Elimizdeki en kıymetli şey olan zamanı, ihtiyacımız olmayan bir sürü eşyaya sahip olmak için kullanmak modern insanın laneti gibiydi. Temel ihtiyacı olmayan lüksleri hayatına sokup daha sonra o lüksler olmadan yaşayamıyordu insan. Modern zamanlar, lüks ihtiyacı temel ihtiyaca dönüştüren garip bir denklem kurmuştu âdeta.
“Haa. Aptal davranışlarında yanılmaz. Mantık yürütmede yanılır. Aptal şöyle der: bütün köpekler evcil hayvanlardır, bütün köpekler havlar; kediler de evcil hayvanlardır, demek ki onlar da havlar. Ya da, bütün Atinalılar ölümlüdür, bütün Pireliler de ölümlüdür, demek ki, bütün Pireliler Atinalıdır...”
“Ki bu doğrudur.”
“Evet, ama rastlantı olarak. Aptal doğru bir şey de söyleyebilir, ama yanlış mantık yürüterek.”
“İnsan yanlış şeyler söyleyebilir, yeter ki doğru mantık yürütsün.”
“Elbette! Yoksa, düşünen hayvan olmak için bunca çaba harcamanın ne anlamı olurdu?”
Bir fikri açıklamak, hangi araçla olursa olsun, içten ve kişisel bir çabayı gerektirir; işte bu noktada, televizyonla basılı kitap arasındaki ortak zemine geliyoruz. Bir konferans ya da bir sinema gösterisinden farklı olarak, televizyon kalabalığa seslenmez. Bir odadaki iki üç kişiye, yüz yüze konuşuyormuş gibi hitap eder. Tıpkı kitapta olduğu gibi, çoğunlukla tek yanlı bir söyleşidir bu, ama sade ve her şeye rağmen, Sokratvari bir söyleşi. Bilginin felsefî kaynaklarıyla derinden İlgilenmiş biri olarak televizyonun bana en çekici gelen yanı budur; televizyonun bu yanı, kitap kadar ikna edici, entelektüel bir kuvvet haline gelebilir.