• Hayati boyunca aci ceker insan. Ask acisi ayrlık acisi bazen ise olum acisi sevdigi icin aci çeker insan en cok. İçindeki ates kızgin bir yanardag gibi patlar bazen .Gec bulup erken yitirince sevdigini aci katmerlesir sanki.Koyu bir tabaka gibi  koyulaşır.Kahredici bir pismanliktir . Kimi zaman aglatan . Artik hersey icin cok gectir ama goz yaslarin hala islak ve tazedir.
    Sevdigini uzmemek icin kendi hayatindan vazgecirsin.Eski mutluluklar bile tarifsiz aci verir .Çaresizlik  bir bicak gibi saplanir insanin sirtina  . Bakislar anlamsiz kelimler kıyafetsiz kalir acinin soğuk duvarini yikmaya. En garibi de kendisi icin dokulen gozyaslarini bilmemesidir. Bu kadar sevildigini bilse bu kadar aciya direnebilirdi ..
  • Geceydi gündüzler sen yoksan
    Çöldü denizler, yaşıyordu ölüler
    Sen yine yoktun
    Ölüm gibiydi senin yokluğun
    Bir nehir önünde susamış ve su içememekti
    Sen yine yoktun
    Bir öksüz çocuğun boynu gibi bükük kaldı boynum
    Bitkisel hayata kalıp ölmemek ve acı çekmekti
    Sen yine yoktun.

    Muhammed Fahreddin Erkoyuncu
  • Hayatımız öncelikle bakır bozukluklarla yapılmış bir ödemeye benzer; bizim bu ödemeye karşı bir alındı makbuzu vermemiz gerekir; bakır bozukluklar günler, alındı makbuzu ise ölümdür der... Filozof...
    sf / 11

    Tam bu noktada hayat ile ölüm arasındaki o ince çizgide ,bizi derinlemesine sorgulatmaya yönlendiren Alman filozof Arthur Schopenhauer bu eşsiz eserinde bize hayatın anlamını, derin bir sorgulama tekniğini, bütün yaşamımız boyunca mutsuzluğun neden mutluluğa daha baskın geldiğini, yaşamı başlı başına bir ızdırap olarak gördüğünü, neden ve sonuç ilişkisi içerisinde sık eleyip ince dokumuş.... Aynı zamanda Kant'ın öğrencisi Nietzsche'ninde akıl hocasıdır.


    Hayatın anlamı mı! bize çok uzak bir kavram değil, ama yakında denilemez. Hemen hemen hepimiz hayatımız boyunca bu soruyu binlerce defa kendimize sorup üstüne derinlemesine bir çözümleme yapmışızdır.
    İnsanlar genel olarak bu soru üzerinde kafa yormaz...Ama soru insan tarihinin geçmişi kadar eski. Ne var ki bu soruyu bir yenilgiye uğradığımız zaman sorduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz; "Niçin bütün bunlar? Ne anlamı var yaşamın? Yaşam tekneleri yelken açmış güzel güzel yol aldığı sırada, bir viraj da hızını alamadan bariyerlere çarpıp uçurumun dibine toslamıştır. Zorlu sınavlardan geçmemiz gerekmediği sürece, böyle bir soruyu sözcüklere döküp açığa vuramayız bilee... Tercih mi ?
    Tercih yapmaktır diyecektim ama vazgeçtim. Çünkü bu sadece benim hayatımın anlamı. Başkalarını bağlamayabilir. Başkalarının hayatı çok fazla çeşitlilik arz edebilir...
    Dibe vurduğumuz zaman çekeriz isyan bayrağını. Schopenhauer, isyan bayrağının en tepesinde bizlere sesleniyor...


    Hayatın anlamı ? Şu'mudur acaba ?
    Güzel bir iş , iyi bir kariyer, güzel bir ev, son model bir araba, ev de kıçımızın rahat etmesi için güzel mobilyalar, rahat horlamamız için güzel bir yatak, güzel bir evlilik, gelecek için kurulan planlar, mutlu olmak, ya da olduğunu varsaymak ve ikilimde kalıp bunu sürekli sorgulamak vs. liste uzayıp gider....

    İnişli çıkışlıdır hayat, üstelik inişleri fazladır çıkışlardan. Bazı zamanlar metro çıkışlarındaki yürüyen merdivenlerden çıkmak gibidir. Bazense çıkılması gereken Everesttir. Üstelik çok kolay sekteye uğrar bu çıkışlar, siz binersiniz yürüyen merdivene, tam çıktım dersiniz hoooop durur merdiven. Çünkü birileri vardır her zaman, ikazlara rağmen o kırmızı düğmeye basan. Sonra bir de beklentiler vardır. Hayattan beklentiler... Bunlar genelde iyi bir iş, iyi bir ev, iyi bir eş, iyi bir kaç çift çocuk, iyi bir eğitim, iyi bir araba, iyi, iyi, iyi...Hep iyi şeyler beklenir hayattan. Temenni hep o yöndedir. Haliyle tüm beklentiler iyi olunca hayal kırıklıkları da çok olur. İşte bu hayal kırıklıkları çoğalınca zaten bu hayatlar boğaz köprüsünde son bulur. Hayattan beklediklerini alamayan insanlarsa çareyi evlilik programlarında bulur. Kutsal bir müessese olan evlilik tam da bu yüzden bozulur, ticari bir müessese olur.


    Sonu yok değil mi ? Zevklerimizin bitmek tükenmeyen isteklerimizin, ulaşılmazın pesinden gitmemizin , onu elde etmek için çabalarımızın mutluluğu arayıp arayıp bulamamızın.... Sonu yok.. Çünkü insan doymak bilmeyen bir canavar.
    Schopenhauer' göre her tatmin edilmiş arzu bir yenisini doğurur. Bu dünyada imkan dahilinde olan hiçbir tatmin onun şiddetli arzusunu dindirmeye, taleplerinin önüne nihai bir hedef koymaya ve yüreğinin dipsiz kuyusunu doldurmaya kifayet etmez.. Sf/ 9


    Çoğu zaman hor görülmüş, bazı zamanlar takdir edilmiştir hayat.... Dört köşeli, küçük ve rutubetli bir hastane odasında, yedinci doğumunu yaptırmış, sekizinciye hazırlanan, sabahleyin işe gelmeden eşiyle tartışmış, otobüste yer bulamadığı için ayakta kalmış, öfkeli ama genelde nazik bir ebe tarafından başlamış, son bulmayı bekliyor.

    Schopenhauer felsefesi gerçekçi ve korkusuz olmak niyetindedir. Bilinmeyen ya da ifade edilemeyene atıf yapmaz. Onun için acı gerçekleri görmek temel motiftir. Kendi zamanından bağımsız, evrensel yargılara ulaşmayı amaçlar. Onun felsefesi, yaşamdaki ve insanın içindeki kötülükten sıyrılmaya yönelik bir çaba olarak görülebilir. Schopenhauer dünyayı sefalet ve ıstırapla dolu bir yer olarak görür. İçinde yaşanılan dünyanın olabilecek en kötü dünya olduğu nu savunur..

    Hayatın anlamını, enine boyuna araştırmak yaşamın derinliğini sorgulatmak, ve araştırmak isterseniz, Schopenhauer' la tanışma vaktiniz gelmiştir artık....Kapısını bir çalın derim.
  • Büyük acı yoktur, büyük pişmanlıklar, büyük anılar yoktur. Her şey unutulur, büyük aşklar bile. Yaşamda aynı anda hüznün ve coşkunluğun bulunuşu bundandır. Olayları görmenin ancak belli bir yolu vardır ve zaman zaman ortaya çıkar. İşte bunun içindir ki, yaşamında büyük bir aşka, mutsuz bir tutkuya sahip olmuş olmak yine de iyidir. Bu en azından bizi çökerten nedensiz umutsuzluklar için bir korunmadır.
  • Sustuk. Ondan bu yana kaç yüzyıl geçti? Onun bayram sofrasında biz sıcak odaya kapanmışken, dışarıda kar yağıyordu; sevişen üç insan bir aradaydık. Ben dostunu övmüştüm.
    Gölge çok hafif alayla sordu:
    "Ne düşünüyorsun hocam?"
    "Çook, her şeyi..."
    "Ben senin son sözlerini düşünüyorum. O zaman bardağını kaldırıp demiştin ki: 'Hanımcığım, Stavridakis bebekken, yaşlı dedesi onu, dizinin dibine oturtur, öbür dizine Girit lirini dayayıp türküler çalardı; bu akşam onun şerefine içelim: Şans kısmet etsin de, her zaman yine öyle Tanrı'nın dizlerinde oturtsun!' Tanrı senin duanı çabuk kabul etti hocam!"
    "Zararı yok," dedim. "Sevgi ölümü yener!"
    O acı acı gülümsedi, ama bir şey demedi Vücudunun uyumla çözüldüğünü, karanlığı yokladığını, hıçkırık, iç çekmesi ve alay haline geldiğini hissediyordum.
    Ölümün tadı günlerce dudaklarımda kaldı; yüreğim hafifledi. Ölüm bizi almaya gelip de, işimizi bitirelim diye bekleyen ve acelesi olmayan bir dost gibi, tanıyıp sevdiğim bir dost yüzünün aracılığıyla hayatıma girmişti. Beynim ölümün böyle dostça olan işaretini anlayarak yatıştı.
    ..
  • Karanlık bir hayatın sunduğu yaşamdan ne beklenebilir ki -
    sadece trajedi ve gözyaşı

    Kalabalık ve yılğın bir şehir burası Gizimera
    kendi ıssızlığınla baş başa,
    kendini arıyor insan
    kendinden bir parça -
    zamansız bir yaşantı
    karanlık bir adamı doğuruyor..
    İçim titriyor Gizimera
    ne zaman ısınacak bu beden?

    - 42 sene önce çöktü bu karanlık sana..
    Hemde sayfalarca kelimelerle,
    yazdığın o beyaz kağıtların üstüne kayan bir meni gibi,
    yağmur taneleri gibi şehre çakıldı bu kelimeler..

    İnanmıyorum sana Gizimera
    biliyorsun -
    her zaman inandım,
    ama bu sefer -
    bu söylediklerine inanmıyorum..


    - Kalk yerinden artık,
    hadi kalk..

    Senin zarif parmaklarının üzerine çıkarken o son kadeh,
    o filmin son sahnesi gibi parmaklarının uçlarında dönmeye başlasın zaman..
    Gerek yok etrafına üşüşen insanlara bir şeyleri göstermeye..

    Karanlık oda da sallanan bir sigaranın tende bıraktığı acı kadar sahteydi o an Gizimera..

    Gerçek olan tek şey,
    gözlerimin arasına sıkışmış sevgiydi..

    - Bu sabah senin hakkında konuşalım Barış..

    Hatta bu sabah ''Çağrı'' diyelim..
    Varoluş diyelim..
    Bu sabah tamamen senin olsun..

    Sen istenmeyen tüm muhabbetlere ortak olurken,
    olmamış sayalım..

    Kitaplarla,
    şarkılarla
    ve
    şiirlerle..

    Silah yerine kalem..

    Acı yerine kağıt olmuş gibi yapalım..
    Şiirlerle süsleyelim bu sabahı,
    Güneşe ve tüm insanlara haykıralım..

    Orda mısın Barış?

    Hadi,
    sana diyorum..

    Uyan artık -
    odanın içinde delicesine dönmeye başladığında,
    bende yitik düşlerim ve bedenimle eşlik ettim sana..


    Unutma bu günü Gizimera,
    koca bir devrin gününü unutma..

    Barış'ın doğmamış çocuklarını..

    Söylesene Gizimera -
    Barış'ın doğmamış çocuklarını..

    Varoluş,
    Tanrı olabilmekti Gizimera..
    Güce bu kadar ihtiyaç duyan varlığın bir cümlesiydi belki de..
    Düşüncelerimin içinde kayboluyorum Gizimera..


    Gözyaşlarım yanaklarından yere düşüyor ve uçurumun kenarına doğru yavaşça yürüyordum..
    Hımm,
    hımm
    ''diyerek, kendimi sivri kayalara bıraktım..

    Sanki özgürlüğü hissediyor
    ve öylece yüzüme çarpan rüzgarı dinliyorum..
    Özgürdüm ama ölüyordum Gizimera..

    Çünkü!
    Ölüm,
    özgürlüğün bir başka nedeniydi..

    Ve ben artık bıraktım;
    yaprak olmayı istemeyi..
    Savrulmak istemeyi..

    Üzerini kapatmaya çalıştığım her şeyin üzerine yeni bir sayfa aramayı bıraktım..

    Bu son sayfa,
    son yaprak ve savrulmak..

    Dedin ya,
    yaşıyorsun,
    yaşıyoruz..

    Bir bomba patladı içimde ve öldü tüm fotoğraflar,
    insanlar..
    Ben bildiğimi sanırken,
    Tanrılar tarafından gönderilmiş bir acıya eşlik eden uzun süreli aşk tekrardan dirildi ruhumda bu sabah..
  • 1936 yılında Edremit kasaba halkını aydınlanma yolunda kararlı ve istekli çabalarını anlatan anı tarzında bir kitap. Çok severek ve özlem duyarak okudum. Efendim iki savas arasında kalan yıllar, dünyada acı, ölüm, açlık, yokluk sürerken bizimkiler Halkevine kuruklu piyano alıp konser düzenleme çabasındalar. Çünkü 1. Dünya Savaşı ve ulusal bağımsızlık savaşından alnının akıyla çıkmış bir ulusun artık aydınlanma ve ilerleme yolunda bağnazlıkla savaşı başlamıştır.