• "Kimin yanında kendinsen,
    kimin yanında YÜZÜN GÜLÜYORSA,
    kimin yanında savunmaların yoksa,
    kimin yanında kaygın yoksa,
    kimin yanında maskelerin yoksa,
    kimin yanında özgürce gülebiliyorsan,
    kimin yanında utanmadan ağlayabiliyorsan,
    kimin yanında hatalarını rahatça kabul edebiliyorsan,
    kimin yanında olduğun gibi seviliyorsan,
    İŞTE O,
    SENİN KIYMETLİNDİR,
    SEVDİĞİNDİR,
    YARİNDİR,
    ONU ASLA KAYBETME
    VE UNUTMA Kİ SEN,
    ONUNLA YAŞADIĞIN ZAMANA
    VE ONA AİTSİN..."
  • 96 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Her gününüzü son gününüzmüş gibi yaşayın,
    çünkü bir gün gerçekten öyle olacak"
    Yasama en büyük anlamı katan olgu kesinlikle.Büyük alim Haris El Muhasibi'nin ruhuna öncelik rahmet diliyorum.

    Kimse esit doğmaz belki ama herkes eşit ölür işte onun için ölüm,acı bir son değildir
    hayatimizin yegane adil baslangici ve biricik firsat eşliği olarak görüyorum.
    kimileri için uykudan uyanmak.. kimileri için ebedi uykuya dalmak... karar sizin yani

    Aslında tuhaf olan;
    yasarken akla pek gelmeyen ,yasamla arasindaki anlam bakimindan uzakmis gibi gozuken ama aslinda yanibasimizdaki goremedigimiz bize en yakin olan durum basa geldiğinde sevdiklerinizin ya da başkasının zaman idraki oluşuyor.

    Düşünüyorum da yaşamın olumsuzlamasıdır ölüm. onun sayesinde yaşamın değerini anlar insan. hani insan bir şeyin gerçek değerini kaybettikten sonra anlar ya, işte ölüm de yaşamın değerini anlatır böyle. ama bir tek farkla, bunu ölümü yaşayan kişiye değil ölümün ardından bakanlara, geride kalanlara anlatır. merhumun yakınları o ölümde kendi ölümlerini görürler, nasıl öleceklerini düşünürler...duygularında samimi olanlar ölecekleri gerçeğini hiç unutmadan yaşamaya devam ederler ve huzur içinde hazırlanırlar o güne, timsah gözyaşı dökenler de yaşarlar ama ölümden kaçarcasına ve korkarak...

    işte ölüm, kimine göre bir son kimine göre bir başlangıç...oysa ölüm hem son hem de başlangıçtır...
    Dünyada rahat ve huzurlu yaşayanların en çok korktuğu olgudur yine..

    Kitaba gelirsek Ölüm ancak böyle anlaşılabilirdi anlatılırdı okurken hep hayal ettim ve korktum hüzünlendim cennet ruyatullah konuları karşısında sevindim anlatım çok güzeldi . Okuduğum Hadis ve ayetlerle, insanın öldükten sonra yaşayacağı durumları anlatan ve insanı sanki ölmüşçesine etkileyen bir kitap olduğunu gördüm Ölmüşçesine kelimesi belki biraz garip gelebilir fakat kendinizi o durumda hayal etmeye çalışıyorsunuz .. İnce bir kitap ama oldukça sarsar ve ölüm için hazırlığı sağlar.Zaten güzel olan da bu ölüme hazırlıklı olma haline hazır etmesi..Bu konuda hatrıma okuduğum şu bölüm düştü şimdi;

    Ölüm o kadar kat’î ve zâhirdir ki, bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Bu hapishane nasıl ki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir; öyle de, bu zemin yüzü dahi acele hareket eden kàfilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var.
    Bediuzzaman Said Nursî hz.("İkinci Meselenin Hülâsâsı", Asa-yı Mûsa)

    Ayrıca Sokratesin felsefesinde geçtiği gibi
    "aslında, ölümün ne olduğunu, hatta belki de insanoğlu için mutlulukların en büyüğü olup olmadığını hiç kimse bilmiyor. yine de insanlar, ölüm sanki kötülüklerin en büyüğüymüş gibi bundan korkuyorlar."

    Kitabi okurken Yahya kemal beyatlınin Sessiz gemi şiirini ara verirken okudum daha da etkili oldu..

    Kitaptan birkaç alıntı yapmak istiyorum ;

    Bir bahçıvan, binbir emek ve özenle kurduğu bahçesini ateşe verip yok eder mi? Meyvelerini çukurlara doldurup çürümeye terk eder mi? Öyleyse, Allah da şu evreni daha güzel ve sonsuza dek sürmesi için ahireti getirecek. Çiftçi, çürüyüp yok olsun diye tohumu toprağa saçmaz. Filizlenip boy atsın diye tarlaya eker. İnsan da ölüp toprağa girer. Fakat çürüyüp yok olmak için değil. Ahirette, yepyeni ve sonsuz bir hayata gözünü açmak için.(syf/ 10)

    Cennet gönlü kırıkların sevincidir.(syf/96)

    Düşün bir kere! Mahşerin o kalabalığı içerisinde Allah seni affetmiş.(syf/72)

    Rabbinin sevmediği ve razı olmadığı şeylerden vazgeç. Böylece belki, O da senden razı olur. Aklınla O'na sığın ve günahlarını bağışlamasını dile ki, seni affetsin. Korkusundan ağla ki, sana merhamet edip kusurlarını bağışlasın. Hiç şüphesiz tehlike büyük, bedenin zayıf ve ölüm ise sana çok yakındır.(syf/63)

    Hangi sevinç, Aziz ve Celil olan Allah’ın rızasından duyulandan daha büyük olabilir ?(syf/50)

    Allah ona şöyle buyurur:
    Ey Ademoğlu! Benim hakkımda seni ne aldattı? Ey Ademoğlu! Benim için ne amel işledin? Ey Ademoğlu! Benden ne kadar hayâ ettin? Ey Ademoğlu! Peygamberlere ne cevap verdin? Ey Ademoğlu! Sana helal olmayana bakarken Ben gözlerinin üzerinde gözcü değil miydim? Sana helal olmayan şeyleri dinlerken Ben, kulaklarının üzerinde kontrolcü değil miydim? Ey Ademoğlu! Sana helal olmayan şeyleri söylerken Ben, dilinin üzerinde murakıp değil miydim? Sen ellerinle helal olmayan şeyleri tutarken Ben, onların üzerinde gözcü değil miydim? (...) Yoksa sana olan yakınlığımı ve sana gücümün yettiğini inkar mı ettin?(syf/48)

    Cehennemin iç çekiş ve kükreyişi esnasında mahlukatın birbirine karışan ağlama sesini bir düşün!

    Rabbim hepimize güzel bir ölüm nasip etsin yaşamımızda idrakini oluştursun olmeden önce olmek nasip olsun..

    KITABI OKUYUN OKUTUN..
    Iyi okumalar
  • 432 syf.
    ·Puan vermedi
    @meralkir1 kalemini severek takip ettiğim yazarlardan biri. Her eserinde ayri kurgusu ile sizde iz bırakacak türden. Tarzı anlatımı resmen sizi alıp götürüyor . Biz emelin_kutuphanesi Emelim ile okurken birbirimize durmadan aman yavaş okuyalım bitmesin dedik demesine de işte kapağı açınca olmuyor öyle
    .
    .

    .
    Savcı Güçer Öztürk geç saatlere kadar süren çalışmasını kapının önünde duyduğu sesle bölmek zorunda kalıyor . Bir kadın sarhoş ve çok gürültülü. Ayakta duramayan komşusuna yardim ediyor Gücer. Onu evine geçirip yatağına yatırıyor. Ve dönüp evine gidiyor. Her şey çok normal aslında. Ta ki sabah karşı daireden duyduğu çığlığa kadar. Zorla açarak girdikleri evdeki manzara ne Savcının ne de diğer polis arkadaşların kaldırabileceği bir şey. Işte ondan sonra sizi sıkı bir polisiye bekliyor. Bir tarafta tecrübeli Savcı Gücer Öztürk diğer tarafta dişli ve azimli gazeteci Zeynep Erdem. Sonuna kadar sizi sürükleyecek harika bir kurgu. Ben kitaba doymadım açıkçası. Yazara söyledigim gibi bir 200 300 sayfa daha okurdum
    .
    .
    .

    #alıntı

    .
    Sevmek sadece sevdiğin yanındayken gerçekleşen bir eylem değildi. Yoksa bile var olduğunu bilmek yeterliydi
    .
  • 1014 syf.
    ·32 günde·Beğendi·7/10
    Kitaba İlk başladığımda çok yavaş ilerliyordu, bi an bitiremeyeceğimi sanmıştım (çoğu kitaba başladığımda böyle olur) ancak çevremdekiler kitabın güzel olduğunu söyleyince devam etmekte direttim. Kitabı elime alıp 10 dk sonra bırakmak o kitaptan aldığım zevki azaltıyor ve hikayeye tutunmamı zorlaştırıyordu bu kitabı okurken bunu farkettim ve biraz daha uzun süre okumaya çalıştım yani bi oturuşta 30 dk aralıksız okudum. Böylelikle hikaye kafamda oturdu ve gerçekten etkileyici olmaya başladı. Dostoyevski' nin güzel bir anlatımı var kişinin ruh halini anlatışı gerçekçi kitapta çok boş betimlemeler yok karakter sayısı fazla olduğu için hikaye sıkıcı olmuyor ve boşluklar doluyor.

    +içerik+

    Kitabı özetleyen bir alıntı yapacağım. Sividligaylov'un Dunya'ya söylediği bu söz sanki bütün hikayeyi toparlayan, kafamda oturtan ve bu adamın derdi ne ya? sorusuna cevap veren bir cümle. Yazar bunu anlayabileyim diye bu cümleyi kurmuş gibime geldi.
    " Ağabeyinizin kendine göre değişik bir mizacı var. Gururlu, tahsil görmüş ve kabiliyetli. Ayrıca sıkıntı içinde hayat sürüyor. Tabii annesi ve kardeşinin durumları da ortada. Bütün bunlar onu değişik bir kompleks içinde yaşatıyor ve yeni bir hayatın özlemini duyuyor. Kendini bir lider ve kahraman gibi görüyor. Toplumda bir değişiklik yapmak isteyen bu psikoloji içinde de cinayeti işliyor. İşte bunun en güzel izahı böyle. " (toplumda bir değişiklik yapmak isterken saçmalamak adlı çalışma. Ve dün izlediğim 'Joker' filmindeki Joker'in de aynı kafayla milleti öldürmesiyle çok benzeyen olay. Adam sisteme karşı, zenginlere karşı hakkını yiyen herkese karşı ama düzen, adalet yanlış yapan kişileri kurşuna dizmekle yani 'bir çılgının' kurşuna dizmesiyle olacak iş mi? Sanırım bu yanılgıya bazen herkes düşer.) İşte bu cümle aslında benim sayfalardır aklımda gezen ama toparlayamadığım cümle ve Dostoyevski de bunu tahmin etmiş ve özetlemiş. Zaten uzunca bi süre kendini suçlu bulamaması da onun gururundan kaynaklanıyordu. Bana kalırsa Raskolnikov'un bu cinayeti işlemesi çok ince bir çizgiydi. Yani aslında kendi içinde dürüst ve adaletli, bunu yapmayı planlamayacak birisiydi. Ve genel olarak kitaptan çıkardığım şey her iyi biraz kötü her kötü biraz iyi. Ying - yang.
  • Kralın biri sarayında odasında otururken, pencereden sesler gelmiş.
    ''Güzel elmalarım vaaaaaar!'' Bakmış, ihtiyar biri, at arabasında elma satıyor
    Etrafında müşteriler.
    Kralın canı çekmiş ve başveziri çağırmış;
    - Al sana beş altın, koş bana elma al.
    Başvezir,veziri çağırmış;
    - Al sana dört altın, koş elma al.
    Vezir saray sorumlusunu çağırmış;
    - Al sana üç altın, koş elma al.
    Saray sorumlusu muhafız komutanını çağırmış;
    - Al sana iki altın, koş elma al.
    Komutan nöbetçiyi çağırmış;
    - Al sana bir altın, koş elma al.
    Nöbetçi çıkmış satıcı ihtiyarı yakasından tutmuş ve;
    - Hey sen, ne bağırıyorsun? Burası han mı, yoksa saray mı? Defol buradan. Arabana da elmalara da el koyuyorum.
    Nöbetçi, muhafız komutanına dönmüş;
    - İşte şef, iyi dalavere çevirdim. Bir altına yarım araba elma.
    Komutan saray sorumlusuna dönmüş;
    - İşte, iki altına bir çuval elma.
    Saray sorumlusu vezire dönmüş;
    - İşte, üç altına bir torba elma.
    Vezir,Başvezire dönmüş;
    - İşte, dört altına yarım torba elma.
    Başvezir, kralın huzuruna çıkmış;
    - İşte kralım, emrettiğiniz gibi. Buyurun, beş elma.
    Oturuyor kral tahtında ve düşünüyor;
    ''Beş elma-beş altın, vay be.
    Bir elma-bir altın ve halk elmalara hücum ediyor.. Demekki vatandaşın durumu çok iyi .Bu halkın vergilerini hemen arttırmam lazım!'' Eskiden böyleymiş.
    Şimdi elma yerine ihale alip yol, vakıf köprü yapıyorlar.
    -alıntı
  • 352 syf.
    ·6 günde·9/10
    Bir okuyucu olarak okuyacağımız her kitaptan bir şeyler umuyoruz ve de bazen umduklarımızın bulduklarımızın yanından yöresinden bile geçmezken bazen de tıpkı bu kitapta olduğu gibi umduğumuzun katbekat fazlasıyla karşılaşıyoruz. 2020 Ocak ayı okumalarımda beni en çok şaşırtan kitap oldu desem yalan olmaz. 10 üzerinden 9 verdim.
    Kitap malumunuz üzere diziye uyarlanmış ve bu yazarın diziye uyarlanan ilk kitabı da değil. Bunlar kitabı ve yazarı popüler yapan unsurlar olsa da tüm bunlar beni irite ederdi. Bunca popülarite, kapak tasarımı,arka kapak yazısı beni rahatsız etse de tüm önyargılarımı kırmak adına kitabı okumaya karar verdim. Tabi bunda kitap seçimlerine güvendiğim iki arkadaşımın ısrarı da ayrıca etkili oldu.Üstüne üstlük bir de okuma grubumuz bu ayın kitabı olarak Camdaki Kızı seçince kararımdan dönmedim. Şimdi iyi ki diyorum.
    Gülseren hanım bir psikiyatrist. Ama iyi de yazmış yani hakkını vermek gerekir. Kitabın sayfaları su gibi akıyor ama bu sakın şu fikri oluşturmasın zihinlerde: Ben bu kitabı her türlü okurum. Yok efendim öyle değil satır atlamamalısınız mümkünse berrak bir zihinle anlayarak özünü emerek okumalısınız zira yazarımız karakter analizlerinde bulunurken psikiyatrist olarak can alıcı noktalara değiniyor. Bu sayede o karakterde kendini bulan bir çok okura da ışık tutuyor. Ben bir çok noktada sarsıldım. Alıntı yapmak için durmak isterken olayların heyecanıyla ara vermeden okumaya devam ettim. Kendimi incelemeye saklamak istedim.
    Bir çok kitapta biz olaylara şaşar karakterlerde kendimizi bulur ve kendimizce çıkarımlar yaparız. Bu kitapta da öyle oluyor ama bazı sarsıcı farkla. başka bir kitapta kimse kendinde Hayri karakterini görmek istemezken bu kitapta Hayri olan yanlarımızı buluyoruz ve Hayri’yi de Nalan’ı da Laz kızını da ve ismini sayamayacağım tüm karakterleri de eşitliyoruz hem de kendimizle. İşte yol asıl bu noktadan sonra başlıyor.
    Kader algınızı değiştirebilecek güçte, gerçekçi ve akıcı bir kitap. Benim önyargılarımı bile alıp götürdü. Camdaki Kız diye isim mi olur diyordum. Çok da güzel oluyormuş.
  • Evet,hiç kimsenin!... O dakikada gün gibi aşikar olarak gördüm ki, bugüne kadar hiç kimse buna cesaret ederek şu aşağılık ifriti kuyruğundan yakalayıp cehenneme fırlatmamıştır. İstedim ki ben, evet ben tek başıma be bu pek gözlülüğü göstereyim... İstedim ve öldürdüm Sonya!... Nitekim sadece kuvvetimi denemekti. Hepsi bu işte!
    Sonya, ellerini birbirine vurarak:
    -oh susunuz!... Susunuz!... Diye bağırdı. Siz, Allahtan uzaklaşmışsınız. O da sizi şeytana havale etmiş...
    -şu halde, sonya, odamın zifiri karanlıkları içinde yatağıma serilip düşünür, hülyalar kurarken, beni kışkırtan şeytandı, öylemi?
    -sus... Gülme böyle küfürdür, bu!... Gülecek halim de yok. Pek iyi ki, bu işe beni şeytan sürükledi.
    Dostoyevski
    Sayfa 337 - Kitap zamanı yayınları
  • 200 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı

    Bukowski’den bahsederek başlamış anlatmaya, yazarlara yazma serüvenlerine en çok da yazmaktan başka bir şeyi kalmayana kadar yazmaya devam edenlere, bu hikayeye hayranım. Ve nasıl kimi aşk öyküleri her ısıtılışlarında ve her tekrar servis edilişlerinde satarsa ben de böyle bir açlık ile tüketiyorum bu çokça benzerleri anlatılan anıları. “İki şansım var, ya bu postanede kalacağım ve delireceğim... ya da istifa edeceğim, yazarı oynayacağım ve açlıktan öleceğim.” İşaretletilen yerlerden ilki. Dediğim gibi yazmaya duyulan tutku, sonsuz güçlükler ve nihayetinde ulaşılan mutlu son benim peri masalım olduğundan belki de, son derece dikkat kesilmiş bir şekilde başladım okumaya ve öyle de devam ettim.

    “Çabalama.” Alışılmış olan öğütler ile ters istikamette buluşacağının ilk izini yine Bukowski’nin mezar taşında bırakmış yazar. Ve hemen arkasından şu an hali hazırda düşünüyor ve inanıyor olduğu şeylerden bahsetmeye başlamış. Bugün içinde yaşadığımız kültür takıntılı bir biçimde gerçek dışı pozitif beklentilere odaklanmıştır diyor ve kendimizi birden bire bizi sarmalayan beklenti yumağının içinde buluyoruz. Daha mutlu, daha başarılı, daha güzel, daha doğal, daha seksi, daha zeki, daha kültürlü, daha sıcak, daha mesafeli, daha ve bir milyon daha daha... Daha’ların yan etkileri üzerine sıcak bir düşünce geliyor bundan sonra. Daha güzel olmayı umarken, günden güne daha çirkin bulmuyor muyuz kendimizi? Ya da daha iyi bir işe girmek için didinirken, kazancımızı arttırma düşleri kurarken gerçekten de daha da ufalmıyor mu banka hesabımız? Durmadan başka şeyin hayalini kurarken hayal ettiğimiz kişi olmadığımızı söyleyip durmuyor muyuz kendimize?

    Evet işte tam olarak böyle yapıyoruz ve olmak isterken, istediğimiz kişiden gittikçe uzaklaşıyoruz. Böyle olmasını istemiyoruz. Uzaklaşmak istemiyoruz. Ama tüm bunları seyre dalıp öyle olmayan bir benin planlarını yapmaya başladığımızda kendimi bir başka noktada buluyoruz, yazarın cehennemden geri bildirim döngüsü diye bahsettiği yerde. Alan Watss’ın “tersine yaşa” felsefesinde. Pozitif bir deneyimi arzu etmenin kendisinin negatif olduğu ve negatif deneyimi kabul etmenin pozitif deneyime götürdüğü yolda ve elbette Albert Camus’un sözlerinde.

    “Mutluluğun nedenini aramaya devam ederseniz asla mutlu olamazsınız. Yaşamın anlamını ararsanız asla yaşayamazsınız.”

    Peki asıl anlatmak için didindiği kısım neresi? Besbelli sorunlara aldırmamamız gerektiğinden bahsetmiyor. Aksine hangi soruna aldırmak istediğimizi seçmemiz için yüreklendiriyor bizi. Süregelen hayatımızda sorunlar ile boğuşurken ve bir yandan da sonsuz istek yağmuruna tutarken kendimizi, bu isteklerin beraberinde getireceği sorunlara istekli olup olmadığımızı soruyor ve en nihayetinde de gerçekten o şeyi isteyip istemediğimizi... Gerçekleri yüzümüze bütün keskinliği ile söyleyen bir süper kahraman fantezisinden bahsediyor ve şöyle diyor.

    “Bu harika olurdu. Ve hastalıklı. Ve hüzünlü. Ve moral düzeltici. Ve gerekli. Neticede hayat hakkındaki büyük hakikatler kulağa en tatsız gelenlerdir.”

    Bana ne söylerdi diye sormadan edemiyor insan? Kapımı çalsa ve iyi günler dileyip gitmeden önce duymaktan hoşlanmayacağım halihazırda biliyor olduğum iyileştirici neyi söylerdi bana? Şimdilik Mark’a söylediklerini hatırlamakla yetineceğim.

    “Sorunsuz bir hayatı umut etme. Öyle bir şey yok. Bunun yerine iyi sorunlarla dolu bir hayat dile.”

    Mutluluğun bu son derece iyi gizlenmiş formülünün de burada olduğunu söylüyor. Sorunları çözmeye çalış. Orada değillermiş gibi yapmak, onlardan kaçmak, kendi boynuna ipi dolayan kurban olmak sadece keyifsiz hissettirir. Ve sonunda sorumluluğu alman gerekir. Olumsuz duygular eyleme geçme çağrısıdır, nedeni bir şey yapmamız gerektiğidir. Bir şey yapma yolunda hangi soruna katlanmaya razıyız? Sonuçta mutluluğa uzanan yol engebelidir ve utançla döşenmiştir. Sonunda eğer sorunu istemiyor, razı olmuyor o şeyi istemeye devam ediyor ama ulaşamıyorsak gerçek bir şeyi istediğimiz ama onu istemediğimizdir. Mücadeleyi değil ödülü istemişizdir. Süreci değil sonucu. Ancak yazarın da söylediği gibi hayat böyle yürümez.

    Ama ödül her birimiz için orada öylece durmuyor mu? Her birimiz istisna, kusursuz başarı örneği olabilecek yürüyen potansiyeller miyiz? Böyle olmamız daha mı iyi? Daha basit sıfatları kabul etmek, kansere çözüm bulacak kişi değil de öğrenci olmak, baskının yükünü azaltmak sahi o kadar korkunç mu olurdu? Her zaman, her koşulda enleri mi kovalamalıyız? Acımızda bile... Peki öyleyse? Yaşamın temel deneyimlerinin tadını daha fazla çıkarmalısınız diyor yazar. Basit bir dostluğun hazları, bir şey yaratmak, ihtiyacı olan birine yardım etmek, güzel bir kitap okumak, sevdiğiniz biriyle yemek yemek...

    Bunların hemen ardından gelen öz farkındalık ve sorgulamalar ile ilgili bölüm beni pek tatmin etmedi. Aslında gündelik yaşamımızın buhranına iyi gelen sade anlatımı sevmiştim ancak belki de bu konu spesifik olarak ilgilendiğim için sorgulamanın derinliğini yeterli bulmadım. Ancak öğüdü yine de hoş, kendine sor. Kendine sor ve sormaya devam et. Kendi kabuğunu aç, altta yatan sebebi bul. Alanda sık sık içsel ve dışsal motivasyondan bahsederiz. Yazar bunlardan iyi ve kötü değerler olarak bahsetmiş ve pek çok ruh sağlığı uzmanının da onaylayacağı üzere içsel motivasyonu, iyi değerleri baz alarak hedefler koymanın kişinin mutluluğu açısından getirilerini anlatmış. Bilirsiniz sonsuz kontrol gücüne sahip değiliz ve dışsal değerler bizim kontrol alanımızın dışına çok rahat çıkabiliyor...

    Pek çok şeyden bahsedilmiş ve ben de kitaptan bahsederken pek çok yere dağıldım ancak artık toparlamam gerek. Kendi hayatımızın sorumluluğunu almak, kerelerce yanılmak, devam etmek, ne kadar değişken olduğumuzu hatırlamak, kendimizi bulmamak, tanımlamamak, değişmek, öğrenmek, ilerlemek, başarısız olmak ve iyileşmek. Evet bu. Okurken çok tatlı yer yer gülümseten ve çok derin olmasa da hayatım ile ne yapıyorum, kendim ile ne yapıyorum, ne kadar süre daha böyle yapacağım diye düşündürten benim için tek solukta biten keyifli bir kitaptı. Samimi bir arkadaşınızla yapılan hoş sohbet tadı aldım. Pek çok yerin altını çizdim, alıntı yaptığı her cümleyi sevdim. En çok da başlamak ve devam etmek üzerine olanları. Öyleyse...

    “Yerine çakılıp kalma. Bir şeyler yap. Devamı gelecektir.”

    Bir şeyler yapalım.
  • %77 (680/888)
    ·Puan vermedi
    Uzun zamandır inceleme yazmamış olmanın acemiliğini çekiyorum şu an. Yazım, anlatım, ifade zorluğu ya da yanlışlığı yaparsam affola :)

    Öncelikle aslında Mesnevî incelemesi yazmayı düşünmüyordum ama en azından esere ya da düşünce tarzına bakış açımı ufak da olsa ifade etme ve farklı bir bakışla belki de biraz eleştirel yaklaşma ihtiyacı hissettim. Ve özellikle belirtmem gerekir ki bu incelemede kişilere ya da fikirlere karşı saygısızlık içeren herhangi bir itham amacım değildir! Çünkü Anadolu'yu geçtim dünyaya mal olmuş kişi ya da fikirlerin sağladığı kült, değişmez, sarsılmaz ve belki biraz da körü körüne olacak ama sevgi mevcudiyetini gözardı etmem uygun düşmez.

    Beni bilenler Konyalı olduğumu da bilir. Mesnevi okumuş olmam geç kalınmış bir eylem gibi görünebilir aslında fakat ilgimin olmadığı daha doğrusu dinime dair olan esas kitabımı anlayıp uygulamak ihtiyacı dışında "göya" bu amaçla yazılan kitaplara karşı sempatimin olmamasından kaynaklı bir durumdu bu. Şayet şu an okumuş olmam da olaya çok farklı bir yaklaşım sergileyen bir blog yazısından etkilenmiş olmam. Tabi ki öncesinde 1k'da görmüş olduğum bir iletide, Mevlana'yla ilgili verilen bir bilgi hakkında hiçbir fikrimin olmayışı da etkili oldu desek yeridir.

    Dileyen okuyabilir diye linki de şuracığa bırakıyorum, ifadeler belki çok ağır ithamlar içerdiği için sonuna kadar okumak istemeyebilirsiniz ama ciddi bağlantılı bir araştırma dizisi olmuş "bence!":

    1. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ardan-tek-dunya.html

    2. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ek-dunya_11.html?m=1

    Öncelikle kitap incelemesi adı altında belirtmek isterim ki aslında her zaman için aklıma takılan ve çok da bir anlam yükleyemediğim, İslâm dini çatısı altında kollara ayrılan mezhep, fikir ya da ilim -adına ne denirse- işte onlara dair bende bulunan mesafenin başında geliyor tasavvuf. Belki de o yüzden Mevlana hakkında merak ve bilgi sahibi değilim ya da yaşadığım şehrin simgesi olmasına rağmen içimde bir sempati oluşamıyor.

    Tevafuk blog yazısından sonra elime aldığım Cemil Meriç 'in Işık Doğudan Gelir kitabı bana tasavvufun doğuşu hakkında detaylı bilgileri açıkça sundu. Velhasıl alıntılarla durumu izah edebilirim umarım:

    1. #57218233
    2. #57218273
    3. #57218864
    4. #57220248
    5. #57220355
    6. #57221575
    7. #57221679
    8. #57222400 !!!
    9. #57223308 !!!
    10. #57226032
    11. #57226140
    12. #57228300
    13. #57285884
    14. #57283164
    15. #57282377
    16. #57281565
    17. #57235407

    Ve daha nicesi...

    İşte bugün evrensel olarak dünyanın her yerinde bilinen, saygı duyulan, ilgi gösterilen bir yaklaşım olan tasavvufun gördüğü bu saygı kadar İslâm saygı görmemiştir! Çok ilginç değil mi? Şimdi kim diyebilir ki İslâm'ı ortadan kaldırmayı heves edinen bu dünyanın, evrensel sevgi! yayıcı tasavvufa olan bu ilgisi masumdur diye? Çünkü temelde İslâm zaten başlı başına bir sevgi merkezidir ve İslâm dinini Allah bize gönderdiğinde yanında mezhepler, tasavvuf ya da fikirlerle göndermemiştir. Kendi bütünlüğü içinde ne bozulmuş ne de insanlar tarafından tahrip edilmiştir. Buda demek oluyor ki İslâm dışında alternatiflere gerek yoktur, tek yapmamız gereken İslâm'ı, Kur-an'ı Kerim'i doğru anlamak ve yaşamak olmalıdır "fikrimce".

    1. #57286661
    2. #57277808


    Tasavvufa dair bu yazılar da ilginizi çekebilir. Umarım vakit ayırıp okuyabilirsiniz. Doğru bildiğimiz yanlışlarla yaşadığımız şu dünyada biraz olsun düşünmeye, sorgulamaya ve biraz da eleştirmeye ihtiyacımız var çünkü.

    1. http://kalemder.org.tr/...-verdigi-zararlar-i/

    2. http://kalemder.org.tr/...verdigi-zararlar-ii/

    Girişi tasavvufla yaptığımıza göre şimdi de Mesnevi konusuna değinebiliriz. Bize genelde içinde fabl örnekleri bulunan ve Kur-an ayetleri, hadislerle hikayelere temel oluşturulan bir eser olarak bilgisi verilen bu kitap, giriş kısmından itibaren aslında ne amaçla yazıldığını ortaya koyuyor.

    https://i.hizliresim.com/NLMGlO.jpg

    Velhasıl içinde de sıkça karşınıza çıkacak olan konular ruh, nefis, kadın, oğlancılık, şeyh ve evliyaların insan olma vasfından ziyade daha üst bir konumda bulunması ve bunlara dair hikayeler yer alıyor. Buna dair bir kaç görseli de şuraya bırakıyorum:


    https://i.hizliresim.com/AOBG1v.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQ4BDv.jpg
    https://i.hizliresim.com/qA7yvZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGmb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5GnX3.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGZb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5Gn53.jpg
    https://i.hizliresim.com/00OrrL.jpg
    https://i.hizliresim.com/p5r22n.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rgd8vR.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQn5Qr.jpg
    https://i.hizliresim.com/yGBAYj.jpg
    https://i.hizliresim.com/LvBgBz.jpg
    https://i.hizliresim.com/AO971B.jpg
    https://i.hizliresim.com/7BlgZr.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQMj6k.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQkaJr.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z58dGZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/jq08bW.jpg
    https://i.hizliresim.com/nbzR0N.jpg
    https://i.hizliresim.com/OrY0pn.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rgm0lY.jpg
    https://i.hizliresim.com/mXO3W4.jpg
    https://i.hizliresim.com/odGjRX.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQJd6g.jpg

    Ha tabiki tamamı bunlardan oluşmuyor. İçinde öğüt veren, ders çıkartılması gereken, kibre dair, dürüstlüğe dair ya da insanlara karşı saygıya dair, edebe dair bir çok hikaye yer alıyor. Ahlâk kurallarının hayatımızdaki önemine özellikle değinerek, insanların bencillik, kibir ve diğer kötü edinimlerden uğradığı zararları güzel ifade ediyor. Ama öyle gözlerinizi kocaman yapacak, sizi hayretler içinde bırakıp "vay be ne hikaye ama" dedirtecek türden şeyler değil. Sevdiğim ve "amin" dediğim çok güzel dualar da mevcut. Bunlardan bahsetmemek esere haksızlık olurdu.

    Bir de Mevlana'nın ajan olma konusu var ki sormayın gitsin. Ben bunca yalan yanlış inanışların bize temiz bir şey! gibi servis edilmesinden sonra, yapılan bu iddialara da karşı duracak değilim. Niyetine dair kesin bir yargıda bulunmak adaletsizlik olur fakat o baskınlar döneminde uzlaşmacı bir tavır takınması hem toplum içindeki fıtratına uygunluk gösteriyor hem de döneme dair araştırma yapanları bu konuda ortak kanıya ulaştırıyor. Konu hakkında yeterli bilgiye sahip değilim o yüzden yargıda bulunmak bana düşmez fakat buna dair kaynakları okuduktan sonra yeniden gündeme getiririm. İlgilenenler için yazılan bir kaç yazıyı da şuracığa bırakıyorum:

    http://m.radikal.com.tr/...ildiklerimiz-1166260

    http://www.haber7.com/...gollarin-ajani-miydi

    Çok fazla alıntı ve linklerle dolu bir yazı oldu ama fikirlerimi destekler nitelikte olan bu paylaşımları yapmazsam olmazdı. Kitap incelemesinden ziyade var olan bir fikrin eleştirisi gibi olsa da, kitabın fikirden doğduğunu düşünürsek aslında konunun temeline inmiş olduk. Tasavvuf, sufilik, sema, risaleler, mesnevi, ruh, nefis, aşk! birbirinden ayrı düşünülemeyecek şekilde bir bütün oluşturmuş. Ama var olan tek gerçek İslâm dini kendince tamam olan bir dindir, Kur-an'ı Kerim hiçbir şekilde değiştirilmemiş olan kitabıdır ve Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bu dinin bizlere ileticisi olarak gönderilen peygamberidir. Bunlar dışında hiçbir şeye ihtiyacımız da yoktur. Yeter ki biz sadece ona yönelelim. Doğru şekilde öğrenip, anlayıp, hayatımıza uygulayalım. Bu süreç benim için yeni başlangıçlar yapmama da vesile olur umarım. Dil eğitime bu zamana kadar çok önem vermesem de Arapça öğrenip en azından okuduğumu anlama kabiliyeti kazanmak, ölmeden önce yapılacaklar listemde ilk sırayı aldı. Bu sayede Kitabımı kendilerince anlatmaya çalışan başka "aracılara" ihtiyaç duymadan!, sadece onu okuyarak anlamayı ve hayatıma uygulamayı gönülden diliyorum.

    Ben yine Mevlana'dan kitap okurum. Benim huyumdur bir insanı sevsem de sevmesem de, fikrini savunsam da savunmasam da okurum. En azından kendimce yorum yapabileceğim bir donanıma sahip olmayı isterim.

    Umarım yanlış ifadelerde bulunmamışımdır ve umarım sıkılmadan sonuna kadar okumuşsunuzdur :) Yapı olarak biz sevdiğimiz değerlere toz kondurmayız ve eleştirelim derken de yerin dibine sokarız. Tekrar belirtiyorum ifadelerimde var olan fikir ya da kişileri aşağılamak gibi bir derdim olmadı hiç. Kitaba dair içinde yer alan fikirlerin bendeki yansımasını ifade etmeye çalıştım sadece... keyifli okumalar herkese :)