• 672 syf.
    ·Beğendi·10/10
    West World dizisini izlediniz mi bilmiyorum. Ama eğer izlemediyseniz bence bir an evvel başlamalısınız. Çünkü dizide bir tarafta insanların yarattığı robotlar, diğer tarafta kendi benliğini bulmaya çalışan insanlar. Ama aslında zaten var olan benliklerini açığa çıkarmaktan başka bir şey yapmayan insanlar. Kendini insan sanan, insanımsı robotların buna o kadar çok inandığını görüyoruz ki bir zaman sonra gerçeği öğrenmek dahi onları buna inandırmıyor. İşte geçmişte bizim, şu an çocuklarımızın ve gelecekte de torunlarımızın okuyacağı tarih batılı dediğimiz emperyalist düşmanlarımızın yazmış olduğu tarihtir. West World gibi oldu değil mi? İnanamıyorsunuz... Çünkü okuduğunuz şeyin gerçekliğine o kadar çok inanmışsınız ki bu kalıpların dışına çıkmanın sizi -mecazi olarak- cehenneme götüreceğine inanıyorsunuz. Ama ya ben haklıysam? Ya gerçekten onlarca yıldır okuduğumuz tarih tek merkezden yönetilen yalanlar üzerine kuruluysa? O zaman ne yaparsınız? Ben cevabı biliyorum. Çünkü Atatürk’ü okuyorum. Ve Atatürk’ü anlamış bir insanın kitaplarını okuyorum. Şu an okuduğunuz kitap yorumu da o ilk domino taşının devrilmesidir. Atatürk, bunu çok önceden fark etmişti. Herkesten daha önce. Ve mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde gelecek yıllarda mensubu olmaktan gurur duyduğu Türk milletinin ve tabi ki Müslüman dünyasının karşı karşıya kalacağı acıları görmüştü. Örnek mi istiyorsunuz, ne yapabilirler ki mi diyorsunuz? Amerika’nın İspanyollarca keşfine tanık olan İspanyol tarihçi Bartolome de Las Casas’ın, gördükleri karşısında yazdığı şu satırlar oldukça düşündürücüdür: “Kazıklara geçirmek, ızgaralar üstünde alttan verdikleri ateşle ağır ağır pişirerek öldürmek, vücutlarına kuru saman bağlayıp ateşe vermek, köpekbalıklarına atmak, çeşitli uzuvlarını kestikleri yerlileri ayaklarından dar ağaçlarına asarak sergilemek, etoburlaştırdıkları köpeklerin önünde yerlileri koşturarak av sürmek, annelerinin kucaklarından kopardıkları bebekleri tek hamleyle ikiye ayırmak...” Ne kadar da medeni ve uygar bir Avrupa değil mi! İşte ulu önder birleştirdiği bu noktalarla Batı’nın yazdığı tarihe başkaldırdı. Vicdan ağır bir yüktür. Atatürk, geçmiştekilerin kendi nesline yüklemiş olduğu bu ağır yükün acısını çekmiş ve gelecek nesil olan bizlerin aynı yükü taşımaması için elinden gelen çabayı sarf etmişti. Ama kendisinden sonra gelenlerin o ağır yükü taşıyamayarak gelecek nesillere aktardığı apaçık ortadadır. Bugün mücadele etmek zorunda kaldığımız acımasız gerçekler bir Atatürk’ün daha olmayışından mı kaynaklanmaktadır? Bence hayır. Herhangi birimizin Atatürk gibi düşünmemesinden kaynaklanmaktadır. Tam da bu kitap size tarihinizi gösteriyor. Atatürk’ün adı öylesine Atatürk değildir. Baştürk olmayı hak ettiği için Atatürk’tür O. Şimdi, tam bu satırda bir karar vermeniz gerekiyor. Atatürk gibi düşünüp, bu ağır vicdani yükü üstlenip ulus devlet karşısındaki emperyalizm ve İslam karşısındaki birleşik müstevlilerle mücadeleye mi başlayacaksınız yoksa siz de bu ağır yükü torunlarınıza bırakıp, Kızılderililerin sonunu yaşamalarını diğer alemden, hak etmediğiniz için Allah’ın, cevapsız bırakacağı dualarınızla gözü yaşlı bir şekilde izleyecek misiniz? Eğer birinci şıkkı seçiyorsanız okumaya devam edin. Ama uğraşamam diyorsanız, sizi anlarım. Kalan hayatınızı size verecekleri kadar mutlu bir şekilde yaşayarak ölebilirsiniz. Bundan sonraki satırlar, mücadele edecek olan Müslüman Türk milleti içindir. Atatürk, sağlam bir geleceğin ancak doğru kavranmış bir geçmiş üzerinde yükselebileceğini düşünmüştür. Elbette ki yeteneklerinin bir kısmını okuduğu kitaplardan elde etmiştir. Ancak yaşadığı yüzyılın toplumsal ve siyasal koşullarına baktığımızda, Atatürk’ün emperyalist kuşatmayla çevrilmiş bir ülkede yaşadığını ve sürekli Batı tarafından aşağılanan bir ulusa mensup olduğunu görüyoruz. Doğal olarak Atatürk’ün kendini kitaplara vermesi, sürekli araştırıp kültürel bir devrim yapması tüm bu etkenlerin sonucudur. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, Atatürk’ün vermek zorunda kaldığı hem bir sıcak savaş hem de bir kültürel savaş vardır. Sıcak savaş Atatürk’ün önderliğindeki Türk milleti tarafından başarıyla sonuçlandırılmıştır. Ancak kültürel savaş, hala devam etmektedir ve korkarım ki Atatürk kararlılığında olmadığımız için her geçen gün kaybediyoruz. Atatürk gibi bir insansanız, -yani üstlenmiş olduğu sorumluluklardan bahsediyorum- o zaman yapmanız gerekenleri çok önceden planlamalı, bu plana göre stratejiler geliştirmelisiniz. Atatürk de aynen bunu yapıyor. Silahlı mücadeleyi başarıyla sonuca ulaştırdıktan sonra kültür savaşına başlıyor. Peki ama nedir bu kültür savaşı dediğimiz şey? İçeriği nelerden oluşmaktadır ve neyi amaçlamaktadır? Çalışma şekli nedir? Cevap şudur; tarih, dil ve antropolji çalışmalarıdır. Batı'ya Batı'nın silahıyla karşılık vermek. Batı dediğimiz kavram emperyalist devletlerdir. -Kabul etmek gerekir ki her ülkenin namuslu insanları vardır. Ama bu insanlar genellikle fakir ve devlette en fazla memuriyet pozisyonunda ya da etkisiz milletvekili statüsünde olabilirler. Namuslu yazar ve bilim insanlarında ise durum biraz daha farklıdır. Ancak orada bile göz yumulamayacak bir başarı elde etmişseniz zoraki bir ödüllendirmeyle onure edilirsiniz.- İş bu devletler, emperyal amaçlarına hizmet edebilecek hemen her argümanı kullanma noktasında doktoralarını tamamlamışlar diyebiliriz. İşte bu Batı, Doğu'yu baskısı ve etkisi altına almak için de hedefindeki coğrafyadaki insanları kültürsüz ve tarihsiz bırakmaya çalışmış, bu toplumları zayıf, güçsüz ve aşağı göstererek bu insanların kendilerine olan güvenlerini kırmıştır. Bakın diyebilirsiniz ki onların silahları, teknolojileri, güçlü istihbarat örgütleri ve en önemlisi çok paraları var. Evet, bu doğru. Ancak size bam başka ama alakalı bir konudan bahsedicem. Hepimiz modern çağa ayak uydurmuş insanlarız değil mi? Cafelere ve alışveriş merkezkerine gitmeyi de seviyoruz. Bu benim için geçerli değil diyebilirsiniz ama büyük bir çoğunluğumuz için geçerli bir durumu anlatıyorum. Üstünüz kirliyse, saçınız akşamdan kalmaysa, güzel kıyafetler giymediğinizi düşünüyorsanız hiç inkar etmeyin ama insan içine çıkmak istemezsiniz. İnsanlar arasına karışsanız bile herkesi gözünün sizin üzerinizde olduğunu zanneder, ikili diyaloglarınızda özgüvenli bir şekilde konuşamasınız. İşte emperyal Batı'nın, Doğu halklarına bir zaman yaptığı şey de buydu. Bugün bunu tam anlamıyla başaramasalar da bizi kapitalizm psiklojisine hapsetmiş durumdalar. Yüzyıllar içinde bu özgüveni sarsılmış toplumlardan biri de biz Türklerdik. Doğu'nun ilk uyananı ve son kahramanı Atatürk, emperyalizme ve sair türevlerine kültürel ve siyasal anlamda başkaldırmıştır. Şimi, Atatürk'ün hangi silahları kullandığına bakalım. Öncelikle Tarih silahı. Türk Tarih Tezi'ne göre Türkler, Anadolu ve Mezopotamya'ya Malazgirt'ten çok çok önce gelip ileri uygarlıklar vücuda getirmişlerdir. Bunlardan da en çok Hititler (Etiler) ve Sümerler üzerinde çalışılmıştır. Hatta zamanın en tanınmış Hititologlarından Prof. Hans Gustav Gütterbock ve en tanınmış Sümerologlarından Beno Landsberger'ı Türkiye'ye davet etmiştir. Bu da yetmemiş Atatürk, sırf bu çalışmaların daha bilimsel bir şekilde yapılabilmesi için Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hititoloji ve Sümeroloji bölümlerini kurdurmuştur. Bu iki ünlü isim 1935'den itibaren Atatürk'ün yanındadır. Ulu önder tarih çalışmalarıyla yakından ilgilenmiş, bu konuda kitaplar okumuş ve tarihçilerle sert tartışmalara girmiştir. Ki zaten emin olun Atatürk'ü merak eden biriyseniz onun "benim" diyen tarihçiden de daha tarihçi olduğunu görürsünüz. Batı merkezli tarih anlayışının geliştirdiği emperyalist projeye karşı Atatürk ve Türk Tarih Kongresi askerleri de Türk Tarih Tezi'ni geliştirmişlerdir. Atatürk önderliğindeki Türk Tarih Kurumunca 606 sayfalık Türk Tarihinin Ana Hatları adlı bir kitap ayrıca liseler için 4 ciltlik Tarih serisi hazırlanmıştır. Sinan Meydan'ın deyişiyle; "Türklerin tarihini kan ve ateş maceralarından ibaret zannedenlere gerçekler gösterilmiş, Türklerin uygarlığa hiçbir katkıları olmadığını dillendiren Batılı tarihçilere de gereken yanıtlar verilmiştir." Batı merkezli emperyalist tarih anlayışında karşı bilimin ışığıyla aynı şekilde karşılık verilmiştir. Afet İnan Hanımefendinin şu sözleri oldukça manidardır; "Dünden gafil olan insan bugünü bilemez ve yarına intikal eyleyemez. Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat ve eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur." Şimdi geldik başka kültürlerle beslenerek büyüyen bu kültür canavarlarına etki eden bir diğer Türk kültür silahına :"dil". Yaratıcı düşünce dışında bilimsel gözle baktığımızda Güneş'in yaşamın başlangıcında ve deviniminde etkili olduğu apaçık ortadadır. İşte Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi'nin amacı da nasıl ki Güneş, doğudan doğup dünyayı aydınlatıyorsa Türk dili de doğup dünyaya medeniyeti yaymıştır. Bu teorinin temel iddiası, bütün kültür dillerine kaynaklık eden dilin Türk dil kökleri olduğudur. Böyle söylendiği zaman size ne kadar mantıksız geldiğinin farkındayım. Ancak her zaman ne dedik; Atatürk gibi düşünmek... Yani ön yargılı olmamak, karar vermeden evvel konuyu araştırmış, alanında çeşitli kaynakları okumuş, neden ve sonuçlarıya birlikte kafamızda bir tez oluşturabilmiş olmalıyız. Bundan sonra mevcut kaynaklarla ilerleyerek, kendi tezimizi sorgulamalı ve yanlışlanabilirliği ihtimalini araştırmalıyız. Çünkü bilimde ne vardır, bir hipotez sonsuza kadar değil yanlışlanıncaya kadar doğru kabul edilir. Bugün Güneş Dil Teorisi ile dalga geçen bilge insanların(!) bu teorinin bilimselliği üzerinde kafa yormadıkları açıktır. Çünkü tek başına I.Türk Dil Kurultayındaki sonuç bildirisi bile bu tezin bilimselliğini ispat etmekdetir: "Güneş Dil Teorisi ile ilgilenenlerden ricamız şudur: 1.Tenkit ediniz, 2.Reddediniz, 3.Tahlil ediniz, 4.İkmal ediniz (tamamlayınız), 5.Tavzih ediniz(eleştiriniz). Tavzih edinizden maksadımız, müspet veya menfi tavzihtir. Yani, bu olamaz diyorsanız,niçin? İzah ediniz ve buna karşı teorileriniz varsa onunla mukabele ediniz. Olur diyorsanız,niçin? Bunu izah ediniz." Bunu da mı yeterli görmüyorsunuz. O halde size şunu arz edebilirim ki, Atatürk,bu teoriyi geliştirirken sadece alanında uzman kişilerle değil, aynı zamanda milletiyle paralel bir çalışma yürütmüştür. Bakın, Atatürk dönemi Cumhurbaşkanlığı süreci, Türkiye'de eğitimin, bilimin ve sürekli okuyup araştırmanın tavan yaptığı bir dönemdir. -Her zaman derler ya nasılsanız öyle yönetilirsiniz diye. Evet buna katılıyorum ancak zaman içerisinde iktidar sahiplerinin görev süreleri arttıkça, halkın devletin başındaki isim nasılsa aynen o şekle büründüğünü de düşünüyorum. Çünkü devlet adamı dediğin rol modeldir. Tıpkı sanatçılar gibi. Çocuklarımızmın odalarının duvarlarına asacağı posterlerin sahiplerinin kim olduğuna çok dikkat etmeliyiz. Devlet adamlığı da böyle bir şeydir. Halk devletin başında kim varsa onu rol model alır.- İşte böyle bir dönemde Atatürk'ün rol modelliği neticesinde Türk milleti de bu rüzgardan etkilenmiş ve ülke de herkes Atatürk'ün dil ve tarih tezleri üzerine kafa yorar olmuştur. Doktor, memur, milletvekili, gazeteciler ve birçok kesimden insan, kökeni bilnmeyen kelimeler üzerine araştırmalar yapıp, kelime türetir olmuşlar. Atatür ve TDK tarafından incelenen kelimeler, kabul edilebilirliği varsa kabul edilmiştir. Ülkede esen rüzgara inanbiliyor musunuz! Yok olmanın ateşinde terlemiş bir milletin bilimin rüzgarında ferahlıyor olması... Böyle bir ortamda bilim insanı ya da hangi alanda olursa olsun uzman insanların yetişmemesi mümkün değildir. Yani soruşturmanın lideri Atatürk de kelime türetiyor, halkın içinden insanlar da. Hani nerede baskıcı ve totaliter rejim anlayışı! Hani nerede halk dil devrimini istemiyordu iftirası. Halkın dahi dil bilim araştırmalarına katıldığı bir devletde hangi halk istemiyordu acaba devrimlerin yapılmasını, burası da ayrı bir drama gerçekten. Bilim yine galip gelmiştir Amerikan merkezli yobaz, liboş ve ikinci cumhuriyetçi ordusuna. Şimdi geldik Emperyal canavarın kullanmış olduğu bir diğer silah olan Antropolojiye. Atatürk, canavarın en etkin silahlarından birinin bu olduğunun farkındaydı. Zira bugün ülkemizde inanılmaz bir deizm patlaması yaşanmaktadır. Deizm'in sonraki aşaması ise Ateizm'dir. Yani önce sizi Allah'ın kuralları koyup, sonra da uyanları cennete uymayanları cehenneme hapsettiği ve bunun haricinde de dünya işlerine karışmadığı bir sisteme inandırırlar. Sonra da uğramış olduğunuz adaletsizliklerin ekonomi de dahil olmak üzere kendi kurmuş oldukları sosyal düzenin etki etmesini beklerler. Yani sizi Tanrı tanımazlığa götürürler. Deizme kadar onlar çalışmışlardır ama deizmden sonra kurdukları sistem gereğini yapmıştır. İşte emperyal canavarın antroplojiyi kullanması da en etkili saikle Charles Darwin ile başlamıştır. En temelden gidelim istiyorum. İnsanlığın ırka dayalı ilk sınıflandırması 1750'de Linnaeus tarafından yapılmıştır. Bu sınıflandırmaya göre Avrupa beyaz, Asya sarı, Amerika kırmızı, Afrika ise siyahlardan meydana geliyordu. Bundan tam 100 yıldan fazla bir süre sonra Charles Darwin adında bir adam ortaya çıkıyor ve önce 1859'da Türlerin Kökeni ve 1871'de İnsanın Türeyişi adlı kitaplarını yayımlıyor. Emperyalizmin artık iyice hareketlenmeye başladığı bu yıllarda Darwin'in ortaya çıkışı tam da emperyal devletlerin işgallerine dayanak noktası oluşturdu. Darwin'in teorisini bu amaçla ortaya atmadığı düşünülebilir. Ancak yaptığı etki tam da buydu. Darwin'i hep evrim teorisiyle biliriz. Ancak burada bahsettiğimiz temel konu şu ki Darwinizm'e göre dünyada doğal kaynakların besleyemeyeceği bir nüfus fazlası bulunmaktadır. Bu savaşta ancak güçlüler ve uygunlar galip çıkabilir. İşte emperyalizmin ari ırk kuramı da bu noktadan itibaren işlemeye başlamıştır. 1853'de Gobineau tarafından geliştirilen ari ırk kuramı Darwin'in doğal seleksiyon kuramıyla birleşince, teknolojik ve ekonomik gelişmişliği geri kalmış ülkeler bir anda alt ırk konumuna düşmüş, yok edilmeleri gerekliliği ortaya çıkmış ve ülkelerinin işgal edilmesi için gerekli olan doğal neden ortaya çıkmıştır. Görüldüğü üzere küresel düzenin hegemon sahiplerinin gene herhangi bir çaba sarfetmesine gerek kalmamıştır. Her şey bitmiştir. "Ama durun bir dakika, bu da nesi böyle. Doğudan yoğun bir ışık huzmesi geliyor. Bu nasıl bir parlak ışık böyle. Ne, olamaz! Bu ışık Türkiye'den geliyor. Biz bu adamları karanlığa mahkum etmemiş miydik? Buna cüret eden göstersin kendini, kimsin sen?" Bu kişi Doğunun ilk uyananı ve son kahramanı Mustafa Kemal Atatürk'ten başkası değildir. Bu emperyal canavara eline aldığı tarih ve dil silahlarıyla ağır darbeler indiren Atatürk, bu sefer de Antropoloji ile nihai bir darbe indirmeyi planlıyordu. Batı, biz Türk ulusunu evrimini tamamlamamış, sarı ırka mensup, geri kalmış ve ikinci sınıf şeklinde nitelemelerle damgalıyordu. Böyle bir ortamda yapacağınız Antropoloji çalışmaları da gayet tabiidir ki Türk ulusunun bu sıfatlardan olmadığını ispat etmeye yönelik olmalıdır. Bu antrolopoloji çalışmalarını tutup da ırkçılık ve bilim dışı temellerine oturtmaya çalışmak oldukça mantıksız bir hareket olur. Zira günümüzün gelmiş olduğu insanlık teknolojisi çağında antropolojik çalışmalar karşısındaki bu tarz bir duruş sizi inanılmaz bir utanca düşürür, teşebbüs etmemeniz sizin yararınıza olur. Peki ama Atatürk ne yaptı da antropolojik bir karşı silah geliştirdi? Birinci olarak ırk incelemeleri yapabilmek için konuya dair verilere ihtiyacınız vardır. Bu amaçla 1925 yılında Türk Antropoloji Kurumu'nu kurdurmuştur. Buna bağlı olarak da bu kurumun elde etmiş olduğu sonuçları yayımlaması amacıyla Türk Antropoloji Mecmuası yayımlanmaya başlanmıştır. İkincil olarak da 64 bin kişi üzerinde yapılan Antropometri anketidir. "Dur biraz, anket mi? Atatürk ırkçıydı işte, al milletin kafatasını ölçtürmüş, yuhhh!" Yok, öyle değil güzel kardeşim. Dur bir dinle. Anlatıyoruz. Batılı emperyal canavar, o tarihlerde Avrupa ülkelerinde antropometrik çalışmalar yaptırır. Avrupa insanının fiziksel özelliklerini çıkarır. Sonra da der ki, bunun dışında kalanların hepsi ari ırk dışındadır, geri kalmıştır, ikinci sınıf insandır. Ari ırk dışındaki insanlar da Allah tarafından Avrupa insanına hizmet amacıyla yaratılmıştır. Şimdi sen olsan ne yaparsın? Elbette sen de bu çalışmaların aynısını kendi ülkende yaptırır, elde ettiğin verileri dünyanın gözüne sokarak sizden bir farkımız yok, belki de sizden daha iyiyizdir, dersin değil mi? "aaa,hmm,eee,şey evet sanırım" Ha şöyle, aferin bak dinleyince nasıl da anlıyorsun. Bu fiziksel ölçümler incelendiği zaman Türk ırkı ile diğer ırklar arasında büyük bir fark göze çarpmamış ve emperyal canavarın ırk farkına dayanarak yaptığı aşağılama silahı da o büyük insan, Atatürk sayesinde etkisiz hale getirilmiş. Tüm bu veriler ışığında şunu söyleyebiliriz ki Brekisefal (kısa kafa) Avrupai bize bağlıdır. Emperyal canavarla olan savaşımız, Atatürk'ten sonra da devam ediyor. Okyanus ötesindeki sarı kafalı canavar, bizi rahatlıkla tehdit edebiliyor. Sormadan edemiyorum, Türk ülkesi neden bir Almanya gibi ekonomik endüstrisi güçlü, neden bir Hollanda gibi tarımsal güç, neden bir Amerika gibi siyasal kudret sahibi ve neden bir küresel oyun planlayıcısı değil? Allah bize tarihsel süreç içerisinde çok büyük liderler, çokça da fırsat vermiş. Her şeyi bir kenara bırakalım e büyük peygamberi de bize vermiş. Biz bu fırsatları belirli süreler değerlendirmiş, belirli süreler de görmezden gelmişiz. Bugün geriye yani tarihe baktığımızda damarlarımızdaki o asil gücü görebiliyorum. Atatürk önderliğindeki Türkiye'nin Batıya karşı verdiği mücadele aynı zamanda Doğu'nun özgürlük savaşıdır. Ve bu savaş yüksek bir ihtimal kıyamete kadar da sürecektir. Ancak bu mücadelenin şeklini yalnızca Doğu halklarının öldüğü tek taraflı bir kıyımdan çıkararak silahlar yerine kalem ve kitapların kullanıldığı bir kültür savaşına dönüştürmek de bizim elimizdedir. Yakın geçmişe kadar Orta Doğu'daki sorunlar yalnızca sınırlarımız dışında kalıyordu. Ancak bugün öyle bir hal almıştır ki yalnızca güvenlik değil aynı zamanda kültürümüzü bile tehdit eder hale gelmiştir. Toplumsal yapımız hızla değişmektedir. Değişen toplumsal yapının sonucunda değişen yönetimler, değişen kanunlar ve değişen insanlar vardır. Tarih göstermektedir ki terakkiden geriye gidişlerdeki değişimler hiçbir zaman olumlu sonuçlar doğurmamıştır. Hiçbir zaman umut eksik değildir. İnanmak lazım, değişim lazım. Bir yerden başlamak lazım. Neydi o güzel şiir;
    Koç yiğidim, Bahadırım, Ozanım
    Alp Dadaşım, Yağız Efem, Ozanım
    Bir narada dokuz tümen bozanım,
    Tuğ kaldırıp yürüyecek Bozkurdum!
    Tanrı Türk'ü koruyacak Bozkurdum!
    "İnanmaktan vazgeçmeyin, bir gün başaracağız, sadece çok çalışın."
  • Batının aydınlanma çağından yaklaşık üç asır önce yaşamış bir sosyal bilimci olan İbn Haldun ortaya koyduğu fikirlerle çağının çok ötesine dahi ışık tutmuştur. Tespitleri günümüzde bile hala birçok sosyal bilimci için yön verici konumdadır. Bu çalışmada İbn Haldun’un iktisat ve ekonomi hayatı hakkında ortaya koyduğu bazı tespitleri üzerinde durulacaktır. Devletlerin ve bireylerin temel yaşam öğelerinden olan ekonominin önemi, özelliği, unsurları İbn Haldun’un görüşleri çerçevesinde ele alınacaktır. Bu minvalde vergi sistemi, emek, kazanç yolları, piyasanın belirlenmesi, şehir hayatının ekonomiye etkisi, ticaret ve mesleki sanatlar gibi konular üzerinde durulacaktır.  

    Anahtar Sözcükler: İbn Haldun, İktisat, Ekonomi, Mukaddime.


    Abstract

    Ibn Khaldun, a social scientist who lived about three centuries before the enlightenment of the West, shed light on his ideas even beyond his age. Even today, their determinations are still a guide for many social scientists. In this study, some determinations of Ibn Khaldun on economics and economy will be discussed. The importance of the economy, which is one of the basic life elements of states and individuals, will be discussed within the framework of Ibn Khaldun's views. In this context, the tax system, labor, earnings paths, determination of the market, the impact of city life on the economy, trade and professional arts will be focused on.

    Key Words: Ibn Khaldun, Economy, Mukaddime.



    GİRİŞ

    İbn Haldûn’un asıl adı Ebu Zeyd Veliyyüddin Abdurrahman b. Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Hasen el-Hadramî el-Mağribî et-Tûnisî’dir. Soy itibariyle Yemen’e dayanan İbn Haldûn 732 (1332) de Tunus’ta doğdu. Kendisi Yemen’in Hadramut bölgesinden olduğu için Mukaddime’de Hadramî nisbesini kullanmıştır. Tunus’ta doğmuş olması sebebiyle Tûnisî, hayatının büyük kısmını Kuzey Afrika’da geçirmesi dolayısıyla Mağribî nisbeleriyle de anılmıştır. İbn Haldûn’un mensup olduğu kabile lideri Vail b. Hucr Hz. Peygamber’i ziyaret etmiş ve kabilesiyle birlikte İslam’ı kabul etmiştir. Sonraki yıllarda Vail’in torunları Endülüs’ün fethine katılmışlardı. Bu aileden Endülüs’e ilk gelen Halid b. Osman b. Hânî’dir. Halid’in ismi Endülüs’te "Haldûn" olarak anılmıştır. Onun soyundan gelenler de Beni Haldûn diye tanınmıştır. Endülüs’te etkin olan bu kabile Endülüs’ün işgalinden sonra Tunus’a yerleşmişti. İbn Haldûn’un dedesi Muhammed, Tunus’ta bir süre siyasi vazifeler üstlendi. Babası Muhammed ise kendisini ilme ve ibadete verdi.[2]

    İbn Haldûn ilk eğitimini babasından almıştı. Daha çocukluk yaşından itibaren Kur’an’ı ezberleyip kıraat dersleri aldı. Çeşitli âlimlerden Arap dili ve edebiyatı konusunda dersler aldı. Daha sonra Hadis ve Fıkıh dersleri aldı. Onun zamanında Tunus’ta Hafsîler, Fas’ta Merînîler, Tilimsan’da Abdülvadîler, Endülüs’te Nasrîler (Beni Ahmer), Mısır’da Memlükler hüküm sürmekteydi. Bir birleriyle mücadele içerisinde olan bu devletlerin yapısı, yaşadığı siyasi ortam İbn Haldûn’un ilmi ve içtimai anlamda kendisini yetiştirmesine fırsat sağlamıştır.[3]

    İbn Haldûn, 749’daki (1348) veba salgınında anne ve babasını kaybetti.  Hafsîler Tunus’ta iktidarı ele geçirince Vezir İbn Tafragîn, ibn Haldûn’u sultanın "alamet kâtipliği" görevine getirdi. Daha sonra Merînîler’in başşehri Fas’a giden İbn Haldûn, sultan Ebû İnan’ın ilim meclisini oluşturan âlimler arasında yer aldı. Bir yıl sonra da kâtiplik ve mühürdarlık görevine getirildi. İbn Haldûn bu sırada Fas’taki kütüphanelerde çalışmalar yaptı. Endülüs’ten buraya göç eden âlimlerden de faydalanarak bilgisini genişletti. Bu sıralarda Ebû İnan hakkında düzenlenen bir komploda parmağı olduğu gerekçesiyle iki yıl hapiste kaldı. Ebû İnan vefat edince veziri tarafından affedilip serbest bırakıldı. Ebu Salim 760’ta ( 1359) Merîni sultanı olunca ibn Haldûn’un itibarı arttı ve sır kâtipliğine getirildi. 764’te (1362) Endülüs’e gidip Gırnata’ya (Granada) yerleşti. 766 (1364)’te tekrar Bicaye’ye döndü. Burada Haciblik görevine getirildi. Bir müddet sonra çeşitli kabileler arasında arabuluculuk gibi vazifelerle dolaştı ve kabile yapısı hakkında geniş malumat sahibi oldu. İbn Haldûn Fas’ta çıkan karışıklıklar sonucunda Ebü’l-Abbas Ahmed’in tahta çıkması üzerine 776’te (1374 ) kendisine güvenmeyen yeni yönetim tarafından tutuklandı. Serbest bırakıldığında artık Fas’ta rahat edemeyeceğini, gidecek başka bir yeri de olmadığını anlayınca Ailesini Fas’ta bırakarak Endülüs’e gitti. Orada fazla kalamadan Tilimsan’a geçti. Burada yaklaşık 4 yıl boyunca kabileler arasında sakin bir yaşam sürdü. Burada el-İber adlı tarihini yazmaya başladı. el-İber'in birinci kitabı olan ünlü Mukaddime’sinin müsveddelerini 779’da (1377) tamamladı. Kaynaklara rahat ulaşmak için 780’de Tunus’a gitti. Burada Sultanın himayesinde el-İber’i tamamlayarak sultana ithaf etti. Eserin bu kısmına “Tunus nüshası” denilmektedir. 

    İbn Haldûn, Tunus’taki karışıklıklardan dolayı 784 (1382)’te Kahire’ye gitti. Buraya geldiğinde Ezher Camii’nde verdiği dersler büyük ilgi gördü. Makrizî, İbn Tağriberdi ve Sehavî gibi tarihçiler İbn Haldûn’un geniş bilgisi ve etkili hitabetiyle hayranlık uyandırdığını kaydederler. Altunboğa el-Cübani tarafından himaye edilen ve Sultan Berkuk’la iyi ilişkiler kuran İbn Haldûn ailesinin Tunus’tan ayrılmasını sağladı. Daha sonra ailesinin de içinde bulunduğu geminin İskenderiye yakınında battığını öğrendi. 789 (1387) yılında hac görevini yerine getirdikten sonra Kahire’ye dönen İbn Haldûn, 791’de (1389) Sargatmışiyye Medresesi müderrisliğine getirildi. Timur’un Suriye’ye saldırıp Halep’i zaptettiği ve Dımaşk’a yürüdüğü haberi Kahire’ye ulaşınca Sultan Ferec’in ordusuyla birlikte Dımaşk’a geldi. Bu sırada Timur’la da bir görüşme yapmıştı.[4]

    İbn Haldûn Mısır’da iken el-İber üzerindeki çalışmalarına devam etti. Doğu’daki kavimlerin ve hanedanların tarihlerini de ekleyerek eseri genel bir tarih haline getirdi. Mukaddime’ye de birtakım ilavelerde bulundu. Son şeklini verdiği nüshayı Fas’ta Camiu’I-Karaviyyîn Kütüphanesi’ne vakfedilmek üzere Sultan Ebu Faris Abdülazîz b. Hasan’a gönderdi. el-İber’in ve Mukaddime’nin Tunus nüshasından farklı olan bu nüshası "en-Nüshatü’I-Farisiyye" diye bilinmektedir. İbn Haldûn 803-808 ( 1401 -1406) yılları arasında dört defa daha kadılık makamına getirildi. Bu görevi yürütürken 26 Ramazan 808’de (17 Mart 1406) Mısır’da vefat etti.[5]

    Batı dünyasında iktisatla ilgili ilmi çalışmaların ortaya çıkışı XVIII. asrın ikinci yarısından sonra çıkmaya başlamıştır. Ancak İbn Haldûn bundan yaklaşık dört asır evvel sosyoloji yanında sosyal hayatın iktisat alanında da ilmi görüşler ortaya koymuştu. İktisat ilmi XIX. asrın sonlarına doğru iki tür çalışma yöntemiyle sistematize edilmeye başlanmıştır. Bunların biri siyaset sosyolojisi diğeri iktisat sosyolojisi tarzında çalışmalardır. İbn Haldûn’un Mukaddimesinde ele aldığı iktisat düşünceleri ikinci tür çalışmalara yani iktisat sosyolojisine daha yakındır.[6]   

    1.     VERGİ SİSTEMİ

    İbn Haldûn, devletlerde vergi sistemini de özgün görüşü olan Umrân teorisi çerçevesinde izah eder.[7]Ona göre devletin oluşum ve başlangıç dönemlerinde toplanan vergi, devlet giderlerine kâfi gelir. Bu dönemde vergi oranları da vergi kalemleri de az olduğu halde bu vergiler yeterlidir. Hatta elde edilen vergi gelirleri çoğu zaman fazla bile kalır. Devlet kurumlarının daha tam teşekkül etmemiş olması bundan dolayı harcamaların az oluşu en önemli sebep olarak zikredilir. Bunun dışında başta hükümdar olmak üzere devlet ricali henüz sade bir hayat yaşamakta lüks ve israfa girmemektedirler. Devletin başlangıç aşamalarında başta saray olmak üzere her kurumda hala bedevi toplumun izleri görülür. Bu da israf ve lüks hayattan uzak bir yaşam sürdürmelerini sağlar. Daha sonra devlet ricali medenileştikçe yeni hayat tarzları oluşmaya başlar. Bu dönemde artık lüks yaşam devlet gelirlerini aşacak seviyelere ulaşır.[8]

    İbn Haldûn, halktan alınan vergi oranlarının azalmasıyla birlikte iktisadi faaliyetlerin canlılık ve hız kazanacağını ifade eder. Ödenen vergilerin az olmasından hoşnut olan bireyler, iktisadi faaliyette bulunmaya istekli olacaklardır. Bu durumda medeniyette ilerleme meydana gelecektir. Medeniyetteki bu ilerleme ise vergi gelirlerinin çeşidini artırarak, vergi tabanını genişletecektir. Yani vergi oranlarının makul bir seviyede olması, devlet gelirlerinin yükselmesini sağlayıp, iktisadi faaliyetlere hız kazandırır. Neticesinde de iktisadi ve siyasi istikrarın sağlanmasına yol açar. Nihayet bu durum, Umrânın ilerlemesine katkıda bulunur.[9]

    İbn Haldûn’a göre, devlet yöneticilerinin elde ettikleri vergi gelirlerini elde tutmak yerine bir şekilde piyasaya sürmeleri gerekir. Bu gelirler, piyasadaki dolaşıma sokulmaz ya da etkin bir biçimde kullanılmazsa, atıl duruma gelir ve ekonomiyi durgunluğa iter. Dolaysıyla devlet sahibi, halktan aldığı vergileri, çeşitli yollardan halka aktarmalıdır.

    Devlet ve hanedan gelişip büyüdükçe devletin ilk dönemde uyguladığı vergi politikasının aksi bir durum söz konusu olacaktır. Bedevî hayat tarzının, yavaş yavaş özelliklerini yitirmeye başlaması, hükümdar ve çevresini çok daha yüksek bir hayat standardına özendirerek, lüks tüketim mallarına olan taleplerini artırır. Bu durum devletin giderlerini artırarak, neticesinde de toplumun üretici güçlerine yüksek oranlı vergi tarifeleri uygulanmasına neden olacaktır.[10]

     İbn Haldûn hükümdarın ve devlet ricalinin devletin yükselme döneminde zenginleştiğini ve servet sahibi olduğunu anlatır. Bu dönemde hükümdarın ülke ve devlet yapısı üzerinde hâkimiyeti ve nüfuzu pekişirken yanında bulunan devlet ricalinin de konumları nispetince güçleri ve nüfuzları artar. Bu durum başta hükümdar olmak üzere devlet adamlarının zenginleşmesine ve servet sahibi olmalarına yol açar. İleriki zamanlarda bu devlet adamlarının çocukları babalarının servetini suiistimal etmeye başlar. Zamanla hükümdarla devlet adamları arasında bu durumdan dolayı çatışmalar başlar. Bazı devlet adamları bu süreçte ülkeyi terk etmek zorunda kalırlar.[11]

    İbn Haldûn, vergi sisteminin bozulma sebeplerini şöyle izah eder: Ortak asabiyetlerin kontrolü altında olan devlet yapısı zamanla hükümdarı rahatsız etmeye başlar. Hükümdar saltanatını pekiştirmek için devleti yöneten ortak asabiyet unsurlarını bertaraf edip tek başına devlete hükmetmeye başlar.[12]Bu sırada hükümdar devlet bürokrasisinde oluşan boşluğu kendisinden daha zayıf asabiyetlere bağlı veya herhangi bir asabiyete bağlı olmayan unsurlarla doldurur. Ancak hükümdar için bu yeni bürokratlarla devleti yönetmek o kadar da kolay değildir. Yönetimin yeniden oluşumu onlara bol miktarda para dağıtmakla ancak mümkün olur. Yani hükümdar önceden devleti asabiyetin gücüyle yönetirken zamanla gerek askeri gerekse bürokrasi yönetimini artık parasal güçle oluşturmaya başlar. Bu yolla ülke üzerinde hâkimiyetini sağlamak için bol miktarda para harcamaya başlar. Bu da devlet giderlerinin zamanla artmasına yol açar. Belli bir dönemden sonra artık devlet gelirleri giderlerini karşılayamaz olur. Devlet sisteminin devamı için hükümdar artık vergi artırımına gitmeye başlar. Gelirlerin arttırılması için yeni vergi alanları ve fahiş vergi oranları artık öyle bir duruma gelir ki halkı bıktıracak seviyelere ulaşır.[13]İşte bu seviye devletin dağılma sürecini başlatır. İbn Haldûn’a göre devletin zayıflama süreci vergiler bağlamında döngüsel bir çözülmeyi başlatır.[14]Hükümdar ülke üzerinde hâkimiyetini kurmak için daha fazla askere ve bürokratik harcamalara ihtiyaç duyar. Buradaki açık daha fazla vergi toplamak, yeni vergi alanları oluşturmak veya vergi oranlarını arttırmakla gerçekleştirilir. Vergiler halka ağır gelmeye başlayınca toplanan vergi oranı düşer, isyanlar ve çözülmeler başlar. Hükümdar isyanları bastırmak hâkimiyetini pekiştirmek için bu sefer asker sayısını arttırmaya bürokratik harcamaları arttırmaya başlar. Bu döngü neticede devletin dağılmasına ve sonlanmasına yol açar. 

    İbn-i Haldûn’un meşhur olmasının nedenlerinden biri de vergi hakkındaki görüşlerinin, 1970’den sonra popüler olmaya başlayan arz yönlü ekonominin görüşleriyle arasındaki benzerliklerdir. Yukarıda da ifade edildiği üzere İbn-i Haldûn’a göre vergiler artırılmaya başlandığı zaman bir noktadan sonra vergi gelirlerinde bir düşüşe neden olurlar. Ona göre vergilemede öyle bir nokta vardır ki o noktaya kadar bireyler vergilere tepki göstermezken, bu orana ulaştıktan sonra birden toplam vergi gelirlerinde bir düşüş meydana gelmektedir.[15]

    Vergi sistemini sıkıntıya sokan diğer bir hususu İbn Haldûn ülke piyasasının belkemiği hükmünde olan devlet piyasasının bozulmasına bağlar. Devlet çalışanlarına ve yöneticilere ödediği maaşlar sayesinde piyasayı canlı tutar. Canlı piyasa ise devlete vergi yoluyla artan gelirler şeklinde yansır. Eğer devlet ödemelerde yani maaşlarda kısıtlamaya giderse harcamalarda azalmalar meydana gelir. Bu da piyasanın canlılığını kaybetmesine neden olur. Neticede dönmeyen bir piyasa devlete vergi kaybı şeklinde yansır.[16]  

    İbn Haldûn’un üzerinde durduğu bir diğer vergi sistemi sıkıntısı ise hükümdarın veya devlet adamlarının ticaret yapması bir diğer deyişle devletin piyasaya girip ticaret yapmaya başlamasıdır. Ticaretle uğraşan servet sahipleri bir birine denk sermayelere sahiptirler. Piyasa ve ücret dengeleri bu tüccarlar tarafından dengeli bir şekilde belirlenir. Bunların elde ettiği gelir sayesinde devlete akan ciddi bir vergi vardır. Devlet piyasaya girmeye başlayınca dengeler sarsılmaya başlar. Devletle rekabet etme gücünü kendinde bulamayan servet sahipleri yavaş yavaş piyasadan çekilmeye başlar. Neticede bu şekliyle devletin kaybettiği vergi geliri yaptığı ticaretle kazandığından çok daha fazla olur.[17] 

    İbn Haldûn’a göre devletin vergi sistemi bozuldukça halktan toplanan vergiler de artmaya başlar.Bu süreçte zamanla halkın vergi yükü tedrici bir surette arttığından, halk bu artışların kim tarafından yapıldığının ve kimin koyduğunun farkına bile varmaz. Ancak uzun vadede, vergilerdeki bu artışlar ağırlığını hissettirmeye başlayıp itidal halini aşar. Çünkü halk, üretim faaliyetleri sonucu elde ettikleri kâr ve kazanç ile ödedikleri vergi borcunu karşılaştırdıklarında, ortaya çıkan durum, onların üretime katılma isteğini yok ederek, bu da Umrâna katkıda bulunmalarını engeller.[18]

    2.     FİYAT OLUŞUMU

    İbn Haldûn insanların ihtiyaç duyduğu temel maddeleri zaruri ihtiyaçlar ve tamamlayıcı ihtiyaçlar diye ikiye ayırır. Ona göre zaruri ihtiyaçlar insanların hayatlarını idame etmeleri için ihtiyaç duydukları temel gıda malzemeleridir. Bunlar buğday, arpa, baklagiller gibi temel ihtiyaçları teşkil eder. Diğeri ise tamamlayıcı maddelerden oluşan temel ihtiyaçlardaki eksiklikleri giderici maddelerdir. Bunlar da meyveler, elbiseler, kap kacak, binitler ve binalar gibi ikinci derece hayatı idame ettiren ihtiyaçlardır.[19]

     İbn Haldûn’a göre fiyatların belirlenmesinde arz ve talep dengesini oluşturan temel saik popülasyondur. Ona göre bedevi yaşam koşulları çerçevesinde insanların ihtiyaç duyduğu şey, temel gıda malzemeleridir. Buğday, arpa, baklagiller gibi ihtiyaç malzemeleri bedevi yaşam ortamlarında veya nüfusu az olan yerleşim merkezlerinde daha pahalıdır. Bunun nedeni buralarda iş gücü azlığından veya kıtlık korkusundan insanlar ellerindeki malzemeyi depolayıp saklarlar. Böylece piyasada az bulunan bu malzemelerin değeri yükselir. Kalabalık yerleşim yerleri veya büyük şehirlerde ise temel gıda malzemeleri daha ucuz olur. Bunun nedeni ise herkes kendisine yetecek kadar gıdayı alıp depoladığı için elde kalan stokların piyasası ucuzlar.[20]

    İkinci derecede ihtiyaç maddeleri olan tamamlayıcı malzemelerin fiyatı ise temel gıdaların tam tersinedir. Çünkü nüfusu az olan yerlerde servet az olduğundan dolayı insanlar zaruri ihtiyaç sayılmayan bu malzemelere çok rağbet etmezler dolaysıyla fiyatları da ucuz olur. Şehirlerde ise insanlar nispeten servet sahibi ve lüks yaşama alıştıkları için ikinci derece ihtiyaç malzemesi olan bu maddelere çok talep gösterirler. Dolaysıyla nüfusun kalabalık olduğu yerlerde bu malzemeler pahalı olur.[21]

    İş gücü fiyatına gelince İbn Haldûn’a göre kırsal kesimlerde iş gücü ucuzdur. Şehirlerde ise sanayi ve binalar gibi maharet ve ustalık isteyen iş gücü lüks yaşam, zenginlerin hassas talepleri ve ustaların kendilerini ağırdan almaları nedeniyle pahalı olur.[22]

    3.     EKONOMİ ve ŞEHİR HAYATI

    İbn Haldûn şehir hayatında ekonominin temel unsurunu iş bölümüne bağlar. Çünkü insanlar ihtiyaç duydukları şeyleri yalnız başlarına sağlayamazlar. Ona göre herhangi bir yerleşim yerinde her üretici öncelikle kendi ihtiyacından fazlasını üretir.[23]Üretim fazlası bu mallar, gerek üretim araçlarına gerekse hayatın diğer gereksinimlerine harcanır.[24]

    İbn Haldûn’a göre şehirlerdeki refah seviyesi o şehrin popülâsyonuyla doğru orantılıdır. Yani bir şehrin nüfusu kalabalık ise orada canlı bir hayat vardır. İnsanlar daha zengin, daha modern ve daha lüks içerisinde yaşar. Bunun nedeni o şehirlerde ihtiyaç dışında üretim fazlası malların lüks yaşamı tetiklemesidir.[25]Lüks yaşam ise yeni sanat ve meslek dallarının ortaya çıkmasına alanında ihtisas sahibi olan mümeyyiz sanat ve meslek erbabı kişilerin doğmasına yol açar. Bunun sonucunda süslü binalar, daha lüks ve konforlu giyecek ve ev araçları ortaya çıkar. Dolaysıyla bu yeni meslekler piyasayı ve şehri daha da canlı tutar. Tabi büyük şehirlerdeki bu yaşam tarzı sadece üreticilerle sınırlı değil her türlü meslek ve iş sahibini etkiler.[26]

    İbn Haldûn yaşadığı dönemi esas aldığı için her şehirde yaşayan insanların gelir ve giderlerinin denk olduğunu söyler. Aslında meslek sahibi veya ticaret ehli için geçerli olan bu durum günümüzde hizmet sektörünü dışarıda bırakır. Muhtemelen İbn Haldûn’u hizmet sektörü içinde bu görüşe sevk eden unsur o zamanda devletlerin birçoğunda merkezi yönetim yerine feodal yönetimler söz konusu olmasıdır.        

    4.     RIZIK ELDE ETME ve EMEK 

    İbn Haldûn rızık ve kazancı birbirinden ayrı tutar. Ona göre rızık kişinin faydalanıp ihtiyacını giderdiği semerelerden oluşan kazançtır. İhtiyaçların giderilmesinde kullanılmayan mal, sahibi için rızık değil kazanç olarak isimlendirilir. Kişinin çalışarak elde ettiği ihtiyaç fazlası mal ve servet de kazanç kategorisine girer. Bu konudaki görüşlerini Ehl-i Sünnet âlimlerine dayandıran İbn Haldûn’a göre, miras olarak bırakılan mal ölen kişi için rızık değil kazançtır. Çünkü ondan yararlanmamıştır. Ancak o mirasla ihtiyacını karşılayan mirasçılar için o mal rızık olarak isimlendirilir.[27]

    Bir üretim faktörü olarak emek iktisadi faaliyetin en önemli unsurudur. İktisadi hayatta, iktisadi faktörler içinde en değerli ve en fazla yaratıcı olan faktördür. Toplumsal refahın kaynağı olup bireylerin kişiliğine bağlıdır. İnsan emeği olmadan ne doğanın kıt kaynakları çoğaltılabilir, ne de kıt olan mal ve hizmetler üretilebilir. Bu açıdan emeği, insanın ekonominin emrine sunduğu fikri ve fiziki kabiliyet olarak tanımlamak mümkündür. İbn-i Haldûn iktisadi düşünce tarihinde emeği, değerin kaynağı ve mülkiyetin temeli olarak gören ilk düşünürlerdendir. Ona göre üretimin temel faktörü emektir.[28]İbn Haldûn’a göre rızık elde etmek için mutlaka çalışıp çaba sarf etmek gerekir. Ona göre rızık veya kazanç elde etmek için emek sarf etmek şarttır. Emek, her türlü kazanç ve servetin olmazsa olmazıdır. Ona göre kazanç, insan emeğinin kıymetinden ibarettir.[29]

    Dünyadaki bütün mal ve birikimler için kıymet ölçüsü iki şeydir bunlar ise; altın ve gümüştür.[30]Ayrıca kazancın bolluğu ile Umran arasında da ciddi bir ilişki vardır. Bir yerde kalabalık bir Umran varsa orada rızık ve kazanç elde etmek daha kolaydır. Umranın eksilmesiyle çalışma ve emek azalır. Bu da neticede piyasanın durmasına ve kazancın azalmasına yol açar.[31]    

    5.     KAZANÇ YOLLARI 

    İbn Haldûn geçim ve kazanç yollarını yöneticilik (emirlik), ticaret, çiftçilik ve sanat olarak taksim eder. Ona göre emirlik tabii bir geçim yolu değildir. Emirlik halktan toplanan vergi ve harçlar üzerine kurulan devlet yönetiminde bulunan herkesi kapsamaktadır. Günümüz ifadesiyle memuriyet veya hizmet sektörü dediğimiz alanı kapsamaktadır ki İbn Haldûn bu tür geçim yolunu tabii yollardan saymamaktadır.[32]İbn Haldûn’a göre hizmet sektöründe çalışanların bir kısmı devlet görevlileridir. Bunlar asker, polis, kâtip gibi görevlilerdir. Bunların geçimi devletin topladığı vergilerden sağlanır. Diğer kesim ise kişilerin hizmetinde çalışan kişilerdir. İbn Haldûn’a göre başkasının adamı olarak emrinde çalışmak tabii bir geçim yolu değildir. Aynı zamanda bu tür çalışma yöntemleri insanların kişiliklerini dahi değiştirecek niteliktedir.[33]

    Çiftçilik bilinen en eski geçim yöntemidir. Çiftçilik için çok düşünmeye, ilme ve ince hesaplamalara çok ihtiyaç olmadığından insanlığın ortaya çıktığı tarihten beri bilinen en basit geçim yoludur. İbn Haldûn kara ve deniz avcılığının yanı sıra hayvancılığı da çiftçilik kategorisinde inceler. Yine ona göre çiftçilik zayıf ve bedevilerin geçim yolu olarak tanımlanır. Çiftçilikle uğraşan kişilerin refah ve zenginlik seviyesine ulaşamayacağını söyler.[34]

    Bir diğer geçim yolu olan sanatlar çiftçilikten sonra ikinci sırada gelir. Sanat ilme, düşünmeye ve ince hesaplamalar yapmaya ihtiyaç duyan kompleks bir uğraştır. Sanat işleri ile bedeviler değil şehirliler uğraşır. Bu yüzden de belli bir Umran birikimini gerekli kılar.

    İbn Haldûn’a göre ticaret, kazanç için tabii bir yol olmakla birlikte bu yolla kazanç elde etme usulü birtakım kurnazlıklara, mal alıp satarken araya eklenen kâr üzerinden bir kazanç sağlanır.[35]Ona göre bu şekilde kazanç elde etmek bir nevi kumara benzese de elde edilen mal bir karşılıkla sağlandığı için meşru bir yoldur.[36]

    İbn Haldûn define ve hazine arama yoluyla kazanç elde etmenin de tabii bir yol olmadığını vurgular.[37]Ona göre bu işlerle uğraşan insanlar kıt akıllı insanlardır. Koca yeryüzünü tarayıp toprağın altından define çıkarma boş bir uğraştır. Ancak binde bir defa tesadüfen bu tür definelere denk gelmek mümkün olur. Bu konularla ilgili haritalar, tılsımlar ve sair işler de tamamen bir aldatmadan ibarettir. Çünkü hiç kimse yerin altına gömdüğü servetini istikbalde tanımadığı insanlara bulmaları için bir harita veya pusula oluşturmaz. Serveti olan onu kendisinden sonra gelen mirasçılarına veya akrabalarına bırakır.[38]

    6.     TİCARET

    İbn Haldûn ticareti kısaca “ucuza alıp pahalıya satmak” olarak tanımlar. Ona göre ticaret; un, ziraî mahsuller, hayvan ve kumaş gibi ticari malların ucuza alınıp pahalıya satılmasıyla gerçekleşir. Bazen de piyasada gerçekleşen deflasyon neticesinde elindeki mal sayesinde tüccar bir anda servetini birkaç kat arttırır.[39]  

    Ticaretten kazanç elde etme yolları şöyledir: 1- Eldeki malın piyasanın havale geçirmesiyle çok yüksek fiyata satılması,[40]2- Eldeki malın çok daha yüksek miktara satabileceği başka bir yere götürülmesi, 3- Ya da eldeki malın vadeli olarak yüksek fiyata satılmasıyla gerçekleşir. Genellikle satılan mal ne kadar yüksek fiyata verilse de aradaki kar payı düşük kalır. Bu yüzden sermayenin miktarı arttıkça elde edilecek karın miktarı da artacaktır.[41]Ticaret içerisinde en çok risk barındıran mesleklerdendir. Ticarette aldatma, hile, ölçü tartıyı eksik tutma,[42]malın bedelini geç ödeme veya inkâr etme gibi kritik durumlarla karşı karşıya kalmak her zaman mümkündür. Bu durumda ticaret erbabının yazıyla kayıt veya şahit tutması çok önem arz eder. Ticarette bazen büyük meşakkatlerle elde edilmiş bir sermayenin bir anda tamamen elden çıkması da mümkündür. İbn Haldûn’a göre büyük tüccarların bazı devlet makamlarıyla gelecek olumsuzluklardan korunmak için iyi ilişkiler kurması gerektiğini vurgular.[43]  

    İbn Haldûn ticaretle uğraşan kişilerin karakterleri hakkında da ilginç tespitlerde bulunur. Ona göre, genellikle ticaretle meşgul olan kişiler düşük ahlaklı olur. Çünkü ticaret yapan kişi sürekli karşısındaki kişiye karşı üstün gelmek ister. Bu durum zamanla karakter halini alır. Daha da kötüsü ticarette hile ve aldatmayı meslek ve karakter haline getiren tüccar ise rezillikle tavsif edilir. Ticaretle meşgul olanlar arasında onurlu ve üstün ahlaklı kişiler de vardır. Ancak bunların sayısı çok azdır.[44]   

    İbni Haldun’a göre kazancın bütününü sermaye ile ilişkilendirmek doğru değildir. Bunun sebebi sermayeden kar elde etmede ve kazanca dönüştürmekte emeğin payının inkâr edilemez olmasıdır. İbni Haldun’a göre emekten yoksun olan ve spekülasyona, hileye, aldatmacaya başvuran bir tüccar kumarbaz gibidir. Bu tür bir ticaret varlığı itibariyle meşru olmadığı gibi bireyin ahlakı ve psikolojisi üzerinde de sakıncalı etkiler meydana getirebilir. İnsanın yaradılışı gereği az sürede çok mal kazanma arzusu onu hile ve spekülasyona yönlendirebilir.[45]

    7.     SANAT ve MESLEKLER

    İbn Haldûn’a göre sanatı oluşturmanın iki yönü vardır. Bir yönü ilmi ve fikri, diğer yönü ise cismi ve maddidir. Sanatın maddi-cismi yönü onun en mükemmel yönüdür. Çünkü bu suretle nakli daha rahat olur. Bir haber veya düşüncenin nakline oranla mücessem bir sanatın taşınması ve ona bakılarak elde edilecek olan meleke daha mükemmel olur. Sanatın ilmi- fikri yönü tekrar ve sürekliliğe dayandığı için sanatın temelini oluşturan adım meleke olarak ifade edilir.[46]

    İbn Haldûn sanatı başka bir açıdan üçe ayırır: 1- İster zaruri olsun veya olmasın geçim kaynağı olarak gerçekleştirilen sanatlar, 2- insanın özelliği olan düşünceye özgü sanatlar ve 3- Askerlik sanatı.[47]  

    İbn Haldûn’a göre en iyi sanatlar, medeni umranın mükemmelleşmesi ve çoğalmasıyla gerçekleşir. Ona göre şehir kalabalıklaşıp medenileştikçe sanatlar tezahür eder veya mükemmelleşmeye başlar. Bedevi ve nüfusu az olan toplumlarda insanlar daha çok yeme, içme, barınma ve güvenlik gibi kaygılardan dolayı ince sanatlar ortaya koyamazlar. Ancak bazı kaba sanatlar üretebilirler. Umran arttıkça, nüfus kalabalıklaşıp lüks yaşam tarzları ortaya çıktıkça sanatkârlardan beklentiler de artmaya başlar ve onlardan daha ince sanatlar veya yeni sanatlar ortaya koymaları beklenir. Bütün bunların yanında gerçek nitelikte sanatların ortaya çıkması ancak uzun süre yaşayan şehir ve toplumları gerekli kılar. Dolaysıyla bir toplum ne kadar medeni ve kalabalık olursa olsun eğer gerçek bir sanatı ortaya koyabilecek ömre sahip değilse orada sanat üretimi gerçekleşemez. Bazen bu süre için birçok neslin geçmesi gerekebilir.[48]    

    İbn Haldûn’un sanatı iktisadi hayatın bir parçası olarak ele alması, yaşadığı çağa göre ne kadar öngörülü olduğunu ortaya koymaktadır. İnsanların fizyolojik ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmadan sanat üretemeyecekleri hakikati en güzel bir surette ifade edilmiştir.


    KAYNAKÇA

    Akşit, Niyazi, Kültür ve Tarih Ansiklopedisi.Ankara: Yeni Şafak Yayınları, 2004.

    el- Husrî, Sâtî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar. Trc. Süleyman Uludağ. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2001.

    Erol, Sevgi Işık, “İktisadi Kalkınmada Değerlerin Rolü (İbni Haldun’un Perspektifinden)”. Çalışma İlişkileri Dergisi2/3 (Temmuz 2012): 49-65.

    Görgün, Tahsin, “İbn Haldûn (Görüşleri)”, Türkiye D i y a n e t V a k f ı İslâm Ansiklopedisi.19: 543-555. Ankara: TDV Yayınları 1999.

    Güngörmez, Zeynep, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, Uluslararası İbn Haldûn Sempozyumu (Çorum, 01-03 Kasım 2013). Haz. Mesut Okumuş, Ömer Dinç, 251-259. Ankara: Çorum Belediyesi Kültür Yayınları, 2015.

    İbn Haldûn, Abdurrahman b. Muhammed b. Haldûn Hadramî (1332/1406). Mukaddime. Trc. Halil Kendir. Ankara: Yeni Şafak Yayınları, 2004.


    Özel, Mustafa, “Bir İktisat Klasiği olarak İbn Haldun’un Mukaddime’si”, Dîvân İlmi Araştırmalar Dergisi 21/2 (2006): 1-8.

    Uludağ, Süleyman, “İbn Haldûn”, Türkiye D i y a n e t V a k f ı İslâm Ansiklopedisi.19: 538-543. Ankara: TDV Yayınları 1999.

    Yıldırım, Ertuğrul, İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri, Yüksek Lisans Tezi, Dumlupınar Üniversitesi, 2006.

    ez-Zirikli, Hayreddin, el-A‘lam, b.y. 2002.



    [1]İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı doktora öğrencisi.


    [2]ez-Zirikli, Hayreddin, el-A‘lam, (b.y. 2002), 3: 330; Süleyman Uludağ, “İbn Haldûn”,Türkiye D i y a n e t V a k f ı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları 1999), 19:538-543; Niyazi Akşit, Kültür ve Tarih Ansiklopedisi(Ankara: Yeni Şafak Yayınları, 2004), 1: 360.

    [3]Uludağ, “İbn Haldûn”,  19: 538-543.


    [4]Uludağ, “İbn Haldûn”, 19: 538-543.

    [5]Uludağ, “İbn Haldûn”, 19: 538-543.

    [6]Sâtî el- Husrî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, trc. Süleyman Uludağ (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2001), 397-399.

    [7]Tahsin Görgün, “İbn Haldûn (Görüşleri)”, Türkiye D i y a n e t V a k f ı İslâm Ansiklopedisi(Ankara: TDV Yayınları 1999), 19: 543-555.

    [8]Abdurrahman b. Muhammed b. Haldûn Hadramî (1332/1406), Mukaddime, trc. Halil Kendir(Ankara: Yeni Şafak Yayınları, 2004), 2: 369.

    [9]Ertuğrul Yıldırım,İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri(Yüksek Lisans Tezi, Dumlupınar Üniversitesi, 2006), 84-86.

    [10]İbn Haldûn,Mukaddime,1: 371.

    [11]İbn Haldûn, Mukaddime,1: 377.

    [12]İbn Haldûn, Mukaddime,1:  376.

    [13]İbn Haldûn, Mukaddime,1: 371.

    [14]İbn Haldûn, Mukaddime,1:  372.

    [15]Yıldırım,İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri, 80.

    [16]İbn Haldûn, Mukaddime,1:  379.

    [17]İbn Haldûn, Mukaddime,1:  373.

    [18]Yıldırım, İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri,77.

    [19]İbn Haldûn, Mukaddime, 2: 494.

    [20]el- Husrî,İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 400.

    [21]el- Husrî,İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 399.

    [22]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 495.

    [23]Mustafa Özel, “Bir İktisat Klasiği olarak İbn Haldun’un Mukaddime’si”, Dîvân İlmi Araştırmalar Dergisi 21/2 (2006): 1-8.

    [24]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 491; Görgün, “İbn Haldûn (Görüşleri)”, 19: 543-555.

    [25]el- Husrî,İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 405.

    [26]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 491, 492.

    [27]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 520, 521.

    [28]Yıldırım, İbn Haldûn’un İktisadi ve Mali Düşünceleri,31.

    [29]el- Husrî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 401; Özel, “Bir İktisat Klasiği olarak İbn Haldun’un Mukaddime’si”, 5.

    [30]Özel, “Bir İktisat Klasiği olarak İbn Haldun’un Mukaddime’si”, 4.

    [31]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 522; el- Husrî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 401,404.

    [32]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 523.

    [33]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 525; Görgün, “İbn Haldûn (Görüşleri)”, 19: 543-555.

    [34]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 540.

    [35]Zeynep Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, Uluslararası İbn Haldûn Sempozyumu (Çorum, 01-03 Kasım 2013), haz. Mesut Okumuş, Ömer Dinç, (Ankara: Çorum Belediyesi Kültür Yayınları, 2015), 251.

    [36]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 523, 524.

    [37]el- Husrî, İbn Haldûn Üzerine Araştırmalar, 407.

    [38]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 527- 530.

    [39]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 541.

    [40]Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, 253.

    [41]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 542.

    [42]Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, 255.

    [43]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 542-543; Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, 254.

    [44]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 544; Güngörmez, “İbn Haldûn’a Göre İslam’da Ticaret Ahlakı”, 251.

    [45]Sevgi Işık Erol, İktisadi Kalkınmada DeğerlerinRolü (İbni Haldun’un Perspektifinden), Çalışma İlişkileri Dergisi2/3 (Temmuz 2012): 49-65.

    [46]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 553.

    [47]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 554.

    [48]İbn Haldûn, Mukaddime,2: 555-556.
  • Parça parça paylaşım yerine tam metin olarak paylaşıyorum. Umarım faydası dokunur da zararlı ve sapkın düşüncelerden uzak durmamıza yardımcı olur.


    Nurculuk Denen Sayıklama – (H. Nihal ATSIZ) | Ulu Türkçü Nihal ATSIZ Otağı | Türkçülük
    Nurculuk Denen Sayıklama

    (H. Nihal ATSIZ)

    Dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. Daha zekasının pek iptidaî olduğu zamanlardan beri, insanların din sahibi oldukları da bilinen gerçeklerdendir. Zekanın ve bilimin yükselmesiyle dinler de yükselmiş, tek Tanrılı dinlerle dinler çağı kapanmış, din uğruna yapılan korkunç savaşlar ve kırgınlıklardan sonra medeni dünyada din, fertlerin vicdanına sığınmış, bir kanaat olarak saygıdeğer bir yer kazanmıştır. Artık medeni insanlar arasında din tartışması yapılmıyor. Dinler hakkında avamî yazılar değil, ancak bilginlerin etüdleri yayınlanıyor. Medenî insan, başkalarının dini inancına saygı gösteriyor. Kimseyi propaganda ile kendi dinine çağırmıyor.

    Türkiye”de bir zamandır dine karşı takınılan yanlış tutum, yemişlerini vermeye başlamıştır. Mabedsiz şehir kurmakla övünen budalalar, çirkin harabelerin mabed haline getirileceğini düşünememiştir. Cumhuriyetin başlarında, artık görevi ve faydası kalmamış Arapçı ve Arapçacı softa takımı tasviye olunurken, milletin manevi ihtiyacı düşünülerek asrî din adamları yetiştirecek özlü bir din okulu açılsaydı, bugün il ve ilçe merkezleri, doktor payesine erişmiş din adamları ile dolar, bunlar köyleri de kontrol ederek yobazlığa engel olur ve İstanbul gibi şehirde çatalı ve radyoyu haram eden beyinsizler halka vaaz edemezdi.

    Mabedsiz şehrin ilk yemişi Ticanîlik, onun olup kurtlanmışı da Nurculuk oldu.

    Nurculuk nedir? Gazetelerde ikide bir görülen Nurcular, Nur risalesi talebeleri kimdir? Aralarında avamdan aydına kadar, mühendis, avukat ve doktora kadar her türlü adamın bulunduğu Nurculuk, “Saîd-i Nursî” adında cahil bir Kürdün peşine takılmış cahil bir sürü, Nur risalesi talebeleri de Saîd-i Nursî”nin o çetrefil ve cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı risaleleri atom fiziği ve Einstein nazariyesi okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır.

    Saîd-i Nursî denilen adam, eskiden Saîd-i Kürd-î diye bir takım risaleler yayınlayan, Türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını bilmekten âciz, Şafiî mezhebinden bir Kürttür. Mütareke yıllarında İstanbul sokaklarında millî Kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. Bu cakacı Kürt kendisine “Bedîüzzaman” demekte, müridleri de bu adı bir övünçmüş gibi kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. Bedîüzzaman, “zamanın harikası” demektir. Kürt Said cidden zamanın harikasıdır. Yirminci yüzyıl gibi bir zamanda bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da onbinlerce, belki yüzbinlerce Türk”ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla gerçekten zamanın bir harikasıdır.

    Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir. Nasıl Moskofçular Türk milletini yıkmak için ortaya sosyal adalet ilkesiyle atılıyor, yoksulların davasını benimsemiş görünüyorlarsa, Kürt Said de ortaya Müslümanlık ve kardeşlik çığırtkanlığı ile çıkıyor. Kürtçülük davasını açıkça güdemiyeceği için, Türkçülüğü yıkacak ağuları Müslümanlık ve Nurculuk diye ileri sürüyor. Müritlerine veya kendi tabiriyle Risâle-i Nur şakirtlerine evlenmeyi yasak ediyor. Çünkü evlenip çocuk sahibi olurlarsa, o çocukların kötü ve dinsiz olma ihtimali varmış. Tabiî, dağdaki Kürdün bu büyük ve ilâhî buyruktan haberi olamıyacağı için, o evlenecek ve Kürtler çoğalacak. Herkesin sözüne inanan saf Türkler ise, büyük mürşidin buyruğu ile evlenmiyecek, böylelikle Türk soyu azalacak ve Kürt Şeyh Said”in 1924”de yapamadığını, Kürt Molla Said (yani Bedîüzzaman) kırk yıl sonra yapmış olacak.

    Kadını şeytanın askeri sayarak evlenmeyi yasak eden dinin, Zerdüşt dini olduğunu bilmeden koyu Müslümanlık adı altında bir nevi Mazdeizm yaptıklarının farkında olmayan bu beyinsizler sürüsüne ne demeli? Urfa”daki mezarının bir baş belası haline gelmemesi için, söylentilere göre, General Mucip Ataklı tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, bu kaldırmaya inanmayarak Kürt Said”in oradan uçtuğuna inanacak kadar şuursuz olanlara ne denebilir? Millî talihsizlik, akıl hastanesi kliniklerinde yatması gerekenlerin halk arasında dolaşmasındadır. Ciddi tedbirler alınmazsa, bu dinî cinayet daha yıllarca sürecektir.

    Nur risalesi (kendi tâbirleriyle risale-i nur) denilen sayıklama kitapları pek çoktur. Beyni örümceklenmiş zavallılar bu sayıklamaları elle yazarak, yahut şapirografi veya taşbasmasıyla çoğaltarak onbinlerce satarlar. Bunu satmak için kasaba kasaba, köy köy dolaşan Nurcular vardır. Bunları satarak sevaba girerler. Sözde Türkçe olan bu sayıklama kitapları, Kürt hamalların fikir seviyesinde yazıldığı için, kimse birşey anlamaz. Anlamadığı için de, onda gizli hikmetler, yüksek gerçekler olduğu kuruntusuna kapılır.

    Bir zamanlar bu sayıklamalardan bana da bir tane yollamışlardı. Kendimi zorlayarak okuyabildiğim bir tanesinde, Kürt Said radyodan bahsediyor, dünyanın bir ucundan söylenen bir sözün kutudan duyulmasını kutudaki meleklerle açıklıyordu.

    İşte, aşağı tabaka ile birlikte doktor, mühendis ve avukatın da şeyhi, pirî olan, kendisinden “efendi hazretleri” diye söz ettikleri Kürt Said”in seviyesi budur.

    Fizikten, titreşimden haberi olmayan, müsbet bilimin kıyısından dahi geçmeyen bir yobaz, radyo hakkında ancak bu kadar düşünür. Fakat bilgisizliğini de anlamaktan âciz olan o kara cahil, bu katmerli bilgisizliğine bakmadan, Türkler aleyhinde hüküm çıkarmaktan da geri kalmıyor. Nur risalelerinin birinde, Ye”cüc Me”cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve Kırgız gibi “akvâm-ı vahşiyye” (yani vahşi kavimler) olduğunu yazmıştı. Sevsinler medenî Kürdü!… Özbek, Kırgız ve Tatarlar arasında okuyup yazma nisbeti % 90”dır ve aralarında atom bilginleri de olmak üzere her bilim dalında yüzlerce bilgin ve uzman bulunmaktadır.

    Kendisini Nurculuğa kaptırmış olan bir avukatla geçen yıl aramda küçük bir konuşma olmuş, Kürt Said”de ne bulduğunu kendisinden sormuştum. “Kuran”ın en güzel tefsirini yapmıştır.” diye cevap vermişti. Bu genç avukat eski yazıyı bilmiyor, Kuran”ın şimdiye dek en büyük İslâm bilginleri tarafından üç İslâm dilinde yapılan tefsirlerinden habersiz bulunuyordu. Bunu kendisine boşuna anlatmaya çalıştım. Bir kere çileden çıkmış, aklın ve mantığın dışına uğramıştı. Bir safsataya inanla uğraşmak neye yarar? Bugün devlete düşen görev, bunun sebeplerini arayıp bularak tedavisine gitmektir.

    Bana gör Tîcânilik, Nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebepleri, milli ülküden yoksunluktur. Tıpkı normal yemek bulamayan aç çocuğun duvarı yalaması, yerde bulduğu faydasız ve zararlı şeyleri yemesi gibi, bağlanacak büyük bir ülkü bulamayan insanlar, abur cubur düşüncelere kurtarıcı diye yapışıyorlar. Çünkü insanlar bir fikre bağlanmaya mecburdur. Bu istidat insanlığın mayasında vardır. Bunu hiçbir kuvvet önleyemez.

    Türkiye”de gerçek ülkü olan Türkçülük türlü bahanelerle baltalanmasa, gerçek Türkçü olan eski “Milliyetçiler Derneği” 1953”de kapatılmasaydı, bunlara gelişme imkanı verilseydi, bugün memlekette partiler üstünde, gayet ateşli ve şuurlu bir milliyetçi topluluk bulunacak, hükümetler güç durumlarda bunlardan yardım isteyebileceklerdi.

    Türkçülük insanlara hiçbir vaitte bulunmuyor, maddi veya manevi birşey vermiyor. Yalnız istiyor… Fedakarlık ve feragat istiyor. Nurculuk ise cennet va”dinde bulunuyor. Ebedî saadet, cennette köşkler, yemekler, huriler va”dediyor…. Kafası işlemeyen, hatta aslında materyalist olanlar tabiî Nurculuğu seçecektir. Netekim bunu kendileri de söylüyor “Türkçülük mezara kadar… Ondan sonra ne olacak?” diyor… Tabiî ondan sonrasını kendilerine Kürt Said hazırlayacak.

    Kürt Said”in 1327 ( = 1909 ) yılında, İstanbul”da Vezir hanındaki İkbal-i Millet matbaasında basılmış bir eseri vardır. Adı: “İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yahut Divan-i Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î” dir. Kendisinin Saîd-i Kürd-î Yani Kürt Said) olduğunu tastik ettiği bu eserde, eserin muharriri diye de kendisini “Bedîüzzaman” diye taktim etmektedir. Eserin tâbii, yani editörü de “Kürdîzade Ahmed Ramiz” dir. yani dört başı mâmur bir eser. Bu 48 sayfalık eserin “hâtime” kısmı (44-48. sayfalar) Kürt Said”iin içyüzünü göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir. Bunun aynen alıyor ve ağdalı bir dille yazıldığı için açık Türkçeye çeviriyorum: Ebnâ-i cinsime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahs nâtamam kalır. ( = Soydaşlarıma burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik kalır. )

    Ey Asurîler ve Keyânîlerin cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri olan arslan Kürtler!… Beşyüz sene yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. Hikmet-i ilâhî denilen makine-î alemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşa”ib kanun-i nûrân-î ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-i ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhit ve mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz”iyyeleri gibi gibi bir câzibe-i umum-î millî teşkili ile Kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i islâmiyye Osmâniyyenîn mevkibinde bir kevgeb-i münevver gibi câzibesini ittiba ile muvazene ve âheng-i umumiyyeyi muhafaza ediniz. ( = Ey Asurlular ve Ahemenidlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri ve kahraman askerleri olan arslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vhşet sahrasında yağma edecektir. İlâhi hikmet denilen âlem makinesinin nizamı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan Tanrı”nın nurlu kanununun kurucusu olan ilâhî hikmet, ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emrediyor ki: Ayrılık, gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikriyle birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkili ile Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek İslâm ve Osmanlı şevket güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumî ahengi muhafaza ediniz.)

    Görülüyor ki Kürt Said, zavallı Kürtlere eski Asur ve İran ordularının hayali öncülüğünü yaptıracak kadar koyu bir Kürt milliyetçisidir ve çapraşık acemî ifadesiyle Kürtleri Kürt milliyetçiliği etrafında birleşmeye çağırmaktadır. Bunun hiçbir tevili, tesfiri yoktur. Beyninde ve gönlünde kötü düşüncesi olmayanlar, bu açıklıktan sonra onun bir İslâmcı değil, bir Kürtçü olduğunu kabule mecburdur.

    Bundan sonrasını, zaten anlaşılmaz ve bozuk ifadeli metinden sıyırarak yalnız tercümesini (evet, bu kelime yerindedir) vermek suretiyle okuyucuları boşuna yormaktan alıkoyacağım. Bundan sonra Kürt Said şöyle diyor:

    Süphan ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriata dayanmış olan hürriyet sultanı yüksek sesle sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için “fen, sanat ve silâh başına, ileri arş” emrini veriyor.

    Hakikat denilen tabakalar altında örtülü ve mahpus kalmış ve istibdadın yok edilmesiyle omuzu üstünde olan cehalet ve gafletin hafiflemesi sayesinde harekete gelip kalkmaya teşebbüs etmiş bulunan hakikatler habercisi, size her cihetle haber veriyor ki, mahiyetinizde kaderin ektiği istidatları ve mukadderatınızı fiile çıkaran ve kavmi mahiyetinizde saklanmış olan seciyenizi maarifin hayat suyu ile sulamanın vaktidir. Yoksa kuruyup çürüyecektir.

    İhtiyaç denilen, medeniyetin babası ve ilerlemelerin kurucusu olan üstad, sillesini kaldırmış, size hükmediyor: Ya hayat ve hürriyetinizi bu vahşet sahasında yağma ettireceksiniz, yahut medeniyet alanında fen ve sanat balon ve trenine binerek istikbali karşılayacak ve olgunluğun Kâbesine koşacaksınz.

    Milliyet denilen mâzi derelerinde, hâl sahralarında ve istikbâl dağlarında çadır kurmuş olan Rüstem-i Zâl ve Selâhaddin-i Eyyubî gibi, herkesi başkasını haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve yüksek duyguların timsali olan milliyet fikriniz size kesin emirle emrediyor ki, her biriniz umum bir milletin hayatının mâkesi, saadetinin koruyucusu ve bütün milletin müşahhas misali oldunuz. Şimdiki gibi bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. Zira, maksadın büyümesiyle himmet de büyür ve millî hamiyetin galeyanıyla ahlâk da yükselir.

    Kavimlerin saadetinin sebebi olan ve millî hakimiyeti temin ile hayat makinesinin buharı olan hürriyetteki cüz”i iradeyi istibdadın söndürmesinden kurtaran ve şer”î meşveretin mayasıyla mayalandıran meşru meşrutiyet, sizi imtihan meclisine davet ediyor. Erginlik çağına vardığınızı ve vâsîye ihtiyacınız olmadığını görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Varlığınızı birleşerek gösteriniz. Millî hamiyet ve şahsî fikir ve vicdanınızı milletin müşterek kalbi ve aklı gibi gösteriniz. Yoksa sıfır alacaksınız ve hürriyet şahadetnamesi elinize verilmeyecektir.

    Mâzide dağınıklığınıza sebebiyet veren birinizdeki bencillik fikri şimdi istikbalin medeniyet saadethanesinde icad fikrine, şahsî teşebbüse ve hürriyet fikrine inkılâb edecektir. Hattâ diyebilirim ki, başkalarının sükûtî medreselerine nisbetle sizin gürültülü olan medreseleriniz bir ilmî mebuslar meclisini gösteriyor. İmam arkasında fatihalar okuduğunuz zamandaki semâvî ve rûhânî vızıltılarınızda, mezhebî ve kavmî mahiyetinizdeki istidat, meşrutiyet sırrına kaderin bir îmâ ve nişanı vardır.

    “İnsan için çalışmaktan başka yol yoktur” sözünün öteki ifadesi, şahsî teşebbüstür. Her kemâlin kurucu ve koruyucusu olan cesaret ve millî namus emrediyor ki, şimdiye kadar nasıl maddi şecaatte terakki ettinizse, şimdi de akıl ve medeniyet meydanında millî namusu çiğnetmeyiniz. Millî duyguların mâkesi olan, kıymetinizin ölçüsü olduğu halde ihmalinizle gayet çapraşık bununan diliniz, tûbâ ağacı gibi bir ağacın tecellisine müstatken, böyle kurumuş, perişan ve edebiyatsız kalmış olduğundan, diliniz sizden millî hamiyete şikâyette bulunuyor. İnsanda kaderin sikkesi sikkesi lisandır. Anadil tabiî olduğundan, kelimeler zihne kendiliğinden gelir. Zihin çatallaşmaz, O zihne giren bilgiler taş üzerinde oyulmuş gibi bâki kalır. Millî dille görünen herşey hoş gelir. Millî hamiyetin bir misalini size takdim ediyorum. O da Mutkili Halil Hayâlî Efendi”dir. Millî hamiyetin her şubesinde olduğu gibi, dil alanında da dilimizin esası olan elifbe, sarf ( = gramer ) ve nahvini ( = sintaksını ) vücuda getirmiştir. Hakikaten Kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine ratgeldiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.

    İşte bu zat bir hamiyet örneği göstermiş ve tekemmüle muhtaç dilimize bir temel atmıştır. Onun izinden gitmeyi ve temeli üzerine bina kurmayı hamiyet sahiplerine tavsiye ediyorum.

    Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî

    Kürt Said”in tam bir Kürt milliyetçisi olduğunun bu yazıdan daha kesin bir tanığı olamaz. Böyle olmayıp da, yalnız geri kalmış Kürtleri kalıkındırmak amacı gütseydi, onlara “Bilgi sahibi olun” demekle yetinir, medeni ve ebedî Türkçe dururken, millî dil diye kaba ve iptidaî Kürtçeyi tavsiye etmezdi. Meşrutiyetin memlekette yaptığı sarsıntıdan ve otoritenin zaruri gevşemesinden faydalanarak, Türkiye”yi parçalamak ve kendi cemaat gayelerini gerçekleştirmek isteyen Hıristiyan tebaalar gibi, bu müslüman kardeş de İmparatorluğun bütün yükünü ve çilesini çekmiş olan Türkleri vurmaya çalışıyor. Kendilerine tarih ve şeref uydurmak ihtiyacında olan bütün iptidaî cemaatler gibi, roman kahramanı olan Zâloğlu Rüstem”i ve ancak anası Kürt olan Selâhaddin Eyyubî”yi Kürt kahramanı diye ileri sürüyor. Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Kısacası, onlara devlet kurdurmaya çalışıyor. Tabiî devletin buna müsaade etmeyeceğini anladıktan sonra, Saîd-i Kürd-î adını Saîd-i Nursî yaparak ve Nur risaleleri diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalar düzerek, bir din mürşidi gibi ortaya çıkmaya başarıyor.

    Bizim için şaşılacak nokta, onun şu veya bu davranışı değil, onbinlerce, belki yüzbinlerce gafil Türk”ün, bu cahil Kürd”ün arkasından gitmesi, onun cahilâne ve hâinâne öğütlerine körü-körüne boyun eğmesidir.

    Şimdi bu gafil Türklere hitap etmek istiyorum:

    Siz, Türk ve Müslüman mısınız? Türkseniz, hangi sebeple cahil bir Kürdün ardından gidiyor, onun telkinleriyle kendi ırkınızı, kendi dilinizi hor görüyorsunuz? Aranızda “Türkçe de dil mi?” diyen ahmaklar, resmî dilin Arapça olmasını isteyen hainler var. Siz ne biçim Müslümansınız ki, cahil bir Kürd”ün telkini ile evlenmeyi lanetliyor, dinsiz çocuklar yetişir de günaha gireriz diye bekâr kalmaya azmediyorsunuz? Putperest olduğunuzun farkında değil misiniz? Bir cahil Kürd”ün sakalını, tırnaklarını, abdest aldığı suyukutsal emanetler gibi saklamak hangi Müslümanlığın, hangi insanlığın, hangi temizlik kaidesinin, hangi şuurun işidir? Uyanın! Radyoyu melekle açıklamaya kalkan bir budalanın müridi olarak eşe dosta, dosta düşmana karşı gülünç olmayın. Müslümanlık, temeli atılmış, büyük bilginlerini yetiştirmiş, tedvin olunmuş bir dindir. Onun yeni baştan açıklanması için Kürt Said gibi maskaralara ihtiyaç yoktur.

    Bana bu yazıyı yazdıran, Trabzon”dan yollanan acayip bir nesne oldu. Çok küçük boyda, 8 yapraklık bir broşür olan bu nesne, hangi basımevinde basıldığı belli olmayan bir Said-i Kürd-î reklamıdır. Gönderen, O. Nuri Kurt adında tanımadığım birisidir. İçinde Kürt Said”in sayıklamalarından parçalar var. İkinci yaprağın ikinci yüzündeki şu hezeyana bakın:

    “Aziz, sıddık kardeşlerim:

    Siz kat”î biliniz ki, risâle-i nur şakirtlerinin meşgul oldukları vazife rûy-i zemindeki en muazzam mesâilden daha büyüktür.”

    ***

    Evet! Sizin vazifeniz cidden büyüktür. Haçlıların, bozuk iradenin, azınlık ihanetlerinin yıkamadığı Türkiye”yi cehaletiniz, gafletiniz ve hamakatinizle yıkacaksınız. Türklüğü inkâr ederek, şeriati Anayasa ve Medenî Kanun durumuna getirerek, evlenmiyerek, yalnız kalan kadınları evlere tıkarak, eski yazıyı getirip Arapçayı resmi dil yaparak, İslâmiyetten önceki tarihimizi küfürdür diye kitaplardan kazıyarak Türklüğü yıkacaksınız. Bunu yaparken, ölü Stalin”le, sağ Makaryos”un müttefiki olduğunuzun asla farkında olmıyacaksınız. Müslüman geçindiğiniz halde Peygamber”in “Evlenip çoğalınız” anlamındaki hadîsini hiçe sayarak, Kürt Said”in evlenmemek hususundaki hezeyanlarına baş eğmekle kimin ekmeğine yağ sürdüğünüzün farkında olmıyacak kadar acınacak yaratıklarsınız.

    Neymiş o sizin meşgul olduğunuz büyük vazife? Bir odaya kapanıp Kürt Said”in hezeyanlarını okuyarak kendinizden geçmek mi? Bu zavallı ve gülünç halinizle siz, aslında ruhî tababetin ve marazî ruhiyatın konusu olabilirsiniz. Kendisi genç ve güzel bir kadın olduğu halde, ihtiyar, çirkin ve kör bir zenci ile evlenen Amerikalı artist gibi anormal zevk sahipleri dünyada seyrek görülen nesne değildir. Sizinki de kendi içinizde kalsa, Türklüğün aleyhine yönelmese, belki böyle sayılabilir. Fakat Cennet va”di ile gafilleri avlıyor, onların milli duygusunu yıkıyor ve Türklükten ayırıyorsunuz. Araplarla aramızda bir dâva oldu mu, mutlaka Arapları haklı buluyorsunuz. Türk – Arap savaşı olursa, “Din kardeşime silâh çekmem” diyorsunuz.

    İşte, sizin üstadınızın kimliğini kendi yazısıyla gösterdim. Onun bir Kürt milliyetçisi olduğu apaçık ortaya çıktı. Bu açıklamadan sonra, gerçeği kabul edip de Türklüğe dönerseniz, hoş… Yine eski sapıklıkta inat ederseniz, sizin vicdanınızdan şüphe etmeli…
  • 310 syf.
    ·1 günde·8/10
    Başlangıçta bir üçleme olarak düşünülen bu kitap 1945 ila 1948 yılları arasında yazıldı, ancak kitabın basımı için bir üç yıl daha geçmesi gerekti. Üstelik kitap İspanya’da değil, Buenos Aires’te basıldı. Bunun en önemli sebebi o sırada İspanya’da devam eden Franco rejimiydi. Yasaklanma sebebi ise kitabın aşırı müstehcen bulunmasıydı; seks ve hapishanelerdeki homoseksüellikten bahsetmesi kitabın İspanya’da basımını 1963 yılına kadar erteledi. İspanyolların ikinci Cervantes’i olarak gösterilen Nobelli yazar Cela ülkemizde pek bilinmeyen bir yazar, bunun en açık delili ise eserlerinden sadece dört tanesinin dilimize çevrilmesi. Bu çevrilen eserler içinde dünyaca en çok bilineni hiç kuşkusuz “Arı Kovanı”dır. “Pascual Duarte ve Ailesi” ise yazarı tanımak adına okunabilecek ilk kitabı bence. Diğer kalan iki kitabı ise bu iki kitap yanında son derece sönük kalmakla birlikte bana göre pek fazla okuma zevki de vermiyor.

    Kitap savaş sonrası İspanya’da yazılmış en önemli eser olarak kabul ediliyor. Yazar eserinde Franco rejimimin ilk yıllarında İç Savaş’tan çıkan Madrid toplumunun bir panoramasını sunuyor. Ancak bunu yaparken iç savaştan hiç bahsetmiyor. Bunun yerine yazar bu savaşın birey ve toplum üzerinde bıraktığı etkileri yazıyor ve bu sayede belki savaşın insan psikolojisi üzerinde ne gibi tahribata yol açacağını okura göstermiş oluyor. Yazara göre herkesin yaşamı bir romandır ve bu kitapta 300’e yakın karakter var ve dolayısıyla burada 300 tane roman olmuş oluyor. Ancak bu kitapta bahsi geçen olaylar bir roman olmanın ötesinde karakterlerin yaşamından kısa anlatılardır.

    Tarih: Madrid, 1942. İç savaş bitmiş, İkinci Dünya Savaşı’nın en civcivli anı.

    Kitap altı bölüm ve bir final bölümünden oluşuyor. Kitap 4 günlük bir zaman aralığını kapsıyor. Her bölüm günün farklı saatlerinde geçiyor: sabah, öğle, akşam, gece gibi. Kitabı okumak isteyen okurlar için tavsiyem bölümleri şu sırayla okumaları: 1,2,4,6,3,5 ve final. Gerçi zaman ve mekân kavramının fazlasıyla iç içe geçtiği, zamanın paramparça olduğu böyle bir anlatıda bu sıralama okuyucu için nispeten bir anlam ifade edeceğini düşünüyorum. Her bölümde bir ana karakter olmakla birlikte bunun yanında pek çok alt karakter de mevcuttur ve anlatılanlar hep bu karakterlerin yaşamlarından kısa kesitlerdir. Anlatılan hiçbir olayın ne başı ne de sonu var. Hiçbir karakterin bir sonraki bölümün karakteriyle bir bağı yok. Her bölüm kendi içinde münferit bir bütün. Tüm bu anlatılar arasında ilk bakışta bir uyum, bir bütünlük göze çarpmıyor. Herkesin yaşadıkları farklı çünkü ve genelde konuşmalar hep önemsiz olaylar etrafında dönüyor. Aslında burada anlatılan her şeyi bir arı kovanına benzetmek mümkün. Bir arı kovanına girdiğinizi hayal edin. Göreceğiniz şey sağ sola hızla uçup duran arılar, duyacağınız tek şey anlamsız sürekli devam eden bir vızıltı. Burada da farklı bir şey yok. Arı kovanı burada Dona Rosa’nın kafesidir ve bu kafenin müdavimleri (arıları) Madrid’in her kesiminden insanlardır. Kafe adeta bir mikrokozmoz görevi üstlenir. Buraya gelenler genelde aynı kişilerdir ve geliş saatleri de hiç değişmez. Buradaki insanlar arılar kadar çalışkan değildir. Zengin olsun fakir olsun hepsinde bir tembellik, bezmişlik, boşvermişlik, yorgunluk vardır. Ruhen çökük durumdadırlar. Genç yaşlı, zengin fakir hepsi aynı sorunlarla karşı karşıyadırlar: hayatta kalmak ve monotonluk. Bu kafeye girdiğinizde kulağına bir sürü anlamsız sıradan konuşma çalınacaktır; kim kime ne diyor, kim neden bahsediyor takip etmek çok zor. Kitapta yer alan 300 kadar insanın konuştuğunu hayal ederseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Ancak tek başına hiçbir anlam ifade etmeyen bu diyaloglar ya da kişisel öyküler ancak bir araya getirildiğinde bir anlam ifade ediyor. Her arının tek başına yaptığı iş küçük olsa da hepsi birlikte çalışınca ortaya büyük bir iş çıkar. Buradaki durum da aynıdır. Bir petekteki her bir göz bir araya gelerek peteği oluşturur. Her karakterin önemsiz gibi görünen anlatısı hep birlikte büyük bir anlatının bir parçası oluyor: İspanya’daki fakirlik ve mutsuzluk.

    Kitapta işlenen konulara gelelim şimdi. Bu toplumda herkes bir şekilde para bulmak ve karnını doyurmak, aile geçindirmek zorundadır. Parası olanlar parası olmayanlara karşı adeta Hitler’miş gibi davranırlar. Parası olmayanlar para bulabilmek adına orospuluk yapar. Fuhuş, bireyin ekonomik durumunu düzeltmek adına ilk başvurduğu eylemdir. Kendini satanlar bundan hiçbir pişmanlık duymaz, çünkü bireyin hayatta kalmaya çalışması, karnını doyurması her türlü etikten, ahlaki değerden çok daha önemlidir. Tabii erotizm burada karın doyurmak dışında farklı amaçlar için de kullanılıyor. Kimisi sırf bedensel arzularını tatmin etmek için bu yola başvururken, kimisi içinde bulunduğu sefaleti, acıyı unutmak için bu eyleme karışıyor. Aşk burada konuşulması gereken belki de en son konudur. Soyut bir düşünce haline gelmiştir çünkü. İç savaşın getirdiği belirsizlikte kimin ne zaman öleceği, ne olacağı belli değilken insanın geleceği düşünmesi ve buna yatırım yapması biraz gülünçtür. Hiçbir şey kesin değildir. Kaderin belirsizliği herkesi günübirlik yaşamaya, ister zevk versin ister acı versin anın getirdiği zevklerin tadını çıkarmaya itiyor. Zorluklar ve sorunlar herkes için geçerlidir ve zevk anı geldiğinde bunu kaçırmamak gereklidir. Kimse nereye gideceğini, ne yapacağını bilemez durumdadır. Herkes boş, amaçsız bir varoluş içinde acı çekmektedir. İnsanlar arasında iletişim problemi de had safhadadır. Aslında kimse kimseyi dinlemez, çünkü herkesin kendine yetecek kadar sorunları vardır. Yabancılaşma, yalnızlık, ikiyüzlülük savaş sonrası Madrid toplumda fazlasıyla kendini gösterir, en çok da Dona Rosa’nın kafesinde.

    Sonuç itibariyle kitabı okumak isteyen okurlar için şöyle bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Kimin kim olduğuna pek takılmayın, sadece diyaloglara kulak verin ve onları yargılayacaksanız da içinde bulundukları şartları bir kez daha düşünün. Okuması oldukça zor olan bu kitap aynı ölçüde okura büyük bir keyif veriyor. Keyifli okumalar.
  • Saadettin Merdin
    --- Bu paradigmanın inşası için bir takım ön kabuller , aperiori doğruları vardır!
    --- Şöyle ki;
    Her insan İslam fıtratı üzere doğar.
    Allah inancı insanlığın benliğine kazınmıştır. DNA'sına kodlanmıştır.
    Allah'ın varlığına ve birliğine inanmayan insan yoktur!
    Nübüvveti kabul etmeyen Deistler /Laikler Allah'a inanır. Allah'a inanan her bir birey dünyanın evrenin varoluş nedenini anlamlandırmış demektir. Allah inancının devamı zaten ahirete imandır. Mutlak ateist çok nadirdir. Bunlar zaten arızalı /anomali tiplerdir. Tedaviye ihtiyaçları vardır. Belki bu tipler inanmanın devamındaki amelden / insan olmanın ağır mes'uliyetinden kaçmak için bu yola başvurmaktadırlar! Yani; hem inandım deyip, hem de bir inançsız gibi davranma parodoksundan, iki yüzlülüğünden kaçınmaktalar! Ehl-i Kitap dediğimiz Hristiyanlar ve Yahudiler zaten Allah'a, ahirete, kitaplara, meleklere, peygamberlere -ama öyle ama böyle- inanmaktadır.
    ***
    --- İslam dünyası ameli /eylemi imandan ayıralı bin yıl oldu. Ki; bu da tamamıyla o zaman dilimindeki konjektür ile bağlantılıdır. Namaz kılmayan, kımız içen Türkler, bunlar cizye vermemek için Müslüman geçiniyorlar denilip, Emeviler tarafından canlı canlı yakılınca, Bu insanların canlarını kurtarmak için, amel imandan bir cüz değildir fetvası verilmiş!

    --- Amelsiz iman olmaz. Etsiz tas kebabı olmayacağı gibi. Nasıl muttaki olmayan (içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluğunu kuşanmayan, sadece kendi paçasını kurtarmaya çalışan, tekke köşelerinde inzivaya çekilen) ama bunun yanında zahit olduğunu iddia edenler çıktıysa! Her türlü haltı işleyen, ama âmentü duasını okumakla İslam halkasına dahil olduğunu iddia eden Müslümanların çıkması gibi...

    --- Madem ki iman esas itibariyle kalbin tasdikidir. Öyleyse kimin Mümin, kimin münafık, kimin kafir olduğuna HER ŞEYİ BİLEN, KALPLERİMİZE NİGAHBÂN OLAN ALLAH karar versin!
    İnsanları biz sınıflandırmayalım!
    Biz Yaftalamayalım! Kategorize etmeyelim!

    ***
    --- İnsanlar şöyle sınıflandırılsa;
    İyiler , kötüler
    Çalışkanlar (Elinin emeği ile geçinenler), Başkalarının sırtından geçinen asalaklar...
    Barıştan yana olanlar! Hır gür çıkarmadan karnı doymayanlar!
    Adiller, zalimler!
    Ahlaklılar, ahlaksızlar...
    Rabbena, hep bana diyen benciller ve Kazanıp, paylaşanlar!
    Acımasız, af, müsamaha nedir bilmeyen gaddarlar, Affetmeyi sevenler olarak!
    vs. bunları uzatabiliriz.
    ***
    Şimdi gelelim bu yeni Paradigmanın en temel argümanına;
    Mümin; emin kimse demektir! Yani; güvenilir! Sağı-solu belli olan!
    Dosta da, düşmana da güven telkin etmeyenin yani Emaneti olmayanın imanı yoktur!
    Emanetin zıddı zaten HIYANET'tir. Mümin'in; tam olarak kelime anlamı zaten, karşısındakine eman / güven veren kimse demektir!
    Müslüman da; elinden ve dilinden başkalarının salim olduğu kimsedir!

    ***
    --- Oysa bugün herkesin bildiği gibi Müslümanların çoğunda mebzul miktarda münafık sıfatı vardır; yalan, emanete hıyanet, iftira, sözünde durmamak, ahde vefasızlık gibi... mallarından infak etmeme/ cimrilik. Cihat'tan (İslamı sevdirmek için, insanları barışa davet etmek için kendi nefsini feda etme derecesinde uğraş ve gayretten) kaçma vs .vs var!
    --- Ya da; Müminlerde pek çok kafir sıfatı var! Kibir gibi, nankörlük gibi, hakikatı örtmek, hakperest olmama, ya da haset gibi! Adem'i kıskanan şeytanın vasfı..
    --- Kafirlerde de müminlerde olması gereken sıfatlar var... Çalışkanlık, dürüstlük, temizlik, yasalara uyma, fakirlere evsizlere yadım etme vs. gibi sıfatlar! Öyle değil mi?
    ***
    Yoksa İman; âmentü duasını bir çırpıda okumaktan ibaret olmadığına göre
    Ya da gür bir seda ile "eşhedü en lâ"yı çekmekten ibaret olmadığına göre..
    Şimdiye kadar hep önce sahih bir itikat dedik...
    Yine diyeceğiz amma...
    Muhammed'ül-Arabî (s) peygamber olmadan önce de EMİN idi.
    Muttakî /Sorumluluk bilincini kuşanmış idi!
    Ebu Bekir Sıddik lakabını Miraç'tan (!) onlarca sene önce almıştı!
    Ömer ise; adaleti ile temayüz etmiş, Cahiliyye döneminde kabileler arasında arabuluculuk yapan, Bir tür günümüzdeki Birleşmiş Milletlerin barış elçisi gibi idi!
    --- Bir türlü iman'ı; ahlakla birleştiremedik! Ahlak; "iman, ibadet, ahlak" şeklindeki skalada hep son sıraya atıldı.
    --- Gelelim bu yeni paradigmanın son argümanı olan ahlaka!
    Ahlak; huylar demek. Burada ahlaktan kastettiğimiz, peygamberimizin "Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim." sözü ile işaret ettiği yüce ahlaki erdemlerdir. Sabır, haya, affedici olma, nazik olma, tevazu vs. gibi kırka yakın ahlaki hamide.../güzel huylar, alışkanlıklar...
    ***
    O zaman diyelim; kim imanına şirk katmazsa, salih amel işlerse, ahlaki erdemlere sahip sorumlu bir birey olarak, kendisine, içindeki yaşadığı topluma ve tüm mahlukata /çevreye karşı -var oluş nedeni olan- sorumluğunu yerine getirirse, ki bu Ahirete inanmanın zaten hem sonucu hem de gerekçesidir. Allah Kitab’ında zaten iki yerde “- Şüphesiz inananlar ile Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan "Allah'a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır” [2/62, 5/69] buyurarak onların da cennete gideceği haber verilmiştir. Yani Allah ismimize değil, sıfatımııza, ahlakımıza, amellerimize bakacaktır.

    --- İnsanları din gününde, yargılama gününde "Yevm'ül-Fasl /Ayırım Gününde" biz kullarını Allah ayırsın. Herkesi dünyadaki yaptıklarına göre, erdemli ya da erdemsiz davranışlarına göre cezalandırsın. İyiler mükafatını alsın. Suçlular da cezasını çeksin. "Vemtezü'l -yevme eyyühel mücrimûn/ Siz suçlular şöyle ayrılın bakalım" desin ve müstehak oldukları cezayı çeksinler.
    ***
    Bu yeni paradigmanın en hassas noktası; İmanı; ahlak ve davranış olarak değerlendirmek. Kişilerin kalbini ve niyetini sadece O bilir demekten ibarettir. Bu paradigma dünya barışına da hizmet eder. Biz Müslümanların kalitesini yükseltmeye de yardım eder! "Mümin, kafir, müşrik veya münafık" dediğimiz inanç guruplarının kan gurupları gibi kesin ayırmanın, en azından biz faniler için mümkün olmadığının kabul edilmesi gerekir. İnsanları soyut /ölçülemeyen değerler yerine, somut/nicel / ölçülebilir değerlerle tanımlasak!
    Erdemliler Birliği gibi! Dini ayrımcılık yerine, barış ve adaletten, özgürlükten yana olmak gibi!

    --- Zaten münafık bir dizi nifak amelinden /eyleminden dolayı münafık olmamış mıydı?
    Ya da müşrik onlarca şirk içeren eyleminden sonra bu sıfatı kazanmamış mıydı?
    Yani kişinin münafık veya müşrik olmasını EYLEMLERİ /AMELİ belirlemektedir.
    İnancını, niyetini, kalbini O biliyor!

    Bize kimsenin imanı lazım değil. İmanı onun olsun!
    İnsanlığa verebileceği ahlaki erdemleri olsun!
    Hukuka saygısı olsun!
    Herkesin din ve vicdan hürriyetine kamil manada saygı duysun!
    İnsan olsun yeter!

    Gerçekten artık gına geldi; yeryüzünü cehenneme çeviren, ha bire “Kafirlere ölüm” sloganları atan zebanileri görmekten! Madem ki din bir araçtır. Diğer pek çok araç akıl, vicdan, bilim, hukuk vs. gibi, Din insan için vardır. Din hukuk’u tesis etmek için gönderilmiştir. Peygamberin gönderiliş amacı “güzel ahlakı tamamlamaktır” Yani; önce hukuk /temel haklar ve erdemli/ahlaki davranışlar! Kişilerin kalbini yalnızca O bilir! Niyetlerini de!
    O yargılasın, O mahkum etsin! Cezayı o versin! İnsanların O’na karşı kusurlarını yalnızca O cezalandırsın!
    Kullarının hukukuna yapılan saldırıları ise biz cezalandıralım!
  • 336 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Kör olmak, herkesi eşitledi. Aslına bakarsanız hepimiz insan oluşumuzla zaten eşittik. Kör olmak sadece görme duyumuzu etkiledi, körlük ise hep bizimleydi. Kitapta duyusal bir körlükten bahsediliyor gibi görünse de böyle olmadığı ilerleyen sayfalarda anlaşılıyor. Körlük bana kalırsa bir insan olma durumu. Çünkü meydana gelen olayların hiçbiri kör olmakla ilgili değil hep insan olmaktan. Kötü olmaktan. Ben körlük kelimesini incelemem boyunca "insanın kötülüğü " anlamında kullanacağım. Çünkü bence insanlar herhangi bir felakette hatta felaket bile olmaksızın olağan bir durumda da bu hale gelebilirler ve belki de çoktan bahsedilen haldeyiz.

    İncelemeye başlamadan önce söylemek isterim ki kitaptan bahsettiğim kısımlar bulunmakta. Kitabı henüz okumamış olanlar eğer ki rahatsız oluyorlarsa şimdiden inceleme okumayı kitabı okuduktan sonraya ertelemeliler.

    İncelemeye başlamadan bir diğer husus :)
    Teşekkürler Batuhan! ( Batuhan Güneş ) Israrla bu kitabı oku dediğin, ısrarla bu incelemeyi istediğin ve ısrarsız bu güzel arkadaşlık için. Okusan seversin demiştin, ben çok sevdim bu kitabı. Sevdiğim şeyler hakkında konuşmakta zorlanırım ve söylediğim şeyler de az çok okunana layık olsun isterim. Umarım güzel bir inceleme olur.


    Anlatımı, kullandığı dilin etkileyiciliği ve sembolleri ile Saramago tekrar tekrar okumak istediğim bir yazar oldu bu kitapla. Ki bu okuduğum ilk Saramago kitabıydı. Kitabın dış özellikleriyle ilgili olarak noktalama işaretleri beni rahatsız etmedi. Hatta bence çok güzel bir yaklaşım. Neden kalabalık etmişiz ki onca işareti yazımıza dedim kendime. Bir nokta bir virgülle de anlatılabiliniyormuş her şey.

    Ölüm ve körlük

    "Körlük bulaşmaz, ölüm de bulaşmaz buna rağmen herkes ölür." Bu söz hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Nasıl ki ölmek hepimiz için geçerli ve gerçekse körlük de öyledir. Herkes insan olmakla zaten körlüğü de içinde barındırır. Insan kötüdür ve bu yalnız kendisinden kaynaklanır. Kitabın sonunda doktorun karısının da söyleyeceği gibi "biz kör olmadık" ve ben devam edecek olursam " zaten hep kördük."

    Başta söylediğim gibi körlük ve insanın kötülüğünü özdeşleştiriyorum. Bu kelimeye bu anlamı yüklememe gelecek olursak bence insan kötüdür. Ne olduğu, neden ve nasıl yöneldiğini bilmediği iyilik insanda baskın değildir. İyi olmak doğal olan değildir, samimi değildir bence. Iyi olmak sürekli hedefleniyor ve iyiliye kendiliğinden ve kolayca ulaşılamıyorsa bence bu ona yabancılığımızdan, kötülüğümüzün nispeten daha büyük oluşundan. "Kötülük her zaman en kolay yapılan şeydir." Kötüyü anlatmak da hep daha kolay olmuştur. Kötü insanın içindedir. Kötü olmak gerçektir ama olmaması gerektiğine inanılandır çünkü iyi olmak üzerine sürekli baskı altındadır insan. Bu baskılar ortadan kalkmadıkça insan kendi olamaz, kendi gibi davranamaz.

    Hep bana kalırsalı cümleler kuruyorum. Çünkü bunları temellendirecek bilgi birikimine sahip değilim henüz. "Şu kişinin de dediği gibi " diyemiyorum. Bunu yapabilmek için bol bol okuyorum. Şimdi yaptığım "bence"lerle dolu incelememi ilerde daha sağlam temellere dayandırarak tekrar yazmak çok isterim.

    İnsan bencildir.

    "Bir salgında suçlu aranmaz, herkes kurbandır." Ama kimileri daha az kurbandır. Bunlar ilk kurbanlar dışındakilerdir çünkü onların hala kaçma şansı vardır. İlk yapmak istedikleri kaçmaktır. Kaçma şansından önce ise düşündükleri yok etmek olabiliyor. Sanıyorlar ki böcek ölürse zehir de kalmaz. Ama bu böyle değil. Özellikle de salgının konusu körlükse.

    Hükümet ve askerler

    "Körler ülkesinde de tek gözlüler kral olur." İnsanın olduğu yerde mutlaka otoriteler doğar. Insan kendisinden az da olsa daha güçsüz birini gördüğünde hemen kıskacı altına almak ister. Sahip olduğu bir gücü vardır ve bununla hem korkuyu hem güveni besler. O varken ne kadar güvende hissediyorsanız o olmadığında da bir o kadar korkacaksınızdır. Bu otorite size uymanız için kurallar listelerler. Uymadığınızda mutlaka sizi korkutacağı silahı hazırdır. Bazen ateşli bir silah, bazen açlık, bazen soğuk...

    Hayvan gibi

    "Tam anlamıyla insan gibi yaşayamıyorsak en azından tam anlamıyla hayvan gibi yaşamamak" için elimizden geleni yapalım. Tamam ama insan gibi ne demek? Bana kalırsa "insan gibi" ifadesi çok idealize edilmiş. Yapılan eylemi bir insan yapıyor ve biz bunu hoş görmüyorsak demek ki burada insan gibi yapmamak lazım o hareketi. Hayvan gibi yaşamamak için elimizden geleni yapalım çünkü o yöne evrilmeye çok müsaitiz. Bir de haddimiz mi diye düşünmeye gerek duymadan onları kirlilikle, arsızlıkla, vahşilikle, kötü işler yapmakla suçlarız. Hayvanlara kendimizde gördüğümüz kötü özellikleri yakışırtırırız. Özellikle de bizi kimsenin görmediği yerlerde hayvanlaşırız en çok. Kimsenin bizi görmediği, bilmediği bir yerde iyi olmak için üstün çabalara girmeyiz.

    Sapkınlık

    Biz hayvanlardan aklımızla ayrılıyoruz,güdülerimizi ne kadar kontrol edebildiğimizle ve bunu her ortamda sağlayabilmekle. O kurulan ahlaksızlar koğuşu kitapta en rahatsız edici yerlerdendi bence. Kadınlara karşı bu tavır kabul edilemezdi. Bu konuda fazla şey söyleyemeyeceksem de makas ile biten azabın ve yangınla kül olan o yapının ardından bakınca üzgün değilim. Bana kalırsa helak oldular ve olmalılardı.

    Doktor, asker, papaz ve insanlar

    Doktor kör olduğunda, asker ve papaz da kör olduğunda artık kimsenin kimseye fayda sağlayamayacağı bellidir. Artık doktorun tedavisine kimsenin ihtiyacı yok ve bu körlük durumuna bir çözüm varsa doktorun da buna ihtiyacı var. Kapıda bekleyen askerler ne zaman ki sadece kendilerini düşünmek zorunda kaldılar o zamandan sonra güvenilirlikleri de kalmadı anlayışları da. Papaz ise o beyaz boyalarla bir yandan aydınlattı gözlerdeki karanlığı bir yandan kararttı geleceğe duyulan bütün aydınlık bakışları. Artık ne ben varım ne güvendiğiniz diğerleri ne kilise ne Tanrı diyordu. Herkes, her şey kördü artık. Herkes kendi başının çaresine bakmalıydı.

    Yaşama bu sıkı bağlılık

    Insanlarla ilgili benim en çok düşündüğüm şey şu: Neden ümitsizliğe kapılmadılar, neden ölmek istemediler, neden vazgeçmediler yaşamak için mücadele etmekten? Yalnızca yaşlı kadın "hayatımda ilk kez ölümü düşünüyorum" demişti. Onunki hayattaki yalnızlığındandı galiba. Bizim ise yaşamak arzusu sınırsız içimizde. Çaresiz kalsak, yalnız kalsak, sonumuz ne olacak bilmesek de ısrar ediyoruz bir nefes daha solumak, bir ritim daha duymak için.

    İstisna görmek

    Saramago: "İstisnası olmayan kural yoktur." diyor. Ben bu istisna sözcüğüne kitap bağlamında iyi insan gözüyle bakıyorum, kör olmayan insan. Çünkü herkes kör. Arada kör olmayan biri varsa da insan öldürebiliyor. Düşünün ki tek görebilen insan, adam öldürüyor. Kendi de dediği gibi belki en kör kendisi.
    Kavga körlüktür, adam öldürmek körlüktür. Körlük olmasa dediğimiz şeylerdir, olmasın istediğimiz şeylerdir. Körlük bizi tam olarak tanımlayan kelime diyemiyorsam da insan da kördür işte. Kör olmadığı zamanlar olmuş mudur ya da bundan sonra olacak mıdır bilmiyorum.

    Görünüme göre kötülük

    Körlüğün sınırı olamayacağı gibi yüzlerde de çerçevelenemez. Iyi veya kötü olmanın görünüşle hiçbir alakası yoktur. Eğer olacaksa böyle bir şey şundadır, biz iyi insanları güzel görme eğilimindeyiz. Demek istedigim şey kötülük her çehrede yer bulabilir.

    İnsan

    İnsan sahip olduğu her şeyin nankörüdür. Şükretmek nedir bilmez, yanan ışığa, gören göze, bir parça ekmekten yayılan kokuya.. Kör olmadan önce hayran kalmaz, aç olmadan önce minnet duymaz. Sınırlı olan şeyler için canla başla savaşır elindekilerinin ise hiç kıymetini bilmez.Insan acizdir. Sorunlarıyla tek başına baş edemez. Anlatsa anlatamaz, anlatmasa taşıyamaz. Bazen susarak anlaşılmak ister çünkü tarifi olmayan duyguları anlatmaya çalışmak onları basitleştirmekten başka bir şey değildir. Bazen anlatmak gözden akan yaştır. O gözyaşını yere düşmeden tutabilen insanlar yok artık. Çünkü hepsi kör oldu. Örgütlenmek ise tek çözüm ama en zoru da yine bu. Her köşe başında başka başka insanlar. Hepsi birbirinden aciz ve birbirinden muhtaç durumda. Bir araya gelmeleri, el ele vermeleri çok zor. Çünkü bunu yaptıklarında kuru ekmeklerini ikiye bölmek zorunda kalacaklar.

    Kadınlar

    Yazar " kadınlar birbirlerinin içinde yeniden doğarlar" diyor. Doktorun karısı öylesine seçilmiş biri değil bence. Çünkü kadın her yere yetmeye çalışan, derleyen toparlayan kişi rolünde burda da. Oysa bir kör gibi davranabilirdi hiçbir şeye dahil olmadan sadece kendini ve eşini gözetebilirdi. Birleştirici bir güç olarak karşımızda. Bu kadınla bir olan birlik olan da genelde diğer kadınlar. Ben bu kadında derin bir bilgelik görüyorum. Ulaştırıcı değil yönlendirici olmasıyla herkese kendi olması için fırsat verdi. Her yere ulaşmaya çalıştı. Herkese yetmeye çalışırken kendi de günden güne tükendi. Yine de en güçlü karakterdi kesinlikle.

    Merak ediyorum tek kör olmayan kişi bir erkek olsa bu kitabın seyri nasıl değişirdi?

    Doktorun karısından sonra benim en çok dikkatimi çeken karakter gözyaşı yalayan köpek. İlk ortaya çıktığı andan itibaren onu hiç sevmedim. Ismi bile itici aslında gözyaşı yalayan köpek, gözyaşıyla beslenen köpek. Gözyaşına acıdan akar gözüyle bakarsak insanların acılarıyla beslenen bir karakterdi benim gözümde. Sadece kendi menfaati- karnının az çok doyması- için vardı. Onun dışında yok oluyor, başkalarına takılıyordu.

    İsimlerimiz, sıfatlarımız

    Körler arasında isimler de sıfatlar da bir işe yaramaz. Bence yazar kişilere isim vermek yerine onlara uygun lakaplar bularak "insan"a çok daha uzaktan bakmıştır. Böyle olunca aileleri, dini ve siyasi görüşleri, sosyal statüleri geri planda kalmış ve kim oldukları kimden geldikleri önemsizleşmiş oldu. Ben bu lakaplar arasında en çok " sen nereye gidersen ben de oraya diyen kadın" tamlamasını sevdim.

    İlk kör, hep kör adam ve diğerleri

    İlk kör adam bence hep kördü. Gözleri açıldığında bile kendinden başkasını görmeyen bencilliğiyle körlüğüne devam etti. Karısı bazı zamanlarda kocasına karşı baskınlaşsa da topluluk içinde çok pasif ve çok geri plandaydı. Koyu renk gözlüklü kız çok özveriliydi ama bence doktorun karısı olmasa kendi köşesine çekilir ve pek bir işe girişmezdi. Yine de geldikleri noktada büyük rol oynadı doktorun karısına yardımlarıyla. Gözü siyah bantlı yaşlı adam sadece içinde bulunduğu anı yaşamak düşüncesindeydi. Geleceğe yönelik düşünceler içinde değildi. Gözlerinin görmesini bile o kadar istemiyor gibiydi. Ufak bir bölümde tanıklık etmiş olsak da koyu renk gözlüklü kızın komşusu yaşlı kadına çok üzüldüm. Onun yalnızlığına, yalnız bırakılışına, sessiz sitemine, kırgınlığını hoşçakalın demeyerek gösterişine ve hazin ölümüne. Şaşı gözlü çocuk bana insanın unutkanlığını çağrıştırdı. Ilk başta anneden başka söz söylemezken sonrasında bundan tamamen vazgeçmesi ve kaldığı yere sağladığı uyumla insanın her şeye alışabileceğini simgeliyor bence. Ben doktoru sevemedim. Çok pasif buldum, güçsüz ve işe yaramaz. Karısına bile destek olmak konusunda çok yetersizdi. Kısaca karakterler üzerine de düşüncelerim bunlar.


    Hükümetin deyimiyle " beyaz felaket"in beyazı gitti ama felaketi hala bizimle kaldı.
  • 112 syf.
    ·12 günde·Puan vermedi
    Akif İnan, Yedi Güzel Adam'dan olduğu söylenen bir şair ve yazardır. Onlardan biri midir bilmem ama güzel bir insan olduğu muhakkak. Yazdığı satırlar, ardında kaliteli ve vakur bir kişilik olduğunu gösteriyor ve ancak naif bir insana ait olabilirler. Uzun zamandır bu yedili ile ilgilenmekteyim. Hayal ettiğim haklarında uzunca bir araştırma ve okuma yapıp büyük bir ileti yayınlamaktı. Lakin bu dediğim çok uzun zaman alacak bir şey, ben de hayalimden vazgeçmek yerine, bu yolu yavaş yavaş yürümeye karar verdim ve Akif İnan da bu yolda yoldaşlarımdan biri oldu.

    Lise son sınıfta bir öğretmeni sürekli zulmedince, en sonunda onunla kavga etmiş ve Maraş'a sürgün edilmiş genç öğrenci. Haksızlığa uğramasındaki hayır hepimizin malumudur. Orada Cahit Zarifoğlu, Alaeddin Özdenören, Erdem Bayazıt ve diğerleriyle tanışmış. Hepsinin gencecik bir fidan olduğu o güzel dönemde kurulmuş arkadaşlıkları. Bu genç delikanlılar II. Yenicilere yoğun bir ilgi beslerken, Urfa'dan gelen bu gençliğinin içinde olgunluk, olgunluğunun içinde gençlik olan delikanlı, eski şiirden olan yanını korumuş. Divan edebiyatını çok sever, Ahmet Haşim'in de birçok şiirini ezbere bilirmiş. Elbette arkadaşlarının anlayışına kayıtsız kalmamış, II.Yenicilerin de şiirlerini okumuş ama eski şiirden yana olan tavrını korumayı seçmiş. Sezai Karakoç hariç sol çizgide yer almaları, içerik olarak onların yazdıklarını kabul etmemesine sebep olmuş. İlginçtir ki Sezai Karakoç'un Körfez kitabı ona deli saçması gelmiş. Yeni şiire kapalı olmasının temeli Urfa'nın onun karakterine yerleşmiş olması. Büyüdüğü kentin davranış kalıpları onun ruhunda yer etmiş ve bunun değişmesi uzun yıllar almış. Burada onun gelişmelere ve değişime kapalı olduğu anlamı çıkmasın lütfen. Urfa kapalı bir havzadır, köyüyle merkezi arasında dahi edebiyatı ve folklorü algılayış ve yorumlayış açısından fark vardır. Bu şehir kendine yetmek zorundadır. Şehrin kültür örgüsünü divan edebiyatı ve folklörük ögeler oluşturur. Necip Fazıl, Akif İnan'la ilgili, ''Akif Urfalı değil, Urfa Akifli'dir'' demiştir. Akif İnan, davranışları ölçülü, sakin, kendi ahenginin farkında bir insandır, tıpkı Urfa gibi. Bunu şiirlerini okuduğumda o kadar net hissettim ki. Yani insanın duygusu ölçülü olur mu? Bir şeyler hissettiğini biliyorsunuz, bundan eminsiniz ama size sadece bilmeniz gereken kadarını gösteriyor. Mahremiyetini koruyor. Onun ruhunu yalınca görmek mümkün değil. Üstelik gerekli de değil. Herkes her zaman ruhunu olduğu gibi ortaya serse farklı insan olmak diye bir mefhum da olmazdı. Herkesin değeri birbirinden farklı renkte olmasında gizli. Ha görüyoruz elini dilini bir kalıp görüp, diğer herkesi hamur sananlar da var. Yoğurmanın bu kadar meraklısı bir halk daha yoktur, hayır bu kadar meraklıysanız ekmek ustası olun da bir işe yarayın. Ya da kelimelerinizi yoğurun temiz bir yürekle, yüreğimiz şenlensin.

    Bu satırlarda sınırlarının farkında olan bir insan var. Özgünleştiğine karar vermesi ve gerçekten özgünleşmesi bu yüzden uzun yıllar almış. Bu noktada ne alakası var demeyin Sabahattin Ali'yi anmadan geçemeyeceğim. Ben onun hapse düşmesiyle, sağa sola yazdığı mektuplarla, görüş değiştirmeyi döneklik görmekle falan ilgilenmiyorum ama. (Bu ülkede kullanılış yönüyle en iğrendiğim üç kelime aşk, emek ve döneklik.) Onun edebi yönüne haksızlık etmesiyle ilgileniyorum. Akif İnan da beğenmemiş kendi yazdığı şiirleri, çok az şiiri var. Ama yazmaktan vazgeçmemiş, sesini bulmak için uğraşmış. Keşke Sabahattin Ali de güzelliğinin değerini bilemediği şiirlerini yazmaya devam etseydi. Varsın kendisini beğenmeseydi. Biz severdik o satırları. Çok üzücü.

    Bu kitabı ilk okuduğumda bana güzel gelmedi. Ben ki biliyorsunuz her satırı uzun uzun okur düşünürüm, duygular bana pek geçmedi gibi hissettim. Sonra açıp notlarımı baktığımda, aklıma bir söz düştü. İnsanlar sizin onlara ne yaşattığınızı unutabilir ama ne hissettirdiğinizi unutmaz gibi bir anlamdaydı. Duygular büyük bir coşkuyla değil, oldukça ölçülü ve özgün verildiği için, ben düşündüklerimi unutmuştum geriye dönüp baktığımda. Halbuki aldığım notlar şahidiydi dimağımın. Aynı dimağ barındıklarıyla oyun etse de bana, söz uçmuş yazı kalmıştı işte. Sevmek... Sevmez olur mu hiç şair. Ama bu gönlü yalama olanlardan değil elbette. Ben öyle herkese değer veremem bilirsiniz. Ancak şu düşüncedeki biri beni fetheder, anlayışı nereye ait olursa olsun: '' Sen attın kuyuya taşı/ Dinemez yankısı mahşerde bile'' Şuradaki derin anlam beni aldı şu an silkeledi. Taşın suya düşerkenki şıpırtısı yok bu satırlarda, çoğu coşkulu şair, yüreğimizin telini o şıpırtıyla titretir. Akif İnan'ın yaptığı ise ciddiyetiyle ne olduğunu söylemektir. Bu satırlarda şair, sevdasının ve kararlılığının altını öyle bir çizmiştir ki, inanmamak için taş olmak gerekir. ''Yokluğun içimde duvarlar örer/ Nasıl kan toplanır gülüşlerinde'' İnsanın yüreği hasret duyduğunun yokluğuyla taş olur da oturur öyle göğsünde. O taş ki, nefes aldırmaz, yol yürütmez, içimize güneşi soksalar kâr etmez, okyanuslar içsek gitmez o taş. Hasret duyulan gelse bitmiştir ama. Taş kan dolar, can dolar, atar yine olması gerektiği gibi. Sevdiğinin yokluğu insanın içinde duvar olursa işte; nafiledir her söz, acıyı telafiden. Ben bu adama haksızlık ettim. Pişmanım ilk okuyuşumda anlamadığım için.

    Hepimiz her gün kuşları, gökyüzünü, şehri görüyor, bir sürü şarkıya denk geliyoruz. Ama bunları aşık bir yüreğin görmesi bambaşka. Dün bir tweet gördüm, ''ilk aşık olduğunuzda ne yapmıştınız ? ben manavdan brokoli alıp eve dönerken parkta salıncakta sallanmaya başlamıştım sırıtarak. sonra senin de mutlu olmaya hakkın var diyip brokoliyi de salıncağa bindirip sallamıştım.'' Epey gülümsedim bundan sonra. Yıllarca aynı brokoliye kayıtsız bakarken, aşkla ona bile mutluluk dileyecek hale gelmek. :) Akif İnan'ın ciddiyetiyle ise ''Gözlerin kalbime değmeden önce/ İstanbul o kuşlar acep nerdeydi// Deniz ki dilimin lügat kitabı/ Şarkılar kardeşim onlar nerdeydi// İçimde sürekli yağmur bulutu/ Ormanlar nehirler güller nerdeydi// Gözlerin kalbime değmeden önce/ Acılar gülüşler düşler nerdeydi'' Daha evvel onlarca kez gördüğümüz ama fark etmediğimiz şey sevdalı bir gözle nasıl da anlama kavuşuyor! O güne kadar dinleyip size hiç de anlamlı gelmeyen bir şarkı, yüreğinize biri düştüğünde nasıl da kulaklarınızdan gözlerinize yürüyor!

    Peki sevdalandığınız yüreğin isteklerine yine aynı ağırbaşlılıkla ''Yazma derse yazmam rüya gözlerin/ Bastığın toprağa şiirlerimi'' Şu satırlardaki içe doğru uzanan uçurum var ya, atlasanız ölmezsiniz. Dibi yok gibi, öyle derin. Ve ar etmek... Bir insanı en çok ar ederken severim, kan toplanır gülüşünde demişti ya hani, kan yüzüne yürürse bir insanın güle döner o çehre. Sevmemek, mümkün müdür? ''Ve bir gün anlarsan şiirlerimi/ Yalar yeryüzünü bir kara haber''

    Şairler insanlara ''Bu, böyle de görülebilir miymiş?!'' dedirtir. Bundandır içimizde yer edişleri. İnsan dediğimiz incelmiş, düşünülmüş sözüyle güzeldir. Peki hep uykuların bölünmesinden bahsederiz, şu şekilde hiç düşündünüz mü? ''Bir uyku bölmezse anılarımı/ Korkarım çıldırtır bu hayal beni'' Uykunun uyanıklığı böylesi böldüğü, görülmemiş ve çok görülmüştür.

    Övmek için çok satır var, lakin bir parça eleştiri de getireceğim. Zaman zaman bir tat alamadım. Serbest şiirde dahi ahenk vardır. Ama şairin bazı şiirleri düşünce bakımından güzel olmasına rağmen ''bir şey eksik ama ne?'' dedirtti bana. O uyumu aradı içim, gözlerim. Bu yüzden şiirin beni dışına attığı da oldu. Misal şu satırlarda söyleyiş güzelliğini sorguladım:
    ''Bir sözdür susuşun bir ince fikir
    Bin yorum getirir aklıma birden''
    Küçük bir yer değişimi ahenk demektir.
    ''Bir sözdür bir ince fikir susuşun
    Aklıma birden bin yorum getirir''

    ''Gövdemi kurşunlar sererse yere
    Kırgın bakışların değdi sanırım''
    Eksik bir şeyler var. Şöyle olsa;
    ''Sererse gövdemi kurşunlar yere
    Kırgın bakışların değdi sanırım''
    Size göre çok basit gelebilir, ama şiirin tamamında parçalar eksiksiz, yerleri yanlış gibiydi.

    Tüm kitap boyunca şair olmak isteyen ve bu yoldan vazgeçmeyen bir adam gördüm. Ömrü boyunca bunun için uğraşmış, bu arzudan hiç vazgeçmemiş bir adam... Zaman zaman sözün güzelliği ile hayalleri kavuşmuş, zaman zaman ahenkte sıkıntılar da olmuş. Ama her şekilde güzel satırlar, düşünülesi satırlar, hisli satırlar ve alışmadık bir tarz. Bu yüzden bu kitabı okuduktan hemen sonra Şiirin Geçitleri bu kitabı da okudum ki anlayamadığım yerleri biri bana anlatsın. Bu incelemede mevzu bahis kitabın katkısı da çok büyük. Akif İnan'ın hayatıyla ilgili kısımları o kitaptan okudum. Yedi Güzel Adam'la bir yol yürümek isterseniz buyrun. Keyifli okumalar dilerim.