Arap toplumu için şiir her şeydir. Muhataplarını böylesine caydıran bu iddia, gerçekten şair bir topluma yönelmişti.
Lesley Hazleton: "Şairler, Batıllara göre ne kadar sıra dışı görünseler de yedinci yüzyıl Arabistan'ında Rock yıldızları gibiydiler. Ünleri yalnızca yazdıkları ağıtlar ve mersiyelerden gelmiyordu."
Montgomery Watt: "Bize garip görünse de şairler, yakın dönemlerde basının yerine getirdiğinden çok da farklı olmayan bir işlevi yerine getiriyordu."
Goldziher: "Şair olmak Arap anlayışına göre kâmil insanın sahip olması gereken hasletlerdendir. Yani o, kabilesinin övgüye layık geleneğini bilendir."
Goldziher, başka bir yerde şunları kaydetmektedir: "Şairin kabiliyetinin, sanat noktayı nazarından değil de başka bir bakış açısından kavrandığı görülmektedir. Birçok amilin de işaret ettiği gibi, bu kabiliyetin tabiatüstü şeylerle irtibatlı olduğu kanaati, Araplar arasında mevcuttur. Şairin, aynı zamanda hem kuşlarla istikbal okuyan ve hem de su kaynaklarını bilen bir kimse olması mânidardır."
Armstrong: "Arap yarımadasında bir şair, başka toplumlarda kabilelerin ve kâhinlerin fonksiyonlarını gerçekleştirirdi. Kendilerini kabilenin umutlarına ve arzularına açar, insanlar onların sözlerini duyduklarında, bunların kendi duyguları olduğunu hissederdi. Dolayısıyla şairlerin, Arap dünyasının politik ve sosyal alanlarında büyük önemi vardı."
Yani Arap cahiliyesi de diğer cahiliyelerde sıkça görüldüğü üzere, şiire olağanüstü bir anlam atfediliyordu. Şairlerin, tanrılarla diyalog hâlinde olduğu düşünülüyordu. Bu yüzden de şiire rağbet oldukça yüksekti.
Goldziher: "Keza, harp etmek istenilen düşmanlara karşı hicviye söylemek için -zaman zaman pek yüksek bir ücretle- yabancı kabilelerden şair tutmak, bir âdet hâlindeydi."
Goldziher başka bir yerde şunları
Sesler içinde oturuyorum. Ağır sesler, kararan sesler. Dünya yok. Kör bir boşluğun soluğu her yer. Zaman erimiş. Ne görmenin büyüsü eşyada, ne gövdede dokunmanın yalnızlığı, ne kokuların getirdiği hayal. Uzak yok. Yakın yok. Bunca yıl yaşamamışım. Kumlar uğultu, ağaçlar sis, toprak bunaltı. Deniz ilk günkü bilinmezliğinde. Bir sıkıntı pervanesi güneş. Umut gibi umutsuzluğun da acısı bitti. Sabır denilen cezada soğudu yürek. Kalktım yürüdüm elimdeki çaresiz soruyla: İnsan neden hep sona bırakır kendini?..
Önce bildim, sonra bilemez oldum dünyayı. Bir kadın kasıklarından su vermeseydi, nasıl severdim seni, ey ölümden ödünç alınmış hayat…
"... Belki ben de kendi Zoe'mi bulurum."
Bir an şaşırdım. " Ne?"
"Bilirsin işte, her zaman yanımda olacak ve ne olursa olsun beni yalnız bırakmayacak yakın bir arkadaş. Sen ve Zoe gibi."
Fizyolojisi açısından isterik olanlarla yakın akraba olan modern sanatçı, bu hastalıklı oluşuyla bir karakter olarak da ayırt edilmektedir. Histeri sahtedir—yalan söyleme aşkından dolayı yalan söyler, her tür gerçeği gizleme sanatında takdire değerdir—ta ki hastalıklı kendini beğenmişliği onu soyuna getirene kadar. Kendini beğenmişliği, uyuşturucu gerektiren sürekli bir ateş gibidir ve anlık kurtuluş vaat eden herhangi bir kendini aldatmadan, herhangi bir maskaralıktan çekinmez. (Kibir yapma güçsüzlüğü ve derinden kökleşmiş bir kendini hor görme için duyulan sürekli intikam ihtiyacı— bu tür kendini beğenmişliğin tarifi hemen hemen budur.)
Sisteminin, tüm deneyimleri krizlere dönüştüren ve hayatın en küçük tesadüflerine bile “dramatikliği” katan absürt alınganlığı, onu tüm hesaplanabilirliğinden yoksun bırakır: Artık bir kişi değildir, en fazla kişilerin bir randevusudur ve bir o, bir bu arsız bir kendine güvenle ileri doğru atılır. İşte bu nedenle aktör olarak büyüktür: Doktorları tarafından yalandan incelenen tüm bu zavallı istençsiz insanlar, bizi mimik, şekil değiştirme ve neredeyse istenen herhangi bir karaktere bürünme virtüözlükleriyle şaşırtırlar.
Savaş hatlarına yakın köylerdeki halkın yapabileceği savunmadan, hayatı sonuçlar beklemek akıllıca bir beklenti olamaz. Ülkenin bütün güç kaynaklarının yararlanma koşullarına ve yetkilerine sahip olduktan sonra bile, sağlam bir askeri örgüt kurabilmek ve bunda başarı sağlayabilmek için, zaman şarttır.