• 368 syf.
    ·3 günde
    Olivieri ve Scerbanenco’nun izinden giden bir başka önemli İtalyan polisiye yazarı Giorgio Faletti,milano manzarasıyla ilgili olarak öne çıkan eseri Bir Pezevengin Notları,1970’li yılların sonunda zamansal arka plan olarak,Milano şehrini mekan olarak kullanır. Dönüşen Milano’yu vurgulayan Faletti,şehre ilişkin şu cümlelere yer verir ;
    “Parlak ışıklarına rağmen Milano şehrinde saklanacak pek çok yer var ve ben özellikle gölgeler arasında hareket etmekte başarılıyımdır.” benzer bir ikilem duygusunu eseri okurken bölümlere ayırmış kısımlarda görmeniz mümkündür.

    Faletti,eserin ismine uygun olarak yetişkin eğlence mekanlarıyla bağlantılı bir cinayet hikayesini biz okurlara sunuyor. Özellikle Milano yeraltı dünyasına ilişkin detaylı tasvirler anlatının ilgi uyandıran unsurlarından biridir. Örneğin,kitabın baş kahramanı Bravo’nun sıklıkla uğradığı “Ascory Club” bunlardan biridir. Milano’nun banliyölerine kurulu kumarhaneleri de detaylı bir şekilde görüyoruz.

    “Kapıdan girer girmez bambaşka bir dünyaya adım attığımı fark ediyorum. Deponun girdiğimiz kısmında iş tezgahları,metal presler,torna tezgahları ve ne işe yaradığını bilmediğim makineler var. Önümüzde boya dairesinin cam kapıları var. Havada ağır bir çözülmüş solvent,işlenmiş metal ve yağ kokusu hissediliyor. Mekanın yalnızca hurda araçları parçalayıp presleme amacıyla kullanılmadığımı öğrenmek şaşırtıcı olmazdı doğrusu.” Metnin devamında tüm bu ağır iş yaşantısına ait figürler arasından birdenbire bir harikalar diyarına geçişi anlatır Faletti : “Fakat asıl sürpriz karşı taraftaki iç mekandan geliyor. Tavandan sarkan ışıkların altında minik bir kumarhane çıkıyor karşıma. Ortada Amerikan tarzı bir rulet masası ve başında bir kurpiyer var. Bir diğer masada ise bir grup yirmi bir oynuyor gibi görünüyor. Sanırım kâğıt oynayanlar arasında Daytona da var. İçeride sarışın bir kadın ve bir adamın yaslanıp içkilerini beklediği bir bar bile var. Siyah takım elbiseler giyinmiş birkaç adam kalabalığın içinde dolaşıp sorun olup olmadığını kontrol ediyor.”

    Görüldüğü üzere,şehir suçu yansıtır,suç da şehri. Her şeyin ardındaki temel nedense Milano’nun insanlarının,hırslarının ve acımasız dünyalarının yansımasıdır. Ve ekonomik yerleşme ile sanayi gelişimiyle bir şehir iki yönlü bir karaktere sahip olur.
    Suçlular,suça yatkın olanlar ve diğerleri...

    İtalya’da olan İtalya’da kalır.

    İyi 0kumalar dilerim
  • 270 syf.
    Fransız Rönesansının en parlak isimlerinden Rabelais, 1494 yılında, düşünce ve sanatta değişimin başladığı günlerde doğdu. Önce din eğitimi aldı ve eski Yunancayı öğrendi. 1530’da ise Montpellier Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yazıldı. Hekimliği sırasında Hippokrates’ in “Aphorismoi” sini çevirerek başladı edebi hayatı. Kısa bir süre sonra: ”Çok Ünlü Pantagruel’in Korkunç ve Ürkütücü Marifetleri ve Kahramanlıkları” nı, “Pantagruel” i (1531), isminin harflerini değiştirerek elde ettiği “Nasier Alcofrybas müstearı (takma ad) ile yayınladı. Ardından -”Pantagruel’in Babası Koca Gargantua’nın Paha Biçilmez yaşamı”- “Gargantua” (1534) geldi. Aynı yıllarda, bir diplomat olan Paris Piskoposunun özel hekimi de olmuştu. Bu sayede İtalya ve Roma’ya uzun seyahatler yapma ve Rönesans’ın kalbini tanıma fırsatını elde etti. 1546 yılına kadar kendini bütünüyle tıp mesleğine veren Rabelais, yine bir Roma yolculuğu dönüşünde, serinin üçüncü kitabını yayınladı; “Soylu Pantagruel’in Kahramanlıkları ve Sözlerinin Üçüncü Kitabı”. Bugün kısaca “Gargantua” olarak adlandırdığımız bu fantastik hikâyeler, “Soylu Pantagruel’ in Kahramanlıkları ve Sözlerinin Dördüncü Kitabı” ile tamamlandı. 1553 yılındaki ölümünden sonra ortaya çıkan beşinci kitabın ona ait olduğu ise kesin değildir.

    Kitabın çevirmeni olan Birsel Uzma’nın kitabın hemen başında bir önsözü var: Gargantua’ya ilişkin ilk yorumlarda, Gargantu’nın I.François, Pantagruel’in II.Henri, Picrocholes’in Charles Quint, Grandgousier’in XII.Louis, hatta Gargantua’nın kısrağının I.François’nın metresi Düşes d’Etapmes olduğu iddia edilmiştir. Rabelais’de her zaman çağdaş kişilere, olaylara, yerlere göndermeler göze çarpmaktadır. Fakat her zaman realizmin ikincil formları ösz konusudur. Daha çok gözlem ve doğanın nesnel tasvirine rastlanmaktadır. Evet, Gargantua bir devdir, efsanevi bir öykü bekleyen okur hayal kırıklığına uğratılmamıştır ama Grandgousier’in bir dev olduğundan hiç söz edilmemiştir. Diğer kahramanlar normal dünyadan insanların katıldığı bir epik parodinin parçalarıdır…

    Bu arada Birsel Uzma, 1970 yılında İstanbul’da doğmuş. Galatasaray Lisesi’ni ve İ.Ü. Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Meydan Larousse Ansiklopedisi’nin ekleri, Théma Larousse ve Junior Larousse Ansiklopedilerinde çevirmen olarak çalışmış. Larousse Gastronomique’in çeviri grubu başkanlığı çalışmasını üstlenmiş. Louis Aragon, Honoré de Balzac, JeanMarie Laclavetine, Pierre Loti, Guy de Maupassant, Nicolas Michel, Marquis de Sade, George Sand gibi yazarlardan çeviriler yapmış…

    Kitapta Adı Geçen Karakterler:
    Grandgousier Kral
    Gargantua Prens
    Gargamel Gargantua’ nın annesi, Kralın eşi
    Ponocrates Gargantua’ nın üçüncü hocası (mentor)
    Keşiş Jean des Entommeurs
    Gymnates Gargantua’ nın seyisi
    Eudémon Gargantua’ nın genç uşağı
    Philippe des Marais Kral’ın bilge uşağı
    Philotomie Gargantua’ nın kâhyası
    III.Picrocholes Lerné Kralı
    Ulric Galletin Kralın hukuk işleri sorumlusu
    Marquet Çörek imalatçısı
    Forgier Kralın çobanı
    Travant Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Tripet Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Toucquedillon Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Üstat Jonatus de Bragmardo Sofu keşiş
    Thubal Holoforne Gargantua’nın ilk hocası
    Jobel Gargantua’nın ikinci hocası

    Kitabın Genel Bir Özeti:

    Kral Grandgousier ve eşi Gargamel çocuk yapmaya karar verirler ve Gargamel hamile kalır. Gebelik tam 11 ay sürer. Binlerce ton işkembe yenip yine binlerce galon şarap içildiği bir gece dünyaya gelir prens. Normal bebekler doğdukları ilk anda ağlarlarken, bu bebek: “İçki, içki, içki!” diye zırıldar. Bunun üzerine Kral: “Que Grand tu as!” der. Bu sözleri işitenler bebeğe “Gargantua” adının verilmesini uygun görürler.

    Gargantua her bebek gibi şımartılır. Giydiği giysiler, içtiği sütler, yediği etler, taktığı mücevherler, içtiği şaraplar -devlere özgün derecede büyük sayılarda- binlerle ifade edilir. Örneğin, günlük süt ihtiyacı için tam on yedi bin inekten süt sağılır. Çabuk gelişir. 5 yaşında kaz palazıyla kıç sileceği icat ederek babasını gururlandırır. Kral onun eğitimi içi bir sofist olan Thubal Holoforne’dan Latin edebiyatı eğitimi almasını sağladı. Daha sonra hocası Jobel oldu.

    Kral’ın bilge uşağı Philippe des Morais, bir gün Kralına, Gargantua’nın çok bilgisiz adamlar tarafındna eğitildiğini söyledi. Bunu da 12 yaşındaki genç uşak Eudémon’u teste tabi tutarak Krala kanıtladı. Kral uşağını haklı buldu ve Gargantua’nın tüm içi geçmiş hocalarını sarayından kovdu. Oğlunu, Eudémon’un da hocası olan Ponocrates’dan edebiyat ve beden eğitimi dersleri alabilmesi için Paris’ e gönderdi.

    Paris macerası önceleri sıkıntılı başladı Gargantua için. Zira sıkıntıdan Notre-Dame Kilisesinin çanlarını çaldı. Ama Üstat Jonatus de Bragmordo’nun harika bir söyleviyle onları iade etti sahiplerine. Gargantua, Paris’te hocası Ponocrates sayesinde beyni-bedeni ve ruhundaki pisliklerden bazı şifalı ilaçlar sayesinde kurtuldu. İçkiye düşkünlüğünü azalttı ve ilme düşkünlüğünü ise arttırdı. Hocası Ponocrotes ile Gargantua, Pisagorcular gibi o gün boyunca okudukları, gördükleri, öğrendikleri, yaptıkları ve işittiklerinin kısaca üzerinden geçiyordu. Gargantua, Sofistlerin kurallarına göre eğitildi. Eskiden ders çalışırken ruhu mutfaktaydı. Şimdiyse çalışırken ruhu ya kilisede ya Tanrıyla ya da sevdiği dostlarıyla paylaştığı güzel anlardaydı. O kadar çok şey okudu ve o kadar bilge bir adam oldu ki Gargantua; kırk fırın ekmek yiyen bile yanına yanaşamazdı.

    Günlerden bir gün, çörekçi Marquet ve çoban Forgier anlamsız bir kavgaya tutuşurlar ve birbirlerini yaralarlar. Marquet çöreklerini vermek istemez ve aşağılar çobanı. Çoban ve arkadaşları dayak yemelerine rağmen aldıkları çöreklerin paralarını verirler ve Marquet ve arkadaşlarını sonradan yetişen yarıcılar (ceviz işçileri) ve diğer çobanlarla bir güzel döverler. Marquet bunu kendine yediremez ve olayı –abartarak, üstüne ekleyerek- Lerné kralı III.Picrocholes’a (Avusturya Kralı) anlatır. Kral, 35.011 milisini Trepele Senyörünün emrine vererek, bir an önce karşı taarruz yapabilmek için keşfe gitmesini ister. Senyör ve emrindekiler önlerine ne geldiyse yağmalar ve kim çıkarsa öldürürler. Ta ki Seuilly Manastırı’na gelinceye dek yağma sürer. Bu manastırda bir keşiş vardır. Adı Jean des Entommeurs’dur. Bu keşiş, manastırı korumak için, haçlı asası ile tek başına, çapulcu ordusuna ait tam on üç bin altı yüz yirmi iki askeri katleder.

    Bunlar olurken, adaletli ve iyi yürekli Kral Grandgousier, hukuk işleri sorumlusu Ulric Galletin’i, La Roche-Cleurmault şehrinin kalesinde karargâh kurmuş Kral Picrocholes’ e arabuluvuluk yapması ve Kralın savaşı sonlandırmasını rica etmesi için elçi olarka gönderir. Ulric, Çiçero’nun retorikasını da kullanarak şahane bir söylev-nutuk atar Kral Picrocholes’e. Ama Kral onunla alay eder. Hâlbuki Ulric, sağduyuya davet eder herkesi, barışa bir el uzatmasını ister. Picrocholes, kendisine getirilen arabuluculuk hediyelerini alır ve defeder elçiyi (Charles Quint- “Plus oultre”: daha ötesi var, evrensel hırslar).

    Kral Grandgousier oğlu Gargantua’ya bir mektup yazarak durumu açıklıyor. Derhal dostlarını da yanına katıp, yanına gelmesini ve ordusunun başına geçip, gelecekte kral olacağı bu toprakları savunmasını istiyor. Gargantua hemen ola düşüyor. Seyisi Gymnates, yanına hızlı bir at alarak keşfe çıkıyor ve çörek kralı Picrochotes’in bazı askerleriyle karşılaşıyor. Düşman kuvvetlerin komutanı Tripet (işkembeden türeme bir isim) ile arlarında söz düellosu geçiyor. Atnı vermek istemeyen Gymnates at üstünde türlü akrobasi hareketlerinden sonra: “Ben şeytanım!” diye naralar atıyor. Askerilerin bazıları korkup kaçıyor. Ama komutan Tripet ile cenk ediyor ve kılıcıyla Tripet’in bağırsaklarını yere döküyor. 5-10 asker daha öldürüp, gördüklerini Gargantua’ ya anlatmaya gidiyor. Gargantua Aziz Martin Ağacı’nı kendine bir sopa ve mızrak yaparak, yanındakilerle beraber Vede Geçidi’ndeki düşmanın işgalindeki şatoyu yerle bir ediyorlar. Kaçanların izlenmesini men ediyor askerilerine Gargantua. Sebebini ise seyisi Gymnastes’ e şöyle açıklıyor: “Takip etmeniz gerekmiyor; askeri kurallar düşmanı umutsuzluğa düşürmek gerektiğini söyler. Bu tür bir aşırılık düşmanın gücünü artırır ve çoktan yerle bir olmuş, bozgunu kabullenmiş haldeyken cesaretini yeniden toplamasına neden olur. Alt üst olmuş, yorgunluktan gücünün sonuna gelmiş insanlar için hiçbir kurtuluş umudu kalmamasından daha iyi bir kurtuluş fırsatı olamaz” der.

    Çörek kralı Picrocholes’un komutan Tripet’in vahşi ölümünü öğrenmesiyle; komutan Tyravant komutasındaki bin altı yüz atlı askerden oluşan keşif bölüğü Seuilly’ de Gargantua ve adamlarıyla muharebeye girişiyorlar. Keşiş, herkesten habersiz önce davranıp düşmanı kıstırıyor ve komutan Tyravant’ ı ikiye bölüp, komutan Toucquedillon’u da esir ediyor. Lakin bu arada Gargantua tüm bunlardan habersizdir ve Keşiş’in esir düştüğünü sanmaktadır. Düşmanın elinde sanıldığından “Papazı Bulmak” deyimi buradan gelmektedir denir.

    Gargantua, yanında Keşiş olmadan, Nantes yakınlarında Saint-Sébastien’ da kendisi için verilen şölene katılıyor dostlarıyla. Saçlarını tararken düşen top güllelerini babası pire zannediyor ama gerçeği görünce oğluyla gurur duyuyor. Kral Grandgousier’i ziyarete çevre köy-kasaba her yerden soylular geliyor ve emirlerine tam üç yüz kırk üç bin muhtelif asker ve on bir iki yüz ağır top sunuyorlar. Bunun yanında milyonlarca altın ve tonlarca yiyecek ve binlerce mühimmat ve hayvan sunuyorlar. Gargantua bunların sadece yüz on sekiz bin muhtelif askeri ve iki bin ağır topu içi acil seferberlik ilan ediyor ve hazırlık buyruğu veriyor. Ordunun hedefi La Roche-Clermant şehrindeki düşmanın sindiği kaledir.

    Keşiş ansızın çıka geliyor ve yanında tutsağı komutan Toucquedillon da vardır. Gargantua, babası ve tüm dostları çok memnun olurlar. Kral Grandgousier, esir komutana sıkı bir söylev verir. Kralının yanlış yaptığını anlamasını sağlar. Onu hediyelere boğar ve La Roche-Clermant kalesine, kendisinin tahsis edeceği koruma birliğiyle gidip derhal kralına ateşkes çağrısını iletmesini salık verir. Komutan Toucquedillon, kralın dediklerini yapacaktır.

    Komutan Toucquedillon, Kralı Picrocholes’un huzuruna çıkıp bu savaştan bir an önce vazgeçip Kral Grandgousier ile yine eskisi gibi dost olmasını, aksi takdirde hemen herkesin savaşta öleceğini söyler. Toucquevillon oracıkta Kralın okçuları tarafından katledilir. Bu infaz Picrocholes’un ordusuna infiale neden olur. Ordu çok rahatsız olur.

    Gargantua, emrindeki orduyla Vede Geçiti’ni geçerek, ordusunu bir miktar dinlendirip; Picrocholes’un ordusunu, bir tepenin üzerine kurulmuş olan savunması zayıf La Roche-Clermant şehrinde kıstırır ve bozguna uğratır. Gargantuistler, Gargantua ve Keşiş’in büyük gayretleriyle şanlı bir zafer elde ederler. Gargantua ve adamları, Picrocholes ve adamlarını Vaugaudry’e kadar takip ederek birçoklarını öldürdüler.

    Bozguna uğrayan Kral Picrochole, Bouchard Adası yönünde kaçmaya başlar. Atını sinirlenip öldüren Kral, değirmenciler tarafından dövülür ve çuval bezi giydirilir kendisine. Yolda bir büyücü kadınla karşılaşır. Bu büyücü kendisine: “Anka kuşları geldiğinde, krallığın sana geri verilecek” der. Bir ara Lyon’da fakir bir bileyici olarak yaşadığını söyleseler de kendisini bir daha gören olmamıştır. Sanırız hala Anka Kuşu’nu aramaktadır.

    Savaş ertesi, Gargantua, bir sayım yaptırıp zarar-ziyan bilançosu çıkarttı ama içi rahatladı zira kayıpları çok azdı. Gargantua son olarak, şehrin meydanında, Picrocholes’un kalan adamlarını ve prenslerini karşısına aldı ve şu nutku yaptı onlara, mağluplara:

    “Sırf lütuf olsun diye; binalar, yollar, köprüler, limanlar inşa edebilirsiniz. Bunlar ebediyete kadar yaşamazlar, unutulabilirler. Ama insanlara neler hissettirdiğiniz asla unutulmaz, dostlarınız ya da yönetiminizde olan insanlarca. Olan oldu, mesele kötüdeki iyiyi görmek. Kralın oğlu çok küçüktü. Bu yüzden hocam Ponocrates’in yöneticilerinizin başına geçmesini ve prens büyüyünceye kadar ülkenizi barış-huzur ve adalet içinde yönetmesini istiyor ve emrediyorum sizlere. Unutmayınız ki Musa Peygamber ya da Kral Julius Caesar son derece ılımlı kişilerdi ve affetmeyi severlerdi. Aynı zamanda bu kişiler fenalık eden ve isyan çıkaran kişileri de acımasızca cezalandırırlardı. Son olarak sizlerden ricam; tüm bu fenalıkları başlatan Marquet denen çörekçi adam ve arkadaşlarıyla; durumun bu hale gelmesine sebep olan-kışkırtan-cesaretlendiren komutan-danışman ve subaylarınızı bana teslim ediniz. Öncelikle hepinize 3 aylık maaş verdireceğim ki memleketinize döndüğünüzde beş parasız olmayın. Sizlere tahsis ettiğim, koruma görevi yapacak özel ordumla güven içinde, evlerinize-ailelerinize dönmenizi sağlayacağım.”

    Gargantua’ ya teslim edilen savaş suçluları ne öldürüldü ne de hapishaneye gönderildi. Gargantua, onlara yeni kurduğu basımevinin preslerinde çalışma görevi vererek onları adil ve eğitici bir şekilde cezalandırdı.

    Gargantua çevresindekilere şöyle dedi: “Platon, Devlet adlı eserinin beşinci kitabında şöyle der: ’Devletler, krallar filozof olduğunda ya da filozoflar kral olduğunda mutlu olacaktır’ ”

    Gargantua, zarar gören şehri tamir ettirdi, kaleyi yeniden yaptırdı, tüm askerleri ödüllendirip kışlalarına gönderdi. Bazı komuta subaylarını da yanına alıp onları babası Kral Grandgousier’ un huzuruna çıkardı. Kral Azureus’dan (Pers Kralı; Darius’un halefi) bu yana yapılmış en büyük ziyafeti verdi Kral ahalisine. Gargantua’nın tüm yardımcıları kendilerine verilen topraklarla ödüllendirildiler.

    Gargantua, Keşiş i önce Seuilly Başpiskoposu yapmak ve ona bir manastır vermek ister. Ama Keşiş reddeder bu teklifi. Bu durumda Gargantua da Keşiş için Theleme (Yunanca Thelema, irade anlamındadır) Manastırı’nı inşa ettirir. Bu manastır diğerlerinden farklı olacaktır. Dört tarafı duvar olmayacaktır. Bu manastırda ne saat ne de kadran olmasına, her işin isteğe, olanağa ve koşullarına göre dağıtılmasına karar verildi. Bu manastıra, güzel-yakışıklı mizacı güzel erkek ve kadınlar alınacaktı. Bu manastıra girenlerin, diğerlerinde olmadığı üzere, istedikleri zaman dışarı çıkmalarına, özgür olmalarına izin verilecekti. Bu manastırda –diğerlerinin aksine- herkes şerefiyle evlenebilecek, mal-mülk sahibi olabilecek ve özgürce yaşayabilecekti.

    Theleme Manastırı’nda inşa edildikten sonra; manastır sakinlerinin yaşamları yasalar, tüzükler ya da kurallara göre değil, kendi özgür iradelerine göre ve isteklerine göre düzenlenmişti. Yataktan canları ne zaman isterse o zaman kalkıyor, istedikleri zaman yiyor, içiyor, çalışıyor, uyuyorlardı. Onları kimse uyandırmıyor, yemeye, içmeye veya herhangi bir şey yapmaya zorlanmıyorlardı. Gargantua böyle karar vermişti. Tek bir kural geçerliydi: “NE İSTİYORSAN ONU YAP!”

    Kitaptaki Bazı Önemli Dipnotlar:

    “Que Grand tu as”. John Duns Scotus, 13. Yüzyılda yaşayan ve Rabelais’nin sık sık dalga geçtiği bir Fransisken papazıdır. Rabelais için ortaçağ felsefesinin, karanlığın, küçücük noktalar üzerine kılı kırk yaran tartışmaların, gevezeliğin ve Latincenin, özetle skolastikliğin simgesidir (sayfa 39).
    Burada sözü edilen dönmeler, din değiştirmeye zorlanmış Yahudiler ya da Müslümanlardır ve onların dönmesini sağlayanlar hala eski dinlerin ibadetlerinden vazgeçmediklerinden şüphe emektedirler Bu kişileri tanımlayan Fransızca “marranes” sözcüğü İspanya’ da hakaret olarak kullanılırken, İspanya dışında tüm İspanyolalrı tanımlamak için kullanılıyordu. Bu I.François’nın gizli anti İspanyol propagandasının bir parçasıydı (sayfa 45).
    “De modis significandi”. İfade Biçimleri. İşaretler ve anlamlarıyla ilgili köklü bir tartışmayı sürdüren bir mantık kitabıdır. Çok sayıdaki yorumcu, okuyucunun gerçek metnin gerçek anlamına (varsa tabii) ulaşmasını engellemektedir. Bunların sayılan isimlerin çağrışımları aşağılama amacıyla seçilmiştir. Yalnızca Gualehaul istisnadır: Onun adı, Arturyen metinlerindeki bir devin adıdır (sayfa 74).
    Gerçek mekân ve isimlere göndermeye bir örnek. Rabelais’nin yaşadığı dönemde gerçekten, Chinon’da yaşayan bir potin tüccarı Babin ailesi bulunuyormuş (sayfa 82).
    Herakleitos insanın aptallığına ağlarken, Demokritos gülermiş (sayfa 95).
    Aile, yani famille, Latincede tüm çocukları, anne babayı ve hizmetlileri, hatta müşterileri kapsamaktadır. Rabelais burada, hükümdar ile halkını bağlayan feodal paktın ve halkın öneminin altını çizmektedir (sayfa 139).
    İyi bir kral için örnek davranış: barış, pazarlık, ama aynı zamanda, savunma kaygısıyla doktrinal ve politik açıklamalar yapmak (sayfa 143).
    İnsan davranışının İncil terimleriyle yapılan analizi: Özgür insan iradesi merhamete muhtaçtır. Bu Augustinus ve Erasmus’un, Lutherci köle irade (merhamet her şeyi yapar) ve aydınlanma sonrası özgürce iman kavramı arasındaki tezidir. Tanrı günahkârları özellikle tek başına bırakır; bunun sonucu olarak ortaya çıkacak kötülük kendi değerinin bilincine varmasına olanak sağlayacaktır (buna göre savaş, Grandgousier’in kendisini aracısı olarak gördüğü bir terbiye aracıdır) [sayfa144].
    Bu diyalog, İskender’le aşık atmayı hayal ederken, kötü tavsiyeler verilmiş ve sonu kötü biten klasik dönem fatihlerine bir örnek olarak, Plutarkhos’un Pirus’un Hayatı’ndan esinlenilmiştir. Bu eserde, değişik siyasi tartışmalara yer verilmektedir. Danışmanlarının rolü, ne Makyevel ne de Hristiyan teorisyenlerin taraf olduğu fetih savaşlarının rolü. Fakat aynı zamanda, Avrupa’da Fransız monarşisinin çevresini saran Habsbourgların (Avusturyalıların) siyasetinin doğrudan yansımasıdır (sayfa 155).
    Dev kısrağı ve Gargantua paralel sahnelerin kahramanlarıdır. Gargantua Parislileri idrarında boğup hacıları öldüre yazarken, kısrağı da at sineklerini boğmuştur. Şövalye ve at birbirinden ayrılmaz bir bütündür (sayfa 171).
    24 Şubat 1525’de Avusturya, İspanya ve Fransa arasında, Kuzey İtalya’da geçen, Fransızların ağır yenilgisiyle sonuçlanan savaş (Pavia Savaşı). Bu savaşta birliklerin bir kısmı kralı esir bırakıp kaçmıştır (sayfa 187).
    Dürüstlük beklenmeyen bir durumdur çünkü keşiş ne kadar hoşsohbetse, doğruluktan da o kadar uzaktır (sayfa 189).
    Keşişlerin sosyal olarak gereksizliği hümanistlerin sürekli ele aldığı bir temadır (sayfa 189).
    Burada düşünmeden edilen dualar ile gerçekten içten gelerek edilen dualar arasında ayrım yapılır. Dolayısıyla din adamları ve laikler arasında değil, Tanrı’yla içten olan ya da olmayan bir ilişki arasında ayrım yapılmaktadır (sayfa 191).
    Hainlik Rabelais’nin sık kullandığı bir aşağılamadır (sayfa 222).

    Kitabın Künyesi
    Gargantua
    François Rabelais
    Everest Yayınları / Roman Dizisi
    Editör: Berrak Göçer
    Çeviri: Birsel Uzma
    İstanbul, Eylül 2011, 1. Basım
    270 sayfa

    Süha Demirel, İstanbul, 2011. (Son düzeltmeler 15 Temmuz 2017.)
  • 1.Suç ve Ceza – Fyodor Dostoyevski.
    Özeti-Okuyucuyu derinden sarsan ve defalarca okuyabileceğiniz Suç ve Ceza’da yoksul Raskolnikov adındaki bir genç hukuk fakültesini kazanır fakat ekonomik sıkıntılardan dolayı okulunu yarıda bırakır. Bir yandan da paranın aşağılık insanların elinde olmasına öfkelenerek, para sıkıntısı çekmesinin yanlış olduğunu düşünür. Bunun üzerine zengin bir tefecinin kız kardeşini öldürür. Cinayeti işlediğini kimsenin görmemesine rağmen huzursuzluğu bir türlü bitmez. Vicdan azabıyla masumiyetini ve insanlığını yitirdiğini düşünmeye başlar. Psikolojik olarak çok etkilenen ve kendi içinde savaşlar veren Raskolnikov kimseyle konuşmaz, yalnızlığı seçer. En sonunda cinayeti işlediğini itiraf ederek teslim olur. Okurken kendinizi Raskolnikov’un suç ortağı gibi hissedeceğiniz, duygularını birebir yaşayacağınız, dünyanın en önemli yapıtlarından biri olan Suç ve Ceza’yı muhakkak okumalısınız.

    2.Sefiller – Victor Hugo.
    Özeti-Kitabımızın baş kahramanı olan Jean Valjean, ekmek çalma suçundan 5 yıl kürek cezasına çarptırılır. Ancak defalarca kaçmaya çalıştığı için, cezası artarak 19 yıla çıkar. Cezasını çekip özgür kaldıktan sonra onu daha zor bir hayat beklemektedir. Daha önce hüküm giydiği için toplum tarafından dışlanır. İlerleyen zamanlarda yaptığı bir iş aracılığıyla zengin olur ve Madeleine adıyla yaşamaya başlar. Ancak bir gün Jean Valjean adında birinin yakalandığı haberini alır. Kendinin yerine başka birinin kürek cezası çekmesine gönlü razı olmaz ve gider polise teslim olur. Bir suçlunun yaşam öyküsünü anlatan Sefiller romanı, romantik akımın etkileri olan bir eser. Victor Hugo’nun bu kitabı yazmak için 17 yıl kadar üzerinde çalıştığı yönünde bilgiler bulunuyor.

    3.Anna Karenina – Lev Tolstoy.
    Özeti-Kitabın baş kahramanı adından da anlaşıldığı gibi güzeller güzeli Anna Karenina’dır. Mutsuz bir evliliği olan Anna bir gün, Vronski adındaki bir adamla tanışır, aşk yaşamaya başlar ve ondan hamile kalır. Bir süre sonra kocasına bu durumu anlatır ve boşanmak ister. Ancak kocası itibarının zedelenmemesi adına boşanmayı reddeder. Fakat Anna buna rağmen Vronski ile aşkına devam eder. Sevgilisiyle birlikle bir süre İtalya’da yaşayan Anna, Rusya’ya geri döndüğünde toplum tarafından dışlanır. Psikolojik bir buhran içine giren kadın gittikçe zor günler yaşamaya başlar ve en sonunda intihar eder. Kitap bize yasak aşkın sonunda sevdiğiniz insana kavuşsanız bile, toplumsal ahlak kurallarının buna izin vermediğini; aşkın ve tutkunun da bir yerde biteceğini gösteriyor

    4.Vadideki Zambak – Honoré de Balzac.
    Özeti-MEB’in 100 Temel Eser listesinde yer alan Vadideki Zambak, o dönemin koşullarını birebir yaşayacağınız harika bir kitap. Zor bir çocukluk geçiren Felix‘in büyük bir tutkuyla bağlı olduğu aşkını anlatıyor. Kitabın ilk kısımlarında Felix’in yaşadığı zor günler, ailesi tarafından dışlanması gibi sorunlar anlatılıyor. Daha sonra da yaşadığı büyük aşk en ince detayına kadar okuyucuya aktarılıyor. Felix evli ve çocuklu olan Henriette’e görür görmez aşık olur ve ona hayatını feda edecek kadar çok sever. Aşkın acı yönüyle ele alındığı kitap, romantizm akımında verilmiş en başarılı dünya klasikleri arasında yer alıyor.

    5.Notre Dame’ın Kamburu – Victor Hugo.
    Özeti-Kitap kilisede zangoçluk yapan Quasimodo’nun, Esmeralda’ya olan hüzünlü aşkını anlatıyor. Çirkin bir bebek olarak dünyaya gelen Quasimodo ailesi tarafından kiliseye bırakılır. Burada büyüyen Quasimodo kilise çancısı olarak görev yapar. Ancak ilerleyen yıllarda zil sesinden dolayı kulakları duymamaya başlar. Bir gün güzeller güzeli Esmeralda ile tanışır ve ona aşık olur. Esmeralda ise başka bir adama gönlünü kaptırmıştır. Oldukça karışık olan bu aşk üçlemesinde karakterler bu kadarla da bitmiyor. Bir gün işlenen bir cinayet Esmeralda’nın üzerine kalır. Quasimodo ise onu kaçırarak kiliseye sığınır. Fazlasıyla hüzünlü olan bu hikayeyi okurken göz yaşlarınızı tutamayacağınızı garanti ederim.

    6.Aşk ve Gurur – Jane Austen.
    Özeti-Tüm zamanların en romantik kitabı diyebiliriz Aşk ve Gurur için… Müthiş bir kurgusu olan kitapta, beş kızı olan bir anne, kızlarının evde kalma korkusuyla evlendirme telaşına girer. Ancak abartılı davranışları birçok yerde okuyucuyu gülümsetir. Kitap ilk yazıldığı günden bu yana yıllara meydan okurcasına eskimeyen ve o günlerin koşullarını hatırlatan bir başyapıt. Aşkta gururun ve önyargının olmadığını ispat eden kitabımız mutlu sonla bitiyor.

    7.İlahi Komedya – Dante Alighieri.
    Özeti-Sıra dışı bir konusu olan Dante’nin İlahi Komedya’sı dünya şiirinin baş yapıtları arasındadır. Dante; cennet, araf ve cehennemde yaptığı yolcuğu destansı bir dille anlatır. 1300 yılının, Perşembe gecesi çıktığı yolculuk bir hafta sürer. Bu seyahatte Dante 35 yaşındadır, bunu da “yaşam yolumuzun yarısında” sözleriyle belirtir. Cehennemi 9 daire olarak niteler, işlenen günahlara göre dairelerin sayısı da artmaktadır. Her satırda gerçek dünyayla benzerlik kurulmaya çalışılan, insanı düşündüren, kendini sorgulamasını sağlayan bu devasa şiir, hayal gücünü zorlar nitelikte.

    8.Romeo ve Juliet – William Shakespeare.
    Özeti-Kitabın kahramanları Romeo ve Juliet iki düşman ailenin çocuklarıdır. Romeo bir gün Capuletlerin evinde düzenlenen maskeli baloya katılır. Orada Juliet’i görür ve aşık olur. Juliet de bu duygulara karşılıksız kalmaz. O günden sonra Romeo her gece Juliet’in odasının camına gelir ve aşkları bu şekilde ilerler. Çok geçmeden gizli bir nikahla evlenirler. Fakat Juliet’in ailesi onu başka bir gençle evlendirmek ister. Juliet nikahlarını kıyan rahibe giderek durumu anlatır. Rahip Laurence, Juliet’e onu sadece 48 saat ölü gösterecek bir iksir verir. Fakat ailesi onu gerçekten öldü zannederek defneder. Bunu öğrenen Romeo, Juliet’in mezarı başında zehir içerek ölür. Rahip Juliet’i uyandırır, bu kez de sevdiğinin bedenini cansız gören Juliet hançer batırarak kendini öldürür. Dramatik bir aşk öyküsü olan oyunun, günümüze kadar birçok tiyatro, opera ve balede gösterimi yapıldı.

    9.Genç Werther’in Acıları – Johann Wolfgang Von Goethe.
    Özeti-Kitabın ana karakteri Werther, duygusal çöküntüsü nedeniyle şehir hayatından uzaklaşarak bir köye yerleşir. Orada Lotte adında bir kıza aşık olur. Ancak Lotte başka biriyle nişanlıdır ve kısa bir süre sonra da evlenir. Bu süreçte Werther bir aile dostları olarak hep yakınlarındadır. Fakat çok yoğun bir şekilde beslenen duygularla birlikte, daha fazla sevdiği kadının yakınlarında duramayacağını anlar. Bu acıya dayanamayan Werther sevdiğine bir mektup yazar ve hayatına son verir. Goethe’nin bu kitabı yazarken kendi yaşadığı bir aşktan ilham aldığı biliniyor.

    10.Gazap Üzümleri – John Steinbeck.
    Özeti-Kitap Amerika’da başlayıp tüm dünyaya yayılan ekonomik kriz esnasında, bir ailenin yaşam mücadelesini anlatıyor. Yoksulluk, açlık, hayatta kalma mücadelesi ve en önemlisi zorbalık gibi durumların anlatıldığı kitabı okurken kendinizi ağlarken bulabilirsiniz. Birçok aile gibi Joad ailesi de o güne kadar ekip biçtikleri tarlalarından zorla çıkarılırlar. İş bulmak amacıyla çıktıkları yolculukta ise sürekli üzücü olaylar yaşarlar. Kapitalizmin halk üzerindeki etkilerini anlatan eser bir dönem, bazı ülkelerde yasaklandı.

    11.Babalar ve Oğullar – Ivan Turgenyev.
    Özeti-Kitapta katı, muhafazakar bir baba ile, özgürlükçü, yenilikçi ve batı eğilimli bir oğul arasında yaşanan çelişkiler anlatılıyor. İki nesil arasındaki farklılıkların, harikulade bir dille okuyucuya aktarıldığı kitabı okurken, muhakkak kendinizden bir şeyler bulacaksınız. Bazarov ve Arkadi biri ılımlı, diğeri agresif iki genç arkadaştır. Bu genç adamların hem kendi aileleriyle, hem de birbirlerinin aileleri ve toplumla olan ilişkileri anlatılıyor. En önemli dünya klasikleri arasında yer alan kitap bizlere, dünya var olduğu sürece kuşak çatışmasının da olacağını gösteriyor.

    12.Ana – Maksim Gorki.
    Özeti-Kitabın baş kahramanı Ana yani Pelage‘nin kendini sürekli döven kocası ölür. Ardından oğlu Pavel’i büyük zorluk ve yoksulluk içerisinde büyütür. Ancak bir süre sonra oğlunun sürekli kitap okuduğunu ve diğer gençlerden daha farklı bir yapıda olduğunu fark eder. Pavel birkaç arkadaşıyla birlikte devrimcilik yolunda çalışmalar yapmaktadır. Ana, oğlunun özgürlükçü ve yaşama haklarını savunan arkadaşlarıyla tanışır. Bir süre sonra onların toplantılarına katılarak, birlikte çalışmaya başlar. Pavel ve arkadaşları Moskova’ya sürgün edilir. Ana mahkemede yaptığı bir konuşma sebebiyle öldürülür.

    13.Madame Bovary – Gustave Flaubert.
    Özeti-Kitabımız; oldukça sıradan ve monoton bir evlilik süren Madame Bovary’nin hayatına renk katmak adına girdiği arayışları ve maceraları anlatıyor. Bu maceralar arasında elbette yasak aşklar da yer alıyor. Yazarın kitaba kattığı bu kısımlar o dönemde büyük yankı uyandırmış ve çok eleştirilmiş. Betimlemelerin ağırlıklı olduğu kitap, aldatan kadının iç dünyasını çok güzel bir dille aktarmış. Kitabın konusu için aslında yukarıda da yer verdiğimiz Anna Karenina ve Halit Ziya Uşaklıgil’in romanı Aşk-ı Memnu ile benzerlik gösteriyor diyebiliriz.

    14.İki Şehrin Hikayesi – Charles Dickens.
    Özeti-konusu Fransız İhtilali öncesi ve sonrasında yaşanan olaylardan oluşuyor. Suçsuz yere 18 yıl hapis yatan Dr. Manette, Londra’ya döndüğünde birine aşık olur ve evlenme kararı alırlar. Sonrasında ise Fransız İhtilali olur. Kitabın bundan sonraki kısmı ihtilalin insanların hayatları üzerinde oluşturduğu etkilerdir. Bu etkilerin özellikle ruhsal boyutlarına değinen yazar, son sayfaya kadar okuyucunun merakının canlı kalmasını sağlıyor.

    15.Yeraltından Notlar – Fyodor Dostoyevski.
    Özeti-Kitabın ilk bölümü yazarın oldukça karışık iç dünyasını anlatıyor. İkinci bölümde ise kendinizi birdenbire akıcı ve sürükleyici bir anlatımın içinde buluyorsunuz. Kendini son derece zeki bir insan olarak tanımlayan yazar, insanlardan kaçarak, yalnızlığı seçmesini de buna bağlar. İnsanları sürekli eleştirir ve kendini bir türlü anlamayan arkadaşlarından nefret ederek kendini yeraltı dünyasına kapatır.

    16.Savaş ve Barış – Lev Tolstoy.
    Özeti-Dünyanın en uzun romanları arasında 17. sırada olan kitabın orijinal hali dört cilt şeklinde basılmış. Kitap 19. yüzyılda Rusya’da yaşanan olayları anlatıyor. İçerisinde; savaş, barış, sevgi, intikam, dostluk, düşmanlık, varlık, yokluk, sevinç, mutluluk ve daha birçok duyguya rastlayabiliyorsunuz. Bu kadar çok ve birbirinden bağımsız duygular, öyle usta bir şekilde kaleme alınmış ki, yazara hayran kalmamak elde değil. Bunun yanında soylu ailelerin savaşa bakış açılarının da yansıtıldığı kitap, en başarılı tarihi romanlar arasında da gösterilmekte.

    17.Uğultulu Tepeler – Emily Brontë.
    Özeti-Birçok karakterin olduğu kitapta yaşanan olaylar, Uğultulu Tepeler malikanesinde geçiyor. Malikaneye 6 yaşında Heathcliff adında bir çocuk getirilir. Zaman içerisinde Heathcliff birlikte büyüdüğü Catherina’ya aşık olur. Catherina’nın başka biriyle evlenmesi üzerine Heathcliff malikaneden ayrılarak birkaç yıl ortalarda görünmez. Aradan üç yıl geçer ve daha önce ona yapılan haksızlık ve dışlanmışlıkların intikamını almak için geri döner.

    18.Ölü Canlar – Nikolay Vasilyeviç Gogol.
    Özeti-Gogol’un üç cilt olarak tasarladığı Ölü Canlar romanı aslında tamamen bitirilmemiştir. Romanın kahramanı Çiçikov, Rusya’daki şehirleri gezerek, köle köylüleri satın almaktadır. Fakat işin en ilginç yanı, sağlıklı, işe yarar köleler yerine, ölü olanları ister. Civar kasabalarda ölen insanların belgelerini tek tek toplar. Halk onu zengin ve saygıdeğer biri olarak görür, topladıkları belgelerle de kendine işçi aradığı düşünülür. Ancak Çiçikov’un kendi çıkarları uğruna yaptığı oyun bir süre sonra anlaşılır.

    19.Kırmızı ve Siyah – Stendhal.
    Özeti-Yaklaşık 600 sayfa olan kitap edebi bir eser olmasının yanında, analiz yeteneğinizi güçlendirecek bir psikolojik roman. Napoleon Bonaparte sürgüne gönderilir, onun sürgün edilişiyle birlikte başlayan Restorasyon Dönemi anlatılmıştır. Tutkulu bir aşk hikayesinin anlatıldığı kitapta, o dönemin Fransa’sı ile ilgili çok fazla görüş var. Kitabın ana karakteri Julien Sorel, yükselme duygusuyla birçok şeyi yapar. Bunlar arasında ikiyüzlüce davranışlar bile vardır. Öte yandan sürgün edilen Napoleon’a duyduğu sevgi ve hayranlık psikolojik olarak zor günler yaşamasına sebep olur.

    20.Üç Silahşörler – Alexandre Dumas.
    Özeti-Kitabımız Athos, Porthos ve Aramis adındaki üç arkadaşın macera dolu hikayesini anlatıyor. Şövalyelerin arasına katılmak için köyünden çıkıp gelen Dartanyan, üç silahşörler ile karşılaşır. Athos , Porthos ve Aramis‘le kavga çıkararak hepsiyle düello yapmak ister. Aslında bu kavga randevusuyla güzel bir dostluğun temelleri atılmış olur. Dartanyan üçüne de ayrı ayrı saatler vererek sözleşir. İlk yapılacak düelloda Athos, şahit olarak Porthos ve Arami’syi de yanında götürür. Ancak o esnada kardinalin adamları ortaya çıkınca üç silahşörler ve Dartanyan hep birlikte kardinalin adamlarıyla dövüşür. Bundan sonra roman boyunca devam edecek bir dostluk başlar. Harika bir kardeşlik öyküsünün anlatıldığı kitabı okurken çok eğleneceksiniz.
  • 184 syf.
    Sevgili Ebru Ince ye #37080405 iletisinde düzenlediği etkinlik için teşekkür ederim, Eco ile tanışmış olduk bu sayede:))


    Kitap, Umberto Eco’nun 2008 yılında Richard Elliman konferanslarında yaptığı konuşmaların metne dökülmüş hali. Konferansların ve kitabın başlığı “Genç Bir Romancının İtirafları”. Yalnız metne her kim döktüyse hem onu, hem de dinleyenleri tebrik etmek istiyorum. Kitabın kaynakçasını geçtim en sondaki notlar bile okurken yordu beni.

    “Genç Romancı” mevzusuna kendimce değinmek isterim. Yazar kendini genç romancı olarak betimleyerek yazma serüveninde kendini beğenmişlik taslayan, bir kitap yazmakla kendini 'yazar' olarak benimseyen, bütün dünya edebiyatını yalamış yutmuş havalar binbeşyüz modunda gezen kendini bilmezlere ders veriyor resmen. Adam 28 yıldır roman yazıyor, kitapları diğer dillere çevrilip uluslararası düzeyde çok okunuyor da kendisine genç ve umut vaat eden yazar diyor. Anlayana!!

    Bence yazar olmak isteyen herkes bu kitabı okumalı. Hatta zorunlu hale getirilse ne güzel olur zira kitabı okuduktan sonra hala kitap yazmayı düşünenlerin büyük bir çoğunluğu kesinlikle vazgeçecektir, edebi kirlilikten de arınmış olurduk böylece. Sadece yazar olmak isteyenler mi okumalı? Bir okur olarak kendisini sorgulamak isteyen, Eco yu daha önce okuyup seven herkese şiddetle tavsiye edilesidir! Akıcı bir dili var, okurken sıkmıyor sadece okudukları üzerinde insan doğal olarak düşüncelere dalma ihtiyacı hissettiği için bir çırpıda bitmiyor.

    Okuyacaklara küçük bir uyarı: Kendi kitaplarından sadece birkaç alıntı var o konuda rahatız ama çok meşhur bazı dünya klasikleri ile ilgili accık spoiler vermiş olabilir. Adı üstünde 'çok meşhur' oldukları için okumadan da ordan,burdan,şurdan bilgi edinmişizdir mutlaka. Yine de takıntısı olan arkadaşlara bu durumu göz önünde bulundurarak okumalarını öneririm.

    Nasıl mı spoiler vermiş? Misal : #37830325
    Daha neler neler var da ben yazmıyorum iyi bir insan olduğum için:))

    Anladığım kadarıyla Eco "yattığı yerden zafere ulaşan tek canlı tavuktur" düsturu ile hareket ediyor romanlarını yazarken. Kitaplarını yazmadan önce nasıl başladığını, nelerden yararlandığını anlatmış yazar. Kullandığı mekanların ve karakterlerin önceden resmini çizmesi, onlara göre kitabın dilini, üslubunu belirlemesi, gerçeğe uygunluğunu irdelemesi, ayrıntıları kullanması… “Gülün Adı” nın filminin yönetmeni Annaud, kitabın diyalog bakımından tam da filme çekilecek nitelikte olduğunu, mesela iki karakter bir mekanda konuşarak yürürken konuşmanın bitişi ile mekanın kapısına ulaşmalarının aynı anda gerçekleştiğini söylemiş. . Çünkü Eco, kafasında çoktan olayı canlandırmış da öyle yazmış. Her romanında bu şekilde çalışıyor Eco. Eğer karakteri sokakları gezecekse önce kendisi geziyor o sokakları. Gün batımı mı gün doğumu mu, gökyüzünde ay var mı, varsa hangi evrede irdeliyor, not alıyor kitaba da bunları göz önünde bulundurarak yazıyor Bu şekilde titiz bir çalışma sonucu ortaya çıkan eseri okuyan okur da keyfini çıkarır, minnettar kalır diyorsunuz değil mi? Ne gezer? Adamın biri romanda geçen tarihte çıkan günlük gazeteleri topluyor araştırmalar, incelemeler yapıyor. Ve bütün bunların sonucunda Eco’ya mektup yazıyor. Neymiş efendim tam o saatte karakterin dolaştığı yerin bir alt sokağında yangın çıkmış da romandaki karakterin görmemesi imkansızmış da neden bu yangının hiç bahsi geçmiyormuş? Eco da -tabii daha münasip bir dille- "valla hacı bana hiç böyle bir bilgi vermedi kerata, bilmediğim sebeplerden dolayı kendine sakladı herhal" diyor. İşin aslı Eco o sokağın fazla yakınından geçmemiş, geçse de yangını kurguya katmak istemeyecekti belki de. Okuduğu romanı tamamen gerçeğe uyarlamak isteyen bu tarz okurlara Eco dayı "ampirik okur" diyor. Ben olsam “sayko la bu” der geçerdim.

    Özellikle Baudolino'yu yazmak için kullandığı kaynaklar ve enerjisine hayran kaldım. İstanbul’a gitmesi, kitabı oluştururken buradaki gözlemlerinden aynı şeyleri yaşayan başka birinin aklına gelmeyecek çıkarımlarla yararlanması, kitabın geçtiği döneme uygun yeni bir lehçe uydurması ve dil tarihçisi bir arkadaşının geçmişte böyle bir lehçenin konuşulmuş olasılığının bulunduğunu belirtmesi tek kelimeyle MUAZZAM!

    Romanlarını nasıl yazdığından bahsediyor etmesine de bütün tüyoları vermiyor; başarılı bir roman yazmak isteyenin bazı formülleri kendisine saklaması gerektiğini düşünüyor gayet mantıklı olarak.
    Az açıklasaydın be hacı, feyiz alırdık güzel!

    Eco sadece yazmak ve yazarlık üstüne değil, okurlar, kitap yorumcuları ve listeler üzerine de üç beş kelam ediyor. Üç beş deyip geçtiğime bakmayın, o listeler var ya o listeler mafetti beni!

    Umberto Eco, sıfır ego, İtalyano, göstergebilimci, gülün adı, akademisyen, Ortaçağ estetiği uzmanı, Dedalus, foucault sarkacı, ampirik yazar, örnek okur, detaycı, prensipli, gözlemci, gerçekçi, sıradışı, önceki günün adası, denemeci, tarihçi, eleştirmen, genç romancı, imgeleme ustası, baudolino, ayrıntıları anlamlandırma ya da ayrıntıların sosyolojisi.

    Benden düzgün bir liste çıkması beklenemezdi zaten, mis gibi kaotik liste oldu, Ecocuğum sağolsun!

    Kitabı genel olarak beğendim aslında da İtalyanca ve Fransızca eser isimleri, cümleler falan peşpeşe gelince onlar beni biraz zorladı. Bir de yarısından sonra nöronlarımın arasındaki sinyalizasyon sistemi mi bozuldu nedir, böyle kafamdan cossszz diye sesler gelip hafiften mavi ekran vermeye başladım ama kitabı da bırakamadım. Tamamen kafayı uçurmadan bitirebildim neyse ki.
    İlk romanı (Gülün Adı) yayımlandıktan sonra verdiği bir röportajda; yazarların bazen felsefecilerin ifade edemeyeceği şeyleri kelimelere dökebildiğini söylemiş; yürekten katılıyorum kendisine! Gerçekten bu kitapta doğruluğunu kanıtlıyor kurduğu cümlenin, helal be!

    Kitaplarını daha önce okuyanların hemen anlayabileceği, okumayanlar içinse belki de manasız gelecek son bir cümle:
    Umberto Eco olmak demek, kelime işlemcili ilk bilgisayarın İtalya’da ne zaman satışa sunulduğunu bilmektir bazen.
  • Filmlerde Öpüşmek

    Bir aktrisin öpücüğü en sinir bozucu olandır.
    Gerçekten mi öpüyor yoksa sadece pratik mi yapıyor nasıl bilebiliriz?
    Ruth Gordon (1896 – 1985)

    O zamanlar yeni yeni ortaya çıkan İtalyan yönetmen
    Giuseppe Tornatore’nin 1988’de, filmler ve filmlerin çağdaş dünyayı
    şekillendirmedeki önemli rolleri üzerine çektiği Cennet Sineması
    (İtalya’da Nuovo Cinema Paradiso) filmi, sinema tarihinin en iç burkucu
    sahnelerinden biriyle biter. 1950’lerde küçük bir çocukken, köyündeki
    Cinema Paradiso adındaki sinema salonuna gitmeyi seven ve makinist
    Alfredo’ya yardım eden başkarakter Totò’ya, Alfredo öldükten sonra
    bir paket kalır. Totò küçük köyüne ünlü bir yönetmen olarak döndüğünde
    hayatta olanlar arasından kendisini hatırlayabilenler tarafından karşılanır.
    Paketi Roma’daki evine döndüğünde açar ve içinde çocukluğundaki nazik
    ve iyi niyetli rahip tarafından sansürlenen yasaklı öpüşme sahnelerini bulur.
    Bu sahneye Ennio Morricone’nin hüzünlü müziği eşlik eder ve
    Alfredo’nun iyiliğini ve Totò’ya olan sevgisini anımsatır.
    Böylelikle öpüşmek, neredeyse unutulmuş daha basit ve daha saf
    zamanların nostaljik bir simgesine dönüşür.