• merhabalar ,
    İstanbul avrupa yakasın da nereden alabilirim yardımcı olur musunuz?
    how I met your mother dizin de defalarca konusu geçen kitabı merakla arıyorum
  • İnsanların insanlara sordukları sorular iki kategoride toplanabilir. Bir kısım sorular enformasyon içindir, diğer bir kısım sorular ise kararsızlığı gidermek için. Yani kendimizin dışındaki kişilere ya Roma’ya nereden gidilir? diye sorarız veya Roma'ya gitmem doğru olur mu? şeklinde bir soru yöneltiriz. Enformasyon almak üzere başvurduğumuz kişilerle herhangi bir bağımız olmasını, onlarla duygusal veya zihni bir yakınlık katmayı gözetmeyiz. Gerektiğinde bir düşmandan veya bize cevap vermek istemeyen birinden de, enformatik bilgi alınabilir, ama kararsızlığın izalesi için alacağımız bilgilerin hepsi bizimle müsbet bir bağ olan kişilerden alınmak zorundadır. Şimdi durum ne merkezde olacak? Böyle bir soruyu dost da düşman da ancak kendi kapasitesi ve duruma vukufu nisbetinde cevaplandırabiiir. Durumun ne merkezde olacağını bilmesi onun bize olan dostluğu veya düşmanlığı ile değil, durum hakkındaki bilgisinin sağlamlığı ile ilgilidir. Enformatif bilgiler alanında insanlar yeterli verilere ve zihni kapasiteye sahip olmadıkları için yanılabilîrler. Oysa karar alma için, kamrsızlığımızın izalesi için bilgisine başvurduğumuz insanların uzmanlığına başvurmayız. Onların yakınlığını, bizim için duydukları iyi duygulara, dostluklarına ihtiyacımız olduğu için onlara bir soru tevcih etmişizdir. Bu durumda ne yapsam acaba? Böyle bir soruyu bir yabancıya, bir düşmana sormayı
    düşünemeyiz.
  • Markopaşa · 12 Mayıs 1947 · Sayı: 21

    " Bir Matbaa Versen, İmdadıma Gelsen'' ana başlıklı yazının konusu bir Türk müziği konseri eleştirisidir. Konserde son şarkıyı Markopaşa söylemiştir: "...En son şarkıyı Markopaşa kart ve çatlak sesiyle Recep Peker'in önünde diz çökerek okudu:

    Titrer yüreğim her ne zaman yadıma gelsen

    Kan ağlar içim hatırı naşadıma gelsen

    Şu hali perişanuma bir bakıp,

    Bir matbaa versen bize imdadıma gelsen...



    Bu yazıdan sonra altına şu not konmuştur:

    NOT: Bu yazının sonundaki "Bir matbaa versen", mürettip hatası yüzünden yanlış dizilmiştir. Aslı " Bir matbaa yıksan" olacak. Tarihe hürmet vazifesiyle düzeltir, okuyucularımızdan özür dileriz. Markopaşa.





    Birinci sayfadan verilen bir başka yazı "Satılmıştır" başlığını taşıyor ve ne yazık ki güncelliğinden bir şey yitirmemiş: "İnsanlar var, mağaza nedir bilmez. İnsanlar var, mağazalar alır. Yine insanlar var. Mağazaların yalnız vitrinlerini seyredebilirler. Yılanın derisini ayağına, kısrağın karnından sökülen tayın derisini sırtına, timsahın derisini eline, tavşanın derisini boynuna, tilkinin derisini başına geçirip, insanların derisini yüzen ve asfaltlarda seken bayancıkları, ben bir türlü içine girmediğimiz lüks mağaza vitrinlerine benzetiyorum. Bu belki de, darvinizmi ispat için insanların hayvan aslına dönüşüdür. Gerdanında, bileklerinde bir kuyumcu vitrini, ayak parmaklarındaki ciladan, saçındaki oksijene kadar bir itriyat mağazasının vitrinini taşıyan bu hanımcıklara "Bayan vitrin" demek nasıl olur? Bu vitrinlerdeki mallar satılmıştır. Üzerlerindeki "satılık" etiketi aylarca durur. Kime satılmışsa, sahibi gelip bir türlü almaz. "Bayan vitrin" de satılıktır, ama etiketi yoktur. Onun görünmez etiketi, pey sürebileceğini tahmin ettiği " Bay vitrinlere"e lütfetttiği tebessümüdür.

    - Şu güzel kundura?

    - Satılmıştır.

    Şu mantonun üzerinde bir etiket: "satılmıştır" Resim sergisindeki şu tablo satılmıştır. Bu güzel şapka satılmıştır. Hepsi satılmış. Yalnız vitrindeki malların üstünde etiketleri vardır. " Bayan vitrin"in ise etiketi yok. Etiketi olmayan satılmış bir mal daha var ki, o da: Kul kalemler ve köle muharrirler.



    Markopaşa· 19 Mayıs 1947 · Sayı: 22

    Markopaşa'nın bu sayısında "Demokrasi Hortladı", "Gurbet Kuşu", "Dolar Marşı", "Bilmeceler" ile Sabahattin Ali'nin "Krediyi Düşüren Kredi" başlıklı yazıları yer almış. Mim Uykusuz'un "İnatçı Keçiler" karikatürü de bu sayıda yayımlanmış. Sabahattin Ali yazısında, Amerikan yardımının gelişini yeniden konu edinme gereği duymuş:

    "Amerikan yardımı hakkında şimdiye kadar duyduklarınızdan ve okuduklarınızdan bir şey anlayabildiniz mi? Ben kendi hesabıma işin içinden hala çıkamadım. Bu yardımın yüz milyon mu, yüz elli milyon mu, askeri mi, iktisadi mi, karşılıklı mı, karşılıksız mı, borç mu, hediye mi, velhasıl memleket için iyi mi, yoksa

    fena mı, olduğunu kime sordumsa kesin bir cevap veremedi. Çünkü yasaktır. Ama, öyle resmi yasaklardan değil. Şu nereden geldiğini bilmediğimiz hürriyet ve Demokrasi maskesi altında elimizi kolumuzu bağlayan, dilimizi kurutan yasaklardandır. Amerikan yardımının asaleti hakkında şüpheye mi düşüyorsunuz? Vatan hain isiniz! Bu yardımın asıl dertlerimize çare bulmadığını, omuzumuzdaki yükü azaltmadığını mı söylüyorsunuz? Bolşeviksiniz! Ve bu damgaları alnınıza vururken ortaya attığınız fikri münakaşaya bile yanaşmıyorlar: Birkaç yüz kişilik bir kafileye bir miktar "milli heyecan" aşılandı mı, siz sokak ortasında yırtılan gazeteleriniz ve memleket kaygusundan başka suçu olmayan fikirlerinizle baş başa kalıyorsunuz. Amerikan mandacılarından başka herkesin aklına takılan:"Bu yardımın sonu nereye varacak?" sorusuna neden açık ve inandırıcı cevap veremediler, hatta işin münakaşasına bile yanaşmadılar? Yardım etrafında bir sürü alkış ve minnettarlık avazeleri, yahut da birbirinden kötü ve manasız birkaç beylik yazı ile Türk millerini kandırdık mı sanıyorlar? Öyle sanıyorlarsa, aldanıyorlar. Çünkü: "Verelim mi, vermeyelim mi?" diye aylarca düşünmek, konuşmak nasıl Amerikan millerinin hakkı ise, "Alalım mı, almayalım mı? diye düşünmek ve konuşmak da Türk millerinin hakkıdır.



    İkinci sayfada yer alan "Yer Değiştirme" başlıklı yazıdaki önsezinin ne kadar güçlü olduğu bugün kanıtlanıyor:

    "Bilindiği gibi, Türkiye'den Amerika'ya tetkik heyetleri ve Amerika'dan Türkiye'ye mütehassıslar [uzmanlar] yollanmaktadır. Eğer bu vaziyet biraz daha devam edecek olursa, bu iki memleketin pek yakında haritada yer değiştirecekleri kuvvetle tahmin edilmektedir.



    Dördüncü sayfada "Ödünç Para Almanın da Şerefi Paylaşılırmış" başlıklı yazı da oldukça ilginç:

    "Amerikan yardımı sahneye yeni yeni kahramanlar çıkardı. Bunlardan biri Ulusun [Ulus gazetesinin] şeyhi Nurettin Artam'dır. Geçenlerde yazdığı bir yazıda "Vatan" satıcısı Ahmet Emin'in [Yalman] "Türkiye'ye Amerikan yardımını ben sağladım" diye övünmesine içerlemiş, "Sen o şerefe layık değilsin, o şeref bize aittir" diyor da bir daha demiyor.

    Hey Allah'ım, ne günlere kaldık. Borç istemenin de şerefi paylaşılamazmış meğer.



    MARKOPAŞA KAPATlLlYOR

    Markopaşa 22. sayısından başlayarak geçici bir süre kapatıldı. Aslında kapatılış tarihi 16 Mayıs idi. Kapatılış nedeni 19. sayıda yayımlanan "Dediğin" başlıklı şiirdi. Bu şiirden dolayı kovuşturma

    açılmıştı. Kapatılış öyküsünü, gazeteyi o sırada tüm sorumluluğuyla çıkaran kahramanlardan ikisi, Mim Uykusuz ile Haluk Yetiş'in 1970'li yıllardaki söyleşilerinden dinleyelim:



    "... Haluk Yetiş - ... Bir kere "şifahi olarak" toplatılma kararı geldi. 1947 senesinin 19 Mayıs'ı idi. "Bu sayı toplatılmıştır" diye bize bildirildi. Bunu bize şifahi olarak bildiren şimdiki Orhan Burhan Apaydın'ın babası idi. O zaman Emniyet Birinci Şubede, Basın bürosunda polisti. Hatta Hilmi Yücebaş, o da polisti. Birinci Şubede, Basında görevli idi. Onlar geldiler bana haber verdiler.



    "Örfi idare (sıkıyönetim) emriyle Gazete kapatılmıştır" diye. Aziz de yoktu, Sabahattin Ali de. Hapiste idiler. Galiba Mim Uykusuz. yazı işleri müdürü görünüyordu. Demek istediğim polisle ilişki,

    kapatma toplatma zamanları olurdu. Nitekim yazılı bir talimat getirmedikleri için biz gazeteyi

    (22. sayıyı) çıkardık Fakat Mustafa Uykusuz. ile beni nezarete aldılar. Bir gece kaldık. Ama bir şey

    yapamadılar. Çünkü herkes 19 Mayıs törenlerinde idi. Normal polisler bile görevde idi. Ertesi gün serbest bıraktılar.



    M. Uykusuz. - ... "Markopaşa memleketi Sovyetler Birliği'ne sattı" diyorlardı. Bu yüzden ikide bir baskın yaparak ararlardı her yeri. Satış belgelerini arıyorlarmış. Bu aramaların ve baskınların sonunda ya bizleri Emniyete götürürler, ya da bırakırlardı. Ama alışmıştık artık. 19 Mayıs'ta girdik nezarete.19 Mayıs'ta nezarete girmek büyük bir şans işiymiş meğer. Değilse o Ahmet Demir adlı hunhar kişiden adamakıllı bir dayak yiyecektik, yemedik. Bir komiser vardı, ne idi onun adı?

    Haluk Yetiş - Sen içerde masanın üzerinde yattığın zaman mı?

    M. Uykusuz - Ben sık sık odasına gidiyordum onun, Süha Hakkı adında bir komiser vardı hani?

    Haluk Yeriş - Ünlü komiser Suavi mi?

    M . Uykusuz - Tamam tamam. "Suavi bey ne olacak böyle, daha kaç saat bekleyeceğiz?" diyordum. Ama ne yapsak adamın aldırdığı yoktu. " Bekleyin ulan, Demir bey gelsin. Demir bey sizinle özel olarak konuşmak istiyor" diyordu. Demir bey Aziz'i bile dövmüş. Neyse ki biz çok kalmadık. 36 saat kadar bekledik. Öyle bir şey ki, insan yaşamı zorlandığında, özlemleri, arzuları daha güçlü oluyor: Emniyet Müdürlüğü'nün en üst katındaydık. Bu en üst katta Birinci Şube vardı ve siyasal tutuklular da orada bulunuyordu. Bizi bir odaya soktular. Sabahleyin ben pencereden bakıyorum, ortalık aydınlanmaya başlamış, herkes işine gidiyor. Tramvaylar geçiyor ama, sessiz film gibi, sesleri duyulmuyor. Görüntü olarak insanlar geçiyor, pır biniyorlar, pır iniyorlar. Şarlo'nun o ilk filmleri gibi izliyorum. Nasıl bir tramvaya binme arzusu sardı içimi... Nezaretten çıktıktan sonra adımımı bile

    atamadım elbette.

    Haluk Yetiş - Oraya girişimizin nedenini biliyor musun?

    Kemal Bayram - Nedendi?

    Haluk Yetiş - Pazartesi günleri Gazete çıkıyordu. Cumartesi günü Emniyetten iki polis memuru geldi. Ortalıkta bizden başka da kimseler yoktu. Aziz Nesin de, Sabahattin Ali de dışarıda [Yönetim yerinde değil, tutuklular]. Mustafa Uykusuz yazı işleri müdürü, ben idare müdürüyüm. İki polis geldi içeriye ...

    "Gazeteniz örfi idare tarafından kapatılmıştır. Haberiniz olsun" dediler ve gittiler. Mustafa ile ikimiz, düşünüp taşındık; "bunlar sadece sözle söyleyip gittiler, herhangi bir tebligat yapmış sayılmazlar. İmza vermediğimize göre, bu tebligat yapılmış değildir. Bu nedenle biz gazeteyi normal olarak çıkaralım. Gelenlerin gerçekten polis olup olmadıkları bile belli değil" dedik. Aradan bir gün geçtikten sonra da hiç bir şey olmamış gibi, pazartesi günü gazeteyi satışa çıkardık. Çıktığı gün 19 Mayıs'a rastladı

    ve biz içeride kaldık. Nezarette. "Bize yazılı tebligat gelmedi. Herhangi bir şey söylenmedi. Gösterin imzamızı böyle bir şey varsa" dedik. Hem polislerin suçu var, hem müdür Demir'in aslında. Tebligat yapmamaktan, imza almamaktan. Bu yüzden bize pek bir şey yapamadılar. Mahkemeye bile veremediler. Belki 19 Mayıs olmasaydı çok dayak yiyecektik.

    M. Uykusuz - Belki seni dövemezlerdi Haluk, çok zayıf bir gençtin o zamanlar. O, komiser Suavi "hadi şansın varmış, esaslı bir dayak yiyecektin ama, dua et ki Ahmet Demir Bey 19 Mayıs stadyumunda meşguldü. Kurtardın paçayı" dedi.

    Haluk Yetiş - İlginç bir şey anlatayım, o gün oradan çıktıktan sonra yaşamımızda ilk kez çok önem verdiğimiz bir yerde "Konyalı Restoran"da oturup karşılıklı yemek yedik. Nedeni şu: İkimizi nezarethaneye aldıklarında benim cebimde Markopaşa'nın satış parasından bir tek mor binlik vardı. Nezarete gidişime değil de, "ya bu parayı benden alırlarsa, nasıl hesap vereceğim" diye ödüm patlıyordu. O zaman bin lira çok büyük para, ya alırlarsa?

    M. Uykusuz - Cebimde tıraş olmak için sakladığım jileti bile aldılar. Ayakkabı bağlarını, bel kemerini çekip aldılar, güya kendimizi asarmışız...



    Basın Savcılığı, 19. sayıda yayımlanan "Dediğin" başlıklı şiirin şairinin bildirilmesini gazeteden istemişti. Gazete, bu tezkereye süresi içinde yanıt vermediği için hakkında dava açıldı ve mahkeme

    kararıyla kapatıldı ( Ulus, 29.5.1947). Bin bir zorlukla çıkabilen Markopaşa'nın gerçekte kapatılma nedeni neydi? Bunu da Haluk Yetiş şöyle anlatıyor:

    "... O zamana göre en büyük baskıyı yapan gazete. ( ... ) Öbür gazeteler bu kadar muhalefet yapamıyorlardı. Etkili de olamıyorlardı. Herkesin ağzında Markopaşa'nın yazdıkları vardı. Ayrıca

    mizahi olduğu için de, dava konusu olmasına karşın gene bir şey yapamıyorlardı. Zaman zaman, daha sonraları da gördüğümüz gibi hükümetlerin en çok korktuğu yayın araçları arasında mizah başta geliyordu. Mizah insanı bir yandan gıdıklayıp güldürürken, diğer yandan ısırıyordu. Meclis'te bile Markopaşa'da yazılan fıkralar konuşuluyordu. Az şey değildi bunlar. Tek parti dönemiydi. Demokrat parri yeni kurulmuştu. Tan gazetesi iyi muhalefet yaptığı için yıkılmıştı. Bir çok yer susturulmuştu. Arkasından "Gerçek" gazetesi çıktı. O da sıkıyönetim tarafından kapatıldı. Esat Adil'in gazetesiydi Gerçek. Arkasından mizah olarak Markopaşa çıkınca büsbütün tedirgin oldular. Ciddi adamlarla alay

    ediyor görünüyordu çünkü. Halk üzerinde, yeni bir muhalefetin oluşumu bakımından önemliydi girişim. Halk, yöneticiler için söyleyemediklerini Markopaşa'da bulabiliyordu...



    Sabahattin Ali'nin tutuklandığı 28.05.1947 günü Mustafa Uykusuz sanık olarak 7. Asliye Ceza Mahkemesindeki duruşmaya getirildi. Uykusuz ile vekili, Markopaşa'nın kapatılma kararına itiraz ettiler. Mahkeme, kapatılma kararının kaldırılmasına lüzum olmadığına karar vererek, müdafaa şahitlerinin dinlenmeleri için duruşmayı 4 Haziran 1947 tarihine bıraktı ( Ulus, 29. 5 . 1 947).



    Böylece Gazetenin iki yazarı ve karikatüristi içeri girmiş oluyorlardı. Merhumpaşa da zorunlu olarak bir süre çıkamayacaktı. 22 sayı çıkabilen Markopaşa' nın bu birinci devresi ile ilgili olarak ilk açıklama ancak 8 Eylül 1947'de çıkan Malumpaşa'nın 1. sayısında Sabahattin Ali'den geliyordu. Sabahattin Ali "Bir Gazete Çıktı" başlığıyla verdiği yazıda bu 22 sayı ile ilgili şunları söylüyordu:



    "Bir Gazete çıktı... 1947 yılında. Türkiye Cumhuriyeti hudutları içinde, dünyanın en medeni şehirlerinden İstanbul'da, haftada bir defa, şu elinizde tuttuğunuz Gazetecik kadar dört küçük sayfalı bir gazete çıktı. Bu Gazete ancak 22 sayı çıkabildi efendim. Muhtelif fasılalarla, bazen neşriyatını durdurarak, bazen ara vermek mecburiyetinde kalarak, gecikerek, okunmayacak kadar fena baskı ile utanarak çıkmak sureti ile ve bütün bu mecburiyetlerden dolayı, çok sabırlı okuyucularının tahammülünü suistimal ettiğinden mahcup olarak ancak 22 sayı çıkabildi. Bu 22 sayı ile Türkiye'de baskı rekoru kırdı. 60 bin basarak bir çok para kazandı. Fakat kendisine, tahmin edilemeyen zorluklar çıkarıldığından, tek yolunda yürüyebilmek için, muhtaç olduğu teknik vasıtalara ve bunların insafsız ve korkak sahiplerine hayret edilecek yüksek fiyatlar ödeyerek, korkak ve aç gözlerini para ile doyurdu. Bu 22 sayıda, hiçbir Gazeteye yapılmadık şekilde ona, gazeteler insafsızca hücum ettiler, iftira ettiler. Matbaacılara basmamaları için, gizli emirler verildi. Bayiler, satmamaları için, el altından tehdit edildi. Bu gazeteyi satıp ekmek parası kazanan çıplak ayacıklı 7-8 yaşındaki çocuklar toplanarak, parmak izleri alınmak sureti ile sabıkalılar sınıfına ithal edildi. Bir çok vilayetlerde resmi makamlar tarafından sattırılmaması için zorluklar çıkarıldı, hanüman edildi. Bu gazeteyi satanlardan -Türkiye'de

    ilk defa olarak- seyyar satıcılık vesikası, muayene kağıdı soruldu. Yine Türkiye'de ilk defa olarak, 15 yaşından küçük diye çocuklara sattırılmadı. 22 sayıda İstanbul, Ankara ve İzmir'de, daha başka vilayetlerde 33 defa nümayişler tertip ettirildi. Gazeteler yırtıldı, ayaklar altında çiğnettirildi. Hatta şöyle bir vak'a [olay] oldu: Bir vilayette, alakalılar [ilgililer] yahut kendilerini alakalı sananlar işçilere para dağıtarak, bu gazeteyi alıp yırtmaları için emir verdiler. Filhakika [Gerçekten de) miting yapıldı amma, işçiler kendilerine verilen para ile, söylenilen gazeteyi değil, Ulus Gazetesini alıp yırttılar.

    Bir vilayette de miting hazırlandı. Gazete istasyona çıkar çıkmaz yırtılacaktı. Fakat gazete, çıkarılan zorluklar yüzünden geç kaldığı için o vilayete beklenilen trenle yetişemedi. Bu suretle yapılamayan miting için, ertesi gün gazetelere şöyle bir havadis iletildi: "Dün ... gazetesi aleyhinde bir miting tertip edilmişse de, idari makamlar mani olmuşlardır." 22 sayıda bu Gazete dört neşriyat [yayın] müdürü, biri şapirograf [teksir] olmak üzere 11 matbaa değiştirmek mecburiyetinde kaldı. Bu 22 sayıda 10 defa mahkemeye verildi, üç muharrir [yazar] muhtelif müddetler ile, üst üste mahkum oldu. Öyle İzmir'deki

    gibi sürülerek değil, takılmak sureti ile bütün İstanbul'da kelepçeli dolaştırılarak teşhir edildi. Neler geldi o gazetenin başına efendim. Bütün bunların daha azı, daha çoğu; putperestler tarafından ilahlara tapanlara, ilahlara tapanlar tarafından tek Allah'a tapanlara, onlar yahudilere, yahudiler hristiyanlara, hiristiyanlar islamlara, katolikler protesranlara, Fransada kralcılar tarafından Cumhuriyetçilere

    yapılmıştı.



    Şiddet, cebir ve tazyik edenlerin değil, bunlara çarpılanların muzaffer olduğu meydandadır. Nitekim, budandıkça aynı fikrin filiz verdiği, geliştiği görüldü. O gazetenin yerine; aynı yolda kaç gazete çıktı. O gazete, para kazanmayı birinci plana almayan arkadaşlarının intişarından [çıkmasından] memnunluk duydu, yeri boş kalmadı. Bütün bunlar neden yapıldı? O Gazete komünistmiş dediler. Halbuki değildi. 22 sayısında, komünizme ait bir kelime bulanların alnı karışlanır. Bu iftirayı, komünizmin ne olduğunu bilmeyenlerle, bildikleri halde işlerine gelmeyenler yaptı. O gazete, ferdin ve milletin istismarına mani olmak, insanların hak ettikleri ve layık oldukları, kadar kazanmaları, sefalerten kurtulmaları, bir kelime ile demokrasiye kavuşmaları için kendi vadisinde, mütevazi şekilde vazifesini yapmakta idi.

    Türk mizah edebiyatında, günlük gazetelere kadar takip ve taklit edilen bir yeni devir, çığır açmıştı. Ya ... işte böyle efendim,

    Neler geldi o gazetenin başına."





    MARKOPAŞA TAKLİTÇİLİGİ TIRMANIYOR

    25 Mayıs 1947 tarihinde çıkan taklitçi Lalapaşa gazetesinin sahibi Hamiyet Yılmaz, yazı işleri müdürü Abdülkadir Gürol'dur. Gazete Osmanbey Matbaasında basılmış. Markopaşa'nın biçem ve şeklini taklit etmiş. Markopaşa ile ilgili iki de yazı yayımlanmış. İlki bir şiir ve "Merhum Markopaşa'nın Mezarını Lalapaşa'nın Ziyareti" başlığını taşıyor:


    Dediler ki ıssız kalan idarehanende

    Kırmızı mühürler varmış görrneye geldim

    O kızıl alevin narına sen de

    Ne için kelle-i kübrayı verdin?



    Dediler ki sana emel bağlayan

    Kapına yanılıp bir dem uğrayan

    Pek berbat olurmuş ben de bir zaman

    Gitmeyin diyerek nasihat verdim.



    Şimdi ne gelen var çemenzarına

    Ne de uğrayan var cümlegahına

    Haftanın ilk günü ben mezarına

    Çelenk takdimine bir karar verdim.



    Ey Lala haddini bilerek söyle

    Hevese kapılıp fırlatma öyle

    Benim işim yoktur fesada böyle

    Hakikat bağının gülünü derdim.

    K. Alaloğlu



    İlgili ikinci yazı da üçüncü sayfada çıkmış. Bu yazı Markopaşa'nın son (22.) sayısında çıkan bir yazıya yanıt olarak yazılmış. "Markopaşa'nın Borç Almanın da Şerefi Olur mu imiş Yazısına Karşı Soruyoruz" başlığını taşıyor: Borç almanın da şerefi yok mudur? Borç almak fena ve mayup [ayıplı] değildir. Gerçi makbul ve muteber değilse de ... Fakat ödünç almakla, kendini satmak ayrılırsa. Ahmet Emin Yalman bu yardımı memlekete soktu ise tebrike şayan bir iş yapmıştır. Zira dost bir millerin dostça yardımı

    hiçbir zaman düşüklük sayılmaz. Böyle bir vaziyette meşhur atalar sözünü unutmamak lazım gelir: "Borç yiyen kesesinden yer." Borç alıyorsak, ödemek üzere alıyoruz, iane [yardım parası], lütuf veya ihsan [bağış] babından [olarak] değil. Bu işi başarmak da iyi ve lakin yabancı amaçlara hizmet, bu bakımdan para almak büsbütün başka ve hiç de iyi olmayan bir mahiyet atfediyor ki Paşadan [Markopaşa'dan] soruyoruz: Böyle bir şey biliyorsa neden açıklamıyor; her kelimesinin aradan yok

    olmuş harfleri bunu yazmaya yetmiyor mu yoksa kendilerini oy dilim diye vasıflandırdığı Markopaşa cenapları dilini mi yuttu. İkisinden birini soruyoruz?



    Sorunun yanıtını Sabahattin Ali, Malum Paşa'nın I. sayısında veriyor. Ancak kimlerin "yabancı amaçlara hizmet ettiği" yıllar sonra bugün ayna gibi ortada. Ne var ki (Markopaşa diliyle) o zaman dilimizi döndürürken artık boynumuzu bile döndüremiyoruz. Bir döndürebilsek ve o boynun üstünde taşıdığımız kafalarımız bir "tam bağımsız" düşünebilse . . . Düşünebilse de hele bir döndürebilsek . ..



    Merhumpaşa · 26 Mayıs 1947 · Sayı: 1

    Markopaşa'nın kapanan I. döneminden sonra aynı kalemlerin yönetiminde başka adlarla gazeteler çıkacaktır. Bu gazeteler " Markopaşa soyundan gazeteler" olarak nitelenmektedir. Bu soydan

    ilk gazete Merhumpaşa olmuştur. Markopaşa'nın kapanlma olasılığı göz önüne alınarak yeni bir gazete hazırlığının olduğu, Merhumpaşa'nın hemen bir hafta sonra çıkışından anlaşılıyor. Birinci sayısı 216.05.1947'de çıkan Merhumpaşa'nın sahibi de Sabahattin Ali. Yazı işleri yönetmenliğini de Sabahattin Ali üstlenmiş. Adresi, Markopaşa'nın adresi: Ankara Cd., Çinili Han, No: 13. Dizgi ve

    baskı yerleri de aynı.



    Birinci sayfada "Okuyucularımıza" başlıklı bir açıklama var: Biz bu gazeteyi millet sırtında kene gibi yaşayan aylakçılar için çıkarmıyoruz. Biz bu gazeteyi ömürlerini çenelerinde toplamış zevzekler

    için çıkarmıyoruz. Hayır, biz bu gazeteyi alnının teriyle topraktan, makineden, kağıttan, kalemden ekmek çıkarmaya çabalayan namuslu vatandaşlar için çıkarıyoruz. Bunun için, şu bunak hakkımızda şöyle demiş, bu sersem bize şöyle sövmüş, şu edepsiz bizi şöyle kötülemiş, bunlara kulak astığımız yok.

    Ey, gazetemizi okuyan ve sayısı yüz binleri çoktan aşan temiz, namuslu, mert millet! Hakkımızda verilecek en isabetli hüküm senin kanaatindir. Yalnız sana güveniyor, yalnız sana dayanıyoruz. Yüzümüzü kara çıkarmayacağından eminiz. Sen de şuna emin ol ki, biz de senin yüzünü kara çıkarmayacağız.

    MERHUM PAŞA





    Başyazısında Sabahattin Ali gençlere seslenirken Markopaşa'nın başına gelenlerden yola çıkmış:

    GENÇ ARKADAŞ: Yurdunu, milletini dünyada her şeyin üstünde tut. Bütün varlığını, bu toprakları şenlendirmek, bu topraklar üstünde yaşayan insanların yüzünü güldürmek yolunda harca. ( . .. ) Yurduna açık veya gizli yollardan girmek ve yerleşmek isteyen yabancılara yüz verme. Seni sömürmek ve köle etmek isteyen böyle düşmanlara karşı kafanla, kaleminle, gerekirse kanınla mücadele et. Bu millete dayanmadıkları için, her halde yabancı bir devlete dayanmak lazım olduğuna seni inandırmak isteyenlerin sözüne kanma. Müdafaa edilecek fikirleri olmadığı için her türlü fikre düşmanlık edenleri ve etraflarına sadece kabiliyetsiz, cahil sürüler toplamak isteyenleri arana sokma. Seni maceralara sürüklemek isteyen gafillere yüz verme. Bu milletin bin bir yarasına merhem olmayı bir yana bırakıp dipsiz maceralar peşinde, yabancı ülkeler zapt etmek hülyaları ile halkı kırdırmak, bu arada külahı kapmak isteyen vicdansızların parlak sözlerine kulak asma. Çünkü sen, büyüklük delisi zevzeklerin, Hitler kahküllü kaçıkların oyuncağı olamayacak kadar ağır başlısın! Ve hele her şeyin başında, seni aldatarak alçakça işlere oyuncak etmek isteyen düşmanınla, sana hakikati söyleyen dostunu birbirinden

    ayırmasını bil! Bunu senin zekandan ve namusundan bekleriz.



    Birinci sayfadan verilen bir başka yazı "Tutunuyorlar" başlıklı. Yazıda, dönemin siyasileri yergi masasına yatırılmış: Aşağıdaki gizli toplantı zaptı, Ankara Ekspresi Kızıltopraktan geçerken, yataklı vagonun penceresinden buruşturulup atılmıştır. Sahibinin aslını idarehanemizden alması rica olunur:



    Recep Peker ısrar ediyordu:

    - Batmayız, katiyen batmayız!

    Muhittin Baha Pars:

    - Farzı muhal batacak olursak . . . dedi.

    Başbakan yine ısrarla:

    - Batmayız, diyorum size. Batsak bile, tutunacak bir yer buluruz.

    Hamdullah Suphi:

    - Hacılara, hocalara tutunuruz.

    Başbakan:

    - Olmaz! Dedi.

    - Öyle ise minarelere tutunuruz.

    İsmail Hakkı Baltacıoğlu atıldı:

    - Bana tutunun, dedi. Ne güne duruyorum?

    Hazirun hep bir ağızdan:

    - Sen evvela kendini tut! diye bağırdı.

    Necmettin Sadak:

    - Sosyalistlere tutunalım! dedi.

    Hemen İçişleri Bakanı cevap verdi:

    - Tutmasını bilemeyiz, işi yüzümüze gözümüze bulaştırırız.

    Reşat Şemsettin Sirer:

    - Osmanlı büyüklerine de tutunsak, mesela Deli İbrahim'e, Abdülhamid'e ...

    Bu buluş Hüseyin Cahit'in pek hoşuna gitti:

    - Ben demez miyim size Reşat Sirer istidatlı, kabiliyetli bir politikacıdır diye? Ama İngilizlere, Amerikalılara da tutunalım.

    Başbakan hemen atıldı: ·

    - Onlara sımsıkı tutunuyoruz zaten!

    - Faşistlere tutunmalıyız.

    Fatih Rıfkı cevap verdi:

    - Modası geçti onların. Ama yine el altında bulunsun. Sakla samanı, gelir zamanı. Bu gizli toplantıyı fare deliğinden rakip eden Merhum Paşa

    yerinden bağırdı:

    - Millere tutunmayı unuttunuz, Millete!

    - Milletin eler tutar yeri kaldı mı ki?

    Merhum Paşa cevap verdi:

    - Kuyruğuna tutunalım, kuyruğuna . . .

    Bütün toplantı erkanı kuyruğu tutacak oldular, lakin kuyruk koptu, ellerinde kupkuru kemik parçaları kaldı.



    Bu yazı yüzünden Sabahattin Ali hakkında yeni bir dava açıldı. Üçüncü sayfadaki "Anglo-Arnerikan-Türkiş Limited Ortaklığı Mukavelenamesi" başlıklı yazıya da bakmakta yarar var:



    1 - Ortaklığımızın adı: Anglo-Amerikan-Türkiş Limited ortaklığıdır, merkezi İstanbul'dur.

    2.- Ortaklığı, aşağıda adları yazılı sermayedarlar kurmuştur:

    Rockfeller Jr., Petrol kralı, Amerikalı, Florida.

    Hearst, Gazete kralı, Amerikalı, New York.

    Parkins, Eski Times başyazarı, İngiliz, Londra.

    A. Kapar, Müteahhit, gizli sermayedar, Türlü dalevereler mucidi, Türk, Monako.

    Mr. Ahmet Emin Yalman. "Vatan" satıcısı ve başyazarı, gönüllü Amerikan, İstanbul.

    3.- Ortaklığın faaliyet sahası: Türkiye'nin altını üstüne getirmek; üstüne gökdelen binalar, fabrikalar, altına da kazıklar oturtmak. Türkiye'den elde edilecek petrol, kömür, demir, pamuk, ilh . . . gibi madenleri Amerikaya sevk etmek, Türk köylüsünün ayağındaki tek donu da verinceye kadar yükseltmek ve boğaz açlığına çalıştırmak, bütün bu işlere Türk milletinin tahammülü tükeninceye kadar devam etmek.

    4.- Ortaklık işletme um um müdürünün başında idare kurulunun kılıcı daima asılı durur.

    5.- Türkiye'nin sömürülmesinden elde edilecek servetin hangi eğlence yerlerinde harcanacağını idare kurulu tayin eder. Bu masraftan geri kalan paralar da Amerika'daki bankalardan birine yatırılır.

    6.- İdare kurulu, ortaklık müesseselerinin teftişi işini zengin tahsisatla eski İngiliz Başbakanı Çörçile emanet etmiştir.

    7.- Bu mukavelenin geri kalan maddelerini de okuyucularımız tamamlasınlar.



    Merhumpaşa'nın ikinci sayfasındaki " Mahkeme Koridorlarında" köşe başlığı ile verilen "Hasan Ali-Kenan Döner Komedisi" adını taşıyan yazı, daha birinci sayısında Merhumpaşa'nın başına iş açtıracaktır: Hasan Ali-Kenan Döner komedisinin dünkü temsilinde Hitler'in acemi çırakları gülünçlü nutuklarına devam ermişlerdir. Nihal Atsız gezici kumpanyasını seyre gelenler salonu tıka basa

    doldurmuşlardı. Evvela Kenan Döner kantoya çıktı: "Oğlan döne, kız döne. Geldim ben döne döne" şarkısını döne döne söylerken, evvela gözü döndü, sonra başı döndü, nihayet nevri dönüp, ihtiyar dansör, kumpanya aktörlerinin alkışları arasında yere yuvarlandı. İkinci perdede yine Kenan Döner çıktı. Göbek boşluğuna Nihal Atsız yerleşmiş bulunuyordu. İhtiyar Döner ağzını açar açmaz

    ağzından Atsız Nihal'in kafası fırlamış ve "Hayl Hitler!" diye üç defa horladıktan sonra; Hasan Ali'nin Milli Eğitim Bakanlığında Stalin'e, Molotof'a iş verdiğine dair tiradına başlamıştır. Nutkun sonunda "Hasan Ali bir komünisttir" demiş, sebebi sorulunca:

    - Çünkü faşist değildir, diye cevap vermiştir.

    Bundan sonra Arnavut oğlu Arnavut olup, kendisi Türk oğlu Türk, büyük ırkçı ve Türkçü İsmet Rasin de Hasan Ali'nin komünistliğine şahitlik ermiş ve ispat için de, halis kan soyunun, yarım kan ırkının üstüne yemin billah edince akar sular durmuştur. Tanık, sanık ve diğer faşist artıklarının numaraları başka güne kalmıştır.



    Son sayfada yayımlanan "Tahmil ve Tahliye" başlıklı yazı ise gösterilere neden olacaktır: Recep Peker ve Sadi Irmak'ın seyahatleri esnasında halkın sırtına tahmil ve tahliyeleri, Celal Bayar ve ortaklarının halkın omuzuna yüklenmesi, Falih Rıfkı ve Kumpanyasının halkın başına çıkması ve inmesi işleri eksiltmeye çıkarılmıştır. Şartname parasız olarak Halk Partisi indirme bindirme bürosundan alınabilir.



    Bu yazı yüzünden Adana'da gösteri düzenlenir. Gösteri, CHP'li Çalışma Bakanı Sadi lrmak'ın katılımı ile kurulan Adana İplik ve Dokuma İşçileri Sendikası tarafından yapılır. Bu protesto mitingi, sendikanın ilk genel kurulundan birkaç gün sonra yapılmıştır. Ulus gazetesi "Çukurova İşçileri Merhumpaşa'yı Takbih Ettiler" başlığıyla haberi verir:



    "... "Tahmil ve Tahliye" başlıklı yazı, Çukurova işçisi üzerinde çok fena tesir yapmış, bunun üzerine dün bayiler önünde toplanan yüzlerce işçi Merhumpaşa Gazetelerini satanlardan toplayarak ayaklar altında çiğneyip parçalamışlardır. Bu arada belediye önünde toplanan büyük bir işçi kütlesi «kahrolsun komünistler, kahrolsun komünizm" diye bağırmışlardır. Daha sonra işçiler büyük bir intizam dahilinde Kuruköprü'ye kadar yürümüşler, bir taraftan ellerindeki Merhumpaşa sayılarını parçalamaya devam etmişler, diğer taraftan da zehirli fikirleri takbih eden [kınayan] nümayişlerde [gösterilerde] bulunmuşlardır. Çukurova işçisinin asil heyecanını. millet ve memleket severliğini belirten bu gösteri hadisesiz [olaysız) sona ermiştir. [Ulus, 30.05.1947]





    BASKlLAR... SlKlNTlLAR ...

    Merhumpaşa'nın çıkışının ikinci günü (28 Mayıs 1947) Sabahattin Ali içeri alındı. Sabahattin Ali için Markopaşa'nın 16 Aralık 1946 tarihli sayısında çıkan 'Topunuzun Köküne Kibrit Suyu" başlıklı yazıyla

    Cemil Sait Barlas'a, 10 Mart 1947 tarihli sayısında çıkan "Biliyor musunuz" başlıklı yazıyla Falih Rıfkı Atay'a hakaretten dava açılmıştı. Şimdi de Merhumpaşa'nın birinci sayısında çıkan "Genç Arkadaş" başlıklı yazıyla Nihal Atsız'a, "Hasan Ali-Kenan Döner Komedisi" başlıklı yazıyla da İsmet Rasin Tümtürk'e "neşren hakaret''ten dava açıldı. Gerçi Gazetenin "sahibi ve mesul müdürü" Sabahattin Ali'ydi ama "Genç Arkadaş" başlıklı olanı sayılmazsa söz konusu imzasız yazılar onun değil. Aziz Nesin'in, Şerif Hulusi'nin, Rıfa Ilgaz'ındı. İki kişinin birden başı yanmasın diye sorumluluğu o

    yüklenmiş, arkadaşlarından hiçbirinin adını savcıya vermemişti. Davalardan Cemil Sait Barlas ile ilgili olanı İstanbul 2. Asliye Ceza, Mahkemesinin 10.03.1947 gün, 47/66 esas ve 47/130 karar sayılı kararıyla Sabahattin Ali' nin dört aya hüküm giymesiyle sonuçlanmıştı. Nihal Atsız ve İsmet Rasin Tümtürk'le ilgili olanı ise İstanbul 6. Asliye Ceza Mahkemesinde görüldü. S. Ali, Ceza Kanununun 482. maddesi gereğince hakaret suçundan yargılandı. Davacı İsmet Rasin Tümtürk, gazetede kendisi için "Hitler'in acemi şakirdi (çırağı) ve Arnavutoğlu Arnavut" yazıldığı için tahkir edilmiş (aşağılanmış) olduğunu ileri sürdü ve bin lira tazminat istedi. Sabahattin

    Ali de savunmasında " İsmet Rasin'in, Cenap Şahabettin'in oğlu olduğunu, Cenap Şahabettin'in ise Hayat Ansiklopedisi'nde çıkan tarihçesine göre Arnavut olduğu anlaşılmaktadır" diyerek kendini savundu. Sabahattin Ali ayrıca "İsmet Rasin mültecidir. Hitler, ırkçılığın en büyük ustası olduğu için kendisine bu bakımdan Hitler'in çırağı dedik" ( Tanin, 19.06.1947)



    Mahkemenin 25.06.1947 gün ve 47/265 esas sayılı hükmüyle Sabahattin Ali üç ay hapis cezasına çarptırıldı. Her iki hüküm de Sabahattin Ali'nin avukatları Mehmet Ali Cirncoz ve Mülhime Gökbudak tarafından temyiz edildi. Bunlardan Cemil Sait Barlas ile ilgili olanı kesinleşti. Sabahattin Ali bir süre poliste alıkonuldu. İlkin Sultanahmet, ardından Paşakapısı Cezaevine kondu .Haziran ayının ilk haftasında bir başka duruşmada da Mustaf Uykusuz mahkemeye çıktı. "Dediğin" başlıklı şiirden dolayı 7.Asliye Ceza Mahkemesinde devam eden davanın duruşmasında M. Uykusuz " . . . bu şiiri taşradan okuyucunun gönderdiğini, Aziz Nesin tarafından tadilat yapılarak [düzeltilerek] neşredildiğini" belirtti ve tanıklarının dinlenmesini istedi. Tanık olarak mürettip (dizgici) İlhan Hemşehri, Şerif Hulusi, Kemal Yavaşkan, Aziz Nesin ve Haluk Yetiş çağrıldı. Tanıkların hepsi de şiirin bir okuyucu tarafından gönderildiğini fakat kimin yazdığım bilmediklerini, müsveddenin de kaybolduğunu "belirttiler ( Vatan , 05.06.1947)





    Aziz Nesin, gazetenin koleksiyonu kendisine gösterilecek olursa okuyucuya verilen cevabın izleyen sayılarda bulunabileceğini ekledi ( Tanin, 5.6.1947). 19.06. 1947 tarihindeki duruşmada Aziz Nesin,

    şiiri yazanın Gümülcineli Hüsnü Yusuf adlı okuyucu olduğunu söyledi. Savcılık ise aksi yönde görüş bildirdi. "Bu yazıların tarzı ifadeleri okuyucu mektubu olmayıp bunların Markopaşacıların kaleminden çıknğını ihsas ediyor [anıştırıyor]" (Vatan, 20.6. 1947) iddiasında bulundu. Mahkeme,16.07. 1947 günkü kararın da, şiiri yazanın karardan önce bildirilmesini cezayı azaltıcı neden olarak gördü ve M. Uykusuz'un altı aylık cezasını üç aya indirdi. Markopaşa gazetesinin de karar tarihinden başlayarak üç ay süre ile kapatılmasına karar verildi (17.07.1947 tarihli Tanin, Vatan ve Akşam) . Karar temyiz edildi. Temyiz bozulmuş olacak ki 24 Eylül 1947 tarihinde yapılan duruşmada Uykusuz için yeniden tutuklanma kararı alındı (25.09.1947 tarihli Akşam ve Tanin). 06.10.1947 günü yapılan duruşmada, savcının isteği ve mahkeme heyetinin verdiği kararla salon boşaltılarak gizli oturuma geçildi. "İki saat süren gizli oturumun neticesinde mahkeme heyeti, açık bir duruşmada kararı vermiş ve yazıda suç teşkil edecek bir mahiyet görülmediğinden, sanık Mustafa Uykusuz'un oybirliği ile beraatine karar vermiştir" (07.10.1947 tarihli Cumhuriyet, Tasvir, Akşam) . Bu kararla Markopaşa gazetesi de beraat etmiş oldu. Haber, Markopaşa'nın beraatinden sonra çıkan 10.10.1947 tarihli 23. sayısında ilk duruşmada beraat etmiş gibi verilmektedir:



    "...6 Ekim I 947 pazareesi günü bakılan bu davanın daha ilk celsesinde Birinci Ağır Ceza Mahkemesi hükümerin manevi şahsiyerini tahkir ettiği iddia edilen bu şiirde hiçbir suç unsuru görmemiş, müdafiimizin haklı ve yerinde müdafaasını dinledikren

    sonra beraarımıza karar vermiştir.

    Tüm olanlar ile gazetenin toplatılması, yasaklanması ve baskı

    zorlukları üst üste gelmişti. Olayları, Haluk Yetiş'den dinleyelim :

    114

    Toplama kararları yakamızı bırakmıyordu. O zamana göre

    elimizde biraz para birikmişti. Bu para ile bir makine getirmeye

    karar verdik. "Kendimize ait bir makine olsun. Hiçbir uğraşıya

    engel olunmasın" istiyorduk .

    . .. Savaşran yeni çıkıldığı için kullanılmış makinaları getirme

    olanağı vardı. Selanik Bankası'ndan akreditif açrırdık. Hesap

    bankada benim adıma açıldı. Akreditif de benim adıma oldu.

    Hepsini yaurdık ve makinanın gelmesini bekledik: Makinayı

    beklerken mahkemeler çoğaldı ve Sabahartin Ali bir ara hapse

    girdi. Aziz Nesin tutuklandı. ( . . .) Gerek Paşakapısı Cezaevine,

    gerekse Harbiye'ye gidişierirnde hem ziyaret yapıyor hem de gizli

    olarak bir miktar yazı da alıp getiriyordum . . .

    ( ... ) İşte bu koşullar içinde bazı hafta Markopaşa'yı çıkaramadığımiz

    da oluyordu. Zaman zaman kapatılıyordu . . Onun

    yerine bu kez "Merhum Paşa" diye çıkarıyorduk. Sabahattin Ali

    hapiste olduğu için "sahip" değiştirdik. Bir ara Mustafa Uykusuz

    da içeri girdi ...
  • 207 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    İncelemem kitabın içerisindeki ruh haline aittir ve spoiler içeirir.

    Burası dahil bir çok forumda okuyucuların Ahmet Arif'in nasıl tutku ile aşık olduğuna ve bu aşkını nasıl muhteşem betimlemeler ve şiirler ile sevdiğine aktardığına dair alıntılar yorumlar okudum. Açıkçası ben de bu kitabı büyük bir aşk ve aşkın emsalsiz anlatımının tadını almak için elime aldım. Ancak tekrar tekrar okudukça bu büyük tutkulu aşk ve aşkın yazıya dökülüşü kadar, Ahmet Arif'in içine düştüğü karmaşa, aşkındaki karşılıksızlık, bu karşılıksızlık karşısında yaşadığı büyük acı, öfkesi, inadı, gelgitleri, bunalımı, kendine biçtiği olumsuz yakıştırmaları, gururu, gururuna karşı aşkına tutunuşu beni benden etti.

    Kitabın içeriğine dair yeterince inceleme mevcut. O dönemin yazarları siyasi ortamı, yayın evlerinin durumu vs, bir çok konuda yazılar tespitler bulak mümkün. Bunları tekrar etmek gereksiz diye düşünüyorum. Kitaba dair bir ayrıntı dikkatimi çekti, Kitap başındaki kronoloji ile mektuplardaki kronolojide bazı uyuşmayan noktalar mevcut.

    Ayrıca Leyla Erbil ile Ahmet Arif'in bir araya gelip gelmedikleri aklıma takılmıştı, çok net olmasa da ikisinin başlangıçta bir araya geldiklerine dair mektupların bir kaç yerinde bilgi var. Ahmet Arif'in Leyla Erbil'e ne zaman hangi ortamda aşık olduğu tam net olmasa da mektuplarda var.

    Ahmet Arif'in mektuplarını tam anlamıyla anlayabilmek için Leyla Erbil'in cevaplarını da okumak gerektiği fikrine ben de katılıyorum ancak bir çok yerde hem Ahmet Arif'in yaptığı alıntılardan hem de verdiği cevaplardan Leyla Erbil'in ne yazdığında dair fikir edinmek mümkün, Ahmet Arif'in kızdığında özellikle verdiği cevaplardan Leyla Erbil'in ne dediği bazen çok net anlaşılıyor, bazen de Leyla Erbil ne dedi de Ahmet Arif bunu dedi ki demeden durulamuyor. Net bir şey var ki, Ahmet Arif ile Leyla Erbil duygusal anlamda çok başka yerlerdeler. Girişte Leyla Erbil "bende aşk yoktu, bendeki dostluktu" diyor, bunu okumak çok acı. Çünkü Ahmet Arif bu fikirle yıllarca mücadele ediyor, yer yer bunu red ediyor, yer yer umutlanıyor, yer yer hayaller kuruyor, gerçekliği kaybediyor, bazen öfkesinden kuduruyor, "sen beni hiç sevmedin" diye haykırıyor. Ahmet Arif'in doruklarda gezen aşk nağmelerine, tutkusuna karşı Leyla Erbil gerçekten sadece dost kalarak hiç bir şey hissetmeden cevap vermeye devam etmesi, eğer Leyla Erbil gerçekten sadece dost ise, insanda "neden buna devam edip adamı süründürdün be kadın" dedirtiyor. Belki Leyla Erbil başlarda bir şeyler hissetti ve devam edişi belki kde bundandı, belki o kadar ısrarı karşısında cevap vermemeyi çok acımasız buldu bilemiyorum.

    Bir çok yerde Ahmet Arif ısrarla cevap bekliyor ve onsuz hayatın anlamının olmadığını ve ölmek istediğini söylüyor. Leyla Erbil Ahmet Arif'e acıdığı ve onun kendine zarar vereceğinden korktuğu için geri dönmüş olabilir diye insan düşünmeden edemiyor. Ama böyle ise bu Ahmet Arif'e büyük haksızlık. Acıdığı ve kendine zarar verdiği için dönmüş olmasını Ahmet Arif'de fark ederek öfkesinden kuduruyor, çok ağır laflar ediyor. Bir kahve yüzünden ona "İT" bile diyebiliyor. Bunu okuyan Leyla Erbil nasıl geri dönebiliyor, sadece acımak ve dostluk bu geri dönüşe nasıl yetiyor insan anlayamıyor. Her ne olursa olsun Ahmet Arif sevdasından ya da sevdasına tutunmaktan geri durmuyor.

    Yaşayan bilir. Bazen çok seversin, öyle seversin ki gururunu bir tarafa bırakma anın gelir, Aşkta gurur yoktur denebilir ama bence görünüşte yoktur. İçte gururla sevdanın savaşı sürer gider, hele de duygularda, kişilik detaylarında, yaşta, yaşanmışlıklarda farklılık varsa içinizde gurur ile tutkunuz gırtlak gırtlağa bir birine girer. Kimi zaman gurur galip gelir ve arkanızı döner gidersiniz, kolayca "bitti, istemiyorum" dersiniz, sonrası artık ne getirirse. Aşkınız kazanırsa, herşeyi riske edip, tekrar tekrar, sabırla son nefesinize kadar, hayatınızı da riske ederek Ahmet Arif gibi sevdanızı haykırmaya devam edersiniz. Ahmet Arif uzun bir süre bu ikinciyi yaşamış gibi. Ama sonra oda pes etmiş ve haykırmayı bir tarafa bırakıp rutini yaşamaya dönmüş. Dönmüş ama şiir üretmesi de sona ermiş.

    Leyla Erbil'in bir çok an bıktığı, bunaldığı bariz belli oluyor. Bu bıkkınlığını Ahmet Arif'de anlıyor ve "seni bıktırdım biliyorum" diyor. Ama bir türlü bu karşılılıksızlığı kabullenemiyor. İnsanın "Bıktırdığını düşündüysen bir dur be Ahmet!" diyesi geliyor. Ama seven bilir nasıl durulabilir ki. Hele de uzaksan, kaybetme korkun doruklardaysa nasıl durulabilir ki? Hatta nasıl nefes alınabilir ki?

    Ahmet Arif bıktırdığını düşündüğü anlarda konuyu şiire, edebiyata, yayın evlerine ve o dönemin özellikle de Leyla Erbil'in yakın çevresindeki yazarlara kaydırarak iletişimde kalmaya devam etmek istiyor. Ama bu çok kısa sürüyor ve sevdasını pervasızca haykırmaktan geri duramıyor.

    Leyla Erbil konuyu nereden cinselliğe getiriyorsa Ahmet Arif cinsel organını kesip atabilmeyi bile teklif edecek kadar öfkeleniyor. Ama ne kadar öfkelenirse öfkelensin aklına beton döküp yine sevdasını kelimelere döküyor.

    Mektuplar içerisinde 31 Aralık 1956 tarihli mektup mektupların özeti bence. Çok güzel tespitler var.

    Leyla Erbil'in "Mektup Aşkları" kitabının bu kitaptan önce okunması gerekliliğine dair fikirler mevcut. Böyle de okunabilir. Ben tersten gideceğim.

    Daha yazacak o kadar şey var ki. Tüm mektupları tek tek analiz edesim var. Ama susmak lazım bu noktada, okumak lazım.

    Aşkın muhteşemliği ve bunu dile gelişi kadar Ahmet Arif'in ruh haline dikkat ederek ve Leyla Erbil'in ne demiş olabileceğine dair fikirler yürütülerek okunması temennilerimle iyi okumalar dilerim.
  • En güzel isimlerin sahibinin yüce ismiyle…

    ‘Şimdi mutlu musunuz?’ sorusunu soracağız, kızılboyalı palyaçolara, medeniyeti katleden çağdaş vahşilere… Nesillerin katliamını kendi elleriyle hazırlayan şakilere…

    Hayatın varlık amacından habersiz, ölüm ve sonrasına karşı duyarsız, dünyası için çalışan, ahireti için tembel nesiller yetiştirdiniz. Ey saptırıcılar! Ahiretini unutan maddeci nesilleriniz var artık, şimdi mutlu musunuz?

    Allah’ın insanlara gönderdiği peygamberlerin hayatlarından habersiz, sahte kahramanların hayatlarıyla avunan, peygamberlerin batıla karşı mücadelelerinden habersiz, sahte kahramanların mücadelelerini savunan bir nesil yetiştirdiniz. Ey sahte tarihin sahtekâr pazarlayıcıları! Sahtekâr bir nesliniz var artık, şimdi mutlu musunuz?

    Putları kıran atası İbrahim aleyhisselam gibi put kıran peygamberin ümmeti olduğunu söyleyen, ancak her köşeye putunu koyan, putçu bir nesil yetiştirdiniz. Ey çağdaş putperestler! Putlarıyla mutlu olan bir nesliniz var artık, şimdi mutlu musunuz?

    Açılmayı öğütlediniz. Örtünmeyi kötülediniz. Allah’ın emirlerini hafife alıp, ‘bu örtünmede neymiş?’  dediniz. Her yana çıplaklığın yayılması için çaba sarf ettiniz, sonunda çırılçıplak bir nesil yetiştirdiniz. Ey fuhşun davetçileri! Zinakâr nesilleriniz var artık, şimdi mutlu musunuz?

    Uçkuru peşinde koşan, hiçbir ahlaki değeri tanımayan, ‘her şey yapılabiliyorsa mubahtır!’ sayan, karısını, kızını başkalarından sakınmayan,  açılmış haliyle koluna takıp milyonlara teşhir edip hiçbir rahatsızlık duymayan, kıskançlık duyguları alınmış nesiller yetiştirdiniz. Ey ahlaksızlar! Kendiniz gibi şehvetperest nesilleriniz var artık, şimdi mutlu musunuz?

    Artık sokaklar rezillikten geçilmiyor. Rezilliği hayat yapanlar gayri Müslim’ce yaşıyor, sorsan Müslümanlıktan da dem vuruyor. Gayri Müslim’ce inanan, onlar gibi yaşayan bir nesil yetiştirdiniz. Ey perişan neslin planlayıcıları! Planlarınıza ulaştınız, perişan nesilleriniz var artık, şimdi mutlu musunuz?

    Ey içkiyi çağdaşlık olarak görenler! İçki kötülüğün anası şeytan işi pisliklerden bir pisliktir. O, bireyi, aileyi ve toplumu ifsad eder. Ancak siz onu serbest bırakarak, isyanda yarıştınız. İçki konusunda Efendimiz aleyhisselam’ın laneti varken, bu laneti umursamadınız. Çağdaş bir hayatın onsuz olamayacağını yaydınız. Onunla başlayıp onunla devam eden yemekler, davetler verdiniz. Ey içkinin sunucuları! Ayyaş nesilleriniz var artık, şimdi mutlu musunuz?

    Eğitim, öğretim dediniz… Cahiliye değerlerinden başka neyi öğrettiniz? Cahiliye eğitimden geçirdiniz nesillere şirki inanışlar ve ahlaksız bir yaşantıdan başka ne verdiniz? Besmelesiz kitaplarınızla, besmelesiz öğretmenlerinizle, İslam’a muhalif müfredat ve törenlerinizle, İslamsız nesiller yetiştirdiniz. Ey İslam düşmanları! İslam’ı bilmeyen ve önemsemeyen nesilleriniz var artık, şimdi mutlu musunuz?

    Ticarete kandırmaca olarak bakan, aldatmayı meziyet sayan, beyaz-siyah diye yalanlarla yaşayan, yalancı, dolandırıcı bir nesil yetiştirdiniz. Ey kezzablar! Yalanı-dolanı hayatının her alanına taşıyan nesilleriniz var artık,  şimdi mutlu musunuz?

    Popla yatan, cazla kalkan, Kur’an ayetlerinin cahili, şarkıların bilgini, şarkıcıların hayatlarını takip eden, Allah’ın peygamberinin hayatından hiçbir şeyi bilmeyen, şarkıcı-türkücü bir nesil inşa ettiniz. Ey şeytanın çalgısını sunanlar! Haramzade nesilleriniz var artık, şimdi mutlu musunuz?

    Meşin yuvarlağın peşinde yuvarlanan, ‘kulüp, takım, lig, maç, gol’ diye diye ömrünü tüketen, takımı adına dost olup, takımı adına düşman kesilen, top kafalı nesiller yetiştirdiniz. Ey insanları boş ve batılla meşgul edip bunlardan gelir elde edenler! Boş şeyler, batıl işler peşinde hayatını bitiren boş nesilleriniz var artık, şimdi mutlu musunuz?

    Faizi normal gören, faiz çöplüğünden beslenen, ‘devlet izin verdiyse alınabilir de verilebilir de(!)’ diyen, resmi-gayri resmi tefecilik yapan, bir nesli yetiştirdiniz. Ey faizle beslenenler! Faizi helal gören tefeci bir nesliniz var artık, şimdi mutlu musunuz?

    Namaz kılmasını bilmeyen, bilmediği gibi öğrenmek gibi bir düşüncesi de olmayan, ancak bilgisayar oyunlarını hileleriyle bilen, oruç tutması işine gelmeyip bütün gün kahve-kafe köşelerinde pinekleyen, kumarı eğlence görüp ‘ver bir piyango’ diyen, harama duyarsız, gelenin nereden geldiğini önemsemeyen, haramdan kazanan, harama harcayan nesiller yetiştirdiniz. Ey nesillerle kumar oynayanlar! Hayatı oyun ve eğlence sayan ‘milli kumarbaz’(!) bir nesliniz var artık, şimdi mutlu musunuz?

    Bayram Müslümanı(!), Cuma Müslümanı(!), Kadir gecesi Müslümanı(!) gibi Müslümanlar(!) ürettiniz. Hayatında namazsız, oruçsuz, zekâtsız, hacsız olup belirli günlerde yaptıklarıyla ‘ak-pak’ olacağını sanan tipler türettiniz. Dilleriyle ‘dinimiz İslam’ diyen, her halleriyle İslam’a muhalefet eden nesiller yetiştirdiniz. Ey İslam’ın gerçeklerini gizlettirerek onu belirli günlerde yapılan ibadetler olarak sunanlar! İslam’a inandığını söyleyip İslamsız, imanlı olduklarını söyleyip imansız nesilleriniz var artık, şimdi mutlu musunuz? [“ŞİMDİ MUTLU MUSUNUZ?” Sorusunun muhatapları arasında -dün ve bu gün- dünyanın her bir köşesinde tüm bu çirkin işlerden sorumlu olup, bu çirkinlikleri topluma sunanlar, -kaldırmak yerine- bunları yasalarla koruyanlar, bu çirkinlikleri yasallaştıranları destekleyenler de vardır.]

         …

    Elbette iman ehli insanların bu çirkinliklerden mutlu olması düşünülemez. Bunlardan mutlu olabilecek olanlar imanla, İslam’la hiçbir bağları olmayanlardır. Onlar, kendilerini hüsrana sürüklerlerken, -şeytan gibi- yalnız olmamaya çalışmaktadırlar.

    Ehli imana düşen görevde, tüm İslamsızlıklara ve İslamsızlara karşı gücü nispetince mücadeleyi sürdürmektir. Karınca misali de olsa safının haktan yana olduğunu ortaya koymaktır.

    Safını haktan yana ortaya koyanlara selâm olsun.
  • Dünyanın En Ölümcül Gribi: 1918 Salgını (DÜNYA YOK OLUYORDU)

    Büyük ihtimal her sene gelip geçen grip sezonuna alışmışsınız’dır. Bugünlerde yapılan aşılarla, ellerinizi yıkayarak ve hapşıran arkadaşlarınızdan uzak durarak grip olmaktan korunabilirsiniz.

    Bazı insanlar için grip tehlikeli olabilirken, çoğu insan için kışın sadece bir parçasıdır. Yüzyıl önce yani 1918’in başlangıcında normal grip sezonu tarihin en büyük ve en ölümcül salgınını başlattı. Bu salgın 50 ile 100 milyon arasında insan öldüren Global İnfuluenza virüsüdür. Bugün bu salgın, salgınların annesi olarak adlandırılır ve bilim adamları şuan İnfluenzayı neyin bu kadar güçlü ve ölümcül yaptığını bulduklarını düşünüyorlar. Salgın uzmanları hala bu katil gribin nereden köken aldığını bilmiyorlar. Bazıları bunun Çin’de başladığını bazıları ise Kansas’daki bir askeri üstten yayıldığını düşünüyorlar. Ama sonuç olarak savaş ve global ticaret rotaları yüzünden salgın bütün dünyaya yayıldı ve artık ”İspanyol gribi” olarak anılmaya başlandı.



    Salgın 1918 Eylül-Kasım aylarında zirve noktasına ulaşmış ve Türkiye dahil tüm dünya ülkelerini etkilemiştir. Hindistan’da 17 milyon kişi, yani ülke nüfusunun %5’i bu hastalıktan ölmüştür. ABD’de nüfusun yaklaşık %28’i hastalığa yakalanmış ve 500.000 ila 675.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Mustafa Kemal Atatürk de Samsun’a hareket etme hazırlıkları içerisindeyken bu hastalığa yakalanmış ve hastalığı Beşiktaş’taki evinde atlatmıştır. 1918’de bir çok ülke 1. dünya savaşını bitirmekle meşgul olduğundan dolayı influenza virüsü haberlerinin yayılmaması için ve halkın moralinin bozulmaması için bir çok ülke haberlerini aşırı şekilde sansürledi. Örnek vericek olursak halkın moralini bozabilecek herhangi bir ölümcül virüs veya hızlı yayılan parazit tarzı haberler medyadan uzakta tutuldu.Neredeyse tüm ülkeler bu virüs hakkındaki bilgileri saklı tutarak dünya basınına sızdırmadı. Ama 1. dünya savaşına katılmayan İspanyanın bu haberleri yayınlamamak için herhangi bir problemi yoktu. Bu yüzden insanlar bu virüsü ispanyol virüsü olarak adlandırdılar. Çünkü, bu virüs insanlara göre ispanya’dan köken almıştı. Sadece haberlere bağlı olmamak kaydıyla ve nereden başladığına bakılmaksızın bu virüs o kadar yıkıcıydı ki bazı insanlar onun biyolojik bir silah olduğuna inandı. Bazı tahminciler dünya nüfusunun bir bölü üçünün enfekte olduğunu ve insanların yüzde iki buçuğunun bu salgından dolayı öldüğünü tahmin etti. Genellikle bu ölen insanlar pnömoni gibi komplikasyonlardan dolayı öldü.Normal bir virüs genellikle vakaların yüzde 0.1’inden daha düşük bir ölüm oranına sahiptir. İnfluenza virüsünün 4 tane alt tipi vardır. Bunlar influenza a, influenza b, influenza c ve influenza d olarak gitmektedir. İnfluenza a; esas olarak salgına neden olan virüstür. Bu virüsler iki tane yüzey proteinine göre sınıflandırılır. Bunlar;18 tane çeşidi olan hemagglutinin ve 11 türü olan neuraminidase’dır. Bu sınıflandırmalar virüslere isim verir. Örnek olarak 1918’de olan H1N1 virüsü gibi. Ama her şeye rağmen aynı ismi taşıyan virüsler arasında bile varyasyonlar olabilir.



    Vücudunuzdaki immun sistem bütün proteinleri tanıyan ve sizi bir çok enfeksiyondan koruyan antikolar üretir. Vücudunuz çoğu zaman mutasyonlardan sizi koruyabilir. Fakat malesef influenza virüsü o kadar hızlı mutasyon geçirir ki vücudunuz her zaman onu tanıyamaz. Öyle ki 1918 gribi çok daha büyük bir mutasyon geçirdi ve bu mutasyon insanları bu virüse karşı hedef alınabilir hale getirdi. Bu büyük mutasyonlar çok farklı veya tamamen yeni yüzey proteini kombinasyonu içeren virüsler oluşturdu ve bu oluşan yeni kombinasyonlar insanların doğal bağışıklığını rahatça yenmek için yeterliydi. İşte bu tür mutasyonlar grip salgınlarına neden olan temel faktörlerdir. Virüsler tamamen değişmelerine rağmen, bilim adamları insanların ilk karşılaştığı virüsün hayatları boyunca diğer karşılacakları virüslerle savaşma şekillerinde etkisi olduğunu düşünüyor.Sizin immun sisteminiz karşılaştığınız ilk influenza enfeksiyonunu hatırlar ve daha sonra vücudunuza gelen enfeksiyonlara aynı antikorlar ile karşılık verir. Yani çocukken bir H3 tipi virüs kaparsanız hayatınızın devamında protein mutasyonlarına uğramış olsa bile diğer H3 virüslerine karşı kendinizi daha iyi korursunuz. Ama büyük ihtimal H1 tipi virüslere karşı aynı şekilde etkili olamayabilirsiniz. İşte bu durum aynen yüzyıl önce olan olaydır. 20 ila 40 yaş arasındaki insanlar en az etkilenenler olmalarına rağmen bu sebeplerden dolayı en çok ölen insalar olmuştur. 20 ila 40 yaş arasındaki insanlar gençken ”Rus virüsu” denen H3N8 tipi influenza en baskın olan türdü.Sonra 1900lerde H1 tipi baskın oldu. 1918’den hemen sonra bir başka mutasyon geçirmiş olan H1N1 türü salgına sebep oldu ve genç yetişkinlerin adeta bağışıklık sistemini yokettti. Aynı zaman 40 yaşından daha yaşlı olan insanlar çocukluk yıllarında H1 tipi virüs ile karşılaştıklarından dolayı zaten H1 tipi vürüsün yeni mutasyonlarına karşı korunmaya sahiplerdi. Bunun da ötesinde çok güçlü immun sisteme sahip olan genç yetişkinler sempton göstermeye başladıktan hemen sonra kedilerine karşı işleyen güçlü immun sistemlerinden dolayı ölmeye başladılar. Bu hızlı ölümler hastanın dokularına çok yoğun zarar veren yani bir immun sistem cevabı olan sitokin artışından kaynaklıydı. İmmun sisteminiz ne kadar güçlüyse sitokin artışı o kadar fazla hasar oluşturur. Yani 1918 yılı genç bir insan olmak için güzel bir zaman değildi. Bir yandan bütün dünya ile savaşırken bir diğer yandan ise ölümcül bir salgın kendisini gösteriyordu.



    Araştırmacılar bir çok insanın ilk salgında enfeksiyonu geçirdiğini düşündüklerinden dolayı popilasyonun yeteri kadarının daha ileri kaosları önleyecek bağışıklığı kazandığını düşündü. Her şeye rağmen bugünlerde İspanyol virüsüyle ilgili endişelenmemize gerek yok. Günümüz virüslerinin çoğu 1918 yılından köken alan H1 virüsü’dür. İşte bu yüzden 1918 salgını diğer salgınların anası olarak adlandırılır. Bu sebepten dolayı bir çok insanın H1 bağışıklığı bulunmaktadır. Fakat eğer başka bir antijenik mutasyon gerçekleşirse bu bizim başımıza bir bela olabilir. Çünkü böyle bir durumun olma olasılığı yüksektir ve bir başka salgını beraberinde getirebilir. Bilim adamları bizi böyle bir olasılıktan korumak için Global bir aşı üzerinde çalışıyorlar. Yani bu şu anlama geliyor ki bir gün bizi bütün grip salgınlarından koruyan bir aşı üretilebilir. Böyle bir şey mümkün olsa bile umarım İspanyol virüsüne benzeyen başka bir virüs salgını bir kez daha gerçekleşmez.
  • Ölüler Konuşuyor! EVP Kayıtları

    Ölümden sonra yaşam var mı? insan oğlu asırlardır bu sorunun cevabını arıyor, deniyor ki bu gerçeği insan ancak kendi ölümünden sonra anlayabilecek, ama belki de bu kadar beklenmeyecek, çünkü modern bilim 20. Yy. başlarından beri bu konuyu ele almış durumda.

    Scientific American’ın 30 Ekim 1920 sayısında, Amerikan’ın en ünlü mucidi Thomas Edison’un şöyle söylediğini yazar: Eğer benliğimiz yaşasaydı, o zaman tam olarak mantıksal ve bilimsel bir varsayımda bulunabilirdik: anıları kaybetmemek, zihin gücü ve diğer yetilerimiz ve bilgilerimiz bu dünyada elde ettiğimiz. Bu nedenle, benlik, ölüm diye adlandırdığımız şeyden sonrada kalıcıysa, mantıklı bir sonuca varabiliriz. Bu dünyayı terk eden herkesin arkada bıraktıkları ile iletişim kurmak isteyeceklerini inanmaya meyilliyim ki. Öbür dünyadaki benliğimiz bunu arzulaması mümkündür. Eğer bu mantık doğru ise; o zaman, bir sonraki hayatta yasam sürerken benliğimizin yanında etkilenebilen veya hareket ettirilebilen veya ustalıkla idare edilebilecek kadar hassas bir cihaz geliştirebilirsek, böylesi bir cihaz yapılabildiğinde, bazı şeyleri kaydetmesi gerekir. İnsan Edison’un bazı emsalleri bu konuda ne yaptılar diye merak etmekten kendini alamıyor ve Edison’un kendisinin böyle bir cihazın yapımı için deneyler yaptığı spekülasyonlarına karşın, böyle bir tasarımı doğrulayan hiç bir kanıt günümüze ulaşmamıştır. Edison’un ruhlar dünyasını yaratılan yeni teknolojilerle birleştiren düşünceleri belki de bir dereceye kadar zamanın ilerisinde idi. Keza Edison’dan oldukça bağımsız olarak, Markoni ve Tesla’nın ruhlar dünyası ile bağlantı kurmak için teknoloji kullanma ile ciddi olarak ilgilendiklerini gösteren kanıt olmasına karşın EVP olarak bilinenin tamamiyle ortaya çıkışından önce onlarca sene geçecekti.

    Bununla beraber, dünyalı dinleyicilere ulasan, görünüşe göre katliamda oluşan seslerin ilginç örnekleri sonraki yıllarda da kaydedildi. 1930’larda Avrupa, II. dünya savaşının koşullarının yavaş yavaş oluşumuna tanık olurken, İsveç ve Norveç’li pilotlar radyo frekanslarında ilginç ve tanımlanamayan seslere tanık oldular. önce bunların parazitli Nazi telsiz konuşmaları olduğuna inanıldı, ama hiç bir şekilde bir kanıt bulunamadı, ve nereden geldiği bilinmeyen bu sesler 1934’de başladığı gibi birdenbire durdu, o tarihten sonra bunlar ekseriyetle unutuldu. John Butler, 1947’deki “Ruhlar Dünyasının Keşfi” kitabında ki bu 1930’larda da meydana gelmişti, bu kez 600 kişinin önünde gerçeklesen Londra’daki Wigmore Hall’daki ilginç olayı anlatır. Bir medyum sahnededir ve biraz uzağında salonun her yanındaki hoparlörlere bağlı bir mikrofon konulmuştur. Aniden, 40 veya 50 kadar olduğu tespit edilen sesler mikrofondan konuşmaya baslar. Mikrofonun yanında hiç kimse yoktu ve sistemi kuran, uzmanlıkları bu tur ses sistemleri olan iyi tanınmış bir firmanın elektrik mühendisleri olan iki teknik yetkili, sesleri duyunca bunların herhangi bir şekilde insan kaynaklı olamayacağını ve orjinalde bedenden ayrılmış olarak göründüğünü herkesin önünde açıkladı. Her ikisi de daha sonra, bu olaydaki deneyimlerinin bir sonucu olarak ruhbilimci olduklarını açıklayan Psychic News’te yayınlanan- bir bildiri imzaladılar. 1949’da, Manchester, İngiltere’de “Ruhlarla Elektronik İletişim Derneği” adı ile ve broşürlerinde belirttikleri “İnsanların Ruhsal Özgürleşmesi için Elektronik İletişim” amacı ile küçük bir grup oluşturuldu.Derneğin oluşumu Uluslararası Spritizma Federasyonunun 1948’deki Kongresinde ruhsal hisleri harekete geçirme gücüne sahip bir enerji alanı üreten elektrikli bir cihazı gösterime sunan Hollanda’lı Mr. N Zwaan’ın çalışmasından esinlenmiştir. Cihaz ‘Teledyne’ye geliştirilmesinden önce, başlangıçta ‘Süper ışın’, daha sonra ‘Zwaan ışını'(Binnington modeli) ve son olarak ‘Teledalga’ olarak adlandırıldı. Bu bilim kurgusal ses cihazları için, ölülerle doğrudan ses iletişimi formu da dahil olmak üzere olağanüstü sonuçlar alındığı iddia edildi. Fakat 1952 itibari ile, bu heyecan ve aktivite patlaması yavaş yavaş basit bir şekilde sona erdi.

    Bununla beraber, ayni yıl içinde, iki seçkin Romalı Katolik, biri Benedictine papazi Peder Pellegrino Maria Ernetti, diğeri saygın hekim Peder Agostina Gemelli, ses laboratuarında telli kayıt cihazı ile Gregorian ayin müziği kaydı üzerinde çalışırlarken aradıkları o olmadığı halde açıklanamayan sesler yakaladılar. Çalışma iyi gitmiyordu, ve hayal kırıklığı yasayan Gemelli ölmüş babasından yardım diledi. İlkel kayıt cihazındaki kaydedilen şeyi dinlediklerinde, rahibin ölmüş babasının onları son derece hayrete düşüren “Ben, her an seninleyim ve sana yardım ediyorum.” sözlerini duydular. Bu olayın haberi Papa Pius XII’a ulaştı ve o pederlerin endişe duymamalarına çünkü kaydettikleri sesin bilimsel bir gerçek olduğuna ve spritizmada hiç bir temeli olmadığına karar verdi. Yedi yıl sonra 1959’da, gerçek buluş gelir. Friedrich Jurgenson (Letonya’da doğan sanatçı ve belgesel film yapımcısı), gece İsveç, Mölnbo’daki evinin yakınındaki bir ağaçlıktan kuş sesi kaydeder. Bu kaydı tekrar çalarken, Norveççe konuşan ve kuşların gece alışkanlıklarını tartışan bir adam sesinin farkına varır. Konunun göz alıcı tesadüfüne rağmen, Jurgenson nasıl kayıt cihazının normal bir radyo kaydettiğini düşünür. Fakat birkaç hafta sonra, başka bir kadın sesi yakaladığında sarsılır. Ses Sorar: ‘Friedel, benim küçük Friedel’im, beni duyabiliyor musun ?’ Friedel, Jurgenson’un hayvanının ismidir ve annesinin sesini hemen fark eder. Annesi 4 sene önce ölmüştür. Şimdi öteki tarafla iletişim sağladığına ikna olmuştu, Jurgenson kaydetmeye devam ettiğinde, farklı dillerde konuşan, yüzlerce bedenden ayrılmış ruhların seslerini yakalar ki bunların içinde vefat eden bazı aile üyeleri ve arkadaşları da dahil olmak üzere ona cevaplarını göstermek için benlikleri ile Jurgenson’a gözükürler.

    Jurgenson 1964’de, bulgularını, Frieburg Üniversitesi, Parapsikolojik Araştırmalar Ünitesinin kurucularından Dr. Hans Bender olmak üzere, bir çok araştırmacının dikkatini çeken Kainattan sesler kitabını yayınladı. Dr. Bender ses fenomeni üzerinde çalışmasını sessiz bir ortamda boş kasetler ve normal kayıt cihazları kullanarak, fark edilebilir kelimeler konuşan seslerin kaydı alarak yapmaktaydı. Bu seslere ise hiçbir yerden gelen sesler adı verildi. Jurgenson’un deneylerinin gerçekliği onun haklı olduğunu ortaya çıkardı. Kimi bilim adamlarına göre bu olay insanlık için nükleer fizikten bile önemlidir denirken bazıları bunun açıklanamayan doğa üstü bir olay olabileceğini öne sürüyordu. 1965’de bir başka Letonyalı, tanınan psikolog ve Carl Jung bir zamanlar öğrencisi olan Dr Konstantin Raudi ve Jurgenson’un yaptıklarını duydu. Raudi ve uzun zamandır direk ses medyumluğuna ilgi duyuyordu ve, Jurgenson’la tanışıp ve onun EVP deneylerinin doğruluna ikna olduktan sonra, Almanya’da kendi araştırma projesini hazırladı. Başlangıçta, Raudi olağan bir kristal set kullandı, ama neticede Ganiometer isimli aracın tasarımında ona yardımcı olan fizikçilere ve elektronik mühendislerinin yardımını almaya gönüllü oldu. Bu aletin yardımıyla Raudi ve binlerce bedenden ayrılanların seslerini kayıt etti ve 1968’de araştırmalarını Almanca bir kitapta (Unhörbares wird hörbar) yayınladı, birkaç yıl sonra ise Breakthrough olarak çevirisi yapıldı. Breakthrough, Raudive’nin metodunu büyük bir başarıyla takip eden daha sonraki bir çok araştırmacı için teşvik unsuru oldu. 1974 denesinde ölen Raudive diğer EVP araştırmacıları ile öte dünyadan iletişim kurmaya çalışmaktaydı, Onun mesajları sadece kayıt cihazlarında değil aynı zaman video ve hatta bilgisayarlarda bile gözüküyordu. Birazdan Dr. Raudive’nin ruhsal seslerin kayıdı ile ilgili yaptığı deneyleri dinleyeceksiniz. Konuşulan metin ve ses yüksekliği orijinal metnin aynısıdır. Kolay anlaşılması için her ses birkaç defa tekrarlanmıştır. Verilen örnekler hitap edilen seslere ve alınan cevaplara göre gruplandırıldı. Arkasından da çeviri ve açıklanmalar yapıldı. ( Sesleri alttaki videomuzda dinleyebilirsiniz.)


    İlk ses deneyciye Dünya’da ki yaşamında ölümden sonra yaşama inanmadığını söyleyen Margerita Petrovski ye ait. Deneyci bayan Petrovski ye öldükten sonra öteki Dünya’da nasıl duygular taşıdığını soruyor. Petrovski den geldiği belirlenen ruhsal ses şöyle cevap veriyor. Bedenke İch Bean – Almanca Anlamı tasavvur et o benim. Tekrar bayan Petrovski nin sesi duyuluyor bu sefer eski patronu Dr. Zenta Marina’a sesleniyor. Zenta Deneyci Petrovski ye patronunun sesini duyup duymadığını soruyor. Ses cevap veriyor , Kostya ya Almanca Kostya evet Deneyleri yapan Dr. Konstantin Raudi ye çocukluğunda arkadaşları Kostya derlerdi. Ses bunu vurguladıktan sonra bu defa deneyciye soy adı ile hitap ediyor. Raudive Daha sonra litvanyaca ve Almanca karışık olarak şu sözler duyuluyor. Kostya tutik ma anlamı: kostya o kadar yakınsın ki Şimdi deneyci ünlü Rus şairi Vilademir Mayakovski’ye sesleniyor. Ses şöyle cevap veriyor. Mayakovski Deneyci şaire ruhsal ses olayının gerçekliliğini insanlara anlatmanın ne kadar zor olduğunu söylüyor. Alınan cevap şairin kişiliği ile uygun bir cevap, Konstantin Prüul Rusça anlamı: Konstantin onların suratına tükür. Deneyci eski hocası olan İspanyol düşünür Ortega İgaset ile konuşuyor ve ses şöyle diyor. Ortega Deneyci Ortega ya ruhsal ses olaylarını araştırmanın bir faydası olup olmadığını soruyor. Ses şu cevabı veriyor . Emprohas Muhas Kuastiones İspanyolca, anlamı: çok meseleyi çözeceksiniz. O sırada Litfanya ca konuşan bir ses çeşitli şekillerde yorumlanabilecek şu sesleri söylüyor. Örneğin ruhsal ses olaylarının araştırılması insanlığa yararlı olabilir. Bu araştırma süreci acı verici olsa bile. Tu laudes zadet zina Litvanyaca anlamı: siz insanları yakıyorsunuz.

    Sonra deneyci daha önce birlikte çalıştığı İsviçreli parapsikolog Göbartg Fray a hitap ediyor. Deneyci kuşkuları gidermesi için profesöre adını söylemesini istiyor. Ses cevap veriyor Fray Sonra ses İsveççe ve Almanca karışık olarak şöyle devam ediyor. Du so was, vis nih gloaben Anlamı: inanmak istemiyorsun. Bir başka kayıtta, deneyci insanların öldükten sonraki yaşama inanmadıklarından bahsediyor. Ses şu cevabı veriyor. Zo Zintzi Almanca anlamı: onlar böyledir. Deneyci Vita Simane’yi çağırıyor. Simane bu ses kayıtlarından kısa bir süre önce ölen deneycinin bir dostuydu. Şu cevabı alıyor Danke guttonmorning Almanca ve İngilizce anlamı: teşekkür ederim günaydın. Daha sonra bu dost adını söylüyor. Vita Simane Bundan sonra bir ricada bulunuyor. Frazi Zenta Lai Tala Litvanyaca anlamı: bırakın Zenta konuşsun. Daha sonra Mussut Zenta Reti Sos Litvanyaca Anlamı: işi yapan bizim Zenta Son olarak aynı ses şöyle söylüyor. Zi Glab Nih almanca: o kadın inanmıyor.


    Gonyometre Sesleri
    Bu kayıt yöntemi yüksek frekans uzmanı ve elektrik mühendisi Prof. Teodor Rudolf tarafından geliştirildi. Dinleyeceğiniz sesleri Rudolf bizzat kaydetti. Bu sesler Rudolf tarafından kayıt edilen 19 ayrı sesin içinden seçildi. Sesler başka yöntem ve tekniklerle kayıt edilse de ana özelliklerini koruyorlar. Burda ilginç olan nokta seslerin çoğunlukla Rusça ve Litvanyaca olmasıdır ki, prof bu iki dili de bilmemektedir. Metinler deneycinin adını ve bazı almanca sözcükleri doğruladıktan sonra deneyci tarafından çözülmüştür. 1980 yılında, William O’Neil “Spiricom” adı verilen elektronik bir ses cihazı üretti. O’Neil, cihazın psişik olarak aldığı teknik özelliklere altı yıl önce ölen bir bilim adamı olan George Mueller’den yapıldığını iddia etti. Basın toplantısında O’Neil, Spiricom cihazıyla iki yönlü konuşmalar yapabileceğini ve tasarım şartnamelerini sağladığını belirtti EVP’yi yakalamak için özel olarak yapılmış bir başka elektronik cihaz, 2002’de EVP meraklısı Frank Sumption tarafından ölülerle gerçek zamanlı iletişim kurmak için yaratılan “Frank Box” veya “Ghost Box” dır. Varsayım, tasarım talimatlarını ruh dünyasından aldığını iddia ediyor. Cihaz, bir ikinci beyaz ses snippet’i seçerek AM bandında ileri geri tarama yapmak üzere modifiye edilmiş bir beyaz gürültü jeneratörü ve AM radyo alıcısı olarak tanımlanmaktadır.


    Modern İlgi
    1982 yılında, Sarah Estep, EVP bilincini arttırmak ve onu yakalamak için standart yöntemler öğretmek amacıyla , Maryland , Severna Park’taki Amerikan Sesli Ses Olayları Birliği’ni (AA-EVP) kurdu. Estep, 1976’da EVP’yi keşfetmeye başladı ve ölen arkadaşlarından, akrabalarından ve diğer gezegenlerden geldiğini düşündüğü dünya dışı insanlardan yüzlerce mesaj kaydı yaptığını söylüyor. 1997 yılında, Batı Ontario Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Imants Barus , EVP araştırmacısı Konstantin Raudive ve “araçsal iletişim araştırmacısı” Mark Macy’nin çalışmalarını bir rehber olarak kullanarak bir dizi deney yaptı. Bir radyo boş bir frekansa ayarlanmış ve 81 seansın üzerinde toplam 60 saat ve 11 dakikalık kayıt toplanmıştır. Kayıtlar sırasında, bir kişi ya sessizliğe oturdu ya da potansiyel EVP kaynaklarıyla sözlü iletişim kurmaya çalıştı. Barušs, seslere benzeyen birçok olayı kaydettiğini, ancak uygulanabilir verileri temsil etmek için çok az ve rastgele olduklarını ve kesin olarak EVP olarak tanımlanamayacak kadar açık olduklarını belirtti. Taşınabilir dijital ses kayıt cihazları şu anda bazı EVP araştırmacıları için tercih edilen teknolojidir. Bu cihazların bazıları Radyo Frekansı (RF) kontaminasyonuna karşı çok duyarlı olduklarından, EVP meraklıları bazen EVP’yi RF ve ses ekranlı odalarda kaydetmeye çalışırlar. Bazı EVP meraklıları, EVP’deki kelimeleri duymayı tıpkı yeni bir dil öğrenmek gibi bir yetenek olarak tanımlamaktadır. Kuşkucular, iddia edilen vakaların doğal olayların yanlış yorumlanması, elektronik ekipmanın araştırmacılar tarafından yanlışlıkla etkilenmesi veya araştırmacıların ve ekipmanın üçüncü taraflarca kasıtlı olarak etkilenmesi olduğunu ileri sürmektedir.

    İnsan sesleri 20 desibelin altındaki sesleri algılıyamaz, oysa EVP denilen ruhani sesler genelde 10-15 desibel frekansındadır. Birazdan sizlere Büyük Ada Vampirleri – Paranormal Saatler Özel isimli videomuzdan evp örnekleri dinleteceğim, dinleyeceğiz sesler gece alan araştırması sırasında, büyük mezarlıkta, ve yetimhane çevresi ile vampir manolisin evinden alınmıştır. ( Sesleri alttaki videomuzda dinleyebilirsiniz.)

    İlk ses – anabis peris suare

    İkinci ses – anne

    Son- eleni ohilos ten anavelli ( Eleni güneş doğmuyor) -rumca

    Açıklamalar ve Kökenleri

    EVP’nin kökenine ilişkin paranormal iddialar, psikotezi yoluyla doğrudan elektronik bir ortama düşünceleri basan canlı insanları ve ruhlar, doğa enerjileri, diğer boyutlardan varlıklar veya dünya dışı dünyalar gibi uzaktaki kişilerle iletişim kurmayı yaşayan insanları içerir. EVP için paranormal açıklamalar genellikle iletişim teknolojilerinin tipik işleyişinin dışında bir yoldan iletişim zekasıyla EVP üretimini üstlenir. Bildirilen EVP örnekleri için doğal açıklamalar, bu varsayımı tartışmakta ve tanınmış bilimsel olaylara dayanmayan yeni mekanizmalar gerektirmeyen açıklamalar sağlamaktadır.

    Doğal Açıklamalar
    Ses aygıtlarındaki statik dinleyicilerin, radyo paraziti ve insan beyninin rastgele uyaranlardaki kalıpları tanıma eğilimi de dahil olmak üzere, sesleri duyduğuna inandıklarını açıklayabilecek birkaç basit bilimsel açıklama vardır. Bazı kayıtlar dolandırıcılık veya sahtekarlar tarafından yaratılan aldatmacalar olabilir.


    Psikoloji Ve Algı
    İşitsel pareidolia , beynin rastgele kalıpları bilinen kalıplar olarak yanlış yorumladığı durumlarda ortaya çıkan bir durumdur. EVP durumunda, bir gözlemcinin bir ses kaydındaki rastgele gürültüyü bir insan sesinin tanıdık sesi olarak yorumlamasıyla sonuçlanabilir. Beyaz gürültü kayıtlarında duyulan bir sesin yabancı bir dilde olup, onu araştıranların iyi anladığı bir dilde olmadığı eğilimi bunun kanıtı olarak gösterilir. David Federlein , Chris French , Terence Hines ve Michael Shermer gibi şüpheciler, EVP’nin beyaz gürültü oluşturmak için tüm elektrikli cihazların yarattığı elektriksel gürültü olan ” gürültü tabanının ” yükseltilerek kaydedildiğini söylüyor. Bu ses filtrelendiğinde , konuşma gibi çıkan sesler oluşabilirdi. Bu, radyo istasyonlarının çapraz modülasyonu veya hatalı toprak halkaları gibi şeylerle birlikte kullanılması paranormal seslerin izlenmesine neden olabilirdi. İnsan beyni, kalıpları tanımak için gelişti ve eğer bir insan yeterli gürültüyü dinlerse, beyin onlar için akıllı bir kaynak olmasa bile kelimeleri algılamalarını sağlamaktaydı.

    Fizik
    Örneğin, bazı EVP kayıtlarında, özellikle RLC devresi içeren cihazlarda kaydedilmiş olanlarda parazit görülür. Bu durumlar ses kaynaklarının radyo sinyallerini veya yayın kaynaklarından gelen diğer sesleri temsil eder. Mevcut bir kaydın netliğini artırma girişimleri sırasında yaratılan sesler bazı EVP’leri açıklayabilir. Yöntemler, yeniden örnekleme, frekans yalıtımı ve kayıtların orijinalinde bulunanlardan önemli ölçüde farklı nitelikler elde etmelerine neden olabilecek gürültü azaltma veya iyileştirmeyi içerir. İlk EVP kayıtları, zayıf hizalanmış silme ve kayıt kafalarına sahip teyp kayıt ekipmanı kullanımından kaynaklanmış olabilir, bu da teypteki önceki ses kayıtlarının tamamen silinmemesine neden olur. Bu, önceki içeriğin küçük bir yüzdesinin üst üste konmasına veya yeni bir ‘sessiz’ kayda karıştırılmasına olanak verebilir. Bana göre EVP olayı Hayaletler olarak gördüğümüz enerji türevinin bir şekilde çevreye kaydedilen geçmiş olayların kalıntısıdır. Bu da EVP olaylarının hayalet gözlemleri gibi aslında geçmişte yaşanmış olayların kendisini tarafından çevreye kaydettiğini ve bunun bazı zamanlarda ortaya çıkıp kendini tekrarladığını açıklıyor. Tıpkı bir dvd den film seyreder gibi. Yani bizim hayalet olarak gördüğümüz şey aslında tarihin oynadığı tarihtir. Bu teoriye ilaveten kendi yaptığım bazı araştırmaları da eklemek isterim Paranormal araştırmalarda çoğu eski kale, ev , büyük tarihsel ve dini mekanlarda, şatolarda zemin ,tavanlarda ve duvarlarda yapılan araştırmalarda özellikle taş mekanlarda yüksek oranda silika tozu ile karşılaşılır. Silika ise kum ve kayanın temel bileşenidir. En iyi bilenen ve bol bulunan silika çeşidi kuvarsdır. Ve silika eskiden kullanılan teyp bantları , film ve video filmlerinin yüzeyindeki parlak kısmında kullanılmaktadır. Yani bir sesi ve görüntüyü kaydetmek için kullanılan materyalin ana malzemesi ,bu da bazı durumlarda bu bileşiklerin bir araya gelip o anın görüntüsünü ve sesini kaydetmesinin imkanlı olduğunu düşünebiliriz. Ve yine bazı durumlarda bu görüntünün bir film gibi tekrar ve tekrar oynadığını. Ses bir enerji türüdür. Jetlerin geçişi sırasında pencere camlarının titreşmesi, şiddetli bir patlama esnasında çevredeki camların kırılması, bazı opera sanatçılarının sesleri ile bardak kırabilmeleri sesin bir enerji türü olduğunu gösteren örneklerdir. Ve her enerji türevi gibi bir şekilde kayıt altına alınabilir. Bu büyüleyici fikir hayaletlerden korkan insanları biraz rahatlatsa da, bu teorinin içinde açıklanamayan bir kısımda vardır, oda ruhlar konuşmaya başladığı ve yaşayanlarla etkileşim halinde olduğu andır. Burada konuşmadan kasıt basit ve sıradan tekrarlar değil, o anda sorulan soruya cevap vermesidir, buda bu varlığın kolektif ve evrensel bir düşünce yapısının ve mantığının olduğunu gösterir, buda sinemada film izlerken sizin sorduğunuz soruya beyaz ekrandan cevap gelmesi gibi imkansızdır. EVP yani hayalet sesler kuramı bu konuda yapılan en detaylı çalışma tekniğidir. Belki de bu sadece doğal bir olay, belki açıklanamayan bir gizem, yada en basit anlamda gerçeğin kendisidir.