• Kitap sohbetleri ile yüzümü güldüren bir arkadaşımın önerisi üzerine okudum Sevgim Sana Ait'i. Yıllar önce adını bile hatırlamadığım bir kitabını okumuştum yazarın, pek sevmemiştim ama sebebini gerçekten hatırlamıyorum. Tek bildiğim bitirdiğim gibi elden çıkardığım ki eskiden okuduğum neredeyse her kitabı sevdiğimi düşünürsek durumun acınasılığı ortadadır.

    Sevgim Sana Ait ön yargısız başladığım bir kitap. Başlangıç itibarı ile daha önce okuduğum, nefret ettiğim Sessiz İntikam kitabını anımsattı bana. Bir kadın, çıkar evliliği yapmak için bir lordun kapısını çalıyor. Ama kesinlikle ondan farklıydı, ondan bin kat daha güzeldi. Şimdi size çelişkili duygular silsilemden bahsetmek istiyorum.

    Kitaptan nefret etmedim. Tarihi kurgu adıyla basılan ve içinde tarihi hiçbir öge bulunmayan bir kitap için bu kesinlikle bir artıdır benim için. Kitaba kızmadım, karakterlere sinirlenmedim, mantık hataları yüzünden saçımı başımı yolmadım. Bundan bahsediyorum çünkü nefret etseydim yapacaklarımın bunlar olduğunu biliyoruz. Lakin şu var ki kitabı sevemedim de. Okudum, iyiydi ve geçti gitti. Bende iz bırakmadı anlayacağınız.

    Evie, utangaç ve kekeme bir kadın karakter olarak anlatılıyor kitapta. Bu açıdan kitabı komik buldum çünkü gördüğümüz kadın güçlü, aklını kullanabilen, acı çekecekse bile başkalarının değil kendi yaptığı eylemlerin sonuçlarıyla yüzleşmek isteyen biriydi. Konuşurken birkaç kez titriyor olması konuşurkenki kararlılığını kesinlikle zedelemiyordu. Belki yazar bu noktada ön yargılara birkaç taş göndermek istemiş olabilir, bunu çok hissetmedim ama yazdığı karakteri sevdim diyebilirim.

    Vincent ise... Hım... Çok farklı bir karakter değildi. Çok sıradan da değildi. Geçmişi, kararları, eylemleri ve yakışıklılığı ile toplumda bir hayli adı çıkmış; yine de elbette bunlardan fazlası olan bir adamdı. Gereksiz yere gurur yapmayan, aldığı kararların arkasında durabilen, çapkınlığının hakkını verecek şekilde kadın ruhundan anlayan bir karakterdi. Bu fikrime katılır mısınız bilmiyorum ama kitaplarda genel olarak tüm kadınların peşinden koştuğu erkek tiplemesi şey olarak veriliyor: kibirli, küstah, alaycı, kadını ezen, yalnızca bir kadın için bu huylarını kaybeden, uslanmış bir çapkın vs. Bu beni hep irite etmiştir. Bu yüzden Vincent karakterini çok mantıklı buldum. Adam çapkın, kadınlar peşinde pervane oluyor çünkü kadın ruhundan anlıyor. Kitabın en başından beri biraz aşırı bulsam da çok nazik bir şekilde yaklaşıyor Evie'ye. Yalnızca bir yerde, sinirlendiği bir sahne var. Söyledikleri? Kesinlikle karakterine uyuyor. Sorun değil. Ama kızı kenara fırlatması? Bilemiyorum. Yolculuk esnasında üşümesin diye hiç tanımadığı eşinin ayağına tuğla ısıtıp koyan bir adamdan bu kadarını beklemiyordum. Bunu telafi etmek için yazarın eklediği korkunç klişe niyeyse benim gözümde hatasını kurtaramadı. Özür dileseydi daha hoş olabilirdi.

    Gelelim kitabımızın geneline... Kitabın aşk hariç bir kurgusu olmaması, çiftin karşı karşıya geldikleri sahne dışında özellikle Vincent'ın hiçbir fikri, davranışı ve duygusu üzerinde durulmaması beni rahatsız etti. Yani bir kurgu varmış da aman canım kim uğraşacak detaylarla diyerek yüzeysel bırakılmış gibi hissettim. Kim şimdi Vincet ve fikirlerinden, içsel çatışmasından bahsedecek. Onun yerine yan karakterden bahsedeyim, onun yaptığı şeyleri anlatayım. İşte böyle hissettim.

    Toparlamam gerekirse kitabı sevmedim, pek beğenmedim ama nefret de etmedim. Bazı detaylar hoştu. Kadını aşağılamayan, küçümsemeyen, güzelliği ile öne çıkarmayan bir erkek karakter okumak benim hoşuma gider derseniz tavsiye edebilirim. Sevgiler...
  • "Beklemek yormaz mı insanı" diyor Güray Süngü, Deli Gömleği kitabında.. Yormaz olur mu hiç sayın yazar hatta şöyle söyleyeyim yorulursunuz da bazen bir kere sesiniz çıkmaz çünkü ne deseniz eksik kalır. Neyse ben buraya neden geldim, etkinlik başlatmak için geldim. Neden bu sözle başladım, çünkü beklettiğim insanlar vardı. Ne dedim "artık bekletme, bekleteceksen de bir tarihle beklet" dedim. Velhasıl hadi hep birlikte Güray Süngü okuyalım. Yazımıza yani yaz mevsimimize anlam olsun, nefes olsun. Ağustos ayımız Güray Süngü ayımız olsun. Kız kardeşim sevinsin, çiçekler açsın, hep birlikte mutlu olalım.
    O zaman hayırlı olsun diyorum ve Ağustos ayında bizimle beraber sevgili Güray Süngü'yü okuyacakları aramızda görmek istiyoruz. Okumayanlara ve az çok fikir sahibi olmaları açısından bol miktarda olmasa da kitapların incelemelerini okumalarını varsa da sorularını bana sormalarını istirham ederim. Küçük de bir not olarak elinde kitabı olmayıp da okumak isteyen bir kişiye de İnsanın Acayip Kısa Tarihi kitabını hediye edeceğim tabii etkinlik içinde okumak şartıyla o yüzden katılacağını söylemesinin yanında bu kişiler kitabı da istediklerini belli etsinler lütfen. Şimdiden güzel ve hayırlı olur inşallah.

    Başlangıç ve bitiş tarihlerimiz: 01.08.2018 - 31.08.2018

    Güray Süngü kitapları:

    *Deli Gömleği
    *İnsanın Acayip Kısa Tarihi
    *Vicdan Sızlar
    *Kış Bahçesi
    *Hiçbir Şey Anlatmayan Hikayelerin İkincisi
    *Mehmet 'i Sakatlayan Serçe Parmağı
    *Düş Kesiği
    *Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk
    *Pencere'DEN
    *Dördüncü Tekil Şahıs

    Katılımcı listemiz:
    1) Sâirfilmenâm
    2) Burak
    3) Rumeysa
    4) Büşra A.
    5) Derya (Bahir) DENİZ
    6) Hakan S.
    7) merve m
    8) Vildan Yılmaz
    9) Cihat Baybars
    10) Übeyde
    11) Neslihan Yılmaz
    12) Habibe
  • - İlk romanınızın çıkışı 1982. 20 yıl sonra 7. romanınız çıkıyor. Nasıl bir duygu?
    Pamuk - Hoşuma gidiyor, kitapların okunması da, sevilmesi de hoşuma gidiyor. Bunları bitirmiş olmaktan da son derece memnunun. Her roman bittikten sonra hissettiğim gibi bir memnuniyet var şu anda. Bir boşluk duygusu oluyor. Özellikle romanı bitirirken, çok fazla sarılıyorum romana. Kars şehrine de, Kar’a da çok fazla sarıldım.

    - Kar, ne zaman doğdu fikir olarak?
    Pamuk- Aşağı yukarı 6-7 yıldır aklımda var, ve belki iki roman fikri kafamda birleşti. Birincisi bir şehir şehir gezen bir tiyatro grubu düşünüyordum. Bir de bir taşra kentinde, bir grup aydını bir otelde düşünüyordum. Sonra iki fikri birleştirdim. Ve biraz da siyasal bir yanı olan bir roman da yazmak istiyordum. Sorun o zaman şu oldu. Hikaye kafamda, belki “Benim Adım Kırmızı”yı yazmaya başladığımda vardı. En azından 4-5 senedir. Fakat nerede geçecek? Sonra 25 yıl önce Kars’a geldiğimde Kars’taki kar yağışı, Türkiye’den uzaklığı, kendi güzelliği, şiirsel bir havası olması çok uygun geldiği için bunun Kars’ta geçeceğine karar verdim.

    - Bu bir politik roman mı?
    Pamuk- Evet, Kar’ın siyasal bir roman yanı var. Ve bu yüzden çok hassas yanı da bu. Çok da dikkatli yazdım. Siyasetle, bir fikir beyan etmeyi, siyasi propaganda yapmayı birbirinden ayırmaya çalıştım.

    - 6 yıldır olan bir fikir ama bunun fiilen yazılmaya başlandığı tarih var. Nedir başlangıç tarihi?
    Pamuk- Başlangıç tarihi 2000 Mart-Nisan’dı. 99’ sonunda “Kırmızı”yı bitirdim. Sonra Mart’ta buraya geldim. Kar yağarken Erzurum’a otobüsle gelmiştim. Benim kahramanım da bana benziyordu. O da Erzurum otobüsüne bindi, Kars’a kar altında geldi.
    Şu gelişimiz 5. gelişim. Bir ihtiyaç oluyordu, zaman zaman geliyordum. Kendimi uzak hissediyordum. ilk gelişlerimde o zaman bir röportaj yapma niyetim de vardı. Roman yazdığımı da halktan sakladım, sonra söyledim. o zaman daha bir belgeselci gibi geliyordum. Elimde video makinaleri, fotoğraf makinaleri. Sokak sokak gezer dükkanları, insanlarla konuşurdum. Bir gazete için röportaj da yapıyordum gerçekten . Herkes bana dertlerini anlatırdı. Geldiğim günlerde Kars’ın televizyonuna çıktım. Oradaki insanlar dostane davrandılar. Aslında Kars şehri beni tanıdı. İşte, romancı Orhan Pamuk şehrimizde, birşeyler yapacak, ona yadımcı olalım...Burada bana herkes birazcık da dertlerini anlattı. Böylelikle hem ses kasetleri, hem video kasetleri, evde kocaman bir arşivim var. Bunların dökümlerini yaptım. Bunları da yayınlamayı düşünüyorum ayrıca. O malzemeyi kullanmak güven veriyor insana.
    Kullandığım şehrin ruhu, Kars’ın havası, kenarda kalmışlığı, yoksulluğu, kar yağınca oradaki şiirsel hava, buranın dertleri, ama benim kafamda da bir hikaye vardı. Mesele ikisini birleştirmekti yani ben tamamen şehre teslim olmadım ama hikayemde de havada kalmadı. İkisini eklemlendirmek benim için zevkle yaptığım, severek yaptığım birşeydi. Çünkü buraya her gelişimde, her ayrılışımda onu biliyorum, çok üzülüyordum. Burada daha kalmak istiyordum ama aynı zamanda buradaki kederden, dertlerden de çok eziliyordum, üzülüyordum. Öğle vakitleri otelime gidip uyurdum üzüntüden. Böyle bir depresyon gibi gelirdi. Ama uzak kalınca da bir daha gideyim derdim.
    Tanıma denilen şey, tabii ki sınırlı. Kendime göre tanıdım, bir roman dünyası yapmak için tanıdım. Ama birisinin derdini dinlemek, insanı tanımak değildir. Onu anlamak da değildir. Size anlattığı derdi nakledebilirim ben. Kitabım da bu soruları soruyor. Daha iyi konumda olanlar, nispeten mutlu olanlar, mutsuz olanları ya da zor durumda olanları (aşk acısı da olabilir, yoksulluk acısı da olabilir) ne kadar anlayabilir, ne kadar kendimizi bir başkasının yerine koyabiliriz? Bu sorunlar da, bunu da tartıştım kitapta. Temsiliyet sorununa getiriyor bizi. Kars hakkında İstanbul’da Nişantaşlı burjuva Orhan Pamuk roman yazıyorum, bir yandan da Kars’ı temsil etmiş oluyorum. Bir haksızlık var çünkü ben de onları belki temsil edemem. Ben dışarıdan gelmiş biriyim, kahramanlarım da öyle. Dışarıdan gelmiş biri olarak da sanki kahramanlarım gibi burayı yanlış görebilirim. Ve bunları da kitapta söyledim. Bunları dürüstçe söylemek ve tartışmak istedim.

    - Bir de Kars’a taşıdığınız bir takım şeyler var? Anahtar hususlar?
    Pamuk- Şimdi siyasal bir roman yazıyordum bir yanıyla, bir fantastik yanı da var, sürrealist yanı da var romanın. Bence edebiyat ve şiir üzerine de bir roman. Fakat siyasal yönünü yazarken bir noktadan sonra Kars’ı olduğu gibi temsil etmesi değil , Türkiye’yi temsil etmesi. Tarihine bakılırsa Kars, Türkiye’ye oranla, daha solda, daha sosyal demokrat. Solun zaman zaman çok güçlü olduğu bir şehir. Oysa ben biraz Türkiye’deki biraz siyasal İslamcı hareketi de anlatmak istiyordum.
    Karsta böyle bir hareket yok. Ama ben romanımda sanki böyle kuvvetli bir siyasal İslamcı hareket varmış, yüksek eğitim enstitüsüne türban taktıkları için, saç örtülerini çıkarmadıkları için alınmayan kızlar varmış, bunlar direniş yapıyormuş, vs. gibi olaylar anlattım. Karslılar haklı olarak buna itiraz edeceklerdir. Ama ben en sonunda onların hoşgörüsüne sığınıyourm ve bunu benim hayal gücüm olduğunu baştan söylüyorum. Ama romanın bütün Türkiye’yi temsil eebilmesi için bunu yapmam gerekiyordu ve tartışmak istediğim bazı yerlere girebilemem için buna cesaret edebilemem gerekiyordu. Burada şunu demiyorum: ben romancıyım, istediğimi uydururum, demiyorum. Çünkü romanın son derece Kars’a gerçekçi bir şekilde bağlı olduğunu, bağlı olmakta ısrar ettiği yanları da var.
    - Nasıl tepkiler alacak? Ne bekliyorsunuz?
    Pamuk- Her romancı, romanının bir defa edebi bir tepki almasını ister. İlk defa hayatımda siyasal roman yazıyorum. Bunun tehlikelerinden biraz canım sıkılıyor. Bunun siyasal olarak karşılanmasını istemem. Bir yanıyla da bir aşk romanı. Almanya’da çok yalnız kalmış bir Türk aydını mı diyelim, bir şairin kendisine bir sevgili bulma arzusu, bulması ve onu elde etmek için herşeye razı olması mı... Evet, siyasal bir yanı da var. Türkiye, ne yazık ki çok siyasi bir ülke, biraz mutsuzluklarımız da siyasetle bir. Hepimiz de siyasi ideallerimiz, inançlarımız konusunda çok hassasız. Hiç taviz vermiyoruz. Bu hassasiyetler kitapta insanları üzebilir diye düşünüyorum.
    Çeşit çeşit takımlar, görüşler, birbirleriye sürekli çatışan insanlar var ya o insanları içten ve içeriden görerek ve dürüst anlatmaya çalıştım. Siyasal İslamcıları ya da Kemalistleri, onları, ben kendi sesimi karıştırmadan onlar kendi mantıklarıyla görüşlerini bağırsınlar istedim. Kitapta belirli bir oranda çakıştırdım. Ben karışmadım yani. Ama tabii ki herkes kitapların bütünüyle kendi görüşünde olmasını istiyor. Nasıl Türkiye’nin bütünüyle kendi görüşlerinde olmasını istediği gibi. Benim hassasiyetim şu oldu: buradaki insani acıları görmeyip siyasi laflara, sloganlara bakacaklar. Onlar benim sloganlarım değil, Türkiye’deki insanların sloganları. Kitabımda hiç bir slogan yok. Kitabımın sloganı, insanları anlamaktır. Bu da, Türkiye’yi anlamaya getirir. Ama Türkiye’nin kitabımı siyasi olduğu için anlayamamasından da peşinen korktuğumu söyleyim.
    - Büyük bir ihtimalle bu da çevirilecek birçok dile?
    Pamuk- Kitaplarım çok sattığı için, ben de hükümete biraz eleştiri yaptığım için ilgi çekiyorum. Bir insani yanı var, bir de siyasi yanı olduğunu düşünüyorum. Bir de kapalı bir toplumuz. Kelimeyi bulamıyorum ama bir insnanın bu kadar okunması, bu kadar çok dile çevrilmesi, biraz insani öfkeler yaratıyor. Bütün bunları anlıyorum. Bütün bunlara hoşgörülüyüm demiyeceğim de bütün bunları hayatımın bir parçası olarak çoktan kabul etmiş durumdayım.
    Benim kitaplarım her zaman öfke çekti. En masal anlattığım zamanda, bana kalırsa “Benim Adım Kırmızı”da da öyle bir yanı var, öfke çekti. Bu da çekecektir çünkü günümüz Türkiye’sinden bahsediyorum ama ben şunun için de çok eleştirildim güya hep tarih yazıyor, şunu yazıyor, bunu yazıyor, günümüzden hiç bahsetimiyor, günümüz sorunlarından biraz bahsetsin, masal söylüyor diye çok eleştirildim. İşte size masal söylemiyorum. Türkiye’yi anlatıyorum ama onu sloganlarla anlatmıyorum. Türkiye’yi siyasetle kurtarmak isteyen insanların acılarıyla anlatmıyorum . Ve her bir tarafa da, hiç bir slogana bağlı kalmadan, sloganların arkasında insanlar olduğunu ve onların acı çektiğini göstermeye çalışıyorum. Gene kızacaklar belki ama ben romanlarımı yazmaya devam edeceğim.

    - Yabancılar, senin romanın aracılığıyla nasıl tanıyacaklar?
    Pamuk- Ne yazık ki şöyle bir konumum var. Bundan hoşnut olduğun sanılmasın. Dünyada Yaşar Kemal var, bir de ben varım; Türkiye’den kitapları okunan. Bazı yazarların böyle talihsizliği oluyor ve o zaman size sanki ülkeler, bizi temsil ediyorsun, bizi daha iyi anlat diyor. Bu biraz şuna benziyor: ben Kars’a 5-6 kere gittim geldim. Buradaki insanlara mikrofonumu tuttum. Hepsi bana hikayelerini anlattılar. Dertlerini anlattılar. Ama hepsi Kars’ın işsizliği, hayvancılığın bitmesi, kredilerin verilmemesi, kömür fiyatları, sınır kapısının kapalı olması... Bütün bunları anlattılar. Sonra hepsi bana, “Eee, Orhan Bey sen bizi dinledin, dinledin. Sen ne yazacaksın” diye sordular. Ben de dedim ki onlara “siz bana ne anlattıysanız ben de onları yazacağım. ” Onlar da bana kızdı “Haaaa, sakın anlatma onları, bizi iyi göster” dediler!. Ama siz bana bunları anlattınız!. Kitapta Kars’ı veya Türkiye’yi anlattım. Romancının işi burada (Stendhal’ın lafına geliyoruz) bir ayna tutmaktır. Ben buraya geldim, anlatacağım dedim. Anlatın bana dedim. Onları yazdım. Biliyorum onların bana anlatın diye dertlerini söyledikleri, dertleri yazdığım için de kızacaklar. Yazanın işi bu, hem bir ayna olmak, hem aynaya kızarız, hem de ayna olmasını isteriz. Böyle bir durum da var.
  • Serinin ikinci kitabı. Bu kitap, ilkine kıyasla, hadis odaklı olmuş. Kapsadığı konu itibariyle bu normaldir. Dikkatimi çeken ve araştırmak üzere not aldığım kısımlar ise şunlar oldu; ilk bölümde peygamberin cinsel hayatı ve Allah'ın bunları koşulsuz gerçekleştirmesi, peygamberin iddia edilen öğretmenleri ve kuran'da şiddet. Kitapta büyük bir yer ayrılan kadim uygarlıkların ritüellerinin, islamdaki ritüellerle benzerlik göstermesini ise pek geçerli bir argüman olarak göremedim.

    Şöyle ki bu tartışmada iki taraf var: teist ve teist olmayan. İkinci grup, aynı ritüellerin farklı toplumlarda bulunmasını, bir kültür etkileşimi olarak yorumlayıp dine kutsiyet atfetmenin yanlış olduğunu öne sürüyor. İlk grup ise, bu benzerliklerin doğal olduğunu, çünkü bu dinlerin mensupları tarafından inanılan Tanrı'nın ortak olduğunu dile getiriliyor. Bu noktada, iki açıklama da makul gözüküyor. Yani buradan teist olmayanlara ekmek çıkmaz.

    Turan Dursun'u okurken bazen argümanlarının yetersiz, hatta vardığı sonuçla ilgisiz olduğunu fark ediyorum. Zayıf öncüllerden kuvvetli bir sonuca ulaşma çabası da biraz yaygın, ne yazık ki.

    Ör:İslam öncesi kız çocuklarının öldürülmesi konusundaki argümanları çok zayıf.
    Hadis uydurmacılığındakiler keza yine zayıf.
    Sabiilik üstüne sayfalarca yazılmış fakat başlangıç aldığı nokta yanlış, Diyanet çevirisine göre o Sabiiler o "Sabiiler" değil. (Bunu incelemem lazım detaylı.)

    Genel olarak baktığımızda, içimizde şüpheler oluşturup bize bunları araştırma hevesi veren değerli bir kitap (serisi).
  • İyi ki almışım dediğim, bir çırpıda okunan bir kitap Satranç. Stefan Zweig'ın okuyup da beğenmediğim hiçbir kitabı, öyküsü olmadığı için buna güvenerek almıştım ki beni yanıltmadı. Muazzam bir öykü. Doktor B. adındaki kahramanın başından geçenleri anlatıyor ve öyle bir anlatıyor ki kahramanın ruh dünyasını direkt hissedip yaşayabiliyorsunuz. İç gözlemler çok akıcı bir üslupla anlatılıyor. Güçlü betimlemeler hakim olaya. Burada dilinden üslubundan bahsettim çünkü zaten olay sizi alıp götürüyor dolayısıyla başına oturup birkaç saatte bitirirsiniz kitabı. Hem okumuşken Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nu ve Bir Kadının Hayatından 24 Saati de okumanızı tavsiye ederim.
    Satranç'ı okurken tarif edilemez bir satranç oynama tutkusu da sardı beni. Ayrıca Stefan Zweig bu kitabı, intiharından hemen önce yazmış ve sonra eşiyle birlikte intihar etmiş. Yani Stefan Zweig'ın son kitabıymış ve Satranç Stefan Zweig'ın psikolojiyi başarıyla kullandığı kitaplardan biri olarak kabul ediliyormuş. Araştırmam sonucu edindiğim şu kısa bilgileri de sizinle paylaşmak istiyorum : '' Satranç” ilk olarak, İstanbul, Ankara gibi kentlerde değil de Adana’da Türksözü gazetesinde tefrika ediliyor. Hem de kitabın yayımlanmasından kısa bir süre sonra. Tefrikanın başlangıç tarihi 23 Eylül 1944. Tefrika, tamamlanmasından kısa bir süre sonra “Satranç Oyuncusu” adıyla kitap olarak basılıyor.Satranç”ın Türkiye’deki ilk çevirisi ya da çevirilerinden biri bu kitaptır. İlklerden biri deme sebebim 1944 tarihini taşıyan bir “Satranç” çevirisi daha olması. Burhan Arpad tarafından “Yalnızlık Kâbusu” adıyla Almancadan yapılan bir çeviri daha vardır.''
    Yıllar yıllar önce çevrilmiş ve Yalnızlık Kabusu, Satranç Oyuncusu gibi isimlerle de basımlanmış bu kitap. Ancak bu kadar eskiden beri var olan kitapların son yıllarda özellikle duyulup popüleritesinin artmasına biraz şaşırdım. Keşke Stefan Zweig'la ve öyküleriyle daha önceden tanışsaymışım diyorum ve son birkaç alıntıyla incelememi bitiriyorum.
    '' Bütün yontulmamış varlıklarda olduğu gibi onda da gülünç bir kendini beğenmişlik vardı.''
    ''Dizlerim titremeye başladı: BİR KİTAP!
    Dört aydır elime kitap almamıştım ve içinde insanın art arda sıralanmış sözcükler, satırlar, sayfalar ve yapraklar görebileceği, başka, yeni, şaşırtıcı düşünceleri okuyabileceği, tanıyabileceği, beynine alabileceği bir kitabın hayali bile insanı hem coşturuyor hem de uyuşturuyordu.''
  • Kitabı gömmeye nereden başlasam acaba?

    Önce kitabı neden aldığımı söyleyeyim. Bu kitabın türü için epik fantastik demişti birileri. Yine de tereddütteydim. Malum Pegasus'un fiyatları! Kitap için yorum bekledim. Yorum çok pozitifti. Hadi bir cesaret deyip aldım, keşşşke almasaydım!

    Konuya değineyim biraz. 10 yaşında soylu bir kızımız var. Babası devlet yönetiminde makam sahibi. Gün geliyor babası hainlikle suçlanıyor. Asılarak idam ediliyor. Daha sonra kızımızın annesi de zindana atılıyor. Kendisi de öldürülecek fakat gölgeden bir varlığın yardımıyla kurtuluyor.

    Adamın biri de kızımızı sahiplenip eğitmeye başlıyor. Kızımız büyüyecek ve intikamını alacak çünkü. Geçiyor aradan 6 yıl.

    Katil yetiştiren bir okul mevcut. Kızımız oraya gidip sertifikalı katil olmalı ki intikamını daha iyi alabilsin. Sonrası dersler, deneyler, arkadaşlıklar ve mücadeleyle geçiyor. Sonlara doğru aksiyon var biraz.

    Kitap başladığında çok güzel ve sağlam bir karakter okuyacağımı sandım ama olmadı. Yani başlangıç ve sonrasındaki karakter bağdaşmıyor. Karakter değişir, gelişir bi'şeyler olur. Burada ilk sayfalardaki karakterle sonrasında okuduğum birbirinden epey farklı. Ters köşe yok. Hamleler tahmin edilebilir.

    Kısacası konu ve kurgu itibariyle orta halli kaldı benim için. Kitap epik fantastik değil, genç-yetişkin ve fantastik arkadaşlar bilginize!


    Kitapta bir miktar çeviri hatası var ve iğne misali gözüme batan boooool miktarda yazım hatası içeriyor. Kitaba 2-3 kitap ücreti ödeyip böyle özensizlikle karşılaşmak beni müthiş sinirlendirdi!


    Artık Pegasus Yayınları okuru mu kazıkladı, yoksa editör yayınevini mi kazıkladı bilemeyeceğim. Bu kadar hata olduğunu bilseydim inanın almazdım bu kitabı.


    Favorim de şu:

    "Çok incelisin," dedi Mia...


    Normalde ufak hatalara takılan biri değilim ama farketmemek elde değildi. İşte o kadar çoklar.

    Böyle şeylerden rahatsız oluyorsanız kitaba hiç dokunmayın. Benim gözüm yandı, bari siz kurtarın kendinizi.

    He bir de olur da okumaya karar verirseniz kitapta bir sürü, böyle yarım sayfalara varan dipnotlarla karşılaşacaksınız. Tamamını es geçin! Okumayın, atlayın, görmezden gelin. Hepsi gereksiz.
  • ''Felsefenin amacı ifade etmeye değmez görünecek kadar basit bir şeyle başlayıp hiç kimsenin inanmayacağı kadar paradoksal bir şeyle bitirmektir.''
    -Bertnard russell, 1918
    Sayfa 112

    Öncellikle, Felsefeye başlangıç açısından yararlı bir kitap ama tabi ki bu bir başlangıç kitabı ve size ancak felsefeyi genel olarak anlatabiliyor. Fakat genel olarak bile anlatılmış bile olsa bu kitap Zihin problemleri,Ahlak,Din,Bilim gibi felsefenin alt dallarından problemler derlemiş olması çok güzel.
    Felsefeye başlangıç olarak ilgi duyan, benim gibi herkesin okuması gereken bir kitap.

    Örneğin kitabın içindeki bazı bölümler ve bazı sorular
    -Kavonozdaki beyin (Bilgi sorunları bölümü)
    (Bir simülasyonda yaşıyor olabilme ihtimalimiz üzerine yazılmış güzel bir bölüm, Simülasyon argümanının yanı sıra gerçekliği sorgulamak açısından kayda değer bir bölüm)

    -İlahi buyruk kavramı (Ahlak bölümü)
    (Bundan önceki sayfadaki, Birinin ilacı ötekinin zehiridir bölümünün bir nevi devamı aslında. Ahlakın göreceli bir kuram olduğu fikri göreceli felsefeciler tarafından atılmıştı. İlahi buyruk kuramı ise şöyle diyiyorlar. ''çünkü bunun nedeni bizim doğrusunu bilemiyeceğimiz bir çok şeyi tanrı söylemeli çünkü o en doğrusunu söyleyendir.''

    Platon ise şöyle söylüyor.
    ''Erdemli Davranışlar tanrılar tarafından sevildiği için mi erdemlidir, Yoksa erdemli oldukları için mi tanrılar tarafından sevilirler.

    Ahlakı değerlendirmek ve Ahlak için söylenmiş bir çok önemli görüş için Ahlak felsefesinin yer aldığı ahlak kısmına özellikle bakınız.

    Genel olarak böyle güzel şeyler var. Farklı görüşlerin bir kavram hakkında ne düşündüğünü bilmek istiyorsanız ve hiç bir zaman sormadığınız ama bu kitap sayesinde öğrendiğiniz bilgiler sayesinde bilgileri tartmanız ve daha anlayışlı olmanız içten

    Okuyun.Okutun :)