• “Türkiye’nin bütün anaları, dahi oğulları....eziktir !Çok eziyorlar bizi arkadaşım İdris !” dedi. “Kamil arkadaşımızı barmen yapmışlar bak ! Barmen ne demek acaba ? Pabuç mu sildiriyorlar acaba ? Barmenin ne olduğunu hiç duymamışım !...”
    “Barmen yeni bir tüfek mi ?”
    “Amerikan tüfeğidir belki !...”
    “Kim bilir ne zordur eğitimi ?”
    “Yok ! ‘ Rahatım iyi’ diye yazıyor.
  • Herkese iyi akşamlar. Bir konuda yardımızı rica edeceğim.

    Ben pdf'ten okuduğum kitaplardan sevdiğim kısımları telefonun not yerine kaydediyordum. Acaba bu notları hem düzenli biçimde, hemde telefonun başına birşey gelirse başka bir telefondan ulaşa bileceğim güvenli bir yer neresi ola bilir?

    Bu konuda bilgisi ve tecrübesi olanlar yardımcı olabilir mi?
  • 277 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    “Yazmak, kaydetmek ve yazdıklarımızın üzerine düşünmek önemli. Bilgi ve haber selinin tutsaklığından ancak kendi haber ve düşüncelerimizi yazmakla, paylaşmakla kurtulabiliriz. Özel olaylara ve düşüncelere ilişkin günceler, hatıra defterleri tutabilir, bant kayıtları yapabiliriz. Bu yalnız, olup bitenler üzerinde düşünme olanağını bize sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda, gelecek kuşaklara bizler tarafından hazırlanmış bir açıklama niteliği taşıyacaktır. “
    Yukarıdaki alıntı kitabın 95. Sayfasında geçiyor. Okuduğumda derinden sarstı beni. Belki de uzun zamandır içten içe aynı düşüncede olduğumu bilmemdendir. Bu yüzden defterlerime toplumsal olaylarla ilgili notlar yazıyor, yorumlar yapıyorumdur kim bilir. George Orwell’in 1984 isimli distopyasında baskıcı hatta ötesi diktatör bir yönetim var ve bu yönetim gazete haberlerini saniyeler içerisinde değiştirebiliyor. Eski haberi bir borudan yollayıp sonsuzluğa gönderip yerine düzeltilmişini koyuyor arşive. Eski haberi ola ki bir hatırlayan varsa kendi kendine kuşkuya düşse bile sonunda sürü psikolojisine yenilip, empoze edileni kabul ediyor. Evet bu bir distopya en azından şu anlık. Ama günümüzde de bunca manüpile edilmiş haberin, olayın ve kişilerin içinde kendi doğruna sahip çıkmak zor değil mi?

    Gündüz Vassaf’ı tanımayan varsa lütfen daha fazla vakit kaybetmesin. Kitabın her sayfası altın değerinde. Ne yazsam az kalır.
  • 400 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Söze orta yerinden başlamak gibi olmasın da, sayfalar ilerledikçe, kapıdan çıktığımda elinde bastonuyla Kır Abbas’ı göreceğim hissine kapıldım. Görmeyi de çok isterdim doğrusu. Kitabın başında tepemi attıran, neredeyse nefretimi kazanan, “köyün en akıllı delisi” bu ihtiyar gönlümde kocaman bir yeri kapladı. Onun hakkında sayfalarca yazabilirim emme sürpriz bozancı olmak istemiyorum. Bu inatçı, doğru bildiğinden şaşmayan, sıra dışı ihtiyarın, son zamanlarda dilime doladığım sözüyle yazıma devam edeyim.
    “Pekey, pekey bakalım!” Bu kitabı neden bu kadar sevdim? Sevmek sözcüğü az kalır, hayran oldum… “Kele bacım, ne ola ki bu kitabı bana bunca sevdiren?”

    İnsan belli bir yaşı devirdiğinde hüzünden kaçar hâle geliyor. Daha önce hiç Fakir BAYKURT okumamış olan bendeniz, onun kitaplarını okuyunca Kemalettin Tuğcu kederine gark olacakmışım gibi saçma hislere kapılarak bu olağanüstü yazarın usta kaleminden yıllarca mahrum olmuşum. “Ben ne yaptım bunca yıldır? Vay suyum ısına, vay adım bata!”

    Fakir BAYKURT, eserlerinde köy gerçeğine ve sorunlarına en çarpıcı biçimiyle parmak basıp, en can alıcı şekilde gözler önüne sermiş muhteşem bir yazar. Onun usta kaleminden dökülmüş böylesi bir esere benim inceleme yazmak haddim değil. O yüzden işin “devlet - köylü – aydın üçgeni", "eşitsizlik", "kadın sorunsalı", "edebî dil" vb. için paragraf açmadan, “ben” ne anlayıp ne hissettiysem kısaca onu aktarmak istiyorum. “İstemem o ki” birileri "marak etsin" ve mutlaka bu "gözel" eseri okusun.

    TOZAK KÖYÜ
    Ankara’nın yanı başında, düzlüğün ortasında, bir yudum “kölgeliğe” hasret, kırk yamalı bir yoksul yorgan ki, alevinin hası köylüsünü örtmek istese de örtemez. Cumhuriyet’in Devrimleri hemen başucunda yapılmış ama Tozak kırına devrimin rüzgârı bile değmemiş. Kır Abbas der ki, ‘’ Otuz, belki daha fazla yıl önce neyse bugün de o! Kuyumuz, suyumuz aynı! Günümüz, kölgemiz, arpamız, buğdayımız aynı! Kıracın üstünde belki daha da kötü olduk...”

    Her geçen gün gelişmekte olan dünyada, bir lokma yiyeceğini dahi kavrulmuş topraktan dişiyle, tırnağıyla toplayıp hayata tutunmaya çalışan, koca yürekli insanların köyü…

    KIR ABBAS
    Boyun eğmeyişin, mücadelenin simgesi, köylünün en deli akıl hocası, ağzından küfür kıyametle dökülen bilgelik dolu sözlerine hayran olduğum. Kalbimin Nietzsche’si…

    HAMDİ BEY
    Toz toprağın içinde yeşeren umutların mimarı, yol göstericisi, kökten yetişme aydın, "Fakir’imin" ta kendisi.

    BATTAL MUHTAR
    Muhtar Battal değil, “Battal Muhtar”... Köylüsünün acısına – sevincine, varlığına – yokluğuna, tozlu ve yanık kaderine ortak, adam gibi adam muhtarım…

    Ve EĞİTMEN RIZA, CENNET KADIN, SENEM GELİN, YUSUF OĞLAN, ve de korkusuz dedesinin korkusuz torunu, bağların yeşeren umudunun meyvesi mini minnacık YEŞER…

    “İyisi üzümün ha!” diye bağırarak köyü gezen satıcıya boyun bükmekten usanıp, pekmezini, şırasını, şarabını kendi yapmak için, yanmış kavrulmuş toprakla amansız, aç susuz bir mücadeleye giren, bu mücadelede hiçbir destek görmediği gibi sürekli ayağına takılan çelmelere rağmen yılmadan yoluna devam eden TOZAK KÖYLÜSÜ…

    EN NİHAYET KAPLUMBAĞALAR
    Bir ufak kölgeliğe, bir dal yeşilliğe hasret, umut dolu kaplumbağalar. Tozaklı’nın yurttaşı, kader yoldaşı ve rüyasının ortağı, kendi yurdunu başına taç yapmış kaplumbağalar…

    Hangi birinizi unutabilir insan?

    Bunu da söylemeden geçersem haksızlık olur:

    Baskı ve dayatmanın her türlüsüne karşı olsam da sevgili Tuco Herrera bu kitapları okumamız yönünde yaptığın zulüm derecesindeki baskı için teşekkürü borç bilirim. İyi ki kafamıza vurup durmuşsun yoksa bu okumayı kim bilir daha ne kadar erteleyecektim…

    Bu dünyadan bir Fakir BAYKURT geçmiş. Gelip de gönlümün tahtına oturmuş.
    Adını yaşatanlara selam olsun.
  • Ölüm...

    Ne kadar soğuk bir kelime, asıl manasını bilmeyenlere... Aslında ecel gelmeden de tam manasını bilemez kimse! Aziz vatana intikal eden için yeni bir hayata başlangıç. Onun için artık amel bitti hesap vermenin vakti geldi. Amel ve hesap! Acaba nedir ki? Günümüz insanlarından epeyce uzak iki kelime. Ama bilmek isteyen olur diye ben cevaplayayım yine de.

    Allah insanları yarattı ve bu dünyaya gönderdi. Buluğ çağıyla da Allah herkese bir heybe verdi. Alın bu heybe size dünyadayken emanet dedi. İnsan sordu: Ne için bu heybe, ne yapacağım ben bunu? Allah: Ben sana kitap ve peygamber göndereceğim, heybenin içini benim emrettiğim şekilde dolduracaksın. Bunun için bana uy, emir ve yasaklarımı iyi dinle, aklının ermediği yerde dua ile benden yardım dile. Ben seni senden daha iyi bilirim, sana senden daha yakınım. Zorlanırsan, yolunu şaşırırsan, sıkılıp daralırsan, ben hep yanındayım. Sanıyor musun ki senden uzaktayım, seni oraya gönderip sahipsiz bırakacağım, sanıyor musun ki seni var edip sonra yok sayacağım? İşte insan böyle bir emanet ile dünyaya geldi. Öyle hassastı ki Allah’ın emirleri, nefeslerin bile nasıl alınıp verileceği belliydi. Her şey ince bir düzen ve nizam üzerineydi. Ve insan bir kendi birde heybesi ile yolculuğa başladı. Bu heybe bildiğimiz gibi bir heybe değildi. Varlığı kesindi, şüphe götürmez bir gerçekti. Ama biraz farklıydı. Varlığı akılla idrake ve kalp ile tastiğe bağlıydı. Vardı ama görünmezdi. Onu yalnızca hakikati bilip hakka iman edenler bilirdi. Görünmezdi belki ama elbette bilen bilir hacmi yer ile gök kadar genişti. Yolculuk sürerken Rabbi onu hayırlar ile doldur diye emretti. Kimi emri emir bildi gayret sarf etti, kimisi duymazdan geldi ben ağırlık taşıyamam yüküm hafif olsun dedi, kimisinin de gafleti sebebiyle heybesi delikti.

    Söz dinleyenlerin heybesi Allaha iman, emir ile yasaklara itaat ve hayırlarla doldu taştı. Emaneti mesrur bir şekilde Rabbine ulaştırdı. Rabbi onu beklediğinden de güzel karşıladı. Ve insan şükürle secdeye kapandı. İyi ki dedi iyi ki dünyaya dalmadım, nefsime uymadım, şeytanın oyunlarına kanmadım, iyi ki hak yoldan sapmadım. Sevinçliydi… Rabbinin nimetleriyle coştu, sonsuz bir saadete kavuştu, kevser havuzundan su içti, salih kimseler ile oturup sohbet etti ve içinden: Ey Rabbim! Beni yoktan var ettin, hiç kimse iken sanki her şeymişim gibi bana değer verdin, sonra birde üzerine bu kadar nimet lütfettin, diye şükretti. İşte söz dinleyenlerin akıbeti böyleydi, böylesine hayırlı idi.

    Heybesini yüklenmek istemeyenin ise hesabı çetindi. O pervasızca bir hayatı tercih etti, Rabbini görmezden geldi belki inkar etti. Hayır dedi ben özgürlükte sınır tanımam, canımın istediğinden başkasına uymam! Bir kere geldim dünyaya, kimse karışmasın bana! Yattı kalktı, yedi içti, gezdi tozdu! Bunlar yerine göre bazen helal, bazen mübah, bazen de haram. Ama sen nefsini terbiye etmezsen, yarın helalden çıkar olur sana tümden haram! Sen dur demezsen nefis durmayı bilmez. O doymak bilmeyen bir yılana benzer, dur demezsen aygırlaşır. Nefsine uyan hayvanlardan bile aşağıda kalır. Öyle bir hale gelir ki zina eder gurur duyar, cana kıyar hissizleşir, çalar çırpar ama yine de kendini aklar… Sonra ne mi olur? Şefkatini, merhametini, iyiliğini, nezaketini kısaca güzel olan her şeyini kaybeder. Abarttın deme! Nice örnekleri var geçmişte ve günümüzde... Sadece bak çevrene ve tarihe. Nefis işte böylesine tehlikeli… Sen onu dizginlemezsen o seni helak eder. Ama bil ki asıl gaye meleklerden de üstün olmaktır! Ki bilmez misin ki her şeyin bir adabı ve yolu yordamı var. Hayvanların bile yaşamın da bir düzen var. Şimdi sen söyle olabilir mi başıboş bir insan?! Terbiyeden ve ahlaktan uzak, özgürlükte sınır tanımayan bir yaşam? Ama vah! Eyvah! Ne kadar da gafildi! İslam yasaklar dini değil bilakis huzurun merkezi idi. Yaşayan bilir Allah’ın bütün emirleri senin iyiliğin içindi. Bu din öyle narindi ki zerre kadar bile olsa karıncanında hakkını gözetirdi. Onun yaşandığı yerde huzur, nezaket, zarafet, doğruluk, temizlik ve daha niceleri vardı. Ah bir tanısan! Ah bir iç yüzünü bilsen! Nasılda artardı hayranlığın! İnan bunun üzerine yemin edebilirim! Hak yol, doğru yol İSLAM derim! Ama sakın ola tanımadan, bilmeden, Kur’an’ı okumadan, Allah Rasulünü tanımadan yorum yapma, seni ikaz ederim! Ha sen dersen ben gördüm yalancı Müslüman, din böyle ise dine uymam! Derim ki: İslam mükemmel yanlış olan insan! Dini insanda arama! Başkasının günahına bakıp onu yargılama! Zira faydası yok sana! En güzel örnek Hz. Muhammet! Öyle bir insan ki baştan sona zarafet ve edep! Bak onun hayatına! Bir kul mu incitti? Zerre kadar bile doğruluktan eğildi? Fakirden, köleden yüz çevirdi?... Asla! Asla! O zengin, fakir; köle, hür; Müslüman, Yahudi ya da Hristiyan demedi. Herkese sadece insan olduğu için değer verdi, sevdi, saygı gösterdi. Yahudiler azılı düşmanıydı, verdikleri sözden cayar, akti bozar, düşmandan ala düşman. Ama o yine de bir Yahudi cenazesi geçerken ayağa kalkar. işte bu din İslam. Sandığın gibi değil işte can! Ah bi anlasan! Ama yine de istemezsen, nefsine yenik düştüysen, kulakların sağır, gözlerin görmez ettiysen... İşte hesabın günü! Acın derin, pişmanlığın hazin, feryadın ise faydasız. Ağlıyorsun, çaresizsin, ne yapacağını ise bilmiyorsun. Olan oldu, geçen geçti. Artık her şey önemini yitirdi... Perişan bir vaziyette ateş ile karşı karşıya geldi. Bir de baktı ne görsün. Adı yazılı heybesi, içinde ateşi ile kendisi. Meğer kendisi götürmüş ateşini!

    Bir de heybesi delik olanlar vardı, onu doldurduğunu sanırdı, sokaklarda kibirle yürür, dağları kendi yarattığını sanırdı. Hayır işler gururlanır, ardından günah ile heybesini boşaltırdı. Ama ettiğini bilmezdi. O hep kendini istikamet ehli zannederdi. Amaan! Millete bak insanlar neler yapıyor, cennetteki yerimiz hazır deyip caka satardı. Ne acı ki cahildi ama farkında değildi. Bilmezdi ki son nefes gizli bir sır. Ameller ise kabule muhtaç. Kim bilir belki o gün güvendiğimiz hayırlar yüzümüze çarpılacak. Çünkü içine riya, ucub, kibir karışacak. Böylesinden de elbette Allah razı olmayacak. Mü’min daima nefsini sorgulayıp havf ve reca arasında olacak. Rabbine ihlas ve samimiyet diye yalvaracak ve böyle yaklaşacak. Ne iş yaptı ise hepsi ama hepsi, zerreden kürreye sadece Allah rızası için olacak! Hiçliğini ve haddini bilecek, tevazusundan hiçbir şey kaybetmeyecek. Çünkü her şey fani, baki olan bir tek Allah. Biz ise onun aciz kulları. Biz ölür gideriz... Kıyamete kadar yaşasın Allah’ın ve Rasulunün adı! (ki zaten YAŞAYACAK!)...Ve o gün böylelerinin hesabının çetinliği de heybesinde ki deliğin büyüklüğüne göre değişecekti. İşte böyle… Orayı anlatmaya aslında ne kelime yeter ne de ömür… Dua ve gayret ederiz ki biz ilk kısımdakiler den olabilelim.

    Gidenler için artık her şey bitmişti bir de geriye kalanlar vardı. Onlar için ise hala ümit vardı. Ölüm ya da ölüp giden kimse: kalanlar için acı, göz yaşı, hüzün, hazan, bir daha yeşermemek üzere yaprak döken sonbahar, muazzam bir sabır, devasa imtihan ve hepsinden de öte koca bir nasihattı. Evet ölüm çok şey demekti. Aslında ölümün manası en çok geride kalanlar için derindi. Derin olmalıydı. Çünkü ölüm herkese fısıldıyordu. Bakın ben varım! Hangi pencereden bakarsanız bakın buradayım. Nerede olursanız olun sizi yakalarım. Genç yaşlı ayırt etmem Allah’ın hüküm verdiği saatte seni dünyadan alırım. Evin, işin, evladın, yaptığın, yapacağın bana bir anlam ifade etmez. Ölüm anın saliseden bile şaşmaz. O yüzden ben gelmeden beni bil! Hangi hal üzere ölmek ise muradın onun üzerine eğil. İster misin gelip seni haramın içinde, gayrimeşru yolların peşinde bulayım? İster misin azabını daha o an başlatayım? Hatırlatırım! Allah’ın öyle salih kulları var ki ölümün geldiğini bilmez, ondan korkmaz ve çekinmez! Örneğin Mevlânâ hazretleri ölüm ölüm demez, şeb-i aruz yani düğün gecem der. En sevgiliye kavuşma vaktidir onun için ÖLÜM. Şimdi bak bakalım kendine? Ölüm senin hayatının neresinde? Ne kadar yakınında ya da yoksa çok mu uzağında? Ben derim ki hala ölüm seni bulmadıysa sen onu yakala! Aman sakın bunu yaparken itidali elden bırakma! Dünyadan el etek çekip hüsrana dalma! Çünkü hadis ile sabit! Hiç ölmeyecek gibi bu dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış!