• “Gazali Bağdat’taki eğitimini tamamladıktan sonra bir kervanla Tus şehrine dönüyor. Ama yolda kervanı haramiler soyuyor ve herkesin altınını, gümüşünü alıyorlar. Gazali’nin de bir tek torbası var. Torba da gidiyor. Herkes kaderine razı olmuşken Gazali haramileri aramaya başlıyor. Aylarca aradıktan sonra haramilerin saklandığı mağarayı buluyor ve torbasını geri istiyor. Nöbetçiler bu deli çocuğu öldürmeye hazırlanırken Haramibaşı gürültüleri duyuyor ve neler olduğunu soruyor. Bir deli oğlanın geldiğini ve torbam da torbam diye tutturduğunu söylüyorlar. Haramibaşı ‘Gönderin şu çocuğu bana’ diyor. Sonra ona ‘Evladım, herkesin servetini aldık, ses çıkaran olmadı. Senin torbanda bunlardan daha kıymetli ne olabilir ki canını tehlikeye atıp buralara geldin?’ diye soruyor. Gazali ‘Benim yüküm onlardan daha değerli’ diyor. ‘Çünkü içinde Bağdat’taki hocamın ders notları vardı.’ Haramibaşı adamlarına ‘Verin şu çocuğun torbasını’ diye emrediyor. ‘Karnını doyurup yola çıkarın.’ Sonra da Gazali’ye dönüyor. ‘Ders notlarını iade ediyorum delikanlı,’ diyor, ‘ama âlim olmak istiyorsan bir şeyi hiç unutma.’ Gazali ‘Nedir o?’ diye soruyor. Haramibaşı diyor ki: ‘Senden çalınabilen bilgi, senin bilgin değildir.’ ”
  • 224 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Başkalarının sıkıntılarına, sorunlarına karşı duyarsızlık her zaman mı bu boyuttaydı yoksa uzak geçmişte her şey ideal topluma daha mı yakındı, bunu yanıtlamak zor. Ancak günümüzde, ne yazık ki, damdan düşenin halinden yalnız başka bir damdan düşenin anlayacağına dair yaygın bir görüş hâkim. Kafka’nın Dava adlı eserinde bu görüş kendini hukuk(suzluk) üzerine, dünya üzerindeki birçok toplumda da kaygı uyandıran, sorunlarla hissettiriyor. Hatta ve hatta daha da ileriye götürerek ifade edecek olursak, bu eserden, daha önce herhangi bir şekilde haksızlığa uğramış kişilerle daha öncesinde böylesi bir talihsizlikle karşılaşmamış ve hatta böyle bir hukuksuzluğun olabileceğinden her nasılsa haberdar dahi olmayan kişilerin alacağı haz da birbiriyle aynı olmayacaktır.

    Romanın başkahramanı Josef K. önemli bir bankada şef olarak görev yapmakta olan saygın bir kişidir. Daha önceki hayatı da saygın konumuyla örtüşecek bir şekilde ne mahkemelerle ne soruşturmacılarla ne savcılarla kesişmiştir. Var olan adalet düzeninden bihaberdir. Ancak bu, kendisinin de bir gün bunlarla karşılaşmayacağı anlamına gelmez. Bir sabah erken saatlerde evi, adalet sisteminin en alt memurlarını temsil eden nöbetçiler tarafından basılır ve kendisine tutuklu olduğu ve hakkında bir soruşturmanın başlatıldığı bildirilir. Bundan sonra ne yaparsa yapsın K. ne kendisi hakkındaki bu soruşturmanın içeriğini ne bu soruşturmanın kimler tarafından yürütüldüğünü ne de hangi hareketlerinden dolayı suçlandığını öğrenebilecektir. Josef K.’nın düşüncelerindeki, var olan hukuk düzeniyle karşılaşmadan önceki ve karşılaştıktan sonraki, değişimi şu ifadeler güzel bir şekilde gösterecektir:

    “Gerçekten de ben bu olaylara kendi isteğimle girmedim ve böylesi bir hukuk anlayışının değişmek zorunda olması uykularımı da kaçırmazdı. Fakat ben sözde tutuklu olduğum için -çünkü ben tutukluyum-, kendim için karışmak zorunda kaldım.”

    K.’nın, hukuk düzeniyle tanıştıktan sonra var olan sistemin çürümüşlüklerini fark etmesi çok zaman almıyor ancak bu sorunları bireysel mücadeleyle gidermek istemesi de sonuç vermiyor. Soruşturmanın başında, suçsuz olduğu için kendisine duyduğu güven, mahkemelerin bir kere sanıkları suçlu olarak görüp onlar hakkında soruşturma başlattıkları andan itibaren onlar hakkındaki düşüncelerini değiştirmelerinin imkânsız olduğunu anladıktan sonra K.’nın da kendine duyduğu güven son buluyor. Bu nedenle K. çaresizce mahkemeyle ve yüksek yargıçlarla irtibatı olan insanlardan yardım bulmaya çalışıyor.

    Ne Josef K.’nın kişisel mücadelesi ne de rüşvetçi ve yozlaşmış yargıçlarla ve savcılarla yakın ilişki içinde bulunan insanlardan yardım bulmaya çalışması K.’yı bir sonuca ulaştırıyor. Kitabın sonlarında, elinden hiçbir şey gelmeyen K. kendini görevlilerin isteklerine uyarken buluyor. Aklındaki soruları ise halen cevaplayabilmiş değil:

    “Şimdiye kadar yüzünü hiç göremediği yargıç neredeydi? Bir türlü çıkamadığı o yüksek mahkeme neredeydi?”
  • Bu kentte, bu saatte, buradan çok uzak olmayan bir yerde, başka bir sarayda, bütün kapılarının önünde nöbetçiler olan bir adam; senin gibi halkın içinde biricik; ama tek bir farkı var: Sen ne kadar aşağıdaysan, o kadar yüksekte o. Bütün yaşamı dakikası dakikasına, yalnızca zafer, büyüklük, zevk ve sarhoşluk dolu.
    Victor Hugo
    Sayfa 134 - Can - 21. Basım: Nisan 2018
  • Kuşkusuz bu mahkemenin tüm açıklamalarının arkasında, benim olayımda, yani tutuklanmamın arkasında ve bugünkü soruşturmanın arkasında büyük bir örgüt bulunmaktadır. Bu, rüşvet alan nöbetçiler, onların başındaki ahmak denetçiler, en iyileri yalnızca mütevazı olmaktan öteye gidemeyen sorgu yargıçlarını çalıştıran bir örgüt değil sadece; aksine yüksek ve en yüksek düzeydeki yargıçlardan, sayısız ve hiç de iyi niyetli olmayan hizmetkârlardan, yazıcılardan, jandarmalardan, evet hatta -söylemekten çekinmiyorum- cellat sürüsünden oluşan bir örgüt bu. Ve bu örgütün hedefi ne sayın baylar? Masum insanları tutuklamak ve onlara karşı anlamsız ve çoğu zaman -benim olayımda olduğu gibi- sonuçlanmayacak soruşturmalar açmak. Bütün düzende bu kadar anlamsız, saçma sapan şeyler varken, görevlilerin rüşvet ve yolsuzluktan uzak durması nasıl sağlanabilir? Bu imkansız, en yukarıdaki yargıç bile buna karşı koymaz.
    Franz Kafka
    Sayfa 43 - İş Kültür
  • 396 syf.
    ·Beğendi·10/10
    EXPECTO PATRONUM!

    Bu kitap… gerçekten muhteşemdi. Yani önceki iki kitapta güzeldi evet, ama bu kitap cidden diğer herkesin dediği gibi, efsaneydi.

    Bu kitaba başlamadan şans eseri birkaç yorum görmüştüm ve herkes serinin içinde özellikle bu kitabı çok sevdiğini belirmişti ki bende hafifçe beklenti yükselterek başlamıştım ama kesinlikle beklentimin çook çook üstündeydi buna rağmen.

    Kitaba yeni eklenen karakterler o kadar güzeldi ki… sevmemek imkansız. Ve ayrıca artık üçüncü kitaba geldiğiniz için Hogwarts’a ve diğer her şeye daha çok alışmış oluyorsunuz. Artık bildiğiniz bir yere giriyor gibi hissettiğiniz için, daha kolay ve sıcak da geliyor kitap.

    Başlangıç tabii ki salak Dursley’lerin evi. Harry gibi sizde nefret ediyorsunuz bu aileden, edilmeyecek gibi değil zaten. Ama bu aileden daha beter bir şey var: Marge Hala. Kadın o kadar sinir bozucu ki, gırtlaklayasınız geliyor ve Harry de zaten en sonunda dayanamayıp kadını büyülüyor. İstemeyerek yapıyor ama artık çocuğun canına tak etmiş. Evden kaçıyor. Hem Hogwarts’tan atıldığını da düşünüyor çünkü ikinci kitapta ev cininden dolayı ona bir uyarı gelmişti, bir daha büyü yapacak olursa Hogwarts’tan atılacağına dair. O da başıboş ve üzgün bir şekilde sokaklarda dolaşıyor ve birden karşısında kocaman, dev bir köpek görüyor. Ödü kopuyor ve geriye kaçıyor, bir an sonra köpek yok oluyor ve onun yerine Hızır Otobüs’ü görüyor. Hızır Otobüs Harry gibi yardıma ihtiyacı olan ve mahsur kalmış büyücüleri, cadıları bulup toplayan bir otobüs ve Harry’i de otobüse alıp yolculuğa öyle devam ediyorlar.

    Harry Diagon Yol’una gitmek istediğini söylüyor ve oraya gidiyor, indiğince onu sihir bakanı Fudge karşılıyor ve onu Çatlak Kazan’da bir oda tuttuğunu ve orada kalabileceğini söylüyor. Harry de kabul ediyor ancak tek bir şart var: Diagon yolundan asla çıkmayacak, Muggle dünyasına gitmeyecek. Harry de seve seve kabul ediyor haklı bir şekilde, Digaon yolunu bulmuş, Muggle dünyasının yüzüne mi bakacak birde? Tabii ki oradan ayrılmıyor ve Digaon yolunda üç haftanın keyfini çıkarıyor.

    Sonra Hogwarts’ın başlamasına bir hafta kala Ron ve Hermione de geliyor ve o ikisi okul için gerekli kitapları alırken Harry de onlarla gidiyor, beraber vakit geçiriyorlar. Sonra bir akşam Harry Ron’un faresinin toniğini almak için aşağı indiği sırada Mr Wasley ve Mrs Wasley’in tartışmasını duyuyor.

    Mrs Wasley, “Hayır, bu onu korkutur. Bunu ona söyleyemeyiz,” derken Mr Wasley tam aksi fikirde, “Bunu ona söylemeliyiz,” diyor ki söyleyecekleri şey de şu: Sirius Black, Harry Potter’ın peşinde.

    Sirius Black sıradan birisi değil. Karanlık Lord’un hizmetkarı, tek bir lanetle on üç kişiyi öldürmüş azılı bir katil ve kesinlikle ama kesinlikle BERBAT olan Azkaban Hapishanesinde ise on iki yıl geçirmiş bir büyücü. Ve kötü bir haber var: Sirius Black, Azkaban’dan kaçmış ve peşinde olduğu tek bir kişi var, o da Harry işte.

    Ama Harry bunu öğrendiğinde Sirius’tan nedenini bilmediği bir şekilde korkmuyor. Okula başladığı sırada bazı öğretmenleri de ona söylüyor, çünkü okul dönemi içerisinde Sirius tam tamına iki kez Hogwarts kulesinin içine girdi ki etraf onca Ruh Emici’yle çevrilirken imkansız olmasına rağmen. Ruh Emiciler Azkabanda ki nöbetçiler ve kesinlikle berbat şeyler. İnsanların içinde ki tüm iyiliği emiyorlar ve onlara sadece kötü anıları bırakıyorlar, insanlar da bir süre sonra kafayı yiyor ama Sirius buna rağmen Azkaban’dan kaçmış. Herkes de bunu nasıl yaptığını merak ediyor.

    Günler geçiyor ve sonunda Harry Lupin’den yardım almak için onun odasına gidiyor. Bunun nedeni ise, ruh emicileri görür görmez annesiyle babasının çığlıklarını duyması ve bayılması. Bu bayılma başına Quidditch maçı esnasında da gelince, en sonunda başka çaresi olmadığını anlıyor çünkü bu sene artık o kadar yıl aradan sonra kupayı kazanmayı her şeyden çok istiyorlar. Lupin’e ondan Ruh Emicileri savuşturacak bir büyü öğretmesini istiyor çünkü

    1-) Lupin, trende ilk defa bir ruh emici gördükleri sırada onu savuşturabilmişti ve

    2-) Lupin bu seneki yeni Karanlık Sanatlara Karşı Savunma Öğretmeni, yani bunu ondan istemesi gayet doğal.

    Lupin de ona Patronus büyüsünü gösteriyor ama bunun çok ileri bir büyü olduğunu ve epey zor olduğunu en başından söylüyor ama Harry denemekten vazgeçmiyor çünkü bir daha maç esnasında bir Ruh Emici karşısına çıkarsa kaybetme lüksünün olmadığını biliyor. Patronus büyüsü ise tam aksi, tamamen çok mutlu olduğun bir ana odaklanman gerek. Ama Harry annesi ile babasının sesini duymayı çok istediğinden dolayı mutluluğa odaklanamıyor ve başarısız oluyor.

    Ve sonra beklediğiniz o an gelip çatıyor… Sirius Black ile karşılaşma.

    Buraları okurken kalp krizi falan geçirme olasılığınız yüzde bir milyon falan. Çünkü yine son yüzlüğe girmiş bulunmaktayız. Harry’nin geçmişiyle, tüm o meşhur bazı şeylerle ilgili gerçekleri öğreniyorsunuz. Beklemediğiniz ve sizi şoka sokan o kadar çok fazla şey var ki, yani cidden, ben o anda okuduğum bir şeyi bile beklemedim. Bir şeyi bile düşünmedim ve aklımın ucundan geçirmedim. Beynimden vurulmuşa döndüm. Harikaydı.

    Ve sonra tam işler tıkırında gitmeye başladı, her şey bitti değiniz anda… eh son zamanlarda bunu çok fazla yaşar oldum ama ne yazık ki hala bağışıklık kazanabilmiş durumda değilim. Arabalar çok hızlı gittiğinde sanki ona yön verebilirmişim gibi koltukları böyle sıkarım, çeviririm saçma bir şekilde buraları okurken de yorganımı çekiştirip durdum, sanki olanları durdurabilirmişim gibi… o kadar sinir bozucu ve gerici ki… bir an önce sıkıntılı anların gidip mutlu anın beklemesini beklemek… ve tam geleceği anda lanet bir olayın gerçekleşmesi…

    İşte öyle bir şey oldu ve ben iyice gerildim, nefesimi tuttum ama olayın çözülüş şekli o kadar harikaydı ki, yani cidden of mükemmeldi ya.

    Bu kitaba gerçekten bayıldım ve herkesin neden bu kadar çok sevdiğini anladım.

    Bu kitapta favori iki karakterim daha oldu: Lupin ve Sirius Black.

    Yani Lupin o kadar harika bir öğretmendi ki, bu zaman kadar okuduğunuz en iyi Karanlık Sanatlara Karşı Savunma Öğretmeniydi ve bunda tüm Hogwarts ile aynı fikirdesiniz tabii Slytherin’liler hariç… Cidden Lupin’i çok sevdim, tüm hareketleri çok sempatik ve tatlı geldi bana. Okuduğum o sondan sonra zaten var olan sevgime kat kat bir sevgi eklendi.

    Sirius ise… bu kitaba başlamadan içimde onu çok seveceğime dair bir his vardı ama kitabı okudukça nasıl seveceğim diye kara kara düşünüyordum. Tamam hepimizin sevdiği kötü karakterler var ama durduk yere böyle bir katili sevmek için de bir neden yok… ama o kitabın sonu varya… Sirius’a aşık falan oluyorsunuz. (Spoi olabilir.) Hele o en sonda, Harry’e yaptığı şey… içim öyle sıcak ve mutlulukla doldu ki, anlatamam. Mutluluktan ve öyle sıcak hissetmenin güzelliğinden ağlayabilirdim. (Bitti.) Cidden inanılmaz bir sondu ya. Rowling’e hayran kaldım. Onun taktiğini çözdüm ama onun bu taktiği bu kadar iyi uygulaması cidden inanılmaz.

    Kitabın başında size tonla konuyla alakalı veya alakasız merak edeceğiniz birçok ürün veriyor ve büyülü ve farklı bir dünya olduğu için siz bunun nasıl gerçekleşmiş olduğunu, Rowling’in bu tür bir olay için ne düşünmüş olabileceğini merak ediyorsunuz.

    Ve bunların hepsini son yüzlükte açıklamasına rağmen her şey üst üste ortaya çıkmış gibi de gelmiyor, bunu çok güzel oranlıyor işte. İnanılmaz bir kadın.

    Serinin diğer kitaplarını okumadım ama bu kitabın bendeki yerinin daha farklı olacağı da bariz gibi. Ama tabii belli olmaz, önümde daha dört kitap var. (Beşinci kitabın sözünü etmek istemiyorum. 1000 sayfa???!)

    Dipnot: Hogwarts’a fena gitmek istediğim ilk kitap.
  • Onun ruhuna benzeyen ruhlar çevrelerinde tutunacak parmaklıklar, onları koruyacak vasiler ve nöbetçiler hissetmedikleri andan itibaren kaybolduklarını sanırlar. Üstelik, kendilerinin feragat ettikleri bir özgürlüğü başkalarında görmeyi hoş karşılamazlar ve kendilerine sevgiyle verilmeye hazır olan şeyleri de baskıyla elde etmeyi arzu ederler.
  • "Öyle bir sesle konuşuyorsun ki sanki biri elinde bıçakla kazanın dibini kazıyor! İmparator Emhyr seni seni duysaydı, kuşkusuz korkusundan donuna yapardı. Nöbetçiler, gelin, saray nöbetçilerinin hepsi yanıma gelsin of, aman, Witcher sandala binmiş yanıma, Nilfgaard'a geliyor, birazdan burada olacak, tacımı ve canımı alacak! Ben bittim!"...