, masadan hemen uzaklaşan yaşlı adamı yarın oynayacakları oyun için ikna etmek üzere arar ve güvertede bir şezlonga yatarak dinlenirken bulur. Ve bizi, böylece acı ve skandal bir olayla tanıştırır. Doktor B 2. Dünya Savaşı başlangıcı sırasında yaşadıkları konusunda anlatıcımızı bilgilendirmeye başlar.

    Avusturya'da gizli bir avukatlık bürosunda sarayın ve manastırın mali ve hukuksal işlerini yürüten biridir Dr.B. Yanına yardımcı olarak aldığı, önemsiz belgeler ve telefonlarla meşgul olan Gestapo'nun ajanı yüzünden Hitler'in Viyana'yı almasından bir gün önce tutuklanır.Sanılanın aksine toplama kamplarına değil de, bir otelin, içerisinde sadece leğen, masa, desenli duvar kağıdı, sandalye ve yatak bulunan odasına hapsedilir ve kapısında konuşması yasak olan bir bekçi beklemektedir. Gestapo'nun ağızlarından önemli bir bilgi almayı amaçladıkları kişilere uyguladığı bir "hiçlik" işkence yönteminden başka bir şey değildir bu. Tüm dünyadan soyutlama yöntemiyle esirin psikolojik olarak çökmesini ve kendilerine önemli bilgileri vermesini beklemektedirler.

    Birbiri ardına akan bomboş günlerin hiçliği, yavaş yavaş Dr B'nin ruhunu ezmekte, ara ara yapılan kısa sorgulamalarda, ilk günkü hesaplı konuşmasını gerçekleştirememekte ve bir dahaki sorguaya kadar zihni "neyi söylemeliyim, neyi söylememeliyim" sorularıyla meşgul olmaktadır.

    Ayrıca Gestapo'nun ağzından çıkacak bilgilere ihtiyacı oldukları esirleri bir odada, sorgulamadan önce 3-4 saat bekleterek esiri tinsel anlamda yıkmayı amaçladıkları yöntemleri de vardır. Ve bir gün, odasındaki, leğen, yatak ve diğer ıvır zıvırlardan başka hiçbir nesne görmemiş Doktor B bekleme salonunda içerisinde kitap olan bir askerin paltosunu ayrımsar. Ve onu kimseye sezdirmeden çalar.

    Bekleme odasında bir askerin paltosundan çaldığı, yüz elli kadar ustanın oyun hamlelerinden oluşan satranç kitabındaki sayılar, harfler ve çıplak kareler ile dolu grafik diyagramlar artık onun bir süre uğraşı olacaktır. Kitap içerisindeki, ilk başta anlamsız gelen, konum ifade eden sayıların dilini çözer. Odasındaki kareli yatak örtüsüne bir satranç tahtası kurarak, taşlarını da ekmeğinden kopardığı parçalarla oluşturur. Böylece ustaların kitabında belirtilen konumlarda belirli kareler içerisinde satranç oynamaya başlar. Yavaş yavaş konumları kafasında canlandırma yetisini kazanarak, kareli yatak örtüsüne ihtiyacı da ortadan kalkar. Böylece ruhsal gücünü belli bir alana yönlendirmiş olur ve Gestapo'nun acımasız işkence yöntemi hiçliğe karşı başarılı bir savunma geliştirir. Usta oyunlarından satrancın inceliklerini öğrenerek yeniden zihninin kıvraklığını elde eden mahkumumuz, sorgulamalarda da,soruları, eski kekelemeler yerine açık vermeyen bir kesinlikle yanıtlar. Bu çaldığı kitap onun hiçlikle işkence edilen zihnini kurtaracak gibidir.

    Buraya kadar mahkumumuz, satranç kitabındaki ustaların turnuvalarda karşılaştığı konumlarda oynama yapmış ve bunu sabah ve öğlen olmak üzere her gün 4'er oyunla disiplinli olarak alıştırma niteliğinde gerçekleştirmiş, yanıldığı hamleler olduğunda kitaba bakması yetmiştir. Sonuç olarak hayal dünyasındaki tahtada ne siyah, ne de beyaz olmuştur. Kendisi oyunun içinde bulunmamıştır, dolayısıyla kaybeden veya kazanan değil, öğrenen sıfatını almıştır, yani bir çeşit karşılaşmayı analizler yaparak izleyen bir seyirci konumdaymış. Kitap içerisindeki yüz elli oyunu her gün düzenli olarak iki buçuk ay oynamasının ardından, bu uğraş kendisi açısından çekiciliğini yitirmiş, ezberlenmiş ve tekrar tekrar oynanmasının yarattığı heyecan kalmamıştır. Ve mahkumumuz bu nedenle, kendi kendine oynamakta karar kılmıştır. Siz de kabul edersiniz ki, aynı anda siyah ve beyaz olmak, aynı beyni ikiye bölerek satranç oynamak, çılgınca bir girişimdir. Öncelikle kişiliğini ikiye bölmesi, karşısındaki beni'nin hamlelerini 5 6 elden önce hesaplayabilmesi ve kafasında bir satranç tahtası yaratabilmesi gerekmektedir.

    Suçsuz yere dünyadan soyutlanma cezası alan mahkumumuz içindeki intikam ateşini boşaltması için bir savaşa ihtiyaç duyuyordur ve bu çaldığı kitaptan inceliklerini öğrendiği oyunda, karşısında biri olmadığı için hem siyah hem de beyaz olarak kendisiyle, öteki beniyle savaşmaktan başka çaresi yoktur. Bunu da hücresinde aylarca öfke ve aşırı tutkuyla,teskin edilemez bir hevesle, kendi kendisine karşı binlerce kez oynayarak gerçekleştirir.

    Sorgulamaların, gardiyanın odasını temilemesinin oyununu bölmesine dahi dayanamaz, oynarken yemek yemeyi unutur, sürekli düşünmenin neden olduğu ateş yüzünden aşırı susuzluk duyar ve gardiyanın getirdiği şişeleri bir dikişte bitirmesine karşın ağzının içi kupkuru kalır, uyurken rüyasında insanları at,vezir,piyon, mat olarak görmeye başlar, gittikçe zayıflar,yataktan kalkamaz durumlara gelir; fakat bu bedensel bozukluklarla yüzleşmesine rağmen Doktor B, oyuna dönünce tutkuyla kendine kendine mücadelesini, imgesindeki satranç tahtasında yapmaya iştahla ve inanılmazı güç bir kuvvetle devam eder, aşırı heyecanı nedeniyle hamlelere kafa yorarak hücresinde saatlerce volta atmasına neden olur.

    Dr. B,bir gün çıldıracak duruma geldiği anda, ansızın içeri giren gardiyanın boğazına yapışır, kendisini zorla hastaneye götürmek üzerelerken bir camı kırar ve kolunu yaralar. Hastanede, amcasının bir arkadaşı olan doktor tarafından kurtarılır ve 14 gün içerisinde Avusturya'yı terk etmesi koşuluyla affedilir. Bir daha satranç oynanaması konusunda uyarılan Dr.B'nin hikayesi buraya kadardır. Şimdi Mirko ile yüzleşmesine gelelim.

    Anlatıcımızın teklifini kabul eden Dr.B, dünya şampiyonu Mirko ile yüzleşir ve ilk eli kazanır. Yalnız, Mirko'nun çabuk oynamaması, Dr B'nin hücresinde yaşadığı ruhsal işkenceleri depreştirir, yeniden beyin humması krizine girer ve anlatıcının doktorun uyarısını hatırlatması üzerine de ikinci eli terk eder, bir daha da satranç oynamayacağına dair de söz verir.

    Birkaç alıntı ile etkileyici kitabımızı sonlandıralım:

    ''Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz"

    "Dizlerim titremeye başladı: BİR KİTAP! Dört aydır elime kitap almamıştım ve içinde insanın art arda sıralanmış sözcükler, satırlar, sayfalar ve yapraklar görebileceği, başka, yeni, şaşırtıcı düşünceleri okuyabileceği, tanıyabileceği, beynine alabileceği bir kitabın hayali bile insanı hem coşturuyor hem de uyuşturuyordu."

    "Bütün yontulmamış varlıklarda olduğu gibi onda da gülünç bir kendini beğenmişlik vardı."

    "Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta. Yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. Bir aşağı bir yukarı yürürdü insan, düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu. Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız."
  • CİNSEL DEVRİM: ÖZGÜRLEŞTİRMEYEN ÖZGÜRLÜKLER

    Yaşadığımız dünya bir engellenmeler dünyasıdır. Toplulukla beraber olabilmek için ölene kadar arzu, istek ve fikirlerimizi kısıtlama/gizleme yoluyla yaşarız. Toplum, en küçük birim olan aileden başlayarak "yusyuvarlak bir boşluğa sığabilmek için köşelerimizi törpüleyebilmek" adına çeşitli yöntemler geliştirmiştir. Bütünden kopulmaması için ödül-ceza sistemlerimiz her alanda mevcuttur.

    İsteklerin bastırılmasında en büyük güçlük cinsellik konusunda ortaya çıkmıştır. Çünkü çok güçlü bir doğal güdüdür ve başka yöne kanalize edilmesi diğer arzular kadar kolay değildir. Bu yüzden tarihsel süreçte diğer insancıl tutkulardan çok daha fazla mücadele edilmiştir. Ahlaki açıdan kötülük atfedilmesinden, sağlığa zararına kadar üzerinde sayısız spekülasyon yapılagelmiştir.

    (Bu bastırma ve yasaklama durumu bir tek cinsellik konusunda olsaydı bunu anlamakta zorlanabilirdik. Yönetenler için amaç insanın tüm isteklerinin kırılmasıdır. Hükmetme ve sömürmenin söz konusu olmadığı ilkel topluluklarda bireylerin isteklerinin kırılmasına da gerek kalmaz ve insanlar cinsel ilişkilerde suçluluk duygusuna kapılmadan yaşarlar.)

    Kitapta geçtiği şekliyle: "Sert ahlaki ilkelerin varlığı, öteden beri, temel yaşama gereksinimlerinin ve özellikle cinsel gereksinimlerin doyurulmadığını gösteren kanıt olagelmiştir. Doğal cinsel gereksinimlere kara çaldığı ya da yadsıdığı için, her türlü ahlaki düzenleme özü gereği cinsel yaşama karşıttır. Bütün ahlakçı görüşler yaşama karşıdır; özgür toplumun temel görevi, üyelerinin doğal gereksinimlerinin doyurulmasına olanak hazırlamaktır."

    Bu engellemelere rağmen kendi bireysel devrimini yaptığına inanan ve cinsel tabulari aştığını, cinselliğe fazla anlam yuklemedigini, bunun yemek-icmek kadar doğal olduğunu düşünen kişiler bile, bilinçli olarak cinselliği tercih etmeyen erkeklere gay - kadınlara ise frijit, aseksüel muamelesi yapmaktan ve bu insanları sonu nevrozla bitecek süreçle ilişkilendirmekten geri durmuyorlar. Oysaki kişiler sonuçlarını ve zararlarını göze alıyorlarsa onları doyum veren bir cinsel ilişkiye zorlayamayız. "Bir kimse, sinir hastalığına tutulma, işini ve mutluluğunu köstekleme pahasına perhizde yaşamak istiyorsa, yaşasın! Ama öbür insanlar da düzenli ve doyurucu bir cinsel yaşama kavuşmayı deneyebilsinler!"
    Cinsel devrim ise konu üzerinde dayatılan her türden fikrin özgürlüklere ket vurmasından yola çıkar. Erkeğe tavşan gibi sevişecek ortam sunmak değildir amaç. Kadının meta olmaktan çıkarılması, bireyliğinin kabul edilmesi, kimin kiminle nerede ve ne zaman seks yapacagina(ve hatta yapmayacağına) karışılmaması ve farklı cinsel tercihlerin yadırganmamasını kapsar.

    Modern insan özgürlüğünu ilmek ilmek dokumak zorunda. Fransızların güzel bir sözü vardir: her sey avantajinin dezavantajini, dezavantajinin avantajini tasir." Baudlrillad da Kötülüğün Şeffaflığı'nda bu dezavantajdan bahseder:
    "Her devrimin tuhaf sonucudur bu: belirsizlik, sıkıntı ve bulanıklık devrimle başlar. Orji bir kez bitmeye görsün, özgürleşme, herkesi kendi cinsiyetinin ve cinsel kimliğinin arayışıyla baş başa bırakır: göstergelerin dolaşımı ve hazların çeşitliliğinden dolayı bu arayışa bulunacak cevap ihtimali giderek azalmaktadır."

    Farklı tercih veya arzulardan dolayı duyulan utanç büyük sorunlara sebep oluyor. Yapılan bir araştırmada üniversite öğrencilerinden "kızlı-erkekli" bir çoğunlukta tecavüz fantezisi olduğu ortaya çıkmış. Kimse kendini tecavüzle ilişkilendirmek istemez ancak dile gelmeyince yok olmuş olmuyor bu arzular. Bildiğimiz kadarıyla Avrupa'da insanlar pedofili, zoofili vs türünden eğilimleri olduğunu biliyor ve tedavisiyle beraber normal hayatına devam ediyor. Bizimki gibi benliğini bulamamış ve yalpalayan toplumlarda ise pedofili, zoofili gibi yıkıcı eylemlere çok ses çıkmaz ve geçiştirilirken; standart bir kadın-erkek cinselliği, insanların sosyal hayatını bitirecek seviyeye geliyor. Normal olan anormal, anormal olan da normal olmuş durumda.

    Kendimizi kabullenmekten bahsediyorum çünkü kabullenmedikçe dikkatimizi daha çok çekmesine sebep oluyoruz. Ayrıca savaş verdigimiz ve oldugumuz gibi davranmaktan kacinmak zorunda olduğumuz bir sürü durumun içerisindeyiz zaten medeniyette. Bir de benliğe savaş açmak kazanamayacagimiz yıkıcı bir sürece girmemiz demektir. Prosut'a göre arzularımızın tatmin edilmesini pek önemsememek, hatalı bir düşünce olsa gerektir; çünkü bir arzumuzun gerçekleşemeyece­ğini düşündüğümüz anda, onu tekrar önemseriz; ancak gerçekleşeceğinden kesinlikle emin olduğumuz zaman, peşinden koşulmaya pek de değmediğine hükmederiz. Yasakların cazibesi işte bundan gelir.

    Sadizme ismini veren ve cinsel hayatı oldukça sansasyonel olan Sade'in karısına yazdığı mektuptaki suçluluk duygusu dikkat çekicidir. "Şehvet düşkünüyüm ama kalbim temiz" minvalinde bir mektup. Oldukça tanıdık. Cinselliğini yaşayan insan bundan suçluluk duymaktan kendini alamıyor. Diğer insanların hakkımızdaki fikirleri olmasa yine de iç dunyamizdaki fantezilerden utanır mıydık? Kimseye zarar vermedigimiz halde üstelik, ahlak zafiyeti içinde oldugumuz düşünür muyduk? .
    Schopenhauer şunu söyler: "bir kişi, ne istiyorsa yapabilir fakat ne isteyeceğini isteyemez". Benim asıl karşı çıktığım, arzularla ilişkilendirilen utançtır. Çoğu ailenin yıkılmasında, ilişkilerin bitmesinde bu utanç duygusunun yarattığı gizlilik ve gerilim hali yatıyor.

    Günümüz toplumu her konuda olduğu gibi cinsellik alanında da yanlışların içinde. Bir tarafta popüler kültüre kurban gitmiş hedonist cinsellik, diğer tarafta insandan alınıp apayrı bir yerde konumlandırılan yasaklanmış cinsellik. Bastırılan ve yasaklanan cinsellik de insanları mutlu edemiyor, serbest ve özgür bırakılan cinsellik de. Cinselliğin kişilerin inisiyatifince yaşanması bir özgürlüktür ancak özgürleşmeyi sağlamaz. Özgürleştirmeyen özgürlüklerdendir. Çünkü insanların olaya bakışları yanlış. Karşı cinsi bir rakip, düşman ve en önemlisi bir yabancı gibi görüp, ona yararlanılması gereken bir nesne gözüyle bakıyoruz. Tıpkı doğaya ve hayata yaptığımız gibi. Ne insan, ne de onun cinselliği bir mal, bir meta ve bir tüketim aracı değildir. Ona sahip olunamaz ve o elde edilemez. Rollo May'in modern topluma dair tespiti bu durumdan bahseder: "Otantik yakınlık için gereken cesaretin kamçılanmasına engel olmak için günümüzün yaygın bir pratiği sorunu gövdeye kaydırma, onu basit bir fiziksel cesaret haline getirmektir. toplumumuzda fiziksel soyunma, ruhsal ya da tinsel soyunmadan daha kolay. gövdemizi paylaşmak, daha kişisel olduğu hissedilen ve paylaşılmasının bizi daha zedelenebilir kıldığını denediğimiz fantezilerimizi, umutlarımızı, korkularımızı ve arzularımızı paylaşmaktan daha kolay. tuhaf nedenlerle en önem taşıyan şeyleri paylaşmakta utangacız. böylece insanlar, bir ilişkinin daha 'tehlikeli' olan yapısından kurtulmak için hemen yatağa atlayarak kısa-devre yapıyorlar. ne de olsa gövde bir nesnedir ona mekanik davranılabilir."

    Toplumun en büyük sorunlarından biri "bastırılmış cinsellik" değil, "yanlış bastırılmış cinselliktir". Cinsellik kurallar ve din gibi şeylerle değil, bilinçle bastırılmalıdır(daha doğrusu yönlendirilmelidir) cinselliğini hiç bastırmayan toplum, ilkel kalmaya mahkumdur. Cinsel uyarımın biyolojik yapımızın derinliğinden olanca doğallığıyla ortaya çıktığını kabul etsek de, doyuma ulaşmak için yalnız eş aramayı değil, eşin onayını, cinsel eylemin gerçekleşmesinin maddi koşullarını da içerir o. Yani cinsel uyarımın doyumunu zorunlu olarak erteleten, geciktiren bazı toplumsal kültürel dış dolayımlar vardır cinsel birleşme için. Bu gizli gizli bekleyiş evresinin süresi, yalnızca bireysel olmayıp tüm insan türünü ilgilendirir. İlkel erkek bile avının üstüne atlayan bir hayvan gibi atlamıyordu kadının üstüne; kadının onayını bekliyordu. Bu onay, zamanın toplumsal ve kültürel koşullarına bağlı olup psikolojik, görel olarak karmaşık bir ilişkiler ağı barındırıyordu içinde.”

    Günümüzde de toplumsal normları, onay mekanizmasını, birey ve toplum kavramlarının sınır ve güçlerini kökten değiştirmediğin sürece birey bazında yapılacak cinsel devrim de devrimci cinsel söylemler de kişiyi yormaktan başka bir işe yaramıyor. Çünkü cinsellik teoride en az iki kişiyi kapsasa bile pratikte o iki kişinin de sosyal çevresinin etkisi göz önünde bulundurulğunda bireysel özgürlük duygusuna ulaşabilmek pek bir şey ifade etmiyor ve hatta kişiyi, özgürlüğünü yaşayamayacağı bir hapishaneye mecbur bırakmak suretiyle iç gerilimini arttırıyor. "Cinsel yönden hasta toplumumuz cinsel sağlığın düzeltilmesi girişimine katkıda bulunmaya yanaşmadığından, bedensel boşalma gücünün yeniden kazandırılması çalışmaları bin türlü aşılmaz engelle karşılaşır: ilk engel, hastanın, iyileşmeye yüz tuttuğu zaman rastlayabileceği cinsel yönden sağlıklı kişilerin sayısının sınırlı oluşudur; ardından da, zorlayıcı cinsel ahlakın getirdiği türlü sınırlandırmalar gelir. Cinsel yönden sağlığa kavuşan kişi, sağlıklı ve doğal cinsel yaşamının gelişmesini önleyen bütün şu toplumsal kurum ve durumlar karşısında, bilinçsiz ikiyüzlülüğü bir yana bırakıp bilinçle ikiyüzlü olmak zorunda kalacaktır. Kimileriyse, yakın çevrelerini, şimdiki toplumsal düzenin sınırlayıcı etkisini önemsiz kılacak biçimde değiştirebilme yeteneklerini geliştirirler."

    Kaldı ki bu tür devrimci çıkışlar her zaman toplumu düzeltelim, dünya daha iyi bir yer haline gelsin gayesiyle olmuyor. Aksine, çağımızın en büyük eğilimlerinden biriyle, kimlik ve ego odaklılıkla ilgili oluyor genelde. Farklı olmak isteyen birey, kendisini topluma meydan okuyan, herhangi bir konuda meydan okuyucu şeklinde konumlayarak kendi algılanmak istediği kimliğinin altını çiziyor. Buradan duyduğu tatmin de genelde toplumdan ayrışmış olmak, daha zeki ya da daha cesur olmak gibi öz kabullerle ilintili.

    Konuyla ilgili Christopher Ryan'ın Cinsel Hepçiller Miyiz? konuşmasının sonundan:
    "Umudum o ki, daha doğru, güncellenmiş bir insan cinselliği anlayışı, bizi kendimize ve birbirimize karşı daha toleranslı olmaya, alışıldık olmayan ilişki biçimlerine daha saygılı olmaya götürecek, hemcins evliliği ya da çoklu birliktelikler gibi ve sonunda, erkeklerin kadınların cinsel davranışını takip ve kontrol etmek gibi içkin ve içgüdüsel bir hakkı olduğu düşüncesini çöpe atacağız. Ve dolaptan çıkması gerekenlerin sadece eşcinseller olmadığını göreceğiz. hepimizin içinden çıkmamız gereken dolapları var. Değil mi? Ve o dolaplardan çıktığımızda kavgamızın birbirimizle olmadığını fark edeceğiz. Kavgamız; arzuyu mülk haklarıyla bir araya getiren, anlayış ve empati yerine utanç ve kafa karışıklığı yaratan, tarihi geçmiş, viktoryen bir insan cinselliği anlayışıyla. Mars ve Venüs'ün ötesine geçme zamanı geldi çünkü gerçek şudur ki erkekler Afrika'dandır ve kadınlar da Afrika'dandır"
  • Mizahı hayatın içine işlenmiş bir eser ile karşınızdayım. Babam, krizler ve sen adı gibi üç ana başlıktan oluşuyor. Çok zeki olan ancak hayatın attığı tokat ile İstanbul'un fakir denilen kesiminde yaşayan karakterimiz lise sınavını kazanarak özel bir liseden burs almıştır.

    Bu burs sayesinde babası onunla gurur duymaktadır ve o da okula gidip gelerek hayatını sürdürmektedir. Tabi okulda bazı sorunlar oluyordur ancak babasının ona olan güveni ve sevgisi asla bitmez.

    2000'lerin başında başlayan kriz herkesi etkilediği gibi kahramanımızın ailesini de etkilemiştir.

    "Türkiye’de 1990-2001 yılları arasında yaşanan krizlerin temelinde finansal gerekçeler olduğu kabul edilse de; özünde krizlerin temelinde daha çok yapısal sorunların olduğunun kabul edilmesi daha gerçekçi olacaktır.

    Söz konusu yapısal sorunlara göz attığımızda şu gerçekleri ifade etmek gerekmektedir. Türkiye’de hane halkı ve üretici kesiminin tasarruf eğilimi ve tasarruf olanaklarının düşük olması sürekli dış finansman yani dış tasarruflara ihtiyaç duyulmasına sebep olmuştur. Dış tasarruflarında Türkiye’ye gelmesi için bazı şartlar oluşturulmuş ve söz konusu şartlar bazı maliyetlere sebep olmuştur. Ayrıca yurt dışından gelen kaynakların genelde yatırım niteliğinden çok kısa vadeli amaçlar doğrultusunda gelmesi yapısal makro ekonomik sorunların daha da derinleşmesine neden olmuştur. Diğer taraftan ilgili dönemlerde ekonomik aktör olma açısından özel sektörün yeterince büyümemiş ve derinleşmemiş olması kamu kesiminin ekonomide ana oyuncu (istihdam oluşturma, yatırım, transfer harcamaları vs…) olmasına neden olmuş ve söz konusu durum kamu maliyesine kronik yük (bütçe açığı, yatırım vs…) getirmiştir. Ayrıca IMF tarafından verilen yanlış reçeteler söz konusu yükün daha da ağırlaşmasına sebep olmuştur."

    Kriz döneminde bile babasının onun için her şeyi yapacağını bilir. Babası onun sırtını yaslayacağı bir dayanaktır. Bu dayanak onu krizlerden koruyacaktır.

    Zaten okula da isteksiz gitmektedir. Zengin- fakir eşitsizliği onu her geçen gün çıldırtmaya başlamıştır. Ancak okula gitmesinin nedeni de hayatının aşkı ile aynı okula gitmesidir.

    Silvan Alpoğuz senaristlik yeteneklerini romanında da göstererek mizahı hayattaki olaylar ile birleştirmiştir. okurken bir yandan üzüldüğünüz bir yandan bıyık altından güldüğünüz üstüne de hayata sövdüğünüz bir kitap yazmış. Şunu da belirtmem lazım kitapta argo kelimeler bulunuyor.

    Eğer mizah ve ters- köşenin bir araya geldiği kitaplardan hoşlanıyorsanız size tavsiye edebilirim.