• Muğla'da yaşayanlar kitap fuarı çok kötü gitmeyin iki stant var orada da Kahraman Tazeoğlu , Ezgin Kılıç dolu başka da birşey yok kendinizi yordugunuza değmez ne hayallerle gitmiştim 😭😭😭😭
  • Siz bunu anlayamazsınız. Ama ne ziyanı var, ben anlıyorum ya!
  • Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz var ki? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?
    #SabahattinAli
    #İçimizdekiŞeytan
    #BirOkur
  • Ey dostlar! Bu hikâyeyi dinleyiniz. Hakikatte o bizim bu günkü halimizdir.

    Bundan evvelki bir zamanda bir padişah vardı. O hem dünya, hem din saltanatına sahipti. Padişah bir gün, hususi adamları ile av için hayvana binmiş giderken, ana yol üzerinde bir cariye gördü.. o cariyenin kölesi oldu. Can kuşu kafeste çırpınmaya başladı. Mal verdi ve o cariyeyi satın aldı. Onu alıp, arzusuna nail oldu.

    Fakat kazâra o cariye hastalandı. Padişah sağdan soldan hekimler topladı. Dedi ki: “İkimizin hayatı da sizin elinizdedir. Benim hayatım bir şey değil, asıl cânımın cânı odur. Ben dertliyim, hastayım, dermanım odur. Kim benim canıma derman bulursa, benim hazinemi, incimi ve mercanımı (lütuf ve ihsanlarımı) o aldı (demektir).”

    Hepsi birden dediler ki: “Canımızı feda edelim. Beraberce düşünüp, beraberce tedavi edelim. Bizim her birimiz bir âlem Mesih"idir.. elimizde her hastalığa bir ilâç vardır.” Kibirlerinden “Allah isterse” (İnşaallah) demediler. Allah da onlara insanların âcizliğini gösterdi. İlâç ve tedavi türünden her ne yapıldıysa hastalık arttı, maksat da hâsıl olmadı.

    O cariyecik, hastalıktan kıl gibi olunca, padişahın kanlı gözyaşı ırmağa döndü. Padişah, hekimlerin âciz kaldıklarını görünce, yalınayak mescide koştu. Mescide gidip mihrap tarafına yöneldi. Secde yeri gözyaşından sırsıklam oldu. Yokluk istiğrakından kendisine gelince ağzını açtı, hoş bir tarzda Allah"ı medhüsenaya başladı: “En az bahşişi dünya mülkü olan Allah"ım! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen gizlileri bilirsin. Ey daima dileğimize penah (sığınak) olan Rabb"im! Biz bu sefer de yolu şaşırdık. Ama sen “Ben gerçi senin gizlediğin şeyleri bilirim, fakat sen yine de onları meydana dök, dile getir” dedin. Padişah tâ can evinden coşunca, bağışlama denizi de coşmaya başladı. Ağlama esnasında padişah uykuya daldı. Rüyasında bir pîr göründü. O pîr dedi ki: “Ey padişah! Müjde! Dileklerin kabul oldu. Yarın bir yabancı gelirse, o bizdendir. O gelen hâzık (işinin ehli) bir hekimdir. Onu doğru bil, çünkü o emin ve gerçek erenlerdendir. İlâcında kati sihri gör, mizacında da Hak kudretini müşahede et.”

    Vade zamanı gelip gündüz olurken, güneş doğudan görünüp yıldızları yakarken, padişah, rüyada kendine gösterilen zâtı görmek için pencerede bekliyordu. Bir de gördü ki faziletli, fevkalâde hünerli, bilgili bir kimse geliyor. Padişahın rüyada gördüğü hayal de, o misafir pîrin çehresinde görünüp duruyordu. Padişah bizzat mâbeyincilerin yerine koştu, o gaipten gelen konuğun huzuruna vardı. Kollarını açıp onu kucakladı, aşk gibi gönlüne aldı, canının için çekti. Elini, alnını öpmeğe, oturduğu yeri, geldiği yolu sormaya başladı. O ağırlama, o hal hâtır sorma meclisi geçince, o zâtın elini tutup hareme götürdü.

    Padişah, hastayı ve hastalığını anlatıp, sonra onu hastanın yanına götürdü. Hekim, hastanın yüzünü görüp, nabzını sayıp, idrarını muayene etti. Hastalığının belirtilerini ve sebeplerini de dinledi. Dedi ki: “Öbür hekimlerin çeşitli tedavileri, tamir değil, büsbütün harap etmiş. Onlar, iç ahvalinden haberdar değiller. Körlüklerinden, hepsinin aklı dışarıda.” Hekim, hastalığı gördü, gizli şey ona açıldı. Fakat onu gizledi ve sultana söylemedi. Cariyenin hastalığı safra ve sevdadan değildi. Her odunun kokusu, dumanından meydana çıkar. İnlemesinden gördü ki cariye gönül hastasıdır. Vücudu afiyettedir ama o gönüle tutulmuştur. Âşıklık, gönül iniltisinden belli olur. Hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir. Hekim dedi ki: “Ey padişah, evi halvet et, yakınlarını da uzaklaştır. Köşeden, bucaktan kimse kulak vermesin de ben bu cariyecikten bir şeyler sorayım.”

    Oda boşaltıldı. Hekim ile hastadan başka kimsecikler kalmadı. Hekim tatlılıkla, yumuşaklıkla dedi ki: “Memleketin neresi? Çünkü her memleket halkının ilâcı başka başkadır. O memlekette akrabandan kimler var? Kime yakınsınız; neye bağlısın?” Elini kızın nabzına koyup birer birer felekten çektiği sıkıntı ve eziyetleri soruyordu. Cariyeden hikâye yoluyla dostların ahvalini sormaktaydı. Kız, bütün sırlarını hekime açıkça söylemekte, kendi durağından, efendilerinden, şehrinden ve şehrinin dışından bahsetmekteydi. Hekim, kızın anlatmasına kulak vermekte, nabzına ve nabzının atmasına dikkat etmekteydi. “Nabzı, kimin adı anılınca atarsa, cihanda gönlünün istediği odur” (diyordu). Cariye, memleketindeki dostlarını saydı döktü. Ondan sonra diğer bir memleketi andı. Hekim, “memleketinden çıkınca en evvel hangi memlekette bulundun?” dedi. Kız, bir şehrin adını söyleyip geçti. Fakat yüzünün rengi, nabzının atması başkalaşmadı. Efendilerini ve şehirleri birer birer saydı. O yerleri, yurtları, oralarda geçirdiği zamanları, tuz, ekmek yediği kişileri tekrar tekrar söyledi. Şehir şehir, ev ev saydı döktü, fakat kızın ne damarı oynadı, ne çehresi sarardı. Hekim, şeker gibi Semerkand şehrini soruncaya kadar kızın nabzı normal haldeydi, fazla atmıyordu. Semerkand"ı sorunca nabzı hızlıca attı, çehresi kızardı, sarardı. Çünkü o, Semerkandlı kuyumcu sevgilisinden ayrılmıştı. O hekim, hastadan bu sırrı elde edip, o dert ve belânın aslına erişince, “Onun semti hangi mahallede?” diye sordu. Kız, “Köprü başında, Gatfer mahallesinde” dedi. Hekim, “Hastalığının ne olduğunu hemen anladım. Seni tedavi hususunda sihirler göstereceğim. Sevin, rahatla, emin ol ki yağmur çimenlere ne yaparsa, ben de sana onu yapacağım. Ben, senin gamını çekmekteyim, sen gam yeme. Ben sana yüz babadan daha şefkatliyim. Aman, sakın ha, bu sırrı kimseye söyleme. Padişah senden bunu ne kadar sorup soruştursa yine de sakla. Sırların gönülde gizli kalırsa, o muradın çabucak hâsıl olur” dedi. O hekimin vaatleri ve lûtufları hastayı korkudan emin etti.

    Hekim bilahare kalkıp padişahın huzuruna gitti. Padişahı bu meseleden birazcık haberdar etti. Dedi ki: “Çare şundan ibaret: Bu derdin iyileşmesi için cariyenin sevdiği o adamı getirtelim. Kuyumcuyu o uzak şehirden çağır; onu altınla, elbise ile kandır.” Padişah, hekimden bu sözü duyunca, nasihatini candan gönülden kabul etti. O tarafa ehliyetli, kifayetli, âdil bir iki kişiyi elçi olarak gönderdi. O iki bey, kuyumcuya padişahtan müjdeci olarak Semerkand"a kadar geldiler. Dediler ki: “Ey lûtuf sahibi üstad! Ey marifette kâmil kişi! Övülüşün şehirlere yayılmıştır. İşte filân padişah, kuyumcubaşılık için seni seçti. Zira bu işte pek büyüksün, pek kâmilsin. Hemen şimdi şu elbiseyi, altın ve gümüşü al; gelince de padişahın havassından ve nedimlerinden olursun.” Adam, çok malı, çok parayı görünce gururlandı; şehirden, çoluk çocuktan ayrıldı. Adam, neşeli bir halde yola düştü. Haberi yoktu ki padişah canına kastetmişti.

    O garip kişi yoldan gelince, hekim onu padişahın huzuruna götürdü. Güzellik mumunun başı ucunda yakılması için onu padişahın yanına izzet ve ikramla iletti. Padişah, onu görünce pek ağırladı, altın hazinesini ona teslim etti. Sonra hekim dedi ki: “Ey büyük sultan! O cariyeciği bu tacire ver ki visali ile iyileşsin; visalinin suyu o ateşi gidersin.” Padişah, o ay yüzlü cariyeyi kuyumcuya bahşetti. O iki sohbet müştakını (isteklisini) birbirine çift etti. Altı ay kadar murat alıp murat verdiler. Bu suretle o kız da tamamen iyileşti.

    Ondan sonra hekim, kuyumcuya bir şerbet yaptı. Kuyumcu içti, kızın karşısında erimeye başladı. Hastalık yüzünden kuyumcunun güzelliği kalmayınca, kızın canı, onun derdinden azat oldu, ondan vazgeçti. Kuyumcu çirkinleşip hastalanınca, yüzü sararıp solunca, kızın gönlü de yavaş yavaş ondan soğudu. Sadece zâhirî güzelliğe ait bulunan aşklar aşk değildir. Onlar nihayet bir utanç olur. Keşke kuyumcu baştanbaşa ayıp ve mahcup olsaydı, tamamıyla çirkin bulunsaydı da başına bu kötü hal gelmeseydi. Kuyumcunun gözünden ırmak gibi kanlar aktı, yüzü canına düşman kesildi; sonunda ölüp toprak altına gitti. O cariyecik de aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz oldu.[1]

    [1] Mesnevî, Cilt: I, beyit nu: 35-246
  • Yine Karşılaşır mıyız Bilmiyorum Ama,
    Sana Söyleyeceklerim var Benim.
    Yine Ellerini Tutar mıyım Bilmem Ama,
    Gözlerine Bakıp Anlatacaklarım var Benim,
    Bir Kaç Cümle Belki Buna Hakkım Var Benim.
    Belki Zaman Yetmez Ölüm Çalar Kapımı Aniden,
    Belki Sana Gelmeden Ecel Tutar Kolumdan,
    Belki Kendimi Kandırıyorum Ne Sayarsan Say,
    Ama Kollarında Vermem Gereken Bir Canım Var Benim...
  • “Bu başa, bu vücuda pek aldırış etmem ben. Say ki, can hazinesi için bir zerre gitmiş, ne çıkar? Görünen ten gidiversin, ben var oldukça bedenim eksik olmaz zaten; çünkü ben o beden değilim ki! Ben hem Allah’ın iyiliğiyle, ‘Ben insana ruhumdan ruh üfledim’ sözlerinin sırrına ulaşmışım, hem de ‘Ey doğru kişiler, ölümü dileyin!’ ayetinin sırrına. Ben de doğrucuyum ve bu söze canımı veririm.”