• 248 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Evet... Öncelikle okuduğum 2. İskender Pala kitabı. İskender Pala okumaya yeni kitaplarından başladım Abum Rabum ve itiraf. Iskender Pala hakkında duyduğum ilk şey dilinin ağır olduğu eski kelimleri kullandığı ve okumasının güç olduğuydu. Ama Bu iki kitapda böyle bi sorunla karşılaşmadan baya akıcı olarak okudum diyebilirim. Yazdıklarımda spoiler vardır ona göre okuyunuz :)

    Kitaba gelirsek Fatih Sultan Mehmet yani Büyük Kartal zamanında başlayıp, Sultan Selim döneminde itiraf edilen bir olay. Ornio nami diğer akbaba adında bir hristiyan küçük yaşlarda anne babasını kaybediyor ve bu yüzden Tanrı'ya olan inancını kaybediyor, kaybetmekle kalmıyor Tanrı'ya inanan kim varsa onları yolundan çevirmeye and içiyor. Istanbul'a geliyor ve orda Molla Lütfi Paşa ile karşılaşıyor. Lütfi Paşa onu yanına alıyor ve olanlar bundan sonra başlıyor.Ornio bütün amellerine ulaşıp bütün kötülükleri yaptığı halde kalbi huzura ermiyor burdan çıkardığımız sonuç ise insan ancak iyilik yaparak huzura erebilir,Rabbinin verdiği şeylere şükrederek.Ne zamana kadar diye soruyor Lütfi Paşa durmadan Ornio'ya ne zamana kadar inkâr ? Allah'ın yarattıklarını ne zamana kadar inkâr edeceksin?
  • 248 syf.
    Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz...
    ( Bakara 2/216)
    Aslında hayat, sonunu bilmediğimiz bir yol hikayesidir. Varmaya niyet eder ve adımımızı atarız yola. Örselenmemenin dinçliği vardır henüz. Ne kadar yürümeniz gerektiğini, karşımıza nelerin çıkacağını bilemeyiz çünkü. Azık biriktirmişsek ne âlâ, sabredebilmişsek ne âlâ...

    Hz. Musa ile Hızır (as) ın da bir yol hikayesi vardı. Yolculuğun sonuna ulaşmak için bir de şart vardı. Sorma demişti Hızır (as)...
    Ama delinen bir gemi, öldürülen bir çocuk, tamir edilen bir duvar vardı. Bir de amelleri şekillendiren niyet vardı...

    Insanoğlu her olayı lehine çevirebilecek, niyetine uydurabilecek güçtedir. Ornio da örülen duvardan aldığı ilhamla karanlık zincirinin ilk halkasını eline aldı. Amacı Büyük Kartal ı öldürmekti. Çocuktu neticede henüz. Fatih de olsa hâlâ çocuktu...İlâhi gücün idrakından yoksun olan için ne kadar zor olabilirdi ki?

    Devlet içine sızması gerekti önce. Ördüğü duvarın Molla Lütfi olmasına karar verdi. Demişti ki bir keresinde ;
    " anlattıklarını bütünlüğünden ayırıp, cümle cümle ele aldığımda üstadın (Molla Lütfi) ağzından çıkmış nice inkâr ve küfür cümleleri yakalıyordum..."
    Birini bitirmek için biçilmiş kaftan....

    İftiralar, isyanlar, yasak olanın meşrulaştırılması Ornio ya haz verirken, Aşere-i Muhammese nin Aşere-i Muhabbese olması eklenince ,suçlu suçsuz, alim cahil seçilmez oldu...

    Molla Lütfi 'nin idamına kadar sürdü bu durum. Başıyla ayrılmış bedeninin üzerine düşerkenki niyeti ne idi, sonuç ne oldu? Ellerinden düşen pusula sanki önceden biliyormuş gibi bu anı...

    Kalpleri ısındıran da, canına kastettiğinin kanından olana her şeyi itiraf ettiren de aynı vesselam...

    Bir soru bazen hayatı tamamen değiştirir. Pusulada yazdığı gibi :
    NE ZAMANA KADAR...

    Keyifli okumalar...
  • Çoğu insan, her şey göz önüne alındığında, hayatlarının kötü olduğunu (özellikle de var olmamanın daha tercih edilir olduğunu) inkar eder. Gerçekten de çoğu insan, hayatlarında her şeyin yolunda gittiğini düşünür. Kişisel iyi oluşun öz değerlendirmelerinin bu kadar yaygın biçimde gamsız sonuçlar vermesinin, hayatın kötü olduğu görüşüne bir tezat oluşturduğu düşünülür.
    Yaşayan çoğu insan bunu inkar ediyorsa hayat nasıl kötü olabilir diye sorulur. Var olmak, var olan çoğu insan dünyaya geldiğine memnunsa nasıl zararlı olabilir ?

    Aslında, bu öz değerlendirmelerin yaşam kalitesinin güvenilir bir göstergesi olup olmadığına dair ciddi şüpheler var.
    İnsanların kendi yaşam kalitelerini olumlu bir şekilde değerlendirmesini açıklayan psikolojik nedenler var. Olumlu değerlendirmelerin boyutunu, yaşamın gerçek kalitesi değil, bu psikolojik olaylar belirliyor.

    Bu psikolojik olayların ilki, en geneli ve en etkilisi Polyanna Prensibi adı verilen iyimser bir eğilim.
    Bu prensip kendini birçok şekilde gösteriyor. Öncelikle olumsuz tecrübelerden ziyade, olumlu tecrübeleri hatırlamaya yönelik bir eğilim var. Örneğin, hayatlarındaki olayları düşünmeleri istendiğinde, birçok çalışmada denekler, olumsuzdan çok daha fazla olumlu tecrübe sayıyor. Bu seçici anımsama hayatımızın bu zamana kadar ne denli iyi gittiği konusundaki algımızı çarpıtıyor.

    -yüksek özgüvenli mutlu insanların kendileriyle ilgili daha az gerçekçi bir görüş sahibi olduklarına dair birçok kanıt var.
    -kendileriyle ilgili daha gerçekçi görüşleri olanlar depresyonda olmaya ve/ya düşük özgüven sahibi olmaya daha eğilimli.
  • 416 syf.
    #okudumbitti
    .
    Bir kere yalanını yakaladığınız kişinin bin kere doğrusunu sorgularsınız.
    Samim sevdiği kadının kendisinden saklamaya çalıştığı lakin beden diliyle aslında söylediklerini inkar ettiğini görmeye başladığında bunların anlamlarını çözmek için yapbozun parçalarını birleştirmek misali olayları zihninde tekrar canlandırmaya başlar. Bir dedektif gibi iz sürer. Yüzüne bakıp utanmadan yalan söyleyecek cesareti olan Meral'in yanılgıya düştüğü bir nokta vardı. Samim'in kıvrak zekası.
    Samim bir insanın hayatında olmasını istediği yargılamak yerine anlamayı tercih eden, bilgili, kültürlü, olgun bir İstanbul beyefendisidir. Meral onun hayallerini süsleyen kadın. Hayallerimizdeki insanın en büyük düşmanı realitesidir diyor Samim. Ne kadar da doğru söylüyor.
    Meral'in en yalın halini, gerçek yüzünü görünce Samim bunu nasıl karşılayacaktır.
    .

    Selmin, annesine bir başkaldırı, bir isyan niteliğindeki davranışları, olgunluğa eriştiğini artık kendi kararlarını alabilecek zamana geldiğini söyleyebilmesinin bir şekli olarak nişanlısı ve onun kardeşiyle birlikte bir takım işler peşine girecektir.
    Annesi evhamlı mı evhamlı olayların ilk önce en kötüsünü düşünen, aslında olmayan düşüncelere sahip bir kadındır.
    Besim Samim'in erkek kardeşi. Lakaydi- ilgisiz- bir kişiliğe sahip dünya yıkılsa da umrunda olmayan bir insan evladı.
    Ve SİMERANYA. Orada her şey yolunda, orası tüm insanlığın olmak isteyeceği bir yer aslında.
    .

    Fazla söze ne hacet Peyami Safa benim bir elin beş parmağını geçmeyen en sevdiğim yazarlar arasında. Yine karakterler arasında okuyucusuna köprüler kurmuş. Orada ve onlarla o anı yaşıyormuşcasına anlatımla beni yine yeniden kendisine hayran bıraktı.
  • Bayram, yılbaşı, doğum günü gibi özel günleri kaç yaşında ve hangi koşullarda olursa olsun çocuksu bir neşeyle karşılayan insanlara daima özenmişimdir. Ben hiçbir zaman öyle biri olamadığım için belki.

    Herkesin aynı anda eğlenmesi ve neşelenmesi öngörülen ‘kutlu günler’ eşitsizliklerin de yitirilenlerin bıraktığı boşluğun da en ağır hissedildiği günlerdir aslında.
    Hayat zaten adil değildir ama onun da ötesinde bizimki gibi bir memlekette bir yılbaşı hediyesi olarak kısmetinize ne düşeceği belirsizdir; soğuk cezaevi duvarları da olabilir, uzak bir memlekette sevdiklerinizden ayrı olmanın hüznü de.

    Örneğin bundan yedi yıl önce ülkenin bir tarafında sokaklar ışıl ışıl yılbaşı coşkusu içindeyken diğer tarafında cenazeler geliyordu katırlarla, yer yarılmadı, hayat olağan seyrinde devam etti, yeni yılın gelişi kutlanabildi. Neyi kaybettiğimizi anlamamız zaman aldı…
    Yılın son günleri kazandıklarımızın, kaybettiklerimizin, bir takvim yılını neyle geçirdiğimizin hesabını kitabını yapma günleridir çoğumuz için… Ve gelen yeni yıla dair hayaller kurup -belki de hiç uygulanmayaca- bazı kararlar almak vakti.

    Lâkin biz bir vakittir bunlardan epey uzağa düştük galiba çünkü bir yıl sonra bugün hangi koşullarda ve nerede olacağımızı pek kestiremediğimiz, hatta sabah neye uyanacağımızı bilemediğimiz bir ülke artık bizimki. Sıklıkla kurduğumuz tek bir hayali saymazsak, hayal kurmak da epey zorlandığımız bir eyleme dönüştü.

    İşte soğuk ve gri bir İstanbul sabahında aklımda bu düşüncelerle yürürken ve bir yıl sonu yazısı nasıl olmalı diye düşünedururken tam karşımda Fındıklı’daki inşaatın cephesinde şu cümle karşıladı beni: “Şehir senin, hayat senin.”

    Şehir bir vakittir bizim değil halbuki, bu hayat da bir rivayete göre bizimdi ama biz mi seçmiştik orası şüpheliydi işte. Ömrümün sonuna kadar sevmekten asla vazgeçmeyeceğimi düşündüğüm şehir, çeyrek asırdan uzun bir zaman önce eski Köprüaltı’nda bağıra bağıra “Sen bize layıksın biz de sana İstanbul” diye şarkılar söylediğimiz şehir bu şehir değildi sanki. Haramiler hakkında fikir sahibiydik ama saltanatı görebilmek için biraz zamana ihtiyacımız varmış demek….

    Uğruna kimbilir nelerden vazgeçtiğimiz ve nelere katlandığımız, sokaklarında güldüğümüz, ağladığımız, sarhoş olduğumuz, sevdalandığımız, ayrılık acısı çekip kendimizi sokaklarına vurduğumuz, bir sengine değil yekpare Acem mülkünü, bir ömrü fedâ etmekte beis görmediğimiz şehirdi ya burası biz yabancı olmuştuk belki de.

    Bu hayatın ve bu şehrin bizim olduğuna dair hatırlatma üstüne, zaman zaman ülkeden gidenlerin yazdıklarını okuduğumda düşündüğüm şey geldi aklıma; gidenlerin gittiği yerde yabancı olması normal ve belki nispeten aşılabilir bir durumken kalanların kendi şehrine yabancılaşmasına bir çare var mıydı acaba? Şair “Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya” dizesini yazarken bizim bugünlerimizi düşünmüş olamazdı sanırım.

    Birkaç gün önce okudum; ülkeden ayrılanların oranı bir önceki yıla göre yüzde 48 artmış 2018’de. İstatistik olarak da çarpıcı elbet ama asıl yanımızdaki yöremizdeki eş dosttan memleketi terk-i diyar eyleyenleri düşündüğümüzde, ete kemiğe büründüğünde, boğazımıza düğümleniyor bu iki haneli sayı.

    Türkiye’den gidenlerin hissiyatına dair yazılanlar oluyor arada, ‘geride kalan olmak’ üstüne ise söylenebilecek pek bir şey var mı bilmiyorum. Bildiğim, cesaretle veya erdemle bir ilgisi olmadığı ikisinin de. Üstelik gidenin de kalanın da kırk türküsü varsa kırkı da aynı ağrı üstüneyken. Umutsuzluk aynı umutsuzluk, kasvet aynı kasvet…

    Yaşadığımız toprak parçasıyla aramızdaki gönül bağı, üstündeki canlı cansız varlıklarla, mekanlarla, insanlarla, yaşayış biçimimizle teşekkül eder. Hatıralarımıza eşlik etmiş şarkılarla, hafızamıza yerleşmiş tatlar ve kokularla. Bunlar eksildikçe biz de aidiyetimizi sorgulamaya başlarız.

    Bir de tanık olduğumuz veya öznesi olduğumuz adaletsizlik var tabii sorgulatan, bazen bildiklerimizi unutturan. Adaletsizliklere baka baka görme ve gördüğümüzü idrak edebilme yetimizi yitirdiğimiz günlerin hiç eksikliğini çekmedik bu yıl da. İnandığı değerleri inkâr edenleri de gördük, inandığını söylediği için mahkeme önlerinde bedel ödettirilenleri de.

    Yıl sonları geriye dönüp bakmak için iyi bir zamandır, geçmiş güzel günleri hatırlamanın buruk hazzına karşılık, karanlık günlerin bizi getirdiği hâl üstüne de kafa yormaya vesile olur. İnsan çoğu zaman yaşarken anlamaz zamanın ruhu denen şeyin bazen nelere mal olabileceğini, en ağırı bu olsa gerek.

    Yaşlı başlı sanatçıların ömürlerinin son demlerinde sınandıkları hâller buna örnektir sanırım. Yahya Kemal’in şu dizesini ve o dizenin geçtiği şarkıyı hatırlatıyor bazen tüm olan biten , “Bir bitmeyecek şevk verirken beste Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir.”

    O tel çoktan koptu ama yeni bir yılı sevdiklerimizle ve iyi dileklerle karşılamanın bir anlamı olabilir, ahenk bozulsa bile ebediyyen kesilmesin, umuda dair birbirimize verdiğimiz bir ses olsun diye.

    Bunu iyimserliği elden bırakmamak ile filan açıklamak istemem, nitekim Terry Eagleton ‘İyimser Olmayan Umut’ adlı kitabında “Bir durumun iyiye gideceğine inanmak için birçok makul neden olabilir ama sırf siz iyimsersiniz diye bunun böyle olmasını beklemek bunlardan biri değildir” der. Bir mizaç olarak ‘Hayata hep iyi yanından bak’ düsturundaki gibi bir ‘profesyonel iyimserliği’ de “Çilli veya düztaban olmak ne kadar erdem ise bu da o kadar erdemdir” diye açıklar.

    İyimserlik telkin eden öğretilerin kimseye bir faydası yok, hele de ömrümüz iyimser olamayacağımız bir dünya düzenine isabet etmişkken. Ama umudu elzem kılan, kötülüğe ve adaletsizliğe karşı çıkma zaruretimiz olduğunu hatırlatan da yine bu aynı dünya düzenidir…

    Bu şehir bizim, bu hayat bizim demekten geri adım atmayacağımız, kötülüğe karşı sözümüzü söylemekten vazgeçmeyeceğimiz daha mutlu bir yıl olsun bu. İster cezaevi duvarları ardında, ister uzak diyarlarda, ister yanıbaşımızda, aynı dünya tasavvuruna inanmış, aynı şeylere öfkelenip kederlenmiş iyilerin ve haklıların kazanacağı bir yıl olsun…
    (Hürrem Sönmez)
  • Ülkemizde, Oryantalizmin etkisi ve Batı'nın egemen uygarlığı dolayısıyla aşağılık duygusuna kapılanlar, ayrıca inanç olarak İslâm’a karşı olanlar, ”karanlık Ortaçağ” benzetmesini hiçbir eleştiriye tabi tutmadan, tarihî, sosyolojik ve düşünsel arka planına bakmadan Islâm için de kullanmaktadırlar. Bunlar, Islâm’ı çağrıştıran her şeyi Ortaçağ karanlığı söylemiyle boğmaya çalışan ”slogan aydınları”dır. Ne genel insanlık tarihi ve ne de kendi tarihimiz açısından hiçbir önem taşımayan, sadece Batı’nın özel tarihi için bir anlamı olan bu söylem, yalnızca İslâm’a karşı karmaşık duyguların tatmini için kullanılmaktadır.

    Hatta bunun zaman zaman savaş çığlıkları şekline dönüştüğü de ohnaktadır. Batı’ya karanlığını fark ettiren şey, İslâm’m göz kamaştırıcı aydınlığı olduğu halde, onu Avrupa Ortaçağı gibi kendisine en yabancı olan bir kavram içine yerleştirmek kadar anlamsız bir davranış olamaz. Ama Oryantalist Batı düşüncesinin etkisiyle kendi kültürünü hor görmeye alıştırılmış insanlardan farklı bir davranış beklemek de mümkün değildir.

    İşte Ortaçağ’ın işlenişindeki ideolojik yanı gösteren tipik örneklerden biri de budur. İçinde ırkçılığı da barındıran Avrupamerkezci tarih ve kültür şablonunu aynen kabul eden Avrupa-dışı dünya insanının, kendini küçük gören şartlanmış davranışıdır bu. Çünkü Batı ne kadar küçümsese, hatta insan sınıfı dışına da atsa, o kendini bir Batılı olarak hayal etmekten vazgeçmemektedir.

    Bu insanlar öylesine Batıcıdırlar ki, onun sorunlarını bile kendi sorunu olarak kabul etmekte, onunla birlikte kendi inanç ve kültürüne karşı çıkmaktadır. Hatta bazıları işi, İslâm’a karşı Protestanlığı tercih etmeye kadar vardırmaktadır'. Örneği, İlhan Arsel’e göre "İslâm’da ve diğer Doğu dinlerinde kişi için kendi kendini inkâr, yoksulluk içerisinde yaşamak, mahviyet asıldır.” Oysa "Protestan din adamlarının getirdikleri dinsel inanç sayesinde kişi için nefse egemen olmak, çalışma'yı Tanrı’ya hizmet olarak kabul etmek ve bu nedenle verimli-sistematik ve rasyonel bir çalışmada bulunmak (...) fazilet sayılmıştır. ”94

    Theodore E. Mommsen, karanlık Ortaçağ metaforunun ilk defa 1330’lu yıllarda Petrarch tarafından kullanıldığını belirtir. Skolastik düşüncenin altın çağı olarak görülen XI. ve XII. yüzyıllar ise, Rönesans yazımında Ortaçağ’ın en karanlık dönemi olarak kabul edilir.95 Bu tarihlerde Batı’nın, İslâm karşısında düştüğü aczi ve çıkmazı kitabımızın birinci bölümünde ele almıştık. Dolayısıyla Ortaçağ’ın Avrupa için gerçekten bir karanlık olduğu, ancak İslâm dünyasının ilerleyişi karşısında fark edilmiştir.

    Eğer İslâm kültür ve uygarlığı olmasaydı, Batı bu karanlık içinde daha kimbilir ne zamana kadar boğulacaktı. Bu yüzden Ortaçağ karanlığını, Batı dışında diğer coğrafya ve kültürlere maletmenin gerçekle hiçbir ilgisi yoktur: ”Ortaçağ, umumiyetle, antik medeniyetle Rönesans arasında bir yıkılma olarak dikkati çeker. Halbuki, insanlığın büyük bir kısmının oturduğu ve hayatın asırlardan beri normal seyrini takip ettiği Suriye’den Çin’e kadar bütün Asya, Mısır ve Şarkî Avrupa göz önüne alınacak olursa bu anlayışın vakıalara uymadığı görülür. ”96


    94] İlhan Arsel, Taplumsal Geriliklerımizin Sorumluları, s. 166.

    95] Bkz. Nazım İrem, Karanlık/Aydınlık Anlatısı Olarak Ortaçağ, s. 140.

    [96] Fernand Grenard, Asyanın Yükselişi ve Düşüşü, s. 28.
  • Letâifu'l İşârât - Lokman Suresi 21-34. ayetler
    21-AYET) "Kendilerine: Allah'ın indirdiğine uyun' denildiği zaman: 'Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız derler. Şeytan kendilerini cehennem azabına çağırıyor olsa da mı?!”

    Onlar kendilerini de benzerlerini de aşamadılar ve hallerinin dönüştürücüsü olan Allah'a giden yolu bulamadılar. Oysa maneviyatı yükselen ve niyeti sırf Allah rızası için olan kimse, en sağlam kulpa sarılmış ve en ideal yolu izlemiş olur.


    22-AYET) "Kim iyilik yaparak kendini Allah'a teslim ederse, şüphesiz en sağlam kulpa tutunmuştur. İşlerin sonu da Allah'a varır!'

    Şu ayetlerde konu edilen kimselerin durumu ise bunun aksinedir:

    23-24-25-AYETLER) "Kim inkâr ederse, onun inkârı seni üzmesin. Onların dönüşleri ancak bizedir. Biz de onlara yaptıklarını haber veririz. Allah, göğüslerin içindekini hakkıyla bilendir. Biz, onları biraz yararlandırırız. Sonra da onları ağır bir azaba sürükleriz. Andolsun, eğer onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan mutlaka: Allah' derler. De ki: Hamd Allah'a mahsustur: Fakat onların çoğu bilmezler. "


    Onların dönüşü bizedir, cezaları bizdendir ve hesapları bize aittir. Şayet onlara yaratanlarını sorarsan, Allah olduğunu ikrar ederler. Lakin sapıklıklarına dönüş yaptıkları zaman söylediklerini bozarlar ve inkârda ısrar ederler.

    26-AYET) "Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Şüphesiz Allah, her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye layık olandır."

    Göklerdeki ve yerdeki şeyler, mülk olarak Allah’ındır. O, hükmünü onlar hakkında hakka uygun olarak icra eder. Dönüşleri de kesin olarak O'nadır.

    27-AYET) "Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa, Allah'ın sözleri yine de tükenmez. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir! "

    Eğer yeryüzündeki kalemler ağaç, denizler de mürekkep olup onlara yetecek miktarda kâğıtlar harcansa, kâtipler de kalemler kırılıncaya kadar kendilerini zorlasalar, denizler tükenip kâğıtların tamamı kullanılsa ve kâtiplerin ömrü bitse yine de seninle olan konuşmamızın ve sana duyurduğumuz hitabımızın manaları tükenmez. Çünkü sen, ilelebet bizimle berabersin. Ebedi olan vasıf ise sona ermez.

    Bir yoruma göre de şayet senin onlara dönük çok sözün olsa da şüphesiz sizdeki tükenir; fakat Allah katındaki kalıcıdır.

    Şiir;
    Sitem için tuttuğum dosyalar var bende
    Açılacak bir gün onlar ve uzayacak sitem


    28-AYET) "Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek canı yaratmak ve diriltmek gibidir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir."

    Allah katında, az ya da çok şey yaratmak aynıdır. Bu itibarla O, ne çok olandan sıkıntı ve zorluk çeker, ne de az olandan rahatlık ve kolaylık hisseder.

    "Birşeyi dilediği zaman, O'nun emri o şeye ancak 'Ol!' demektir. 0 da hemen oluverir:' (Yasîn,36/82): Allah, bunu sözüyle söyler ancak onu bir çaba harcamaksızın, imkân tüketmeksizin, bir iç çağrışım olmaksızın ve bir amaç belirmeksizin, kudretiyle oluşturur.

    29-AYET) "Görmez misin mi ki Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye katmaktadır. Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Her biri, belli bir zamana kadar akar giden Şüphesiz Allahl yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır! "

    30-AYET) "Bu böyledir Çünkü Allah hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp da taptıkları ise bâtıldır. Şüphesiz Allah yücedir, büyüktur.
    Allah hakkın ta kendisidir. O, hakkı gerçeldeştiren varlıktın Onların Allah'tan başka taptıkları ise bâtıldır. Bâtıl ise yokluktan meydana gelmiş ve yok olabilme özelliği taşımaktadır.

    31-AYET) "Görmedin mi ki, gemiler Allah'ın nimetiyle denizde akıp gitmektedir. Allah, bunu ayetlerinden bir kısmını size göstermek için yapmaktadır. Şüphesiz ki bunda hakkıyla sabreden, hakkıyla şükreden herkes için ibretler vardır"

    Zahirde onların selameti gemidedir, batında ise varlık âlemindeki yaratıklara karşı güven içinde olmalarıdır. Kurtuluşları da kudret denizlerindeki masumiyet gemilerindedir.

    "Şüphesiz ki bunda hakkıyla sabreden, hakkıyla şükreden herkes için ibretler vardır": Belalardan kaçmayarak onlara karşı duran, başına gelen ilahi takdirin bela ve lütuf cinsinden tasarruflarına karşı şükreden herkes için ibretler vardır.

    32-AYET) "Onları bir dalga gölgelikler gibi kapladığında, dini Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar. Allah, onları kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan bir kısmı orta yolu tutar. Bizim ayetlerimizi ise ancak son derece kaypak, son derece nankör olanlar inkâr eder. "

    Takdir denizlerinin dalgaları onların üzerinde çarpıştığı zaman, o denizlerin kendilerini güvenli sahile atmasını temenni ettiler. Oysa Allah, temennilerini gerçekleştirmek lütfunda bulunduğu zaman, onlar hatalarının başına döndüler.

    Şiir:
    Siz nice cahillikler yaptınız, sonra biz halimliğimizle döndük
    Dostlar! Daha ne kadar siz cahillik yapacaksınız da biz halim olacağız

    33-AYET) "Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın, çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun. Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı şeytan da sizi aldatmasın"

    Allah, onları bazen yaptıklarıyla korkutarak: ….. günden korkun” buyururken, bazen onları sıfatlarıyla korkutarak: "O, Allah'ın gördüğünü bilmedi mi? " buyurmakta, bazen de zatıyla korkutarak: "Allah, sizi kendisinden sakındırır" buyurmaktadır.

    34-AYET) "Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi şüphesiz yalnızca Allah katındadır O, yağmuru indirir, rahimlerdekini bilir, Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini de bilemez Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır. "

    Kıyamet bilgisine yalnızca Allah sahiptir. Bir de Allah, rahimdekilerin erkeğini, dişisini, mutsuzunu, mutlusunu, güzelini ve çirkinini bilir. Yağmuru ne zaman yağdıracağını, kaç damla yağdıracağını ve nerede yağdıracağını da bilir.

    "Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilemez Hiç kimse, nerede öleceğini de bilemez Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır"; Hiçbir nefis yarın işleyeceği iyilik ve kötülüğü, uyum ve uyumsuzluğu bilmez. Hiçbir nefis nerede öleceğini, muradına erip eremeyeceğini de bilmez.