SosyologÇa, Entelektüel'i inceledi.
 22 May 22:29 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 8/10 puan

Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı

Entelektüel,günümüzde en fazla tartışılan kavramların başında gelmektedir. Bu kavram üzerindeki tartışmaların önemli ölçüde yaygınlık kazanmasında; kavramın toplumsal temsil ile ilişkisinden dolayıdır. Çünkü entelektüel genel kanıya göre toplumsal ile hemhal olan olarak bilinir. Bireysel özgürlük ve kamusal özgürlük ilişkilerin kurulmasında önemli rol oynar. Bu yüzde bir anlamda entelektüel çaba kamuoyuna mal olmaktır.
Edward Said’de entelektüel üzerine kökülü bir irdelemeye gitmektedir. Bu çalışmanın başlangıcı noktası 1948’te Bertrand Russell’ın öncülük ettiği Reith konferansların, 1993’te BBC tarafında tekrar yayınlanmasına dayanıyor. Bu belgesellerin yenide yayınlanması Edward Said öncülüğü ile yapılmıştır.
Edward Said’e göre entelektüelin toplumsal sorumluğu ve kişisel istemleri arasında bir gel-gitler mevcuttur. Bu bağlamda entelektüelin işlevini irdelemiş ve entelektüel üzerinde geniş bir literatür taranması yapmıştır. Her ne kadar bu konuda çok fazla bir veri var olsa da, ona göre entelektüeli iki kategoriye ayırabiliriz;
Birincisi; Antonio Gramsci’nin “organik aydın” dediği kategori. Gramsci organik entelektüele ilişkin olarak şöyle der: "Kapitalist girişimci kendisiyle birlikte sanayi teknisyenini, ekonomi politik uzmanını, yeni bir kültürün, yeni bir hukuk sisteminin oluşturucularını vb. yaratır.”
Bu kategoriye giren entelektüeller daha çok modern zamanlarla başlayan süreci ifade ediyor. Özelikle toplumsal alanda hızla gelişen kurumlaşma ve iş bölümün yaratmış olduğu uzmanlıkla birlikte şekillenmiştir. Kuşkusuz artık entelektüel fil kulesinde inip toplumdaki bu yeni kurumlara bir şekilde katkı sunmaktadır. Yani artık medyada, eğitim kurumlarında, basın ve yayımda, ticari ve sivil toplum kuruluşlarda aktif olarak çalışmaktadır. Entelektüel, artık gündelik yaşamın her alanındadır. Kuşkusuz böyle bir durum, pozitif yönlerin olmasıyla birlikte olumsuz yönlerinde mevcuttur. Çünkü entelektüel bir anlamda hizmet ettiği birey veya kurumun sınırları ile kalma sorunu ile karşı karşıyadır. Yani bireysel özgürlüğün de feragat etmesi gerekir.
İkincisi ise; Julien Benda’nın temsil ettiği kategoridir. Ona göre entelektüelin toplumsal konumu gereği özerk olması gerekir. Bu konu da Julien Benda'nın, entelektüelleri, insanlığın vicdanı olan süper yetenekli, ahlâki donanımları gelişkin filozof-krallardan oluşan bir avuç insan olarak tanımlanması söz konusudur. Burada entelektüelin konumu tüm toplumsal kesimlere eşit mesafe olmasını öngörmektedir. Ancak böyle tarafsız ve sorunların çözümleyicisi olarak işlev göreceğini inanılmaktadır. Bu yüzde entelektüel her anlamda her şeye hazır olmalıdır. Çünkü toplumsal gerçeği ifade ederken, karşılacağı bir çok sorun göz ardı etmemek lazım.
Her iki kategori de beli gerçekliğe dayanıyor. Gramsci’nin tanımlanması mevcut toplumsal gerçekliği ifade etmektedir. Ve toplumsallık bu noktaya ilerlemektedir. Benda ise ideal bir entelektüel profili çizilmektedir.
Kısacası eğer toparlayacak olursak; Edward Said’in bu konuda fikirleri önemlidir. Ona göre bir entelektüel laik olamak zorundadır, tarafız olması gerekir ama toplumsal gerçekliğin de kaçmaması gerekir. Beli anlamda kurumsal yapılarda kamuoyunun yararına çalışabilir ama iktidar ile mesafesinin iyi ayarlanmış olması gerekir.
Edward Said bir yersiz yurtsuz entelektüel olarak çalışmalarını örnekler üzerinde irdelemektedir. Ve özelikle sürgündeki entelektüel için bir perspektif sunmaktadır.
Bu bağlamda her birimizin yaptığı birazda entelektüel bir uğraştır. Hem bireyin kendini yetkinleştirmesi hem de toplumsal durumlar karşısındaki arayışı bu yolun başlangıç noktasını teşkil etmektedir. Burada önemli olan bireyin kendine nasıl bir yol çizeceğidir. Ki zaten insanın faaliyetleri bir anlamda yazıya dönüştüğü an kamuoyuna mal olur. Ve kamuoyu yaklaşımız doğal bir kimlik bize sunmaktadır. Doğalında artık bizim buna müdahale hakkımız ortada kalkar. Yani bir anlam da yazdıklarımız kadarız.

Esra Koç, Aşkın Metafiziği'yi inceledi.
20 May 22:20 · Kitabı okudu · 4 günde · 7/10 puan

''Siz bilgeler, yüksek ve derin bilgili
Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz
Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin
Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?
Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!
Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna
Nerede, nasıl ve ne zaman,
Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!

Bu sözlerle aşkın metafiziği adlı kitabına başlangıç yapan Arthur Schopenhauer aşkı şöyle tanımlar: aşk, başta dizginlenebilir bir eğilimken sonrasında bir tutkuya tüm engelleri aşabilme gücüne ve tatmin edilmez bir duygu haline gelirse ölümü bile göze alabildiğine.

Schopenhauer; bu konuya neden felsefik bir yaklaşım getirdiğini ise şöyle ifade eder. Madem aşkın varlığından, gücünden eminiz bütün yazar ve şairlerin vazgeçilmez konusu aşkı neden bir filozof irdelemesin. Ayrıca aşkı konu olarak ele almasının nedeninin ona öncü olan düşünürlerin tezini çürütmek olmadığını, aşk konusunun onun dünyasına nesnel olarak dayatıldığını söyler.

Schopenhauer aşka dair düşüncelerini beş bölümde incelediği kitaba gelecek olursak;

Birinci Bölüm:
Bu bölümde aşk Schopenhauer 'e göre istediği kadar dünyevilikten uzak, saf tanımlansa bile o bireyselleşmiş cinsel dürtüdür. Birçok insan için zihinlerinin yarısını sürekli meşgul ettiği, en ciddi meselelerde kararları etkilediği, evrakların el yazmalarının arasına saç buklelerini yerleştirmeyi başardığı, en feci kavgaları körüklediği, bazen zenginliği bazen statü ve rütbeyi kendine kurban seçtiği, her şeyi yıkmaya çalışan, altüst eden bu tutkuyu önemli kılan tüm bu gayret ve süreçte yaşanılanlardır. Bu çabanın altında yatan neden ise cinsellik olsa da nesnel bir hayranlık olarak insana kendisini sunar. Bu bir savaş hilesidir. Tüm bu bireyler arasında uygun eşi bulma, seçme ayıklama, aşk oyunlarının amacı sadece bir şeye hizmet eder. Gelecek kuşağı (türü) meydana getirmek. Doğanın kişilere kamufle ederek sunduğu bu amaç doğrultusunda bireyler birbirlerine ne kadar uygunsa aralarındaki tutku o denli fazla, ortaya çıkacak türde o oranda sağlıklı genler taşır.

İkinci Bölüm:
Schopenhauer 'e göre iki cinsin inançları, düşünceleri, karakterleri ve zihinsel eğilimleri uyuşuyorsa aralarında cinsel sevgi etkisi olmaksızın bir dostluk kurulabilir. Ancak bunların evliliği çok mutsuz, doğacak çocukta zihinsel ve bedensel düzlemde uyumsuz olacaktır. Bunun tam tersi için düşünecek olursak cinsel tutku var, ancak uyum yoksa bunların evliliği de mutsuz olur.
İnsanın doğasındaki bencillik türün devamını sağlayacak bakış açısını bir yerde engeller. Fakat bireyin aklına bir şüphe kuruntu yerleştirilirse gerçek sadece tür için en iyi olanın onun için de iyi olacağı gibi görünür. Bu kuruntunun adı içgüdüdür. Cinsel hazzın tatmininde ise türün çirkinliğine, güzelliğine bakılmaz, hiç bir bağ yoktur bu bağlamda. Seçim tamamen ortaya çıkacak yeni türün tipinin olabildiğince katıksız ve doğru korunması ile ilgilidir. Buna göre herkes en güzel bireyleri, kendi varlıklarında türün katıksız olmasını sağlayacak bireyleri şiddetle arzu edecektir. Diğer bir nokta ise bu seçimde öteki bireyde kendi kusurlarını örtecek özellikler aramasıdır. Örneğin kısa boylu erkekler iri kadınları ararlar, sarışınlar esmerleri severler vb…
Erkek kendisine uygun güzellikteki bir kadına baktığında türün damgasını vurduğu o kadınla sürdürmek istediği türün tipinin korunmasına dayalı eğilimdir. Demek ki insanın içinde taşan hazza verdiği cevap bu çekimle ilgili değil, tür için iyiye yönelmiş bir içgüdüdür. İnsanın seçtiği kişiye ulaşmak için yaptığı tüm rezillikler şan, şöhret, para, onur vs. kaybetme pahasına katlandığı eziyetler doğanın her yerdeki bağımsız iradesine uygun olarak türe hizmet eder. Erkek ulaşmak için kırk takla attığı kadına ulaşınca türe hizmet ettiğini hissettiğinden evlilik dışı her olayda kötü yeni bir bireyin oluşumundan çoğu zaman iğrenir, engellemek ister. Ve o hazza ulaşınca aslında herhangi bir kadınla yaşayacağı hazdan farklı olmadığını görüp hezeyana uğrar. Kendisini aldatan, bireyin bilincine girmeyen türün irade gücüdür.
Aşkta erkek ve kadının doğası belirgin farklar taşır. Erkek doğası gereği vefasız, kadın ise sürekli sadakate eğilimlidir. Erkeğin aşkı doyum bulduğunda azalırken, kadının aşkı o andan itibaren artmaya başlar. Erkeğin gözü hep başka kadınlardadır. Kadın ise tek bir erkeğe sımsıkı sarılır. Bundan dolayı erkeğin eşine sadakati yapay, kadının ki doğaldır.

Üçüncü Bölüm:
Bu bölüm Schopenhauer ‘in aşkta bireylerin seçimlerinin altında yatan nedenleri incelemesini içermekte. Ona göre seçimlerde öncelikle yaşa bakılır. Doğurganlıktan dolayı 18-28 yaş arası idealdir. Güzellikten yoksun gençliğin gene de çekici olduğu ancak gençlikten yoksun güzelliğin çekici olmadığını ifade eder. İkinci bakılacak unsur sağlıktır. Sağlıklı olmayan bireyler hastalıklarını türe aktaracağı için tercih edilmemelidir. Üçüncü unsur iskelet yapısıdır. Kemik yapısı türün tipinin temelidir. Bu yüzden önemlidir. Dördüncü etken kadının belirli bir dolgunlukta olması ceninin beslemesi açısından önemlidir. Beşinci etken ise yüz güzelliğidir.
Kadınlar ise erkek güzelliğine çok az önem verirler. Erkeğin kuvveti buna bağlı cesareti cesur bir koruyucusu olması açısından önemlidir. Kadınlar kendi güzelliklerini aktaracakları için çoğunlukla çirkin erkekleri severler. Bir kadının bir erkeğin kültürüne, entellektüelliğine aşık olması gülünç bir iddiadır. Bir annenin çocuğuna güzel sanatlar vs. eğitimi vermesinin sebebi ise güzel kalça ve dolgun göğüsleri yapay yollardan destekleyen bir zekayı ortaya çıkarmaktır.
Ayrıca tüm bu etkenlere bakılırken her bir birey bedeninin her bir uzvundaki eksiklik ve zaafları karşı cinste düzeltilmesini kovalar, üstelik söz konusu parça ne kadar önemliyse bu arayışta o kadar kararlı ve ısrarlı olur.
Eğer bir adam çok çirkin bir kadına aşık olursa cinsellikten kaynaklıdır ve kendini eksik görmediği için türe aktarılacak özellikleri kendi tamamlayacağını düşünür ve bu çok üst mertebede aşıklık halidir.

Dördüncü Bölüm:
Eğer aşk bir kişiye yönelmiş ise bu kişiye kavuşamama durumunda dünyanın bütün nimetleri hatta hayatın kendisi bile değerini kaybedip intihara kadar gidebilir. Tür bireyden daha önemlidir. Bu yüzden sevenler çokça çabalar ve bu çabayı yüce ve haklı görür. Aşkın çoğu zaman kişiyi trajik, komik durumlara sokmasının nedeni aşık erkeğin ruhunu türün ele geçirmiş ve hakimiyeti altına almış olmasıdır. Türün istediği gerçekleşince kaybolup giden, geride kalan nefret edilen bir eşin mantığı böyle açıklanabilir. Çoğu zaman aklı başında bir erkeğin canavar ruhlu bir kadınla evliliği buna örnektir. Eskilerde bunu aşkın gözü kördür diye nitelendirir.
Aşk evliliğinde de uyumsuzluklar çıkınca yine mutsuzluk gelir. Bir İspanyol atasözü der ki ‘’ Aşk nedeniyle evlenen acılar çekerek yaşamak zorundadır. ‘’ Anne baba tavsiyesi ile evlilikte de değerlendirilmiş yönler başta mutlu etse de sonrasında sorunlu bir mutluluk olarak kalır. Bu durumda bir evlilik ya ortaya çıkacak türe ya da sadece bireyin çıkarlarına ters düşer.

Beşinci Bölüm:
Bu bölümde ‘’oğlancılığı ‘’ ele alan Schopenhauer oğlancılığı yolu sapmış içgüdü olarak tanımlar. Hem doğaya aykırı hem de tiksinti uyandırıcı bu içgüdü yozlaşmış insanların yapacağı tek tük rastlanacak eğilimken aksine dünyanın hemen hemen her yerinde yaygın ve modadır. O dönemin filozof ve yazarları ozanları da bu işe bulaşmışlardır. Platone ve stoacılar bu aşktan başka aşk tanımazlar. Asya ‘da Galliler ‘de hatta islam toplumlarında, hint çin toplumlarında da yaygın olan bu sapkınlığı ölüm cezasına çarptırılarak durdurmaya çalışılsa da gizli saklı varlığını korumaya devam etmiş.
Schopenhauer ‘e göre oğlancılık insanın doğasından kendiliğinden doğmakta fakat doğaya aykırı olarakta bir paradoks oluşturmaktadır. Bu paradoksu Aristotales ‘in çok genç ya da çok yaşlı kişilerin çocuklarının zeka ve bedenen geri olacağını bu yüzden çocuk yapılmaması gerektiği tezi üzerinden açıklamaktadır. Yaşlı erkeklerin çocuk meydana getirmemesi için var olan cinsel dürtülerinin genç oğlanlara yönelimi zayıf, çelimsiz, olgunlaşmamış türlerin meydana gelmesini önler. Yani doğa kendince böyle bir çözüm yolu bulur. Doğa iki kötüden daha az kötü olanı tercih eder ve yine türe hizmet etmiş olur.
‘’ Doğa sadece fiziksel olanı bilir ve tanır ahlaki olanı değil ‘’ … (syf 86)


Etkinlik kapsamında bu kitabı okuyarak Arthur amcayla tanışmamı sağlayan Quidam ‘a çok teşekkür ediyorum. Schopenhauer ‘in aşka dair felsefesini ince bir kitabı dört günde okuyarak, yürek çatlatan uzunluktaki incelememi de iki günde yazarak özümsediğimi düşünüyorum :)) Kitapta yer alan fikirlerin bir çoğuna katılmasam da Arthur amcanın akıl yürütmelerine hayran kalmamak elde değil.
Felsefe severlere keyifli okumalar...

Gökay Sarı, Piç'i inceledi.
 17 May 21:36 · Kitabı okudu · 8/10 puan

İlk okuduğum Hakan Günday romanı. Bütün eserleri arasında A.Z, Azil ve Malafa’dan sonra yazarın en beğendiğim eseri.

Piç, Hakan Günday kurgularındaki karakterlerin tam bir genetik yansıması diyebiliriz. Romanlarındaki bütün karakterler birbirine, hiç ve hiçlik kavramlarını sorgulayışları ve anlam arayışları açısından birbirlerine benzemektedir.

Derin kurgularındaki kompleks karakter gelişimlerinden muaf tutularak düşünüldüğünde, yani diğer eserlerindeki karakterlerin hikaye ile birlikte gelişim göstermesinin dışında, tüm karakterlerinin ham maddesini, onların özünü ve en saf halini Piç’teki karakterlerde eksiksiz bir şekilde bulabilirsiniz.

İlk defa Hakan Günday okuyacak olanlara öncelikle bu eseri okumalarını öneririm; okurun, yazarın diğer eserlerindeki karakterleri anlamalarını kolaylaştıracaktır. Günday’ın en popüler ve ilk romanı olan Kinyas ve Kayra’dan önce Piç’i okumak, Kinyas ve Kayra’nın kurguda yaşadıkları olaylara karşı tutumunda, yani kompleks karakter gelişiminde okura rehberlik edecektir. Zira Günday’ın ilk eseri, tüm pozitif yönlerine rağmen yazarın en ‘acemi’ eseridir aynı zamanda.

Yaratıcının sistemini, mantığını sindirdikten sonra yine yazardan kaynaklanmış olan acemilikleri, asla kusur demiyorum, yazarın olgunluk döneminde yazmış olduğu eserlerindeki derinliğe taşıyabilir, daha rahat bir okuma deneyimi yaşayabilirsiniz.

Özetle Piç, Günday’ı tanımak ve anlamak için oldukça iyi bir başlangıç olacaktır.

Yusuf Çorakcı, Olağanüstü Bir Gece'yi inceledi.
17 May 19:38 · Kitabı okudu · 1 günde · 6/10 puan

Stefan Zweig'ın bir süredir merak ettiğim ve bazı okurlardan olumsuz yorumlar aldığım Olağanüstü Bir Gece, kısa zamanda bitirdiğim ancak daha az beğendiğim bir kitap oldu. Söz konusu yazar Zweig olunca insan bir beklenti içine giriyor daha önce okumuşsa, bu eseri de güzeldi ama eksikleri vardı bana göre. Puan vermekte en çok zorlandığım kitaplardan biri diyebilirim. Yazar öncekilerin aksine birinci ağızdan anlatmış olayları, yani bir isim üzerinden değil ben olarak bakıyor. Alıştığımız psikolojik analizleri burada fazla göremedim, mekan tasvirleri daha iyiydi bence. Durum hikayeciliğini biraz abartmış gibi geldi çünkü yer yer sıktı bazı bölümler. Uzun cümleler elbette var, ancak kitap uzasın diye yazılmış gibi geldi bana. İlk 10 ve 15 sayfadan hiçbir şey anlamadım, sonradan hikayeye dalınca geldi kafası. Bir yerde sıkıcı olmaya başladı, sonra tekrar zevkli hale geldi. Ortalarda artık bitsin diye okumaya devam ettim. Çok iyi de değil çok kötü de değil, fakat aranızda beğenecek çok çıkacaktır diye tahmin ediyorum. Bir sıkılıp, bir eğlenince şiraze kaydı benim. Hikayede tuzu kuru bir burjuvanın at yarışı izlerken istemeden çaldığı bir biletle bahis kazandıktan sonra yaşadığı ilginç günü ve yaşadığı psikolojiyi okuyoruz. Aslında hırsızlık yapan biri değil kendisi ancak o anki ruh hali onu yapmaya itiyor ve ardından bunun pişmanlığını yaşıyor. Sonra vicdanını rahatlatmak için o parayı ihtiyacı olanlara vermeye başlıyor. Bir nevi işlediği suçun diyetini ödemek için iyilik yapan bu burjuva arkadaş, sonradan kişiliğini değiştirip sıradan halkla yakınlaşıyor. Tabi bu yaşadıklarından kimseye bahsetmiyor. Olağanüstü bir gece değil de bana daha çok enayi bir gece ya da bir kerizlik gecesi gibi geldi. Çünkü okurken neyin olağanüstü olduğu muallakta. Millete yok yere para saçmak olağanüstü bir olaysa biz şimdiye kadar rezalet geceler geçirmişiz. Kaybedenler Kulübü filmini izleyenleriniz vardır, bunlar kaybedense biz neyiz öyleyse şeklinde sormuşsunuzdur belki kendinize ve başkalarına. Burada da biraz o hesap aslında. Bilmiyorum insanın iyilik yapması için bir kötülüğe bulaşması şart mı, söz konusu karakter zaten zengin biri istese ufak tefek yardım edebilir insanlara. Charles Dickens'dan Bir Noel Şarkısı'nı hatırlattı bana okurken, orada da bir gecede aniden değişen zengin ve cimri bir tüccar anlatılıyordu. Kötü bir kitap değil, anlatım güzel fakat bana hikaye biraz yavan geldi. Satranç, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Mecburiyet gibi yazarın önemli eserlerini okuduktan sonra Olağanüstü Bir Gece bende bir düşüş yaşattı. Dediğim gibi aranızda çok beğenenler mutlaka çıkacaktır, fakat benim ilgimi çekmedi fazla. Stefan Zweig değil de başka bir yazar olsa daha acımasız davranabilirdim, fakat yine de ebedi bir değeri olduğunu inkâr edemeyiz. Başlangıç için tavsiye etmem. Viyana sokaklarından biraz daha bahsetseymiş keşke. Yazar ikinci ağızdan anlatınca daha başarılı bence.

Veysel Yılmaz, bir alıntı ekledi.
16 May 21:16 · Kitabı okuyor

SU DÜNYALARI
GÜNEŞ SİSTEMİ VE ÖTESİNDEKİ OKYANUS GEZEGENLERİ
Okyanuslar Dünya'ya yaşam kıpırtısı verdi, gezegenimizin "canlanmasını" sağladı. Gökbilimciler okyanusların varlığını, yaşamın başlangıç aşaması olarak değerlendiriyor. Öyleyse okyanusları olan diğer gezegenler de dünya dışı yaşama ev sahipliği yapıyor olabilir mi? NASA araştırmacıları bu sorunun cevabını arıyor. Hem Güneş Sistemimizde hem de ötesinde okyanusları olan gezegen ve uydular tespit etmiş olmak ilk aşamaydı. Öyle görünüyor ki su dünyaları pek de nadir rastlanan bir durum değil. Hatta oralarda bir yerlerde şu ana dek keşfettiklerimizden çok daha fazlası gizleniyor olabilir.
Onları bulmak için önce yakınlarımızda olanları derinlemesine araştırmak, yani uzay araçları göndererek incelememiz gerek. Ve nereden başlayacağımızı biliyoruz.

SUYUN KAYNAĞI
Su molekülleri bir oksijen ve iki hidrojen atomundan oluşur.
Hidrojen, Büyük Patlamada oluştu. Oksijen ise Güneş’ten çok daha büyük dev yıldızların kalbinde üretiliyor.
Galaksimizdeki dev yıldız fabrikaları olan nebulalar olağanüstü miktarlarda su içeriyor. Ancak bu su genelde gaz halinde oluyor.
Hubble teleskobu, Helix nebulasına odaklandığında su molekülleriyle karşılaştı. Ölmekte olan bir yıldızın çevresine püskürttüğü içerikte bir araya gelmeyi başaran hidrojen ve oksijen atomlarıyla oluşan su, okyanuslarımızı meydana getiren suyun yıldızlarda oluştuğunu gösterdi.
Orion nebulasındaysa oluşum aşamasındaki su molekülleri tespit edildi. Nebula içeriğinin büyük kısmı hidrojen gazından ibaret. Orion öyle büyük ki her gün Dünya okyanuslarının 60 katı kadar su oluşturacak malzemeye sahip. Nebulanın bebek yıldızlarla dolu bölgelerinde diğer moleküllerin beraberinde su molekülleri de şekillenmeye devam ediyor. Yıldızların doğumuna ev sahipliği yapan bu bölgelerdeki moleküller, gelecekte oluşmaya başlayacak yıldız sistemlerinin hammaddesi olacak.
Su moleküllerinin, yıldızların çevresinde şekillenmeye başlayan gezegen sistemlerinde de bolca bulunduğu biliniyor. Örneğin 20 milyon yaşındaki yıldız Beta Pictoris’in çevresini saran muazzam büyüklükteki gaz ve toz bulutunda da su molekülleri olduğu görüldü.
Orion’daki Su
Orion nebulasının yeni yıldızların doğumuna olanak tanıyan bölgelerinde, bu yıldızların ateşiyle ısınan buzlar eriyerek suya dönüşüyor . Bu su da nihayetinde karmaşık bir süreçle oksijene çevriliyor.

Popular Science Türkiye - Sayı 73, Kolektif (Sayfa 56)Popular Science Türkiye - Sayı 73, Kolektif (Sayfa 56)
Nazlı, bir alıntı ekledi.
14 May 13:00

"Bir kere başlangıç diye bir sorunumuz var, yani nasıl edip de, şu bulunduğumuz yerden, ki burası da henüz hiçbir yer, karşı kıyıya gideceğimiz. Basit bir köprü sorunu bu, taş taş üstüne koyup bir köprü kurma sorunu. İnsanlar her gün bunun gibi yığınla sorun çözüyor. Çözüyorlar ve yollarına devam ediyorlar."

Romancının Romanı, John Maxwell CoetzeeRomancının Romanı, John Maxwell Coetzee
alize*, Başlangıç'ı inceledi.
11 May 19:17 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · 10/10 puan

Yine bir Dan Brown kitabı bitti ve yine şaşkınım. Yazarın kurduğu kurgular beni şaşırtmaya devam ediyor.
Bu kitabın bana göre diğer kitaplardan farkı, buradaki ana konunun yani o bütün dinleri değiştirecek buluşun daha derin ve önemli olarak işlenmiş olması.
Sonu yine ve yine beni şaşırttı. Beğendim.

Nefise Şahin, Kızıl Dosya (Çizgi Roman)'ı inceledi.
11 May 11:17 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Mangalardan sonra ilk çizgi roman deneyimime Sherlock ile başlamış bulunuyorum ve bundan gayet memnunum.

Bu yılın başında dizisini izleyip bitirmiştim. Sherlock, hayran kalınamayacak bir karakter değil. İnce zekası ve insanları çok iyi tanıması ve bir de çok detaycı olması onu en cazip karakter yapıyor. Egosu bile onunla güzel. Egosuz halini düşünmek çok zor. Hoş da olmuyor bence. (:

Kızıl dosya bir başlangıç. Doktor Watson ile Sherlock tanışıyor ve ilk olayımız başlıyor.

Çizgi romanda beni tek hayal kırıklığına uğratan Sherlock çizimi oldu. O kadar sivri çeneli olmak zorunda mıydı bilmiyorum. Yani, normalde Sherlock'un fiziksel özelliklerinden biridir sivri çenesi ama biraz daha farklı çizilebilirdi. Belki de beni dizideki karakter etkiliyor. İlk çizimi görsem sevebilirdim.

Yine de Sherlock Holmes severleri bu çizgi romanı okumaya davet ediyorum. Sherlock'un eğlenceli dünyasını bir de çizgiler içerisinde seyredelim. Çok zevkli oluyor. (:

Şule Rabia Balkaş, bir alıntı ekledi.
11 May 09:50 · Kitabı okuyor

bağımlılık....
...Ve ben ne burada ne yaptığımı biliyorum ne kim olduğumu... Serinkanlı takılmaya karar veriyorum; belki mal sahibi göstermeden çevreyi kavrarım hem... Yani "neredeyim ben?" Diye bağırmak yerine sakinleş ve etrafına bakın; üç aşağı beş yukarı kestirirsin.. Başlangıç'ta orada değildin. Son'da da orada olmayacaksın......."...gözleri dalıp gidiyor ve kulak vermiyor. Bağımlıların çoğu böyledir; bilmek istemezler.. Ve laf anlatamazsın... Tüttürücü, tüttürmek dışında bir şey bilmek istemez....."

Çıplak Şölen, William S. BurroughsÇıplak Şölen, William S. Burroughs
Beyza Gültekin, bir alıntı ekledi.
11 May 01:27 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Büyük Taaruz'un başlangıç tarihini özellikle 26 Ağustos olarak belirlemiştir. Çünkü Malazgirt Meydan Muharebesi'nin tarihidir. Yani Malazgirt'le Türk vatanı haline getirilen Anadolu'yu aynı tarihte başlayan bir büyük zaferle işgalden kurtarmıştır.

Türklerin Serüveni, Cansu Canan Özgen (Sayfa 228 - Kronik)Türklerin Serüveni, Cansu Canan Özgen (Sayfa 228 - Kronik)