• Zaman, kainatın yaratılması ile başlayan ve mahlukatla devam eden bir kavramdır. Yani bizim bildiğimiz manada zaman da mahlukatla birlikte yaratılmıştır. Mazi, hal ve istikbal olmak üzere üçe ayırdığımız zaman, mahlukat için söz konusudur. Ancak ezel için böyle bir taksimat yapılamaz. Ayrıca ezelin başlangıç noktası da düşünülemez. Ezel, mekandan ve zamandan münezzeh olan Cenab-ı Hakk'a aittir.Allah'ın ezeli olması demek, başlangıcının ve sonunun olmaması demektir.
  • İstediğiniz türden anayasalar,seçim mevzuatları oluşturabilir,en liberal yasaları çıkartır,sosyalizm ve komünizmin sihirli gücüne inanabilirsiniz.Ama bizim evladımız olan yuzbinlerce çocuk hayata önemsiz ve küçük fertler olarak başlangıç yapacaksa, her türlü parlamentoya rağmen ,sefil, fakir,ve iğrenç bir yaşantıya mahkum olacağız.

    Memurlar halka itinasiz davranacak,bakanlar "politik yalancı" , milletvekilleri ise halkın sırtından geçinen vurguncular olarak karşımıza çıkacaktır.Okullar yeni nesillerin kalbini ve zekasını kurutan yerler olarak kalmaya devam edecek,basın bedenini satmakla geçinen hayat kadınına benzeyecektir.
  • Yani şehirler diyorum, terk edilmek için var. Çünkü her terk ediş yeni bir heyecan, yeni bir yaşam, yeni bir başlangıç.
  • "Yaz, fazla şımartılmıştır, fazla havalı.
    Beden kusurlarını göstermeye zorlayıp yorar insanı.Bedenlerin mevsimidir yaz; yani sükseli bir kimse değilsen bitiktir işin.
    Bahar tehlikelidir. İnsana olmayacak işler yaptırdığı gibi çabucak kaçtığı için suçu hiçbir zaman ispatlanamamıştır. Tekin değildir yani.
    Sonbahar başlangıç ve sondur.
    Niyeyse hep bir şeye karar vermelisindir sonbaharda...
    Mevsimlerin en merhametlisidir kış. Evin mevsimi, sarılmanın, sarınmanın, sarmalanmanın. Uzun çayların, derinlemesine yemeklerin, etraflıca içmelerin mevsimi...
    Karşılaşmaların değil buluşmaların...Sıcak olan her şeye doğru neşeyle yönelmenin, böylece beraber ılımanın...
  • Endülüslü maceraperest çoban Santiago hazinesini ararken yazar da nasihatnamesini yazmış bu macera boyunca. Masal dinlemeyeli çok oldu ama bu kitabı okurken masal dinliyor gibi hissettim kendimi:) Bunun yanı sıra, gerçekten mutluluğun sırrı nedir ve kaderini nasıl çizeceksin gibi iki temel soruyu irdeleyen başlangıç seviyesinde bir felsefe kitabı aynı zamanda. Arka kapaktaki ifadesiyle; Simyacı'yı okumak herkes uyurken uyanıp, şafak vakti güneşin doğuşunu izlemeye benziyor.
  • İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 28. kitap, Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerden ise okuduğum 4. kitap oldu. Daha önce Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerin okuduğum 3 kitabından da tam olarak mutlu ayrılamamıştım; fakat Uzayda Piknik isimli bu kitap, şu ana kadar okuduğum en iyi ve en derin kitaplarıydı.

    Strugatski kardeşleri genellikle eleştirdiğim konu şuydu: Muhteşem bir konuyu yavan bir anlatımla mahvetmeleri... Okuduğum diğer kitaplarında gerçekten de harika bilimkurgu konuları bulmalarına karşın, yavan denebilecek bir anlatımla konuyu mahvediyorlardı bana göre. Fakat Uzayda Piknik'te herhangi bir konu mahvetme görmediğim gibi gayet güzel bir işleyiş de gördüğümü itiraf etmeliyim.

    Günümüzde birçok bilim adamının da kabul ettiği üzere, insanoğlu evrende yaşayan tek canlı değil. Canlı denildiğinde illa insana benzeyen bir yaratık olarak düşünmemek gerekir. İnsana hiç benzemeyen ama yaşadığı doğa şartlarına uyum sağlamış bir takım mikroorganizmalardan oluşan yaratıklar da canlı bir tür olarak nitelenebilir. İşte Strugatski kardeşler de insanoğlunun kainatta yalnız olmadığı önkabulüyle Uzayda Piknik isimli bu kitabı temellendirmişler. Sayfa 15: "Önemli olan, insanlığın bugün kesin olarak bildiği şey: kainatta yalnız olmadığı."

    Dünya dışı bir uygarlıktan gelen bir takım canlıların dünyanın 6 farklı köşesinde piknik yapar gibi bir an konaklayıp gittiklerini ve piknikten geriye kalan artıkların dünyada bırakıldığını düşünelim. Son derece yabancı bir teknolojinin ürünü olan bu atıkların dünyada ne gibi olaylara sahne olacağını az çok hepimiz tahmin edebiliriz. Uzaylı artıklarını tamamen insancıl amaçlar için kullanmak isteyenler, teknolojinin gelişmesi ve dünyanın ileriye gitmesi için kullanmak isteyenler, kar ve güç tutkusu ile zengin olmak isteyenler, silah teknolojisine alet ederek ağır tahripli silahlar üretmek isteyenler... Ve tüm bunların merkezinde yer alan "stalker"lar, yani uzaylı artıklarını yasadışı bir şekilde toplayıp satanlar, yani hırsızlar. İşte Strugatski kardeşlerin işlediği ana temalar bunlar.

    Kitabın içeriğiyle ilgili fazla ayrıntıya girmeden şu alıntıyı da paylaşmak istiyorum:

    Sayfa 131: "Piknik. Düşünün: orman, patika, çayır. Bir araba kır yolundan sapıp çayıra dönüyor, arabadan da delikanlılar, şişeler, yiyecek dolu sepetler, kızlar, radyolar, fotoğraf makineleri çıkıyor... Kır ateşi yakıyorlar, çadırlar kuruluyor, müzik çalıyor. Sabah olunca da çekip gidiyorlar. Bütün gece bu gelenleri korkuyla gözleyen hayvanlar, kuşlar ve böcekler saklandıkları kuytulardan çıkıyorlar. Ne görürler? Otların üzerinde araba yağı, benzin döküntüsü, sağa sola atılmış bozuk bujiler, yağ filtreleri. Çaput parçaları, yanmış lambalar atılmış, biri de ingiliz anahtarını düşürmüş. Lastiklerin dişlerinden yerlere, bilinmeyen bir bataklıktan geçerken kalan çamur bulaşmış... Ve, tahmin edileceği üzere, kır ateşinin izleri, elma artıkları, şekerleme kağıtları, konserve kavanozları, boş şişeler, birinin mendili, birinin çakısı, eski ve buruşuk gazeteler, bozuk paralar, başka bir çayırdan solmuş çiçekler.."

    Kitapta uzaylıların dünyaya olan ziyaretleri tıpkı bizim yaptığımız pikniklere benzetiliyor. Ve burada ilginizi çekmesi gereken bir benzetme daha var: Biz insanoğlunun yaptığı pikniklerden sonra etrafta kalan artıkları toplamak ve kendilerince bir işte kullanmak üzere piknik mahalline gelen hayvanlar ile "Uzayda Piknik"ten sonra piknik mahalline gelen insanlar birbirine benzetiliyor...

    Uzayda Piknik, verdiği mesajlar, özgün konusu ve şaşırtıcı benzetmeleriyle okunması gereken bir bilimkurgu kitabı. İlk defa bilimkurgu okuyacak olanlar için ise gayet kararında bir başlangıç kitabı...

    Son olarak, piknik yaparken etrafta bıraktığımız artıklara daha fazla dikkat etmeliyiz. Bizden sonra oraya bir başka canlının daha gelebileceğini unutmamalıyız.