• Bir insanı ilginç kılan, onun hakkında bilgi sahibi olmayışımız değil, o insanın farklı biri olmasıdır.
  • “Çek şu kokuşmuş pençelerini üzerimden, seni lanet olası pis maymun!” – George Taylor

    Bir inandığımız, bir de bildiğimiz şeyler vardır. Örneğin, gözlemlediğimiz kadarıyla evrendeki en zeki tür olan homo sapienler (akıllı/bilen insan), yani biz, bu üstünlüğümüzün bir hayli övünülesi olduğuna inanırız. Bunu, özellikle toplumsal bağlamda, zaman zaman öyle ileri götürürüz ki, bizimle aynı gezegeni paylaşan diğer türleri bile kendimizden farklı bir kategoriye ekler; hatta onları eğiten, kontrol eden ve onlara hükmeden rollerini üstlenmeyi de kendimize vazife biliriz. Çünkü inanırız ki, zihnen gelişmiş olmamız; yani karmaşık aletler yapabilmemiz, doğayı istediğimiz gibi şekillendirebilmemiz veyahut soyut olgular yaratabilmemiz bizi diğer canlılardan bir hayli üstün kılar. Benzer şekilde inanırız ki bu üstünlüğümüz, doğada hayatta kalabilmemiz için bize gereken en gelişmiş ve en güçlü alettir.


    İnanmak bir yana, bunları gerçekten biliyor muyuz?

    Dürüst olmak gerekirse, söz konusu fikirler her ne kadar yazılı tarihin kayda değer bir kısmını kaplayıp, insanlığın gidişatını muazzam oranlarda değiştirse de; bilakis şu son birkaç yüzyılda bu fikirlerden arınmaya, daha doğrusu aksini benimsemeye çalıştığımız da bir gerçektir. Doğadaki her şeye hükmeden üstün bir tür olduğumuz fikrine artık iyice deli saçmalığı gözüyle bakılmakta. Ayrıca bilim ve teknolojideki gelişmelerin yanı sıra, son yüzyıllarda analitik düşünme ve olgulara nesnel bakma becerilerimize yoğunlaşmamız, tabiri caizse bu egosentrik küstahlığımızdan arınmamızda büyük rol oynamıştır. Öyle ki bu arınma, geçmişte bilincin ve aklın insana özgü olup olmadığı ve hatta evrende zeka sahibi başka türlerin bulunup bulunmadığı gibi soruları doğurmuştur. Sonuç olarak söz konusu zihinsel devrimler, biz insanları artık daha mütevazi ve daha açık fikirli kılmaktadır.

    Peki bu doğru bir yargı mı?

    Söz konusu mütevaziliği sergilediğinizi ve açık fikirli olduğunuzu varsayarak sormak gerekirse: Bir gün kendinizi, etrafta boş boş dolaşan, oynaşan, meyve yiyen ve zeka parıltısından yoksun akılsız insanlarla dolu bir gezegende bulsaydınız ne hissederdiniz? Çıtayı biraz daha yükseltelim: Bu gezegenin, aynı zamanda, ne idüğü belirsiz bir şekilde tamamı maymunlardan (spesifik anlamda goriller, şempanzeler ve orangutanlar) oluşan zeki bir ırk tarafından yönetildiğine ve bu da yetmezmiş gibi, insanların maymunlar tarafından vahşi hayvanlar gibi avlandıklarına şahit olduğunuzu hayal edin…


    Vereceğiniz cevap ve tepki ne olursa olsun, aslen bir roman olan Maymunlar Gezegeni (sonrasında çıkan filmleri, dizileri, çizgi romanları ve hatta oyunları) bize tam da böyle bir konu sunuyor ve gerek doğrudan, gerekse dolaylı anlamda ne kadar narsist olabileceğimiz gerçeğini gözler önüne seriyor. Bunu yaparken de, kinayeli ifadelerle gezegeni paylaştığımız diğer türlerin hükmümüz altında ne tür durumlara düştüklerini göstermekten de kendini alıkoymuyor. Fransız yazar Pierre Boulle‘nin 1963 yılında yazdığı Maymunlar Gezegeni (La Planete des Singes), bir bilimkurgu romanı için oldukça mütevaziydi. Bunun asıl nedeniyse, Pierre Boulle’nin aslen bir bilimkurgu yazarı olmamasından kaynaklanıyor. Hatta Boulle, 2. Dünya Savaşı sırasında casusluk bile yapmış bir isim! Boulle’nin yazarlık hayatı, 1949’dan sonra Paris’e yerleşmesiyle başlamış ve zamanla Maymunlar Gezegeni de dahil olmak üzere Kwai Köprüsü (Le Pont de la Rivière Kwai) gibi büyük eserler kaleme alarak edebiyat alanında kendini kanıtlamasıyla devam etmiştir.

    Lakin Maymunlar Gezegeni denince akla ilk olarak Franklin J. Schaffner‘in yönetmenliğini üstlendiği 1968 yapımı sinema uyarlaması gelmektedir. Filmin izleyiciye sunduğu abes rol değişimi, insanlarla maymunlar arasındaki ilişki, açığa çıkardığı karamsarlık ve özellikle de o son darbesi uzun yıllar akıllardan çıkmamış ve bu durum, yapımı kısa süre içinde kült statüsüne yükseltmiştir. Aslında romanın barındırdığı unsurlar da bundan farklı değildir. Hatta ikisi arasındaki en temel farkın üslup ve mesaj farkı olduğunu söylemek bile mümkündür. Filmin bize sunduğu açıklama daha çok kendi zamanına ve onun koşullarına uygunken, kitapta ise insanoğluna genel bir hitap söz konusudur. Bununla birlikte, ikisinin arasındaki üslup ve mesaj farklılığı bir yana, bu iki hikayenin olay örgüsü de hemen hemen aynı şekilde ilerlemektedir.


    Yıldızlara doğru yola çıkan bir uzay gemisinin mürettebatı, kendilerini sözüm ona yabancı bir gezegende bulur ve zamanla burada insanların vahşi, maymunların ise sapient olduklarını fark eder. Elbette mürettebat üyeleri kendilerini, bu farkındalığın üzerine entelektüel bir fikir yürütme lüksüne bile sahip olamadan, maymunların insanları avladıkları bir av partisinin ortasında bulur. Tahmin edileceği üzere söz konusu maymunlar, aslen yıldızlararası yolculuk yapabilen bu akıllı insanları vahşi olanlardan ayırt edemeyerek avlamaya başlar. Zamanla bu kargaşanın ortasında astronot arkadaşlarından ayrı düşen ana karakterimiz (kitapta Ulysse Merou, filmde ise George Taylor) kendini bir hayvan sevk noktasına yollanırken bulur ve aslen bilimsel gelişmeler için denek olarak kullanılmak üzere yakalandığını fark eder. Buradan kurtulmak için fırsat kollayan ana karakterimiz, aynı zamanda bu bir hayli garip gezegende ne haltlar döndüğünü anlamaya çalışır.

    Asıl kitap ile ilk çıkan film arasında belli-başlı temel farklar göze çarpmasına karşın, birbirine kenetlenmiş ve “olmazsa olmaz” diyebileceğiniz benzerlikler de mevcuttur. Bununla birlikte Pierre Boulle, başlangıcı ve sonu belirlenmiş, görece tatminkar tek bir roman yazmasına karşın, 1968 yapımı film hızını alamamış ve zamanla 4 devam filmine de kaynaklık etmiştir. Eski serinin kronolojik sırası şöyledir: Planet of the Apes (1968), Beneath the Planet of the Apes (1970), Escape From the Planet of the Apes (1971), Conquest of the Planet of the Apes (1972), Battle for the Planet of the Apes (1973).


    Devam filmleri, her ne kadar ilk film gibi gişe rekorları kıramamışsa da, kitaba nazaran daha geniş bir evren yaratarak kusursuz bir bütünlük oluşturmuştur. Ayrıca sinema serisinin, romandaki o belirsizlik duygusunu giderdiğini ve aklımızdaki soruların bir kısmına kendince cevaplar getirdiğini söyleyebiliriz. Ancak bu durum, izleyiciyi bir yere kadar tatmin ederken, yeni soruların ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Sözün özü film bize, kitabın bir alternatifini, yani farklı bir yorumunu sunmuştur. Maymunlar Gezegeni’nin tek uyarlaması, elbetteki söz konusu 1960 ve 70’lerin film serisi değildi. Özellikle, ilhamını çoğunlukla filmden almış tek sezonluk ve 14 bölümlük 1974 yapımı bir dizisi de mevcuttur. Ve tıpkı ilk filmde ve kitapta olduğu gibi benzer bir konuya sahiptir. Tek farkı ise, Maymunlar Gezegeni evrenine tamamen farklı bir alternatif sunmasıdır. İzleyecek olanların tadını kaçırmamak adına diziden fazla bahsetmemek yerinde olacak.

    Öte yandan, eski seriden çok uzun bir süre sonra, 2001 yılında Tim Burton tarafından yeni bir film daha çekildi. Film, tıpkı öncüllerinde olduğu gibi bir astronotun hikayesiyle başlamakta. Söz konusu ana karakterimiz olan astronot da sözüm ona balta girmemiş bir gezegene mecburi iniş yapıyor ve zamanla gezegen hakkındaki o şok edici gerçekle yüzleşiyor. 2001 yılında gösterime girmiş olan bu yeni uyarlama, Maymunlar Gezegeni ruhunu yansıtmadığı, oyunculuğun rezalet olduğu, görsellerin aşırı kullanıldığı ve istenilen mesajın iletilemediği gibi eleştirilere maruz kalmaktan kurtulamadı.


    Maymunlar Gezegeni günümüzde bile yeni uyarlamaları çekilen bir hikayedir. İlk filmi 2011 yılında çıkan ve üçüncü filminin çekimleri hala devam eden yeni seri, Maymunlar Gezegeni kavramına kazandırdığı yeni boyutu ve çağdaş yorumuyla dikkat çekiyor. Üçüncü filminin 2017’de çıkacağı açıklanan bu yeni serinin kronolojik olarak sıralaması ise şöyledir: Rise of the Planet of the Apes (2011), Dawn of the Planet of the Apes (2014) ve War of the Planet of the Apes (2017)… 2017’de çıkacak olan filmin, serinin son filmi olup olmayacağı henüz bilinmiyor.

    Maymunlar Gezegeni, temel anlamda bir distopyadır. Fakat onu birçok distopyadan ayıran belirli özellikler de vardır. Bunlardan en önemlisi, 1984 ya da Cesur Yeni Dünya gibi yapıtların aksine, Maymunlar Gezegeni’ndeki distopyanın sorumlusu doğrudan insanın kendisi değildir; insan sadece pay sahibidir. Bu durumun gerekçeleri uyarlamadan uyarlamaya değişim gösterse de, temeldeki prensip hep aynı kalmıştır; bunu biz yapmadık, ama oluşumunda payımız büyüktü! Hikayenin bilimselliği tartışma konusu olup, gerçekçiliği de bir o kadar sorgulanabilir düzeydedir. Yazar da muhtemelen bunun farkındaydı; lakin bu durum yapımın adeta genlerimize kadar işlemiş olan narsist doğamızı eleştirdiği gerçeğini değiştirmiyor. Sadece bu yönüyle bile, Maymunlar Gezegeni her zaman ciddiye alınması gereken bir yapım olma vasfını sürdürüyor.


    Dahası, yapıtta sözü edilen maymunların kendi kültürleri; kendi benimsedikleri dilleri; kendi maymunsu tanrıları ve kendi sosyo-politik hiyerarşileri var. Başta insanlar olmak üzere birçok akılsız türe karşı küstahça tavırları bir yana, söz konusu maymun uygarlığın “Maymun maymunu öldürmez!” gibi etik kurallara sahip oluşu ve gezegenlerinin üzerinde ulusal sınırların bulunmayışıyla, bizim yüzyıllardır düşlediğimiz ama bir türlü beceremediğimiz düzeni bile sağladıkları görülüyor. Bizim toplumlarımıza olan farklılıkları bir yana, benzerlikleri çok daha vurgulayıcı nitelikler taşıyor.

    Bir kere bu toplumun inanç sistemleri ve özseverliği, özellikle Boulle’nin kitabında, ana karakterin bulunduğu konumdan bakılınca bir hayli dikkat çekiyor. Kahramanımız, entelektüel gelişimleri adına başta insanlar olmak üzere diğer türleri bilimsel denek olarak kullanan bu toplumun daha çok akademik tayfasıyla etkileşime girmektedir. Buna rağmen farkediyor ki, toplumun en açık görüşlü olması beklenen kesimi bile aslında birer kalın kafalıdır ve sırf bu nedenle kendisinin hiç de akılsız olmadığını kanıtlamakta güçlük çeker. İşte tam da buradan sonra, sanki insanların hatalarını tekrarlamamaya çalışan bu maymun toplumunun, özünde insanoğluna ne kadar benzediği ve gerçekte insanın bir alegorisi olduğu ortaya çıkıyor. Bu durumun bize karşı kullanılan bir yabancılaştırma tekniği olduğu söylenebilir.


    Pierre Boulle, üstünlük tasladığımız diğer türleri alıp onların arasına ilkel insanı koyarak, kendilerine karşı işlediğimiz onca suça adeta ayna tutmuştur. Çünkü ne yaparsak yapalım, Maymunlar Gezegeni’ni her okuduğumuzda veya her izlediğimizde, hem kuzenlerimizin kurduğu bu medeniyetin onca olumsuz yönlerine hem de biz insanlara karşı sergiledikleri tavırlarına verdiğimiz her tepki, aslında kendi kendimizi yargılayışımızdır.

    Not: Maymunlar Gezegeni’nin hemen her yapımında karşımıza çıkan meşhur, “Çek şu kokuşmuş pençelerini üzerimden, seni lanet olası pis maymun!” sözü, ilk olarak 1968 yapımı sinema uyarlamasında yer almış bir repliktir ve kitapla hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır.
  • - "Dinsizin hakkından imansız gelir" sözü yanlış... diyordu.
    Şair arkadaşıma,
    - Neden? diye sordum.
    - Yanlış, dedi, yanlışlığı tecrübeyle sabit...
    Bu atalar sözünü şöyle düzeltmeli:
    "Dinsizin hakkından gelse gelse imanı çok kuvvetli olan gelir."

    Böyle konuşan şair arkadaşımın adını duymamışsınızdır.
    iyi, güzel şiir yazar ama, şiirlerini kıskandığından mı nedir,
    bu güzelliklerin paylaşılmasını istemediği için
    hiç kitap çıkarmamıştır.

    Karadeniz illerinden birinde kendi halinde yaşar.
    Kırk yılda bir İstanbul'a, Ankara'ya uğrar.
    Başında şiirin kavak yelleri esmeye görsün,
    kapar koyuverir kendini, alır başını gurbetlere çıkar.
    Pek öyle belli bir iş-güç tuttuğu da yoktur,
    köküne kibrit suyu ekmemek üzere,
    yavaştan yavaştan babasının paracıklarını yer.
    Bu tutumuyla bence hayırlı evlattır.

    Ne var ki babasıyla hiçbir konuda anlaşamaz.
    Çünkü babası, onyedinci yüzyılın koyu ve doğulu orta
    çağında yaşarken, oğlu çağının ileri görüşlü bir aydınıdır.
    Babası abdest-siz yere basmaz,
    oğlu kafayı çekmeden yatağa girmez.
    Ne var ki babaoğul arasındaki bu anlaşmazlık çok sessiz geçer, hiçbir zaman aralarında çatışma olmaz.
    Babanın yenilecek parası oldukça da bu böylece sürüp gidecek, "Sünnet-i şerif üzere sakal bırakmış hoca efendiyle,
    içkiye düşkün kalender-meşreb oğlu arasında
    hiçbir geçimsizlik olmıyacaktır.

    Şair arkadaşım,
    - Babamın sofrası kendi gibi düşünenlere açıktır, dedi,
    bizim evden hacılar, hocalar hiç eksik olmaz.

    Semtimizde Kırık Ali denilen bir belalı türedi.
    Çocukluğunu bilirim, bir mahallede büyüdük.
    Sonra bu Kırık Ali ortadan kayboldu, onbeş-yirmi yıl görünmedi. Bu zaman içinde orada burada dolana dolana
    serserilik stajını yapmış...
    Bir belalı, bir azılı olmuş ki başedilir cinsinden değil.
    Çarşıyı pazarı haraca kesti.
    Yalnız bizim semtin değil, bütün vilayetin huzurunu kaçırdı.
    Kadına kıza sarkıntılık bunda, kumarda kavga bunda,
    içip içip çıngar çıkarmak bunda, türlü rezillik...
    Allah korusun, öyle bir belalı ki, şerrine lanet,
    polis, candarma da başedemiyor.
    Yolda kendi halinde gidene "Vay, yan baktın!"
    diyerek bıçakla saldırır.
    Dediklerine göre, her çeşidinden sabıkası ikiyüzü aşmış.

    Babam, "îşte" diyor, "insanlarımız Hak yolundan ayrıldıkları i-çin, Cenab-ı Allah bu belayı ceza diye başımıza musallat eyledi."
    Buradan cehennem olup gitsin, diye para toplayıp
    kendisine verdiler, gitmedi.

    "Dinsizin hakkından imansız gelir" deyip,
    daha azılı serseriler aradılar. Bizim oralarda,
    belki duymuşsunuzdur, kiralık katiller vardır:
    Adamların geçimi bu yüzden...
    Onlardan bikaçını kiraladılar.
    Bizim serserinin karşısında hiçbiri dikiş tutturamadı.
    Gece sabahlara kadar karanlık sokaklarda vuruştular,
    tabanca seslerinden uyuyamadık.
    Profesyonel katilleri, bizimki önüne katıp kovalamış...
    Yani ne ettikse bitürlü hakkından gelemedik...

    Bigün babam çağırdı beni,
    - Bu gece Bekir Hoca misafirimizdir. Gayet derin bir hocadır. Yemekte sen de bulunacaksın dedi.

    Bizim eve hacı hoca çok gelir ama, babam bana
    "Birlikte yemek yiyelim" demez.
    Sonradan işi annemden öğrendim.
    Babam benim gidişimi beğenmediği için, sonunda
    Kırık Ali gibi bir belalı olacağımdan korkmuş.
    Bekir Hoca'yı beni yola getirsin, içkiden, başıboşluktan
    vazgeçirsin diye çağınyormuş; Bekir Hoca bana
    öğüt mü verecek, dua mı edecek, her neyse...

    Bekir Hoca geldi: Ak sakallı, mübarek bir zat. Ulu bir din adamı. Akşam yemeğine hep birlikte oturduk.
    O gün ramazan değil ama, Bekir Hoca yine de oruçluymuş.
    İftar bozma zamanı yemeğe girişildi.
    Ben akşamları yemek yemem, yalnız içerim, yıllardır böyle...

    Çorbadan iki kaşık alıp bir bahaneyle dışarı çıktım,
    odamda votkayı çekip yine sofraya döndüm.
    Ağzım kokmasın diye rakı değil de, o akşamlık votka içiyorum.
    Ne yaparsınız, baba hatırı...
    Bikaç kez votka içmek için gide gele yemek bitti.
    Bekir Hoca duaya başladı.
    Hocanın duası yemekten uzun sürdü.
    Duadan sonra da yüzüme doğru bikaç kez üfürdü.
    Bekir Hoca'yı herkes tanırmış oysa...
    Onu görmeye, duasını almaya misafirler geldi.

    Ertesi gün de bizim müftü, Bekir Hoca'dan camide
    va'zetmesini rica etti. Böyle büyük, ulu, derin bir hoca
    buraya gelmişken va'zından yararlanılacak.
    Babam bırakmadığı için bitürlü yanlarından ayrılamıyorum.
    - Öğle namazına, sen de bizimle camiye gel! dedi.
    Baba sözüdür, dinledik. Bekir Hoca'nın va'zedeceğini
    duyan cuma namazı kılmak için camiye dolmuş.
    Caminin içinde yer kalmadığından son cemaat yeri de dolu da,
    içeri sığmayanlar avluda hasır üstünde namaz kıldı.
    Namazdan sonra Bekir Hoca va'za başladı.
    Va'zından anladım ki, gerçekten derin hocaymış.

    Cuma namazına gelmeyen kadınlar da, va'zı dinlemek için
    camiye doldular. ilk ağlama, kadınlardan duyuldu.
    Sonra yayıldı, Bekir Hoca'nın va'zına herkes ağlamaya başladı. Hoca efendi, iri gövdesiyle, sedef kakmalı kürsüye çıkıp
    oturdu. Başladı anlatmaya...

    Va'zın sonu çok güzeldi. Bekir Hoca diyordu ki:
    "Orucu neyi tutmazsınız, rakıyı, şarabı içersiniz, sarhoş gezersiniz. Ondan sonra da cennete gitmek istersiniz.
    Naaa!... alırsınız cenneti!

    Namaz niyaz yok. Kumar dersen çok.
    Sonra da cennet istersiniz. Naaa size... Alırsınız cenneti.

    Namahreme bakarsınız, harama uçkur çözersiniz,
    zil zurna gezersiniz, sonra da cenneti istersiniz.
    Naaa!... Alırsınız cenneti!.."

    Bekir Hoca "Naaa size cennet! Alırsınız cenneti!.." dedikçe, cemaatin gözlerinden sicim sicim yaşlar dökülüyordu.
    Hayatımda "Naaa size, alırsınız cenneti!" sözünün
    bu kadar etkin olabileceğini hiç düşünmemiştim.
    Kendimi tutamayıp ben de ağlamaya başladım,
    artık öbürlerinden ağlama duygusu bana da mı bulaştı,
    yoksa Bekir Hoca'nın va'zı mı çok dokundu, bilemiyorum.

    Bekir Hoca "Naaa, alırsınız..." dedikçe, ben de öbürleri gibi,
    hüngür hüngür ağlıyordum.
    Vaazdan sonra, ağlamaktan kızarmış gözleri yumruk yumruk olanlar bir bir gelip Bekir Hoca'nın elini öptüler.
    Ben de içimden bir daha rakı, şarap içmeye tövbe ettim,
    ama akşama doğru baktım olacak gibi değil...
    içimden "Hele bu akşam da son olarak içeyim de,
    yarın bir daha tövbe ederim" dedim.

    Babam,
    - Bu akşam da yemeği birlikte yiyelim! dedi.
    Aklıma bir kurnazlık geldi. Babama,
    - Müsaade edersen, Bekir Hoca efendi amcam bu akşam da
    benim misafirim olsun da, dışarıda onunla yiyelim... dedim.
    Bekir hoca bunu duyunca "Bak, oğlan adam oluyor"
    gibilerden babama göz kırptı.
    Babam da memnundu,
    - Peki, dedi, Bekir Hoca razı gelirse âlâ...
    Bekir Hoca,
    - Ben öyle her lokantada yemem, dedi,
    bir Müslüman lokantası var mı?
    - Hacı Raşit'in lokantası var... dedim.
    Her akşam içtiğim lokantanın sahibi Raşit, gerçekten hacı idi. Tabelasında "Lezzet Lokantası - Hacı Raşit Eroğlu" yazılı.

    Bekir Hoca'nın bizim evde nasıl yemek yediğini gördüğüm
    için, ne olur ne olmaz diye, yanıma çokça para aldım.
    Akşam Hacı Raşit'in lokantasına gittik.
    Bekir Hoca yine oruçluydu, iftar saatinde besmele
    çekip bir yudum suyla orucunu bozduktan sonra çorbaya girişti. Ben sözüm ona bir ızgara köfte yedim.
    Garsona,
    - Komposto getir diye elimle içine votka koymasını
    işaret ederek göz kırptım.
    Votkalı komposto geldi, kaşığı çaldım.
    Bekir Hoca çorba içiyor, ben komposto...

    Bekir Hoca bir çorba daha içti.
    Ben kendime bir komposto daha ısmarladım.
    İkinci çorbayı içtikten sonra hoca, taskebabı istedi.
    Ben üçüncü kompostoyu içiyorum.

    Yavaş yavaş kafamı bulmaya başlamıştım ki,
    Kırık Ali yanında üç kopukla lokantadan içeri girdi.
    Eyvah, şimdi bir rezalet çıkaracak.
    Kırık Ali'nin girdiği yerde çıngar çıkarmadığı görülmemiş.
    Kırık Ali, Bekir Hoca'yi görünce, birden koşup
    hocanın eline varmaz mı!
    Bekir Hoca'nın elini öpüp,
    - Duan sayesinde Hoca efendi inşallah bizim gibi
    günahkârlar da Hak yoluna girer... dedi.

    Bekir hoca, bu sözlerden çok duygulanıp,
    - Berhudar ol evlat, buyur, otur... dedi.
    Kırık Ali ile yanındaki üç serseri, lokantaya içmeye
    geldiklerinden Bekir Hoca'nın yanında oturmak
    istemedilerse de hoca onları zorla bizim masaya oturttu.
    Ben o sırada votka karıştırılmış dördüncü
    kompostoyu kaşıklıyordum.
    Bekir Hoca da karnıyarık yemekteydi.

    Bekir Hoca onlara,
    - Siz ne yiyeceksiniz? dedi.
    Birbirlerine baktılar.
    Kırık Ali istemiye istemiye,
    - Çorba içelim, dedi.
    Kırık Ali akşamları hiç çorba içmiş değil.
    Bekir Hoca karnıyarıktan sonra yoğurtlu ıspanak, sonra köfte yedi. Ondan sonra da pilav istedi.
    Pilavı yerken,
    - Senin içtiğin nedir, hoşaf mı, diye bana sordu.
    - Evet, Bekir efendi amca, hoşaf... dedim.
    Garsona,
    - Bu hoşaftan bana da getir! diye seslendi,
    getirilen kompostodan üç kaşık aldıktan sonra,
    - Oooh, pek de güzelmiş. Bir hoş lezzeti var... deyince,
    garsonun ona da votkalı komposto getirdiğini anladım.
    Bekir Hoca ağzını şapırdatarak kompostoyu
    içtikten sonra, garsona,
    - Evlat, bir hoşaf daha getir, pek nefis olmuş. dedi.

    Hemen mutfağa koşup, içine votka koymamalarını söyledim. Votkasız komposto geldi.
    Bekir Hoca bir kaşık alıp yüzünü buruşturdu, garsonu çağırıp,
    - Bu deminkinden değil, dedi, bunu götür oğlum.
    Deminki hoşaftan getir!
    Artık olan olmuştu. Bekir Hoca'ya votkalı komposto geldi.
    Pilavla üç kâse votkalı komposto içtikten sonra
    arkadan börek istedi.
    - Börek kuru gitmiyor, bir hoşaf daha getirsinler... dedi.
    Kırık Ali,
    - Hocam, bugün camide va'zetmişsiniz, bilip gelemedik.
    Velakin başkalarından duyduk.
    Biz günahkârlar... derken, Bekir Hoca sözü alıp,
    - inşallah hidayete erişirsiniz... dedi.
    Garsondan bir hoşaf daha istedi, içerken,
    - Ooooh, aşçıbaşımn ölmüşlerinin canına değsin,
    pek leziz, pek nefis... Hiç böyle hoşaf içmemiştim... diyordu.


    Yavaş yavaş gözleri dönmeye, baygın baygın bakmaya başladı. Peltek peltek konuşuyor, dili dolanıyordu.
    - Bir hoşaf daha getir evlat! diye garsona seslendi.
    Sekizinci kompostoyu içiyordu.
    Baktım Bekir Hoca iyice sarhoşlamış.
    Onu idare edebilmek için ben votkalı kompostodan vazgeçtim.

    Kırık Ali ile üç kopuk arkadaşının, rakı içemedikleri için
    canları sıkılıyor, amca Hoca'ya da bişey söyliyemiyorlardı. Çorbalarından biriki kaşık alıp durmuşlardı.
    Kırık Ali, cıgara paketini Bekir Hoca'ya uzattı.
    - Hocam, buyurmaz mısınız? dedi.
    Bekir Hoca dili dolanarak,
    - Ben cıgara içmem, velakin burada içmek vacip oldu.
    Anladım ki, bana hürmetinizden sizler de içmiyeceksiniz.
    Onun için tellendirelim bakalım da, siz de rahat rahat için... dedi.
    Cıgarayı tellendirince,
    - Hoşaf pek güzelmiş, bir tane daha getirsinler! dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırdım.
    Bir kâse daha içerse büsbütün sarhoşlayacak,
    yollarda yıkılacaktı. "Bekir Hoca'yı içirtip baştan çıkarmış"
    diye adım çıkarsa, babam beni eve almaz,
    bir daha buralarda duramam...

    Garsonun kulağına,
    - Bir daha hoşaf isterse kalmadı dersin... dedim.
    Bekir Hoca hem votkalı kompostoyu kaşıklıyor,
    hem va'zedi-yordu:
    - Şarabı içersiniz, rakıyı içersiniz, kötü yola gider,
    zina edersiniz, günaha girersiniz, sonra da cennet istersiniz...
    Naaa! Alırsınız cenneti!...

    Irz ehline kem gözle bakarsınız, helale haram,
    doğru işe hile katarsınız, sonra da cennet ararsınız.
    Naaa, alırsınız cenneti!..

    Kırık Ali'ye baktım, Bekir Hoca'nın karşısında
    büzülmüş de büzülmüş, teşbih böceğine dönmüş...
    Bekir Hoca,
    - Bu hoşaftan getir oğlum! diye bağırdı.
    Garson,
    - Kalmadı hoca efendi, dedi.
    Demesiyle kızılca kıyamet koptu.
    Bekir Hoca yumruğunu masaya vurunca sıçrayan
    tabakları çanakları, kaşıklan yere savurup, allan korusun,
    - Haaaayt!... diye bir nağra savurdu ki,
    lokantayı dolduran müşterilerin ellerinden çatallar, kadehler düştü.

    Bekir Hoca,
    - Hoşaf isterim!... Yok ne demek?
    Bekir Hoca hoşaf ister de yok mu denir, bre zındıklar!., diye kükreyince baktım hoca gövdesiyle ileri atılmış,
    masaları devirip koca lokantayı dümdüz edecek,
    - Aman Bekir efendi amca, hele dur, hele dur!...
    Sen tek hoşaf iste, şimdi yaratırız!.. diye sakalını
    okşaya okşaya yerine oturttum.
    Önüne kâseyle kompostoyu koşuşturduk.
    Bekir Hoca kaşığı fırlatıp attı, kâseyi ağzına dikti.
    Komposto suları sakallarından ensesine, göğsüne süzülürken,
    - Oooh!... Cana can katıyor. Çok şükür!., diyerek geğirdi.
    - Doldur bir daha! diye bağırdı.

    Sakalları aslan yelesine dönmüştü.
    Nasıl olduysa birden Kırık Ali'ye döndü.
    Sen kimsin bakayım, adın ne?
    - Ali...
    - Hı... Yoksa sen? Ali denilen... Öyle mi?...
    Kırık Ali boynunu büktü. Bekir Hoca kükredi:
    - Ulan Kırık Ali... Kırık olmasan ne lazım gelirmiş, ulan it!..
    - Eyvah! Şimdi Kırık Ali bir azarsa, hoca moca demez,
    sakalından tuttuğu gibi bunu doğram doğram doğrar.

    Bekir Hoca nağra savurur gibi seslendi:
    - Ulan oğlum bu masaya, bakan yok mu?
    Heeeeeey Doldur şunu!..
    Bekir Hoca pusulayı şaşırdı.
    Benim korkum, olanları babamın duymasından.
    Bekir Hoca bir kâse daha votkalı kompostoyu içince
    gözleri fırfır dönmeye başladı.

    Hocanın sarhoşluğunun farkında olmayan Kırık Ali,
    - Müsaaden olursa kalkalım hoca efendi, bize izin ver! dedi.
    Vara demiyeydi.
    Bekir Hoca'dır bu, yakasına bir yapışmasıyla
    Kırık Ali'yi sandalyeye çökertti:
    - Sen misin ulan bu millete medet Allah dedirten? Bana bak...
    Ben kınk mınk dinlemem... Ben adamın...
    Hoca bar bar bağınyor. Karşı masada oturanlardan biri,
    demek Bekir Hoca'yı tanımazmış.
    - Sakalından utan, ayıptır yahu! demesin mi!
    Vay vay vay... Hoca bir azdı, zaptolunur gibi değil.
    Beşon kişi birden Hocanın önünde duramıyoruz.
    Kırık Ali'yi görsen, Bekir Hoca'nın eline ayağına varmış, yalvarıyor:
    - Aman hocam, etme hocam, eyleme hocam...
    Bekir Hoca göbeğine çarpanı deviriyor.
    Maşallah koçbaşı gibi göbeği var. Kırık Ali ile onun üç kopuğu,
    iki garson, bir de ben, Bekir Hoca'yı güç bela lokantadan
    sokağa çıkardık. Hoca bir o yana yıkılıyor, bir bu yana sallanıyor.

    Koluna girmesek düşecek...
    - Ulan Kmk!
    - Buyur Hocam!
    - Bu memleketin en azılı kabadayısı sen misin?
    - Sayende haddimiz olmıyarak...
    - Ulan ben kabadayıların...
    - Yaparsın Hocam...
    - Buralarda meyhane yok mu?
    - Hocam, bizi imtihandan geçiriyorsun besbelli...
    Yanımızda sen varken...
    - Düş önüme, çabuk meyhaneyi göster!..
    Demesiyle, boşluğuna bir dirsek atıp, Kırık Ali'yi
    beş metre i-leri savurdu. Kırık Ali,
    - Şurada Hocam! dedi.
    -Düş önüme!..
    Meyhaneden girdik...
    Bekir Hoca, yer gök inleten bir nağra savurup,
    - Bre kafirler! diye haykırdı, yarın kıyamet günü
    ne hesap vereceksiniz? Bu zıkkımı içersiniz, bir de cennet istersiniz. Naaa A-lırsınız cenneti!!

    Yalvar yakar düşmüşüz eline eteğine:
    - Etme hocam... Aman hocam!..
    Meyhanedekiler hocayı sakalından sürükleyecekler ama,
    Kırık Ali'nin korkusundan seslerini çıkaramıyorlar.
    Hoca'yı zorla bir masaya oturttuk.
    Biz bu halle babamın evine gidersek, babam beni
    evlatlıktan reddeder. Oldu olacak dedim,
    Bekir Hoca'yı iyice içirip sızdırmalı da salla sırt
    eve götürüp babama duyurmadan yatağa atmalı.

    - Bekir efendi amca, hoşaf içer misin?
    -Gelsin!..
    Meyhanede hoşaf da yokmuş, vişne suyu varmış.
    Bir şişe vişne suyuna votkayı, likörü boca edip verdik.
    Hoca bir dikişte bitirdi.
    - Bir daha Hoca?
    - Gelsin...
    Dayadık önüne... Onu da içince Bekir Hoca,
    parmaklarını masaya vurarak bir türkü tutturdu;
    yanık, gevrek bir sesi var.

    Krık Ali kulağıma eğilip yavaşça,
    - Arkadaş, dedi. Bundaki hal, hocalık hali değil.
    Hiç beğenmedim. Ne iştir bu?
    - Sorma Kırık, bir iştir oldu.
    Aman zom edip sızdırmanın yolu...
    Kırık Ali, esrarı doldurup bir cıgara sardı,
    - Buyur Hocam! dedi. Hoca,
    - İçmem! dedi. Kırık Ali,
    - Huzurunuzda bizim içmemiz saygısızlık ve de caiz değil, dedi; hicap ederiz. Sen tüttür ki Hocam, bize de izin çıksın.
    Bekir Hoca esrarlı cıgarayı aldı.
    Ben hemen cıgarasını ateşledim. Hoca esrarı, likörü,
    votkayı çekiyor, mini mini türküler mırıldanıyor.
    Velakin uyumak, sızmak şöyle dursun, içtikçe azıyor.
    O gece onun içtiği votka kadar suyu bir manda içemez.

    - Ulan ben adamın... diye bağırdıkça Kmk Ali,
    - Eyvallah hocam... diyor.
    Esrar, Hoca'ya iyice dokunup da,
    - Buranın avrat pazarı nere? diye bağırmaz mı!
    - Aman hoca burada öyle yer bulunmaz...
    - Yıkıl... Dürzüler Siz bizi hoca kisvesinde görüp
    de yol yordam bilmez mi sandınız?
    Düşün önüme...
    Bize bu gece hafiften sedalar gelir, içimize nur doğdu.

    Kırık Ali savuşacak olduysa da, Bekir Hoca fark edip
    kolundan tuttu:
    - Bu memleketin kârhanesi neresi?..
    Kurtuluş yok, çıktık yola. Hoca başladı türküye.
    - Siz de söyleyin! dedi.
    Uyduk Hocaya... Herkes bize bakar, rezillik...
    Dediği yere vardık.
    Kadınlar Kırık Ali'yi görünce korkudan titreyerek,
    - Buyur ağam... dediler.
    Bekir Hoca bunları yandan çok çıplak görmesiyle,
    - Tuuu size!., diye gürledi, bre Allah'tan korkmazlar!
    Türlü menhiyatı işler, fuhuş yapar, günah içinde yüzer,
    sonra da cenneti istersiniz. Naaa!.. Alırsınız cenneti.

    Kadınlar korktular büsbütün. Hocayı bir koltuğa yıktık.
    - Bekir efendi amca hoşaf içer misiniz?
    - Gelsin!...
    Bu kez bir şişe vişneli gazoza bir şişe de saf ispirtoyu katıp verdik. Bir dikişte içti,
    - Elhamdülillah... dedi.
    - Çabuk Hoca efendiye bir kahve yapın!.
    Kırık Ali, kahvenin içine bir topak afyonu koydu ki,
    hoca içip uyuşsun... Ne uyuşması, Hoca afyonlu kahveyi içince
    bir azdı ki, bıçağı gören camus bile böyle olmaz.
    Kırık Ali pek şaştı,
    -Arkadaş, bu topak afyon bir bölük eşkıya askerini uyutur,
    bu ne iş?.. Allanın bir hikmeti... dedi.

    Bekir Hoca, evsahibi kadını çağırıp,
    - Boyunuzca günah işlersiniz hatun! dedi. Kadın,
    - Allah affetsin, işleriz Hocam, dedi.
    - Peki nasıl işlersiniz?
    Kadın utandı. Sustu. Bekir Hoca bir daha gürledi:
    - Söylen, nasıl işlersiniz?
    - Erkek gelir, muhabbet ederiz.
    - Edin de görelim!., işlediğiniz günahı görmemiz gerek...
    Kadının biri def aldı eline, biri şarkıya oturdu,
    biri de biraz daha soyunup çiftetelliye başladı.
    Hoca'ya bir kâse hoşaf sunuldu.
    Bekir Hoca'dır bu.
    - Yar, yar... Medet hey! diye ortaya fırlamaz mı!
    Bekir Hoca, o iri gövdesiyle göbek attıkça, evin tavanı,
    döşemesi sallanıyor. Oyuncu kadın da coştu.
    - Aman Hocam yavaştan, polisler basacak!.
    - Polislerin de...
    - Duyulur hocam...
    - Duyanların da...
    Hocaya kâseyle, bardakla, maşrapayla votkalı,
    alkollü hoşaf sunuluyor.
    Bekir Hoca bunları bir dikişte bitirip, yeniden oyuna giriyor.
    - Hocam bir kahve?
    - Gelsin...
    - Afyonlu kahveyi dayıyoruz.
    - Hocam bir cıgara?
    - Gelsin...
    Esrarlı cıgarayı dayıyoruz.
    - Hocam hoşaf
    - Gelsin...
    Votkalı, ispirtolu, likörlü şurubu, şerbeti dayıyoruz.
    Uyuşup kalacağına büsbütün azıtıyor.
    Artık azgınlığının nereye vardığını anlatamam...

    Gün ışırken evden çıktık, ama Bekir Hoca susmaz.
    - He heeeyt!.. diye nağralar vurdukça pencereleri açanlar
    bize bakıyor. Bekçiler, polisler varsa da, Kırık Ali'yi görünce
    köşe başlarına sinip kendilerini gizleyerek bizi
    görmezden geliyorlar.

    Bizim eve varırken, Bekir Hoca artık iyice azdı,
    Kırık Ali'ye ana avrat girişti. Kırık Ali yalvarır:
    - Kurbanın olsun Kırık, etme Hocam...
    Bekir Hoca söz anlar gibi değil.
    Derken Kırık Ali'nin tepesi atıp da hışım gibi bıçağı çekmez mi! Vay bre aman, sen o Bekir Hoca'yi bir görsen arkadaş,
    herif bıçağı görünce, bir ejderha kesilip de o göbeği ile
    bıçağın sivrisine yürümesin mi?

    Kırık Ali'yi dersen,
    - Ben böyle bir namussuz görmedim, imdat!.,
    diye kaçmaya başladı.
    Bekir Hoca bunu ayağından yakalayınca çaldı yere,
    vurdu yere, bindi hümüğüne...
    - Ulan ben seni öldürsem ne lazım gelir?..
    Memleket bir mikroptan temizlenir!
    diye bağırıp biniyor tepesine,
    Bıçağı da kaptı Kırık Ali'nin elinden.
    - Ulan ben şimdi bunu senin nerene soksam?
    - Etme hocam, eyleme hocam... Ocağına düştük...
    Kırık Ali nasılsa bunun altından sıyrılıp,
    tabanları yağladı, üç kopuğu da arkasından... Kaçıp kurtuldular.

    Bekir Hoca'nın göğsü kalaycı körüğü gibi inip kalkıyor.
    Hoca'yı eve soktum, arkasından iteleyerek odadan içeri tıkıp, öylece yatağa attım. Döşeğe düşünce sesi kesildi şükür.
    İki gün öylece uyuya kaldı,
    iki gün, iki gece horultusu mahalleyi tuttu.

    Kırık Ali'ye gelince...
    Memleketi titretmiş bir Kırık Ali olup da, elin günün
    içinde bir Bekir Hocadan dayak yemesiyle, arkadaşlarına,
    - Artık bize gurbet göründü, bu memleket haram...
    Biz Hocaya saygımızdan içmedik.
    Yoksa iki kadeh patlatsaydık bu iş böyle olmazdı ya...
    Hoca, içkinin kuvvetine bizi kötüye düşürdü.
    Raconumuz çok kötübozuldu. Eyvallah... demiş, gitmiş.
    Gidiş o gidiş...

    Olan biten rezilliği babama duyurmadık.
    Ertesi gün öğleye doğru,
    - Kalkamadığına bakılırsa Bekir Hoca ya hasta, ya istihareye vardı, aman gürültü etmeyin... diye babam evde çıt çıkartmadı.
    Bekir Hoca iki gün sonra uyandı, yüzünün rengi nuru kaçmış...

    - Mahallemizin yaşlıları gelip Bekir Hoca'ya,
    - Kırık Ali kaçmış sayende hocam, bir beladan kurtulduk... dediler.
    Bekir Hoca, sakalını sıvazladı,
    - Biz onu iman kuvvetine kaçırdık... dedi.
    Bekir Hoca dünyanın duasını aldı.

    O gün bugün babam benim tutumumu beğenmezse,
    - Acep Bekir Hoca'yı bir çağırsak mı ki... der.
    Ben de korkumdan, o akşam yemeğini evde,
    babamla sofrada yerim.
    Benim bildiğim budur arkadaş, hiçbir zaman
    dinsizin hakkından imansız gelemez.
    Yedi düvel'in başedemediği Kırık Ali'nin,
    bir Bekir Hoca iman kuvvetine, hakkından geldi.
    Aziz Nesin
    Biz Adam Olmayız - Sizin Memlekette Eşek yok mu?
  • Ona Odesa limanında rasladım. Tıknaz, sağlam yapılı bedeni, biçimli bir sakalla çevrelenmiş Doğulu yüzüyle üç gün dikkatimi çekip durdu. İkide bir gözüme çarpıyordu. Bastonunun sapını emerek saatlerce rıhtımın granitleri üstünde durduğunu; kara, badem gözleriyle üzgün üzgün limanın kirli sularını seyrettiğini görüyordum. Günde belki on kez salına salına geçip giderdi önümden. Kimdi o? Uzaktan gözetlemeye başladım. O da sanki beni büsbütün ayartmak için, gittikçe daha sık çıkıyordu karşıma. Öyle ki; kareli, parlak bir kumaştan yapılmış şık elbisesini, kara şapkasını, tembel yürüyüşünü, can sıkıcı, alık bakışlarını ne kadar uzaktan olursa olsun bir görüşte tanımaya başlamıştım artık. Vapur ve lokomotif düdüklerinin, zincir şakırtılarının, işçilerin bağırıp çağırmalarının birbirine karıştığı; insanı serseme çeviren, kudurmuşçasına sinirli bir kalabalığın kaynaştığı bu limanda onun varlığına bir anlam veremiyordum. İnsanlar kaygılı ve yorgundu. Kan ter içinde sağa sola koşuyor, bağrışıyor, küfürleşiyorlardı. Bu ölesiye mahzun yüzlü tuhaf adam ise, kendisinden başka hiçbir şey umurunda değilmişçesine, çalışan insanların arasında tembel tembel gezinip duruyordu.

    Dördüncü gün öğle yemeği sırasında ansızın yine gözüme çarptı. Artık bir yolunu bulup onun kim olduğunu öğrenmeye karar verdim. Yakında bir yere oturup ekmekle karpuz yerken gözlerimi ondan ayırmıyor, laf açmak için uygun bir fırsat kolluyordum.
    O, çay sandıklarına yaslanmış, kaygısız gözlerle çevreye bakınıyor; parmaklarını flavta çalar gibi bastonunun üzerinde dolaştırıyordu.
    Benim gibi sırtında bir yük semeri, kömür taşımaktan kapkara kesilmiş, paçavralar içinde bir adamın, bir züppeyle lafa girmesi kolay değildi. Fakat birdenbire, onun da gözlerini hiç ayırmadan bana baktığını fark edip irkildim. Sevimsiz, arsız, hayvanca bir ışıltı vardı bu gözlerde. Günlerdir ilgimi çeken adamın aç olduğunu anladım, dört bir yana şöyle bir baktıktan sonra, usulca:
    – Yemek ister misiniz? diye sordum.
    Titredi. Sağlam, beyaz dişlerini aç bir kurt gibi göstererek kuşkuyla çevresine bakındı.

    Kimsenin bizimle ilgilendiği yoktu. O zaman ona bir parça buğday ekmeğiyle karpuzun yarısını uzattım. Onları elimden kaparcasına almasıyla gidip sandık yığınlarının arasına oturması bir oldu. Arada bir başını görüyordum. Şapkası ensesine kaykılmış; esmer, terli alnı ortaya çıkmıştı. Yüzü geniş bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Yiyeceğini hırsla atıştırırken nedense arada bir göz kırpıyordu bana. Biraz beklemesini işaret edip et almaya gittim; getirip verdim; züppeyi yabancı bakışlardan iyice gizleyecek biçimde sandıkların yanında durdum. O zamana kadar önünden yiyeceğini kapacaklarmış gibi çevresini yırtıcı bakışlarla süzerek lokmalarını çiğnemeden yutarken, şimdi biraz yatışmıştı. Fakat yine öyle bir hırsla ve çabuklukla atıştırıyordu ki, bu aç adama bakmayı içim götürmediğinden sırtımı döndüm ona.

    – Teşekkür! Çok teşekkür!
    Tutup omuzlarımı sarstı. Elimi yakalayıp sıktı, hızlı hızlı salladı.
    Beş dakika içinde de hikâyesini anlatıvermişti.

    Gürcü prensi Şakro Ptadze’ymiş bu. Kutayisli zengin bir derebeyinin tek oğluymuş. Transkafkasya istasyonlarının birinde memur olarak çalışıyor, bir arkadaşıyla oturuyormuş. Bu arkadaş günün birinde Prens Şakro’nun paraları ve değerli eşyalarıyla birlikte gözden kaybolmuş. Prens de onun peşine düşmüş. Nasılsa Batum’a bilet aldığını öğrenip o da doğru oraya gitmiş. Fakat Batum’a varınca arkadaşın Odesa’ya gittiğini anlaşılmış. Prens Şakro burada Vano Svanidze adında, (yine yaşıtı ve arkadaşı olan, fakat kendisine benzemeyen) bir berberin pasaportunu alarak Odesa’nın yolunu tutmuş. Odesa polisine hırsızlığı haber vermiş. Ona hırsızı bulacaklarını söz vermişler. İşte iki haftadır bekliyormuş. Bu arada parası tükenmiş, ağzına da iki gündür bir lokma yiyecek girmemiş.

    İçine küfürler karıştırdığı hikâyesini dinlerken ona bakıyor, anlattıklarına inanıyordum. Acımıştım bu çocuğa. (Yirmi yaşında gösteriyordu ya, saflığına bakarak insan daha da küçük olduğunu düşünebilirdi.) Hırsız arkadaşa nasıl da inandığı aklına geldikçe öfkeleniyor; çalınan eşyalar bulunmazsa, çok sert bir adam olan babasının onu hiç kuşkusuz “hançeriyle kıtır kıtır keseceğini” söylüyordu. Bu çocuğa yardım etmezsem açgözlü kentin onu yutacağını düşünüyordum. Serseriler sınıfını kalabalıklaştıran olayların kimi zaman ne kadar önemsiz şeyler olduğunu biliyordum çünkü. Prens Şakro’nun, saygıdeğer olduğu halde saygı görmeyen bu toplumsal tabakaya düşmek için bütün şanslara sahip olduğu da açıkça görülüyordu. İçimde ona yardım etmek isteği uyandı. Gidip emniyet amirliğinden bir pasaport çıkarmasını önerdiğimde şaşaladı; gitmeyeceğini söyledi. Neden? Meğer kaldığı odanın parasını ödememiş. Üstelik parayı istemeye geldiklerinde adamın birini yumruklamış. Bu yüzden saklanıyormuş şimdi; ödemediği parayla attığı yumruklar için de polisin kendisine teşekkür etmeyeceğini pekâlâ biliyormuş. Sonra attığı yumrukların sayısı da tam olarak aklında değilmiş doğrusu…

    Durum gittikçe karışıyordu. Çalışıp onu Batum’a götürecek kadar para kazanmaya karar verdim. Fakat, ne yazık ki uzun süreceğe benziyordu bu iş. Çünkü aç kalan Şakro bir oturuşta üç kişilik, hatta daha çok yemeği silip süpürüyordu.

    “Açların” akını yüzünden limanda gündelikler çok düşüktü o sırada. Seksen kapiklik kazancımın altmış kapiği ikimizin yiyeceğine ancak yetiyordu. Zaten prensle karşılaşmadan önce de Kırım’a gitmek istediğimden, Odesa’da uzun süre kalmak niyetinde değildim. Bunun için prense, yürüyerek yola çıkmayı önerdim. Yanına bir yol arkadaşı bulamazsam Tiflis’e kadar kendim götürecektim onu. Bulursam ayrılacaktık.
    Prens ince potinlerine, şapkasına, pantolonuna baktı; ceketiyle oynadı; düşündü, taşındı; birkaç kez içini çekti, sonunda razı oldu. Böylece, Odesa’dan Tiftis’e doğru yola koyulduk.

    II

    Kerson’a vardığımızda yol arkadaşımı tanıyordum artık. Çok az gelişmiş, ilkel bir insandı. Tokken neşeli, açken neşesizdi. Güçlü, sevimli bir hayvandan farksızdı.

    Yol boyunca, Kafkasya, Gürcü prenslerinin yaşayışları, eğlenceleri, köylülerle ilişkileri üzerine hikâyeler anlatıp durdu. Kendilerine özgü bir güzellikleri olan, ilginç hikâyelerdi… Fakat insan, anlatıcıları hesabına hiç de iyi bir sonuç çıkarmıyordu bunlardan. İşte hikâyelerden biri:

    Zengin bir prens, komşularını yemeğe çağırmış bir gün. Şaraplar içilmiş; çörekler, şaşlıklar, lavaşlar, pilavlar yenmiş. Prens yemekten sonra konuklarını tavlaya götürmüş. Atlar eyerlenmiş. Ev sahibi kendine en iyi atı seçip tarla boyunca dört nala sürmüş. Yaman bir atmış bu! Konuklar hayvanın gösterişini, hızını övmüşler. Prens bir daha dört nala kaldırmış onu. Fakat tam bu sırada beyaz atlı bir köylü ortaya çıkıp prensi geride bırakmış. Üstelik bir de kurumlu kurumlu gülüyormuş… Konukların karşısında küçük düşen prens, kaşlarını çatmış; köylüye yanına gelmesini işaret edip bir kılıç vuruşuyla kafasını gövdesinden ayırmış adamın; atın kulağına da bir kurşun sıktıktan sonra gidip hükümete teslim olmuş. Prensi kalebentliğe mahkûm etmişler… Şakro, prense acır gibiydi. Bunun yanlış olduğunu anlatmaya çalıştığımda, çok bilmiş bir tavırla:
    – Prensler az, köylüler çoktur, dedi. Bir köylü yüzünden bir prens cezalandırılmaz. Köylü nedir? İşte! (Bir

    toprak keseği gösterdi.) Ya prens? O bir yıldızdır!
    Tartıştık. Şakro öfkelendi. Böyle zamanlarda bir kurt gibi dişlerini gösteriyor, yüz çizgileri keskinleşiyordu.
    – Sus Maksim! Sen Kafkasya hayatını bilmezsin!

    Sözlerim onun yalınlığı karşısında etkisiz kalıyor, bana göre çok açık olan şeyler ona gülünç geliyordu. Haklı kanıtlarımla onu bir çıkmaza soktuğum zamanlardaysa, düşünecek yerde, şöyle deyip için içinden çıkıveriyordu:
    – Kafkasya’ya git, orada yaşa. Söylediklerimin doğru olduğunu göreceksin. Herkes nasıl davranıyorsa, öyle
    davranmak gerekir. Binlerce kişinin ak dediğine sen kara diyorsan ne diye sana inanayım?

    O zaman, aklı hayatın yasalarından başka şeye ermeyen bir insana sözcüklerle değil, olgularla karşı çıkmak gerektiğini anlayarak susuyordum. Ben susunca Şakro daha da coşuyor; vahşi bir güzellikle, ateşle, canlılıkla dolu Kafkas hayatını ballandıra ballandıra anlatmaya koyuluyordu. Bu öyküler bir yandan beni sarıyor, bir yandan da acımasızlıkları, zenginliğe ve kaba kuvvete tapmalarıyla tepemi attırıyorlardı. Şakro’ya bir keresinde İsa öğretisini bilip bilmediğini sordum.
    Omuzlarını silkerek:
    – Elbette biliyorum! diye kestirip attı.

    Fakat az sonra, bildiği şeyin şu kadarcık olduğu ortaya çıktı: İsa adında biri, Yahudilerin yasalarına karşı çıkmış. Yahudiler onu haça germişler. Fakat İsa aynı zamanda Tanrı olduğundan, haçın üzerinde ölmemiş, göğe uçmuş, oradan insanlara yeni bir hayat yasası göndermiş…
    – Nasıl bir yasa bu? diye sordum.
    Yüzüme eğlenir gibi şaşkın şaşkın bakarak:

    – Sen Hıristiyan mısın? diye sordu. Güzel! Ben de Hıristiyanım. Yeryüzünde hemen hemen herkes Hıristiyan. Peki, bana sorduğun şey nedir? Herkesin nasıl yaşadığını görmüyor musun?.. İşte İsa’nın yasası budur.
    Ben coşarak ona İsa’nın hayatını anlatmaya koyuldum. Sözlerimi önce ilgiyle dinlerken yavaş yavaş dikkati
    dağıldı, az sonra da esnemeye başladı.

    Bunu görünce, yeniden aklına seslenmeyi denedim. Bilimin, yardımlaşmanın, yasaların yararlarından söz edeyim dedim. Fakat söylediğim her şey onun hayat anlayışı karşısında taştan bir duvara çarpmışcasına tuzla buz oluyordu.
    – Güçlü olan kendi yasasını kendi yapar! Onun bilgiye ihtiyacı yoktur; gözü görmese de yolunu bulur!
    Prens Şakro böyle söyleyerek tembel tembel karşı çıkıyordu bana.

    Kendine bir güveni vardı. Bu ona saygı duymamı sağlıyordu. Fakat o kadar vahşi ve merhametsizdi ki, içimde kimi zaman bir nefretin alevlendiğini hissediyordum. Buna karşın yine de onunla bir noktada anlaşacağımıza olan inancımı yitirmiyordum.

    Perekop’u geçmiş, Yayla’ya doğru ilerliyorduk. Ben hayalimden Kırım’ın güney kıyılarını geçirirken, prens suratını asmış, dişlerinin arasından tuhaf şarkılar mırıldanıyordu. Paramız suyunu ekmişti. Bir kazanç kapısı da görünmüyordu şimdilik. Bir an önce Feodosya’ya varmaya çalışıyorduk. O sırada rıhtım yapımına başlanmıştı orada.

    Prens, kendisinin de çalışacağını, para kazanıp gemiyle Batum’a gideceğimizi söylüyordu. Batum’da çok tanıdığı varmış. Bana kapıcılık ya da bekçilik gibi bir iş bulacakmış. Omuzlarıma vuruyor, ağzını şapırdata şapırdata benim için düşündüğü güzel şeyleri anlatıyordu:

    – Öyle bir hayat kuracağım ki sana! Cık, cık! Canın şarap mı çekti? İstediğin kadar iç! Koyun eti mi? Ye yiyebildiğin kadar! Tombul bir Gürcü kızıyla evlenirsin! Cık, cık, cık!.. Sana çörek pişirir, çocuk doğurur, hem de bir sürü çocuk! Cık, cık cık!..

    Bu “cık cık”lar da neyin nesiydi? Önce şaşırdım, sonra sinirime dokundu, en sonunda da fena halde sıkılmaya başladım. Rusya’da domuz çağırmak için çıkarırlar bu sesi. Kafkasya’daysa hem hayranlıklarını, hem üzüntülerini, hem sevinçlerini, hem de acılarını belirtiyorlardı bununla.
    Şakro’nun şık elbisesi üstünden dökülmeye başlamış, potinleri parça parça olmuştu. Bastonuyla şapkasını

    Kerson’da satmıştık. Şapka yerine eski bir trenci kasketi satın almıştı kendine.
    Onu ilk giyişinde kulaklarına kadar geçirmiş, bana dönerek:
    – Nasıl? diye sormuştu, yakıştı mı?

    III

    İşte Kırım’dayız. Simferopol’ü geçip Yalta’ya yöneldik.

    Ben dilsiz bir hayranlık içinde, denizle bezenmiş bu güzel toprak parçasını seyrediyordum. Prens acı acı içini çekiyor, üzgün bakışlarını çevrede geziriyor, boş midesinin feryadını birtakım tuhaf yemişlerle bastırmaya çalışıyordu. Bu çabası çoğu zaman kötü sonuç verince de iğneleyici bir alayla:
    – Şimdi içim dışıma çıkarsa, yola nasıl devam ederim? Ha? Söylesene, nasıl? diye soruyordu.

    İki gün çalışıp bir gün yürüyerek oldukça ağır ilerliyorduk. Şakro’nun karnı doymak bilmediği için boğazından artırıp üstüne bir şey alamıyordum. Elbise olarak renk renk yamalarla şöyle böyle tutturulmuş bir paçavra yığını kalmıştı sırtında.
    Bir gün bir Kazak köyünde, bin güçlükle ve gizlice biriktirdiğim beş rubleyi çıkınımdan aşırdı; akşam üstü zil zurna sarhoş, yanında da iri bir Kazak karısıyla, o sırada çalıştığım bostana çıkıp geldi.
    Kadın:
    – Merhaba melun kâfir! diye selamladı beni.
    Bu sıfatı hak etmek için ne yaptığımı sorduğumda, Kazak karısı kurula kurula şöyle karşılık verdi:
    – Çünkü, şeytan herif, bu delikanlının kadınları sevmesine engel oluyormuşsun! Yasaların izin verdiği şeyi sen nasıl yasaklarsın?.. Melun!
    Şakro kadının yanında duruyor, başıyla onaylıyordu onu. Fitil gibiydi. İkide bir düşecekmiş gibi sendeliyordu.

    Alt dudağını sarkıtmış; bulanık, anlamsız bakışlarını yüzüme dikmişti. Ben hayretle onlara bakıyordum.
    Dev anası:
    – Hey, ne diye gözlerini belertiyorsun? diye bağırdı. Çık bakalım çocuğun parasını!
    Ben büsbütün şaşırarak:
    – Ne parası? diye sordum.
    – Çık parayı! Yoksa karakolu boylarsın! Ondan Odesa’da arakladığın yüz elli rubleyi sökül bakalım!

    Bakakaldım. Şeytan karı sarhoş kafayla gerçekten de yapmaya kalkarsa dediğini, çok kötü olurdu. Yabancılara karşı zaten sert davranan karakol komutanı tutuklayıverirdi bizi. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını! İyisi mi, alttan alayım dedim. Neden sonra, üç şişe şarabın da yardımıyla şöyle böyle yatıştırabildim onu. Kadın toprağa, karpuzların arasına yuvarlanıp sızdı. Ben de Şakro’yu yatırdım. Ertesi sabah erkenden, kadını karpuzlarla başbaşa bırakarak köyden ayrıldık.
    Şakro, bir gün önceki sarhoşluktan yarı hastaydı. Ekşi, şiş bir suratla ikide bir tükürüyor, güçlükle soluk alıyordu. Bir iki kez konuşturmak istedimse de oralı olmadı. Kafasını koyun gibi sallamakla yetindi.

    Dar bir keçiyolunda ilerliyorduk. Küçük, kırmızı kertenkeleler kaçıp gidiyordu ayaklarımızın altından. Doğa, insana uyku veren tuhaf bir sessizlik içindeydi. Gökyüzü ardımız sıra kara bulutlarla kaplanıyordu. Önümüz henüz aydınlıktı. Uzakta bir yerlerde gök gürüldüyor, homurtuları gitgide yaklaşıyordu. Yağmur damlalar halinde dökülmeye başladı. Otlar madeni bir sesle hışırdadı.

    Gizlenecek bir yer yoktu. Havanın karartısı arttı ve otların hışırtısı ürkütücü bir şekilde yükseldi. Gök gümbürdüyor, mavi bir ışıkla aydınlanan bulutlar sarsılıyordu. Yağmur seller gibi yağmaya, bomboş bozkırda yıldırımlar birbiri arkasına gürüldemeye başladı. Rüzgârın ve yağmurun şiddetinden otlar yere kapaklanmıştı. Her şey zangır zangır sarsılıyordu. Şimşekler göz kamaştırarak bulutları yırtıyordu… Onların mavi ışıltısında uzaktaki sıradağlar bir an için soğuk, gümüşümsü bir parlaklıkla görünüyor; sonra karanlık bir uçuruma yuvarlanmışcasına gözden siliniyorlardı. Her şey gürüldüyor, titriyor, bir ses kaynağı oluyordu. Tüm doğa sese gelmişti sanki. Gökyüzü ateşler saçarak kendini yeryüzünden yükselen tozlardan, alçaklıklardan arındırıyor; yeryüzü onun öfkesi karşısında dehşete düşmüşçesine sarsılıyordu.

    Şakro ürkmüş bir köpek gibi hırıldıyordu. Bense sevinç doluydum. Bozkır fırtınasının güçlü karanlık tablosu karşısında yücelmiş gibiydim. Bu olağanüstü kargaşa beni kendine çekiyor, ruhumda kahramanlık özlemleri uyandırıyordu…

    İçimde birdenbire, doğanın büyük korosuna katılmak, ruhumu dolduran coşkuyu bir şeylerle anlatmak isteği yükseldi. Gökyüzünü kucaklayan mavi alev, benim göğsümde yanıyordu sanki. Nasıl anlatabilirdim bu coşkuyu? Ansızın, sesimin olanca gücüyle bir şarkıya başladım. Gök gürüldüyor, şimşekler çakıyor, otlar hışırdıyor ve ben kendimi bütün bu seslerle tam bir uyum içinde hissederek şarkı söylüyordum… Aklımı kaçırmış gibiydim. Ama hoş görülebilirdi bu. Kendimden başkasına bir zararı yoktu çünkü. Denizde tayfun, bozkırda fırtına! Doğanın en müthiş olaylarıdır bunlar.

    Böylece, herhangi bir kimseyi tedirgin ettiğimi ya da birinin beni kınamaya kalkışacağını aklıma bile getirmeden bağırıp duruyordum. Fakat birdenbire bacaklarımdan yakalandığımı hissettim ve ister istemez bir su birikintisi içinde buldum kendimi…
    Şakro öfkeyle yüzüme bakıyordu.
    – Aklını mı kaçırdın? Ha? Kaçırmadın mı? Öyleyse sus! Bağırma! Yoksa gırtlağını parçalarım! Anlıyor musun?
    Şaşırmıştım. İlkin suçumun ne olduğunu sordum ona.
    – Korkutuyorsun beni! Anladın mı? Gök gürlüyor, Tanrı konuşuyor, sense bağırıyorsun… Düşüncen nedir?..
    Ona herkesin istediği zaman şarkı söylemek hakkına sahip olduğunu bildirdim.
    – Ben söylemek istemiyorum! diye kestirip attı.
    – İstemezsen söylemezsin!
    Sert bir sesle ve sözcüklerin üstüne basa basa:
    – Sen de söyleme! dedi.
    – Ya söylersem?
    Şakro öfkeyle:

    – Bana bak, dedi. Kendini ne sanıyorsun? Kimsin sen? Evin var mı? Anan var mı? Baban? Hısım akraban var mı? Toprağın? Şu yeryüzünde kimsin sen? Kendini insandan mı sayıyorsun? İnsan benim! Her şeyim var!.. (Elini göğsüne vurdu.) Beni bütün Kutayis, bütün Tiflis tanır!.. Anlıyor musun? Bana karşı gelme! Bana hizmet edersen karşılığını alırsın! Hem de on katıyla! Yapacak mısın bunu? Ha? Zorunlusun buna! Tanrının herkese karşılık beklemeden çalışmak emrettiğini söyleyen sendin! Oysa benden karşılığını alacaksın! Niye üzüyorsun beni? Akıl öğretmeye, gözümü korkutmaya çalışıyorsun! Senin gibi olmamı mı istiyorsun? İyi bir şey değil bu! Cık, cık, cık!.. Tövbe, tövbe!..

    Soluk soluğa konuşuyor, içini çekiyor, oflayıp pufluyordu. Ben, ağzım bir karış açık bakakalmıştım. Yol boyunca bana karşı içinde biriktirdiği bütün hoşnutsuzluklarını ve öfkelerini boşalttığı belliydi. Sözlerinin etkisini artırmak için parmağını göğsüme dayıyor, omuzlarımı sarsıyor, özellikle önemli yerlerde de bütün ağırlığıyla üstüme abanıyordu. Yağmur başımızdan aşağı seller gibi akıyor, gök aralıksız gümbürdüyor, Şakro sesini duyurmak için avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
    Durumun gülünçlüğü her şeyi bastırdı ve kahkahalarla gülmeye başladım…
    Şakro tükürüp öte yana döndü.

    VIII

    …Tiflis’e yaklaştıkça yol arkadaşımın durgunluğu artıyor, yüzü gitgide asılıyordu. Eski ablaklığı kalmayan bu kıpırtısız yüzde yeni bir şeyler belirmişti. Vladikafkas yakınlarında bir Çerkes köyüne uğrayıp mısır toplama işine girdik.

    Aşağı yukarı hiç Rusça bilmeyen, durmadan sataşıp bize kendi dillerinde söven Çerkeslerin arasında iki gün çalıştıktan sonra çevremizdeki düşmanlık çemberinden ürkerek köyden ayrıldık. On verst kadar uzaklaşmıştık ki, Şakro:
    – Artık çalışmaya paydos! Bunu satıp her şeyi alacağız! Bizi Tiflis’e kadar götürecek! Anlıyor musun? diye bağırarak koynundan bir tomar ipek kumaş çıkardı.

    üçü birden saldırıyordu. İki parmağımı ağzıma götürüp var gücümle ıslık çaldım. Hayvanlar geriye sıçradı,
    aynı anda da koşuşmalar duyuldu.

    Birkaç dakika sonra ateşin karşısında, koyun postundan abalarına bürünmüş dört çobanın arasındaydık. İkisi yere oturmuş, tütün içiyordu. Uzun boylu, gür kara sakallı, başına bir Kazak papağı geçirmiş olan üçüncüsü, sopasının kocaman sapına dayanmış, arkamızda duruyordu. Dördüncü çoban, sarışın bir delikanlı, hâlâ ağlayan Şakro’nun soyunmasına yardım ediyordu. Toprak on onbeş metre ötemizden başlayarak göz alabildiğince geniş bir alana yayılan boz renkli, yoğun bir örtüyle kaplanmıştı. Henüz erimeye başlamış ilkbahar karını andırıyordu… İnsan ancak uzun süre ve dikkatle bakınca birbiri üstüne abanmış tek tek koyunları seçebiliyordu. Birkaç bin kadar vardılar. Gecenin karanlığında uyuklayarak birbirlerine sokulmuşlar; bozkırı boydan boya kaplayan koyu, sıcak, kalın bir yumak haline gelmişlerdi. Arada bir ürkek, acı meleyişler işitiliyordu.
    Ben gocuğu kuruturken, çobanlara başımızdan geçenleri olduğu gibi anlattım. Sandalı nasıl elde ettiğimizi söyledim.
    Kır saçlı, sert bir ihtiyar olan çoban, yüzüme dik dik bakarak:
    – Peki, sandal nerede şimdi? diye sordu.
    Söyledim.
    Mihal, çobanlardan kara sakallı olanı, sopasını omuzuna vurup kıyıya doğru gitti.
    Soğuktan tir tir titreyen Şakro, biraz ısınan fakat henüz kurumayan gocuğu istedi benden.
    İhtiyar:
    – Dur bakalım1 dedi. Kanını kızdırmak için önce koş biraz. Ateşin çevresini dolan, haydi!

    Şakro ilkin bir şey anlamadı. Fakat az sonra yerinden fırlamasıyla, çırılçıplak, vahşi bir dansa başlaması bir oldu. Ateşin çevresinde zıp zıp zıplıyor, topuklarıyla olduğu yerde tepiniyor, kollarını açarak avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Görülecek şeydi bu. İki çoban gülmekten yerlerde yuvarlanıyor, ihtiyar hiç istifini bozmadan el çırparak tempo tutmaya çalışıyorsa da beceremiyordu bir türlü. Danseden Şakro’ya bakarak başını sallıyor, bıyıklarını oynatıyor, kalın bir sesle hiç durmadan:
    – Hop, hop! Hay, ha! Hop, hop! Hay, ha! diye bağırıyordu.
    Şakro yalımların aydınlığında bir yılan gibi kıvrılıyor, tek ayağının üzerinde sıçrıyor, ikisiyle birden tepiniyor, çıplak bedenini kaplayan ter taneleri, bu kızıl aydınlıkta kan damlalarını andırıyordu.

    Öteki iki çoban da el çırpıyordu şimdi. Ben dişlerim takırdaya takırdaya ateşte kurunurken yaşadığımız serüvenin bir Cooper ya da bir Jules Verne okuyucusunu pek memnun edeceğini düşünüyordum. Kazaya uğrayan gemi, konuksever yerliler, bir vahşinin ateş dansı…
    Dans sona erdi. Şakro gocuğa sarınıp yere oturdu. Bir şeyler yerken kara gözleriyle dik dik yüzüme bakıyordu. Hoşuma gitmeyen bir şey ışıldıyordu bu bakışlarda. Elbiseleri ateşin yanındaki bir değnekte kuruyordu. Bana da ekmekle tuzlu yağ verdiler.
    Mihal geldi. Sessizce ihtiyarın yanına oturdu.
    İhtiyar:
    – Ne oldu? diye sordu.
    Mihal kısaca:
    – Sandal orada! dedi.
    – Su alıp gitmesin?
    – Yok!
    Hepsi sessizce bana bakmaya başladı.
    Mihal ortaya konuşur gibi:
    – Bunları atamanın yanına mı götüreceğiz şimdi? dedi. Yoksa dosdoğru gümrükçülere mi teslim edelim?
    Karşılık veren olmadı. Şakro ses çıkarmadan yemeğini yiyordu.
    İhtiyar biraz sustuktan sonra:
    – Atamana da götürebiliriz… gümrükçülere de… dedi. İkisi de olur.
    – Dede, dinle beni… diye söze başlayacak oldum.
    İhtiyar, beni işitmemiş gibi:
    – Demek böyle, Mihal! diye sözünü sürdürdü. Sandal orada, ha?
    – He, orada…
    – Hım!… Sular sürüklemesin?
    – Yok… Sürüklemez.

    – Öyleyse varsın orada kalsın. Yarın sandalcılar Kerç’e giderken onu da yedeğe alırlar. Boş bir sandalı götürmekte ne var? Değil mi? Neyse… gelelim size, külhanbeyler… Çok mu korktunuz? Korkmadınız mı? Hadi, hadi!.. Yarım verst daha açılsaydınız görürdünüz gününüzü. Balta gibi denizin dibini boylar, boğulup giderdiniz!.. Ne olacak! Boğulurdunuz işte… Hepsi bu…

    İhtiyar sustu. Dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle baktı bana:
    – Ne susuyorsun oğul?
    Yargıları kafamı şişirmişti. Ne dediğini anlamıyor, bizimle alay ettiğini sanıyordum.

    Oldukça kızgın bir tavırla:
    – Seni dinliyorum ya! dedim.
    İhtiyar ilgilendi:
    – Ee, sonra?
    – Hiiç…
    – Peki, niye kızıyorsun? İnsan büyüğüne kızar mı?
    Sustum.
    İhtiyar çoban:
    – Daha yiyecek ister misin? diye sürdürdü sözlerini.
    – İstemem.
    – İyi ya. Canın istemeyince yeme. Ama biraz yolluk ekmek alırsın belki!
    Sevinçten titredim, fakat hiç renk vermedim.
    Usulca:
    – Yolluk alırdım… dedim.
    – Güzel!.. Öyleyse bunlara yolluk ekmekle yağ verin oradan… Bakın, başka bir şeyler varsa ondan da verin…
    Mihal:
    – Gidiyorlar mı yoksa? diye sordu.
    Öteki ikisi de ihtiyara baktılar.
    – Ne işleri var bizimle?
    Mihal düş kırıklığına uğramıştı.
    – Onları atamana ya da gümrükçülere götürecektik hani? dedi.
    Şakro başını merakla gocuktan çıkarmış, ateşin çevresinde dolanıp duruyordu. Sakindi.
    – Atamanın yanında ne yapsınlar? Ne işleri var onunla? İsterlerse sonra kendileri giderler…
    Mihal inatlaşarak:
    – Ya sandal? diye sordu.
    – Sandal mı? Ne olmuş sandala? Orada durmuyor mu?
    – Duruyor…
    – İyi ya, bırak dursun… Sabahleyin İvan iskeleye çeker onu… Oradan da alıp Kerç’e götürürler. Sandalın işi bu kadar.
    İhtiyar çobana gözümü kırpmadan bakıyor; fakat onun güneşten ve rüzgârdan yanıp kavrulmuş yüzünde, yalımların kıvrak gölgelerinden başka bir şey göremiyordum.
    Mihal yelkenleri suya indirmeye başladı:
    – Başımıza bir iş gelmeseydi de…
    – Dilini tutarsan hiçbir şey gelmez. Ama onları atamana götürürsek korkarım hepimizin başı ağrır. Biz işimize bakalım, onlar da yollarına koyulsun. Hey! Yolunuz uzak mı?
    Bunu daha önce söylemiştim ya, ihtiyar bir daha soruyordu.
    – Tiflis’e gidiyoruz…
    – Dünyanın yolu! Şimdi ataman eğler bunları. İyisi mi bırakalım da yollarına gitsinler. Ne dersiniz?
    İhtiyar bu ağır aksak söylevi bitirince dudaklarını sımsıkı kenetledi, kırçıl sakalını sıvazlayarak gözlerini arkadaşlarının üzerinde dolaşırdı.
    O zaman öteki çobanlar:
    – Ne olacak? Gitsinler! diye kararlarını belirtiler.
    İhtiyar çoban elini sallayarak:
    – Haydi, Tanrı yardımcısınız olsun cocuklar! dedi. Biz sandalı yerine göndeririz. Oldu mu?
    Ben şapkamı çıkardım:
    – Teşekkür ederiz dede! dedim.
    – Ne için teşekkür ediyorsun?
    Heyecanlanmıştım:
    – Teşekkür kardeş, çok teşekkür! diye tekrarladım.
    – Peki, niye teşekkür ediyorsun canım? Şu işe bak! Ben Tanrı yardımcısınız olsun diyorum, o kalkmış teşekkür ediyor! Yoksa seni şeytana teslim ederim diye mi korktun? Ha?
    – Ne yalan söyleyeyim, korktum!..
    İhtiyar kaşlarını kaldırarak:
    – Oo!.. dedi. İnsanoğlunu niçin kötü yola sürükleyeyim? Onu kendi gittiğim yola gönderirim daha iyi. Dünya küçüktür, belki yine karşılaşırız. Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur… Hadi sağlıcakla kalın.
    Tüylü kalpağını çıkarıp selamladı. Biz de onu ve arkadaşların selamladık, Anapa yolunu öğrenip ayrıldık.
    Şakro nedense gülüp duruyordu.

    VI

    – Niye gülüyorsun? diye sordum.

    İhtiyar çoban heyecanlandırmıştı beni. Onun hayat felsefesini düşünüyordum. Serin, diriltici bir sabah yeli göğsüme çarpıyor; gitgide berraklaşan gökyüzüne bakarak az sonra parlak, güzel bir günün başlayacağını düşünüp seviniyordum…
    Şakro kurnazca göz kıptı bana. Sonra daha çok gülmeye başladı. Onun şen, sağlıklı kahkahası beni de güldürdü. Çoban ateşinin başında geçirdiğimiz birkaç saatten, yediğimiz lezzetli yiyeceklerden sonra dirilmiş,kendimize gelmiştik. Kemiklerimizde yine de hafif bir kırıklık vardı ama, yaşama sevinci bastırıyordu bunu.
    – Niye gülüyorsun? Yaşamak güzel şey değil mi? Üstelik karnın da tok, ha?
    Şakro başını iki yana salladı. Dirseğiyle böğrümü dürttü. Yüzünü buruşturdu. Yeniden bir kahkaha koyuverdi.
    Neden sonra kırık dökük Rusçasıyla:
    – Niye güldüğümü anlamıyor musun? dedi. Anlamıyorsun ha? Şimdi anlarsın! Eğer bizi o gümrükçü atamana götürecek olsalardı, ne yapacaktım biliyor musun? Bilmiyor musun? Seni gösterip, “beni boğmak istedi bu” diyecektim! Sonra da başlayacaktım ağlamaya! O zaman acıyıp hapse atmazlardı beni. Anlıyor musun?

    Önce şaka ediyor sandım. Ne gezer! Beni tasarısının gerçekliğine inandırmayı başardı. Öyle içten konuşuyordu ki, bu ilkel utanmazlık karşısında kızacak yerde derin bir acıma duydum. Sizi öldürmeyi tasarladığını büyük bir içtenlikle, tatlı tatlı gülümseyerek anlatan bir insan hakkında ne düşünürsünüz? Eğer o suç saymıyorsa bunu; hoş bir oyun, zekice bir şaka olarak görüyorsa, ne yaparsınız?
    Şakro’ya tasarısının ne kadar ahlaksızca olduğunu anlatmaya çalıştım. Ne dese iyi? Onu hiç düşünmüyormuşum; yabancı bir pasaportla dolaştığını unutuyormuşum; bu yüzden başının belaya gireceğini hesaba katmıyormuşum… v.b.
    Ansızın korkunç bir düşünce geçti aklımdan:
    – Dur hele, dedim. Yoksa seni o sırada boğmak istediğime inanıyor musun gerçekten?
    – Yoo!.. Beni suya ettiğinde öyle sanmıştım ya, sonra sen de girince yanıldığımı anladım.
    – Teşekkür! diye bağırdım. Hiç değilse bunun için teşekkür ederim sana!

    – Yok teşekkür etme! Ben sana teşekkür ederim! Orada, ateşin yanında, ikimiz de üşüyorduk… Gocuk senindi. Ama almadın onu. Kurutup bana verdin. İşte bunun için sana teşekkür ederim! Çok iyi bir adamsın sen. Anlıyorum bunu. Tiflis’e bir varalım, bak neler olacak. Seni babama götürüp “İşte adam dediğin böyle olur!” diyeceğim. “Besle onu. Beni de ahıra, eşeklerin yanına bağla!” Böyle diyeceğim işte. Birlikte yaşayacağız. Bahçıvan olacaksın. İstediğin kadar ye, iç!.. Ah, ah, ah!.. Hayatın öyle şenlenecek ki! Yan gelip yatacaksın!… İçtiğimiz su ayrı gitmeyecek!..

    Tiflis’te kavuşacağım güzel hayatı uzun uzun, ballandıra ballandıra anlatıyor; bense yeni bir ahlak uğruna dövüşmek için yollara düşen, fakat kendilerini anlamakta yeteneksiz yol arkadaşlarına raslayan insanların o büyük mutsuzluğunu düşünüyordum… Bu yalnız kişilerin hayatı çok çetindir! Onlar toprağın üzerinde, havadadırlar… İyi bir tohum gibi kimi zaman berketli bir toprağa düşseler de çoğu kez oradan oraya sürüklenirler…
    Gün ağarıyordu. Denizin enginlerini pembe bir aydınlık bürümüştü.
    Durduk. Şakro kıyının az ötesinde rüzgârın açtığı bir çukura uzandı, gocuğu başına çekerek az sonra uykuya daldı. Ben onun yanıbaşına oturup denize bakmaya koyuldum.

    Engin, uçsuz bucaksız hayatını yaşıyordu deniz. Sürüler halinde kıyıya koşan dalgalar kumsala çarparak parçalanıyor, kumsal tuzlu suyu emerken hafifçe cızırdıyordu. Beyaz yelelerini savurarak gelen ilk dalga sürüleri göğüslerini gürültüyle kıyıya çarpıyor, onun karşı koymasıyla geri çekiliyorlardı. Fakat arkadan gelen dalga sürüleri birincileri göğüslüyordu. Bir köpük ve serpinti yığını içinde sımsıkı kenetlenerek yeniden kıyıya doğru yuvarlanıyor, hayatlarının sınırlarını genişletmek istercesine hınçla dövüyorlardı karayı. Gün ışığıyla aydınlanan en uzaktaki dalgalar kan gibi kıpkırmızıydı. Her yandan dalgalar doğuyordu. Sanki bilinçli bir amaçla canlanan bu koca su kütlesi, tek damlasını yitirmeden geniş ve düzenli akınlarla amacına ulaşmaya çalışıyordu. Sessiz kıyıya hınçla atılan öncü dalgaların yiğitliği heyecanlandırıyordu insanı. Onların arkasından da gün ışığının renkleriyle bezenmiş, güçlü, mağrur ve güzel denizin ilerleyişini görmek hoş bir şeydi…

    Burnun hemen arkasında, bordasına kudurmuşçasına çarpan dalgaları yara yara, denizin coşkun bağrında görkemle salınarak büyük bir vapur ilerliyordu. Hani başka zaman olsa, güneşin pırıl pırıl aydınlattığı bu güzel ve güçlü makineye bakarak doğanın kör güçlerini tutsak eden insanoğlu adına gurur duyabilirdim… Fakat yanıbaşımda doğanın kör güçlerine taş çıkartan bir insanoğlu yatıyordu.

    VII

    Tersk bölgesinde ilerliyorduk. Şakro’nun üstü başı şaşılacak kadar paralanmış, kendisi de domuzuna hınzırlaşmıştı. Oysa açlık çekmiyorduk artık. Kazancımız yerindeydi.

    Elinden hiçbir iş gelmediği belliydi. Bir gün harman makinesiyle sap ayırmaya kalkışmış, öğleden sonra avuçları kan içinde çıkagelmişti. Bir başka gün ağaç kökü ayıklamaya giriştiğinde kazmayla boynunun derisini sıyırmıştı.

    Kan beynime sıçradı. Kumaşı elinden kaptığım gibi bir yana fırlattım, dörüp arkaya baktım. Çerkeslerin şakası yoktur. Kısa bir süre önce şu hikâyeyi dinlemiştik Kazaklardan: Köyde işçilik yapan bir serseri, ayrılırken bir demir kaşık götürmüş. Çerkesler yetişip yakalamışlar adamı. Üzerini arayıp kaşığı bulmuşlar. Karnını hançerle deşip kaşığı yaraya yerleştirmişler. Sonra da yaralıyı öylece bırakıp gönül rahatlığıyla ayrılmışlar oradan. Kazaklar adamı can çekişirken bulmuşlar. Olayı anlatmış ve daha köye varmadan yolda ölmüş. Çerkesler konusunda sıkı sıkı uyarılmıştık. Bu ve buna benzer pek çok hikâyeye inanmamak için bir sebep yoktu.
    Şakro’ya bunları hatırlattım. Karşımda durmuş beni dinliyordu. Ansızın dişlerini sıktı, gözlerini kırpıştırdı, hiç ses etmeden bir kedi gibi üzerime atıldı. Birkaç dakika adam akıllı dalaştık. Sonunda, öfkeyle:
    – Yeter!.. diye bağırdı.
    Adamakıllı yorulmuştuk. Karşı karşıya oturup uzun süre sustuk… Şakro çalınmış kumaşı fırlattığım yere acıklı bir yüzle bakarak:

    – Niçin dövüştük sanki? dedi. Cık, cık, cık!.. Ne saçma şey. Senin malını çalmadım ya. Ne oldu, acıdın mı bana? Asıl ben sana acıdım da onun için çaldım… Sen çalışıyorsun… Benim elimden iş gelmiyor… Başka ne yapabilirim? Sana yardım etmek istedim…
    Ona hırsızlığın kötü bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım.
    – Lütfen sus! diye sözümü kesti. Kütük gibi kafan var… (Sonra horgörüyle sürdürdü sözlerini.) Ölmek mi istersin, hırsızlık yapmak mı? Ha? Haydi oradan! Bu hayat mıdır? Sus!
    Yine sinirlenmesinden korkarak sustum. Bu Şakro’nun ikinci hırsızlığıydı. Bir keresinde Karadeniz kıyısındayken Rum balıkçılardan bir cep saati aşırmıştı. O zaman da az kalsın dövüşüyorduk.
    Bir süre dinlenip yatıştıktan sonra, Şakro:
    – Haydi, gitmiyor muyuz? dedi.
    Yine yola düştük. Yüzü gitgide asılıyor; arada bir tuhaf, kaçamak bakışlar fırlatıyordu bana. Daryal boğazını geçip Gudavur’a inmeye başladığımızda:

    – İki gün sonra Tiflis’teyiz, dedi. Cık, cık, cık! (Dilini şapırdattı, yüzü gün gibi ışıdı.) Eve giderim. “Neredeydin?” derler. “Gezideydim!” Sonra doğru hamama! Of be! Tıka basa doyururum karnımı! Anama, “karnım çok aç” derim. Babama, “bağışla beni” derim. “Çok acı çektim, hayatı öğrendim! Serseriler çok iyi insanlarmış! Gün gelir de onlardan birine raslarsam çıkarıp bir ruble vereceğim. Meyhaneye götürüp iç bakalım arkadaş diyeceğim, bir zamanlar ben de serseriydim! Sonra seni anlatırım babama… İşte bana ağabeylik eden insan… Beni eğitti. Dövdü beni, köpek!.. Besledi… Şimdi buna karşılık sen de onu besle. Bir yıl besle! Tam bir yıl, anladın mı?” Maksim, işitiyor musun?

    Bir çocuk saflığıyla söylenen bu sözler hoşuma gidiyordu. Ayrıca, kış gelmek üzereydi, benimse Tiflis’te tanıdığım kimse yoktu. Gudavur’da ilk kara raslamıştık. Şakro’nun sözleri bu bakımdan da ilgilendiriyordu beni. Ne de olsa bir şeyler bekliyordum ondan.
    Hiç durmadan ilerliyorduk. İşte, eski İberya’nın başkenti Meşhet’teyiz. Yarın Tiflis’e varıyoruz.

    Kafkasya’nın iki dağ arasına sıkışmış başkentini daha beş verst öteden gördüm. Şakro sakindi. Alık gözlerle ilerlere bakıyor, sağa sola salyalarını tükürüyor, ikide bir yüzünü ekşiterek karnını oğuşturuyordu. Yolda bulduğu çiğ bir havucu mideye indirmişti çünkü.
    – Benim gibi soylu bir Gürcü, memleketine güpegündüz bu paçavralar içinde girer mi sanıyorsun? Yooook!
    Akşamı bekleyeceğiz. Dur bakalım!

    Boş bir yapının duvarı dibine çöktük, son sigaralarımızı sardık ve soğuktan titreye titreye içmeye başladık. Gürcistan askeri yolu üzerinde keskin bir rüzgâr esiyordu. Şakro dişlerinin arasından hüzünlü bir türkü mırıldanıyordu… Ben sıcak bir odanın ve yerleşik bir düzenin, göçebe hayatına olan üstünlüklerini düşünüyordum.
    Yol arkadaşım kalktı, kararlı bir yüzle:
    – Haydi, dedi.
    Hava kararıyordu. Kentin ışıkları tek tek yanmaya başlamıştı. Güzel bir görünümdü bu. Vadiyi saran karanlığın içinde ışıklar yavaşça, birbiri arkasına sıçrayıp çıkıyordu.
    – Dur! Şu başlığı bana ver de yüzümü gizleyeyim… Bakarsın bir tanıyan olur…

    Çıkarıp verdim. Olginskoy Sokağı boyunca ilerliyoruz. Şakro kararlı bir tavırla ıslık çalıyor.
    – Maksim! Şu tramvay durağını görüyor musun, Veriyski Köprüsü’nü? Orada otur, bekle beni! Ama bekle ha!
    Ben şurda bir eve uğrayıp arkadaştan bizimkileri, babamı, annemi sorayım…
    – Çok mu kalacaksın?
    – Hemen geliyorum! Bir dakika sonra!..
    Bir anda karanlık, dar bir sokağa daldı, gözden kayboldu. Bir daha görünmemek üzere…
    Hayatımın hemen hemen dört aylık bir süresinde bana yol arkadaşlığı eden bu adama bir daha hiç raslamadım. Fakat iyi duygularla, şen bir gülümsemeyle sık sık anarım onu.
    O bana, akıllı insanların yazdığı koca koca kitaplarda bulunamayacak pek çok şey öğretti. Hayat, insanların bilgeliğinden daha derin ve anlamlıdır çünkü.
    1894
  • Takip eden arkadaşlarım bilir inceleme yazmıyorum artık ama bu kitabi doğru ifade ettiğini düşündüğüm Emre Erez'in yazısını ilistiriyorum okumak isteyenlere.

    Çoğunluğumuz şehirlerde yaşıyoruz. Her gün bir yerlere yetişme telaşıyla, hızlı, saate hapsolmuş bir yaşama mahkûm edilmiş durumdayız. Etrafımızı kuşatan binalardan gökyüzünü görmek için çaba harcamak zorunda kalıyoruz neredeyse. Ormanlar, tepeler, kırlar resimlerde hayranlık duyarak izlediğimiz uzak temsillere dönüştü. Doğadan uzaklaştıkça pek çok şeyi unuttuk. Unuttuklarımız içerisinde bir şey daha var ki o da yürümek.

    Elbette yürümeye devam ediyoruz ancak hep bir yere ulaşma kaygısıyla, doğanın, güneşin, bulutların farkında olmadan. Doğa ile ilişkimiz turistik gezilerle, biçimli park ve bahçelerle, beton yollarla çizilmiş sınırlarla belirlenmiş durumda. Yani yürümeye çalışsak bile özgür değiliz.

    Frédéric Gros’un “Yürümenin Felsefesi” adlı kitabını okurken fark ettiğim birkaç şeydi bu bahsettiklerim. Kolektif Kitap tarafından basılan metin yürümek üzerine felsefi bir değerlendirme sunuyor. Kitap, Nietzsche, Rimbaud, Rousseau, Nerval, Thoreau gibi isimlerin yürüyüş ile kurdukları ilişkiyi düşünceleri ve yaşama bakışlarıyla birlikte değerlendirmeye çalışırken; aylaklar, göçebeler, mülteciler, hacılar kısaca yollarda olanlara dair “yürümenin felsefesi” üzerinden bir bakış açısı getiriyor. Gandi ile de yürümenin nasıl bir direniş biçimi hâline gelebildiğini bize hatırlatıyor.

    Yürümek spor değildir diye başlamış Gros, çünkü ona göre sporda; rekabet, puan, kurallar, teknik terimler var. Spor disipline eder, para ile ilişkilidir. Tüketim kültürünün bir parçasıdır. Oysa yürümek için bunlara ihtiyaç yoktur. İki ayağımızın olması yeterlidir. Yürümek yavaşça gerçekleşen bir eylemdir. Yazarın söylediği gibi, eğer hızlı olmak istiyorsanız tekerlekleri kullanın. Yürümek pek cazip gelmeyebilir ama gökyüzünü, güneşi ve manzarayı kaçırabilirsiniz. Gros’un penceresinden bakınca yürümenin yavaşlatıcı olması sanırım günümüz insanının önemli sorunu çünkü zaman hep hesaplanan, iyi kullanılması gereken bir durum yaratıyor. İnsan, kendi icat ettiği sürenin esiri oluyor böylece.

    Devamlı bir koşuşturmanın içerisinde ve yaşadığı kentlerin gri binalarına benziyor. Hava durumunu genellikle işine uygunluğuna göre takip ediyor mesela, yoksa ne güneşin farkında ne de yağmurun getirdiği huzurun. Yürümeyi kendini bulma yoluna dönüştürenler ve varlık meselesi hâline getirenler için ise durum farklı çünkü onlar doğa ile ilişki kurmayı, onu sezmeyi ona ait olmayı seçmiş kişiler benim fikrimce.

    NİETZSCHE : YORULMAK BİLMEYEN YÜRÜYÜŞÇÜ

    Nietzsche’nin bedeni devamlı hareket halinde ve Gros’a göre o yürüyüşlerini düzlüğe doğru değil, yukarıya doğru yapıyor. Şöyle diyor; “bir gezgin ve bir dağcıyım; düzlüklerden hoşlanmam ve görünüşe göre uzun süre kıpırdamadan oturamam. Beni bekleyen kader her neyse, yaşayacak daha neyim varsa, yürümek ve dağa tırmanmak olacak içinde: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.” Buradan anlaşılan Nietzsche için yürümek bir anlamda kendisini bulmak, tırmanmak, tırmanmak ve düşünmek onun felsefesinin inişli çıkışlı yolları gibi.“Nietzsche yorulmak nedir bilmeyen hatırı sayılır bir yürüyüşçüydü. Sık sık yürüyüşten bahsederdi. Açık havada yürüyüş yapmak, Nietzsche külliyatının doğal bileşeni, yazarlığının da değişmez refakatçısıydı” diyor Gros. Onun felsefesine bakınca doğacı yönünü, doğayı gözlemleyerek ürettiği fikirlerini de sezebiliyoruz ki yazar, eserleri üzerinden örneklerle de bu fikri destekliyor. Nietzsche yaşamı boyunca sağlık sorunlarıyla boğuşan bir düşünür devamlı çektiği migren ağrıları, kusma krizleri ve acılarına derman olsun diye çıktığı yürüyüşler, Gros’un dikkat çektiği gibi onun kaderini belirliyor. O yürüyor, düşünüyor ve yazıyor. Bu nedenle onun eserlerinde kütüphane kokusu yok, açık havada çalışan bir zihnin, doğaya baktıkça insanın hiçliğini kavrayan bir bakışın izi var.

    Nietzsche’nin yürüyüşleri ömrü boyunca gittiği yolda onunla birlikte bir yaşam şekline dönüşüyor ve onun doğa ile bütünlüklü bir ilişki kurmasına sebep oluyor. O yaşamının son dönemlerinde başkalarının deyimiyle “deliriyor” ama bana kalırsa o kendisini buluyor ki o zamanlarda insanların tuhaf bakışları arasında, sahibinden dayak yiyen atın boynuna sarılıp ağlaması, insanın bana kalırsa ulaşabileceği en iyi varlık noktası.

    Onun doğa ile kurduğu ilişkinin bu bakışta, hayvanın acısını bu denli hissedebilmesinde önemli rolü olduğunu düşünürüm genellikle ve bu kitaptan onun yürüyüş arzusunun da doğa ile ilişkisinde belirleyici olduğu kanaatini edindim. Nietzsche bedeni tarafından ihanete uğrar Gros’un deyimiyle, felç olur ve tekerlekli sandalyede bulur kendisini, artık yürüyüşler bitmiştir annesinin onu dolaştırdığı kadar dâhil olabilir yaşama ve son günlerinde kitapta aktarıldığı gibi; “Her şeyin sonu ölüm”, “Atları ortalığa saçmıyorum”, “Işık kalmadı” gibi cümleler kurar.

    YÜRÜMENİN DİRENİŞ HALİ: GANDİ 

    Ayrıntılı olarak kitaptan bahsetmek istediğim bir diğer isim Gandi. Onun yürüyüşle ilişkisi daha gençliğinde başlamış, Londra’da hukuk derslerine girerken, vejetaryen lokantası bulabilmek için her gün düzenli olarak günde beş ila on beş kilometre yürüyormuş. Yürümeyi direniş olarak düşündüğümüzde Gandi’nin “tuz yürüyüşü” ilk aklımıza gelen olacaktır ki günümüzde insanlar pek çok talebi için bu geleneği hâlen devam ettiriyorlar diyebiliriz. Örneğin; coğrafyamızda Halil Savda Roboski’den Ankara’ya barış talebini dillendirmek için bir yürüyüş başlatmıştı, geçtiğimiz yıllarda yine barış talebi için yürümeyi eyleme dönüştüren gruplar olmuştu.

    Gandi “içindeki sesi” dinleyerek tuz yürüyüşünü güvendiği ve kendi yetiştirdiği insanlarla başlatıyor. Bunun iki stratejisi olduğundan bahsediliyor kitapta; daha kökten bir muhalefetin başlangıcı olarak tuz vergisini kınamak ve bu kınamayı toplu bir yürüyüş biçiminde tertip etmek.

    Çünkü İngilizler tuz toplama işinde tekel o dönemde. Kendileri dışında kimsenin tuz ticareti yapmasına hâttâ gündelik ihtiyaç için bile tuz toplamasına izin vermiyorlar. Oysa tuz denizin tüm insanlara armağanı, doğanın insanlara eşitçe sunduğu bir imkân değil mi? İşte Gandi için sanırım en önemli çıkış noktalarından birisi bu. Bu yürüyüş Gandi’nin inançlarıyla bağlantılı birçok yan içeriyor diyor Gros. Yürüyüş yavaş bir şekilde seyrediyor mesela çünkü hız reddediliyor. Gandi, makinelere, hızla tüketime, körü körüne üretimciliğe güvensiz ve karşı bir düşünceye sahip. “Yürümenin Felsefesi” bize Gandi’nin siyaset anlayışı ve mistik görüşleri ile birlikte yürümenin nasıl bir direnme sanatı olduğunu da göstermiş.

    Gandi’nin yürüyüşünü sürdürmek, şiddetten kaçınarak da egemenlere, sömürgecilere sözümüzü söyleyebilmek demek sanırım ve bu sebeple bu yürüyüş hâlâ dünya siyaset tarihini belirleyen bir yerde duruyor.

    YÜRÜMEYİ VARLIK MESELESİ OLARAK GÖRMEK 

    “Yürümenin Felsefesi” yaşamını yürümekle ve doğayla iç içe olmakla belirleyen isimlerden epeyce söz ediyor. Metin, “Rüzgâr tabanlı adam” Rimbaud’un hep yollarda olma arzusunun, bacağını kaybetmesiyle sonuçlanmasını ve sipariş ettiği tahta bacağın geleceği umuduyla yaşamdan göçüp gitmesini, Rousseau’nun verili tüm kimliklerden arınmak, ilk insanın vahşi benliğine ulaşmak, hayallerinin efendisi olmak, uygarlığın getirdiklerinden arınmak maksadıyla yürüyüşü nasıl bir varlık sorunu hâline getirdiğini bize anlatıyor.

    Gros ayrıca, “Arabayla bir günde kat edeceğiniz mesafenin bedeli aylarca çalışmaktır, o hâlde yürüyün!” diyen Thoreau felsefesinin yabanı keşfini, gerçek anlamda yürüyüşçü olarak anlattığı kiniklerin tüm değerleri alt üst eden, yürüyerek anlattıkları felsefelerini, Nerval’in melankoli duygusunun eşliğinde yürüyüşlerini anlatısına taşıyarak, yürümeyi yaşam biçimi hâline getiren felsefi öğretilere dikkat çekiyor.

    EKO – ANARŞİZAN BİR FELSEFİ BAKIŞ

    “Yürümenin Felsefesi” eko-anarşizan bir felsefi bakış da sunuyor. Bizi yollarda olmaya davet ediyor çünkü ağaçlarla, yapraklarla, gökyüzüyle, güneşle doğanın insana bahşettiği tüm güzelliklerle yatay bir ilişki biçimi kurmanın yürümekle mümkün olabileceğini, felsefi bir düşünüş ile birleştirerek sunuyor. Kitapta bahsedilen isimlerin yolları, yürümeyi nasıl bir varlık meselesi durumuna taşıdığını ve masa başlarında değil doğada kendilerini var edebildiklerinin altını çiziyor. Kitaptan bir cümle ile bitirelim; “Özgürlük bir lokma ekmek, bir yudum su, uçsuz bucaksız kırlardır o hâlde.”