Huzursuz Ruhlar (Hölderlin, Kleist, Nietzsche)

·
Okunma
·
Beğeni
·
14,9bin
Gösterim
Adı:
Huzursuz Ruhlar
Alt başlık:
Hölderlin, Kleist, Nietzsche
Baskı tarihi:
Mayıs 2018
Sayfa sayısı:
236
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052338544
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Palet Yayınları
Baskılar:
Kendileriyle Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche
Şeytanla Savaş
Kendileri ile Savaşanlar
İblislə Savaşanlar
Huzursuz Ruhlar
Sezen B.
Sezen B. Kendileriyle Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche'yi inceledi.
352 syf.
·Beğendi
Kitapların önsöz kısmında genelde yazarları üç aşağı beş yukarı (Nerede dünyaya geldi? Hangi okuldan mezun oldu? vb.) tanıtan bilgileri muhakkak görürüz ve okuruz ama sizce bu yazarı tanıma adına ne kadar yeterli oluyordur diye hiç düşündünüz mü?

Böyle bir soruyu kendime yönelterek ve nasıl yazarları daha iyi tanıyabilirim düşüncesiyle bu işin uzmanı olarak sıkça adını duyduğumuz Stefan Zweig'ın bir biyografisini okumak istedim. "Kendileriyle Savaşanlar" başlığı altında Nietzsche'nin adını görür görmez de Zweig'ın üç Alman yazarını tanıttığı bu kitabını okumaya karar verdim.

Biyografik kitapların nasıl inceleneceğini düşünürseniz bunu spoilersız yapamayacağımı da tahmin edersiniz sanırım. Onların hayatlarını kendi kafama göre yorumlayamayacağıma göre kitaptan aldığım notları burada yazacağım uyarısını yaparak Zweig'ın da yaptığı sıralamaya uyarak Hölderlin'in hayat hikayesiyle başlamak istiyorum.

Hölderlin'in çocukluğu ona hayata karşı sertliği ögretecek bir babası olmadığından, şefkatli annesi ve ona dindarlığı öğreten büyükannesinin yanında cennette zaman geçirir gibi geçer. Ne yazık ki 14 yaşında manastıra verilir. 14 yıl boyunca özgür olan bu ruh, duvarların ardında bu baskıcı insan topluluğunun içinde hapis kalır. Hölderlin'in annesi ve büyükannesi onun bir rahip olacağını umuyorlardı ama onun uçucu, hayalperest yaradılışı buna uygun değildi. O uslu bir hayat değil, şairane bir kader yaşamak ister. Onu seven iki kadına rahip olmak istemediğini bir mektubunda onları kırmadan söyler.

"İnanın bana," der saygılı bir dille "benim yaptığım işte en az vaazlar kadar insanlara hizmet edebilir."

Bu satırlarda bile şairin, sevdiği insanları koca bir on yıl boyunca mazeretlerle oyaladığını, onları avuttuğunu ve en büyük arzularını yerine getiremediği, papaz olamadığı için onlardan şükranla beraber özür dilediğini görebiliyoruz.

Hölderlin, yaşadığı dönemde, değeri anlaşılmayan şairler arasında kalacaktır. Yazdığı binlerce sayfa eserler, yarım yüzyıl boyunca kütüphane raflarında tozlanmaya bırakıldı. Bütün bir kuşak bu en saf çocuğunun kahramanlık dolu mesajından mahrum kaldı. Ama yeni bir kuşak geldi ve nihayet toprağı kazıp onu karanlıktan çıkardı.

Zweig Heinrich von Kleist'ı tanımlarken onu anlatılamaz bir insan olarak "kendi kuşağından gölgemsi bir geçiş yapar gibi geçti" tabirini kullanıyor. Kleist'ın askeri okul yılları Hölderlin'in manastır yılları gibiydi derken iki yazarın da alın yazısının "yalnızlık" çatısı altında birleştigini vurguluyor. Kleist'ın her zaman yollarda geçen vatansız bir hayatı olmuş. Her zaman gergin bir ruha sahip olan Kleist'ın hastalığı ne etindeydi ne de kanında, ruhunda mayalanıyordu der Zweig. Kendisiyle davacı olarak ebedi bir dava yürüttüğünü vurgularken, birkaç arkadaşına yazdığı mektupları baz alarak, onun içinde eşcinsellik taşıdığını öne sürüyor.

Zweig cinsellikte Kleist'ın hiçbir zaman bir avcı değil, bir av olduğunu, sanatın ise onun için şeytan çıkarmak anlamına geldiğini anlatırken, onun bir haz düşkünü değil, tam tersine kendi tutkularının acı çekeni olduğunu belirtmiş.

Goethe ise Kleist'ı tanımlarken "bu güzel niyetli bedenin yakalandığı çaresiz hastalık aşırı gücün ta kendisiydi demiştir. Aşırı tutku, aşırı ahlâk, aşırı dinginsizlik ve aşırı disiplin gibi..Kleist'ın şeytanı (yani huzursuzluğu) ölçüsüzlük değil aşırılıktı. Kleist'ın doğasında kontrolsüzlük ve fanatiklik vardır.

Kleist'ı tanıyan hiç kimse onu tümüyle terk etmedi ama kimse de sonuna kadar yanında kalmadı. Göçebe hayatı yaşayan Kleist oyunları yayından kaldırılınca otuz yıl sonra hayatındaki tek ve gerçek evine gider. Ama ailesinin yanında geçirdiği o uğursuz günü anlatırken, o günü yaşamaktansa on kere ölmeyi tercih edeceğini yazacaktır. Daha sonraları yaralı ruhunu tanımlarken şu cümleler ağzından dökülecektir.

“Ruhum öylesine yaralı ki”, “hani neredeyse burnumu pencereden çıkarsam, yüzüme vuran gün ışığı bana acı verecek.”

Herkes Kleist'ın ölümden ve çöküşten sadece bir adım uzakta olduğunu hissediyordu. Beklenen oldu ve Kleist hayatına kafasına sıktığı bir kurşunla son verdi.

Dikkatimi çeken bir noktayı sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim Zweig Kant'ın bütün Alman şairlerinin en büyük düşmanı olduğunu hem Hölderlin'i hem de Kleist'ı anlatırken vurgulamış. Neden olarak da şu cümleleri yazmıştır.

Kant –burada kesinlikle kişisel bir kanaatimi dile getiriyorum– düşüncelerinin şekillendirici ustalığıyla istila ettiği klasik çağın saf verimliliğini inanılmaz derecede tıkamış, bütün sanatçılardaki şehveti, yaşama coşkusunu, hayal gücünün serbestçe akışını estetiksel bir eleştiri anlayışına saptırarak ebedi bir kırılmaya neden olmuştur. Kendisine yönelen bütün şairlerin saf şairliklerini ilelebet tıkamıştır.


Ve Nietzsche;
En acılı çaresizlik içindeyken bile tehlikeli yaşamını, düzenli bir yaşamla değiştirmek istemez diyor Zweig onun için. Nietzsche soru sormanın hazzından ve hırsından zevk aldığı için asla tatmin olamamıştır. Onun için hep bir sonraki soru, ateşli denemeler ve maceralar vardır. O hep daha fazlasını ister. Diğer filozofların bilgide aradığı şey ruh için güvenli bir yer, bir koruma duvarı, Nietzsche"nin nefret ettiği şeydir.

Zweig'a göre şimdiye kadar hiç bir psikolojik dahi Nietzsche kadar etik istikrara ve karaktere aynı anda sahip olamamıştır.

Dürüstlük, hakikilik ve saflık tam da karşı ahlakçı Nietzsche de olan erdemler arasındadır. Onun için tek emir "Saf olmaktır."

Nietzsche de diğer üç yazar gibi hayatı boyunca yalnızdır. Onbeş yıl boyunca pansiyon odalarında kalır. Bir farkla, onun yalnızlığı bütün dünyayı örter, bir uçtan bir uca bütün hayatını kaplar. Hastadır da aynı zamanda migreni ve mide kasılmaları hayatı boyunca onu perhiz yapmaya mecbur bırakır. Et yemekleri onun için tehlikelidir. Sigara ya da içkiden uzak durur. Almanya'nın havası ona iyi gelmez, kendini ilk kez bir güney ülkesi olan Italya'dayken iyi hissetse de şu sözleri onun hiçbir zaman acısız bir yaşamı olmadığını tasdik eder cinstendir.

“Hayatımın her döneminde muazzam bir acı hep benimleydi.”


Diğer insanlar kendilerini unuturlar, çünkü sohbetler ve işler, oyunlar ve ilgisizlik akıllarını başka yöne çeker, çünkü şarap ve umursamazlık yüzünden zihinleri körelir. Ama Nietzsche gibi biri, böyle dâhi bir teşhisçi, psikolog olarak kendi acılarından ayrıca meraklı bir zevk almanın, kendini “kendi deney hayvanı” olarak kullanmanın cazibesinden bir türlü kurtulamaz.

Hastalığının artıları da yok değildir. Askerlikten muaf olmasını ve bilime geri dönebilmesini hastalığa borçludur, bu bilimde ve filolojide bir yerde takılıp kalmamasını hastalığa borçludur; hastalık onu Basel Üniversitesi’nden “emekliliğe” sevk etmiş, böylece de dünyaya açılmasını, kendi içine geri dönmesini sağlamıştır. Nietzsche, “kendime yaptığım en büyük iyilik” dediği “kitaptan kurtulmayı” hasta gözlerine borçludur.

Kendini kazandıkça dünyayı kaybetmiştir Nıetzsche, o ne kadar uzağa gittiyse çevresindeki “çöl” de o kadar büyümüştür.

Her yeni kitap ona bir arkadaşa mal olur, her eser bir ilişkiye. Yavaş yavaş onun yaptıklarına gösterilen son cılız ilgi de kaybolup gitmiştir: Önce filologları kaybeder, sonra Wagner’i ve entelektüel çevresini ve en son olarak da gençlik arkadaşlarını. Eserleri artık Almanya’da bir yayıncı bulamaz, yirmi yıllık çalışmasının ürünleri altmış dört zentner ağırlığında ciltlenmemiş bir yığın olarak bodrum katında durmaktadır, artık kitaplarını bastırabilmek için zor bela biriktirebildiği ve hediye gelen paraları kullanmak zorundadır.

Nietzsche’nin çöküşü bir tür ışık ölümüdür, zihnin kendi alevleri altında kömürleşmesidir.

Nietzsche’nin gerçek eylemini en iyi ifade eden, yine onun en iyi okuru Jakop Bruckhardt olmuştur. O zeki, bilge adam çok net vurgulamıştır: Dünyadaki bağımsızlıktır o, dünyanın bağımsızlığı değil. Çünkü bağımsızlık her zaman sadece bireyin içinde var olur, kişinin içinde; onu kitlelerle çoğaltmak imkânsızdır, o kitaplardan ve eğitimden doğup büyümez: “Kahraman dönemler yoktur, kahraman insanlar vardır.”

Nietzsche’nin nihai anlamı her zaman özgürlük olmuştur, hayatının anlamı ve çöküşünün anlamı budur:

Buraya kadar okuyan arkadaşlara gerçekten teşekkür etmem gerekiyor. Farkındayım uzun bir inceleme oldu ama bu üç Alman yazarını birkaç cümleyle geçiştiremezdim. Herkese keyifli okumalar diliyorum.
352 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Kendileriyle Savaşanlar: Stefan Zweig, Hölderlin, Kleist, Nietzsche, ben, sen ve niceleri.

Hani bazen dersin ya, bu sefer tamam oldu bu iş, artık mutluyum sonunda dünya benim de etrafımda dönüyor. Hani bilirsin eskiden yanlışlıkla bile mutlu olamazken şimdi mutsuzluk mu o da neymiş dersin. Hatta o kadar alışırsın ki mutluluğa etrafında mutsuz insan görünce aman canım boşver üç günlük dünya değer mi falan der caka satarsın. Mutluluktan ne yapacağını bilmez bir halde sağa sola gülücük dağıtırsın, eskiden olsa parayla bile verseler almadığın gülücükleri.

Sonra bir gün seni mutlu eden hatta mutluluğunu dolar kuru gibi ona endeksleyip senkronize ettiğin olmazsa olmazın, diğer yarın, ayıcığın, sevgilin artık adına her ne diyorsan bu bir eşyada olabilir herkese göre farklıdır çünkü, artık sana ait olmadığını yada artık sende olamayacağını herhangi bir sebepten dolayı onu kaybettiğini öğreniyorsun. Mutluluğun, geçerken uğradığı bir insan olduğunu, akşamları koca bir servis tabağı hayal kırıklığı yedikten üstüne birde 4 fincan göz yaşı içtikten sonra hele birde sabahları ağzında acı kusmuk kokusuyla uyandıktan sonra süpriiiiz diye seni kucaklayan mutsuzluğu görünce öğreniyorsun.

Zaten benim neyime mutlu olmak diye kendini teselli etmeye çalışsanda, salyanın sümüğüne karışmasını engelleyemiyorsun. Sen hiç mutsuzluktan mutlu olan bir insan gördün mü? Ben gördüm ve bence herkes gördü. Herkesin içinde mutsuz bir ben var çünkü mutsuzluk artık bir fenomen. Bütün popülerliğini insanlardan alan ve onu geri insanlara veren bir fenomen.

Pekii böyle mi olmalıyız. Yada buna alışmalımıyız. Ben böyle olmamalıyız yada alışmamalıyız demicem çünkü hayatımızı yönlendiren duygusal zekamız bize pek seçme şansı vermeyecek. Pozitif olan ve hep gülen insanlar neden iç dünyalarında mutsuzdur biliyormusun, çünkü onlar mutlu olmaktan çok mutlu etmeyi severler. Kendi mutsuzlukları pahasına mutlu ederler sevdiklerini. Herkesin herkesi mutlu etmeye çalıştığı bir yerde mutsuz insanların olmasına şaşmamak lazım.

Kitapta mutsuzluğu meslek edinip hunharca mutsuz olan ve bunun hakkını sonuna kadar veren insanların hikayelerini okuyacaksın.

Güzel bir dmt sözü ile noktalıyorum.

Çok mutsuz olduğun anlarda sevdiğin insanın sana söylemesini en çok sevdiğin kelimeleri onun mimikleriyle hatırla.
352 syf.
·21 günde·Beğendi·7/10
Hölderlin, Kleist ve Nietzsche.. Birbirine benzeyen üç adam ve Stefan Zweig gibi usta yazarın kaleminden ortaya çıkan bir kitap..
Kitabın anlayamadığım bölümleri olmuştu ama ben gayret edip tekrar tekrar okudum ve her okuyuşumda başka bir şey anladım. Beni deniz dalgası gibi içine çekti . Ben biyografi okuyamam aslında sıkar beni ama bu kitap sıkmadı..
Ve incelememi Hölderlin'in sözüyle bitireceğim;
"Ve bazen hayata geri dönebilmek için gitmek gerekir.."
S. Ali
S. Ali Kendileriyle Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche'yi inceledi.
352 syf.
·39 günde·Beğendi·9/10
Biyografi türünü severim ama bu kitabı biraz beklettim. Çünkü Nietzche (bundan sonra Niçe olarak yazılacak) yi duymuştum ama diğer iki kişi hakkında hiçbir fikrim yoktu. Hatta ilk defa duydum adlarını. Üç Büyük Usta'yı (#27772577) okumuştum ve harika bir eserdi. Ama buna bir tereddüt ile başladım.

Zweig uzun bir girizgah yaparak önce bize bu kişileri seçme sebebini anlatıyor. Anlatırken de kendine has cümlelerle anlaşılabilir bir yapı içinde açıklamalarda bulunuyor. Sıradan bir yazarın ya da bir kişinin ancak belli bir çizgide hareket ettiğini ve kendileri gibi düşünmeyen, yazmayan, konuşmayan, kişileri yaftaladıklarını ve en olumsuz cümle olarak da 'Şeytanla iş tutanlar' şeklinde nitelendirdiklerinden bahseder.

O çılgınlık, taşkınlık, coşku halini sıradan insanların 'şeytan' olarak nitelendirmesine tepki olarak, bunların kendi içlerinde yaşadıkları, söndürülemeyen, durdurulamayan, önlenemeyen düşüncelerini bir eylemin dışa vurumu olarak açıklamaya çalışır.

Dışarıdan bakıldığında ya da normal bir okumayla o anlaşılmayan metinler işte o sıra dışı taşkınlığın, coşkunun yansımasıdır. Bunu birileri şeytanın sözlerinin dışa vurumu olarak niteleyebilir. Bu benzetme ancak benzetme olarak okunabilir diyerek bazı şeyleri açıklamaya çalışmış.

'Şeytana ruhunu satanlar' kavramından hareketle bunu şu şekilde anlatır: " Şeytan sadece yaratıcı olanda duyguların gölgesinden çıkıp dile ve ışığa ulaşabilir…(s.5)" . Bir bedende yaşayan iki ruhun sıra dışı yaşamı ve bu yaşam içinde sıra dışı esrime halini okuyoruz. Sıradanlığa ölçülere, kalıplara, düzene bir başkaldırı olarak da nitelendirebiliriz. Zweig'a göre de Holderlin, Kleist ve Nietzsche bir bedende çift ruh halinde hareket ederek, dünyaya yansırlar.

Giriş sayfasındaki en vurgulayıcı kısım 9.sayfada yer alan "Hölderlin, Kleist ve Nietzsche de ilk göze çarpan şey onların dünyayla olan bağlantısızlıklarıdır" cümlesi. Dünyalı 'Goethe' ile dünya üstü bu üç ismin arasındaki derin uçurumlardan bahseder ve bu fark 'başkaldıranla', 'baş eğen' arasındaki mesafe kadar 'derin'dir der. Onlar baş eğmeyi, boyunduruk altına girmeyi zül kabul ederler. Onlar başkalarıyla değil 'kendileriyle savaşarak' kendi dünyalarında yaşayan kişilerdir. O taşkınlık, aşkınlık halini içselleştirip içte yaşamasını bilen ve ondan haz duyan kişilerdi.

Zweig bu kitabı 1925 yılında, 1.Dünya Savaşı'nın sonundaki buhranlı zamanda Salzburg'da yazar. Yazar ama hem kendi dönemi hem de onun öncesini çok iyi incelemiş ve irdelemiş. Zor, meşakkatli bir konuyu yılankavi bir şekilde anlatması, onun biyografi alanındaki üstünlüğünü gösteriyor. Zweig, o taşkınlık, esrime anlarını anlatırken, kendi de o taşkınlık, esrime haline ulaşır ve kelimeler arka arkaya sıralanır.

Kitap Hölderlin ile başlar. Siyasal ve sosyal bir durum anlatımı ile okuyucuyu ana metne ısındırır. Daha ilk sayfalarda farkı ortaya koymak için on sekizinci yüzyıl aydınlarının - isimlerini kitapta yazar- yaşlı, sabırlı, yavaş; on dokuzuncu yüzyılın ise sabır, yavaşlık kaldıramayacak kadar yeni bir başlangıç olduğunu ve bu doğrultuda sabrın yerine sabırsızlık, yavaşlığın yerine hareket ve yaşlıların yerine gençlerin aldığı bir çağ tanımlaması yapar. Zweig bu durumu şu şekilde ifade eder: "Avrupa Rönasans'tan bu yana zihnin böylesine mutlak yükselişine, bundan daha güzel bir kuşağa tanık olmamıştı. (s.20)" ve yine güzel bir benzetmeyle eski dünya, yeni dünya çatışmasında eski dünyanın yeni dünyanın bu cesur gençlerine burun kıvırdığından bahseder. Gençlerin bir kısmının savaşlarda yok edildiğini bir kısmının da zihinsel bir imha ile ortadan kaldırıldığı söyler.

Bu muazzam anlatı okundukça diğer metinlerin çok yavan geldiğini hemen fark edersiniz. Arka arkaya sıralanan bağımlı ya da bağımsız düşüncelerin ipteki mandallar gibi sıralandığını görüldüğünde, bu anlatı sahibinin de sıradan olmadığı hemen anlaşılır.

Hölderlin'in manastırda okuması, Protestan olması ve ailesinin ondan istediği o mesleği seçecek olmasından duyduğu mutluluk ile Hölderlin'in mutsuzluğu beraber yürür.

Bu kitabı okurken Zweig'in bakış açısıyla olayı okusak bile biraz edebiyat tarihi hakkında bilgimiz olursa anlatılanları daha kolay kavrayabiliriz. Çünkü anlattığı dönem 18-19. yüzyıl ve o dönemin yazar, şair, ressam gibi sanatçılardan örnekler veriyor.

Tabi ki metin zor. Zweig Hölderlin'i iyi okumuş, araştırmış ve yorumladığı o şiirlerin önünü, arkasını bilerek yazmış. Burada anlatılanlar düz okuyucu (mesela benim gibi) için ağır, anlaşılmaz, zor ve bilinç üstü gelebilir. Bunun da olması doğal. Çünkü ben (genelde biz) bize Zweig'in anlatmaya çalıştığı metni kesintili bir şekilde idrak etmeye çalışıyoruz. O yüzden de metin zorlayabilir. Okudukça zorlaşıyor, zorlaştıkça bırakmak istiyor ama o an da kapıdan içeri öyle bir cümle giriyor ki, okumaya devam ediyorsunuz. Kime hitap eder dersek, o zaman onu net şekilde ifade edebilirim: Edebiyat tarihçileri ve edebiyat dünyasında olanlar diyebilirim.

Şiirindeki gelişimi hem dönemi hem de öncesiyle kıyaslayıp, sıradanlığın uzağında ve vasatın çok üstünde olan biri ancak kendi kalıplarını aşarak sonsuzluğa uzanabilir, diyerek bir durum tespitinde bulunur. Şiiri bağlayan ve ilham perisinin gelmesini engelleyen tüm kalıpları yıkar. Hölderlin sadece kendisiyle ve şiirle beraberdir.

Hölderlin acaba 'Hallac-ı Mansur' mu? Zweig'in anlatımından o çıkar (mı)? Yazdığı şiirlerde, oluşturduğu kurgu içerik olarak zahiriden çok batiniye yakın gözükür mü? Bunun da birileri araştırsın.

Zweig'in anlatmaya çalıştığı Hölderlin'i Zweig gibi anlayamayız, düşünemeyiz, algılayamayız. Çünkü onu derinden yaşamış, araştırmış, lime lime etmiş ve sonunda bütüne ulaşmış. Biz ise sadece anlatılandan bir şey çıkarmaya çalışıyoruz.

Heinrich von Kleist (sayfa 167)

İçindeki o kıpırtı ile bir abdal gibi sürekli dolaşan ve en sonunda bu dolaşmalardan sıkılarak kendini sonlandıran bir kişiden bahsediyor, Zweig. Onun adı Heinrich von Kleist.

Gündüz, gece, savaş alanı hiç fark etmeden dolaşır. Dış olarak nerede olduğunu bilmez ama iç olarak daima dolaşır. Savaş meydanlarında kendini bulur. Tutuklanır ama zararsız olduğu anlaşılınca salıverilir. Bir çeşit 'Yüreğinin götürdüğü yere git' misali dolaşır, Kleist. İçinde bilinen dışında bilinmeyen yerlere koşar adımlarla gider, gider, gider…

Bir yere gitmek için sebep-sonuç ilişkisi kurulup, neden aranırken, Kleist da nedensellik yok. Dış dünyayı bilmese de iç dünyasında kopan fırtınanın götürdüğü yere gider. Savrulur, dağılır, tekrar toplanır ama içine gem vuramaz. İçi vahşi bir at gibi söz dinlemez. Kopartır dizginleri dört nala gider…

Zweig, Kleist'in durmaksızın yolculuğunu 'başında dam olmaz (s.169)' şeklinde anlatır.

Kleist ya da benzerlerinin içlerinde yaşadığı huzursuzluğu, düşmanı, şeytanı ancak kendileri yok ederek sonlandırabilirler şeklinde ifade eder. İç huzursuzluk dışta huzur getirmez onlara. Sürekli çalışan bir zihnin iç yorgunluğunu yaşayarak hayata dair düşünceler ortaya atarlar. Bu huzursuzluktan kurtulamaz düşman, şeytan, bilinmezlik hep arkasındadır; dürter onu ve kaçar, dolaşır ama kendi içinden kaçamaz. "Uçurumun varlığını her zaman bilir ama onun önünde mi arkasında mı olduğunu bilemez…(s.170)

Dış dünyaya kapalı ama içinde oluşturduğu dünyasında hayat süren bir kişinin hikayesi. Uçta, uç fikirlere sahip olsa da bunu içinde yaşar. Onun içinde kurduğu hayaller dış dünyada yoktur.

Kısa hayatını, derin ve uzun yaşar. Bilinmez, öğrenilmez, anlaşılmaz, kavranılmaz bir hayatın an gelir uç noktasında olur an gelir kendisi olur. Zaman değişir ve bedbinlik üstüne çöker. Burada zaten yoktu ve olmayan yerde sonsuzluğa gider.

Friedrich Nietzche (sayfa 253)

Zweig, Nietzche (Bundan sonra Niçe yazılacak) de kitabın tam ortasından okumaya başlar. Nevi şahsına münhasır bir kişidir Niçe. Havaya konuşur ve yazar. Sesini uzatır, birileri duysun diye değil sadece o cümlenin söylenmesi gerektiği için. Bağırır ama kendi içinde. Haykırır ama yazılarında. Yalnızlığına kimseyi yanaştırmaz der Zweig, Niçe yi anlatırken.

Kalabalığın ortasında yalnız, Yel değirmenlerine savaşan Donkişot gibi savurur düşüncelerini yeryüzüne. Kalabalıklar içinde yalnızlığını yaşasa da, şikayeti de olmaz. Kendi özeli, kendi dünyası, kendi arzusu, kendi zamanıdır. Gölgeli yer yoktur sadece kendi var olur.

Zweig, Niçe'yi korsana benzetir. Her şeyi yıkıp, geçer. Arkasında hiçbir şey bırakmaz, ganimet toplamaz, orayı sahiplenmez, sadece düşüncelerini söyler, yılmadan, korkmadan, karşılık beklemeden bir durum tespiti yapar.

NOT: Genel okunma ve inceleme rakamlarına bakıldığında düşük sayı çıkıyor. Çünkü bu kitap genel okuyucuya hitap etmeyecek kadar özel içeriğe sahip. Ama, edebiyatın herhangi bir dalına ilgi duyuyorsanız mutlaka okumalısınız. Kitapla ilgili az sayıda inceleme yazısı var. Gerçekten de kolay kolay bir şey yazılacak kitap da değil. Tabi biz Zweig gibi yazamayız ama yine de ufak çapta bir şeyler karalamaya çalıştım. Genel okur kitlesine hitap etmeyecek derece de edebi bir metindir.

Zweig yine biyografi alanında üst düzey eser ortaya çıkarmış. Bu üçlünün benzerliklerinden yola çıkarak bizlere onları anlatmaya çalışmış. Zweig zor olanı seçmiş. Kolay olan bize kalmış ve bu kitabı okuyoruz. Ama çok da basit bir kurgu da değil. Çok uğraştığını söylemeye gerek yok. Yazdığı her satırı ilmek ilmek örerek ilerlemiş. Onların içlerine girmeye çalışmış. Onlar gibi düşünmeye, yazmaya çalışmış ve onlardan biri gibi de ölmüş. Ölümünü Kleist'le nefeslendirmiş. Zweig, Kleist'e dönüşmüş ve 'batsın bu dünya' diyerek isyanını sonlandırmış.

Klasik biyografi kitabı gibi değil. Aynı "Üç Büyük Usta" da olduğu gibi. Derin araştırmaların, betimlemelerin dışa vurumunu görüyoruz. Ama şurada doğdu, burada öldü şeklinde bir anlatım yok. Klasik anlatım dışında o yazarların menbalarına bizleri götürmeye çalışıyor. Pınarın başında oturup su yolunu takip etmemizi istiyor. Niçin, neden, nasıl soruları eşliğinde bizlere derenin dibindeki taşları tek tek anlatır ve o taşların oraya nasıl geldiğini derin bir bilgi yoğunluğuyla işler.

Kendi dönemlerinde bile dışlanan, kişilerin dışlanmışlık hikayelerini kendi sözleriyle anlatır. Kendi zamanlarında bile anlaşılmayan, itilen, hor görülen metinlere yoğunlaşır. O metinlerin nasıl bir ruh haliyle çıktığını bizlere anlatır. Eğer bu kişileri çözmek istiyorsak onlar gibi bakmak, duymak, görmek gerekir diyor Zweig.

Ağır metinleri bizler için hafifletir. Bu aykırı, uç kişilerin iç dünyalarına girip, yeniden bedenlenip o imgeleri yazıya döker. Zweig, kendi dönemlerinde bile hor görülen bu insanları dışlamaz, eleştirmez, hakaret etmez, yargılamaz. Onları anlamaya çalışır. Onları düşüncelerine katılır veya katılmaz ama öldürmez.

İmkansızlık içinde kendi dünyalarını kurup onun içinde yaşayıp, düşünen, yazmaya çalışan insanların hem iç dünyaları hem de yaşadıkları çevre şartlarını etkisi altında davranışlarını anlatır.

Zweig, bizlere bu üç yazarın iç dünyasına yolculuğuna çıkartıyor. Anlaşılmayan metinleri bizlere anlaşılır hale getiriyor. Onların gözü, kulağı, dili oluyor. Zor olanı kolaylaştırıp uzakları yakınlaştırıyor. Üçünün de sıra dışı hayatlarını önümüze getiriyor; uç, ayrık, esrik bir hayatı yaşayanların yaşamına odaklanıp, kendileriyle olan savaşlarına konuk ediyor.


Okuduğum kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na ait ve 14. Basım Şubat 2018 tarihlidir. Kitabın özgün adı 'Şeytanla Savaşanlar' ama yayınevi bunun yerine 'Kendileriyle Savaşanlar' ismini tercih etmiş. Bu kitap 23 Aralık 2018 - 31 Ocak 2019 tarihleri arasında okunup, 27 Şubat 2019 tarihinde bu yazı siteye eklenmiştir. Tavsiye ederim.
Şeyda
Şeyda Kendileriyle Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche'yi inceledi.
352 syf.
·9 günde·8/10
Stefan Zweig'dan muhteşem bir eser daha...

Biyografi özelliği taşıyan bu kitap kendi ruhlarıyla mücadele eden ve mücadeleyle birlikte yaşamları tragedyaya dönen 3 yazarı, Hölderlin, Kleist, Nietzsche'i Stefan'ın ağzından onun kendine has üslubuyla yaşamdan kesitler halinde anlatıyor.Anlatırken de yazarların çağdaşı olan Goethe ile kıyaslamalar yapıyor.

Modern klasikler dizisinde yer alan bu kitap bu 3 yazarı merak eden, bilgi sahibi olmak isteyen herkes için birebir zaten Zweig'ın güzel bir üslubu var.

Size tavsiyem okurken sadece Stefan'ın anlattıklarıyla yetinmeyin kendinizde hayatlarını araştırın böylelikle taşlar yerine daha kolay oturuyor ve anlatılanlara daha kolay uyum sağlıyorsunuz.


-------------Spoiler---------------

Hölderlin annesi ve büyükannesi ile büyür ve bu iki kadın Hölderlin'in geleceğini şekillendirerek onu manastıra gönderirler işte Hölderlin için her şey böyle başlar çünkü bu özgür ruh kendini ailesinin isteği doğrultusunda bastırmaktadır oysa Hölderlin’e göre, şairler Tanrı ile insanlar arasında aracılık görevini rahiplerin yaptığından daha iyi yapmaktadırlar ve hayatını bu aracılığa adar.

Kleist'i yazarımız "duyguları son derece taşkın ve şehvetli aynı zamanda disipline de tutkundu" şeklinde tanımlıyor. Bu taşkınlık peşinde koşan tutkulu ve ihtiraslı şairimiz disipline de düşkün olduğu için askerlik eğitiminin de getirisi olan katı emir bilincine sahipti bu yüzden bu duygularının peşinden gitmezdi ama doğasındaki aşırılık bir ömür yakasını bırakmadı.

Nietzsche "Hayattan en büyük tadı almak demek, tehlikeli yaşamak demektir" diyen yazarımız 15 yıl boyunca pansiyonlarda kalır ve düzeni reddeder düzeni reddettiği kadar yalnızlığı da tercih eden yazarımız hiç kimseye sesini duyurmaya çalışmaz zaten kimse de onun yalnızlığının sesini duymaz.

"Gökyüzü olmayan kahramanca bir manzara, seyircisi olmayan devasa bir oyun, susmak ve sürekli, zihinsel yalnızlığın en korkunç çığlığını bastırıp zorlu bir suskunluk içinde durmak; Friedrich Nietzsche'nin tragedyası işte budur"


Birbirine benzeyen 3 adam...
Farklı hayatlar...
Aynı son...

İyi okumalar
Aylin Bediroğlu
Aylin Bediroğlu Kendileriyle Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche'yi inceledi.
352 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Biyografiden çok deneme özelliği gösteren, ağır ama bir o kadar da insanı içine çeken bir anlatıma sahip bir eser. Tam da Zweig’ dam beklendiği gibi.
Hölderlin, Kleist ve Nitzsche’ nin duygu ve düşüncelerindeki değişimlerin yaşamları boyunca ruhlarını nasıl değiştirdiklerini okuyoruz. Yani zihinsel biyografi olarak da adlandırabiliriz. Üçünün de ortak özelliği içlerinde bulunan olağanüstü bir gücün olması ve bunun farkında olup kendilerini olumsuz etkilediklerini bilmelerine rağmen bu gücü yok etmeye çalışmayıp hayatlarını sürdürmeleri ve hayattayken değerleri bilinmeyip ölümlerinden çok sonra bu dehaların farkına varılması.
Bu üçlü hakkında olumsuz düşünceler besleyen kişilerin fikrini değiştirebilir belki. Hölderlin, Kleist ve Nitzsche’ nin zihnini keşfetmek isteyen ve Zweig’ın anlatımını sevenler için birebir.
352 syf.
·39 günde·Beğendi·10/10
Zweig bu eserinde 19. Yüzyılın üç önemli yazarı - Hölderlin, Kleist ve Nietzsche’yi inceler. Bu üç yazar için uygun gördüğü ve kitapta sıklıkla yinelediği tanım "şeytani"dir; ancak Zweig bu kelimeyi farklı anlamda kullanır. Şöyle ki,
“"Şeytani” demekle kastettiğim şey, her insanın temelinde ve özünde yatan o doğuştan gelen huzursuzluktur ve bu huzursuzluk onu kendinden çıkartır, onu kendinden alıp sonsuza, asıl olana sürükler."

Hölderlin, 1770’te doğup 1843’te ölen büyük Alman şairi; Kleist ve Nietzche’de de olduğu gibi, hayatında şöhretin tadını yaşayamamıştır. Yoksulluk içinde, Goethe tarafından beğenilmeyen, anlaşılmadığı için kırgın ve küskün, geçinebilmek için annesinin yardımına ve zengin ailelere saçma özel dersler vermeye mecbur Hölderlin, yoğun dini inancı sebebiyle çok seferler eşiğine gelmesine rağmen hayatına kendi elleriyle son veremez. 73 yaşında, akli melekelerini büyük ölçüde yitirmiş bir halde, bakımına verildiği bir marangoz ailesinin yanında sona erer hayatı, bu Tanrı’nın, doğanın ve insanın bir sayıldığı zamanları anlatan ve özleyen büyük şairin.

Kleist, 1777’de doğup 1811’de ölen büyük Alman şair ve oyun yazarı.Bütün hayatı ideal mutluluğu bulmakla geçmiş, bu uğurda hayatı boyunca sürekli seyahat etmiş, gittiği hiçbir yerde uzun süre barınamamıştır. Sürekli bir arayış içindedir Kleist, şu cümlesi onu çok da güzel anlatır : “Hakikat dediğimiz şeyin hakikaten hakikat mi olduğuna, yoksa sadece bize mi öyle göründüğüne karar veremeyiz.”. Ruhsal gelgitler içinde bocalanmıştır Kleist da Hölderlin gibi, Zweig bunu kitabında çok güzel tanımlar: “Kleist’ın hastalıkları gerçek bir organik bozukluktan çok hastalığa bir kaçış, ruhun o esrik aşırı gerilimlerinden sonra bedenin dinlenme ihtiyacına yönelik bir sığınmaydı.”. 34 yaşında sevgilisi ile birlikte intihar eden ve sağlığında anlaşılmayan bu büyük yazar, yaşadığı çok kısa sürede gelmiş geçmiş en önemli Romantik Dönem dramacısı olmayı başarmıştır.

Nietzsche, 1844’de doğan ve 1900’de, geçirdiği inmeler ve zatüre nedeniyle ölen büyük düşünür ve yazar; hayatı boyunca sağlığı ile ilgili sıkıntılar yaşamıştır. Bu sıkıntılar zayıf bedeninden mi, yoksa harap olan sinirlerinin vücudunun direncini tüketmesinden mi kaynaklanmıştır, belli değil; ancak yaşamında dost edinemeyen, edindiği tüm dostlarını hayat yolculuğu sırasında kaybeden, hayatı boyunca yerleşik düzene ve kalıplara karşı çıkan, aksi, sivri, geçimsiz Nietzsche tahmin ettiği gibi ölümden ancak çok uzun zaman sonra anlaşılmıştır. Zweig onun bu durunu çok güzel tanımlar; hiç kimse "düşman kazanmanın ince sanatını" ondan daha iyi beceremezdi.

Zweig, psikanalizin doruğundaki bu eserinde klasik biyografisi çizgisinde ilerlemez; zaman, ve nasıl yaşadıklarından ziyade yazarların iç dünyasıdır ilgi alanı. İç dünyalarında yaşadıkları çalkantılar, sarsıntılar, deliliğe uzanan ataklar onun ilgisini çeker; dahiliğin bu delilikle ortaya çıktığını söyler ve ispatlamaya çalışır. Karşılaştırmalarını çok daha başka tarafta görünen; yine bir dahi, ama toplum tarafından anlaşılmış, kabul ve takdir edilmiş, kazanmış, yüksek çevrelere girip payeler edinmiş Goethe ile kıyaslayarak yapar. Goethe sakin ve kabullenen bir dahidir; yaşlandıkça sivriliklerinden kurtulmuş, çevresini kabullenip anlamaya çalışmıştır; Zweig’in analiz ettiği 3 yazar ise güçlerini farklı olmaktan, yaşamları sırasında anlaşılmamaktan ve isyankarlıklarından almışlardır. Kitabın giriş kısmında yazdığı gibi;
“kendi zamanıyla bağlantı kuramamış, kendi kuşağı tarafından anlaşılmamış olarak, mesajlarını bir meteor gibi kısa, parlak ışıklarla geceye yaydılar.”
352 syf.
Bugüne kadar birçok kez Zweig okudum, hepsini de zevkle ve neredeyse bir solukta diyebileceğim şekilde.

Bunların içinde, okuduğum bu son kitabın serisi şeklinde değerlendirilebilecek Üç Büyük Usta ve Hayatının Şiirini Yazanlar da vardı.

Onları diğer kitaplarına kıyasla daha çok beğenmiş, onlardan daha çok beslenmiştim... Aynı beklentiler içinde elime aldığım bu kitapta ise yaşadığım tam bir düş kırıklığı...

Hiç bu kadar zorlanarak okuduğum ne Zweig'a ne de farklı bir yazara ait başka bir kitap hatırlamıyorum. Ama bu, öyle zannediyorum ki kitabın kalitesizliği sebebiyle değil, çevirinin yetersizliği yüzünden...

Okumayı düşünüyorsanız kesinlikle başka bir çeviriyi tercih edin derim. Ben başka bir çeviriden mümkün olursa tekrar okumayı düşünüyorum çünkü..
352 syf.
·86 günde
Stefan Zweig

Bir üslup dehası. Onu daha iyi anlamabilmek için Almancayı bilme isteği uyandırır ki öğrenilmeli. Hangi eserini okursanız okuyun pişman olmazsınız. Dünya fikir mimarları favorisinde . Birde "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu" . Hitler travmasından kurtulamadı. üç yıl daha dişini sıkabilseydi herşey farklı olabilirdi belki. Berzilya'da karısıyla acı sona yürüdü.
Burcu Durgun Gökcan
Burcu Durgun Gökcan Kendileriyle Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche'yi inceledi.
352 syf.
·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
Eğer Stefan Zweig daha önce okumadıysanız, kesinlikle okumaya yazdığı biyografilerden başlamayın. Kitaplar sıkıcı olduğu için değil, yazarı daha iyi anlayabilmek için. Bütün roman ve öykülerini okuduktan sonra, Günlükler'ini de okuyup o şekilde biyografilerine geçince, neden hep aynı karakterleri seçtiğini, neden hep aynı konular etrafında dönüp durduğunu, kitaplarının aslında birbirinin karbon kopyası olduğunu anlarsınız.
Bu kitapta özellikle Hölderlin, çok merak ettiğim bir şairdi. Hayatıyla ilgili kısa bilgim vardı ama duygu dünyasını da anlamak için hayatını Zweig tarafından okumam gerekti:) Çünkü yazar, hep kendisi gibi sosyal sorunlu ve umutsuz kişileri seçtiğinden duygusal durumlarını çok iyi kaleme alıyor. Nietzsche zaten az çok herkesin malumu biri.
Kitap uzun, biyografi sıkıcı demeyin akıp gidiyor kesinlikle okunması gerekir.
İsmet Sarıcı
İsmet Sarıcı Kendileriyle Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche'yi inceledi.
352 syf.
·12 günde·Beğendi·7/10
Stefan Zweıg, Kendileriyle Savaşanlar'da Hölderlin, Kleist ve Nietzcshe'nin yaşamöykülerini anlatıyor. Bu üç yazarın yaşamlarının ortak yanı, mizaçlarını belirleyen neredeyse tabiatüstü bir güçle bitmek bilmeyen bir iç mücadeleyi sürdürmeleridir. İçlerindeki bu güç, yaşamlarının birer tragedya olarak sürüp, öyle sona ermesine neden olmuştur. Yazar, Hölderlin, Kleist ve Nietzsche'nin yaşamöyküleri çağdaşları Goethe'nin karşı kutbu oluşturan hayatı algılayışı, biçimleyişi ve hayatla yaratıcılık arasında kurduğu bağ, sergilenen yaşamların farklılıklarını daha belirgin hale getirmektedir.
352 syf.
·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
Açık söylemek gerekirse ben Stefan Zweig'ın hikayeciliğinin ve roman yazarlığının yanı sıra çok iyi eleştirmen, biyografi yazarı olduğunu düşünüyorum. Hatta fazlasıyla iyi. Bu kitapta da Kleist, Hölderlin ve Nietzsche hakkında inceleyiş söz konusu. Bu ateşli insanları onların "şeytanlarıyla" birlikte anıyor Zweig. Onların hayatlarını açıklamaya eserlerini, insanları anlamaya çalışması ve böyle incelikli, her sayfadan duygunun o hassas doğasını akıttığı bir eser olması beni ısındırdı bu kitaba. Bu kitabı okumanız size Kleist'ın doğum tarihini vermez belki veya beklediğiniz somut bilgileri tanıtmaz ama Kleist Hölderlin ve Nietzsche'yi "bilmenizi"(tabii ki sonradan kendi merak güdünüzü de gerek araştırarak gerek eserlerini okuyarak tatmin etmeniz gerekiyor) onları onların gözünden, onların içinden, tutkularından anlamanızı sağlar.
""Onlar hayatın zenginliğini gösteriyorsa, bunlar da akıl almaz genişliğine işaret ederler. Çünkü duygunun derinliğini her zaman trajik tabiatlarda duyumsarız. Ve insanlık sadece ölçüsüz olanda fark eder kendi sınırını.""

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Huzursuz Ruhlar
Alt başlık:
Hölderlin, Kleist, Nietzsche
Baskı tarihi:
Mayıs 2018
Sayfa sayısı:
236
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052338544
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Palet Yayınları
Baskılar:
Kendileriyle Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche
Şeytanla Savaş
Kendileri ile Savaşanlar
İblislə Savaşanlar
Huzursuz Ruhlar

Kitabı okuyanlar 1.003 okur

  • Ünal Özüm

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0.3 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları