• Sadece oyuncu değil, sıra dışı bir sinema emekçisiydi. Çok sayıda filmin müziğini yaptı. Şarkılar yazdı, ona ait olduğunu bilmeden dinledik. Ömrünü Sami Hazinses olarak yaşadı. Sonra doğduğunda verilen adla Samuel Agop Uluçyan olarak ayrıldı aramızdan.

    1925 yılında Diyarbakır’ın eski adı Pîran olan Dicle ilçesinin, eski adı Herêdan olan Kırkpınar köyünde, dünyaya geldi. Eski adı Samuel Agop Uluçyan’dı!

    1927 yılında, şimdi yerle bir olan Sur’un, eski adı Hançepek olan Hasırlı mahallesine yerleşti. Hançepek, Mıgırdiç Margosyan’ın kitabına adını veren Gavur mahallesidir.

    İlkokulu bitirdikten sonra okumadı. Kentteki Ermenilerin çoğu gibi puşicilik yapmaya başladı.

    Ufak tefek, ele avuca sığmaz, yanık sesli bir delikanlıydı. Müzikteki yeteneği kısa sürede dikkatleri çekti. 20’li yaşlarında Celal Güzelses’in yönettiği Diyarbakır Musiki Cemiyeti’nin bir üyesiydi.

    GÜL VE VİKTORYA

    Sonra Diyarbakır ona dar geldi. Buraya kadar olanları anlatan Şeyhmus Diken’in aktardığına göre imkansız aşkı Gül’e kavuşma umudu kalmadığı, başka bir rivayete göre de kız kardeşi Viktorya’nın sevdiğiyle evlenmesine izin vermeyen babasına kızdığı için İstanbul’un yolunu tuttu. Yıl 1950’ydi.

    İmkansız aşkı Gül’ü hiç unutmadı. Daha sonra yazacağı bütün şarkıları Gül için olacaktı…

    Diyarbakır’dan İstanbul’a gelen hemen herkes gibi hemşerilerini bulup onların kaldığı eve yerleşti. Kendisi gibi asıl adlarını kullanmayan Danyal Topatan, Vahi Öz’dü bu hemşerileri.

    DOKUMA MAKİNASINDAN ZEKİ MÜREN’E BESTE

    Sonra bir kumaş fabrikasında işe başladı. Dokuma makinasının gürültüsü bir metronom olup takılmıştı kulağına. O metronomu melodilere aktarıp ‘Bir Dilbere Müptelâdır Gönlüm’ şarkısını besteledi. Şarkıyı ilk seslendiren o dönem yıldızı yeni yeni parlamakta olan Zeki Müren’di.

    O günlerde, hemşerisi olan film yapımcısı Mümtaz Alpaslan’ı bulunca hayatının seyri değişecekti. Alpaslan’ın filmlerinden birinin müziğini yaptı. Bu filmde canlandırdığı kısa bir rolle de oyunculuk alemine adım atmış oldu.

    Bir kere girmişti Yeşilçam’ın büyüleyici, bir o kadar da çileli kapısından. Kısa süre sonra Mahir Canova’nın yönettiği Kara Davut filminde boy gösterdi. Rolü küçüktü ama filmin oyuncuları arasında dönemin starları Cüneyt Gökçer, Altan Karındaş, Atıf Kaptan ve Muhterem Nur vardı.
    Yeşilçam’da hatta dünya sinemasında benzerine pek rastlanmayan bir figür olarak kalacaktı 40 yıl boyunca. Bir yandan küçük rollerle ekmeğini kazanırken bir yandan da film müzikleri yapıyor, şarkı sözleri yazıyor, besteler yapıyordu. Bestelediği eserlerin bir çoğu kısa sürede popüler oluyordu.

    ‘YETER AĞLATMA BENİ’

    Bunlardan bugün en bilinenleri Sevim Tanürek’in seslendirdiği, ‘Derdimi Kimlere Desem’ ile Müslüm Gürses ve İbrahim Tatlıses’in de söylediği ‘Yeter Ağlatma Beni’dir.

    1960 yılında çekilen Şoför Nebahat filminde daha dişe dokunur bir rolü vardı. Filmin adını taşıyan şarkıya yaptığı beste dilden dile dolaştı o dönem. Müzisyen yanıyla kısa sürede yapımcı ve yönetmenlerin dikkatini çekti. Sonraki yıllarda 100’den fazla filme müzik yapacaktı.40 yılı aşkın sinema yaşamında kaç filmde imzası olduğu tam olarak bilinmiyor. Bine yakın filmi olduğunu söyleyen bile var.

    KUPÜRLER VE MESAM ÜYE LİSTESİ

    Ancak bu 40 yıl boyunca hep yalnız yaşadı, çok az kişi çalıyordu kapısını. Gazetelerde de fazla boy gösteren biri değildi. Bu yüzden midir bilinmez, ömrünün son yıllarında ceplerinde gazetelerde çıkan kendisiyle ilgili haberlerin kupürleriyle dolaştı hep. Bir de MESAM üyelerinin listesinin olduğu bir broşürü hiç ayırmazdı yanından. Listede adının olduğu satırı kalemle işaretlemişti.
    Bu kupürlerle, adının yer aldığı MESAM listesini, oyuncağını gösteren bir çocuğun heyecanlı sevinciyle gösterirdi yanındakilere.

    ‘ÖLDÜKTEN SONRA YAZ, ŞİMDİ BOŞ VER’

    Kendisiyle yapılan ender söyleşilerden birisi 15 Aralık 1994 tarihine ait Ancak söylediklerinin öldükten sonra yazılmasını istiyor. Öyle skandal yaratacak sözler söylediği için falan değil. Sadece Ermeni olduğunun bilinmesini istemiyordu.

    Ölümünden sonra 17 Haziran 2003 tarihinde internetten paylaşılan bu söyleşide gerçek kimliğinin bilinmesini neden istemediği sorulunca önce öfkeyle “Ermeni değilim ben” diye yanıt vermişti. Sonra durumu kabullenmiş, başını yana eğerek, “Eski sempati kalmıyor. Onun için istemiyorum. Yazma bunları. Öleyim, ondan sonra. Öldükten sonra yaz, şimdi boş ver” demişti.

    Ama bir yandan da deli doludur. 1959 yılında Atıf Yılmaz’ın yönettiği Karacaoğlan’ın Kara Sevdası’ filminin çekimleri için gittiği Adana’da aşka tutulur. Filmi çektikleri çiftlikte karşılaştığı bu kızdan da sevgisine karşılık bulamayınca kendini kaybeder, “Ben bu kızı kaçıracağım” diye tutturur.

    YOL KENARINDA HÜNGÜR HÜNGÜR

    Danyal Topatan, Vahi Öz ve Kadir Savun zor tutarlar. Sonra kayıplara karışır. Çekimler bitmiş yola çıkacaklardır ama o ortalarda yoktur. Sonra yol kenarına oturmuş hüngür hüngür ağlar halde bulurlar. Zor ikna edip alırlar otobüse.

    Bildiğimiz ‘son aşkı’ ise sadece karşılıksız kalmayacak, işini kaybetmesine de neden olacaktır. Setlerde gördüğü Yeşilçam’ın bir oyuncusuna aşık olmuştur bu kez.
    İçli gecelerinde bir şiir yazar. Dayanamaz aşkını anlatır, bu şiiri okur arkadaşlarına. Aşık olduğu kadın ise Yeşilçam’ın o dönem en çok film üreten yapımcılarından birisinin sevgilisidir. Olayı duyan yapımcı onu kara listeye alır ve bir daha onun setlerin kapısından içeri adım atmasına izin vermez.

    DAĞLARA TEPELERE GAZEL

    Derdini, duygularını kimseye anlatamaz. Yalnızlığını paylaşmak için dağlara tepelere çıkıp gözü yaşlı gazeller okuduğu rivayet edilir.

    O kadar derin bir yara açmıştır ki bu yalnızlık onda ömrünün son yıllarında Okmeydanı SSK Hastanesi’nde yatarken, sevenlerinin ricasıyla, daha rahat etsin diye 7 kişilik bir odadan özel odaya alınınca kıyameti koparır.
    “Ben eski odamda mutluydum. Ömür boyu yalnız yaşadım. Bari burada yalnız bırakmayın” diye tutturunca tekrar yerleştirirler 7 kişilik hasta odasına.

    1990’lı yıllardan sonra Yeşilçam unutur onu. Ne bir rol teklif eden ne de film müziği isteyen vardır. Zor günler yaşamakta, kiralık bir evde, tek başına hayata tutunmaya çalışmaktadır.

    Yaşı ilerledikçe birbiri ardına hastalıklar çalmaya başlar kapısını. Hafıza kaybı, yüksek tansiyon, prostat, şeker hastalığı…

    SOKAK ORTASINDA DÜŞÜP KALINCA

    Üzerinde neredeyse yerlerde sürünen siyah bir palto, ayağında eski bir ayakkabı, soğuk bir kış günü sokakta yürürken, düşüp kalça kemiğini kırar. Çevreden geçenler tarafından hastaneye kaldırılır.

    Uzun süre hastanede yatar. Ameliyatla protez bir kalça kemiği takılır ancak sinir sistemi iyiden iye bozulmuştur. Hastaneden gitmek için ortalığı yıkar, serumları parçalar. Sürekli sakinleştirici verip ellerini ayaklarını yatağa bağlarlar.
    Bir kaç eski dost dışında hastane günlerinde de kimse çalmaz kapısını.

    Taburcu olunca Göztepe Semiha Şakir Huzurevi’ne yerleştirirler. Artık tekerlekli sandalyeyle sürdürmektedir hayatını. Güçlükle konuşabilmekte, sorulara kısa yanıtlar vermektedir.süre sonra tekrar rahatsızlanır ve Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne kaldırılır. 77 yıllık hayat yolculuğunun sonuna gelmiştir. 22 Ağustos 2002’de hayata gözlerini yumar.

    Kaldığı huzurevinde bir cenaze töreni yapılır önce. Cenazede sadece ölüm için sırasını bekleyen huzurevi sakinleri saf tutar.

    Sonra Kadıköy Surp Takavor Kilisesi’nde yapılan törenin ardından Hasanpaşa Ermeni Mezarlığı’na defnedilir. Mezarlıktaki törende Yeşilçam’daki bir kaç dostu dışında kimseler yoktur.

    DANYAL TOPATAN’IN ACISI

    Yıllar önce bir gün bir arkadaşıyla konuşurken 1975’te ölen Danyal Topatan gelmişti aklına. Nebil Özgentürk’ün 5 Ekim 1995 tarihinde Sabah gazetesinde aktardığına göre şöyle hayıflanmıştı: “Yapayalnız açlık içinde öldü. Cenazesi bile bomboştu. Nasıl da üzülmüştüm. Bu vefasızlığa çok Kahroluyorum. Olur mu böyle şey, olur mu? Biz vatan haini miyiz.”

    Onun son yıllarıyla cenaze töreni de eski ev arkadaşı Danyal Topatan’dan farksız olmuştu. Ve yıllar sonra aynı sözleri bir başka Yeşilçam emektarı onun için söyleyecekti belki de.

    Gavur Mahllesi’nin yazarı Migirdiç Magrosyan’ın hemşerisiydi. Magrosyan, Gavur Mahallesi adlı kitabında onun ailesinden de söz eder. Bebası Tasci Zifkar, annesi Enna Uluçyan’dır. İki kardeşi daha vardır Viktorya ile Niso.

    Viktorya, babasının sevdiği adamla evlenmesine izin vermediği, başkasıyla evlendirildikten bir süre sonra da hastalanıp ölen kardeşidir.

    Niso ise annesi ve babasıyla Beyrut’a göçmüştür. Sami Hazinses, Diyarbakır’ı terk ettikten sonra, annesi babası ve kardeşlerini bir daha görmemiştir.

    Ermeni kimliğini öldüğü güne kadar gizleyerek gülümsedi bize. Gerçek adını hiç öğrenemeden sevdik onu. Tıpkı Vahi Öz (Vahe Öz), Kenan Pars (Kirkor Cezveciyan), Danyal (Danyel) Topatan ve babası Komik-i Şehir Naşit Özcan annesi ise daha sonra Emel adını alan Amelya Hanım olan Adile Naşit gibi…

    Ya da Umut Tümay Arslan’ın Mazi Kabrinin Hortlakları /Türklük, Melankoli ve Sinema kitabında söylediği gibi: “Yeşilçam’ın Türklüğünden, patriarkisinden, ahlakçılığından ve arsız gözünden, hoyratlığından ve vefasızlığından payını almış pek çok kadın ve erkek. Ama bakışımızı kayıp ve yokluğun gerçeğine çeken, Yeşilçam’ın bize dönüp baktığı bu yerde en çok Sami Hazinses’i görüyorum ben. Gerçek adıyla Samuel Agop Uluçyan.”

    VİKTORYA ÖLDÜ, NİSO BEYRUT’A GİTTİ

    Yıllar sonra 1995’te bir gün konu ailesinden açılınca “Viktorya öldü. Niso annesi ve babasiyla Beyrut’a gitti. Annesi babası ölmüştür artık. Niso ölmemiştir herhalde” diyecekti.

    Kaç filmde oynadığını kendisi dahil kimse bilmiyor. Hiç birimiz üç filminin adını sayamayız. Peki bir küçük kardeş sevgisiyle bağlandığımız bu güzel insanın sırrı ne?

    Burada sözü (belki de hepimiz gibi Samuel Agop Uluçyan olduğunu bilmeden Sami Hazinses’i çok seven) Haydar Ergülen’e bırakalım:
    “Bazı sanatçılar yapıtlarının toplamından fazla bir şeyi ifade ederler… Sanki onlar her zaman hayatımızın içinde olmuşlardır… Onları hayatımızın içinde bulduğumuz anı/ zamanı hatırlamayız bile. Tıpkı hepimizin Sami Hazinses’le ilk nerede, ne zaman karşılaştığımızı ve hiç yabancılık çekmeden birbirimizi nasıl sevdiğimizi hatırlamadığımız gibi… Sami Hazinses hem gözlerinden, hem yüzünden doğru eski tanışımızdır, hiçbir filmini doğru dürüst hatırlamayız ama Hazinses hep göz ve gönül belleğimizdedir. Sami Hazinses, ne figüran ne yardımcı oyuncu olarak adlandıramayacağımız bir ‘garip star’dır: Sokakların, yalnızlıkların, yoksullukların ‘star’ yaptığı ve kendi hayatında bile başrolü kapamayan, kapsa da oynayacağı şüpheli bir ‘star’.”

    ---Alıntı(DuvarGazetesinden)
  • Çorbacıda paça içiyorum, bol sarımsak bol sirke ve şeytan biberi. Karşımda iki kadın kafa kafaya vermiş küfür içeren sözlerle konuşuyorlar. Az ötede bir doblo, " hadi lan acele edin.." diyen bir barzo. Dobloda pişkin pişkin sırıtan şoför. " bari burda bi müsade edin. Bitirelim geliyoz" diyor kadınlar çaresiz ve öfkeli. Pezevenk eliyle orasını burasını kurcalıyor.

    Yan masadaki yaş olarak büyük adam gençlere vaaz veriyor: "allah dünyayı en kusursuz işleyecek şekilde yaratmıştır."

    Çayım geliyor, şeker atmıyorum. Kadınlar kalkıyor " abi hesabı yarın halledelim olur mu?" diyor çorbacıya. "Tamam sorun değil" diyor çorbacı. Dobloya binip gidiyor iki kadın.

    Çayım soğumuş. Ilık severim çayı ve de şekersiz.
  • Haziran 1925’te İzmir’in Menemen ilçesinde doğdu. 11 Ekim 2005’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. İzmir’de Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu ve Karşıyaka Ortaokulu’nu bitirdi. Atatürk Lisesi’ndeki öğrenciliği sırasında Türk Ceza Kanunu’nun 141. maddesine aykırı davrandığı gerekçesiyle tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Danıştay kararıyla eğitimi sürdürme hakkını kazandı. İstanbul’da Işık Lisesi’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki yüksek öğrenimini yarıda bıraktı. 6 yıl aralıklarla Paris’te yaşadı. Türkiye’ye döndü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Demokrat İzmir Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü ve Başyazarlığı’nı üstlendi. Ankara’da Bilgi Yayınevi Danışmanlığını yaptı. Senaryolarında “Ali Kaptanoğlu” takma adını kullandı. Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Söz gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Yelken ve Sanat Olayı dergilerini yönetti. İlk şiiri olan “Balıkçı Türküsü” 1941’de Yeni Edebiyat Dergisi’nde yayınlandı. “Nevin Yıldız” takma adıyla İstanbul, “Beteroğlu” takma adıyla Yücel dergilerinde şiirleri çıktı. 1946 CHP şiir yarışmasında “Cebbaroğlu Mehemmed” şiiriyle birincilik ödülü kazandı. Bu başarıdan sonra hızla tanınıp sevildi. Genç, Yeni Nesil, Varlık, Aile, Yirminci Asır, Seçilmiş Hikayeler, Kaynak, Ufuklar, Mavi, Yeditepe, Dost, Yelken, Ataç, Yön, Milliyet Sanat, Sanat Olayı gibi dergilerde şiirleri, deneme ve eleştirileri yayınlandı.

    Türk edebiyatının önemli isimleri arasına girdi. Garip Akımı ve İkinci Yeni şiirine karşı çıktı. Mavi ya da Maviciler adıyla tanınan toplumcu gerçekçi şiir akımını başlattı. Şiire yeni bir ses düzeni, taşkın, coşkulu bir anlatım ve kendisine özgü bir duyarlılık getirdi. Sisler Bulvarı, Yağmur Kaçağı, Ben Sana Mecburum şiir kitaplarındaki şiirleriyle genç şair kuşağını etkiledi. Yasak Sevişmek, Elde Var Hüzün kitaplarındaki şiirlerinde divan şiiri veşarkılardan da yararlandı. İlk iki romanı Sokaktaki Adam ve Zenciler Birbirine Benzemez’den sonraki romanlarında tarihsel konulara ağırlık vermeye başladı. Bu tür romanlarında öz Türkçe akımına karşı çıktı. Senaryolarını yazdığı önemli filmler: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad), Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini İstanbul (Aydın Arakon). 11 Ekim 2005 tarihinde hayatını kaybetti.

    ESERLERİ

    ŞİİR:
    Duvar (1948)
    Sisler Bulvarı (1954)
    Yağmur Kaçağı (1955)
    Ben Sana Mecburum (1960)
    Bela Çiçeği (1962)
    Yasak Sevişmek (1968)
    Tutkunun Günlüğü (1973)
    Böyle Bir Sevmek (1977)
    Elde Var Hüzün (1982)
    Korkunun Krallığı (1987)
    Ayrılık Sevdaya Dahil (1993)

    Böyle Bir Sevmek ..

    Ne kadinlar sevdim zaten yoktular
    Yagmur giyerlerdi sonbaharla bir
    Azicik oksasam sanki cocuktular
    Biraksam korkudan gözleri sislenir.

    Ne kadinlar gördüm zaten yoktular
    Böyle bir sevmek görülmemistir
    Hayir sanmayin ki beni unuttular
    Hala arasira mektuplari gelir

    Gercek degildiler birer umuttular
    Eski bir sarki belki bir siir

    Ne kadinlar sevdim zaten yoktular
    Böyle bir sevmek görülmemiitir
    Yalnizliklarimda elimden tuttular
    Uzak fisiltilari icimi ürpertir
    Sanki gökyüzünde bir buluttular
    Nereye kayboldular simdi kimbilir

    Ne kadinlar sevdim zaten yoktular
    Böyle bir sevmek görülmemistir
  • ''Bir seviyi anlamak bir hayatı harcamaktır,
    harcayacaksın.''
    ÖZDEMİR ASAF
    Yıl 1925,haziran ve gün ,belki de tarihin en güzel günü takvimin en güzel yaprağı. Günlerden 15 Haziran. Bir cevher dünyaya gözlerine açtı. Kim bilebilirdi ki onun bu denli önemli bir isim ,dev bir düşünür,yaşamlara dokunarak ,insanların hayatında iz bırakacağını.
    O bebek büyür ,yaş olur 16.. Yer ; İzmir Atatürk Lisesi. O kanı deli genç ,aşık olduğu kıza Nâzım Hikmet şiiri yazdığı için okuldan atılır. İki ay hapisin ardından ,özgürlüğe kavuşan ,özgürlük düşkünü bu delikanlı ,bu davanın peşinden giderek içindeki yazın savaşına yenik düşer ve başlar yazmaya.
    Merak edilen o isim ,biraz daha merak ediledursun,biz yaşamına devam edelim. Bir kopya verelim arada ,en azından delikanlı yerine ona daha çok yakışan bir sıfat olsun. Kaptan diyelim.. Onu lakabı ile çağırmaya özen gösterelim biz de.
    Kaptan,liseden atıldıktan ve okula geri döndükten 5 yıl sonra CHP'nin yapmış olduğu bir şiir yarışmasına katılır ve ikincilik elde eder. Şu satırlardan bakalım tahmin edebilecek misiniz Kaptan'ı ;
    ''nisan ayı içinde donanır dağlar
    donanır yeşilinden alından...''
    Hâlâ edemediniz mi yoksa? Size biraz daha yardım edeyim o vakit. Şair bir şiirinde öyle çok sevmiştir ki.. Şu sözleri damlatmıştır kaleminden kan yerine;
    ''Ne vakit bir yaşamak düşünsem
    Sus deyip adınla başlıyorum '' hâlâ mı cevabınız yok? Merak etmeyin şimdi bileceksiniz o kadar insanın hayatına dokunan,kalbine giren ve onların sevgisini kazanarak ,onlara sevmeyi öğreten Kaptan'ı. Hazır mısınız ? O halde sizden yüksek sesle duymak istiyorum bu ismi.
    ''çünkü ayrılık da sevdaya dahil
    çünkü ayrılanlar hala sevgili'' .
    Evet, o isim Attilâ İlhan.. İlk şiir kitabı , Duvar'a ismini veren Duvar şiirinde şöyle diyor;
    ''ben bir duvarım hiç güneş görmedim''. Ben de şairi tanıyana kadar böyleydim. Hani Turgut Uyar diyor ya;
    ''Başka hiçbir şey sızamazdı padişah karanlığıma
    Şimdi bir senin yanında iyi oluyorum
    Başka hiçbir yerde değil ...'' Ben, Kaptan'ın şiirlerini okuyunca kadar, padişah karanlığıma bir güneş doğacağını düşünmemiştim. Nasıl olur da bir insan diğerinin duvarlarını yıkabilirdi? Bunu düşündüm sürekli ve bu soruyu çözmemde bana yine Kaptan yardımcı oldu. Nasıl mı? İşte şöyle ;
    ''Böyle bir kız değildin sen eskiden
    Sana ne yaptılar, sana ne yaptılar?
    Kirpiklerin ıslanıyor durup dururken ''.. O an anladım ki ;
    ''Hayatında nelere sahip olduğun değil
    Kiminle olduğun önemli. '' Ben artık Kaptan ile yol alıyordum. Onun sanki bana bırakmış olduğu günlüklerdi bu şiirler. Hiç çocuğu olmamıştı ama sanki bu şiirleri günlük niyetine çocuklarına bırakmak için yazmıştı. Ben ki, onu her günüme taşırmış,geride bıraktığı günlüklerine sahip çıkmak için kendimi hırpalıyordum. Buna adı ile başladım. Nerede olursa olsun şairin adını Atilla yazan herkese ve her şeye tepkili oldum. Neden mi?
    ''Bak evladım iki 'T' ile yazılıyor ve 'a'nın üzerinde şapka var.'' Yıllar önce bir imza kuyruğunda adını bir türlü doğru yazamadığını söyleyen okuruna böyle bir cevap veriyor üstad. Aslında ısrarı idi bu. Çünkü o Türk diline çok önem veriyordu. Türkçeye olan bir sadakat ve bağlılık idi onunkisi. Eski eşi Biket İlhan bir röportajında Kaptan'dan şöyle bahsediyor;
    “Ben onunla Attilâ İlhan olduğu için değil ,Attilâ olduğu için beraber oldum. Bu çok farklı bir bakış açısıdır. Hatta ben onun ne denli önemli birisi olduğunu da zamanla yaşayarak, dışarıdan gördüklerimle öğrendim. Benim için hep çok değerlidir. Onun yanında büyüdüm. Yirmili yaşlarımda tanıştık. Kırk küsür yaşıma kadar da birlikte olduk. Çocuk sahibi olmayı arzu ettiğim için ayrılma kararı aldık ama dostluğumuz hep sürdü. Her zaman işbirliğimiz oldu. Birbirimizden hiç vaz geçmedik. Elbette ondan çok etkilendim. Attilâ İlhan çok özel biri, ama ben hep Attilâ’nın eşi olarak yaşadım. Attilâ İlhan’nın değil… O da bana öyle davrandı. Hep derdi ki; ‘bana Attilâ İlhan olduğum için gelmeyen tek kadın sensin.’ Bundan da çok mutlu olurdu. Kimse beni kızlık soyadımla kabullenemedi. Bu ad bana kaldı. Devam etti. O da soyadımı taşımandan onur duyarım dedi. Bu da güzel bir anıydı.” (Yeni Düzen Gazetesi)
    Biraz da şiirleri üzerine konuşalım. Herkesin dilinde dolanan ama şairini sorunca bilemedikleri , Üçüncü Şahsın Şiiri'nden başlayalım buna.
    Hani demiştim ,şair çok sevdi diye. Bakın sevgisini nasıl naif dile getiriyor;
    ''gözlerin gözlerime değince
    felâketim olurdu ağlardım
    beni sevmiyordun bilirdim
    bir sevdiğin vardı duyardım''.. Bir sevdiği olduğu halde ona olan sevgisinden vazgeçmeyen ama üzülmesin diye, o kişiden uzaklaşmamak adına şair susmuş. Kim yapar ki bunu? Şair yine o sevdiği kadına sesleniyor;
    ''... ben sana göre değilim.
    Benim için kirletme aydınlığını,
    hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim '' .. Seviyor ama ondan gitmesi için adeta yalvarıyor. Neden dersiniz? Sevilmeye mi değmez Kaptan? Hayır! Kaptan sevilmeye değer lâkin kendinde bulunan birtakım kötü özellikleri yüzünden kendisini seveni üzmemek adına ondan gitmesini istiyor. Fedakârlık .. Sevilmeye değer bir özellik değil mi sizce de? Kesinlikle değer!
    ''Hiç kimse misin bilmem ki nesin
    Uykumun arasında çağırdığım
    Çocukluk sesimle ağlayarak ''... Çocuk sevgisi kadar saf olan sevgisini kaybetmeyip hâlâ o masumiyette seven birisini düşünün. İşte tam olarak Kaptan'a çıktı yolunuz..
    ''kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm
    çocuk sıcaklığına sığınıp uyumayı''.. Bile derken dahi düşündüğünü gizleyemiyor şair. Düşünüyorum seni ama kızarsın belki buna ,o yüzden seni düşündüğümü açıkça söyleyemiyorum ama bil ki yine seni düşünüyorum demeye çalışıyor sanki.
    Peki sadece şair midir bu eşsiz değer? Tabii ki hayır! Hani o Şoför Nebahat Ablanız var ya ,işte tam olarak Attilâ Beyefendi'nin kaleminden düşmüştür. Kartallar Yükseklerden Uçar,Yarın Artık Bugündür,Yıldızlar Gece Büyür... Daha niceleri..
    Takvimler 10 Ekim 2005'i gösteriyor ve şair bize sanki bugünü yıllar önce şu dizeler ile anlatmış;
    ''İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur...'' Kaptan için veda vakti gelmiştir. Akşamüstü sularında ansızın yorulan kalbi,Kaptan'ın saatini durdurmuş ve bize vedasını ,yağmurun ardında bıraktığı toprak kokusu ve ebemkuşağı gibi şiirlerini armağan ederek aramızdan almıştır.
    Saygı,sevgi,rahmet ve hasret ile Kaptan...
  • Selamlar herkese,

    Kübra'dan miras bir ileti paylaşayım dedim, kendi kendime konuşmak hiç zevkli değil çünkü. :)

    Gazap Üzümleri'nin elimde Bilgi, Sel ve Remzi edisyonları mevcut. (Ekitap olarak).

    Bilgi ve Sel çevirisi aynı kişi, Belkıs Dişbudak, tarafından yapılmış; Remzi çevirisi Rasih Güran tarafından.

    Sel'den okuyorum fakat benim çevirilerde takmış olduğum "valla" ifadesi sıkça kullanılmış çevirirken. İslami bir tabir kitaplarda kullanılamaz diye bir takıntıdan değil bu başka bir kültüre ait bir roman çevriliyorsa o kültürde kullanılmayan "Valla bilmiyorum ne olduğunu." gibi bir ifade kullanılması batıyor bana okurken. Sel çevirisinde bu ibarelerle sık karşılaşınca bir de Remzi'ye bakayım dedim.

    Aynı bölümlerin iki farklı çevirisini aşağıya ekliyorum.

    Kıyas - 1

    "Valla banka burayı traktörle dümdüz etmeye geldiğinde onlar da başlangıçta dayanmak, karşı koymak niyetindeydiler. Deden elinde tüfekle şuraya dikildi, yaklaşan traktörün farlarını vurdu ama traktör yine de geldi üstüne. Deden sürücüyü vurmak istemedi. Sürücü de Willy Feeley'di. Dedenin kendisini öldürmek istemediğini bildiği için sürdü geldi, eve tosladı, canı­na okudu, köpeğin fareyi silkelediği gibi silkeledi onu. Bu olay Tom'u kötü yaraladı. Bir türlü kurtulamadı etkisinden. O gün bugündür bir daha da eski haline dönemedi." - Sel

    "Banka buraları traktörlemeye geldi; onlara da yol göründü. Büyükbaban burada silâhını alıp durdu, traktörün lambalarını parçaladı, ama traktöre vız geldi. Büyükbaban traktörün şoförünü öldürmek istemedi. Şoför, Willy Feeley'di. Willy Feeley de biliyordu onu öldürmeyeceğini!.. Durmadı, eve tosladı, kedinin fareyi sallaması gibi evi temellerinden sarstı, o günden sonra Tom'a da bir şeyler oldu. O günden beri değişti!" - Remzi

    *Traktörle dümdüz etmek, traktörün farları daha güzel bir ifade etme şekli; sonra öldürmek yerine vurmak da daha güzel olmuş bana göre. Ama şu "valla" ile başlamasaydı? Bir de çok mühim değil ama sahneyi akılda canlandırırken tüfek mi, silah mı sorunsalı var.


    Kıyas - 2

    "Jacobs'ların domuzu evlerine girip bebeği yediğinden beri. Milly Jacobs bir ara çıkıp ambara gitmiş. Döndüğünde domuz bebeği hala yiyormuş. Milly Jacobs yine gebeymiş o sıra. Delirivermiş. Hiç düzelmedi bir daha. O gün bugündür bir tuhaftır. Ama anam bundan dersini aldı. Kendi evde yokken asla domuz kapısını açık bırakmazdı. " - Sel

    "Bizim domuzun Jacobs'lara geçip yavruyu yediği günden beri bunu alışkanlık haline getirdiydi. Milly Jacobs, samanlıkta iş görüyormuş; kadın bir de gelip bakmış ki domuz, yavruyu yiyip duruyor. Jacobs'la aramız iyiydi, ama bu olaydan sonra açıldı. Kadın boyuna bağırıp çağırmaya başladı. Bu olayı ikide birde başımıza kaktı durdu. Ama anam, bundan ders aldı. Evde bulunmadığı zaman, bir daha domuzların kapısını açık bırakmadı. Bunu bir kere bile olsun unutmadı." - Remzi

    *Domuz kimin şimdi? Domuz Jacobslar'ın ise iki aile arasında bir sorun çıkmamış oluyor, domuz Joadlar'ın ise Jacobslar'ın bebeğini yediği için iki ailenin arasında sorun yaşanmış oluyor.

    Belki önemsiz detaylar bunlar ama takılıyorum bazen okurken işte, ya da belki önemsiz gibi gözükse de hikaye ilerledikçe farklı davranış yönelimlerine sebebiyet verebilecek detaylardır. Hala okuduğum için bilmiyorum.

    "Sağ kulağını göstermek için elini ta soldan yukarı atıyorsun." Sel
    "Hep sağ elinle sol kulağını gösteriyorsun." - Remzi


    ÇÖZÜMLEME : İngilizce metinden birebir çeviri olan Sel - Belkıs Dişbudak çevirisi.

    Bir bakkal mı banka mı meselesi vardı, borcun bankaya birikmesi bana daha mantıklı gelmişti topraklarından atılmalarının sebebi bankaydı çünkü, Remzi banka - Sel market demişti ve İngilizce metinde "grocery" olarak geçiyor. Yani markete borç birikmiş. :)

    İngilizce ve Türkçe kıyaslı görüntüleri linkte paylaşıyorum.

    https://i.hizliresim.com/vP1Dkp.jpg
    https://i.hizliresim.com/1EQo1G.jpg

    https://i.hizliresim.com/r1lDq1.jpg
    https://i.hizliresim.com/7D0LOa.jpg
  • Öykü Otobüsü: #32743786
    Yolcu listesi: http://i.hizliresim.com/g6GR0O.jpg

    Bağlantılı öyküler : #34533693, #33861382, #32867531

    Arkadaş ben ne zaman olaysız bir yolculuk hayal etsem, tersi tüm felaketleri zihnimde bin bir türlü versiyonla kursam da bu nalet şeytan bir yerden yine açığımı buluyor, yardırıyor da yardırıyor. Halbuki son destanımla Yüce Zeus'la tam arayı düzelttim demiştim, yaptı yine yapacağını, demek hala barışamadık.

    Ben efendi efendi yolculuğumu yapıyor, kimseye karışmıyor, söz verdiğim gibi susuyor -ki bunun için üç gün itiraz hatta kavga ettim- ve kitabımı okuyorken ön sıralarda bir anda bir bağırış çağırış kopmasın mı, keşke kopmasa, hazırlıksız yakalandım, öylece kalakaldım. Bindiğimde demiştim bu kadar okuyanın olduğu otobüs şaşırttı diye. Ben sonumuzun yıllar önce ülkedeki nerdeyse tüm bilim insanlarının bulunduğu düşen/düşürülen Isparta uçağı gibi olacağını, en iyi ihtimalle taksiratımızı şarampole yuvarlanarak tamamlayacağımızı düşünmüştüm. Zaten "Niye okuyon bööö" diyenlerin dualarıyla gönderildiğimden bu yolculuktan hayır beklemenin mantıksızlığını kavramıştım ya dalgınlığıma geldi işte. Halbuki bu her an arbede çıkarma hali memleketimin her yanında hakim; sınıf gözetmiyor, eğitim durumu, cinsiyet hak getire, hiç sekmiyor, niye şaşırıyorum değil mi... Hele son günlerde duyduğum acı olsa da gülmeden edemediğim Moleküler biyoloji cihazında spektrofotometrenin kullanımı konusunda anlaşmazlık yaşayan iki bilim insanının birbirine girip olayın karakolda bitmesi haberi artık çıtayı da hazır yükseltmişken bunlar keşke Tolstoy mu Dostoyevski mi diye birbirine girselerdi bak o zaman tadından yenmezdi diye düşünmeden edemedim. Neyse dağıtmayayım.

    Ben Hatay'a gitmek istemiyorum ya, başıma bir iş gelmese olmaz.
    Girişte otobüstekileri keserken şu öndeki "körü" zaten 'gözüm' tutmamıştı. Adam macera aramak için yola çıkmış da kör numarası yapıyormuş beee, ahaha yav ne kadar işsiz var şu memlekette. Hele olayın açıklığa kavuşması da yan koltuktaki kadına sarkmasından patlamıyor mu, valla gülsem mi ağlasam mı yetişebilsem iki yumruk da ben çaksam mı diye düşünmedim değil. Ama benim yurttaki çocuklarımdan öğrendim, "hocam kavga 3 kişiden fazlaysa girmeyin, kim vurduya gidersiniz, bizim yaptığımız gibi sağa sola fırlatırlar sizi, durduk yere dayak yersiniz" öğüdünü kulağıma küpe yaptım ve bence yırttım. Ahahah ben yer miyim bee.

    Yalnız bizim sahtekar körü değil de adamın ipliğini pazara çıkaranı niye attılar otobüsten anlamadım, bir de üstüne bu körü ceza diye arkaya göndermesinler mi. Ben en sevdiğim "sen bir pisliksin "bakışım ve diğer yolcularla ortak türkümüz cık cıklar eşliğinde arkaya yolladık adamı. Durduk yere ekşın yaa.

    Otobüs bu ya , bir olay sesli yaşandı mı insanlar artık susmak bilmez, taraflar belirlenir, anında olay değerlendirmesi yapılır, örnekleme üzerinden geçmiş yaşantılarla harmanlanır, sallama çay eşliğinde de en son toplumsal mesajlar verilir, herkes sosyolojik tezini tamamlar. Bizim kör de sürekli Türk filmlerinde "ama açıklayabilirim , açıklamama izin verin" diyen ama bu cümleleri elli kere kurduğu halde bir türlü açıklayamayan aktörler gibiydi. Gerçi bir kişi de "açıkla lan" demedi, ne gerek var, 'görünen' köy kılavuz ister mi... Otobüsün sayın yolcuları da bu durumdan kırk tane hikaye çıkardı haliyle, kavgaya karışanı da sövdü, karışmayanı da. Bernard Shaw'ın bir sözü geldi aklıma "Bize bir kaç deli gerek, şu akıllıların yol açtığı duruma bak!" Kendimiz çaldık kendimiz oynadık.

    Bitti mi, bitmedi. Bir kaç saat sakin gittikten sonra mola verdik. Çaprazımda oturan kız da bir kuş bulmuş ağacın altında, çırpınıyormuş herhalde, gözleri dolu dolu geldi ya artık herkes birbirini kestiği için -bunda ne manyaklık var diye herhalde- görüverdik avuçlarındaki kuşu hemen. Bir kaç saat önce o kargaşayı çıkaran otobüs sakinleri (!) aynı kişiler değilmiş gibi, -bir iyilikle içlerini rahatlatmak istediler herhalde -yaralı kuşu kurtarmak için kaptana tezahüratlar eşliğinde eczane arattılar. Herkeste bir neşe bir umut... Gel gör ki kuşun canı bu hevese pek dayanamadı, sonu hüsran olunca da daha yol boyu kimseden ses çıkmadı. Hevesimiz kursağımızda, neşemiz, hızla geçilen yollarda kaldı.

    E peki ben niye mi gidiyorum Hatay'a, vallahi bu manyaklığa ben de hala inanamıyorum. Bir iddia uğruna ya rab, ne Elif'ler yol alıyor, yollanıyor. O son atarı yapmayaydım iyiydi en azından bir kaç gün boyun eğerdim, kalırdım memleketimde, ama ah şu çeneyi tutmayı beceremedin ya, çek bakalım.
    k.aç saat dedi o ya. Bitmez bu yol...
    - Şöför bey, köşedeki şarampolde inebilir miyim?