Adı:
Bulantı
Baskı tarihi:
1986
Sayfa sayısı:
352
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Orijinal adı:
La Nausee
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Amaç Temel Yayınları
264 syf.
·15 günde·Beğendi·9/10
Varoluşçuluk Jean Paul Sarte’nin (1905-1980) vasıtasıyla öğrendiğim ve bakış açıma büyük bir zenginlik katan değerli bir felsefedir. Bulantı’da varoluşçuluğun temellerini atmaktadır.

Satre, bu kitabı bize bir günlük tutmuş gibi anlatmaktadır. Az önce ismini aktardığım Roquentin’in [ben de bilmiyorum Fransızca bu ismin nasıl okunduğunu:)] dünyaya duyduğu tiksintiyi anlatmaktadır. Varoluşçu felsefeden anladığım, var olmanın izahını yapma çabasıdır. Kitabın bu kadar çok hoşuma gitmesinin sebebi de tam burasıdır. Bir irade ile var olan insan, bu iradesini bir şey üzerine kullanmıyorsa neden vardır? Çünkü hem kendi varoluşu, hem de iradesinin varoluşu bir sebep gerektirmektedir.

Satre (yanılıyorsam düzeltin lütfen) dini olmayan bir adamdır. Yani bir yaratıcı varlığına inanmamaktadır. Oysa birçok yerde ziyadesiyle hissettim ki; o da varlığı için gerçek bir sebep aramaktadır. Sebep bulamayınca da dünyadan tiksinmektedir. Haklıdır da. Çünkü bir yaratıcı yoksa bu, rastlantısal var oluş insanı boşluğa ve karanlığa sürüklemektedir (en azından beni).
Varoluşu anlamlandırmaya çalıştığınızı düşünün. Ve etrafınıza bakın. Yalnız olduğunuzu, aslında tüm insanların yalnız olduğunu düşünün. Bu, sizde bir rahatsızlık oluşturacaktır. Zira kitabın birçok yerinde benim de midem bulanmadı değil. İzninizle şimdi kendi bakış açıma dönmek istiyorum. Satre beni affetsin. Çünkü eğer yaşasaydı bu yorumumdan sonra bu kitabı yazdığı için pişman olacaktı.:)

Varoluşçuluktan benim anladığım iki önemli başlık var. Birincisi az önce de bahsettiğim varoluşu anlamlandırma çabası ve ikincisi ise insanın var olduğu yere ve zamana göre şekilleneceğidir. Satre, bu kitapta yalnızlığa vurgu yapmıştır sık sık. Bence de haklıdır. Evet, insan yalnızdır. Bin kişinin arasında bile olsa yalnız ölür. Sizi en iyi anlayan insanın yanında bile zaman zaman yalnızlık hissedersiniz. Bunların hepsi doğrudur. Fakat eğer bir Müslümansanız size Allah yeter! O, sizi her zaman anlar ve her zaman sizinledir. Yaşamın gayesi de o zaman tamamlanmış olur. Bakınız ehli Müslim insanlara. Bir huşu içindedirler. Mutludurlar. Sıkıntı ve dert çekerken bile ümitsiz ya da sahipsiz değildirler. Çünkü onlara Allah yeter!

Şimdi birçoğunuzun aklına etrafta tanıdığınız, Müslüman olan veya olduğunu iddia eden ama mutsuz, ama sıkıntılı, ama açgözlü insanlar gelecektir. Unutulmamalıdır ki insanların yaptığı hatalar İslam’a dâhil değildir. Zira insan denen canlı yaratılış itibariyle en güzel şeyleri bile mahvetme kapasitesine sahiptir. Bu, o şeyin eksik ya da kusurlu olduğu anlamına gelmez. Ayrıca Allah nicelik peşinde midir? Yani çok Müslüman mı olmalıdır, yoksa az da olsa gerçekten iyi Müslümanlar mı olmalıdır? Bence ikincisi. Çünkü biz insanlar bile kalitenin, kalabalıktan önemli olduğunu düşünürüz öyle değil mi? Gerçek bir dost yüzlerce arkadaş gibi görünen ama ne olduğu belirsiz insandan daha iyi değil midir(?)!

İnsan bulunduğu ortamda şekillenir. Çok doğru. Kömür ocağında çalışanın yüzünün kararması nasıl muhtemelse, bankada çalışanın zamanla faizi öylesi büyük bir günah olmasına rağmen normal bir şey kabul etmeye başlayacağı gibi. Ya da daha net bir örnek vereyim. Hem de kendimden ödün vereyim. Epey açık vereceğim ama anlaşılmam için bu gerekiyorsa yapacak bir şey yok. Annemin anlattığına göre ben, annemin yanına bile şortla çıkmazmışım. Çok utangaçmışım. –Ki, bu dönemler çok da küçük değildim. Buradaki kırılma şudur. 15 yaşından itibaren Bodrum (Muğla) dolaylarında barlarda ve diskolarda çalışmaya başlamıştım (1996). Annem anlatıyor; ‘Bir gittin oraya, geri geldin; utanan sıkılan oğlum gitmiş, yabancı biri gelmiş. Şimdi evde şortla dolaştığına şükrediyoruz (şorttan kastı boxer).’ Yıllar içinde çok daha beter hale gelmişim. Onun söylediğini göre.

Annem haklı. Artık çok da umurumda değildi sıkı sıkı giyinmek. Fakat önceden o kadar dikkat eder miydim giydiklerime hatırlamıyorum. Unutmuşum eski halimi. Yeni halim, sanki hep öyleymişim gibi olmuş. Çünkü insan sürekli şekillenmeye devam ediyor. Kuran’da söylenen yanlış ortamlara girmeyin onlardan biri olursunuzu ne kadar haklı çıkarıyor değil mi(?).
Yine kendimden bir örnek vereyim, nasıl değiştiğime dair, ortamla birlikte. İlk gittiğim zamanlarda, hem yaşça küçük olduğum için, hem de ayak işleri bana yaptırdıkları için onlar öğlenleri (akşama hazırlık saatleri) keyfediyorlardı. Ben de masaları falan silerken duyuyordum ne konuştuklarını. Barlar caddesinde olduğumuz için, turistler geçip duruyorlardı sokaktan. Onlar da gördükleri kadınlar için ‘vay be şuna bak…, ufff şu ne gider…, şunu alacaksın…, şunu bir elime geçirsem… vs.’ Sansürlü söyledim, mana anlaşılacak şekilde. Açıkça söylesem konuşulanları, RTÜK beni kapatır:) Ve nefret etmiştim hemcinslerimden. Ben asla onlar gibi olmayacaktım. İğrenç yaratıklardı onlar çünkü. Oysa ben iyi bir insandım. Öyle de kalacaktım.

Yıllar sonra (yaklaşık 10 sene) barın önünde oturup konuşuyorken birden sanki biri beni dürtmüş gibi irkildim. O an ne yaptığımıza, neler konuştuğumuza baktım. Bir zamanlar tiksindiğimi söylediğim konuşmanın içindeydim. Nasıl olmuştu bu? Hani ben onlardan olmayacaktım? Nasıl olmuş da bu hale gelmiştim?

Sonra hafızamı yokladım geçen bu zaman içindeki olayları hatırladım. Yavaş yavaş maden ocağındaki işçinin yüzünün nasıl karardığını anladım. O yüzden kimse benim gibi ergenlikler yapmasın. Yani girdiğiniz ortamın bir parçası olursunuz. Bu, kaçınılmaz! Bu yüzden hevesle, gıpta ile bakanlar, lütfen uzak durun. Hiçbir şey göründüğü gibi değil.

Çok uzattıysam bağışlayın. Hemen toparlıyorum.

Bulantı, okuduğuma çok mutlu olduğum kitaplardan biri. Satre’nin anlatmak istedikleri tam olarak benim anladıklarım olmayabilir. Fakat önemli olan benim bu kitaptan bir sürü yeni şeyler öğrenmem ve çıkarımlar yapmamsa, çok karlı bir okuma yolculuğu olduğunu söyleyebilirim.

İyi bir okuma dilerim.
264 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10
Sizlere Sartre gibi bugün yeni bir şey yok deyip sayfalarca bu kitapla ilgili olmayan şeyleri anlatabilirim. Sonuçta yalnızım ama yapayalnız değilim. Bu incelemeyi okuyacak insanları da düşünüyorum. :)

Ama elimden geldiğince kısa yazmaya çalışacağım yine de. Yalnızlığın felsefesinin yapıldığı kitap, diyerek başlamak istiyorum. Neredeyse bütün varoluşçularda görülen yalnızlık olgusunun doruğa ulaşmış bir biçimini yansıtmış Sartre. Kitap adeta insana huzursuzluğu aşılıyor. Okuduğum süre boyunca nedense kendimi hiç mutlu hissedemedim. Ama acı da hissetmedim. Sadece hüzünlü. Schopenhauer der ki mutluluk acı çekmemek demektir. Öyle bir mutluluk işte.Kitabı okurken kendimi hiç gitmediğim Fransa'da, İtalya'da bir sokakta amaçsızca gezerken yalnız başıma insanları izler gibi hayal ettim.

Günlük tarzı yazılan romanları okumak zor geliyor bana. Ana olaydan bağımsız alakasız binlerce şey anlatabilir yazar orada. Bu kitap özelinde de Sartre bir sayfada kendinden bahsederken bir sayfada bilmem kimin yaptığı hatta yapmış olacağı işlerden bahsediyor. E haliyle böyle olunca da kopuk kopuk ilerliyorsunuz. Hatta bir sayfada otodidakt gelip: Efendim kendi kendinize konuştuğunuzu gördüm. Ne düşünüyordunuz tarzı bir şeyler söylüyor. Kendi kendine konuşmalar işte. Bu tabi aralardaki küçük ama doyurucu cümleleri özümsemenize engel değil. Yinede olmasa iyi olurdu diyebileceğim şeylerden.

Kitabın başlarında aşırı yalnızlığın getirdiği insanları gözleme tutkusu var. Ki bu benimde çoğu zaman çok severek yaptığım bir şey. Etrafında olan olayları ve gördüklerini aşırı bir betimlemeyle yansıtmakta bu düşüncenin bir sonucu sanıyorum. İş hayatında yorulmuş, makinenin çarkları arasındaki insanları izlerken ana karakter, kendisinin o insanlardan ne kadar daha diri olduğunu düşünüp onlara acıyordu.

Ben öyle sanıyorum ki Sartre bu kitabı yazmak için karar verdiğinde bu kadar karmaşık bir şey ortaya çıkacağını tahmin etmiyordu. Evet aklında bir konu vardı elbet ama yazmaya başladıktan sonra ve bende okumaya başladıktan sonra kitabın ortalarına geldiğinizde hem yazar hem siz baştan varoluştuğunuzu hissediyorsunuz. O çakıl taşı atıldığında başlıyor her şey. Biraz garip bir his. Ama kendini tanımak yolunda önemli bir adım olarak çıkıyor karşınıza.

Okurken sanki psikolojik nevroz geçiren bir adamın sanrılarını dinliyorsunuz. Başlarda acı veren, istenilmeyen bu varoluşma süreci, ilerledikçe kabullenmeye başlıyor ve hatta olması gereken bir şeymiş gibi duyumsanmaya başlıyor.

Otodidakt' la varoluş ve hümanizm üzerine konuşmaları kitabın ne anlatmak istediğinin ortaya koyulması açısından yoğun bir özet gibi olmuş. Tabi bu özeti anca kitabın içindeyken okuyabiliyorsunuz. Ona göre hiçbir şeyin nedeni yoktur. Ve insan bu nedensizlikler ortasında nedeni olmayan bir varlık olduğunun ve hiçbir varlığın nedeni olmadığının bilincine vardığında, işte orada "bulantı" başlar.

Varoluşu ya bütünüyle herşey de hissedebilirsiniz yada herhangi bir şey yoktur. Bomboşluk.

Parmenides gibi düşünüp hayatta hareket denilen bir şey yoktur bile diyecek Sartre. Farklı olarak, Sartre varlığı görünen hissedilen olarak tanımlarken, Parmenides varlığı, var olduğu düşünülen şey olarak tanımlıyordu tabi.

Ben son sayfaları Chopin'in ölüm marşıyla birlikte okudum, Some of these days yerine size de tavsiye ederim. Kitabın sizi içerisine sokmuş olduğu havaya çok uyuyor.

Karmaşık bir inceleme olduysa şimdiden kusura bakmayın. Böyle bir kitabı okurken/ okuduktan sonra sağlam olay örgüsü içerisinde bir inceleme yazmak gerçekten zor oluyor. Yinede iyi okumalar dilerim.
  • Böyle Söyledi Zerdüşt
    8.5/10 (1.962 Oy)2.397 beğeni7.386 okunma13.178 alıntı91.327 gösterim
  • Düşüş
    8.2/10 (983 Oy)993 beğeni3.175 okunma2.222 alıntı19.796 gösterim
  • Kör Baykuş
    8.3/10 (1.783 Oy)1.608 beğeni5.386 okunma2.950 alıntı37.639 gösterim
  • Siddhartha
    8.5/10 (2.159 Oy)2.027 beğeni6.287 okunma2.199 alıntı36.819 gösterim
  • Açlık
    8.3/10 (1.732 Oy)1.553 beğeni5.588 okunma1.509 alıntı47.403 gösterim
  • Devlet
    8.4/10 (1.193 Oy)1.387 beğeni4.961 okunma2.491 alıntı31.586 gösterim
  • Veba
    8.4/10 (968 Oy)1.058 beğeni3.239 okunma1.399 alıntı20.871 gösterim
  • Karamazov Kardeşler
    9.1/10 (1.750 Oy)2.061 beğeni5.496 okunma7.026 alıntı54.252 gösterim
  • Anayurt Oteli
    7.4/10 (1.604 Oy)1.201 beğeni6.000 okunma448 alıntı27.423 gösterim
  • Dava
    7.8/10 (2.987 Oy)2.940 beğeni11.662 okunma2.760 alıntı70.039 gösterim
264 syf.
·25 günde·Beğendi·8/10
Felsefi kitapları sevmem normalde. Ancak kitap ilgimi çekti ve hayatı yeniden sorguladım. Bazılarımız çok fazla derdimiz olduğunu düşünüyoruz. Ekmek parası, aile sıkıntıları, hastalık, sosyal ilişkiler vb.. Kitabı okuyunca en büyük derdin dertsizlik olabileceğini düşündüm. Ve acıdım kahramanımıza, intihar eden bir insana, acılar içinde inleyen bir hastaya acıdığımdan daha çok acıdım belki de...
264 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Varoluşçuluk üzerine okuduğum gerçekten en ağır romandı. Bu romanı anlayabilmeniz için zihninizin boş olması ve çok iyi odaklanmanız gerekiyor.
Varoluşçuluğa yeni bir bakış açışı kazandıran bir roman.
264 syf.
·7 günde
Hümanizm+Nihilizm+Varoluşçuluk
Olumluluk+Boşluk+Sarsıntı--Bulantı

Sartre doğaçlama bilincin adıdır, kelimelere anlam verir. Varoluşçu yaklaşımı ile hiçliği baltalayan, hümanizmi bağlayan bir dili vardır. Dil varoluşluğun içine düşmek isteyenler için iyi ki var! Fırlatıldınız ve dünyadasınız, varsınız...

Sartre'nin hümanizmi bireyseldir, kendini içinde barındırır. Tüm canlılar ne yapmış olursa olsun sevilmesi görüşünden ayrılmış bir görüştür.

Tüm izmleri atarak tek başına özden önce geldiğini iddia ettiği varoluşçuluk ile rengini netleştirmiştir.
Sartre'ye göre bütüncül bir dünya anlayışı mevcuttur. İnsan kendini ötekilerden ayrı tutamaz aynı şekilde insan özgürlüğünü isterken diğerlerinin özgürlüğünü de ister. EŞİT derecede olması önemlidir. Hakkaniyetçilik(özgecilik) bu görüşe göre doğru bir tanımlamadır. İnsan kendi iyilik hali için diğerlerinin iyiliğini ister. Kendi özgürlüğü için başkalarının özgürlüğünü de ister.

Sartre'nin özgürlüğü, bir kafesten çıkmak ve uçmak istiyorsan geriye kalan öteki kafeslerin kapısını da açmak gerektiğidir.

Bu kitap ağır ilerleyen, ağır ilerlerken bile zevk veren, yalnızlığı çok iyi anlatabilmiş bir kitaptır.

Okumadan önce varoluşçuluk ile ilgili biraz bilgi sahibi olmanız gerektiğini düşünüyorum.


"Kaşınmayan yeri kaşımayın"
Adolph Meyer
Siz kaşıyor musunuz varoluşunuzu? Kusacaksınız iyi yaşamayı öğrenene kadar iyi ölmeyi öğrenemeyeceksiniz..

Varolmayı unutabilmek için metafizik dalgalar üzerinize geldiğinde atlıyor musunuz? Sürükleniyor musunuz? Sürükleniyorsanız sıradan hayatın sıradan canlılarısınız tıpkı bir karnabahar gibi, armut gibi, elma gibi.. Düşünmeden varolmayı düşünebilir misiniz varolmayı?
Varım ve düşünüyorum. Yüzüme çarpan akşam serinliğini, denizin tuzlu kokusunu, terlediğim zamam esen rüzgarın okşayışını, güneşin ne kadar parlak olduğunu, yalnızlığın da oluşmak için gidilen yolda en makul düşünce olduğunu.. Düşünüyorum dünyaya fırlatılmış istemsiz varlığımla düşünüyorum. Duyuyorum, duyumsuyorum. Hayatın gidişine bakıyorsanız maydonozsunuz ya da hıyar O L U Ş una bakıyorum. Manzara buradan çok güzel. Arada biraz sarsıyor sonra bulantı. Lanet olsun bilincim kusmamı emrediyor. Kusmayacağım derin nefes alıyorum galiba iyi yaşamayı öğrenmeye başlıyorum iyi ölebilmek için. İçime dörtlü kuram kaçtı hümanizm+nihilizm+stoacılık+varoluşçuluk...

Tercihler yapmak zorundasınız herşey kader ile alakalı değildir yaptığınız tercihlerin sorumluluğunu ve sonucunu üstlenmelisiniz. Kaçtığınız her şey gün gelir sizi bulur. Unutmak mı istiyorsunuz daha çok hatırlayacaksınız. Rasgele birisi olmamak için ya da bir armut olmamak için veya hıyar otantik olmalısınız. Heidegger için unutma sıradan var olma tarzıdır. O T A N T İ K O L M A M A K.
Farkında olmak için geçmişin var oluşunuzla oluşmalısınız. Özgürlüğünüzle, sınırlılıklarınızla, yargılarınızla, düşünmek için düşünmelerinizle, ölüm-yaşam ikircikliğiniz ile var oluşmalısınız. Mide bulandırıcı kabul ediyorum KUSUN o zaman, kimse size avcunu açmayacak! Hayatın vanası sizin avcunuzda!

Yüzleşince bulantınızla her şey daha anlamlıdır. Eşyaların bile seninle bilinçlendiği şuan içinde hiçliği kabul edecek antitezin var mı elinde?
Uykuların kaçacak biraz sonra uyuyacağım eşyalar ben uyurken uyanacak, tenimi sıyırıp geçecek. Var oluyorum (oluyorsun) şu evle, şu yatakla, şu erkekle, şu kadınla, kendime dokunduğum parmaklarımla, şu dünya ile.

B U L A N T I = Kapana Sıkıştım...
Kimse çıkaramaz (s)beni (s)ben kendimi çıkarmayı istemediğim zaman.
Var olmak için olmalı mıyız? Kapana sıkıştım(n)? olamayız var olmak oluşa giden yolu tırmanmaktır. O yol hiç bitmeyecek her şeyi bilincinle anlamlandırdığın sürece..

Umudunuz var mı? Çok pozitifsiniz:) Siz ve bilinciniz, siz ve eylemleriniz yoksa umut diye bir kavramın varlığından söz etmek olanaksızdır. Fark etmeniz kaçınılmaz yeterince düşündüğünüz zaman oluşmakta olan oluşunuzla hüsrana uğrayacağınızı. Varoluşunuz için bir Tanrı'ya, bir dine, bir ahlak sistemine ihtiyacınız yoktur. Ama İCAT ettiniz çünkü SORUMLULUK bilinciniz sizden kaçıyor. Sınırlılıklarınızla sınırlı bir canlısınız. Sorumluluklarınızı(-mızı) yükleyecek, seçimlerinizin(-mizin) sonuçlarını fırlatıp atacak bir Tanrı'ya, dine, ahlâk sistemine ihtiyacınız(-mız) var. Özgür değilsiniz yaşadığınız her an ile...

"İnsanlar. İnsanları sevmek gerek. İnsanlar hayranlık duyulacak varlıklardır. KUSMAK İSTİYORUM."

Hümanizmi öldürüyorum kendi var oluşumla.

Stoacıdan daha fazlası olmalıyım Sartre'nin dediği gibi beni ilk öptüğün zamanı hatırlayabilmek için..

Hatırlıyorsundur belki...

"Ama hiçbir zaman bilmediğin bir şey varsa o da benim dikenler üzerine oturmuş olduğumdu; eteklerim sıyrılmıştı, bacaklarım delik deşik olmuştu, kıpırdasam daha fazla batıyordu. Orada Stoacılık para etmezdi işte. Bana dünyayı unutturmuş değildin, seni öpmek için büyük bir istek de duymuyordum, sana vereceğim öpücük çok daha önemliydi; bir anlaşma, bir bağlantı olacaktı bu. Duyduğum acı ne kadar kaba bir şeydi değil mi? Böyle bir anda bacaklarımı düşünemezdim. Duyduğum acıyı göstermemek yetmiyordu, acı duymamak gerekiyordu."

Şimdi acı duymuyorum, oluşa giden yolda şimdi buradayım ve dünya benim içimde bir köpek gibi nefes alıp veriyor. Yalnızlığın eşlik ettiği acısız bir nefes alışveriş. Hissetmen gerekiyordu sana verdiğim öpücüğün daha önemli olduğunu. Bütünlüğün ayrılışı.

Mutlak şuursuzluğumuzu anımsıyorum artık. Şuursuzluk, bulantı..
Hayır kusmayacağım...
Dikenler ve kan.. Biz bir bütündük yalnız ama yapayalnız olmayan...
264 syf.
·9/10
Farklı, Uçuk kaçık, zorlayıcı, kudretli ve etkileyici bir kitap okumak istiyorsanız işte bu kitap tam aradığınız türden...
Hayal gücünüzü, inancınızı, düşüncelerinizi, amaçlarınızı, hayattaki duruşunuzu sorgulatan ve de okurken sırf anlayabilmek, özümseyebilmek, sindirebilmek için adeta beyninizin benvari usulü alttan alta ısındığını hissedeceksiniz desem.
İnat ettim ;kızdım, saçma buldum, yineledim kelimeleri, sevdim, anlamaya çalıştım. Yahu yeter artık!!! olmuyor dediğim bile oldu. Karmaşık bir ruh hali ama kitap, garip bir şekilde çekiyor sizi Yani devekuşu
Kahramanımız Antoine Roquentin...
Dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatan, varoluşla yüz yüze gelen karakterimizin geçirdiği değişimin, kısa kısa tutulmuş güncelerinden oluşan özgün bir kitaptır. Yazarın benimsediği felsefesinin temellerini attığı ve tanıttığı ilk eser olduğu bilgilerini okudum.
Sartre'ye göre varolmak demek kütlemizin dünya üzerindeki yer kaplaması demek değil, düşüncelerimiz ve ortaya koyduğumuz eserlerle varız. Kendimizi özgürce yaratmak seçimlerimiz ve eylemlerimize bağlı olduğunu, ama bunun getireceği sorumluluklarla başa çıkmanın tabiki psikolojik sonuçları da olacağınının altını çiziyor sürekli. Yazarın konuşturduğu karakter çamurlu bir taş parçasından tiksinmeye başlar ve bu bütün insanlardan hatta kendinden bile tiksinmeye kadar gider. Varolmasına bir hoşnutsuzluk bir anlamsızlık yükler. Sorular... Sorular... Sorular...
Sorulardan doğan yeni sorular silsilesi...
"İnsan ne ise o değildir. Ne olmuşsa odur"
Bireyin özgür olduğunu, hatta mecbur olduğunu, geleceğini kendisinin belirlediğinin savunuculuğunu yapan Sartre, anladığımız üzre kaderi inkar ediyor ;dolayısıyla bir Tanrı'da yoktur onun için.
Zor ama derin düşüncelerle dolu bir kitaptı. Daha iyi anlayabilmek için hayatını ve kitaplarına devam edeceğim. Gözünüz korkmadıysa deneyin derim. Farklı bakış açıları keşfedeceğiniz bir eser.
264 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Bunalıma girmiş bir insan yaşamış olduğu acıları ancak bu kadar derinlemesine yaşayıp gösterebilirdi. Sartre'nin okumuş olduğum en tuhaf tuhaf eseri oldu. Ve bence bugüne kadar okumuş olduğum kitapları toplasan sadece bu kitabı kadar tanımazdım. Yazarı iyice tanımak isteyenlere baştan söylim bu kitabını okumadısanız kesinlikle okumalısınız onu baştan belirtmek istiyorum.
Gel gelelim kitaba...
Kitap baştan sona bir bunalım içeriyor lakin orta kısımlardan sona doğru çok yoğun bir bunaltı söz konusu. Yazarın kitabın başında söylediği şeyler kitabın sonunda bazen farklılık gösterebiliyor. Misal, bir keresinde bugüne kadar ne öğrendiyse kitaptan öğrendim diyor, sonra bir bakıyorsunuz başka bir yerde ne öğrendiysem hayattan öğrendim diyor.
Her şeyden soyutlanmış bir durumda gördüm yazarı. O kadar acılı ve bunaltıcı durumlar yaşamış ki artık acılar pek de etki yaratmıyor üzerinde. Tüm bunlarla birlikte bir de bahsetmiş olduğum soyutlama kavramına değinmek istiyorum, yazar hiçbir şekilde kendisine yaşıyor gözüyle bakmıyor. O hep geçmişte yaşadığını itiraf edip duruyor, çünkü yaşadığı tüm acılar geçmişte kalmış lakin etkilerini bu bunalım noktasında gösteriyorlar. Sartre de bunca acı ve bunaltıdan kurtulmak için daha doğrusu bunalıma daha iyi girmemek için yazmaya başvurduğunu kitabın sonlarında dile getiriyor. Bu da yazmanın insanı rahatlıyor gerçeğinden öte en azından kendi kendisiyle baş başa olup bunalıma girmemeye bir önlem olduğunu gösteriyor.
Daha önce Sartre'nin dünyasının biraz karanlık olduğunu sezmistim ama bu kitabını okuyana kadar farketmedim. Öbür kitaplarını bunun yanında gül gibi aydınlık kalır. Aslında Sartre'nin kendi iç dünyasıyla yaşamış olduğu bunca çelişki, bunca derin dünyalar belki acıyı yaşayan hemen hemen hepimizde vardır. Tabi bu öyle basit küçük acılardan söz etmiyorum. İnsanın dış dünyadan tamamen koparma noktasına gelen ve onu yalnızlığa mahkum eden derinlemesine acılardan söz ediyorum.
Kitabı okuyacaksınız biraz bunalım yaşama şansınız yüksek yazarla birlikte çünkü hep bir acı hep bir yalnızlık hissi veriyor insana.
Neyse kitabı okumak isteyip de okuduğunuzda ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızdan eminim :) hepinize keyifli okumalar dilerim...
264 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
''Abartıyorum çünkü anlaşılmak istiyorum.'' diyen Franz Kafkaya selamlarımı göndererek başlamak istiyorum incelemeye. :)

Kitabı bitirip diğer incelemelere göz attığımda karakterin genel ruh haline ve yalnızlığına üzülenler olduğunu gördüm. Bu durum benim için aynı değil, hatta tam tersi bundan zevk aldığımı, böyle olması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü karakterin şikayet ettiği yalnızlığı anlatmaktan derin bir haz aldığını hissettim. Ki bu kitabın Sartre'nin felsefesinin özeti niteliğinde olduğu söylenir. Tutarlı bir felsefeye sahip olduğunu düşünüyorum ve bu kitaptan önce okuduğum ''Edebiyat Nedir?'' eserinde de anlatmanın, yazmanın, aktarmanın derin bir haz olduğunu, insanı özgürleştirdiğini sık sık belirtiyor.
Yalnızlıktan bahsederken betimlemelere bu kadar sık başvurması ve ayrıntıları didik didik ederek yeni ayrıntılar sunması bence bu yüzden.
Karakteri özümsemem ve onun ruh halini yaşamam benim için çok zor olmadı açıkçası. O anlatırken ben de benzer duygular içinde buldum kendimi ve sorgulamalar yapmaya başladım. Bir süre sonra karakter Sartre'nin yazıya dökülmüş haline dönüşünce bu kez onun felsefenin derinliğini ve hazzını yaşamaya başladım. Eksiklerini arayarak kitabın bazı sayfalarına notlar aldım, araştırmak için.
Kurgudan yoksun bir kitap olmasına rağmen içindekini açmak için yazıya, yazarak özgürleşmeye çalışan bir adama şahit oluyoruz kitapta.
Çok sevdiğim ve altını çizdiğim yerleri zaman zaman tekrar okuyacağım bir kitap oldu.
260 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
BULANTI...
Kitap hakkında ne desem ki...
Güzel bir kitap mı, ne anlatıyor, okurken sizi alıp götürüyor mu?
Yahut sizi derinden sarsıyor mu?
Jean-Paul Sartre çok duyduğum bir isim ama kitaplarını hiç okumamışım.Bir şekilde bu kitabın da kitaplığımda olması gerektiğini biliyorum. Tabi babam sağolsun alıyor bir gün :D
Neyse, kitap hakkındaki genel görüşlerim:
Albert Camus'un Yabancı'sını okursanız sizi kitap derinden etkiler. Etkilenirsiniz, o insanın yalnızlığından, yabancılığından ve uzaklığından...
Ya da Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli'ni okuyup bunalıma girersiniz :D
Ki ben de öyle oldu çok farklı bir kitaptı.
Ama bu kitapta anlatılanlar biraz havada kalıyor sanki. Yani evet ana karakter biraz uzak dünyaya, ama bunu hissedemiyorum. Kapılarla konuşuyor mesela ya da bardakları inceliyor. Tabi bunu bazı eleştirmenler bir çeşit hastalık olarak görmüş ama bence öyle değildi. Yine de yazar bana Bunaltı'yı hissettiremedi.
Peki neden 9 puan verdin derseniz: Kitap güzeldi evet, Sartre'nin Felsefesini anlatan kitap ve güzelde tekrarlıyorum bunu. Olay akışı da güzel ama puan kırmamın sebebi yazarın Bunaltı'yı bana hissettirememiş olmasıdır.
Neyse, yine de güzel bir kitaptı. kitaplığımda durmasından gurur duyacağım.
Herkese iyi okumalar dilerim :)
264 syf.
·19 günde·Beğendi·10/10
Epey zaman önce aldığım lakin doğru zamanını beklediğim bir kitap idi. Başlangıçta biraz yalpaladım Kitaptan bir saniye dahi kopmanız demek bütün olayları kaçırıp başa sarmanız demek öncelikle bunu belirteyim. Betimlemeleri çok çok fazla idi bu sayede kendimi hep olayların içinde tasavvur edebildim. Yazar resmen kitabın başında bir koza içine girdi ve sonunda kozasından çıkarak Ben'i buldu. Varoluş felsefesine ilgi duyan okurlara tavsiye edebileceğim gerçekten güzel bir kitap lakin hazmı biraz zor. O sebeple çok sakin kafa ile okuyun derim.
264 syf.
·14 günde·6/10
belki yanlış zamandı belki yanlış kişiydim belki yanlış yerde okudum kitabı bilemiyorum ama çok fazla sevemedim. sıkıldım... ve sürekli olumsuz düşüncelerin oluşu sürekli bir iğrenme sevmeme hali bana da yansıdı ve okuyunca benim de tadımı kaçırdı.seven çok insanın aksine tekrar bu yazarın bir kitabını okumak ister miyim?bilmiyorum. ama kıymetli düşünceleri tabii ki de yadsınamaz.
Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapmayacağımı biliyorum.
Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş bir şeyler akıyor içimde; dokunmuyorum, bırakıyorum gitsin. Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde ortaya çıkıyor, sonra kayboluyorlar, hemen unutuyorum onları.
“İki kent arasındayım, biri bilmiyor beni, öteki artık tanımıyor” diyordu. Ait olamamak da tam olarak burada başlıyor.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bulantı
Baskı tarihi:
1986
Sayfa sayısı:
352
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Orijinal adı:
La Nausee
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Amaç Temel Yayınları

Kitabı okuyanlar 4.222 okur

  • Anıl akın
  • Nurseda Yıldız
  • MEHMED OKTAY
  • Suki
  • Leo
  • Senior
  • Samet Taşcı
  • Bahar gaikwad
  • Büş
  • Ebru Ince

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0.1 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları