• - Bu inceleme  Anthony Burges tarzında yazılmıştır. Argo kullanılarak, bir günümden kesit anlatılmıştır ve mizah amaçlıdır.. Lütfen ona göre okuyup değerlendirin sevgili okurlar :))

    - Ben Mütevazi Anlatıcınız sabahın ayazı yüzümü deler gibi şlap şlup vururken, paldır palas evden çıkmış, şehiriçi servisine yetişmeye çalışıyordum. Telaş yalnızca benim vücudumda karıncalanan bir şeymiş meğer. Servis şoförü aracın kapısında zehrini tüttürme keyfinden kendini mahrum bırakmadan, bizi gideceğimiz yere geç götürmeyi göze alarak dumanı dışarı üflüyordu. İşte o an zumzuğu yapıştırmak istedim ama yapacaklarımı düşününce buna hiç vaktim olmadığı aklıma geldim. Şoför yerine kurulup bizi delik deşik yollardan tıngır mıngır şehiriçine götürürken o gün yapacaklarımı aklımda hizaya dizdim bile.

    - Şoför durakta bizi salladıktan sonra bir hışımla kışın içinden geçeceğimi düşünerek koşmaya başladım ve en yakın ATM'den delik ceplerimde birazcık sıcaklık yayacak kadar nakit çektim. Sonra postaneye doğru yol aldım. Oraya geldiğimde gördüğüm manzara gerçekten dehşeti andırıyordu gözümde. İçeri adım attığımda, herkes aslanmış ve benim ağzımda ölmüş ceylan varmış gibi bütün başlar bana çevrilmişti. Ne bakıyorsunuz? Ben de sizin gibi zorunlukuktan bu leş kokuyu ve sıra kuyruğunu çekmeye geldim. Sıranın gelmesi bir dert, bankodaki görevlinin hüpürdeterek ve ağzının kenarından sızdırarak çayı içişini izlemek ayrı bir dertti ve resmen o an tımarhaneye kapatılsam daha az zulüm çekerim diye düşündüm. Hey hey hey postacı ver ver ver kargolarımı.. Bir an önce ver de şuraya bağımı keseyim. Neyse postalarım sağ salim gelmiş şaşılacak şekilde. Baktım kırık dökük yırtık sökük yok bende paçayı ordan kurtardığıma sevinip, orayı bir an önce terkedip kendimi o cehennemden dışarı atarak oksijen dolu dünyanın kucağına bıraktım.

    - Mütevazi Anlatıcınız aç karnıma bikaç lokma bişey girsin diye pastanenin yolunu arşınlarken sağı solu tükürüğüyle kirleten insan curcunasını atlatmak zorunda kaldı. Keşke ağızlarına mühür vurabilsem! Pastaneci bana sıcak gülüşünden biraz fırlattı ama ekşi yüzüme o bile tebessüm ettiremedi. 2 kaşarlı poğaça alıp çıkacaktım ki birden bakışları bana dikildi. Neden benden 20 cm kısa diye resmen elindeki börek kesme bıçağını böğrüme saplayacak gibi uzatıp "size ne veriyim" dedi ama sanki kendi boyu uzasın diye bacaklarımdan biraz kesip kendine naklettirme niyetindeydi. Kesin bu niyetteysi ve ben bunu erken çakozladımda buna fırsat vermedim. Elinden poğaçaları kaptığım gibi dışarı tüydüm. Oradan bacaklarım sağlam bir şekilde çıktım ve ihtiyarın beni beklediği kahveye doğru hızlıca topukladım..

    - İhtiyar gelene kadar poğaçaları iki çayla mideye indirdim dışarıda iki volta atıp iyice sindirdim. Ohooo uykum geldi de bizim tahtalıköy yolcusu bir türlü gelmedi. Neyseki aradığımda yoldaydı da daha fazla gözmü yola dikmedim. Geldiği gibi bir kanser yakıp ızgara gibi ucunu bana doğru yakıp söndürüyordu dışarıda. Ben içeriden ona kaykılıyorum da bir an önce gelip dövüşe başlayalım diye içimden geçiriyordum.

    - Neyse yarıda kesti kanseri, son çektiği nefesin dumanını da girerken içeri verdi, saolsun benden sağlı sollu iki küfrü hakketti ama yaşım ermediğinden ona saygıda kusur etmedim. Masama teşrif ettiğinde pişpirik oynayacağımızı anlayan çakal sürüsü etrafımıza yerleşmiş, bizden önce çayları bağırmışlardı bile. Biz iki el atana kadar dörder çay yuvarladılar doymak bilmez kursaklarında. Aç olduğunuzu bilsek yemek söylerdik mübarekler, çayla karın doyurdunuz diyemediysemde aklımın köşesine kazıdım onları.

    - İhtiyar pişpirikte beni hakladı anlayacağınız. Gidip kasaya yeşil bir 20'lik bayılmak zorunda kaldım. Kaldım da içime oturdu çakalların boğazından süzülüp içini ısıtan o çayların parasını vermek. Oyundan bedava zıkkım var desek kazanla içer bu kertkenezler. Çıkarsam pabucumu yerler. İhtiyar beni kesin kağıt çalarak yendi. Yoksa nerde görülmüş, gözü görmeyen, cavlağı çekmek üzere olan bu adamın beni pişpirikte yendiği! Bikaç kağıdı kulak arkası yaptı da, beni yandaki çakallara yem etti iyi mi..

    - Hesap içime oturdu ama dışarıdaki ayazda kulaklarımı kesiyordu. Ne yapıp etmeli sıcak döşeğe kendimi atmalıydım. Hava kararmıştı, tepedeki aydede biraz teselli verdi bana yol boyu. Soğuk öyle yüzüme vuruyordu ki gözlerimden yaşlar dökülüyor, görenler ühü ühü ühü yapıyorum sanıyordu. Ben evden içeri girdiğimde hemen üzerimdeki soğuk eşyaları terkedip sıcacık ropdöşambırımı giydim ve soğuk kışın bir an önce buraları terketmesini istedim. Beni dinlemedi tabii ki. Ben de sıcak çayımı doldurup başucumda bu gün okuyacak olduğum "Otomatik Portakal" kitabını alıp, nasıl bir etki bırakacağını bilmeden, okumaya başladım.  :)))

    Ben Mütevazi Anlatıcınız kitabı okuyunca da size bu satırları karaladım... Okuyan herkese teşekkürler.

    - Kitabın anlatmak istediği şeyler de var tabiiki ama bu kişiye göre değişir. Bence kötülük yaparsanız ne olursa olsun elbet yolunuza çıkar ve sizi bunu yaptığınıza pişman eder.. Ben bu kitapta çok farklı bir şekilde içine girip, 5. karakter oldum, eğlendim ve hoşuma gitti. Yazar herşeyi argo şekilde ve açık açık anlatmış. Çok güzel, kafa dağıtıcı ve bir o kadar da iç açıcı bir eserdi. Farklı şekilde bakarsanız her şeyi görmeniz mümkün.. Umarım beğenirsiniz. Keyifli okumalar...
  • O akşam son durağa iki durak kala değişik bir şey oldu. Her zamankinden farklı olarak tek kalmadım otobüste. Biri daha vardı. Kızıl saçlı kız. Paltosunun yakasından dökülen saçlarını eliyle topladı ve çantasından çıkarttığı tokayla saçını atkuyruğu yaptı. Arkadan görüyordum, aramızda dört koltuk vardı. Ineceğim durağa geldim, inmek için yerimden kalktım ve otobüs şoförüyle dikiz aynasında göz göze geldim. Düğmeye basmak için kapıya gittim. Sonra kızın benden sonra otobüste yalnız kalacağı aklıma geldi. Muhtemelen bir sonraki durakta ya da kesinlikle son durakta inecekti. Ama o zamana kadar şoförle yalnız kalacaktı. Zeynep ve Elif aklıma geldi. Ikisi de bu kız gibi öğrenciydi başka şehirlerde. Böyle otobüsle okula gidip geliyorlardı. Her telefonda tembihliyordum, “Geç saate kadar dışarda kalmayın, hava kararmadan eve gidin, otobüste, dolmuşta tek kalırsamz, durağa gelmeden inin, başka otobüse binin” diye. Bu haberler, gazeteler paranoyak yapmıştı hepimizi. Sonuçta şoför de ekmeğinin peşinde. O da aile babası, o da ahlaklı, namuslu, delikanlı adam ama yine de abiyim ben. İçine bir kurt düşünce duramıyor insan. Kıyamıyorum kızlara, sade bizim kızlara değil, hiçbirine kıyamıyorum. Otobüs şoförüne tekrar baktim, adam normal görünüyordu ama sanki gözü de göz değildi. Otuz yaşında falan ya var ya yok; genç. Kız ondan daha da genç, üstelik güzel. Yani kesinlikle o gözle bakmıyorum, kardeşim yerindedir ama Allah için kız güzel.
    Butona basmadım ama şoför otobüsü durdurdu beni ayakta görünce. Zaten her akşam aynı durakta iniyordum. Öğretmendim evet ama okul çıkışı bir kitapçıda çalışıyor, saat onda kitapçı kapaninca, 22.45 otobüsüne biniyor ve aynı durakta iniyordum. Bu kez inmedim. Hemen oracığa oturuverdim. Şöför ters ters baktı ama bakarsa baksın. Butona basmamışım kardeşim, inecek var dememişim, müsait bir yerde de dememişim, sadece ayağa kalkmışım, sana mı dert, inmiyorum dedim içimden, kasıldım koltuğa. Bir sonraki durakta kız inerse ben de inecektim, inmedi, bekledim. Son durağa kadar ilk kez geliyordum. Otobüs şoförü otobüsü park etti ve kapıyı açtı. Beklememi gerektirecek bir şey yoktu, indim. Kız da arkamdan indi. İnince bekleyemedim, beklerdim aslında ama inmişsin otobüsten niye bekleyeceksin? Kıza baktım çok yavaş yürüyor ama yürüyor, ben de otobüsün aksi istikametinde yürüdüm, iki durak aşağıya doğru saldım kendimi. Geriye dönüp bakmadım. Kızı tedirgin etmek istemedim. Yoksa evine kadar takip edebilir, eve girdiğinden emin olunca dönebilirdim. Bir şey olmazdı artık zaten, sokakta evler var, kız bir bağırsa illa birileri çıkar; zaten yolda tekel bayii de var, onu gördüm, gece on ikiye kadar açıktır onlar. En kötü kızın sesine o çıkar, kurtarırdı kızı. Mühim olan otobüsten inmesi kızm. Sonrasında her kadın savunabilirdi kendini ama otobüste tek kalırsan adamın elindesin, sürüverse otobüsü başka yere, bitti. Bin çeşit insan var. Belki de iyi bir adam ama yine de ne bileyim, Allah affetsin. En iyisini yaptım diye düşündüm. Benim de kız kardeşlerim var, ne olur ne olmaz. 0 iki durağı yürümem yarım saatimi aldı. Hava soğuktu, kabanıma sıkıca sarındım, atkımı boynuma sardım. Yol yokuş aşağıya iniyordu, hızlı hızlı yürüyünce biraz daha ısındım. Eve girdiğimde saat on ikiydi. Sabah altıda kalkacak ve derse gidecektim. Bu düzen iki senedir böyleydi ve iki sene daha devam edecekti.
  • “Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuyla babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi, gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü.” (32)

    2013 yılında yayımlandıktan hemen sonra, Toptaş’ın “Heba” adlı romanını okumuştum ve kitap hakkında Aydınlık Gazetesi Kitap Eki’nde yayımlanan bir eleştiri yazmıştım. Her ne kadar romanı çok beğenmiş olsam da, kitaptaki sözcük tercihleriyle ilgili sıkıntılarım nedeniyle romanı epey eleştirmiştim. Aydınlık Gazetesi eski tüfek yazarları bir iki hafta boyunca, ya beni yermişler ya da fikren –çok küçük bir kısmı- beni desteklemişlerdi. Hatta kitap yüzünden, devam etmeyi çok sevdiğim bir kitap kulübünden ayrılmak zorunda kalmıştım. Bazı üyeler -sanki bu eleştiriyi kitaba değil de Toptaş’ın şahsına yapmışım, ayrıca kendisinin de bu savunmaya ihtiyacı varmış gibi- benim fikirlerime katılmadığı gibi kıyasıya da yargılamışlardı beni. İlginçtir, ben Toptaş’ın kişiliğini ya da biçemini değil yalnızca romanında bana yabancı gelen birkaç sözcüğü eleştirmiştim. Neyse…

    Elimizdeki bu romanı da yine bir başyapıt! “Heba” romanında olduğu gibi bu romanda da yine muammalar var. Toptaş da aynen Fransız büyük öykücü Guy de Maupassant gibi, hikâyelerinde “enigmatik” yani hafif efsunlu ve muamma durumları romanlarına serpiştirmekten çok hoşlanıyor. Mauppassant bu işin en büyük ustalarından biriydi. Toptaş da bu kulübe katılmış gibi görünüyor…

    Hikâyemiz aslında bir aile dramı, bir yol hikâyesi, bir ses, aslında bir sürü sesten oluşan bir dram. Ankara Eryamanlar’da bir sitede oturan çekirdek bir aile; başkahramanımız yazar bir baba, sevgili eşi Seher ve dünya tatlısı küçük kızı Ayperi. Yazarın babası olan Aziz Beyin, Denizli’den bir gün kalkıp Ankara’ya protez bacak yaptırmak adına gelmesiyle başlar öykümüz. Aziz Bey, ununu eleyip eleğini de duvarına asmış eski bir şoför ve çiftçidir. İhtiyar, seksenli yaşlarının hemen başındadır, Denizli’de sevgili karısı ve tekmil tayfa akrabasıyla hala aynı kasabada yaşayan mazbut bir âdemdir. Akraba dediysem, hemen tüm soy sop aynı sokakta yan yana evlerde yaşıyorlar…

    Yazarın bir adı yok, kendisi aynı zamanda romanın anlatıcı kişisi. Erkek kardeşi Nihat var, bir de çok küçükken ölen erkek kardeşi Suat. Babasının sağlığı bozulmaya başladığında, yazarımız arabasıyla, evi ve kendisinin de doğup büyüdüğü, babasının yaşadığı kasaba arasında mekik dokumaya başlar. Kahramanımız Ankara-Denizli ve Denizli-Ankara arasında tek başına yolculuk yaparken radyosundan dinlediği türkülerle –aslında Toptaş- bize adeta bir müzik ziyafeti çekiyor. Aklıma düştü, Toptaş ile yaşıt olan İngiliz yazar Nick Hornby’nin “Ölümüne Sadakat” isimli romanını okuyanlar iyi bilir (“Hi-Fi” adıyla filme de çekilmiştir), o kitabın içinde nefis bir müzikoloji yatar. O kitabı da okurken, metinde adı geçen tüm parçaları Youtube’den bulup tek tek dinlediğimi hatırlıyorum. Aynı şekilde “Kuşlar Yasına Gider” romanı da bir Türkü Evi gibi. Toptaş’ın kaleme aldığı hemen her türküyü romanı bitirdikten sonra dinledim. Bu türkücüler arasında kimler yok (71, 90, 117, 127…): Seyit Çevik (Avluda bağlıdır yiğidin atı…), İnce Halil (İtikadın tam tut…), Hacı Taşan, Zaralı Halil Söyler (Fırsat elde iken sarmadık yâri / Beni öldürmeli dövmeli değil…), Bekçi Bakır (Buradan bir atlı geçti / Yarama bastı geçti…), Erkan Oğur, Kazancı Bedih, Neşet Ertaş (Cahildim dünyanın rengine kandım…), Talip Özkan (Havada turna sesi gelir kanadı kırma…) ve birçokları daha…

    “Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.” (194)

    Bir roman düşünün, okurken ağlamadan duramıyorsunuz. Bu konuda çok ciddiyim, kendiniz kaptırıp salya sümük ağlamanız çok olası bence. İşte o kadar iyi bir hikâye ve yerli yerinde bir kurgu var romanın bünyesinde. Muammalara gelirsek: Yazar genelde Ankara’dan Denizli’ye, Çardak’ta Maymun Dağının eteklerine kadar kendisini takip eden sütkırı bir atın, ağzından köpükler çıkararak kişnemeleri arasında babasının evine doğru yol alır. At, onun hiçbir zaman önüne geçmez, hep arkasından onu kovalar ve hiçlikten çıktığı gibi yine birdenbire hiçliğe gider. Atın gerçek olup olmadığı tam bir muammadır. Yine yazar, kasabadayken bazı bazı, mezarlık ve ceviz ağacının yakınlarında beyaz gömlekli küçük bir çocuk görür ki bunu annesine anlatmamış olmasına rağmen, çocuğu annesi de rüyasında görmüştür…

    Bu gerçekten çok iyi romanı neden ÇİRKİN KİTAP bölümünde yazdın diyenleriniz için romanla ilgili bir sıkıntımı dile getirmeliyim. “Heba” romanında da Toptaş, benim eleştirime neden olan bir şekilde, metindeki anlamlarını hiç bilmediğim yüz, iki yüz arası sözcük kullanmıştı. Bu sözcükler yalnızca Türkiye Türkçesi Ağızlar Sözlüğünde karşılıklarını bulabileceğiniz türden, bölgesel, ayrıca çok iyi tahmin edebileceğiniz gibi Toptaş’ın da doğum yeri olan Denizli’de Çal ilçesi ve civarlarında konuşulan türden sözcükler. Bu romanda biraz daha az sayıdalar. Ama yine de benim gözüme battıkları için bunların tamamına yakınını sizlerle paylaşmak istedim. Tüm bu sözcüklerin karşılıklarını Türkiye Türkçesi Ağızlar Sözlüğünde bulabilirsiniz (http://tdk.org.tr): Doluktu (21), yayan yapıldak çıkıp gelmek (29), gıcım gıcım gıcılayan zalim poyrazlar (32), omça (47), pürçekli (48), sağda solda hembembe sekiyor (58), mısmıl bir şey (60), kandak (63), gazele karışıp gitmek (65), sakurdanmış (67), çovaşlıkta yarenlik eder gibi (70), dalöğle (79), girdi geldi kapıdan (92), mıhsıçtı (105), ayan olmak (108), yedmek (115), pıtrak (125), göynümek (153), bahçedeki karıklar (158), ulanmak (161), devrisi (165), neferne (165), henge bakmaya gelmek (167), bungun ses ulam ulam geliyor (176), kaba kuşluk (176), nacak (196), dulda / kebe / deşdivan / zamanın behrinde (197), duguk (206), kelter (214), bürgü (219), karcıkmış bir sesle (214), sokurdanmak (225), yepmek (239), hıyallamak (247), sekerat anı (247). Ayrıca, belki yanlış anlamış olabilirim, ancak 172. sayfada bir dizgi hatası var: “…dil yarımı gibi…” (iki defa tekrarlanmış). Dizgi demişken, Everest’i tebrik ederim, harika bir edisyonu neredeyse sıfır hata ile basmışlar kitabı (bendeki kitap Ocak 2017, 18. Baskısı).

    Başkahramanımız yazar, Afyonkarahisar ilinin Emirdağ ilçesine bağlı bir belde olan Gömü’ye yaklaştığında, arabasını beşinci vitesten önce dörde, sonra üçe düşürür, usul usul geçer oradan. Neden mi? Romanı okuyunca anlayacaksınız sebebini…

    Son Söz

    Anadolu topraklarında son altı bin yıldır doğan tüm kavimlerin, bizlerin, Türkiyelilerin çok iyi bildiği bir deyiş vardır: “İnsanın anası ölünce yüreği, babası ölünce burnunun direği sızlar!” Hepinizin büyüklerine, Yüce Tengri’den, uzun ve sağlıklı birer ömür geçirmelerini dilerim.

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, 31 Ocak 2017.
  • Hüsnü Mübarek ile Suzan Saleh Sabet 1958'de evlendi.
    Hüsnü, orta sınıftan geliyordu; babası zabıt katibiydi.
    Suzan, daha burjuva ailedendi; babası Kahireli doktor, annesi İngiliz hemşire idi.
    İki oğulları oldu: Alaa ve Cemal. (Evde çocuklara “Alan” ve “Jimmy” diye seslenildiği dedikodusu Mısır'da yaygındı.)
    Çocuklar, Kahire'deki St. George's Koleje gitti; Amerikan Üniversitesi'nden mezun oldu. Alaa, Kahire'de kaldı ticarete atıldı; Cemal, Bank Of America'da çalışmak için Londra'ya gitti.
    Enver Sedat'ın 1981'de öldürülmesinden sonra iktidar koltuğuna oturan Hüsnü Mübarek ilk on yılında ölçülü, aşırıya kaçmayan, ağırbaşlı, “mükemmeliyetçi” yöneticiydi. Para henüz ailenin takıntısı değildi…
    1990'lar… Neo-liberalizm/vahşi kapitalizm; sadece iktisadi hayatı değil, siyaseti ve kültürü de Mısır'da kökten değiştirdi…
    Kahire'de çok işyerinin kasası önünde rüşvetçi Alaa Mübarek'in sembolik fotoğrafı kondu; “Kasamızın ortağı var!” Fıkralarda Alaa'nın yolsuzlukları anlatıldı.
    Londra'dan dönen Cemal de ticarete atıldı. Önce yatırım şirketi ve ardından vakıf kurdu.
    Cemal, babasından çok annesinin gözdesiydi. İktidarın tek varisiydi…
    Hüsnü Mübarek, Londra'da “bilgi tecrübe” edinmiş oğlu Cemal'i, özelleştirmelerin yapıldığı “iktisadi reformların” -gayrı resmi olarak- başına getirdi.
    Cemal, büyük şehirleşme projesi başlattı. Hedef, “2050 Büyük Mısır” idi…
    – Dış politikadan Cemal sorumluydu…
    – Bakan değişiklerinden Cemal sorumluydu…
    – Parti kadrolarının dönüşümünden Cemal sorumluydu…
    – Medyadan Cemal sorumluydu…
    Mısır'da “Hüsnü mü, Cemal mi daha zengin” sözleri konuşulmaya başlandı. Forbes'e göre, Cemal'in 17, Hüsnü'nün 15 milyar doları vardı!
    Parayla iktidarlarını koruyacaklarını düşünüyorlardı!
    Cemal, -hasta babası yerine- Eylül 2011 seçiminde aday olmayı planladı. Ama…
    Halk ayaklanmasıyla yıkıldı iktidarları; Kahire Tora Cezaevine kapatıldılar…
    ŞAŞIRTICI DEĞİŞİM


    Size…
    Bir aileyi daha tanıştırayım: Esatlar!
    Hafız Esat ile Enise Mahluf da 1958'de evlendi.
    Hafız Esat, köy kökenliydi.
    Enise Mahluf, önde gelen Lazkiyeli Nusayri ailesine mensuptu. İlkokul öğretmeniydi; politikti; Baas'ın rakibi Suriye Milliyetçi Sosyal Parti'de etkindi.
    Esat ailesinin siyasal varisi en büyük oğulları Basil idi. Kendinden emin, dışa dönük, ışıltılı bir isimdi Basil. İyi bir askerdi, pilottu. Ancak…
    Spor arabalara meraklı, hız düşkünü 32 yaşındaki Basil, 1994'de trafik kazasında öldü. Ve tahtın varisi Beşşar Esat oldu! Oysa…
    En küçük kardeş Mahir güçlü, atılgan, karizmatikti. Ama Basil yerine Mahir değil, İngiltere'de göz doktorluğu yapan sessiz Beşşar varis seçildi.
    Suriyeliler şaşkındı. Çünkü onlara göre Beşşar, çocukluğundan beri güçsüz, utangaç, silik, kekeme biriydi. Öyle ki…
    Suriyeliler, Deutsche Bank'ta çalışmaya başlayan JP Morgan'da kariyer yapmaya başlayan; annesi diplomat, babası Londra'da doktor olan çifte vatandaş Esma Esat'ın, yumuşak karakterli Beşşar Esat ile evliliğine de zaten anlam verememişti!
    Fakat…
    Babasının ölümü ardından Beşşar Esat'ın iktidar koltuğuna oturup, kendinden emin ülkeyi yönetme becerisine herkes şapka çıkardı. Hele 2011'de başlayan Batı destekli iç çatışmalardaki cesareti, stratejisi ülkede kahraman olmasına neden oldu…
    Suriyeliler yanılmışlardı… Kardeşlerinin aksine özel şoför kullanmayan, polisten tokat yemesine rağmen babasının kim olduğunu söylemeyen ve daha sekiz yaşında İsrail'le yapılan Kippur Savaşı sırasında El Nusayri Dağları'ndaki cesur hali hatırlanmaya başlandı.
    Beşşar Esat, ülkesinin tartışılmaz tek lideri oldu.
    TARİHİN YARGICI

    Önce Mübarek ailesinin çocuklarını…
    Sonra Esat ailesinin çocuklarını hatırlatmamın sebebi var:
    Dünden bugüne liderler; çocuklarını, damatlarını, yeğenlerini siyasi varis olarak seçti/seçiyor.
    Ya da çocuklar kendilerini siyasal varis sanıyor!
    Bazen, büyük beklentiler düş kırıklığı yaratıyor.
    Bazen, elinden bir iş gelmez sanılan kişi, kendisinden beklenilmeyen önemli işler yapabiliyor.
    Fatih Erbakan siyasete soyundu, yeni parti kurdu: Yeniden Refah Partisi.
    Başarılı olacak mı?
    İnönü, Menderes, Türkeş, Özal ailesinin çocukları başarılı olamadı. Fatih Erbakan hakkında iki söz söylemeliyim:
    Bir) Türkiye'de liderler yaşlı, Fatih Erbakan'ın 39 yaşında genel başkan olması iyidir…
    İki) Askeri darbeler döneminde partiler kapatılıp mallarına el konulduğu için (ki Erbakan'ın ilk partisi Milli Nizam bunu yaşadı), Milli Görüş hareketi, MSP'den itibaren örgüt mallarını kişiler üstüne yapmaya başladı. Yani…
    Rahmetli Erbakan'ın üzerinde görünen genel merkez binası Milli Görüş'e aitti. Fatih Erbakan'ın bunu bilmesine rağmen Saadet Partisi'ne haciz göndermesi etik olmadı.
    Bu durum Fatih Erbakan'ın liderliğine ölçü olur mu?
    Değerlendirmeyi, tarihin büyük yargıcı zamana bırakmak en iyisi…
  •             Gözlerimi açıyorum, düşüncelerime o kadar dalmışım ki önümde uzanan mavi sonsuzluğun kıyıya vuran seslerini ancak o zaman hatırladım. Karşı kıyıda süren yaşamı izliyorum bir süre, mesafe uzak olsa da dağın eteğindeki yolda giden arabaların farları ve yolun sonunda kendine yer bulmuş kasabadaki tüm ışıklar rahatça seçilebiliyor. Büyük şehrin kalabalığından ve telaşından soyutlanmış bir kasaba, hiç acelesi yok.

                Biraz arkamdan bir araba motorunun susma sesi geliyor, garip bir şekilde çalışırken duymadığım arabayı durduğunda fark ediyorum. Sanıyorum beni düşüncelerimden çekip çıkartan da bu olmuştu. Nemden dolayı sürekli ıslak bankta otururken hep o geceyi düşünüyorum. Nasıl oldu da olaylar böyle gelişti diyorum, bir senedir her akşam gelip bu banka oturup kendime aynı soruyu soruyorum. Tam bunları düşünürken yeniden başlıyorum o geceye gözümün önünde.

                Üniversite bittikten sonra memleketime, evime döneli henüz birkaç ay olmuş, yüksek lisans yapmayı düşündüğüm için yazı boş geçirmeyip sınav çalışıyorum. Yine uzun saatlerdir gömülüp kaldığım testlerden kurtulmam, masamın köşesinde duran telefonumun titremesiyle gerçekleşiyor. Liseden bir arkadaşım arıyor, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi onunla, özlediğimi hissediyorum. Sahi döneli iki ay olmasına rağmen neden aramadım ben onu?

    – Nerelerdesin yahu? Hani bitiyordu bu sene okul? Dönmedin mi hala?

                Telefonu açtığım gibi soru yağmuruna tutulduğumdan ne diyeceğimi kestiremiyorum. Zaten çocukluğumdan beri hep nefret etmişimdir bu yanımdan, heyecanlandığım ya da ne diyeceğimi bilemediğimde hep susuyorum, aklıma hiçbir kelime gelmez oluyor.

    – Yeni geldim henüz, iki veya üç gün oldu ancak yerleşebiliyorum eve. Annem, babam özlemişler beni, onlarla biraz vakit geçirdikten sonra arayacaktım seni.

                Yalan söylemek istemesem de mecbur kalıyorum, yoksa bozulup tavır alacak, uğraşmak istemiyorum.

    – Selam söyle sizinkilere, hoca, sen yokken neler oldu neler bilsen. 1 saat içinde, bizim lisenin yanındaki ormanda.

                Sonra kapatıyor telefonu. Oldum olası ikimizde telefonda konuşmayı çok sevmeyiz, aynı şekilde mesajlaşmayı da. Yüz yüzeyken oturur eğlenir, saatlerce sıkılmadan muhabbet ederiz ama telefonda olmuyor işte. O yüzden üniversite zamanında sürekli yaptığımız gibi yine yaz tatiline bırakmışız yaşanan olayları anlatmayı.

                Bu kadar garip konuşması meraklandırıyor, hızlıca duşa girip çıkıyorum evden. Anneme gece gelmezsem merak etmemesini söylüyorum, babam televizyon izliyor, el sallıyorum geçerken ama habere öyle bir dalmış ki görmüyor. İçimden mi geldi bilmiyorum, öpmeyi ve öpülmeyi çok sevmesem de çıkmadan öpüyorum annemi o akşam, hayırdır inşallah diyor. Bilmiyorum ki diyorum içimden geldi, haydi hoşça kal diyorum, annemi ve babamı daha sonra bir daha görmüyorum.

                Evimizle lisemizin arası beş kilometre filan, minibüslerin hepsi dolu geçiyor, geç kalmamak için bir taksiye biniyorum. Taksiciye adresi verip, camdan dışarıyı izlemeye başlıyorum. Ne kadar da özlemişim buraları, her köşede bir anım var gibi geliyor. Hafif sis var o akşam, şoför havadan sudan konuşmaya çalışıyor, içimden cevap veriyorum ama dışarı vuramıyorum. Çocukluğumdan gelen başka bir özelliğim bu da. Bir şey düşünürken kopuyorum dünyadan, o an orda olmuyorum sanki. O da cevap alamayınca radyoyu açıyor, müziğin sesine mırıltıyla eşlik ederken birden yavaşlatıyor arabayı.

    – Geldik delikanlı, burada mı yoksa arkada mı indireyim?

                Birden irkiliyorum, etrafıma bakıyorum, bizim okulun pencereleri, sadece üçüncü katta bir ışık yanıyor. Nasıl fark etmedim geldiğimizi diye düşünürken birisi kolumdan dürtüyor.

    – İniyor musun yoksa arkaya mı çekeyim, cevap versene kardeşim.

    – Arkaya abi.

                O kadar usulca ve derinden söylüyorum ki adam arabayı okulun arka tarafındaki çıkmaz sokağa çekerken bir şeyler homurdanıyor. Göz ucuyla taksimetreye bakıyorum, 17,35 yazıyor. 20 lira verip iniyorum arabadan. Taksi geri geri giderken sağ tarafımda kalan ormanı farların ışığı sayesinde görebiliyorum ama araba uzaklaştıkça ağaçlar karanlığa gömülmeye başlıyor.

               


                Sağıma soluma bakıyorum, kimse yok. Henüz gelmemiş, huylu huyundan vazgeçmez işte, ne zaman vaktinde geldin ki zaten? Sol cebime gidiyor elim, sağ elini kullanan bir insan olsam da alışkanlıktan olsa gerek hep solumda taşıyorum telefonumu. Tuş açma kilidine basıyorum, saat 22.46, gözüm pile takılıyor. Kırmızı yanıp sönüyor, derse kaptırıp pili doldurmayı unutmuşum. Kapanmadan aramak için hızlıca son aramalara girip en son aranan numarayı tekrar arıyorum. Bir kez çalma sesi gelip kesiliyor, kulağımdan indiriyorum telefonu, ekrana bakıyorum, siyah. Tuş kilidine tıklıyorum değişen bir şey yok.

                Lanet sayıp telefonu cebime koyarken, diğer cebimden sigara paketini çıkarıyorum, sadece iki tane kalmış. Bu gece her şey ters gidiyor. Civarda –yeni açılan yoksa– en yakın tekel bayi 300 metre uzakta. Buluştuktan sonra alırım diye düşünüp, cebimden çakmağı çıkarıyorum. Bir iki kez uğraştıktan sonra yanıyor, tam sigaraya götürdüğüm anda, şiddetli bir kadın çığlığı, ormandan geliyor, sigarayı fırlatıyorum, koşuyorum.

                Ormana giriyorum, zifiri karanlık, çığlıklar gelmeye devam ediyor. Çığlıklara şimdi bir erkek sesi ekleniyor, daha çok acı içinde çırpınıyor gibi. Keşke diyorum, keşke telefonum açık olsaydı da ışığını fener gibi kullanabilseydim. Ağaçlara çarpa çarpa seslerin geldiği yöne doğru gidiyorum, ormanın içlerinden geliyor. Gittikçe yaklaştığımı hissediyorum ve çığlıklara birkaç ses daha ekleniyor ancak bunlar bir şeyler söylüyor. Ellerim terliyor, kotumun üzerine siliyorum avucumu, kalbim hızlanıyor. Sesler yaklaştıkça daha da hızlanıyorum.

                –Pat– birden kendimi yerde buluyorum, ne olduğunu anlamadım. Sanırım bir ağacın dalına takılıp düştüm. El yordamıyla yerden kalkmaya çalışıyorum, arkamdan ayak sesleri geliyor. Konuşanlar sustu, sadece çok yakın mesafeden çığlıklar geliyor. Ayak seslerinin çıkardığı dal çıtırtılarını duyuyorum. Çok yakınlarda birisi veya birileri var. Yaklaşıyorlar, aklıma çakmak geliyor, en azından kendi etrafımı biraz aydınlatabilirim diye düşünüyorum. Elimi sağ cebime sokuyorum, ellerim titriyor ama buluyorum. Zar zor yakmaya çalışıyorum ve karanlık.

                Gözlerimi açıyorum ama her şey çok bulanık. Zaten karanlık olduğu için nerede ve ne durumda olduğumu kestiremiyorum. Sadece karaltılar var, birisi yüzüme ışık tutuyor, elimle engellemeye çalışıyorum. Sırtıma sert bir darbe alıyorum, yere kapaklanıyorum.



    – Kimsin lan sen? Ne işin var bu saatte burada?

                Birisi yerden kaldırıyor beni, iki kişi kollarıma girip sürüklüyorlar, öksürüyorum. Tam cevap vermeye çalışacakken sağ tarafımda kolumdan tutan karnıma bir yumruk atıyor, nefesim kesiliyor. Öksürmekten boğulacak gibi oluyorum, ağzımda demir tadı var. Sanırım dişim kırıldı ya da iç kanamam var. Beni taşıyanlar çekiliyor yanımdan ve dizlerimin üzerine düşüp öyle kalıyorum. Ensemde bir sancı hissediyorum ve istemsizce elim gidiyor. Kan olduğunu tahmin ettiğim yoğun ve sıcak bir sıvı bulaşıyor ellerime.

                Kafamı kaldırıyorum ve tam karşımda iki ağacın arasına el ve ayak bileklerinden gerilmiş bir kadın var. Her iki ağacın önünde duran adamların ellerinde tuttuğu meşaleler sayesinde daha net görebiliyorum. Adamların yüzleri maskeli, konuşmadan sadece duruyorlar. Ağaçta gerilmiş olan kadının arkası dönük olsa bile tanıyorum onu, daha bugün telefonda konuştuğum arkadaşım bu. Yanılmam imkânsız, kafası öne düşmüş. Demek ki o yüzden artık çığlık duymuyorum diye düşünüyorum. Umarım ölmemiştir, ağlamaya başlıyorum. Umarım sadece bayılmıştır. Sırtıma ve yüzüme darbeler alıyorum, yere yatıp kafamı ellerimin arasına alıp duruyorum öylece.

                Durdular, çok fazla darbe aldığım için başım dönüyor. Dizlerimin üzerine kalkmaya çalışıyorum. Yanımda görmesem de birinin varlığını hissediyorum. Kafamı çevirmeye çalışıyorum, korkuyorum. Bu gece öleceğim diyorum içimden, benim için yolun sonu geldi.

                Yanımda duran adamın kemerine takılı bir bıçak var, her şeyi göze almalıyım. Öleceksem de en azından mücadele ederek ölmeliyim. Ağaçta duran arkadaşıma beyaz bir ışık yansıyor. Köpek havlamaları geliyor, ağacın orda duran adamlar meşaleleri yere atıp söndürmeye çalışıyorlar. Yanımda duran adam arkasını dönüp seslerin geldiği yere bakıyor. Ya şimdi ya asla diyorum ve adamın belindeki bıçağa doğru atılıyorum. Adam ne olduğunu anlamadan ikimiz birden yere kapaklanıyoruz, boğuşuyoruz. Bıçağı kavradığımı hissediyorum, elimde.

                Adam bileklerimden tutup bıçağı bana doğrultmaya çalışıyor. Tüm gücümü kullanıp bıçağı göğsüne çeviriyorum ve bıçağın ucunun adamın göğsüne değdiğini hissedebiliyorum. İyice bastırmaya çalışıyorum, yapmak zorundayım, kurtulmak zorundayım. Yaşamalıyım. Bileklerimi itmeye çalışıyor, bıçağın arkasından vücudumun ağırlığını da kullanarak bastırıyorum ve bıçağı göğsüne saplıyorum.

                Tam o sırada sağ tarafımdan bir ışık vuruyor. Işığın geldiği tarafa dönüyorum, bir adam var ve yanında bir köpek hırlıyor. Etrafıma bakıyorum, hemen yanımda az önce öldürdüğüm adam yatıyor, başka kimse yok. Arkadaşımın bağlandığı ağaçlara bakıyorum, boş. Diğer iki işi arkadaşımı da alıp kaçmış. Kim bunlar? Ne istiyorlar ondan? Bana anlatacaklarıyla bir ilgisi var mı?

    – Dur! Polis! Kaçma, yat yere.

                Köpek hızlıca bana doğru koşuyor, panikliyorum. Ormanın diğer tarafına doğru koşuyorum. Bir köpeğe iki üç tanesi daha ekleniyor. Yine her yere çarpa çarpa koşuyorum ormanın içinde. Havlamalar. Üzerimdeki gömleği çıkartıp sola doğru fırlatıyorum ve sağ tarafa koşuyorum. Nefesim tükeniyor ama duramam çok az kaldı, ormanın dışındaki şehir ışıklarını görebiliyorum artık.

                Caddeye çıktım, havlamalar belli belirsiz duyuluyor ormanın içinden. Buradan uzaklaşmam lazım. Caddeler boş, sadece sokak lambalarının ışıkları var. Evlerdeki ışıklar da kapalı, saatin geç olduğunu tahmin ediyorum. Hızlı adımlarla karşı caddeye yürüyorum. Biraz üşüyorum, ama mecbur kalmıştım diyorum kendi kendime. Belki de o gömlek kurtardı beni.

                Yürürken gözüme bahçeli bir evde kurutulmaya bırakılmış çamaşırlar çarpıyor. Mecburum, böyle her yerim kanlı yarı çıplak bir şekilde dolaşamam. Usulca korkulukların üzerinden atlıyorum, kıyafetlere karanlıkta görebildiğim kadar göz gezdiriyorum. Hiçbiri bana göre değil, en azından üzerimdeki kanları silmek için bir tane elbise almalıyım diye düşünüyorum. Mandalı açıp elbiseyi alırken sol tarafımda evin kapısı açılıyor. İhtiyar bir kadın kapının önünden sesleniyor.

    – Kimsin?

    – Ben mecbur kaldım, özür dilerim.

                Yanıma geliyor, elindeki fenerle bakıyor bana.

    – Ne oldu sana böyle? İçeri gel, çabuk!

                Kolumdan tutup sürüklüyor içeri doğru. Bana neden yardım ettiğine anlam veremiyorum. Gece vakti bahçesinde her yeri kanlı bir hırsız yakalandığında genelde yardım edilmez ve polise haber verilir diye düşünüyorum. Ancak ihtiyar bana söz hakkı tanımıyor zaten.

               

                İçeri giriyorum, büyük sayılabilecek bir salonda sağ tarafta bir kanepe, sol tarafın duvarında da tüm duvarı kaplayan bir kitaplık var. Tam ortada etrafına dört tane sandalye yerleştirilmiş koyu kahverengi bir masa var. Eşyalar ve evin dizaynı bana çocukken gittiğimiz kasabadaki büyük annemin evini hatırlatıyor.

    – Otur sen evladım, ben hemen geliyorum.

                Beni sağ taraftaki kanepeye yerleştiriyor. Hızlı adımlarla karşımdaki kapıdan çıkıp gözden kayboluyor. Yaşına göre epey hızlı hareket ettiğini düşünüyorum. Yine hızlı bir şekilde bu kez elinde çantayla içeri giriyor. Ancak yanıma gelip oturduğu zaman konuşabiliyorum.

    – Neden bana yardım ediyorsunuz? Beni gecenin bir köründe elbisenizi çalmaya çalışırken yakaladınız. Hem de bu halimle!

                Beni dinlerken bir yandan çantasından çıkardığı beze alkol olduğunu tahmin ettiğim bir sıvı döküyor.

    – Zaten bu halin yüzünden evladım. Ben bir doktorum ve ne olursa olsun, kim olursa olsun bu haldeki birine yardım ederim. Şimdi git elini yüzünü yıka da yaralarını görebileyim. Hemen şu kapıdan geç sağındaki ilk kapı.

                Güvenip güvenmemek arasında kalıyorum ancak başka çarem yok sanırım. Tarif ettiği yerdeki kapıyı açıp içeri giriyorum, hemen solumda bir lavabo var. Ensemi, kollarımı ve yüzümü yıkadıktan sonra içeri dönüp yanına oturuyorum. Her şeye rağmen benden korkuyor gibi görünmüyor.

                Usulca yaralanan yerlerime pansuman yapıyor. Enseme geldiği zaman gözlüğünü takıp iyice eğiliyor.

    – Dikiş atmalı buraya.

                Çantasından çıkardığı iğneyi alkolle temizlerken göz ucuyla bana bakıyor.

    – Ee anlat bakalım, neler oldu da bu hale geldin? Kim yaptı sana bunu?

                Çok uzatmadan ormandan duyduğum çığlıkla beraber başlayan hikayemi anlatıyorum. Maskeli olduklarını söylediğim zaman ellerinin titremeye başladığını ensemde dikiş atarken hissedebiliyorum.

    – Tamam bitti dikişin, hadi git artık buradan. Al şu parayı ve yakalanırsan da ne onlara ne de polise benden bahsetme. Arkadaşını da unut, yoktu senin öyle bir arkadaşın. Sakın peşine düşeyim deme.

    – Onlar kim? Ne oluyor? Neden böyle konuşuyorsunuz? Arkadaşımla ne ilgisi var?

                Daha cevap alamadan kendimi dışarıda buluyorum, kapıyı yüzüme kapatıyor ve oda tekrar karanlığa gömülüyor. Kim bunlar diye düşünüyorum içimden. İhtiyar neden korktu bu kadar onlardan bahsettiğim zaman. Arkadaşım bütün bunların neresinde?

                Avucuma sıkıştırdığı yüz liraya bakıyorum, cüzdanıma koymak için elimi arka cebime atıyorum, yok. Kovalamaca sırasında düşmüş olmalı. Ana caddeden duvara kırmızı–mavi anlık yanıp sönen ışıklar vuruyor. Hemen bir duvara yaslanıp ışıkların uzaklaşmasını bekliyorum. Burada duramam, eve gitmeyi düşünüyorum ama cüzdanımı buldularsa daha şimdiden beni evde bekliyorlardır.

                Eve gidemem ancak bir yere gitmeliyim, artık kanun önünde bir kaçağım. Burada kalamam, kaçmam gerek. Aklıma daha ben çocukken yaz tatillerinde gittiğimiz küçük bir kasabadaki dedemin evi geliyor. Neredeyse on yıldır gitmedik ama aklıma gidip saklanabileceğim sadece orası geliyor. Vardığımda da ilk iş ailemi arar durumu anlatırım diye düşünüyorum.

                Sabahın ilk ışıklarına kadar sokaklarda yürüyorum. Sabah oluyor, çok aç olduğumu hissediyorum ancak oraya gidene kadar vakit kaybetmemem gerek. O yöne doğru giden otobüse biniyorum, bir buçuk saatlik yolculuğun ardından otobüsten inip minibüse biniyorum.

                Kafamda hep aynı soru dönüp duruyor. Ne oldu dün gece? Neden oldu? Ensemdeki yaradan dolayı başım çok ağrıyor. Kolumdan biri sarsıp uyandırıyor beni.

    – Son durağa geldik kardeşim.

                Duyulur duyulmaz şekilde teşekkür edip iniyorum minibüsten. Saklanacağım yere giden başka bir vasıta yok o yüzden yürümem gerek. Bu yolu daha önce hep arabayla gittiğim için tam olarak mesafeyi kestiremiyorum ama yaklaşık bir saatlik yürüyüşün ardından varıyorum. Etrafta kimse yok, in cin top oynuyor. Bir açıdan rahatlıyorum, kimse burada olduğumu bilmeyecek.

                Evin önüne geliyorum, anahtarı her zamanki yerinde –kapının pervazının üzerinde– bulunca seviniyorum. Hemen kapıyı açıp içeri giriyorum, açım ama uyku daha ağır basıyor. Tam karşıdaki, çocukken bana ait olan odanın kapısını açıyorum. Yatağım tam karşımda, uyuyorum.

                Dalgaların sesi o geceden tekrar şimdiye alıp getiriyor beni. Attığım ağın birkaç tane balık yakalamış olması umuduyla kalkıyorum banktan. Deniz kıyısı boyunca yürüyorum, ağımı topluyorum. Üç tane karagöz yakalamışım, akşama ziyafet var.

                Ağı sırtıma vurup kimselerin olmadığı, tamamen bana ait olan kasabada evime yavaş yavaş yürüyorum. Hala aklımdan kovamadığım birkaç soruyla beraber. Ne oldu o gece? Nasıl bu duruma düştüm?
  • Öykünün hiç değişmemesi üzüyor. “Açık şikâyet" mi? Belki...

    Kadınlar, ilk tanışmada hep kuşkuyla süzerler beni. Dobra-lığım, beklenmedik duygusallığım karşısında tetik durmaya çalışırlar.
    Sonraları, üçüncü, dördüncü karşılaşmada, dost olmaya karar verdiler mi (bana danışmak gereğini de duymazlar ya), işi alabildiğine silahsızlanmaya kadar götürürler.

    Beni gerçekten seven, kendilerine aykırı düşen yanlarımla da değerlendiren bir-iki ev kadını vardır. Ortaklaşa özellikleri: benim iniş-çıkışlarımdan ürkmeyecek kadar tutarlı kadınlar olmaları. Ne "tetik" dururlar, ne "silahsızlanırlar" onlar.

    Birinci kategoriye giren kadın arkadaşlarla bir süre tam bir “balayı" yaşarız. Evlere gidilir, yazışılır, ufak armağanlar alınıp verilir, unutulmaması gereken günler asla unutulmaz. "Bunu ancak sana söyleyebilirdim" gibisinden açılmalar başlar. Gece-yarıları sokaklarda birlikte yürünür.

    Bu arada gizlerin bana gönül erinciyle açılabileceği, evimin her köşesiyle yüreğimin her köşesinin rahatça kullanılabileceği ortaya çıkmıştır. Sevdiğim kişilerden gizli kapaklı bir yanım, kişisel bir özelliğim, bir çekmecem bile olsun istemem. Yalnız bende değil, herhangi bir "Camus-tipi"nde bulabilirsiniz bu özellikleri. Erdem mi bilmem, doğuştan verici olmak (kanım bile O rh pozitif) ... Bence de öyledir: "Bir kerecik esirgeyebilen, hiçbir şey vermemiş sayılır."

    Derken bir akşam, kadın arkadaşımın yüzünde iğneleyici bir bakış ayırt ederim. Anlarım ki pişmandır. Bunca uğraşmasına karşın beni uyumlu, akıllı başlı bir yurttaş haline getirememiştir. Beni baştan sevmesine, dost seçmesine yolaçan özelliklerim -insanları suçlamaya girişmemem, hoşgörümün sınırsızlığı, çabuk parlayıp çabuk yatışmam, dünyaya sınırsız bir aşk beslemem- artık kuşkulanılacak, temelinde artniyet aranacak olumsuz "puan"lardır. "Başkalarına karşı hep böyle ol," demektedir arkadaşım, "sana çok yakışıyor, ama ben başkayım."

    Oysa benim bir tek yüzüm var, pazarlığı da oldum olası beceremem. Hikâyenin sonunda, kadın arkadaşım, bende varsaydığı, büyüttüğü, kimi zaman kendi kurup abarttığı, kendi suçlarını da katarak beslediği, kullandığı dengesizliği kendi kişiliğinden silip atmak uğruna beni uzaklaştırmak yöntemini seçer. Haklıdır.

    Bugün bir Ford kamyonunun arkasında okuduğum, görüp de inanamadığım bir levhaydı:

    "Tatlı dile, güler yüze
    Doyulur mu? Doyulur."

    Melek yüzlü karısından bezmiş bir kamyon şoförü olmalı. Arkadaşlarını kadınlardan seçmeyen erkeklerden.

    Toplumumuzda "çapkın" ya da "zampara" sıfatlarıyla anılan erkekler, kimi zaman gereksizce göklere çıkarılır, kimi zaman yerden yere vurulurlar. Cinsel yakınlaşmanın dışında pek yaklaşmazlar kadınlara ama güvenlerini, sevgilerini bir kazan-mayagörün, en yakın dostunuz oluverirler. Bu şoför de öyle sevecen, delifişek, yakınmasız, bilge bir erkek mutlaka.

    Tomris Uyar - Gündökümü - Bir Uyumsuzun Notları 1