• Niçin hiçten hiç çıkar?
    1. "Başkasına söyleyebileceğim ne sözüm var benim bana ait olan?"
    Bu soru, şu şekilde de dile getirilebilirdi:
    2. "Başkasına söyleyebileceğim ne sözüm var benim?"
    Ya da şu şekilde:
    3. "Başkasına söyleyebileceğim ne sözüm var?"

    Bu soru cümlelerini öncelikle birer 'soru' olarak değil, sadece birer 'ifade' olarak ele almayı denersek, ilk göze çarpacak olan, daha doğrusu gözün kendisine çarpması gereken şey şudur: kayıp.

    Lâkin bir 'ifade' kaybı değil, 'vurgu' kaybı... Vurguda azalmayı, ifadede bir azalma olarak kabul etmeli mi? Bu, 'ifade' sözcüğüne verilen anlama bağlıymış gibi görünüyor. 'İfade etme' salt bir dile getiriş mi demek? Ya da bir başka deyişle, 'ifade' aynı zamanda dile getirilenin içinde duran niyetin adı mı?

    Her neyse, isterseniz, sorumuzun saçaklanmasına izin vermeyelim de şimdilik sadece kaybın kendisi üzerinde duralım:

    İlk ifadenin sonunda yer alan 'bana ait olan' vurgusu, esasen, hemen önündeki 'benim' zamiriyle dile getirilmiş olduğundan ve bu zamir zaten 'bana ait olan'daki mülkiyeti ifade ettiğinden ikinci soru cümlesinden tayyedildi; tıpkı üçüncü soru cümlesinden de 'benim' zamirinin tayyedildiği gibi...

    Evet, 'benim' zamiri de diğeri gibi dışarıda bırakılmalıydı; zira bu zamir aracılığıyla söz'e ilişkin mülkiyet talebi 'sözüm' kelimesinde dile getirilmiş sayılmalıdır: 'sözüm', yani 'benim sözüm'. O halde 'sözüm' dendikten sonra niçin ayrıca bir de 'benim' zamiri kullanılsın ki?! Dilde ekonomi kaidesini de hatırlayacak olursak molla kasım'ın bu itirazına da hak vermemiz gerekiyor.

    İmdi, artık bu soru cümlesini bir 'ifade' olarak değil, salt bir 'soru' olarak ele alabilir miyiz?

    Sanmıyorum. O halde, ulaştığımız noktayı bir kez daha hatırlayalım:

    - "Başkasına söyleyebileceğim ne sözüm var (benim bana ait olan)?"

    Bu soruyu aynı ölçütlerden hareketle niçin şu şekilde ifade etmeyelim?

    4. "Başkasına söyleyebilecek ne'yim var?"

    Öyle ya, söyleyebilecek bir sözümün olup olmadığını bir sorunun konusu kılmam, aslında söyleyebilecek bir 'şey'imin olup olmadığını soruya getirmem demek değil midir? Üstelik bu 'şey' zaten 'söyleyebilecek' sıfatıyla nitelendiğine göre, o şey'i niçin ayrıca 'söz' kelimesiyle belirgin kılmaya çalışayım ki? Aslında soruyu bu şekilde dile getirmekle, söze dönüşebilecek bir şey'in bende (var)olup olmadığını sormuş oluyorum. Bu durumda vurgu, her halukârda birşeyin -söz'ün ve/veya söylenebilecek birşeyin- var olup olmamasıyla alâkalı... Eğer böyleyse, "Bende dile getirmeye değer birşey var mı?" suâlini, niçin "Bende birşey var mı?" şeklinde sormayayım?

    Sorabilirsem, sözün değil, söze değer şeyin varlığını sorumun konusu yapmamdan ve sözü de teferruata ilişkin ikincil bir nitelik saymamdan daha tabii ne olabilir?! Bizâtihi 'söz' değil de 'söze gelen/gelecek olan' önemli oldukda, bunun başkasına aktarılması sorunu da işbu düzeyde önemini yitirecektir. O halde ben de tekrar sormayı deniyorum:

    5. "Ne'yim var?"

    Yani: Söze gelsin ya da gelmesin söze gelmeye değer ne'yim var? Öylesine alelıtlak "Ne var?" değil, "Bende/bana ait ne var?" Ancak dikkat edilmeli ki varolan (herhangi)birşeyin benimle ilişkisinin ne olduğunu sormuyorum; sorduğum sadece benimle ilişkilendirilebilecek birşeyin var olup olmadığı!

    Hadi bir adım daha atalım: Bende birşeyin (var)olabilmesi, herşeyden evvel benim (var)olmamı zorunlu kıldığı gibi, benim varolmam bende (söylenebilecek) birşeyin varolmasını nâtıkıyetim gereği zorunlu kılar. Çünkü -Cevdet Paşamızın o güzel ifadesiyle- gayr-ı vâki vâkî olamaz! (Ex nihilo nihil fit!)

    Hâsılı, iddiacısı olunan 'ben'de söze gelecek birşey yok! Nasıl olsun ki bir kere ortada 'ben' yok! Bir 'ben' olaydı, hiç değilse 'birşey' olurdu ve birşey olunca, söz de olurdu! Oysa iddiacısı olunan ben 'birşey' bile değil, 'hiçbirşey!'

    VE kural şu: "Hiçten hiç çıkar!"
  • Güneş artık batıdan doğmaya başlayacak…

    Dünya üzerinde, tam on iki farklı coğrafyada, aynı anda ve benzer şekilde felaketler yaşanmaktadır. Her bir noktaya devasa birer meteor düşer. Bu meteorların içlerinde gizlenmiş olan kadim taşlar oyuncuları, yaşları 16-18 arasındaki genç kadın ve erkek oyuncuları oyuna çağırır: Endgame başlamıştır artık. Oyundan kaçış yoktur! Hayatta kalmayı başaran, dünya üzerinde sadece kendi soyunun devamını sağlayıp onları felaket bir ölümden kurtarabilecektir. Aksi takdirde tüm insanlık, tüm gezegen yok olacak ve tek bir insan dahi kurtulamayacaktır.

    Felaketler henüz bitmemiştir:

    Daha fazlası yoldaydı.

    Daha büyükleri, daha yıkıcıları.

    Daha çok insan acı çekecekti.

    Daha çok insan yanacaktı.

    Daha çok insan ölecekti.

    ‘’El Puno del Diablo’’ dan (Şeytanın Yumruğu) denen meteorlardan tam on iki tane vardı.

    Meteorlar düştükten sonra dünya artık eskisi gibi değildi.

    Sayısız insan ölmüştü.

    Dünya daha savunmasızdı.

    Tüm dünya dehşet içindeydi…

    ***

    Yer: Büyük Vahşi Kaz Pagodası, Xi’an, Çin Halk Cumhuriyeti.

    Yönetici: ‘’kepler 22b’’

    Oyuncular:

    Marcus Loxias Megalos. 5. sıradan, Girit soyundan bir erkek.

    Kala Mozami. 89. Sıradan, kadim Sümer soyundan bir kadın.

    An Liu. 377. sıradan, Shang soyundan Çinli bir erkek.

    Shari Chopra. 55. sıradan, Harappa soyundan bir kadın.

    Maccabe Adlai. 8. sıradan, Nebati soyundan bir erkek.

    Baitsakhan. 13. sıradan, Donghu soyundan bir erkek.

    Sarah Alopay. 233. sıradan, Cahokia soyundan Amerikalı bir kadın.

    Jago Tlaloc. 21. sıradan, Olmek soyundan bir erkek.

    Aisling Kopp. 3. sıradan, La Tène Kelt soyundan bir kadın.

    Hilal ibn İsa el-Salt. 144. sıradan, Aksum soyundan bir kadın.

    Alice Ulapula. 34. sıradan, Koori soyundan bir kadın.

    Chiyoko Takeda. 2. sıradan, Kadim Mu soyundan Japon, dilsiz bir kadın.

    ***

    Yönetici ‘’kepler 22b’’:

    Endgame, hayatın bilmecesi, ölümün sebebi. Her şeyin özü Endgame’de ve Endgame her şeyin sonunu getirecek. Anahtarları sırasıyla bulup bana getiren kazanır. Buradan ayrıldığım andan itibaren her birinize bir ipucu verilecek ve Endgame başlayacak. Endgame’in tek bir kuralı var: Anahtarları sırasıyla bulup bana getirin. Başka da kural yok! Üç anahtar var: İlki Dünya Anahtarı; ikincisi Gök Anahtarı; sonuncusu ise Güneş Anahtarı. Hepsi burada, dünyada saklılar. Anahtarları bulan ve hayatta kalan kazanır…

    Oyuncuların Çin’de toplandıkları kadim piramidin içinde, ‘’kepler 22b’’nin verdiği talimatlara göre oyun başlar. Her birine bir ipucu verilmiştir. Bu ipuçları onları anahtarlara götürecektir. Hayatta kalmak için gerekirse rakiplerini, hatta yollarına çıkan herkesi öldürme hakları vardır. Dünyanın sonu gelmeden anahtarlar bulunup kadim tanrılara, elçi ‘’kepler 22b’’ aracılığıyla ulaştırılmalıdır. Yaşları çok genç olmalarına rağmen bu kadın ve erkek oyuncular, bebekliklerinden beri bu oyun için yetiştirilmişlerdir. Önceki soydaşlarının aksine oyunu oynama şerefi kendilerine nail olmuştur. Her biri birer savaş makinesidir. İyi bir atlet, iyi birer dövüşçü, silah uzmanı olan her biri, aynı zamanda hemen her türlü ulaşım aracını kullanabilen iyi birer sürücü ve hemen her türlü network’ ün içine sızabilen bilgisayar korsanıdırlar da. Sahte pasaport, kimlik vb. yardımıyla, sınırsız kredi kartı limitleriyle, dünyanın dört bir tarafında anahtarları aramaya başlarlar. Ama önce kendilerine verilen şifreleri çözmeli ya da kestirmeden giderek şifrelerini çözen diğer oyuncuları sinek gibi avlamalılardır. Takım diye bir şey yoktur, herkes tek başınadır. Dünya üzerindeki on iki soyun temsilcileri, birbirinin dostu değil tam aksine düşmanlarıdır…

    Düşmanımın düşmanı dostumdur düsturundan yola çıkarak, oyuncular bazen birbirilerine yardım ederler veya bazen bir takım oluştururlar. Bu takımlardan birisi de Jago ve Sarah ikilisidir. İki yetenekli insan, biri kadın diğeri erkek! Çin’de Toprak Askerlerin bulunduğu açık hava müzesinden başlayan kelle koltukta macera dolu yolculuklarına, Irak, Türkiye, İtalya ve diğer ülkelerde, kendilerine verilen ipucu şifreleri kâh çözerek kâh da şanslarının yardımıyla anahtar peşinde koşarak devam ederler. Evdeki hesap neticede hiçbir zaman çarşıya uymadığından, bu iki cesur insan, girdikleri bu ölümüne oyundan, birbirlerine karşı hissettikleri romantik duyguların da yardımıyla, yüzlerinin akıyla çıkmak adına büyük yol kat ederler. Su testisi suyolunda kırılır elbette, oyuncuların bazıları hayatlarını kaybedecektir bu macerada. Bu kitap, bu maceranın sadece giriş bölümü. Gelişme ve sonuç bölümlerini anlatan ikinci ve üçüncü kitaplar da var elbette.

    Türkiye’nin, özellikle de kadim Göbekli Tepe’nin (on iki bin yıllık yerleşim bölgesi, kimlerin yaptığı belli değil hala, sadece yüzde beşi gün yüzüne çıkartılabildi) bu roman serisinde kullanılması, ülkemizin reklamı açısından yerinde olmuş. Stonehenge’den Mısır Piramitlerine, Göbekli Tepe’den Güney Amerika ve Kamboçya’daki tapınaklara değin nefes kesici bir macera üçlemesi sizleri bekliyor. Pena Yayınlarının neredeyse sıfır hatalı harika edisyonu ve çevirmen Uğur Mehter’in akıcı Türkçesiyle harika bir Distopya roman. Beş yüz bin Amerikan doları değerindeki ödüllü yarışmasının detaylarını da kitabı okurken fark edeceksiniz. Sizlerin de bu sürükleyici romanı okumanız dileğiyle.

    Süha Demirel, 10 Eylül 2015.
  • Fransız Rönesansının en parlak isimlerinden Rabelais, 1494 yılında, düşünce ve sanatta değişimin başladığı günlerde doğdu. Önce din eğitimi aldı ve eski Yunancayı öğrendi. 1530’da ise Montpellier Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yazıldı. Hekimliği sırasında Hippokrates’ in “Aphorismoi” sini çevirerek başladı edebi hayatı. Kısa bir süre sonra: ”Çok Ünlü Pantagruel’in Korkunç ve Ürkütücü Marifetleri ve Kahramanlıkları” nı, “Pantagruel” i (1531), isminin harflerini değiştirerek elde ettiği “Nasier Alcofrybas müstearı (takma ad) ile yayınladı. Ardından -”Pantagruel’in Babası Koca Gargantua’nın Paha Biçilmez yaşamı”- “Gargantua” (1534) geldi. Aynı yıllarda, bir diplomat olan Paris Piskoposunun özel hekimi de olmuştu. Bu sayede İtalya ve Roma’ya uzun seyahatler yapma ve Rönesans’ın kalbini tanıma fırsatını elde etti. 1546 yılına kadar kendini bütünüyle tıp mesleğine veren Rabelais, yine bir Roma yolculuğu dönüşünde, serinin üçüncü kitabını yayınladı; “Soylu Pantagruel’in Kahramanlıkları ve Sözlerinin Üçüncü Kitabı”. Bugün kısaca “Gargantua” olarak adlandırdığımız bu fantastik hikâyeler, “Soylu Pantagruel’ in Kahramanlıkları ve Sözlerinin Dördüncü Kitabı” ile tamamlandı. 1553 yılındaki ölümünden sonra ortaya çıkan beşinci kitabın ona ait olduğu ise kesin değildir.

    Kitabın çevirmeni olan Birsel Uzma’nın kitabın hemen başında bir önsözü var: Gargantua’ya ilişkin ilk yorumlarda, Gargantu’nın I.François, Pantagruel’in II.Henri, Picrocholes’in Charles Quint, Grandgousier’in XII.Louis, hatta Gargantua’nın kısrağının I.François’nın metresi Düşes d’Etapmes olduğu iddia edilmiştir. Rabelais’de her zaman çağdaş kişilere, olaylara, yerlere göndermeler göze çarpmaktadır. Fakat her zaman realizmin ikincil formları ösz konusudur. Daha çok gözlem ve doğanın nesnel tasvirine rastlanmaktadır. Evet, Gargantua bir devdir, efsanevi bir öykü bekleyen okur hayal kırıklığına uğratılmamıştır ama Grandgousier’in bir dev olduğundan hiç söz edilmemiştir. Diğer kahramanlar normal dünyadan insanların katıldığı bir epik parodinin parçalarıdır…

    Bu arada Birsel Uzma, 1970 yılında İstanbul’da doğmuş. Galatasaray Lisesi’ni ve İ.Ü. Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Meydan Larousse Ansiklopedisi’nin ekleri, Théma Larousse ve Junior Larousse Ansiklopedilerinde çevirmen olarak çalışmış. Larousse Gastronomique’in çeviri grubu başkanlığı çalışmasını üstlenmiş. Louis Aragon, Honoré de Balzac, JeanMarie Laclavetine, Pierre Loti, Guy de Maupassant, Nicolas Michel, Marquis de Sade, George Sand gibi yazarlardan çeviriler yapmış…

    Kitapta Adı Geçen Karakterler:
    Grandgousier Kral
    Gargantua Prens
    Gargamel Gargantua’ nın annesi, Kralın eşi
    Ponocrates Gargantua’ nın üçüncü hocası (mentor)
    Keşiş Jean des Entommeurs
    Gymnates Gargantua’ nın seyisi
    Eudémon Gargantua’ nın genç uşağı
    Philippe des Marais Kral’ın bilge uşağı
    Philotomie Gargantua’ nın kâhyası
    III.Picrocholes Lerné Kralı
    Ulric Galletin Kralın hukuk işleri sorumlusu
    Marquet Çörek imalatçısı
    Forgier Kralın çobanı
    Travant Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Tripet Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Toucquedillon Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Üstat Jonatus de Bragmardo Sofu keşiş
    Thubal Holoforne Gargantua’nın ilk hocası
    Jobel Gargantua’nın ikinci hocası

    Kitabın Genel Bir Özeti:

    Kral Grandgousier ve eşi Gargamel çocuk yapmaya karar verirler ve Gargamel hamile kalır. Gebelik tam 11 ay sürer. Binlerce ton işkembe yenip yine binlerce galon şarap içildiği bir gece dünyaya gelir prens. Normal bebekler doğdukları ilk anda ağlarlarken, bu bebek: “İçki, içki, içki!” diye zırıldar. Bunun üzerine Kral: “Que Grand tu as!” der. Bu sözleri işitenler bebeğe “Gargantua” adının verilmesini uygun görürler.

    Gargantua her bebek gibi şımartılır. Giydiği giysiler, içtiği sütler, yediği etler, taktığı mücevherler, içtiği şaraplar -devlere özgün derecede büyük sayılarda- binlerle ifade edilir. Örneğin, günlük süt ihtiyacı için tam on yedi bin inekten süt sağılır. Çabuk gelişir. 5 yaşında kaz palazıyla kıç sileceği icat ederek babasını gururlandırır. Kral onun eğitimi içi bir sofist olan Thubal Holoforne’dan Latin edebiyatı eğitimi almasını sağladı. Daha sonra hocası Jobel oldu.

    Kral’ın bilge uşağı Philippe des Morais, bir gün Kralına, Gargantua’nın çok bilgisiz adamlar tarafındna eğitildiğini söyledi. Bunu da 12 yaşındaki genç uşak Eudémon’u teste tabi tutarak Krala kanıtladı. Kral uşağını haklı buldu ve Gargantua’nın tüm içi geçmiş hocalarını sarayından kovdu. Oğlunu, Eudémon’un da hocası olan Ponocrates’dan edebiyat ve beden eğitimi dersleri alabilmesi için Paris’ e gönderdi.

    Paris macerası önceleri sıkıntılı başladı Gargantua için. Zira sıkıntıdan Notre-Dame Kilisesinin çanlarını çaldı. Ama Üstat Jonatus de Bragmordo’nun harika bir söyleviyle onları iade etti sahiplerine. Gargantua, Paris’te hocası Ponocrates sayesinde beyni-bedeni ve ruhundaki pisliklerden bazı şifalı ilaçlar sayesinde kurtuldu. İçkiye düşkünlüğünü azalttı ve ilme düşkünlüğünü ise arttırdı. Hocası Ponocrotes ile Gargantua, Pisagorcular gibi o gün boyunca okudukları, gördükleri, öğrendikleri, yaptıkları ve işittiklerinin kısaca üzerinden geçiyordu. Gargantua, Sofistlerin kurallarına göre eğitildi. Eskiden ders çalışırken ruhu mutfaktaydı. Şimdiyse çalışırken ruhu ya kilisede ya Tanrıyla ya da sevdiği dostlarıyla paylaştığı güzel anlardaydı. O kadar çok şey okudu ve o kadar bilge bir adam oldu ki Gargantua; kırk fırın ekmek yiyen bile yanına yanaşamazdı.

    Günlerden bir gün, çörekçi Marquet ve çoban Forgier anlamsız bir kavgaya tutuşurlar ve birbirlerini yaralarlar. Marquet çöreklerini vermek istemez ve aşağılar çobanı. Çoban ve arkadaşları dayak yemelerine rağmen aldıkları çöreklerin paralarını verirler ve Marquet ve arkadaşlarını sonradan yetişen yarıcılar (ceviz işçileri) ve diğer çobanlarla bir güzel döverler. Marquet bunu kendine yediremez ve olayı –abartarak, üstüne ekleyerek- Lerné kralı III.Picrocholes’a (Avusturya Kralı) anlatır. Kral, 35.011 milisini Trepele Senyörünün emrine vererek, bir an önce karşı taarruz yapabilmek için keşfe gitmesini ister. Senyör ve emrindekiler önlerine ne geldiyse yağmalar ve kim çıkarsa öldürürler. Ta ki Seuilly Manastırı’na gelinceye dek yağma sürer. Bu manastırda bir keşiş vardır. Adı Jean des Entommeurs’dur. Bu keşiş, manastırı korumak için, haçlı asası ile tek başına, çapulcu ordusuna ait tam on üç bin altı yüz yirmi iki askeri katleder.

    Bunlar olurken, adaletli ve iyi yürekli Kral Grandgousier, hukuk işleri sorumlusu Ulric Galletin’i, La Roche-Cleurmault şehrinin kalesinde karargâh kurmuş Kral Picrocholes’ e arabuluvuluk yapması ve Kralın savaşı sonlandırmasını rica etmesi için elçi olarka gönderir. Ulric, Çiçero’nun retorikasını da kullanarak şahane bir söylev-nutuk atar Kral Picrocholes’e. Ama Kral onunla alay eder. Hâlbuki Ulric, sağduyuya davet eder herkesi, barışa bir el uzatmasını ister. Picrocholes, kendisine getirilen arabuluculuk hediyelerini alır ve defeder elçiyi (Charles Quint- “Plus oultre”: daha ötesi var, evrensel hırslar).

    Kral Grandgousier oğlu Gargantua’ya bir mektup yazarak durumu açıklıyor. Derhal dostlarını da yanına katıp, yanına gelmesini ve ordusunun başına geçip, gelecekte kral olacağı bu toprakları savunmasını istiyor. Gargantua hemen ola düşüyor. Seyisi Gymnates, yanına hızlı bir at alarak keşfe çıkıyor ve çörek kralı Picrochotes’in bazı askerleriyle karşılaşıyor. Düşman kuvvetlerin komutanı Tripet (işkembeden türeme bir isim) ile arlarında söz düellosu geçiyor. Atnı vermek istemeyen Gymnates at üstünde türlü akrobasi hareketlerinden sonra: “Ben şeytanım!” diye naralar atıyor. Askerilerin bazıları korkup kaçıyor. Ama komutan Tripet ile cenk ediyor ve kılıcıyla Tripet’in bağırsaklarını yere döküyor. 5-10 asker daha öldürüp, gördüklerini Gargantua’ ya anlatmaya gidiyor. Gargantua Aziz Martin Ağacı’nı kendine bir sopa ve mızrak yaparak, yanındakilerle beraber Vede Geçidi’ndeki düşmanın işgalindeki şatoyu yerle bir ediyorlar. Kaçanların izlenmesini men ediyor askerilerine Gargantua. Sebebini ise seyisi Gymnastes’ e şöyle açıklıyor: “Takip etmeniz gerekmiyor; askeri kurallar düşmanı umutsuzluğa düşürmek gerektiğini söyler. Bu tür bir aşırılık düşmanın gücünü artırır ve çoktan yerle bir olmuş, bozgunu kabullenmiş haldeyken cesaretini yeniden toplamasına neden olur. Alt üst olmuş, yorgunluktan gücünün sonuna gelmiş insanlar için hiçbir kurtuluş umudu kalmamasından daha iyi bir kurtuluş fırsatı olamaz” der.

    Çörek kralı Picrocholes’un komutan Tripet’in vahşi ölümünü öğrenmesiyle; komutan Tyravant komutasındaki bin altı yüz atlı askerden oluşan keşif bölüğü Seuilly’ de Gargantua ve adamlarıyla muharebeye girişiyorlar. Keşiş, herkesten habersiz önce davranıp düşmanı kıstırıyor ve komutan Tyravant’ ı ikiye bölüp, komutan Toucquedillon’u da esir ediyor. Lakin bu arada Gargantua tüm bunlardan habersizdir ve Keşiş’in esir düştüğünü sanmaktadır. Düşmanın elinde sanıldığından “Papazı Bulmak” deyimi buradan gelmektedir denir.

    Gargantua, yanında Keşiş olmadan, Nantes yakınlarında Saint-Sébastien’ da kendisi için verilen şölene katılıyor dostlarıyla. Saçlarını tararken düşen top güllelerini babası pire zannediyor ama gerçeği görünce oğluyla gurur duyuyor. Kral Grandgousier’i ziyarete çevre köy-kasaba her yerden soylular geliyor ve emirlerine tam üç yüz kırk üç bin muhtelif asker ve on bir iki yüz ağır top sunuyorlar. Bunun yanında milyonlarca altın ve tonlarca yiyecek ve binlerce mühimmat ve hayvan sunuyorlar. Gargantua bunların sadece yüz on sekiz bin muhtelif askeri ve iki bin ağır topu içi acil seferberlik ilan ediyor ve hazırlık buyruğu veriyor. Ordunun hedefi La Roche-Clermant şehrindeki düşmanın sindiği kaledir.

    Keşiş ansızın çıka geliyor ve yanında tutsağı komutan Toucquedillon da vardır. Gargantua, babası ve tüm dostları çok memnun olurlar. Kral Grandgousier, esir komutana sıkı bir söylev verir. Kralının yanlış yaptığını anlamasını sağlar. Onu hediyelere boğar ve La Roche-Clermant kalesine, kendisinin tahsis edeceği koruma birliğiyle gidip derhal kralına ateşkes çağrısını iletmesini salık verir. Komutan Toucquedillon, kralın dediklerini yapacaktır.

    Komutan Toucquedillon, Kralı Picrocholes’un huzuruna çıkıp bu savaştan bir an önce vazgeçip Kral Grandgousier ile yine eskisi gibi dost olmasını, aksi takdirde hemen herkesin savaşta öleceğini söyler. Toucquevillon oracıkta Kralın okçuları tarafından katledilir. Bu infaz Picrocholes’un ordusuna infiale neden olur. Ordu çok rahatsız olur.

    Gargantua, emrindeki orduyla Vede Geçiti’ni geçerek, ordusunu bir miktar dinlendirip; Picrocholes’un ordusunu, bir tepenin üzerine kurulmuş olan savunması zayıf La Roche-Clermant şehrinde kıstırır ve bozguna uğratır. Gargantuistler, Gargantua ve Keşiş’in büyük gayretleriyle şanlı bir zafer elde ederler. Gargantua ve adamları, Picrocholes ve adamlarını Vaugaudry’e kadar takip ederek birçoklarını öldürdüler.

    Bozguna uğrayan Kral Picrochole, Bouchard Adası yönünde kaçmaya başlar. Atını sinirlenip öldüren Kral, değirmenciler tarafından dövülür ve çuval bezi giydirilir kendisine. Yolda bir büyücü kadınla karşılaşır. Bu büyücü kendisine: “Anka kuşları geldiğinde, krallığın sana geri verilecek” der. Bir ara Lyon’da fakir bir bileyici olarak yaşadığını söyleseler de kendisini bir daha gören olmamıştır. Sanırız hala Anka Kuşu’nu aramaktadır.

    Savaş ertesi, Gargantua, bir sayım yaptırıp zarar-ziyan bilançosu çıkarttı ama içi rahatladı zira kayıpları çok azdı. Gargantua son olarak, şehrin meydanında, Picrocholes’un kalan adamlarını ve prenslerini karşısına aldı ve şu nutku yaptı onlara, mağluplara:

    “Sırf lütuf olsun diye; binalar, yollar, köprüler, limanlar inşa edebilirsiniz. Bunlar ebediyete kadar yaşamazlar, unutulabilirler. Ama insanlara neler hissettirdiğiniz asla unutulmaz, dostlarınız ya da yönetiminizde olan insanlarca. Olan oldu, mesele kötüdeki iyiyi görmek. Kralın oğlu çok küçüktü. Bu yüzden hocam Ponocrates’in yöneticilerinizin başına geçmesini ve prens büyüyünceye kadar ülkenizi barış-huzur ve adalet içinde yönetmesini istiyor ve emrediyorum sizlere. Unutmayınız ki Musa Peygamber ya da Kral Julius Caesar son derece ılımlı kişilerdi ve affetmeyi severlerdi. Aynı zamanda bu kişiler fenalık eden ve isyan çıkaran kişileri de acımasızca cezalandırırlardı. Son olarak sizlerden ricam; tüm bu fenalıkları başlatan Marquet denen çörekçi adam ve arkadaşlarıyla; durumun bu hale gelmesine sebep olan-kışkırtan-cesaretlendiren komutan-danışman ve subaylarınızı bana teslim ediniz. Öncelikle hepinize 3 aylık maaş verdireceğim ki memleketinize döndüğünüzde beş parasız olmayın. Sizlere tahsis ettiğim, koruma görevi yapacak özel ordumla güven içinde, evlerinize-ailelerinize dönmenizi sağlayacağım.”

    Gargantua’ ya teslim edilen savaş suçluları ne öldürüldü ne de hapishaneye gönderildi. Gargantua, onlara yeni kurduğu basımevinin preslerinde çalışma görevi vererek onları adil ve eğitici bir şekilde cezalandırdı.

    Gargantua çevresindekilere şöyle dedi: “Platon, Devlet adlı eserinin beşinci kitabında şöyle der: ’Devletler, krallar filozof olduğunda ya da filozoflar kral olduğunda mutlu olacaktır’ ”

    Gargantua, zarar gören şehri tamir ettirdi, kaleyi yeniden yaptırdı, tüm askerleri ödüllendirip kışlalarına gönderdi. Bazı komuta subaylarını da yanına alıp onları babası Kral Grandgousier’ un huzuruna çıkardı. Kral Azureus’dan (Pers Kralı; Darius’un halefi) bu yana yapılmış en büyük ziyafeti verdi Kral ahalisine. Gargantua’nın tüm yardımcıları kendilerine verilen topraklarla ödüllendirildiler.

    Gargantua, Keşiş i önce Seuilly Başpiskoposu yapmak ve ona bir manastır vermek ister. Ama Keşiş reddeder bu teklifi. Bu durumda Gargantua da Keşiş için Theleme (Yunanca Thelema, irade anlamındadır) Manastırı’nı inşa ettirir. Bu manastır diğerlerinden farklı olacaktır. Dört tarafı duvar olmayacaktır. Bu manastırda ne saat ne de kadran olmasına, her işin isteğe, olanağa ve koşullarına göre dağıtılmasına karar verildi. Bu manastıra, güzel-yakışıklı mizacı güzel erkek ve kadınlar alınacaktı. Bu manastıra girenlerin, diğerlerinde olmadığı üzere, istedikleri zaman dışarı çıkmalarına, özgür olmalarına izin verilecekti. Bu manastırda –diğerlerinin aksine- herkes şerefiyle evlenebilecek, mal-mülk sahibi olabilecek ve özgürce yaşayabilecekti.

    Theleme Manastırı’nda inşa edildikten sonra; manastır sakinlerinin yaşamları yasalar, tüzükler ya da kurallara göre değil, kendi özgür iradelerine göre ve isteklerine göre düzenlenmişti. Yataktan canları ne zaman isterse o zaman kalkıyor, istedikleri zaman yiyor, içiyor, çalışıyor, uyuyorlardı. Onları kimse uyandırmıyor, yemeye, içmeye veya herhangi bir şey yapmaya zorlanmıyorlardı. Gargantua böyle karar vermişti. Tek bir kural geçerliydi: “NE İSTİYORSAN ONU YAP!”

    Kitaptaki Bazı Önemli Dipnotlar:

    “Que Grand tu as”. John Duns Scotus, 13. Yüzyılda yaşayan ve Rabelais’nin sık sık dalga geçtiği bir Fransisken papazıdır. Rabelais için ortaçağ felsefesinin, karanlığın, küçücük noktalar üzerine kılı kırk yaran tartışmaların, gevezeliğin ve Latincenin, özetle skolastikliğin simgesidir (sayfa 39).
    Burada sözü edilen dönmeler, din değiştirmeye zorlanmış Yahudiler ya da Müslümanlardır ve onların dönmesini sağlayanlar hala eski dinlerin ibadetlerinden vazgeçmediklerinden şüphe emektedirler Bu kişileri tanımlayan Fransızca “marranes” sözcüğü İspanya’ da hakaret olarak kullanılırken, İspanya dışında tüm İspanyolalrı tanımlamak için kullanılıyordu. Bu I.François’nın gizli anti İspanyol propagandasının bir parçasıydı (sayfa 45).
    “De modis significandi”. İfade Biçimleri. İşaretler ve anlamlarıyla ilgili köklü bir tartışmayı sürdüren bir mantık kitabıdır. Çok sayıdaki yorumcu, okuyucunun gerçek metnin gerçek anlamına (varsa tabii) ulaşmasını engellemektedir. Bunların sayılan isimlerin çağrışımları aşağılama amacıyla seçilmiştir. Yalnızca Gualehaul istisnadır: Onun adı, Arturyen metinlerindeki bir devin adıdır (sayfa 74).
    Gerçek mekân ve isimlere göndermeye bir örnek. Rabelais’nin yaşadığı dönemde gerçekten, Chinon’da yaşayan bir potin tüccarı Babin ailesi bulunuyormuş (sayfa 82).
    Herakleitos insanın aptallığına ağlarken, Demokritos gülermiş (sayfa 95).
    Aile, yani famille, Latincede tüm çocukları, anne babayı ve hizmetlileri, hatta müşterileri kapsamaktadır. Rabelais burada, hükümdar ile halkını bağlayan feodal paktın ve halkın öneminin altını çizmektedir (sayfa 139).
    İyi bir kral için örnek davranış: barış, pazarlık, ama aynı zamanda, savunma kaygısıyla doktrinal ve politik açıklamalar yapmak (sayfa 143).
    İnsan davranışının İncil terimleriyle yapılan analizi: Özgür insan iradesi merhamete muhtaçtır. Bu Augustinus ve Erasmus’un, Lutherci köle irade (merhamet her şeyi yapar) ve aydınlanma sonrası özgürce iman kavramı arasındaki tezidir. Tanrı günahkârları özellikle tek başına bırakır; bunun sonucu olarak ortaya çıkacak kötülük kendi değerinin bilincine varmasına olanak sağlayacaktır (buna göre savaş, Grandgousier’in kendisini aracısı olarak gördüğü bir terbiye aracıdır) [sayfa144].
    Bu diyalog, İskender’le aşık atmayı hayal ederken, kötü tavsiyeler verilmiş ve sonu kötü biten klasik dönem fatihlerine bir örnek olarak, Plutarkhos’un Pirus’un Hayatı’ndan esinlenilmiştir. Bu eserde, değişik siyasi tartışmalara yer verilmektedir. Danışmanlarının rolü, ne Makyevel ne de Hristiyan teorisyenlerin taraf olduğu fetih savaşlarının rolü. Fakat aynı zamanda, Avrupa’da Fransız monarşisinin çevresini saran Habsbourgların (Avusturyalıların) siyasetinin doğrudan yansımasıdır (sayfa 155).
    Dev kısrağı ve Gargantua paralel sahnelerin kahramanlarıdır. Gargantua Parislileri idrarında boğup hacıları öldüre yazarken, kısrağı da at sineklerini boğmuştur. Şövalye ve at birbirinden ayrılmaz bir bütündür (sayfa 171).
    24 Şubat 1525’de Avusturya, İspanya ve Fransa arasında, Kuzey İtalya’da geçen, Fransızların ağır yenilgisiyle sonuçlanan savaş (Pavia Savaşı). Bu savaşta birliklerin bir kısmı kralı esir bırakıp kaçmıştır (sayfa 187).
    Dürüstlük beklenmeyen bir durumdur çünkü keşiş ne kadar hoşsohbetse, doğruluktan da o kadar uzaktır (sayfa 189).
    Keşişlerin sosyal olarak gereksizliği hümanistlerin sürekli ele aldığı bir temadır (sayfa 189).
    Burada düşünmeden edilen dualar ile gerçekten içten gelerek edilen dualar arasında ayrım yapılır. Dolayısıyla din adamları ve laikler arasında değil, Tanrı’yla içten olan ya da olmayan bir ilişki arasında ayrım yapılmaktadır (sayfa 191).
    Hainlik Rabelais’nin sık kullandığı bir aşağılamadır (sayfa 222).

    Kitabın Künyesi
    Gargantua
    François Rabelais
    Everest Yayınları / Roman Dizisi
    Editör: Berrak Göçer
    Çeviri: Birsel Uzma
    İstanbul, Eylül 2011, 1. Basım
    270 sayfa
  • Geneli itibarı ile çok güzeldi. Beni heyecanlandıran, merak duygumu yükselten bir eserdi. Küçücük bir bölümünü beğenmedim sadece. Azcik konusu hakkinda bilgi vereyim, merak edin
    Birkaç üçüncü sayfa haberi ile başlayıp tüm dünyaya yayılan bir kaos. Görülmeyen bir sey için yazılan hikayeler , alınan tedbirler ve korkan insanlar. Korkunun yanında nedeni belirsiz ölümler... Böyle bir durumda kime güvenir insan? Ne yapar, nereye gider ayrıca da nasıl gider? Bu kadar belirsizliğin içinde tek bir kural vardir; basit ve katı 'sakin gözlerini açma ' .
  • Bir yazısında şöyle der Zola: "Biz bir dünyanın yıkıntıları üzerinde yaşıyoruz. Görevimiz bu yıkıntıları açıkyüreklilikle, mertçe, yalana kaçmadan inceleyerek gelecekteki dünyanın olgularını saptamaktır. Bize yol gösteren bilimdir. Bilim evrenselleşmektedir,yarım yüzyılda edebiyata yayılmış ve tarihi, eleştiriyi, romanı yenilenmiştir. " Zola bu maksatla Rougon-Macquartlar dizisini kaleme almıştır.
    Neredeyse her yıl bir kitap yazarak yirmi yılda tamamladığı bu seri kuşkusuz Emile Zola'nın başyapıtıdır. Bu seriyi bir bütün olarak sırayla okumak; yedinci kitap Meyhane'de tek yaptığı bir beşikte sallanmak olan dört yaşındaki Etienne'in on üçüncü kitap olan Germinal'de sert ve kapsamlı bir greve öncülük edişi ya da küçük bir kız olan Nana'nın kendi adıyla anılan dokuzuncu kitapta başrolü üstlendiğini izlemek elbette büyük bir zevktir. ancak her kitap kendi içinde bir bütün olduğundan sırayla okumak gibi bir kural yoktur. hiçbir kitapta olay örgüsü yarım kalmaz, hiçbir karakterin başındm geçenleri okuyucunun bildiğini varsaymaz.
    Emile Zola
    Sayfa 5 - Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi
  • Normalde üçüncü kişilerin anlattığı kitapları sevmem karakterin ruhunu düşüncelerini hissetmek isterim ama bu kitap çok akıcı 5 satte bitirdim. Tabi bi de bir zeki ama asosyal eleman bi asi kural tanımayan polis ve kurallara uyan amir ile karakterler biraz klişeydi ama yinede olaylar öyle ilerliyor ki vaktin nasıl geçtiğini anlamıyacaksınız. İyi okumalar
  • Hizbullah-PKK çatışmasının yaşandığı dönemlerde ilkeli ve ilkesiz savaş teknikleri ile karşılaştık. Mesela hiç kimse Hizbullah tarafından öldürülen falan yerdeki bir çocuktan veya kadından bahsedemiyor. Neden? Çünkü yanlışlıkla da olsa böyle bir eylemi olmadı. Ancak PKK`nın bir babanın kendi öz evladını vurması gibi vahşiyane eylemleri oldu. Kadın, çoluk-çocuk demeden yapılan eylemlerden dolayı şehid edilen dindarların çocukları için, bu güne kadar hiçbir insan hakları ile alakalı kurumun bir rapor veya benzeri bir doküman yayımladığını duymadım.

    Onlar yayımlamasa da biz birkaç örnek verelim.

    PKK`nın eylemleri sonucu şehid edilen çocuklar, daha çok Nusaybin`de yoğunlaştı. İlk şehid Küçük Ali diye nam saldı. Ali bir gençti aslında.Ama o zamanların en küçük şehidi olduğundan “Küçük Ali” dendi kendisine. Babası solcuydu, aynı zamanda Kürtçü. Küçük Ali o zamanların meşhur, heyecanlı Müslüman gençlerinden biriydi. Baba, oğluna tahammül edemiyordu. Küçük Ali yaşça belki küçüktü ama imanı tüm Nusaybin`e sığmıyordu. Baba ile oğul sık sık tartışırlardı. Baba, kendisi küçük ama imanı büyük bu genç karşısında ezildikçe, öfkelenir ve fiziki olarak saldırırdı oğluna. Küçük Ali`yi davadan vazgeçiremeyen baba, en sonunda silahına davrandı. Ali şehittir artık ve Küçük Ali diye isimlendirilir.
    Yine Nusaybin`de, hem bir okulda hem de tüm toplum sathında öğretmenlik yapan bir İbrahim Hoca vardı. PKK her nasıl olursa olsun vurmaya karar vermişti Hoca`yı. Kural kaide tanımayanlar, bir okul çıkışında suikast düzenlediler. Şehid olan İbrahim Hoca`nın yanında bir de çocuk vardır. Belki yanına ev ödevini sormaya gelen bir küçük öğrencisiydi bu.
    Yine Nusaybin. Bu kez şehid olan Mehmet Nafi Çevik isimli bir çocuktur. Molla Salih isimli ilmiyle amil bir âlimin çocuğuydu. PKK hakkı haykıran her âlimin düşmanıydı. Dolayısıyla Molla Salih de İbrahim Hoca gibi yok edilmesi gerekenlerin listesine alınmıştı. PKK yine kural kaide tanımayan eylemlerinden birine imza attı. Molla Salih`in evinin dış duvarından avluya bir bomba attı. Avluda oynayan daha 9-10 yaşlarındaki oğlu Mehmet Nafi Çevik şehadete erer. Şehid olduğunda ilkokul üçüncü sınıftadır.
    1993`te bu kez Ayşe ÖZ ve Fatime ÖZ isimli anne ve kızını şehid ederler Nusaybin`de. Acziyet kokan bir eylemdi bu. Çünkü erkeklere güç yetiremeyenler kadın ve kızlara saldıracak kadar aciz kalmışlardı. Aslında ailenin tüm fertlerini hedef almışlardı. Ama sadece anne ve küçük kızına ulaşabilmişlerdi. Bu şekilde savaş hukukunu hiçe sayan bir eylem daha yaptılar. Karşılarındakinin yaşlı bir kadın ve küçücük bir kız olması, ellerinin tetiğe gitmesine mani olmadı.
    PKK ile Hizbullah arasındaki gerginlik İdil`de kıvılcım almıştı. PKK militanları 07/05/1991 günü Karaaslan ailesinin evini basıp, Faka Sabri`nin oğlunu yanlarında götürmek isterler. Babası buna şiddetle karşı çıkınca evi tararlar. Olayda Baba Faka Sabri, anne Hayriye Karaaslan şehit olurlar. Yine karşılarındaki kişilerin yaşlı iki kişi olması (Üstelik biri bayan) savaş hukukuna riayetsizliğin bir başka deliliydi. Üstelik ateş açılan odada çocuklar da vardı. Onlardan biri yaralandı. Diğerlerinin vurulmaması ilahi kaderin bir tecellisiydi.
    26 Haziran 1992 tarihi bir Cuma gününe denk geliyordu. Bu gün Kerbela`yı andırıyordu. Çünkü Susa`da Camide ibadet etmekten başka suçları olmayan 10 kişi de şehid edilmişlerdi. Ancak bizim bahsedeceğimiz olay kadınların hunharca parçalandığı bir mayın saldırısıdır. İdil`e bağlı Tepeköy`deki tarım işçileri, tarlalarında işlerini bitirip evlerine dönüyorlardı. Bir traktörün römorkuna binen işçilerin arasında kadınlar da vardı. Savaş hukukunda kör hedef olarak diye tanımlanabilecek mayın döşeme, PKK`nin sık sık başvurduğu yöntemlerden biridir. O gün traktörün dönüş yoluna mayın döşenmişti. Traktörün o mayına basması sonucu, Müslüman olmaktan başka hiçbir günahı olmayan dört insan parçalanarak şehit oldular. Şehit Abdulkerim Özel 34, Şehit İbrahim Kartal 28, Şehit Hediye Baştuğ 35 ve Şehit Menice Kartal henüz 16 yaşındaydı.
    Aslında konu daha da uzatılabilir. Ancak gazetenin köşemiz için belirlediği bir yer sınırı var. Yoksa PKK`nin hala aynı bilinçte olduğu ve savaş hukukuna uymadığını Yasin Börü`nün şehadetinde de görüyoruz.
    Yani PKK yine aynı PKK`dir. Buna pek şaşırmamak lazım. Peki ya sözde insan hakları savunucularının aynı kalmasına ne demeli?