• “Tolstoy’u şair olarak nitelendirmekte bazen ürker insan, çünkü poete(şiir) , bu kanatlı sözcük ister istemez farklı bir türü, insanın yükselmiş biçimini, efsane ve büyüyle gizemli birlikteliğini ifade eder. Tolstoy ise kesinlikle insanın “daha yüce” biçimi değildir. Aksine tamamen bu dünyaya dönüktür, doğaüstü bir varlık değil, fanilikle ilgili her şeyin özüdür. O hiçbir yerde elle tutulur , anlamı açık, somut şeylerin dar sınırlarını zorlamamıştır: Fakat bu dar sınırlar içinde bile mükemmelliğine ulaşmıştır! O, sıradan bir insanın sahip olduğu niteliklerin dışında, müzik ya da sihir gibi niteliklere sahip olmamakla birlikte, bu nitelikler onda inanılmaz derecede güçlüdür: Sıradan bir insandan farklı olarak onun ruhu sadece daha yoğun çalışır; o daha net, daha açık, daha bilgili görür, işitir, kokusunu alır, duyumsar; o daha uzun bir süre ve daha mantıklı bir şekilde anımsar, daha hızlı, daha bir bütün içinde, eşsiz organizmasının mükemmel yapısında sıradan bir insanınkinden yüzlerce kez daha yoğun bir şekil almıştır.”
  • 80 syf.
    ·4 günde·Beğendi·6/10
    #birkadınınyaşamından24saat
    #stefanzweig
    ***️Bir kadının 24 saat içerisinde ailesini, yaşamını genç bir erkeğe olan tutkusu uğruna nasıl yok etme isteği içerisinde bulunabileceğini anlatan 93 sayfalık akıcı bir psikolojik kitaptır.
    Tutkunun bir kadına neler yaptırabileceğini detaylı bir şekilde anlatmış yazar.

    **Kitaptan bazı alıntılar;

    *Çoğu insanın hayal gücü sınırlıdır. Bir şey onları doğrudan etkilemiyor, sivri okları zihinlerine işlemiyorsa onları heyecanlandırmaz. Oysa bir olay gözlerinin önünde cereyan ettiğinde, duyularını tetikleyecek kadar yakında gerçekleşiyorsa, bu olay önemsiz dahi sayılsa hemen aşırı heyecanlanırlar. İşte böyle zamanlarda normale nadir gösterdikleri sempatilerini orantısız ve aşırı şiddetli bir şekilde sergileyerek durumu telafi etmiş olurlar.

    *Gerçeğin yarısı işe yaramaz, yalnızca gerçeğin tamamı anlatılmaya değer.

    *Sadece ilk kelimeler çok zordur.

    *Kendiniz hiçbir şey deneyimlemiyorsanız, başkalarının tutkulu huzursuzluğu sinir sisteminizi bir müzik veya tiyatro gibi uyarır.

    *Bazı şeyleri ya anlarız ya da anlamayız. Belki de onları anlamak için yanan bir kalbe ihtiyaç duyar insan.

    *Acı korkaktır, kendisinden daha güçlü olan yaşama isteği karşısında geri çekilir, çünkü bedenimizin her hücresinde yerleşmiş olan yaşama isteği, ruhumuzdaki ölüm tutkusundan çok daha güçlüdür.

    *Yaşlanmak da geçmişten artık korkmamak demektir.

    ##️Psikolojik kitap okumayı sevenlerin hoşuna gidebilir, akıcı ve kısa bir anlatım olduğu için vakit kaybı olmayacaktır...
  • **İnsanokur Sitesinden alıntıdır

    “Ona kırmızı güller götürürsem benimle dans edeceğini söyledi,” diye bağırdı genç Öğrenci, “ama bahçemde tek bir kırmızı gül yok.”

    Pırnal meşesindeki yuvasından Bülbül duydu onu ve yaprakların arasından başını çıkarıp baktı neler oluyor diye.

    “Bahçemde hiç kırmızı gül yok!” diye bağırdı Öğrenci ve güzel gözleri yaşlarla doldu. “Ah, nasıl da küçük şeylere bağlı aşk! Bilge kişilerin aşk hakkında yazdıkları her şeyi okudum, felsefenin bütün sırlarına sahibim, gene de bir kırmızı gül yüzünden mahvoldu hayatım.”

    “İşte sonunda gerçek bir âşık,” dedi Bülbül. “Geceler boyu şarkılarımda onu söyledim, onu hiç tanımadan: Geceler boyu onun hikâyesini yıldızlara anlattım, şimdi karşımda. Saçları sümbüller kadar siyah, dudakları arzuladığı gül kadar kırmızı; ama tutku, yüzünü fildişi gibi soldurmuş, keder alnına mührünü basmış.”

    “Prens yarın gece bir balo veriyor,” diye mırıldandı genç Öğrenci, “sevdiğim de orada olacak. Eğer ona kırmızı bir gül götürürsem benimle şafak sökünceye kadar dans edecek. Ona bir kırmızı gül götürürsem, onu kollarımda tutacağım, başını omzuma yaslayacak, eli elimi bulacak. Ama bahçemde kırmızı gül yok, bu yüzden tek başıma oturacağım, o da önümden geçip gidecek. Beni umursamayacak, kalbim kırılacak.”

    “İşte gerçekten de gerçek bir âşık,” dedi Bülbül. “Benim şarkıda söylediğim şeyin gerçekten acısını çekiyor; benim için neşe olan şey onun için ıstırap. Hakikaten de aşk harikulade bir şey. Zümrütlerden daha değerli, güzel opallerden daha bulunmaz, inciler, kırmızı taşlar satın alamaz onu, pazarda da satılmaz. Tacirlerden alınmaz, değeri altınla ölçülmez.”

    “Müzisyenler galerideki yerlerinde oturacaklar,” dedi genç Öğrenci, “yaylı çalgılarını çalacaklar ve sevdiğim harpla kemanın sesine uyarak dans edecek. Öyle uçar gibi dans edecek ki ayakları yere değmeyecek ve Saray erkânı rengârenk elbiseleri içinde onun etrafını saracak. Ama benimle dans etmeyecek, çünkü ona verecek tek bir kırmızı gülüm yok,” diyerek kendini çimenlere attı, başını ellerinin arasına gömerek ağladı.

    “Niye ağlıyor?” diye sordu küçük bir yeşil kertenkele, kuyruğu havada, Öğrenci’nin yanından koşarak geçerken.

    “Neden sahi?” dedi bir kelebek, bir güneş ışığını kovalıyordu.

    “Neden, sahi?” diye fısıldadı bir papatya komşusuna, yumuşak, alçak bir sesle.

    “Kırmızı bir gül için ağlıyor,” dedi Bülbül.

    “Kırmızı bir gül için mi?” diye bağırdılar; “Ne kadar da gülünç!” Her şeyle alay eden bir yaradılışa sahip olan küçük Kertenkele ise düpedüz güldü.

    Ama Bülbül, Öğrenci’nin kederinin sırrına vâkıftı ve meşe ağacında hiç sesini çıkarmadan oturup Aşk denen bilinmezliği düşündü.

    Ansızın uçmak üzere kumral kanatlarını açtı ve havaya yükseldi. Koruluktan bir gölge gibi geçti gitti, bir gölge gibi bahçeyi kat etti.

    Tarhın orta yerinde güzel bir gül ağacı duruyordu, Bülbül onu görünce uçup yanına gitti ve ince bir dalın üzerine kondu.

    “Bana bir kırmızı gül ver,” diye bağırdı, “sana en tatlı şarkımı söyleyeyim.”

    Fakat Ağaç başını iki yana salladı.

    “Benim güllerim beyaz,” diye cevap verdi; “denizlerin köpüğü kadar beyaz, dağların üstündeki kardan daha beyaz. Ama eski güneş saatini saran kardeşime git, belki o sana istediğini verir.”

    Bunun üzerine Bülbül, uçup eski güneş saatinin etrafını saran Gül Ağacı’nın yanına gitti.

    “Bana kırmızı bir gül ver,” dedi, “sana en tatlı şarkımı söyleyeyim.”

    Ama Ağaç başını iki yana salladı.

    “Benim güllerim sarı,” diye cevap verdi; “amber bir tahtta oturan denizkızının saçları kadar sarı, biçici orağıyla gelmeden önce çayırlıkta biten zerrinlerden daha sarı. Ama Öğrenci’nin penceresinin altında biten kardeşime git, belki o sana istediğini verir.”

    Bunun üzerine Bülbül, Öğrenci’nin penceresi altında biten Gül Ağacı’na uçup gitti.

    “Bana kırmızı bir gül ver,” diye bağırdı. “sana en güzel şarkımı söyleyeyim.”

    Ama Ağaç başını salladı.

    “Benim güllerim kırmızı,” diye cevap verdi, “kumrunun pençeleri kadar kırmızı, okyanusun altındaki mağaralarda iki yana sallanıp duran büyük mercan yelpazelerinden daha kırmızı. Ama kış damarlarımı dondurdu, kırağı tomurcuklarımı kopardı, fırtına dallarımı kırdı, bu yıl hiç gül vermeyeceğim.”

    “Tek istediğim bir kırmızı gül,” diye bağırdı Bülbül, “sadece bir tek kırmızı gül! Bunun hiçbir yolu yok mu?”

    “Bir yolu var,” diye cevap verdi Ağaç; “ama o kadar korkunç ki sana onu söylemeye cesaret edemem.”

    “Söyle!” dedi Bülbül, “Korkmuyorum.”

    “Bir kırmızı gül istiyorsan,” dedi Ağaç, “onu gece yarısı şarkınla yapmalısın ve kendi yüreğinin kanıyla boyamalısın. Yüreğini bir dikene dayayıp bana şarkını söylemelisin. Bütün gece bana şarkını söyleyeceksin, diken göğsünü delecek, sana can veren kanın benim damarlarıma akacak, benim olacak.”

    “Ölüm, bir kırmızı gül için çok yüksek bir bedel,” diye bağırdı Bülbül, “yaşam ise herkes için değerli. Yeşil koruda oturup altından arabasında güneşin, incili arabasında ayın geçip gidişini seyretmek hoş. Akdikenlerin kokusu tatlı, vadide gizlenen çançiçekleri tatlı, tepelerde rüzgârla savrulan fundalar ne hoş. Ama Aşk, Hayat’tan daha değerlidir ve bir insan kalbinin yanında bir kuşun kalbi nedir ki?”

    Sonra uçmak üzere kumral kanatlarını açtı ve havalandı. Bahçenin üzerinden bir gölge gibi geçip gitti, koruluğun içinden bir gölge gibi süzüldü. Genç Öğrenci hâlâ Bülbül’ün onu bıraktığı yerde, otlara uzanmış yatıyordu ve gözyaşları henüz kurumamıştı.

    “Mutlu ol!” diye bağırdı Bülbül, “Mutlu ol; kırmızı gülüne kavuşacaksın. Onu geceleyin ay ışığından yapacağım ve kendi kalbimin kanıyla boyayacağım. Senden bunun karşılığında sadece aşkına sadık olmanı istiyorum, çünkü Aşk, en bilge Felsefe’den daha bilge, en güçlü Güç’ten daha güçlüdür. Alev rengidir kanatları, alev rengidir bedeni. Dudakları bal kadar tatlı, nefesi tütsü gibidir.”

    Öğrenci başını otlardan kaldırıp baktı ve dinledi ama Bülbül’ün ona dediklerini anlayamıyordu, çünkü o sadece kitaplarda yazılı olan şeyleri bilirdi. Ama Meşe Ağacı anladı ve içini bir hüzün kapladı, çünkü dallarında yuva kurmuş küçük Bülbül’ü çok seviyordu.

    “Bana son bir şarkı söyle,” diye fısıldadı; “sen gittiğinde kendimi çok yalnız hissedeceğim.”

    Bunun üzerine Bülbül, Meşe Ağacı’na bir şarkı söyledi, sesi gümüş bir kaptan kabarcıklar halinde yükselen su gibiydi.

    O şarkısını bitirdiğinde, Öğrenci yerinden kalktı ve cebinden bir not defteriyle bir kurşunkalem çıkardı.

    “Bülbül’de biçim var,” dedi kendi kendine, koruluğun içinden yürüyüp giderken, “orası inkâr edilemez; ama duygu var mı? Korkarım hayır. Aslında o da bütün sanatçılar gibi; baştan aşağı içtenliksiz üslup. Kendini başkaları uğruna feda etmez. Tek düşündüğü şey müzik ve herkes bilir ki sanat bencildir. Gene de, sesinde güzel notalar gizli olduğunu itiraf etmek gerek. Ama o notaların bir anlam taşımamaları ne yazık; ya da pratik bir işe yaramamaları!” Sonra odasına girdi ve küçük yatağının üzerine uzanıp aşkını düşünmeye başladı; bir süre sonra da uykuya daldı.

    Ay gökyüzünde yükseldiğinde Bülbül, uçup Gül Ağacı’nın yanına gitti ve göğsünü dikene dayadı. Göğsüne giren dikenle bütün bir gece şarkısını söyledi; soğuk ve kristal ay, başını eğip onu dinledi. Bütün bir gece söyledi şarkısını, diken göğsüne, daha da derine girdi, kanı vücudundan çekildi.

    Önce bir oğlanla kızın yüreklerinde sevginin doğuşunun şarkısını söyledi. Ve Gül Ağacı’nın en yukarıdaki ince dalında harikulade bir gül açıldı, şarkı şarkıyı izlerken taçyaprakları da birbirini izledi. Solgundu önce Gül, nehrin üzerine asılı olan sis gibiydi sabahın ayakları gibi solgun, şafağın kanatları gibi gümüşsüydü. Gümüş bir aynadaki bir gülün gölgesi gibi, bir su birikintisindeki gülün gölgesi gibi, öyleydi Ağaç’ın en tepesindeki dalda açan Gül.

    Fakat Ağaç, Bülbül’e göğsünü dikene iyice yaslamasını söyledi. “İyice yaslan, küçük Bülbül,” diye bağırdı Ağaç, “yoksa Gül bitmeden gün ağaracak.” Böylece Bülbül daha da yasladı göğsünü dikene, yükseldikçe yükseldi şarkısı, çünkü bir erkekle genç bir kızın ruhunda doğan tutkunun şarkısını söylüyordu.

    Gül’ün yapraklarını tatlı bir pembelik sardı, gelinin dudaklarını öptüğünde damadın yüzüne yayılan pembelik gibi. Ama diken henüz Bülbül’ün yüreğini bulmamıştı, o yüzden de Gül’ün yüreği hâlâ beyazdı, çünkü ancak bir bülbülün yüreğinin kanı kızıla döndürür bir gülün yüreğini.

    Ve Ağaç, Bülbül’e dikene daha da yaslanmasını söyledi. “Yaslan, daha da yaslan, küçük Bülbül,” diye bağırdı Ağaç, “yoksa Gül bitmeden gün doğacak.”

    Ve Bülbül dikene daha da yaslandı, diken kalbine girdi, keskin bir acı kapladı içini. Keskin, çok keskindi acı, yabanıllaştıkça yabanıllaştı Bülbül’ün şarkısı, çünkü Ölüm’ün kusursuzlaştırdığı Aşk’ın şarkısını söylüyordu, mezara girdiğinde ölmeyen Aşk’ın.

    Ve şahane Gül kıpkırmızı oldu, Doğudan ağaran gökyüzünün gülü gibi. Yapraklardan tacı kızıldı, bir yakut gibi kıpkırmızıydı yüreği.

    Ama Bülbül’ün sesi söndükçe söndü, küçük kanatları çırpınmaya başladı, gözlerine bir perde indi. Söndükçe söndü şarkısı, boğazına bir şeylerin tıkandığını hissetti.

    Sonra son bir kez yükseldi şarkısı. Beyaz ay duydu bu şarkıyı. Şafağı unuttu ve gökyüzünde oyalandı.

    Kırmızı Gül duydu, baştan aşağı hazla titredi ve taçyapraklarını soğuk sabah havasına doğru açtı. Ekho bu şarkıyı tepelerdeki mor mağarasına taşıdı ve uyuyan çobanları uykularından uyandırdı. Bu şarkı nehirdeki kamışların arasında gezindi, kamışlar onun haberini denize taşıdılar.

    “Bakın, bakın!” diye bağırdı Ağaç, “Gül bitti artık;” ama Bülbül karşılık vermedi, çünkü uzun otların arasında cansız yatıyordu, göğsünde dikenle.

    Öğle vakti Öğrenci penceresini açıp dışarıya baktı. “Aa, ne olağanüstü bir şans!” diye bağırdı; “İşte bir kırmızı gül! Hayatımda bunun gibi bir gül görmedim. O kadar güzel ki eminim uzun bir Latince adı vardır,” dedi ve eğilip kopardı gülü.

    Sonra şapkasını başına geçirdi, elinde gülle Profesör’ün evine koştu.

    Profesör’ün kızı kapının önüne oturmuş bir çıkrığa mavi ibrişim sarıyordu, küçük köpeği de ayaklarının dibindeydi.

    “Sana kırmızı bir gül getirirsem benimle dans edeceğini söylemiştin,” diye bağırdı Öğrenci. “İşte sana dünyanın en kırmızı gülü. Bu gece onu kalbinin üstüne takacaksın ve biz dans ederken o sana seni ne kadar sevdiğimi anlatacak.”

    Ama kız kaşlarını çattı.

    “Korkarım elbiseme uymayacak,” diye cevap verdi; “hem ayrıca Mabeyinci’nin yeğeni bana gerçek mücevherler gönderdi, herkes mücevherlerin güllerden çok daha pahalı olduğunu bilir.”

    “Ah, yemin ederim ki çok nankörsün,” dedi Öğrenci öfkeyle; gülü kaldırıp sokağa attı, gül kaldırımın kenarındaki su yoluna düştü, üzerinden bir araba tekerleği geçti.

    “Nankör mü?” dedi kız. “Sana bir şey diyeyim mi, sen çok kaba birisin; hem sonra, sen kimsin ki? Yalnızca bir öğrenci. Mabeyinci’nin yeğenininki gibi gümüş tokalı ayakkabıların var mı acaba senin, hiç sanmam.” İskemlesinden kalkıp eve girdi.

    “Ne saçmalık şu Aşk denen şey!” dedi Öğrenci, yürüyüp giderken. “Mantığın tırnağı bile olamaz, çünkü hiçbir şeyi kanıtlamaya yaramıyor ve insana hep gerçekleşmeyecek şeylerden bahsediyor ve insanı gerçek olmayan şeylere inandırıyor. Hattâ, gayet işe yaramaz bir şey, felsefeye geri döneceğim. Metafizik öğreneceğim.”

    Bunları söyleyerek odasına döndü, büyük tozlu bir kitap çekip çıkardı ve okumaya başladı.

    Oscar Wilde
  • Merhaba sevgili 1k okurları;

    Uzun süredir başlıkta ki soruyu kendime sorup duruyordum ve pek yanıt bulabilmiş değildim.

    "Yahu Bukowksi okumaya nereden başlarız? Ne okuyacağız şiir mi, hikâye mi, anı mı?"

    Güzel bir yazı buldum ve bu yazı sonunda bir karara varabildim. Umarım bu soruyu soran okurlar için yararlı olur.

    Kahveleri hazırlayın ve bu yararlı yazıyı okumaya başlayın. Herkese keyifli pazarlar diliyorum. :)

    "Faydalı bulursanız paylaşın, diğer okurlara ulaşmasını sağlayın. Kendiniz de ileti girip paylaşabilirsiniz tabi ki. Yeter ki birilerine faydalı olsun."

    Bukowski Okumaya Nereden Başlanır?

    "Ben bir Charles Bukowski modası olduğunun farkında değilim. Yalnız yaşayan biriyim, kalabalıktan hoşlanmam; bu tür tuzaklara düşmeyecek kadar yaşlı, kuşkucu ve çakalım."
    - Charles Bukowski, Güneş İşte Burdayım

    Hayatında hiç Charles Bukowski okumamış yahut gelişigüzel birkaç kitabını alıp henüz başlayamamış biri iseniz bu yazı size uygun olabilir. Olmaya da bilir. Yazının temel derdi Bukowski okutmaktan çok, onu okumaya nereden başlanması gerektiğini izah etmektir.


    Charles Bukowski külliyatına bakan okuyucunun gözü korkabilir zira Metis Yayınları’nda 4, Parantez Yayınları’nda ise 30’a yakın çevirisi mevcuttur. Avi Pardo’ya selam olsun! Bu kadar kitabı ne internette araştırmak ne de kitapçınızda incelemekle bir yere varamazsınız. Şöyle bir soruyu hemen kendimize soralım: ne okumak istiyoruz? Şiir mi, hikâye mi, öykü mü, anı mı, ne? Bu gerçekten önemli bir soru ve cevabı da Bukowski okumayı şekillendirecek, direkt etkileyecek. Fakirin onu okumaya başladığı yaşı ne çok geç ne de çok erkendi; dünyaya gelişinin 14. yılını yeni kutlamış olsa gerek. Charles Bukowski okumaya şiirleriyle başladım çünkü o edebiyat dünyasına önce şiirle girmişti. Dolayısıyla onu ince görecek ve sevdiği yerinden vuracaktım. Bu acemi stratejim sonradan onun hayatını çok merak etmemi sağladı. Peşinden de çocukluğunu öğrendim ve okumalarımı ona göre yaptım. Çünkü her ne olursa olsun okuduğunuz şiirde sizi etkileyen ilginç bir takım tuhaf şeyler varsa, hissi bulursanız o merhum dizeleri, şairinin hayatına dair bir şeyler de muhakkak öğrenmek istersiniz. Bu bir hastalık değil, korkmayın. Gayet doğal ve insani bir durum. Her şey bir yana, şiire başlamayı teşvik eden bir üslup ve teknik vardır Bukowski şiirlerinde. Size şiir yazdırır. Beni şiire başlatan ilk ve tek yabancı simadır. Bir dönem oldukça etkiler sizi, sonra diğer bahçeleri keşfettikçe ve oralardan da meyve yedikçe bu simalar giderek artar. Hiç çekinmeden Bukowski şiirlerinde okuyanı etkileyen iki özelliği söylemek isterim: samimiyet ve hayal gücünden uzaklık. Bir yaşantı vardır onun şiirlerinde, süregelen ve etkisini yoğun biçimde hissettiren. Teknik kaygılar asla gütmez ve son derece rahattır. Pekâlâ, karar verdik. Bukowski okumaya şiirlerinden başlamak istiyoruz. O halde nasıl bir sıralama tercih etmeliyiz? Tahlile asla girişmeden hemen reçetenizi yazıyorum. İşte Charles Bukowski okumaya şiirleriyle başlamak isteyen okuyucunun yol haritası:

    1) Pansiyon Manzumeleri
    2) Sarhoş Çal Piyanoyu Vurmalı Çalgı Gibi Parmaklar Biraz Kanamaya Başlayana Dek
    3) Kapalı Bir Kapıdır Cehennem
    4) Gülün Gölgesinde
    5) Bir Tek Ben Miyim Böyle Yaşayan
    6) En İyi Adamlar Yalnızken Güçlüdür
    7) Kaybedenin Önde Gideni
    8) Kendimizde Açtığımız Yaralar
    9) Gece Çılgın Ayak Sesleriyle Yırtıldı
    10) En Kısa Andır Mucize
    11) Kimse Bilmez Ne Çektiğimi
    12) Suda Yan Ateşte Boğul

    Bu sıralama hem Bukowski’nin ilk-son şiir ayrışmasını göz önüne alarak hem de edebiyat dünyasının takdirle karşıladığı şiirlerine öncelik verilerek yapıldı. Şiir kitapları elbette bu kadar değil Bukowski’nin. Hâlâ çevrilmeyenleri var. Öte yandan öyküleriyle şiirlerini buluşturduğu kitapları da mevcut. “Bana Aşkını Getir” ve “İlham Perisine Oynamak” adlı kitaplarından hem öykülerini hem de şiirlerini bulabilirsiniz.

    Gelelim hikâyelerine. Pis moruğun hikâyeleri arasından dört tanesi vardır ki, diğer hikâyelerinde, öykülerinde, denemelerinde ve elbette şiirlerinde işte bu dört hikâyeden mutlaka bir şeyler bulabilirsiniz. Her birinin ciddi bir derdi yani yazım amacı vardır. Hikâye olsun diye yazılmamıştır. Aşağıda, uygun okuma sırasına göre listelenmiş hikâyelerin ilk dördünü Metis Yayınları’ndan, sonraki kısmını ise Parantez Yayınları'ndan temin edebilirsiniz:

    1) Ekmek Arası
    2) Factotum 
    3) Kasabanın En Güzel Kızı
    4) Büyük Zen Düğünü
    5) Pis Moruk İtiraf Ediyor - Şarap Lekeli Defterden Bölümler
    6) Sıradan Delilik Öyküleri
    7) Ölüler Böyle Sever
    8) Güneşe Uzan
    9) Güneş İşte Burdayım
    10) Sıcak Su Müziği
    11) Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi
    12) Kahramanın Yokluğu

    “Ekmek Arası”nda Bukowski’nin çocukluğunu, ailesini ve lise yıllarını bulacaksınız. Yani onu en yakın koltuktan izleme fırsatı bulacaksınız. “Factotum”da ise üniversite yılları ve dolayısıyla gazetecilik serüveni. Oğluna daima zengin olmak gerektiğini anlatmaya çalışan bir babanın, aylak ve berduş oğlunun yaşamının tam da rayına oturduğu zamanlar. Artık nasıl bir ray siz düşünün. “Kasabanın En Güzel Kızı” bir aşk hikâyesi. Varın siz düşünün bu aşk hikâyesinin muhteviyatını. Boks maçlarına düşkün, at yarışlarından gözünü ayırmayan, bira ve klasik müzik tutkunu, hayatına giren yüzlerce kadından sadece birkaçının onu “bulutların üzerine” çıkarabildiğini söylen Bukowski’nin bu hikâyesindeki absürtlükler karşısında yapabileceğiniz hiçbir şey yok. (Bkz: “Gece üstüme geliyordu ve yapabileceğim tek şey yoktu.”, sf.19). Listemize dördüncü sıradan giren (kahrolsun pop müziği yaşasın Perihan Altındağ Sözeri) “Büyük Zen Düğünü” adlı kitapta ise on iki hikâye yer buluyor. Bu hikâyelerin her birinde Bukowski'nin yaşamının girdapları var. Dertlerinden çok gülüp geçemediklerini anlatıyor okuyucuya. 



    Sıra Bukowski'nin romanlarında. Ölümünden önce yayımlanan son romanı "Pulp", kült eserlerinden biridir. Filmlere ve hatta müziklere bile ilham kaynağı olmuştur. Lakin hâlâ seyre değer bir sinema filmi çekilemedi. "Holywood" adlı romanında ise Bukowski sinema dünyasını anlatır. Tanıdıkları ve gördükleri. Müthiş bir "bakıcı"dır Bukowski ve baktığını da tüm samimiyetiyle, korkusuzca anlatır. Kaybedenin en önde gideni olduğu için kaybedeceği herhangi bir şey yoktur zaten. Gücünü ve bağımsızlığını bundan alır. "Kadınlar", yanılmıyorsam Bukowski'nin en çok okunan romanı olma özelliğini taşıyor. Âşık olduğu, peşinden koştuğu, "Mecnun'a bağladığı" her şeyi romanlaştırıyor bu kitapla. Sonradan Bukowski'nin yaşam öyküsünün yazan Howard Sounes kitap hakkında şunları söylemiştir: "Bukowski'nin eski kız arkadaşlarından pek çoğu, kendilerini kitaplarına malzeme yaptığından habersizdi. Seks hayatlarını bütün açıklığıyla anlatırken onların iznini almadığı da ortadaydı. "Kadınlar" nihayet 1978 Aralık'ında yayınlandığında Linda Lee Beighle ile evlenmeden önce yaşamını paylaştığı kadınlar hayli rahatsız oldu. "Kadınlar"ın, yazarın diğer kitaplarından fazla satması bu rahatsızlığı daha da artıracaktı.". Charles Bukowski'nin ilk romanı olan "Postane" ile yeraltı edebiyatına nasıl da kolay girdiğini ve bu edebiyatın bekçisi olabildiğini görebilirsiniz. Gün içinde yaşadığı en özel duygular bu romanındadır ve bildiğimiz gibi hiçbir şeyi gizlememektedir. "Postane" belki de Bukowski'nin kendine attığı mektuplardır, içine. Çok fazla uzatmadan romanları için de bir okuma haritası oluşturmaya gayret edeyim:

    1) Postane
    2) Kadınlar
    3) Pulp
    4) Holywood
    5) Pis Moruğun Notları

    Son olarak birbirini tamamlayan iki denemesini de paylaşmak gerekiyor Bukowski'nin. "Pis Moruğun Notları" adıyla 2 cilt halinde basılan bu denemelerde kendi kendine konuşuyor o. Her kaçığın -akıllının bu demeliydim?- yaptığı gibi. Dolayısıyla bu iki denemeyi Bukowski'nin şiirlerini okurken "yan tedavi" olarak kullanabilirsiniz. Şairi tanımanın yolu denemelerinden geçer. Başta da söylemek istediğim gibi, ben Bukowski'yi en önce şair olarak görüyorum. Peki ya sonra? Kaybeden.

    Elbette bu yazıda da onun kaybolmuş bir çok şiiri, romanı ve öyküsü olabilir. Hatta onun hakkında yazılan kitaplar bu yazıda kendilerine yer bulamamıştır. Öncelik Bukowski'nin kendi ellerinden ve daktilosundan çıkanlardır çünkü. Ben, bize sunulan yayıncılık karşısında boynumu kıldan ince hâle getirene kadar eğiyor ve yazıdaki tüm eksiklikleri üzerime alıyorum. Bukowski'nin uzun yıllar okuyuculuğunu yaptım, böyle bir yazı yapmakla sizlerden emekliliğimi istemiyorum elbette. Eğer okuma yolunuzun bu pis moruğun etrafından geçişine bir vesile olabilirsem kendimi mutlu hissedeceğim. Belki de hissetmem, bilmiyorum.

    Bukowski okumaktan korkmayın, onu okumaktan korkandan korkun.

    Yağız Gönüler
    (Peyniraltı Edebiyatı, 5, Ağustos 2013)

    http://yagizgonuler.blogspot.com/...den-baslanr.html?m=1