• 216 syf.
    ·7/10
    "Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçecekmiş gibi gelecek. Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçmeyecek." Cesare Pavese

    Yazar Doruk Kirezci Bey'e bu değerli kitap hediyesi için teşekkür ederek başlıyorum. İnce düşünceli bir beyefendi kendisi.

    Benim için kitapların yazarlarıyla konuşabilmek eşsiz bir duygu. Mehmet Yılmaz, Mustafa Becit, Serkan Türk gibi isimlerden sonra aramızda bulunan ve destek verilmesi gerektiğini düşündüğüm bir diğer yazarımız Doruk Bey. Çünkü yazarlarla konuştukça yazma işinin imkansız görünen setleri bir sisin diğer duygulara yol açarcasına dağılması gibi yavaş yavaş gözünüzde yok olmaya başlıyor. "Ben de yazabilirim" aslında demeye başlıyorsunuz. Bu da aslında sizi, benliğinizin önünde hayatınız boyunca seyreden tinsel katarınızı yakalamak için bir fırsat oluyor. Katarı yakalama sürecinde yaralanma pahasına da olsa peşinden koşuyorsunuz. Çünkü insan bir arayış canlısıdır, neyle karşılaşırsak karşılaşalım arayışını aramamazlık edemez.

    Hiçbir kitabı klişe arka kapak yazılarındaki gibi "Muhteşem bir roman", "Mutlaka okuyun, seveceksiniz.", "Sarsıcı bir yolculuk", Sürekli şaşırtan, zeka sınayan bir kurgu" vs. şeklinde değerlendiremiyorum. Bu da benim sorunum. Doruk Bey belki de gecesini gündüzüne katıp yüzlerce sayfa ürün vermiş. Böyle eksik bir şekilde değerlendirip hem potansiyel okur kitlesini hem de yazarı yanıltmak istemiyorum. O yüzden bu inceleme genel olarak yazarımızın ileriki ürünleri için günlerdir fırtınalı yolculuklarından sonra mürettebatıyla birlikte bir ışık arayan kaptanın ışık hüzmesi içeren herhangi bir nesne gördüğü andaki göz parıltısının yansıması gibi olsun istiyorum. Doruk Bey'in gözleri parlasın istiyorum. Kitabın basılmasının üzerinden epey zaman geçmesine rağmen içindeki o kadar "Her şey çok güzel olacak" cümlesine ben de desteğimi koymak istiyorum. Ben hissettiklerimi yazayım, diğeri hissettiklerini yazsın, o hissettiklerini yazsın. Dostoyevski'nin dediği gibi özgürlük, akılsız yüreğe göre değildir. Bu incelemede de yüreği akıllandırmak istiyorum. Umarım yazar beyefendi için faydalı olabilir.

    Doruk Bey'e kitabın türünü sorduğumda bana "Yeraltı edebiyatı denilebilir" demişti. Kitabın yazarının bana bu konuda evrendeki dünyanın konumu kadar bile bir şey demiş olması benim için önemlidir. Çünkü o nokta bile içinde milyarlarca insanı barındıran bir noktadır. Doruk Bey'in bana ya da herhangi başka bir okura kitabın türü konusunda ipucu vermesi, A yolundan gidecek okurları belki de hiç düşünmeyecekleri bir B yoluna sokması, okurları herhangi bir şekilde yöneltmesi gibi noktalar hem yazar için hem de okur için önemlidir. İrdelenmesi gereken noktalardır.

    Doruk Bey yeraltı edebiyat denilebilir derken aslında yanılmıyordu. Gerçekten denilebilir. Fakat tam olarak yeraltı denilemez ya da içinde yeraltı ögeleri barındırmıyor da denemez. %50 yeraltı edebiyatı %50 modern roman karakteristikleri barındırıyor diyebilirim. Fakat Doruk Bey ile öncesinde bu konuyu konuşmamış olsam bile algılayabileceğim edebi paydaların çelişkisini ortaya koymak isterim.

    "Hitit mitolojisine göre yeraltı, olumsuzlukları içine çekme ve hapsetme özelliğinin yanı sıra insanoğluna karanlığı, kötülüğü ve olumsuzluğu çağrıştırmıştır. Yeraltına inmenin sadece ölmekle mümkün olduğu gibi geriye canlı olarak çıkmak Tanrı bile olunsa mümkün değildir." Mesela Doruk Bey kitabında gayet de Hitit mitolojisinin yeraltı kıstaslarına uygun davranmıştır. Ana karakter zamanla olumsuzlukları içine çeken bir girdap ve karanlığı, kötülüğün, olumsuzlukların kıyısında dönen bir insan haline gelmiştir. Geriye canlı olarak çıkılamayacak bir hayatta aslında kitabın sonu da başından bellidir denebilir. Bu yüzden Hitit mitolojisiyle Doruk Bey'in yeraltı karakterinin tanımının uyduğunu söyleyebilirim.

    "Hitit mitolojisinden esinlenen Yunan mitolojisinde yeraltı, sert ve zalim bir tanrı olan Hades’in hüküm sürdüğü, gölgeler halindeki ölülere terk edilmiş, her girenin kabul edildiği ama bir daha asla dışarı bırakılmadığı acımasızlıkla yönetilen bir dünyadır." Hititlere çok benzeyen bu yeraltı tanımı da yine Doruk Bey'in karakterine uyuyor. Her girenin kabul edildiği ama bir daha asla dışarı çıkamadığı acımasızlıkla yönetilen bir dünyada yaşıyoruz. Truman Show filmindeki gibi bir arka kapımız yok. Hakan Günday'ın dediği gibi "Hayatın arka kapısı yoktu." Bu yüzden ana karakterin duygulanımları, her girenin kabul edildiği ve bir daha asla dışarı bırakılmadığı bir dünya kıstırılmışlığını tam olarak yansıtıyor diyebilirim. Ana karakterin yaşadığı olaylar, kıstırılmışlık, sıkışmışlık ve arayış kelimelerinde toplanıyor.

    "Yeraltı, hem Batıda hem de Anadolu’da tarih boyunca ölülerin diyarı, kaçışın gerçekleştirildiği, yeryüzünde iki bölge arasında kalan, karanlık çıkar hesaplarının görüldüğü yer gibi çeşitli yüklemleri barındıran bir uzamı devam ettirmektedir." Doruk Bey'in kitabında da sürekli bir kaçışlar silsilesi var. Karanlık çıkar hesaplarının görüldüğü yerleri de barındırması konusunda kesinlikle karakteristik yeraltı özelliklerine sahip diyebilirim.

    "Günümüzde korku biçim değiştirmiş, insanın en büyük korkusu yabancılaşma ve yalnızlık olmuştur. Evren Karataş’a göre insanı bu korkulara iten kendi eliyle büyüttüğü teknolojidir." Bilge adlı karakter bu yabancılaşma ve yalnızlığı gideren artan bir parabol şeklinde yaşamakta. Özellikle de teknolojinin insanları yabancılaştırması ve yalnızlaştırmasını sosyal medya ve popüler oyun göndermeleriyle okur tam anlamıyla yaşıyor.

    Gelelim şimdi kendim için olumsuz yansıyan kısımlara. Zaten puanın 7 olmasının sebepleri de bu kısmın içinde olacak.

    Dediğim gibi Doruk Bey bana bu kitabın türünü yeraltı edebiyatı olarak söylemeseydi bile içindeki karakteristik ögelerden ötürü bir okur bu kitabın yeraltı edebiyatına benzediğini zaten söylerdi. Fakat bu kitaptaki sıkıntı, kurgusuyla, diliyle ve biçimiyle bir yeraltı edebiyatı kitabındansa modern ve popüler edebiyat kitabını andırması. Oysaki tam tersine yeraltı edebiyatı, bu kitapta kullanılan dilin ve biçimin aksine kendi özgün biçimini yaratmış bir türdür. Bu kitapta yeraltı edebiyatı ile modern edebiyatın diyalektik oluşturmasını izledim bu yüzden. Yani birbirine düşman olan türler kitap içinde savaşıyordu. Kimse de galip çıkamadı.

    "Kapitalizmin yanıltıcı ışığının aydınlattığı dünyanın ve gerçekliklerinin dışında başka dünyalar ve gerçeklikler" gibi bir karakteristik özellik de yeraltı Bilge ile tezatlık oluşturmuş. Çünkü bu modern Bilge'nin özelliği. İnşaat firmalarıyla, kumarın kapitalizmiyle ve eczacılıktan gelen paranın büyüsüne kapılan kapitalist Bilge ile sonradan kendi kimliğinin arayışına boğulan yeraltı Bilge'nin kapışmasını izliyoruz. Yani bu konuda da bir ikirciklik mevcut.

    Yeraltı edebiyatı, modern ve popüler edebiyata aykırı özellikler sergilediği için postmodern kurmaca içerisine dahil sayılabiliyor. Fakat Doruk Bey'in kitabı önceden de dediğim gibi kronolojik zamanın gayet muntazam şekilde devam etmesiyle, karakterlerin ve kurgunun sınırlarının net algılanmasıyla, başlangıç ve sonun silüetinin okurun aklında gayet net şekillenmesiyle, gerçeklik ile kurgunun o kadar da birbirine karışmamasıyla tam bir modern roman üslubu sergiliyor. Fakat karakter ise daha çok yeraltı karakteri gibi. Yani burada bir karakter-roman üslubu çelişkisi gördüm.

    Misal olarak, Halime Öcal adlı güzel bir insan “Türkiye’de Yeraltı Edebiyatının İzleri adlı yüksek lisans tezinde yollar, yolculuklar, macera ve sürekli yollarda olmanın kaçma ve ait olmama durumuna işaret ettiğini ve bu kaçışın onaylamadıkları toplum ve değerlere karşısında reddediş ve isyan niteliği taşıdığını vurgulamaktadır." Doruk Bey'in kitabında da zaten kaçma ve ait olmama durumu kesinlikle var. Hatta sürekli devam eden zincirleme kaçış reaksiyonları var. Fakat onaylanmayan toplum ve değerlerin reddedilişine isyandansa karakterin "Kendim ettim kendim buldum"luğu var. Karakter bu kadar salak olmamalıydı bence. Karakterin toplumundan ve siyasi koşullardan bu kadar izole gözükmesi de yeraltı Bilge alter egosuna aykırı olmuş gibi görünüyor.

    Altay Öktem yeraltı edebiyatını tanımlarken şöyle tanımlamış mesela: "Popüler kültürün dışında kalmayı tercih eden, popüler edebiyatın jargonuyla konuşmayan ve hayatın ana damarlarından değil, alttan alta akan kılcal damarlarından beslenen bir edebiyat Yeraltı Edebiyatı." Bence çok güzel bir tanım. Fakat Biraz Uyusam Düzelirim kitabı popüler edebiyatın jargonuyla konuşmaktadır. Hayatın ana damarlarından beslenmektedir. Bu yüzden Doruk Bey de alttan alta akan kılcal damarları biraz daha sertleştirmeli ve gerekirse vahşileştirmeliydi. Karakterin olmak istediği karakter ile romanın olmak istediği roman arasında bu tipten çelişkiler var.

    Yeraltı edebiyatından ayrı olarak değerlendirmeye kalkışsak bile elimizde kalan bazı konular var. Misal Bilge adlı karakterin hayata sürekli başkaldırısını çeşitli maddelerle şöyle belirtecek olursak,
    1- İçerik olarak karşı çıkış (Arayış ve yalnızlaşma olarak var denebilir)
    2- Biçim açısından karşı çıkış (Neredeyse hiç yok)
    3- Dil açısından karşı çıkış (Neredeyse hiç yok)

    Doruk Bey eğer yeraltı edebiyatına yakınlaşmak istiyorduysa daha çok yeraltı edebiyatı ögesi kullanmalıydı. Daha çok cinsellikle ilgili göndermeler ve olaylar geçebilirdi. Karakterin antikahramanlaşması çok daha derin olmalıydı. Jean Paul Sartre'ın "Varlık ve Hiçlik" adlı eserinde dediği gibi, ölüm insan yaşamının nihai terimi olarak ele alındığında “insan gerçekliğinin hiçliğine açılan bir pencere” olarak tanımlanır. Doruk Bey de bu ölüm kavramını insan gerçekliğinin hiçliğine açılan bir pencere olarak kurgusuna yedirmiş diyebilirim. Fakat bu hiçlik ne mekanlarla ne hafif distopyayla ne medeniyet karşıtlığıyla ne de sokak diliyle destekleniyor. Ortada bir fikir ve kurgu düşüncesi var fakat yandan kurguyu destekleyen ögeler maalesef biraz silinik kalmış.

    YAZARA TAVSİYELERİM:
    * Çağdaş roman paradigmasında roman kurgusu içerisine yedirilen kurgu dışı cümleler ve yazarın hayat hakkındaki düşünceleri seviliyor. Arada kurgudan dışarı çıkıp konuyla ilgili bu tür salt düşüncelere yer verilebilir.

    * Eğer net bir tür seçimi yapmak istiyorsa ya yeraltı edebiyatını seçsin ya da modern edebiyatı seçsin. İçerik ve dil kullanımı bakımından modern edebiyat fakat karakter olarak yeraltı edebiyatı olunca iki türe de aykırı başkaldıran bir karakter izlenimi aldım. Ama eğer böyle diyalektik ve çelişkili bir tür yaratılmak isteniyorsa bundan da devam edilebilir. Aynı Unamuno'nun "nivola" adlı kendine bir tür yaratımı gibi Kirezci de modernaltı gibi farklı bir isimle kendisine tür bulmuş olabilir.

    * Karakterler birbirlerinin hayatlarına daha çok dokunabilir. Hatta diyaloglar sırasında birbirlerinin aklındaki düşünceleri okuyabiliriz. Diyaloglar sırasında yine Kirezci'nin kendi düşüncelerini ya da Kirezci'nin görüşlerine tam ters olan düşünceleri de tam ters özellikte bir karakterle okuyabiliriz. Okurlar bu tür tezatlıkları severler. Eğer öyle olur ve Kirezci alıntıları da internette gezinmeye başlarsa bence kitaplar da daha çok satmaya başlar.

    * Daha çok mekan ve mimari tasvirler konusuna göz atabilir yazar, zira insanlar mekanlarla insansılaşır, mekanlar da insanlarla mekansılaşır. Karakterler eczacıya, tefeciye ya da hal mekanına girmeden önce oralar ve insanı etkileyen psikolojileri hakkında daha detaylı betimlemeler ve izlenimler kullanılabilir. Mesela hastanede koku üzerinden güzel bir psikoloji yakalanmıştı. Bu yüzden hastane mekanı insanın aklında daha derin bir şekilde yer edinmişti.

    * Çağdaş Türk Edebiyatı açısından yukarıda saydığım nedenlerden ötürü bence 10 üzerinden 7 puanlık bir kitaptı. Diğer kitabı henüz okumadım fakat bu puan kırılımları üzerine gidilirse, yazarın tür seçiminin sınırları biraz daha net algılanırsa, karakterlerin ve mekanların psikolojileri biraz daha yoğun ve okurların etkileneceği bir şekilde tasarlanırsa, kurgu tasarlanırken belki tez ya da makalelerden bu tür karakter kurgularına ait yardımcı okumalar yapılırsa bence Doruk Kirezci gelecek için gayet iyi yazarlardan biri olabilir.

    Tırnak içindeki kısımlar şu tezden alıntıdır: https://www.academia.edu/...iyatinin_Izleri_.pdf
  • Mekke’nin fethi günü, korku ve heyecandan titreyerek:
    “–Yâ Rasûlallâh! Bana İslâm’ı telkîn buyurunuz!” diyen hemşehrisini, imkânlarının en zayıf olduğu zamandan misâl vererek teskin etti ve:
    “–Sâkin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. (Muhtereme vâlidesini kastederek) Kureyş’ten güneşte kurutulmuş et yiyen senin eski komşunun yetîmiyim!..” diyerek kâ’bına varılmaz bir tevâzû gösterdi.

    Yine aynı gün, ihtiyar babasını sırtına alarak huzûruna getiren ve ona îman telkîn etmesini isteyen Hazret-i Ebû Bekir’e:
    “–Yâ Ebâ Bekir! Şu ihtiyar babanı neden buraya kadar yordun? Biz onun yanına gidemez miydik?!.” karşılığını verdi.

    Kendisine aşırı tâzim gösterenlere de:
    “Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah beni «Rasûl» edinmeden önce «Kul» edinmişti.” ikâzında bulundu. (Heysemî, IX, 21)
  • 393 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    “Piraye’ye yıllarca Nazım’ı bekletip, Nazım’ı Vera’ya yâr eden Dünya değil misin sen?” Nazım seven, şiir ve kitapları seven, -özellikle sol şiirlerini- özgürlükçü, eşitlikçi, devrimci bir ruh Piraye. Okumayı, kendi ayakları üstünde durmayı kendine amaç edinmiş, diş fakültesinden mezun olduğunda memleketinin her köşesinde çalışabilecek kadar da idealist. Gururlu bir kadın Piraye. Kitabın sonunda, Canan Tan’ın neden Piraye ismini seçtiğini okuyunca daha da çok seviyorsunuz Piraye’yi. Her güçlü kadının hayatında bir yanlış aşk hikâyesi oluyor maalesef. Yaptığımız fedakârlıklar gün geliyor aynaya baktığımızda tanınmayacak bir hâle sokuyor bizi. Piraye’ninki de o misâl.. O güçlü, devrimci, gururlu Piraye -asla- dediği şeylere gün gelecek aşk için evet diyecek. Diyecek ama karşısında bunun değerini bilen biri olmayacak. Haşim de Piraye’yi çok sevecek fakat gelenek ve kültürleri yüzünden sevdiğinin arkasında duramayacak. Haşim öyle yanlışlar yapıyor ki, kitaba girip onu öldürmek istiyorsunuz. Eğer güçlü ve sevdiklerini koruyabilen, sözlerinin arkasında bir erkek olsaydı belki de Piraye ile çok mutlu olurlardı.. Bazen sevmek yetmiyor, gitmeyi, olmayacağını görüp en başından vazgeçmeyi bilmek de gerekli.. İstanbul’da başlayıp, Diyarbakır’da devam eden bu hikâye size Mezopatamya’yı adeta yaşatıyor. Efsanelerden, Dicle’den, Gazi Köşkü’nden ve Diyarbakır burçlarından bahsediyor. Gidip görmüş kadar oluyorsunuz. Bu yüzden Piraye’yi çok sevdim. Sadece ana konuya bağlı kalmayıp bize böylesine güzel bilgiler verdiği için. Kitap 3 bölümden oluşuyor. Açıkçası üçüncü bölüm bana biraz yavan geldi. Olaylar arası geçiş inanılmaz hızlıydı bu yüzden gerçekliğini ve merakını yitirdi gözümde. Keşke Canan Tan biraz daha uzun tutsa, başta yer verdiği ayrıntılara sonda da yer verseydi. Yine de okunulası güzel bir kitap. “Ben olsam ne yapardım?” dedirtiyor insana. Bazen hayata karşı kör gibi kapıyoruz gözlerimizi ve yanlış yol ayrımına sapıyoruz fark etmeden.. Sonrası ise büyük bir yıkım..
  • 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    I.Ay Işığı Sokağı
    Gururlu bir kadın düşünün. O kadar gururlu ki gururunu ayaklar altına almamak için kendi bedenini, ahlaksız ve bir kadını parayla satın alabileceğini düşünen erkeksi insan müsveddelerinin zevkine terki diyar eğliyor. Bir kadın gururlu olur da kendini başkalarının altına terk mi eder? Sormayın, eder işte. Ediyor işte. Siz herkesin bu işi zevk için mi yaptığını sanıyorsunuz? Bu işi zevk için yapan kadın, kendi bedenini zevk için parayla bir erkeğin altına atan o kadın en az o erkek kadar aşağılık ve kirlenmiş bir ruhtur. Bir kadının bedenine olan hayranlık ile o bedeni parayla satın almak çok farklı şeylerdir. O kadar farklıdır ki iki arzu arasında kadına olan hayranlık ile hayvanımsı cinsel açlık dürtüsü vardır. Biri kadınsal olana ulaşmaya çalışarak ruhunu güzelleştirmeyi arzu ederken, diğeri ise dünyadaki tüm lanetin sebebi olan tek çıkıntısını tatmin ederek bedenini terbiye etmeye çalışmanın peşinde. Kadın kim mi; Toplum baskısı altında ezilen, etek boyuyla sıfatları belirlenen, kendi kimliğini bulamayan ve bulamadan ölen öldürülen, kendine kadın deyince bakireliğini vermiş anlamına gelen, geceleri yolda yürüyemeyen, gündüz vakti sürekli saatine bakmak zorunda kalan… Sahi ya neydi kadın; ah o kadın… Kadın sevgiydi, aşkdı, yaşanılacak bir ömür idi, sarılacak sıcak bir yuva, koklanılacak bir gül, uğruna Cennet feda edilecek insan idi. Ah o kadın… Sen nasıl bir alemsin. Sen nasıl bir alemsin ki benim yaradılışımın yalnızlığını gideren, beni çepeçevre saran, kanımdan ve canımdan bir parça. Sensiz olmuyor ah kadın. Her yanında çiçekler açmış, ay gibi parlayan, o güzel gözleriyle bana bakıp içimi yakan sen, henüz açmamış gül olan sen cennetin en güzel yaratığı. Sen varken cenneti ne yapsındı o Adem. Sen varken tanır mıydı kural hiç aşık Adem. Senin uğruna Cennet feda edilmez miydi hiç, ki edildi feda o Cennet. Edildi de uyanışların en güzeli yaşandı seninle. Adem’in kadını oldu, kadının erkeği. Kadın Havva idi, Cennetin açmamış gülü idi. Artık Adem de insan oldu, Havva da insan. Ey Tanrım, kızma bize, biz sevdik ise birbirimizi senden gelmeyen izin ile. Adem olup severek günahkar olmak da ayıp değil Tanrım, Havva olup aşkının kör eden gözleriyle gel benimle diyerek günahkar olmak da ayıp değil Tanrım!
    Ey Tanrı’nın kulları… Kadın sadece sesini kesip, bacaklarını açmak zorunda kalan değildir. Kadınlar iş aradığı için erkekler işsiz kalmıyor, kadının kızı ya da kadını olmaz, börek yapmasını bilmeyen de kadındır, evdeki işler de yetiyor, anası tecavüze uğrayınca anası da ölmesin çocuğu da ölmesin, bir kadın olarak susma, tecavüzcü de kürtaj yaptırandan masum değil bin kat daha suçludur! Kadın direnendi, hala da direnen…

    Leporella... Klasik Vaka II...
    Kendinizi hiç dışlanmış hissettiniz mi? Modern toplumlarda sıklıkla karşılaşılan bir durumdur bu. Toplumu oluşturan insanlar, çeşitli görüşlere ayrılarak birbirlerini kavramlarla tanır hale geldiler. Modern toplum çağında yaşanan ilkel toplum özelliğidir bu. Kimin ne yaşadığını, ne kadar acı çektiğini, toplumun hangi katmanlarından bata çıka bugünlere geldiğini kimse bilmez, ilgilenmez de. Leporella da böyle biri. Daha doğrusu tam olarak, Crescentia Anna Aloisia Finkenhuber. Evlilik dışı ilişkiden dünyaya gelmiş bir kız. Dünyaya geliş şekli önemli değil ancak başta dedik ya modern toplum içerisinde ilkel bir toplumun zamanını yaşıyoruz diye. İşte o misal. Öncesine dair bilgi verilmemiş olsa da belli ki toplum tarafından sert çizgilerle dışarıda tutulmuş. Hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmış, kalacak olan bir kız. Çirkin ve çalışmaktan dolayı ve belki de hayatın kendisine acımasız davranmasından dolayı harap hale gelmiş. Laf olsun diye yazmıyorum, Crescenz gerçekten hayat tarafından baştan beri dışlanmış. İri kemikli, sarkmış bir alt dudak, keskin güneş yanığı yüz, keçeleşmiş gür ve yağdan alnına yapışmış saçlarıyla sıska bir dağ atına benzeyen bir insan kızı. Crescenz yaratılırken Tanrı'nın başka işleri olduğu muhakkak! Yani kadınsı hiçbir yanı bulunmayan Crescenz'in arzu ettiği tek şey çalışmak, hizmet etmek ve en azondan biriktireceği parayla yaşlandığı zaman güzel bir ölümü bekleyebilmek. Erkekler tarafından asla rahatsız edilmeyen bu kadın görünümlü ama kadınsı olmayan insan kadını, bir gün kendisine gele iş teklifiyle köyden şehre iner ve malikanede çalışmaya başlar. Evin hanımı ile Baron R arasında ciddi geçimsizlik vardır. Bu Crescenz'in umrunda olmaz. O sadece işine bakar. Ama bir gün Baron onu yanına çağırıp da daha önce kimsenin dokunmadığı kalçalarına dokununca Crescenz kendisini kadın gibi hissetmeye başlar. Halbuki bu sadece küşük bir şakadır ama Baron'un eli aslında Crescenz'in tenine değil, ruhuna dokunmuştur. Baronla karısı arasındaki soğukluk artık erkeğin karısına karşı olan evlilik görevlerini yerine getirmemeye dönüşür. Bana kızmayın ama evli bir kadın sevilmek ister, ilgi ister, güzel sözler duymak ve tatmin olmak ister. Diğer hepsini yapıp da kadının tenselliğini yaşamasına izin vermezseniz, diğer yaptıklarınızın hiçbir anlamı kalmaz. Evin hanıma da düzenli hale gelen kavgalar, görmediği ilgi, evdeki herkesin kendisine karşı düşmanca tavrı ama özellikle de Baron'un dokunuşuyla kadınlığa erişen Crescenz'in kindarlığıyla çileden çıkar. Öfke nöbetleri, sinir krizleri derken geçici süreliğine evde uzaklaştırılır. Crescenz artık efendisini bir Tanrı gibi görmeye başlamışken, böylesi bir fırsat efendisine olan hizmetlerini de küstahlık durumuna çıkarır. Efendisinin istemediği hizmetleri o daha söylemeden yerine getirmek de dahil olmak üzere ona genç kızlar bulma durumuna kadar yükselir. Bu tatminkarlık, Leporella'nın daha önce hissetmediği bir duygulanımdır. Leporella, efendisinin kendisine uygun gördüğü isimdir. Baron'a komik gelse de bizim hizmetçi kölemiz için hiç de öyle değildir, adeta bir aşk sözcüğüymüşcesine sahiplenir bu ismi. Bunun adı aşk mıydı yoksa daha önce hissetmediği o aidiyet, sahiplenilme duygusunun verdiği erotik haz mıydı bilmiyorum. Ama Baron artık eşinin travmalarına daha fazla dayanamayıp evden kaçtığı bir gün Leporella, efendisine olan kulluk vazifesini yerine getirir, evin hanımı intihara kurban gider. Baron bu durumun farkındadır ancak elden ne gelir. Yaşadığı vicdan azabı Leporallaya karşı korku ve mide bulantısına dönüşür. Ona, onu, istemediğini ima eder. Geride kendisine dair tek bir kutu bırakarak ortadan kaybolan Leporalla'nın haberi ertesi gün gelir! Evet, bazen cinsel bir birleşme hatta burada hiç de ateşli olmayan tensel bir dokunuş, böylesi bir tapınmaya, danmışlığa dönüşebiliyor. En temelinde ise Crescentia Anna Aloisia Finkenhuber'i önce Crescenz sonra da Leporalla yapan sebepleri iyi bilmek gerekiyor.

    Nişan... Klasik Vaka III...
    Aç, susuz, yorgun ve düşmanın bağrında bir bekleyiş... Her ülkenin savaşları vardır, buna bağlı oalrak da her ülkenin kahramanları vardır. Vatan sevgisi ve dini duygularla düşmana karşı sonsuz bir inanç ile hücum eder, gözünüzü kırpmadan düşmanın kalbine hançerinizi saplarsınız. İşin ilginç tarafı, normal şartlar altında bir karıncayı dahi incitemezken şimdiyse insan öldürmeyi umarsız bir ihtirasla arzu eder hale gelmişsinizdir. Savaşın insanlara verdiği en büyk kayıp, insan olma duygusunu köreltmesi ve zaman içerisinde yok etmesidir. Ve sadece insan olma duygusunu değil, aynı zamanda tüm vatanseverlik ve dini duygularınızı da sizden alır götürür. Savaşırken her şey iyidir, kendinizi güçlü hissedersiniz. Bir canı almanın verdiği duygu sizi Tanrı gibi hissettirir. Öldürmek doğamızda var olan bir içgüdüdür. Ama ölüm gelip sizi ya da sizen birilerini buldu mu işte o zaman bir şeyler değişmeye başlar. Savaşın bir cinayet olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlarsınız. Her zaman yanınızda olanların birer birer kaybı ve bir daha asla geri dönemeyecek olmalarının bilincinde olmak ölümün de öldürmenin de gerçeğiyle yüz yüze bırakır sizi. Ve bir an gelir ki artık ölüm kaçınılmaz olur. Her şeyi sona erdirmek istediğiniz bir an gelir. Ölüm,tek kurtuluş gibi durmaktadır. Sonsuz özgürlüğe giden, ölümsüzlüğe erişeceğiniz tek yol. Bu hikayedeki Albay'ın başına gelen de böyle bir şey. Tamamen boka batmış durumda. Düşman hattının içerisinde, tek başına bir halde kalmış durumda. Düşman bir ülkede, düşman askerleriyle çevrelenmiş, halkının da asla yardımı olmayacağı bir yer. Ölümü düşman askerlerinin elinden beklerken sürpriz bir son. Ölüm her zaman sizi bulabilir, ölümü bile korkusuzca göğüsleyebilmek gerekir. Ve bence ölümü dahi korkusuzca göğüsleyebilmek için ille de inanmak gerekmiyor.

    Leman Gölü Kıyısında Olay... Klasik Vaka IV...
    Kimliksiz kalmak, vatansız kalmak çok zordur. İnsanlar, insan oldukları andan itibaren bir gruba aidiyet ihtiyacı içerisinde olmuşlardır. Bu kendilerini daha güvende hissetmelerine yardımcı olmuş, aynı zamanda da güven ama kendilerine ve çevrelerine güven duymalarına sebebiyet vermiştir. Bu hikayenin başrolü Boris, vatansız kalmamış ama vatanından ayrı kalmak zorunda bırakılmış. Karısından ve çocuklarından uzak bırakılmış. Buna neden olan şey tahmin ettiğiniz gibi savaş. Stefan Zweig iki dünya savaşı görmüş bir insan. Doğal olarak da savaş ve ölümden bahsetmesi kaçınılmaz. Nazi zulmüne tanık olmuş, vatanından ayrı kalmış bir insan. Ayrı bırakılmış bir insan. Zweig'ın kitaplarındaki o derin psikotik analizlerin, sizi nasıl da tesiri altına aldığına tanık olmuşsunuzdur. Öylesine melankolik bir edebi uslüp vardır ki, eğer kendinizi kitaplarının yoğuluğuna kaptırır ve kendinizi Zweig'ın esiri ederseniz, obsesif kompulsif bozukluk yaşamanız kaçınılmazdır. Herkesin unuttuğu bir adam Boris. Karanlığın içerisindeki bir gölge gibi. Varlığı ya da yokluğu çektiği acının verdiği sızılardan dışarıya yansıyan inlemelerle anlaşılan birisi. Zweig da böyle değil mi aslında. Avrupa'nın Hitler'in sömürgesi haline geldiği düşüncesi Zweig'ı da karanlıktaki bi gölge haline getirmedi mi! Eşiyle birlikte yaşamına son vermesinin sebebi Zweig'ın depresif ruhundaki o derin endişe değil miydi! Zweig'ın kitaplarını tekrar ve tekrar okuyunuz. Karakterlerini tartınız. Zweig'ı bulacaksınız. Her bir karakterinin psikolojisini yaşayınız. Evet, yaşayınız diyorum. Merak etmeyin eğer parçalanmışsanız size hiçbir ters psikoloji etki edemez. Eğer parçalanmamışsanız, parçalanmaya başlayacak ve altıncı duyunuzu keşfedeceksiniz. Zararlı insanların sizde uyandırdığı örümcek hislerini bulacaksınız. Bu savaş, ne karanlık bir keşif. Zorunlu olmadıkça savaş, cinayettir diyen Atatürk, dün olduğu gibi yakın gelecekte de bizi bekleyen büyük bir savaşta kurtarıcımız olacaktır, endişe etmeyiniz.

    Avare... Klasik Vaka V...
    Bu vakada Zweig gene o tarifi imkansız, yaşamadığımız bir yörede yediğimiz ancak unutamadığımız damakta kalan lezzetler gibi olan üslubunu konuşturmuş. Kısa ama verdiği mesajlarla adeta içerisinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti’ni tarif eden bir yazı. İntihar eden bir öğrenciyle günümüz Türkiye’sinin ne alakası var şimdi! Durup dururken nereden çıktı bu! Durum o kadar basit değil arkadaşlar. Eğitim sistemimiz yerlerde. Hukuk ahlakı yerine sıra dışı bir din ahlakı ile eğitim vermeye çalıştığımız öğrencilerimiz, Avrupa’daki muadillerine kıyasla oldukça cahil kalmaktadırlar. Konuyu evrime falan getirmeye çalıştığım yok. Din eğitimini elbette vereceğiz ama apaçık bir şekilde şu zamanda görüyoruz ki hukuk ahlakı verilmeyen insanlar, sadece din ahlakı ile ahlaklı ve dürüst insanlar olmuyorlar. Bizdeki sistem ezbere dayanan, yuvarlanmış hapları öğrencilerimize yutturmaya alıştığımız bir sistem. Avrupa ezberci eğitim sistemini terk edeli uzun zaman oldu. Biz ise ezberci sistemi dayatmaya ve hatta en iyi ezberi yapanı en iyi sıralamayla ödüllendirmeye devam ediyoruz. Evet, çalışkan olmak ve zeki bir kafayı test etmek gereklidir. Ama bunu tutup da ülkenin geleceğini şekillendirecek sistem haline getirmek ciddi anlamda yanlıştır. Ben ezber yeteneği çok iyi olan birisiyim. Sayısal olmayan yazılı sisteme dayalı her türlü sınavdan başarıyla çıkabilirim. Çünkü ezberleyebilirim. Ama ya sayısal sistem. Ya sayısal zeka. İşte orada afallıyorum. Ve benim de belki beden biraz daha önceki nesil de olmak üzere ezbere dayalı sistemle yetiştiğimiz için bugünkü çocukların başarısız olma sebeplerini çok iyi anlıyoruz. Daimi olarak okuyarak ve sürekli tekrar ederek anlayacakları, anlayacağımız bir sistem yerine bugün okuyup ezberlediklerimizi sınavdan sadece dakikalar sonra unutacağımız bir sistemi teşvik etmek neden? Türkiye ve benzer ülkelerdeki bu sistem, çağdaş amaçlardan uzak bir modeldir. Amaç Batı’nın eğitim standartlarını mı yakalamak yoksa çağdaş ve muasır medeniyetlerin standartlarına yükseltmek mi! Önce bunun kararını vermemiz gerekiyor. Bilgiyi tıpkı ağrı kesiciler gibi haplar haline getirip öğrencilere yutturmak, pek de zeki olmayan öğrencilere dahi diploma vermeleri, sistemi başarılı gösteriyor olabilir. Ancak muasır uygarlıklarla karşı karşıya geldiğimizde, sistemimizin ne kadar da çöp olduğu açığa çıkmaktadır. Osmanlı Devleti’nin 16.yüzyıl sonrası dönemlerine bakın. Kurulan okullar tamamen din kökenli ve ezbere dayalı eğitim sistemiyle öğrenci yetiştirmeye programlı. Kızmak yok. Hiç taviz veremem üzgünüm. Bir hata var ise bu hatayı tespit edip, eleştirerek doğrusunu bulacağız. Bakın o dönem cehalet o derecedir ki Osmanlı, Akdeniz’in dünya denizleriyle olan bağlantısını dahi bilmemektedir. Son sözlerimizi şöyle bitirelim. Tüm zamanların en büyük asker ve devlet adamlarından birisi olan Atatürk’ün o muhteşem dehası, hala daha dostlarına güven düşmanlarına korku salmaktadır. Zekasını belli bir strateji ile kullanmış ve bu konu felsefi, bilimsel, psikolojik olarak incelenmesi gereken bir husus haline gelmiştir. 19 Mayıs’a bir kala Atatürk’ü aramak yerine onun o kıvrak ve stratejik zekasını analiz ederek Türk Devlet Sistemi’ne entegre etmenin yollarını aramaya başlamak zorundayız. Zira düşman uyumamakta, yakın bir gelecekte yapacağı saldırının planlarını bir bir harekete geçirmektedir!
  • 344 syf.
    ·Beğendi·8/10
    "s"ELAMLAR (30. ya deneyince var bir hayır diyip capslock tuşuyla inatlaşmamaya karar verdim! Sen BÜYÜKSÜN! TAMAM MAYK! ) ola hepinize çokomeller ! Yine önceden okuyup sonrasında inceleme yapmaya karar verdiğim bir inceleme ile sizlerle beraberiz .. Bugün pikniğe gidecektim esasen ama Odin ve Thor yeryüzüne inmeye karar verip , "YARDIR MEVLAM GORE!" moduna geçince , elinde oyası , ayasında kınası , başında yazması ile 40 'ına merdiven dayayan evde kalmış kızlar misali kırdık kıçımızı , büktük dizimizi , oturalım dedik evimizde .. Oturalım dedik demeye de ,gelirken biralarla beraber aldığımız sigarayı kaybettik evin içinde .. Kafa beyin döndü .. Dün de tuzlu fıstık sırra kadem bastı odanın içinde ! Delirmemek elde değil !! ( AMAN ALKOLDEN UZAK DURUN 18 YAŞ ALTI SEVGİLİ KARDEŞLERİM !! AMAN !! ) Neyse efenim .. Yavaştan incelemeye giriş yapalım .. Kuru fasulye tamam .. Pilavlar geldi .. Soğanı kırıp startı veriyorum !! VAN ,TU , TIRİ , FORROOOO !!! Hemen bir DAVARO OST !! OHHH !! Dünya varmış !!! =))

    Pek saygıdeğer cevizkabukları , biliyorsunuz ki incelemelerimde spoiler falan vermiyorum .. Yine vermeyeceğim .. Benim derdim kitabı okumak isteyenlerde , zihinlerinde soru işareti olan bireylerde bir kıvılcım çakmak .. Döneme ait bilgileri verip, "bilinmezlik" olgusuna dayanarak ve esrar"c"engizlik yaparaktan merakları cezbeylemek ..İzleyeceğimiz yol budur !! Bundan önceki incelemelerimde , benim tabirimle , "TAKIM ELBİSE GİYİP MEDENİYET KAVALI ÖTTÜREN ÇOBAN AROMALI TERORİSTLER " dediğim bu tayfayı defalarca anlattım .. Yılmam ! Yine anlatırım !! Bu kitaptaki haliyle anlatacaklarım ingilizler sevgili diyarbakır karpuzları.. Güneş batmayan imparatorluk ! Oraya buraya medeniyet götürenler ! Sevgili şekerpare, bana inan ama cidden inan ki bunların medeniyet diye oraya buraya götürdüğü herşey ama herşey sömürüden ibaretti .. 1 veriyorlarsa 11111 alıyorlardı !! Kolonyalizm dedikleri sistemi icat edip , işgal ettikleri halkların değer yargılarını , dinlerini , mezheplerini hiçe sayarak , kültürlerini yok ederek mankurtlaştırdılar insanları .. Burada kısaca bahsedeceğim kısım Hindistan örneği ve komşusu Myanmar .. Hindistan , bakir toprakları, sınırsız işgücü ve ingilizlerin ekmeğine yağ süren KAST SİSTEMİ ile uzun müddet İngilitere'nin sağmal ineği oldu .. Bu kast sistemi dediğimiz ve kişinin elinde olmaksızın içine doğduğu dünyanın sınırları içindeki hiyerarşik yapıya dayanan sistem , ingilizlerin arayıp da bulamadığı şey idi .. Bu yapıyı ve insanlar arası ayrımcılığı sonuna kadar körüklediler .. Ne ola ki bu kast sistemi dersen şöyle açıklayayım sana bunu ben .. Misal baban ZURNACI ! Bu ailenin içinde doğdugun anda diyemiyorsun ki ben TORNACI olacağım ! Yerin ,yurdun ,herşeyin , kim olduğun öncesinde belli .. İşte bu sakat dini sistemi kullanarak ve yanlarına aldıkları dış sermayenin yurt içindeki yerli işbirlikçileri ile , yani kompradorlar ile yeraltı ve yerüstü kaynaklara pipet dayayıp hüpletmek suretiyle uzunca bir müddet bal kaymak sofraların Halil İbrahim'i oldular ingilizler.. Oraya konuk olanlardan biri de siyasi polis olarak görev alan George Orwell idi .. Şimdilerde 1984 incelemelerinde güzellemelerine doyulamayan , Hayvan Çiftliği'ni yazdığı için yerlere göklere sığdırılamayan ama bu kitaplar için CIA 'den fonlanmış , MAMALANMIŞ George Orwell !! Senin anlayacağın sevgili Yıldız Tilbe et beni, timsah gözyaşları idi o kitaplar .. Bu , Orwell 'ın ilk romanı .. Kalemini satılığa çıkarmazdan önce yazdığı ilk eserlerden biri .. "YE KÜRKÜM YE" moduna geçmezden evvel hakkaniyet ile aktarmış bize olanları .. Ben neşe kaçırmamak adına kitaptan örnek vermeyeceğim .. Sanırım üç aşağı beş yukarı zaten olanların kabataslak bir krokisini çizdim sizlere .. Şimdi incelemenin başlığı ve bu kitabın konusuna dair sizlere ipuçları verecek başka örnekler vereceğim ..

    Bir dönem pespembe rengi ile çocukluk günlerimizin rüyalarını süsleyen sevgili PEMBOlar , bunlar öyle aşağılık insanlardır ki ortadan kaldırıp , soyunu kuruttukları kızılderililerin dahi maruz kaldıkları olguların içini boşaltmışlardır ARSIZCA !!! Ciplerine soykırıma uğrattıkları Cherokeelerin , boğazda seyreden Abd başkonsolosunun teknesine Iroquiasları tek bir devlette birleştiren Hiawatha'nın , Irak işgali öncesinde Mezopotamya'yı yerle bir eden füzelerine Tomahawk'ın , aynı amaçla tasarlanmış helikopterlerine Apachee 'nin ismini verebilmişlerdir ! Şimdi bir kısım çıkıp derse ki yauw gavurlar gavuru iblis Tuco !! Bunların İngiltere ile ne alakası var ? HE GÜLÜM HEEEE !! AMERİKA' yı da NÖRi KANTAR KURDU !!

    Tarih bir bilim .. En azından biz öyle biliyoruz .. Ve biz biliyoruz ki bilimin siyaseti , ırkı ,dini, mezhebi OLMAMALIDIR .. Peki sömürge tarihçileri ne yapmıştır tüm bu insanlık suçlarının öncesinde ve sonrasında ?

    NE Mİ YAPMIŞTIR ?

    Sömürge tarihçileri , beyaz adamın uygarlaştırma misyonu olarak , vahşi addettikleri siyahileri HIRİSTİYANLAŞTIRMALARINI "doğal" karşılarlar.Ama bu bahse konu Tanrı' nın "KARA DERİLİ" olarak adlandırdıkları siyahileri niçin vahşi ve ilkel (?!?!?) yarattığına gerekçe bulmakta zorlanırlar !! Ta ki kurtuluşu Eski Ahit' te ,Adem ve Havva'nın oğulları Habil ve Kabil ' de bulana kadar ! Okul kitaplarına , beyaz ırkın Habil'den , Afrikalıların ise kardeş katili Kabil'den türediğini , tanrının kardeş katili Kabil'in soyunu cezalandırmak için Afrikalıları bu halde bıraktığını yazarlar .. Nasıl ? GÜZEL Mİ?

    Güçlü olduklarını siyahların gözlerinin içine soka soka belletmek için her fırsatı kollayan bu aşağılık insanımsı mahluklardır yine Afrika demiryolu döşendikten sonra , 19 yüzyılın başında sanayi devriminin en ama EN GÜÇLÜ SİMGESİ olan lokomotifleri BEYAZA boyayanlar ! Ve demiryolunda KÖMÜR TOZLARI ARASINDA ÇALIŞAN SİYAHİLERE TEKRAR TEKRAR BU LOKOMOTİFLERİ BEYAZA BOYATANLAR!!

    ADALET ?!?!?

    Gel ben anlatam sana adaleti annesinin bi' tanesi !! Gel ! GEL DE ADALET NEYMİŞ GÖR !!

    2. Dünya Savaşı sonrasında Naziler , sanıldığının aksine Nürnberg Mahkemelerinde SOYKIRIM VE İNSANLIĞA KASIT SUÇLARINDAN YARGILANMADILAR !! 2. Dünya Savaşı'nda ABD ve İngiltere'nin hava bombardımanlarıyla katlettikleri "SİVİLLERİN" sayısı , Almanlarınkinden çoktu.. Kendilerinin de işlediği CÜRÜMLERDEN düşmanlarını yargılayamayan "GALİPLERİN" bundan kelli Nürnberg Mahkemelerinde Almanları suçladıkları tek şey , başkalarının topraklarına zorbalıkla el koymak üzere saldırıp savaş başlatmış olmalarıydı .Galipler , yenilenlerle AYNI SAVAŞ SUÇLARINI İŞLEDİKLERİ İÇİN , Nürnberg'de Almanları , Japon mahkemelerinde ise Japonları ancak saldırganlık nedeniyle yargılayabildiler ..

    Sayın Churchill!!! HUUUUUUU?!?!!!!! Sayın Winston Churchilll !!! AÇ KAPIYI BEN GELDİM !!

    Ses YOK !!

    Sanırım evde yok ... Neyse ona da iki kelam edelim gıyabında..
    Hangi Churchill bu ? Beş , sayıyla "5" ingiliz askerinin ölümüne karşılık çoğu silahsız 7000 Sudanlı' nın katledildiği 1898 Omdurman Savaşı' nda , ingilizlerin "OLMAYAN" kahramanlığını efsaneleştirdiği ilk kitabı "NEHİR SAVAŞI" (The River War ) 'dan öldüğü güne dek her fırsatta savaş kollayan , savaş çıkarmak , savaşlara katılmak isteyen Winston Churchill !!
    KAYITLARA geçen odur ki , Akdeniz'de yatla gezerlerken karısı Lady Asquith manzaranın karşısında dayanamayıp "Mükemmel" deyince şunları diyen Churchill :

    "Evet , atış menzili ve görüş mükemmel ,yatta silahımız olsa şimdi ne güzel BOMBALITTIRIRDIM...."

    Neyse ki , SARIŞIN KURT , Çanakkale ' de soktu gırtlağına kadar o bombaları ... "ÇOCUĞU KOYDU" !!

    AHHHH!!! Bir de , " Olmasaydın da olurduk" , "keşke yunan ( ki onları ingilizler giydirdi!) kazansaydı" diyen tayfa vardı di mi? =))

    https://media1.tenor.co/...C1KioKH2VRKowlTX6MTI

    Bu kitap , O olmasaydı nasıl var olurdunuz , onu anlatıyor ..

    Kıssadan hisse .. Yarın 19 MAYIS !! Unutturamazsınız !! Unut"MAYIS"!

    Kahpe emperyalizmi şamarlayan ATAM ...

    Olmasaydın , O L M A Z D I K ! ! !

    HAİNLERE İNAT ... YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR !!!!
    https://www.youtube.com/watch?v=lpc4HOQfAcE
  • Hükümet Diyanete uymalı, maalesef Diyanet değişen hükumete uyabiliyor.
    Misal Türkçe ezan, Kutlu Doğum vs..

    İmsak vakitleri ramazan günlerinin en tartışmalı hususlarından biri olmaya devam etmektedir. Ben geçtiğimiz sene ramazan ayının başında bu konuda oldukça detaylı bir yazı kaleme almıştım. 1983 yılına kadar hiç değişmeden gelen imsak vaktinin birdenbire neden değiştirilmiş bulunduğunu açıklamış ve bu durumun tutarsızlıklarına değinmiştim. Müslümanların oruçlarını sağlama alması gerektiğine vurgu yapmıştım.

    Bu sene bazı ilahiyatçıların konu hakkında şu şekilde yorumlar yaptıklarına çokça şahit oldum:

    “Efendim bu husus Diyanet’in çok önem verdiği bir konudur. Falanca filancanın takvimi ile bu işler olmaz. Diyanet astronomlardan da destek alarak vakitlerini ilmî bir tarzda belirlemektedir. Diyanet’in takvimine uymak en geçerli yoldur. Yine en doğrusu ‘Diyanet İslamı’dır. Diyanet, Müslümanların vebalini üzerine almıştır…”

    Bir defa şunu ifade edeyim ki kişiye farz olan hususlarda hiç kimse hiç kimsenin vebalini üzerine alamaz!..

    Ben bu sözü ilk defa askeriyede duymuştum. Şöyle ki: “Siz önemli bir hizmet ifa ediyorsunuz. Günahı varsa benim olsun. Namazlarınızı kılmayınız vs…” Evet, namazını kılması için kişiye izin vermeyen günaha girer ise de elbette ki o kişinin üzerinden de namaz sakıt olmaz. Kılamadı ise dahi, kazasını kılması yine farzdır

    Bu ifadeyi çok kullananlardan biri de antrenörlerdir. Hâlbuki bir antrenör de futbolcusuna, “Senin yerine ben oruç tutarım veya vebali günahı boynuma” diyemez. Tutturmasa günahını alır ise de futbolcunun da kazasını tutması yine farzdır.

    Bu minval üzere bir kısım ilahiyat hocalarının, “günahı Diyanet’in üzerinedir” sözü de fasittir. Zira herkesin ibadetinin doğru olabilmesi için şartlarını araştırması, bilmesi ve ibadetini sağlama alması önemlidir. Neticede Diyanet yetkilisi imsak vaktinde bana yirmi dakika daha fazladan yemek yedirmek veya iftarımı iki dakika erken yaptırmak için başıma polis dikmemektedir. Dikkat edersem ibadetimi sağlama almış olurum. Aksi takdirde günahı varsa şunun boynuna deyip kendini rahatlatmaya çalışırsın. Şöyle düşünelim: Dünyalık hangi işimizi, “yanlışsa cezası şunun üzerine olsun” diyerek gelişigüzel yapmaktayız, oturup bir düşünelim.



    “Diyanet İslâmı” mı?

    Diğer taraftan imsak vakti konusunda günümüzde farklı imsakiyeleri kullanan Türkiye gazetesi veya Fazilet takvimlerini dile getirerek vakitler falancanın filancanın takvimi ile belirlenmez demek tam bir cehalet söylemidir. Zira bunlar vakitleri kendileri belirlememektedir. Hatta bugün kullandıkları imsak ve namaz vakitleri kullanılırken onlar daha yayın hayatına dahi girmemişlerdi. Onlar sadece, 1983 yılına kadar Türkiye’de Diyanet’in de kabul ettiği ve asırlardır uygulanan kıstaslara göre belirlenen vakit hesaplamalarını değiştirmeden hareket etmektedir. Sadece 1983 yılında darbe hükûmetinin ve onun getirdiği diyanet başkanının keyfî uygulamasına karşı çıkmışlardır. Önce asalım sonra gerekçesini yazarız sözüne uygun olarak o dönemin hükûmet ve Diyanet’i de imsak vaktini öncelikle tek komutla 20 dakika ileri taşımışlardı. Arkasından da Avrupalı astronomların fecir hesaplarında, güneşin irtifâ’ını -18 derece almalarını gerekçe göstererek uygulamalarına kılıf uydurmuşlardır. Hâlbuki Müslüman astronomlar, bu hesaplamayı -19 derece kabul etmişler, İslam âlimleri de buna göre vakitleri tespit etmişlerdi.

    Dolayısıyla Türkiye ve Fazilet takvimleri onun bunun değil hem asırlarca Osmanlı meşihat makamının hem de 1983 yılına kadar Türkiye Diyanet yetkililerinin kabul ettiği vakitleri hesaplama usulüne uymaktadırlar. Hiç kimse bu takvimlere göre hareket eden kişilerin orucunun sıhhatine söz söyleme hakkını bulamaz. Sıhhatinden bir Allah’ın kulu şüphe etmez.

    Gelelim “Diyanet İslamı” sözüne. Diyanet camiası İslam’ı doğru bilip doğru anlayıp ona mı uyacak yoksa Diyanet İslamı diye kendine göre uygulamalar mı yerleştirecek?

    Şayet Cumhuriyet dönemini dahi ele alırsak Diyanet’in pek çok uygulamalarından zamanla döndüğüne de şahitlik etmedik mi?

    Mesela Türkçe ezan meselesi bunlardan biri değil midir? Evet, bir dönem hükûmet Türkçe ezanı dayatırken zamanın Diyanet İşleri Başkanı ve Diyanet camiası da bunu uygulamamış mıydı? O zaman yaptıkları bu uygulama doğru mu olmuş oluyordu? Şayet her şey Diyanet uygulayınca doğru kabul ediliyorsa o zaman neden geri dönüldü?

    Bakınız o dönemde Türkçe ezan ortaya konulurken Türkçe hutbeye de geçilmişti.

    Hâlbuki iyi bilinmektedir ki hutbe iki rekâtlık bir namaz yerine geçmektedir. Cuma namazının farzı iki rekâttır. Hutbenin de iki rekât namaz yerine geçmesi ile öğlenin dört rekâtı tamamlanmış olmaktadır.

    Eshab-ı kiram ve onların yolunda bulunanlar asırlarca Asya, Afrika ve Avrupa’da hutbeleri hep Arabi okudu. Büyük âlim İbni Abidin hazretleri “Hutbeyi Arabi’den başka lisan ile okumak namaza dururken başka dil ile iftitah tekbiri getirmek gibidir” buyurarak caiz olmadığını bildirdi. Bu itibarla Osmanlı döneminde de İslam büyükleri ve din âlimleri 622 sene boyunca hutbelerin kabul olmayacağını ve cumanın sıhhatini halel geleceği dolayısıyla Türkçe hutbe okunmasına izin vermediler. Buna karşılık hutbedeki mana ve maksadın anlaşılması için cuma namazından öncesine vaazlar koydular. Müslümanlar böylece hem istifade ettiler hem de hutbedeki mana ve maksadı anlamış oldular.



    “Gemisin kurtaran kaptan” demişler!

    Öte yandan ezan aslına dönmüş iken hutbe maalesef Türkçe kalmaya devam etti. Ben isterdim ki

    Diyanet camiası bu konuda hükûmetleri etkilesin ve yanlış bid’at uygulamaların önüne geçsin. Hâlbuki çoğu zaman Diyanet camiası, bırakın düzeltmeyi bozma noktasında daha aktif rol oynamaktadır!..

    Keza son dönemde çokça tartışmalara sebep olan “Kutlu Doğum Haftası” da bu kabil uygulamalardan biri değil miydi? Asırlarca Arabi takvimlere göre tes’id edilen mevlid kandili, alınan bir kararla nisan ayına sabitlendi ve 28 sene boyunca o şekilde devam ettirildi. Bu projeyi, FETÖ örgütünün ortaya çıkardığı anlaşıldığında bazı ilahiyat hocalarının ve dönemin Diyanet İşleri Başkanı’nın şiddetle karşı koymasına rağmen yerinde bir kararla geri adım atıldı. Böyle olunca Diyanet İslamı yara mı almış oluyor! Yoksa dinî meseleler doğru hâline getirilmiş mi bulunuyor düşünelim…

    Yarın bid’at ehli birtakım görevliler eliyle Diyanet camiasında yanlış uygulamalara geçilirse biz yine Diyanet İslamı diyerek hemen bunları uygulamaya mı başlayacağız. “İslam bu değildir. Müslümanlık böyle değildir. İslamiyet böyle emretmemektedir” demeyecek miyiz, doğruları savunmayacak mıyız?

    Evet, maalesef birileri şunun bunun takvimi derken Diyanet’i kutsallaştırdığının farkında değil. Net olarak bilinmektedir ki doğru olan, muhakkak olan İslam’dır. İslamiyet ise Allahü teâlânın Resulüne indirdiği ve itmam eylediğini bildirdiği dinidir. Ona uyanlar ancak mutlak doğruyu bulmuş olurlar. Şucu bucu dini veya Diyanet İslamı diye bir husus söz konusu olamaz. İnönü, Demirel, Ecevit devrinde Diyanet’in nice İslam’a uygun düşmeyen uygulamalarına ses çıkarmayanlar yarınlarda iktidarın başına CHP veya o zihniyette birileri geçerse yine Diyanet İslamı deyip kabullenme yolunu mu tutacaklardır?

    Öyleyse Diyanet’in vazifesi Müslümanların ibadetlerini en doğru şekilde yapmalarına yardımcı olmak olmalıdır. Müslümanlara ise hakkı ve doğruyu araştırıp, okuyup ona göre ibadetlerini sağlama almak düşer.

    “Gemisin kurtaran kaptan” demişler…

    TEFEKKÜR
    Söyledim sana, işin özünü
    İster sıkıl, ister dinle sözümü

    Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
    17.05.2019
    Türkiye Gazetesi
  • Susanlara hiçbir şey sormayınız.