Aslı Erdoğan

Aslı Erdoğan

Yazar
7.9/10
817 Kişi
·
2.240
Okunma
·
342
Beğeni
·
13.094
Gösterim
Adı:
Aslı Erdoğan
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1967
1967 İstanbul doğumlu. Bilgisayar mühendisliği ve fizik okudu, yüksek lisansını CERN’de (Avrupa Yüksek Enerji Fiziği Labaratuarı) hazırladı. Rio de Janeiro’da başladığı fizik doktorasını yarıda bırakarak yazmayı seçti, iki yıl Güney Amerika’da yaşadı.

İlk romanı Kabuk Adam 1994’te, öykü kitabı Mucizevi Mandarin 1996’da yayınlandı. Tahta Kuşlar adlı öyküsü, Deustche Welle Ödülü kazandı, dokuz dile çevrildi. İkinci romanı Kırmızı Pelerinli Kent (1998), Fransızca, Norveççe’ye çevrilerek Astes Sud tarafından yayınlandı, Gyldendal Yayınları’nın ”Marg” (Omurilik) Serisi’ne seçildi. Radikal’de yazdığı köşe yazıları Bir Delinin Güncesi ve Bir Kez Daha adlı kitaplarında toplandı.

Şu anda beş dile çevrilmekte olan Aslı Erdoğan, ”Geleceğin 50 Yazarı” arasında gösterildi. 2004’te Hayatın Sessizliği adlı çalışması yayınlandı. 2009’da çıkardığı son kitabı ise Taş Bina ve Diğerleri.
“Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül,tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.’‘
Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar.
“Korkmadığını söylediğin şeylerden korktuğuna eminim. İstemediğini söylediğin şeyleri de çok istiyorsun. Umutsuzluk değil seninki, sadece bıkkınlık. Yaşayan herkesin umudu vardır.”
Yalnızlığımın tam ortasında konuşuyorum, ben ki yalnızlıktan daha uzun süren bir şey tanımadım.
"Kadın olmak demek, herkesçe onaylanan bir kılığa girmek demekti. 'Lütfen birisi beni görsün' diye haykırmaktı her an, görsün ve belleğinde sonsuza dek saklamak isteyeceği bir imgeye dönüştürsün "
Tecavüze uğrayan her kadın yapayalnızdır, hele bu tecavüz sırtını devlete dayamışsa.
Aslı Erdoğan
Sayfa 120 - Everest Yayınları
Yalnızlığa öyle alışmıştım ki, bir başkasının ilgisini ancak bir tehdit olarak algılayabiliyordum. Yabani bir hayvanın insan karşısında tedirginliğine benzeyen bir duyguydu bu. İçimdeki ceset uyandırılmaktan korkuyordu. Sesimdeki sertlikten yılmıştı, yumruk yemişcesine bir adım geriledi.
Aslı Erdoğan
Sayfa 42 - Everest
140 syf.
·4 günde·9/10
Ön bilgi: Kabuk Adam'ı bana tavsiye eden ve okumama vesile olan değerli arkadaşım Roquentin/Duvar/'e teşekkür ederim.

Her ne kadar kitabın arkasında, "Kabuk Adam, Karayipler'de şiddetin bataklığında yaşanan korku ve tutku dolu sıradışı bir aşkın, ölümle yaşamın sınırında kurulan mucizevi bir dostluğun hikayesi." olarak bir tanıtım yapılmışsa da bence bu tanım son derece yanlış olmuş. Çünkü bu kitaba önce "sıradışı bir aşk" romanı demek, akabinde ise "mucizevi bir dostluğun hikayesi" demek, hem kendi içerisinde bir çelişki oluşturmakta hem de kitabın özünü tam olarak ifade edememekte. Bahsettiğim konuyu önce birkaç bilgi vererek açacağım ve bu açma esnasında size göre spoiler içeren bilgiler ortaya çıkabilir, şimdiden uyarmakta fayda görüyorum. (Bana göre spoiler filmlerde, dizilerde ve fantastik türdeki kitaplarda olur. Fakat bu tartışmaya girmenin yeri değil şu an.)

Kabuk Adam, Aslı Erdoğan'ın ilk romanı, benim de Aslı Erdoğan'dan okuduğum ilk kitap. Yazarın dilinin sadeliğini ve kullandığı kelimelerin zenginliğini beğendim. Bir kadın yazara göre son derece cesur ve açık sözlü. Cinsellik ve ırkçılık gibi zor konularda hiç çekinmeden söylemek istediğini söylemiş. Bu açıdan kendisini tebrik etmek istiyorum.

İkinci değinmek istediğim konu, kitabın otobiyografik bir eser olduğu. Gerçekten de kitabın isimsiz kahramanı ile yazar arasında birçok benzerlik var. Hatta kitabın anlatım üslubunun da birinci tekil şahıs olması, okurların kuşkularını artırıyor. Aslı Erdoğan gibi kahramanımız da fizikçi ve yalnız bir kadın. Aslında sadece Aslı Erdoğan değil, bence bu kitap yalnız bir kitap. Evet, yalnızlığı tam olarak anlatmıyor; ama içerisinde buram buram bir yalnızlık kokusu alıyorsunuz okurken.

Gelelim asıl meselemiz olan konuya, bu kitap kesinlikle bir aşk romanı değil bence. Hele dostluk romanı hiç değil. Daha önce bu kitaba ilişkin inceleme yazan arkadaşların yazdıklarını da okudum; ama maalesef ben biraz farklı düşünüyorum. Kabuk Adam'da bir aşk hikayesi anlatılıyor gibi görünse de insanların yalnız hissedişine ve korkularına vurgu yapan; korkularının üstüne giden insanların ancak korkularını yenebileceklerini ve "kabuk"larını kırarak iyileşebilecekleri anlatan bir kitap bence.

Aslı Erdoğan, "Kabuk" Adam'ı bir simge olarak kullanmış ve kadın kahramanımızın kendi içerisinde bir türlü yenemediği korkularını yenmesini, kabuğunu kırarak gerçek kimliğine dönmesini sağlamaya çalışmış. Çünkü Kabuk Adam da tıpkı isimsiz kahramanımız gibi psikolojik sorunları ve geçmişinden gelen hesaplaşmaları olan biri. Kitapta sadece kadın kahramanımızın yalnızlığı, ötekileşmesi, kendini sorgulaması, vicdani hesaplaşması ve pişmanlıkları anlatılıyor gibi görünse de aynı şeyler Kabuk Adam için de geçerlidir. Bu iki kahramanımızın birbirini tanıması, her ikisine de iyileştirici bir etki yaratmış ve ömür boyu unutamayacakları bir ders almalarını sağlamış. Birbirlerine karşı duygusal olarak yakınlık hissetseler de bence bu yakınlığın ismi aşk değil, acıların birbirine benzemesidir. Hani Sabahattin Ali'nin bir cümlesi var ya, "Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende." İşte tam olarak mesele budur.

Kitabı elime aldığımda ilk sayfalarda müthiş güzel cümlelerle karşılaştım. Birçok cümlenin altını çizdim ve harika bir kitabı elimde tuttuğum izlenimine kapıldım. Kahramanımızın Kabuk Adam ile tanışmasına kadar geçen dönemi anlatışı, bana göre muazzamdı. Hatta başlarda Stefan Zweig'ın Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat isimli kitabı gibi bir kitap okuduğumu düşündüm. Klasik Zweig romanları gibi isimsiz kahramanımız da psikolojik durumunu ve başından geçecek olayları müthiş tanımlamalar ile önümüze sunuyordu. Ancak bu tanışma öncesi bölümün devam eden bölümlerinde beklediğim etkiyi bulamadım. Yine Aslı Erdoğan güzel cümleleri ile kendisini okutturmayı başarıyordu elbette; ama o başlarda aldığım edebi hazzı maalesef ilerleyen bölümlerde bulamadım.

Bence Aslı Erdoğan'dan çok güzel bir aşk romanı yazarı olur. Çünkü betimlemeleri ve düşünceleri aşık olmuş ve aşkı tanımış bir kadının cümleleri gibi geldi bana. O sebeple biraz da herkes bu kitaba aşk penceresinden bakıyor sanki. Aslı Erdoğan'ın cümlelerinin duruluğu ve çekinmeden her konuya değinebiliyor olması bende böyle bir düşüncenin oluşmasını sağladı. Yazarın bir kitabını daha okumaya karar verirsem bu kitap kesinlikle aşk romanı olacak.
140 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Aslı Erdoğan ile tanışma kitabım oldu Kabuk Adam. Erdoğan gerçekten bizlerin sancılarını çok iyi tasvir etmiş. Toplumdaki sancılar, ağrılar ve sızılar. Hangi birimiz dile getirebiliyoruz bu sancıları, kimi zaman bir bebek gibi görürüm toplumumuzu. Bir sancımız, ağzımız, sızımız var ama anlatamıyoruz. Bunu küçük gösterme anlamında söylemiyorum, bazen sancılarımızı dile getirme konusunda bir bebek kadar çaresiz oluyoruz toplum olarak. Sancının yerini ve şiddetini hissedebiliyoruz ama iş bunu kendimizden dışa vurmaya geldiği zaman kimi zaman dilimiz dönmüyor kimi zamansa da bunu saklıyoruz (saklatılıyoruz). Toplumun bu sancı-anlatıcılarının önde gelen isimlerinden biri Aslı Erdoğan. Gerek yazdığı romanın kendisi ile gerekse de o romandan bir cümle ile bizim yıllardır dilimizin dönmediği şeyi bir çırpıda, korkusuzca söyleyen bir yazar. Kabuk Adam ise bu sancının dışa vurumudur.

Toplumdan ayrı düşen kişilerin psikolojileri neleri içerir, bu insanlar ne düşünür, ne içer, ne yer, nasıl uyur? Ve işin enteresan yanı biz normal insanlar onları neden görmeyiz? Görünmez değildirler aslında, onlar hep aramızdadırlar. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, gerek eğitim sistemimiz gerekse de yaşam tarzımız başkasına muhtaç olmaya ve hayallerimizi kısıtlamaya tamamen müsait. Hani Oğuz Atay der ya, "Ben ressam olmak istiyordum, babam öyle bir meslek olmadığını söyledi." diye, aynı o hesap bizlerin de topluma uyuşmayan düşünceleri bir anlamda görünmezdir. Görünmez düşüncelerle dolu görünmez bir insan oluveririz bir anda. Çünkü sınavdan yüksek bir puan almazsak kimse bizi işe almaz ve bitmek bilmeyen komşularımızın kızı, oğlu her zaman önümüze örnek olarak sunulur ve bizden asla memnun olunmaz. Biz yükselmek için başkalarının kafasına basmak istemeyiz, kafasına basılan insanlar bizi aptal olarak nitelendirir.

Bu görünmezlik ise umutsuzluk verir çoğu zaman, dolayısıyla insanda korku duygusu da artık barınamaz. Sanırım intihar eden kişiler öyleydi. Korkacak bir şeyleri kalmamıştı çünkü, korkmaya değer bir şey bulamayacak ölçüde büyüktü umutsuzlukları. Belki de bu umutsuzluğu da görünmez olmaları tetikledi. Çünkü herkesten daha erken anladılar her şeyi. Kitabımız da görünmez bir insandan bahsediyor desek aşağı yukarı doğru bir sıfat olur sanırsam. Yüksek fizik öğrenimi gören görünmez bir insan. Eğitim konferansı için gittiği Karayipler'de hayatını onun yüzüne çarpacak ve ona görünmezliğini hatırlatacak olaylar yaşayacaktır. Kabuk Adam'a rastlaması onda bu değişikliklere yol açacak, görünmez olmanın verdiği 'dışlanmışlığı' tadacaktır.

Dışlanmışlık desem ne canlanır aklınızda? Sayıp da bitiremeyeceğimiz kadar çok insan var dışlanmış olan. Çünkü herkesin 2+2=5 dediği yerde, "4" diye cevap vermek, bir ukalalık, yanılgı, yalan, aldatma ve saygısızlıktır. Çünkü güya 'herkes' 2+2'ye 5 diye cevap veriyorsa, vardır herkesin bir bildiği değil mi canım? Bu kadar insan yanılıyor olamaz çünkü. Dışlanmış kişiler, 4'cülerdir diyebilir miyiz? İnsanları aldatmanın en kolay yolu bir insanı değil, birkaç insanı aldatmaktır. Bir zincirleme tepki meydana getirip bunun devamını onlara bırakmaktır. İşte bu zincirleme tepkiyi kıran kişidir dışlanmış kişi. Dışlanmış kişi birçok kişi olabilir. Görüşü, cinsel tercihi, ideolojisi ya da ırkı yüzünden dışlanmış kişiler olabilir bu insanlar. Kısaca toplum tarafından oluşturulan insan tipinin dışına çıkan insanlar.

Kabuk Adam yalnızca bunların tasvirinden ibaret değil elbette. Kabuk Adam, bir insanın kendi kabuğundan dışarıya çıkması olarak da nitelendirilebilir. Bir insan en iyi nasıl kendinden ve benlik kabuğundan sıyrılabilir? Yine kendiyle yüzleşerek. Bunu her insana yaşatan birileri vardır bana göre. Kabuk Adam tek bir kişi değil o yüzden. Kabuk Adam insanları kendine döndüren kişilerin tümü. İnsanları kendiyle yüzleştiren kişilerin tümü. Kabuk Adam, 'kabuklaşmamış ve asla da kabuklaşmayacak' bir semboldür. Bu roman da hem bu kişilerden birinin hikayesi hem de hepsinin sembolüdür. Sadece kendi sorununu dünyanın sorunu sananların aksine dünyanın tüm sorunlarını kendi sorunları olarak görenlerin öyküsüdür Kabuk Adam. Bu eser, Erdoğan'ın da dediği gibi kendi parasızlığı söz konusu olduğunda tüm dünyada (ve ülkemizde) yaşanan tecavüzleri, cinayetleri, intiharları ve diğer tüm olumsuzlukları da, dışlanmış insanlar gibi görünmez olarak kabul eden bencil ve kendi içinden çıkamayan zihniyetin eleştirisidir aynı zamanda da.
Ki zaten o iğrenç zihniyetle savaşmak için de Aslı Erdoğan gibi cesur insanlar gereklidir. Bizler de onlar gibi olabiliriz. Gerekirse elimizde kabuklarla, karşımızdaki bıçaklı saldırgan olarak kabul edebileceğimiz bu iğrenç zihniyeti savuşturabilmeliyiz (kitabı okuyanlar bu ayrıntıyı bilirler).

Bu inancı da kazandırır bize Kabuk Adam. Bununla savaşabileceğimizi.

Kabuk Adam ile en kısa sürede tanışmanız dileğiyle.
140 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Kabuk Adam Aslı Erdoğan'ın ilk kitabı, roman, kısa roman, uzun öykü ya da novella olarak nitelendirilebilir. Kahramanı,tıpkı yazarın zamanında yaptığı gibi, yurt dışında fizik eğitimine devam eden ve bırakmayı düşünen genç bir kadın. Zaten birinci tekil şahıs açısından anlatıldığı için, ismini öğrenmiyoruz hiç. Böyle olunca da yazarın kendi hayatından esinlendiği fikri kitabın başından itibaren hiç aklımızdan çıkmıyor. Bir de, yazılan ilk roman hep yazardan bir şeyler taşır, diye bir söz hatırlıyorum hayal meyal. Acaba Aslı Erdoğan'ın da bir kabuk adamı var mı, bunlar bir şekilde gerçekten yaşandı mı, gibi fuzuli şeyleri bırakarak romana başlayalım isterseniz.

#9835497 , vurucu cümlesiyle başlıyor kitap. Kitap boyunca bir çok güzel cümle var bunun gibi. Okyanus betimlemeleri, korkusunu anlattığı yerler, güzel tespitler ya da tek tek anlatmayayım, kitap içinde bir çok yerde nasıl da güzel yazmış diyeceğiniz cümleler var. Burada kişisel bir görüşümü belirtmeden geçemeyeceğim. Mesela #18910045 , bunun gibi güzel betimlemelerle dolu kitap. Yazar kelimeleri gerçekten usta bir silahşörün tabancasını kullandığı gibi kullanıyor. Alıntılar da gösteriyor bunu kitaptan yapılan. Ama ben sıkılıyorum bir süre sonra bunlardan. “Aa, ne kadar güzel, aa bu da güzel, evet bu da güzel” cümleleri sonsuza kadar gidemiyor bende ne yazık ki. Belki de Nazan Bekiroğlu'nun kitabından bu kadar kolay sıkılmamım sebebi de budur. Kıyaslamıyorum kat'iyen, farklı kulvarlar. Ama hikayelerde değer arttıran bir öge olan bu metaforlar, romana gelince güzel ayrıntılar olmaktan öteye gidemiyor bence.

Biraz spoiler olacak haliyle, herkesin bu kadar beğendiği bir kitaba neden uzak kaldığımı başka türlü açıklayamam çünkü. Yazarımız, ya da kahramanımız, yurt dışında geçirdiği bunaltıcı fizik eğitimin bir bölümünde (yüksek lisans ya da doktora bilmiyorum), Karayiplerde küçük bir Amerikan adasındaki yaz seminerlerine balıklama atlıyor, ortamdan bir nebze uzaklaşmak için. Kendisi tam anlamıyla asi bir kadın. Kötü bir çocukluk geçirmiş, tecavüze uğramış daha sonra, intihar girişiminde bulunmuş. Adadaki lüks bir otelde başlıyor eğitimlere ve burasının da disiplin açısından, okuldan çok da farklı olmadığını anlıyor. (Bkz: #13047514)

İlk kısımlardaki ana tema, kahramanımızın korkunç geçmişi (ki ayrıntılarını öğrendiğimizde okuduğumuz bir çok kitaba göre yavan kalıyor), umutsuzluğu, bıkkınlığı ve kabuk adamın hayatına kattığı korku, huzur, büyü ve bilinmezlik karışımı bir şeyler. Otuzuncu sayfaya kadar acaba nasıl birisi bu kabuk adam beklentisine giriyoruz, hemen hemen her sayfada kendisi yaratıyor yazarın bu beklentiyi. Olabilecek en karanlık aynı zamanda en romantik olayların oluşmasını bekliyoruz.

Dediğim gibi kitabın başında "bir adam tanıdım, hayatım değişti" tarzı var hep ve biz de o adamı tanımaya başlıyoruz nihayet, kısa boylu, çirkin, meteliğe kurşun atan bir deniz kabuğu satıcısı bu adam (Kabuk Adam). Geçmişinde bir çok karanlık şey var (ki öğrenince bu karanlık şeyler de biraz yavan geldi bana). Kahramanımız (yazar dememeye özen gösteriyorum) iyi niyetli bir Türk olduğu için ilgi gösteriyor bu adama, adam da aşık oluyor hemen kendisine anladığım kadarıyla. Ama kahramanımız anlayamıyor tam, sürekli bir korku içinde. Bir şeyler hissediyor adama karşı- ne olduğunu anlayamıyor ama, dehşet de var içinde tutku da. Hatta tecavüze uğrayacağını veya öldürüleceğini bile bile adamı takip ediyor. Bunların hiçbiri olmuyor ama. Bir de kitabın başından sonuna kadar adanın aşırı tehlikeli bir yer olduğunu vurguluyor yazar ama nedense kitapta herhangi bir cinayet kavga, tecavüz ya da başka bir adli olay gerçekleşmiyor.

Neyse cesur kahramanımız, kabuk adam kendisine herhangi bir saldırıda bulunmayınca adama daha bir ısınıyor, bir nevi aşık oluyor ama bilmiyor ne olduğunu aslında. Kabuk adam göze girmek için her şeyi denese de arkadaş olmanın ötesine geçemiyor. İçini döküyor kızımız adama, ama birlikte olamayacağını da söylüyor.

Adadan gidene kadar ara sıra görüşüyorlar. Bu arada iki-üç adalıyla daha birlikte oluyor kahramanımız, cinsel birliktelik değil ama. Yaşadığı tecavüz dolayısıyla bu hislerinin köreldiğini söylüyor kahramanımız, ara sıra bazı uyanışlar yaşasa da.
Adadan ayrılana kadar bir çok tehlikeli ortama giriyor fizikçi, yazar, asi kızımız ve ayrılmadan önce kabuk adamı istemeden de olsa aşağılıyor. Sonra da ben ne yaptım diye kendini bırakıyor tamamen, fiziği bırakıyor, adamı idol haline getiriyor ve bitiyor kitap.

Kötü bir kitap değil kesinlikle, akıcı, kolay okunuyor, çarpıcı tespitler, mükemmel betimlemeler, bizim hikaye etkinliğimizdeki gibi bir kaybediş var. Kabuk adamdan çok kendini kaybediyor ama yazar. Kitabı adeta yaşadıklarını söylüyorlar bazı okurlar, ben aynı şeyleri hisedemedim ama. Kahramanı hayatın sillesini yemiş bir kadın olarak da görebilirdim şımarık bir kız olarak da. Nedense ben ikincisini tercih ettim. Yeterince samimi gelmedi bana yazar bilmiyorum neden. Erkek olduğumdan, duygusuz olduğumdan , ya da bir çok sebepten olabilir. Zaten diğer incelemelere baktığımda kendimden utandım biraz, bu insanların gördüğü şeyleri ben neden anlayamadım diye.

Belki de doğru zaman olmayabilir. Bazen doğru anlarda Kapital bile içinizdeki duyguları alt üst edebilir, bazen de ne bileyim "Eternal Sunshine" gibi bir film akşam haberleri sıkıclığı yaratabilir. Her şey doğru zamanla, doğru anla ilgili. Aşk da böyle bir şey belki. Kahramanımız da uygun ruh halinde olmasa, doğru anı yakalamasa belki sadece başka bir Karayipli olarak kalacaktı kabuk adam hatırlamayacağı.

Neyse uzun ve karışık bir yazı oldu. Kafam da karışık. Bazılarının dediği gibi yazarı Oğuz Atay'la kıyaslayamam kesinlikle.Ama gözümü de karartmadım. Mucizevi Mandarin'i okurum gibi geliyor ileride, hikaye yazarlığına daha fazla uyum sağlayabilirim Aslı Erdoğan'ın belki. Sadece buradaki incelemelerin çoğuna hakim olan, başkalaşma, yabancılaşma, kendini yeniden bulma ve binlerce duyguyu uyandırmadı bende bu kitap.Umarım sizde uyandırır.

Bir de bir etkinlik vardı, kadın yazarlarla ilgili, oraya dahil edecektim. Kaybolmuş galiba, ayın temasına uyup o da. Devam ettirmek isteyen varsa etkinliği haber verirse sevinirim:)
140 syf.
Bir ıssız adaya düşseniz yanınıza almak istediğiniz üç şey ne olurdu? Klasik anket sorusunu duymayanımız yoktur. Neden Kabuk Adam? Nedir kabuklarımız? İyileşmeye başlayan yaralarımızı kanatmamamız için oluşan fizyolojik bir koruyucu mu? Kaşıyıp kanatarak unuttuklarımızı hatırlatan bir özeleştiri butonu mu? Ya da kabuklarının altında gizlenmiş gördüklerimizin değil de göremediklerimizin asıl doğru olduğunun izahatı mı?
Avrupa’nın sayılı nükleer fizik laboratuvarından birinde çalışan, iyi bir eğitim almış, ancak intihara teşebbüs edecek kadar mutluluğu sevgiyi yakalayamamış, isimsiz roman kahramanı kadın gibi.
‘’ Bir balona şekil veren hava gibi, benim de hayatıma şekil verecek bir şeye gereksinimim var. Şu anda bunun ne olacabileceğini bile bilmiyorum, belki ancak sevgi diye tanımlanacak bir şey’’ (Sayfa-30)
Bu satırlara gelene kadar roman kahramanının anlattıklarından romantik film tadında gittiği adada Kabuk Adam ile tanışacağı anı hayal etmeye çalışıp durdum.
‘’ Yalnızlığa öyle alışmıştım ki bir başkasının ilgisini ancak bir tehdit olarak algılayabiliyordum. Yabani bir hayvanın insan karşısında tedirginliğine benzeyen bir duyguydu bu. İçimdeki ceset uyandırılmaktan korkuyordu. ‘’ (sayfa-42) sessiz çığlıkları atan kadının ters köşe yaptırması ile bir erkeği hayatına dahil etmesi ya da bir erkeğin hayatına dahil olmak istemesi ise bana imkansız gibi gözüktü . Sayfalar ilerledikçe de iyice inandım ki yaşadığı çocukluk anılarından kadının kendince devası olduğuna inanarak , ne kadar bir uyuşturucu satıcısı, siyah derili diye dışlanan, kimsenin güvenemeyeceği bir adam diye tanımlamaya çalışsa da asla kanatmak istemediği ama kaşımaktan da geri kalamadığı , duygusal gel gitlerinin seslenişi olan hayali bir Kabuk Adam oluşturuşu.
Bir kadın oluşuna rağmen bir erkeğin gözünden kadınlara bakış açılarının anlatımını muhteşem sergilemiş yazar.
‘’ Yanlarına vardığımda, Thomas eşyalarını çabucak toparlayıp kalktı. Bu arada ikisinin de , havluya sarılmadan önceki kısacık zamanda vücudumu alıcı gözüyle incelediklerini yakaladım. Thomas’ın bakışı açgözlü ve küstah, Tony’ininki ise hüzünlü ve tutkuluydu’’ (Sayfa-81) satırları ve ‘’ Ben öyle bir kadın istiyorum ki onunla evreni yeniden kurabileyim. Bir aile, bir ev kurmaktan da öte, bütün dünyayı, silbaştan beraber yaratmalıyız ‘’ (sayfa-61) ile birliktelik isteğinin ruh ikizini bulma gayretinde olan Kabuk Adam ile asıl amacının sadece cinsellik yaşamak için yaklaşmaya çalıştığını anlattığı Thomas tanımlamasında olduğu gibi.
Aynı iş yerinde çok samimi oldukları hatta tek dostu olan Maya’nın hırslarından, kendisini beğendirme çabalarından da bahsederek yaptırdığı dostluk arkadaşlık sorgulaması ve Maya’nın ilişkilerine dair yazdığı ‘’ Genç ve güzel bir kadınsanız eğer, erkekler gövdenizi asla reddetmezler, sizi reddetseler bile ‘’ cümlesi de bir o kadar düşündürücü.
Farklı ülkelerden insan tasvirleri yaparken kültürel ,coğrafik ve yönetim şekli özelliklerin insanları nasıl etkilediğini anlatışı ise ayrı bir roman yazılacak kadar ince detaylı.
Kitap hakkında yapılan incelemeleri okuduğumda aşk romanı mıdır değil midir ifadelerine sık sık rastladım. Bence bu roman ne bir aşk romanı ne de bir dostluk öyküsü.
Ne kadar iyi eğitimler alsak ve ne kadar iyi pozisyonlarda yaşamımızı sürdürsek de gün geliyor herkesin yaptığı şeyleri herkes gibi yapmaya meyilliyiz. Kimseye benzemediğimizi iddia etsek de bir bakıyoruz herkesleşmişiz.
Yazarın aslında kendine bir tarih yazarken ikinci el bir hayata bakarcasına duygularımıza tercümanlık gayretini ve çoğumuzun sessiz acılarını dile getirmek olduğunu bilmem hissedebilecek misiniz?
Ne demiştik en başta? Issız bir adaya düşersem yanıma almak istediğim üç şey: yalansız yalın gerçekten hissettiklerim, kayıtsız şartsız özgüvenim ve tümüyle steril edilmiş sitemsiz kararlarım olurdu. Ya sizin?
Keyifli okumalar.
155 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Her şeyden vazgeçersin, mümkün olsa nefes almaktan bile. Denersin nefessizliği, başaramazsın. Aman intihar girişimini kimselere anlatma! Acımasınlar, şefkat gösterilerine ihtiyacın yok...
Hayat avuçlarından kayıp gider, elinden bir şey gelmez. Gerçekleri kabul etmeli, gerçeğin dibine yuvarlanmalısın... Kendine yasaklar koyar, yüreğinin yerinde sanki tıkır tıkır işleyen bir makine varmışçasına yaşarsın. Öyle hissiz, öyle umarsız... Tutunamadın bu dünyaya, yalnızlığa sığınırsın. Kimseler görmesin sığındığın yeri, kapalı kapılar ardına kilit üstüne kilit vur! Evet, o vitrinden izlediğin hayat senin hayatın, sana ait...

Ve bir gün karşına bir adam çıkar. Söylemediklerini anlar, hiç öğrenmediğin sevgiyi hissettirir. En gizli yaralarının kabuklarını birer birer koparır, koparır ama şefkatle. Gizli dehlizlerini ona açmaktan çekinmezsin, aniden çıkar dudaklarından gizlerin. Çünkü bu adam sana bakarken aslında içinde gizlenmiş mucizeni görüyor, biliyor ve hissediyorsun bunu. Bu adamı tanıdığından beri yüreğine, arzularına bağladığın prangalardan kurtuldun. Yalnızlığının altın anahtarını belki bir daha kullanmamak üzere yok edersin.

Bu adamın kim olduğunun bir önemi var mı? Karayipler'de deniz kabuğu toplayabilir, siyah bir deriye sahip olabilir, çirkin hatta çirkinden de öte olabilir... Bunlar engel mi, "KABUK ADAM" olmasına?

Kitabın kapağına bakarak içindekini anlayamadığın gibi bir insanın yüzüne bakarak içindekini bilemezsin! Biliyorsun bunu!

Belki "BENDEN kaçıp gitme!" der. Kaç kişi dedi ki hayatında sana bunu?
Peki kaçıp gidecek misin?
144 syf.
Bu inceleme, gösterilmek istenenlere inanmayı değil de gerçeklere gözlerini kapamayan, seslerini duyurabilen cesur anneler babalar için gelsin. Anlamadan, dinlemeden sorgulama hakkına sahip olduklarına inanan, anında yargısız infazı seçen korkaklar için değil .

Bu inceleme, insanlık adına mücadele eden, hak yemeyen hakkını yedirmeyen okuyan , yazan öğrenciler için gelsin . Kapitalizmin K sından bi haber yaşarken devrimi bıraktıkları bıyık ile yaptıklarını sanan aynı zamanda nam salmak adına ideolojiden dem vuran gençler için değil .

Bu inceleme bedeninde oluşan izler silinse de ruhundaki izleri silinmeyen, yılların verdiği yaştan çok döktüğü yaşa sahip olanlara gelsin. İzlere , dökülen yaşlara sebep olan , sebep olduğunu bile unutan karakter yoksunu erkek ve kadınlara hiç değil .
En çok da Taş Bina’ların soğukluğunda üşüyen, aç kalan, acı çeken, çıkmaya ömrü yetse de fiziken yaşayan ama ruhu öldürülen herkese gelsin de, taş binalarda aç bırakan, eziyet eden, geçmişininin gerçekliliğine bakmadan , çoluğunun çocuğunu eşinin dostunun umutlarını yıkmak pahasına kendilerini satanlara gelmesin. Satacak hiçbir şeyleri olmayan , vicdanı sızlayan , insan olduğunu unutmayanlara, gelebilir ama.

Bu inceleme, bana taraf olan ya da olmayan kızan ya da hak veren tüm okurlara gelsin.
Soğuktur taş binalar, odaları, duvarları, boyaları , eşyaları çok soğuktur. Isınamazsınız bir türlü, adınız, aileniz eğitiminiz sorgulanır doğrulanır da geçmişiniz , geleceğiniz , düşünceleriniz hep yalancı çıkarılır.
Karanlıktır taş binalar, kapkaranlıktır, siz ben siyah değilim , beyazım bembeyaz deseniz de mum ışığı kadar değildir aydınlığınız.
Zaaflarınızı sınar taş binalar. Bir dal sigaraya, ekmek arası bir parça helvaya bir bardak çaya ya da bir yudum suya. Hadi hepsine yok dediniz dediniz de evladınızın annenizin, babanızın, eşinizin , kardeşinizin , dökeceği bir damla gözyaşına yenilirsiniz.
Sonsuzluktur taş binalar. Saçınız , sakalınız uzar, tırnağınız uzar , direnciniz uzar bugün de ölmedim deseniz de gün, saat, dakika, saniye hep yerinde sayar orada.
Ağırdır , taş binalar. Hiç yaşayamadığınız hayatların hesabını sorar, işlemediğiniz suçların görmediğiniz şehirlerin, teşhis edemediğiniz insanların suretlerinin hesabını yükler de ezer sizi taşlarının altında.
Tenhalıktır taş binalar, dilsizdir. Alıştırır sizi tek başınalığa, yalnızlığa ya da olmak istemediğiniz tekil hallere. Bazen sessizlikler. Bazense sabahlara kadar uyuyamayan insanların yenilmeye zorlandıkları imzaların çığlığıdır.
Çıkabilenler için ikinci hayata uğurlayıcı çıkamayanların mezarıdır taş binalar.
Yaşadıklarım ya da şahit olduklarımla taş binaları ben böyle ifade etmeye çalışsam da asıl açıklamaları içerisinde dört öykü barındıran , sizi Taş Bina içerine hapseden, öykülerinin kiminde bezginlik kiminde huzur yaşatan ;
''- Meleği öldürmüşler. Beşinci kata alıp orada...
- Darp izleri görülmüş bedeninde , yanık izleri, parmak izleri, ayak izleri...
- Kendi istemiş . Yalvarmış hatta . Öldürün beni diye, yalvarmış. Bırakın öleyim.
- İstese uçup giderdi. Kendi seçimiydi. O geldi aramızda yaşamaya.''
imgeleri ile merak uyandıran bu kitabı okur musunuz bilemem ama tavsiye edebilirim. https://www.youtube.com/watch?v=2Ht57FeDQis

Keyifli okumalar.
140 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
HOMOJEN HAYATINIZA RENK KATIN! :))

... Yanlışlıkla düşman topraklarıma giren bir acemi er olun mesela ... :)
... Aşkınızı katletmeyin, yoksa ömür boyu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtınızda bir kambur gibi taşırsınız.
... Kanayan yaranıza tuz basmayın, merhem sürün.

ZORBA VİCDANLAR

Unutmamak, belleğimizin intikamı. İçimizde de bu intikamı körükleyen bir meczup ve metruk ruh yaşıyor.
Yalnız ve eksiğiz, yaralı olmanın yanında ; tamamlanmayı bekliyoruz. Yalnızlığımızdan bizi sıyırabilen duygu ise sadece aşk. Aşk evirir bizi. Aşkı bulup da sahip çıkamayanın cezası yine yalnızlığa mahkûm olmaktır hem de kaybolarak kendinde bile.
Kayıp ruhumuzun sahibini bulduğumuzda, ona sahip çıkacağımız yerde; oyunlar oynamaya, maskeler takmaya, olmadığımız insan olmaya başlarsak aşk kaçıp gider ve biz aşka ihanetimizin cezasını ömür boyu çekmeye mahkum ediliriz.

EN TAŞKIN İNSAN EN YALNIZ OLANDIR

Yalnızlık içseldir ve dışavurumu taşkınlıktır.
Her birimiz içimizde pek çok cesetle yaşıyoruz, bazen uyanıyor bu cesetler ve korku denen o güçlü duygu tüm benliğimizi ele geçiriyor.
O cesetlerin kimi kılavuzumuzdur kimi celladımız kimi gardiyan kimi mahkûm...

NEDEN AŞKI ARAR İNSAN?

Evreni yeniden kurmak için...
Bütün dünyayı silbaştan beraber yaşatmak için...
Karanlıktan aydınlığa çıkmak için...
Yaşlanmış ve ağırlaşmış geceyi sabaha çıkarmak için...

KAÇ YARANIZ VAR RUHUNUZDA?

İçimizdeki yaralar hep kanar ve bu yaralar yaşayıp pişman olduklarımızdan değil, yaşayamadığımız hayıflanmalarımızdan kaynaklıdır.
Ölümcül bir günah gibi ruhumuzu çürüten bu yaraları iyileştiren de yine aşktır.
İnsan tutunamazsa, ömür boyu hep “ dışarda” kalacaktır. Dışarda kalan yalnızdır. Geçmişine, köklerine, gelecek hesaplarına tutunmak, yaşamanın bir belirtisidir ve yaşayan insanda “umut” hep vardır, içeriye girmek an meselesidir.

DİP NOT:
️Fizik semineri için geldiği tropikal adada, Karayipler’de; olağandışı, yapay, rengarenk, büyülü, hayaller ülkesinde bir Türk kadını , ruhu yaralı, siyahi bir yerliye âşık olur ama aşkına sahip çıkmaz ve ömrünce bu pişmanlığı yaşamaya mahkûm kalır.
Varoluş mücadelesi, aşk ve yalnızlık hikâyesi bu ... Önerir miyim?
Şiddetle...
Kitabı okumama aracı olan Semih ve Erhan, öneriniz beni canevimden vurdu bilesiniz . :)
180 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
BU İNCELEME NAMUS CİNAYETİNE KURBAN GİTMİŞ, ŞİDDET GÖRMÜŞ VE GÜÇLÜ KADINLARA İTHAF EDİLMİŞTİR.

Nihayet tanıştık ASLI ERDOĞAN ile... Ben ziyadesiyle memnun oldum tanışmamızdan! Ve kitaptan bahsetmek için sabırsızlanıyorum...

Öncelikle kitabın, Aslı Erdoğan'ın köşe yazılarından ve dergilerdeki öykülerinden alındığını belirtmek istiyorum.

Kitabın hemen başlarında bir cümle çeldi gönlümü.
YÜZÜNÜ TEMİZLE, GÖZYAŞLARINI SİL, - AĞLAMAK YENİYETMELERE ÖZGÜDÜR KIZIM! -
İşte burada anladım, bu kadınla iyi anlaşacaktım. Karşımda her şeye rağmen güçlü bir kadın vardı. Bazen kaybolmuşluk hissi, boşluk hissi, ait olamama, uyum sağlayamama gibi hisleri olsa da güçlüydü bu kadın. Kendisiyle yüzleşebilecek kadar güçlü... İç hesaplaşmalarına tanık oldum. Madem bir iç hesaplaşma vardı ortada, ben de dahil ettim kendimi. Kapanmış, sorgusu bitmiş, yıllar öncesinden kalma konuları çıkardım gün yüzüne. Gerek var mıydı tekrar tekrar sorgulamaya? Galiba vardı ve hep bu zamanı beklemişler. Aslında farkındaydık, bir hücrede yaşayıp, anahtarların cebimizde olduğunu bile bile, kilidi denemeye korktuk! Bir sonuca bağlanmadı belki ama yine de bu güçlü kadınla bir şeyleri sorgulamak iyi hissettirdi...


ÖNEMLİ OLAN BİR İNSANIN NAMUSUYLA ÇALIŞMASI, Kİ NAMUS -BUNU DA TELEVİZYONDAN ÖĞRENDİM- GENÇ BİR KADININ EN ÖNEMLİ ŞEYİYMİŞ.

Vee bu konudaki hassasiyeti beni kendine bir kez daha hayran bıraktı. NAMUS sadece kadına mı özgü olmalıydı? Cevap net, uygulama sıfır...
Denemelerinde yüzyıllar boyunca erkeğin kadın üzerindeki etkisini, dayatmalarını da ele almış yazar.
Kadın yazar olmanın zorlukları var tabii bir de! Atılan laflar, tacizler... Yazarına değer verilen bir ülke olmayı dilemiş. Ne derece başarabiliyoruz bunu?

Topluma ve hatta kendimize bile yabancılaştığımızdan bahsetmiş bir de, ne kadar yerinde bir tespit!

Yolculuk anıları da mevcut kitapta. Bu yolculuklar boyunca tanıdığı insanlar, kesiştiği hayatlardan bahsetmiş. Ne güzel yazılar çıkmış ortaya!

Araştırdığım kadarıyla, ülkemizde 96-97 yıllarında cezaevlerinde açlık grevleri yapılmış, ölüm oruçları tutulmuş. Çokça yer vermiş yazılarında Aslı Erdoğan bu konuda da. Siyasi eleştirileri de gözden kaçmayacak derecede tabii.

Sanata, insana, sevmeye değer vermiş bir kadın ASLI ERDOĞAN. Bazen öyle cümleler vardı ki, keyifle defalarca okudum. Kitap bitmesin diye mümkün mertebe ağırdan aldım. Yüreğime dokunabildi yazar, hem de en ücra köşelerine...

Ben yüreğimle hareket eder, yüreğimle karar veririm. Yazarla ortak yönlerimizden biri de bu sanırım. Aslı Erdoğan'ın okuduğum ilk kitabıydı, görünen o ki son olmayacak, devamı gelecek. Sizlere de şiddetle tavsiye ederim.

İyi ki yazmayı seçmişsin CANIM KADIN, iyi ki yüreğime dokundun...
140 syf.
·2 günde·Puan vermedi
-Spoiler içerir-
Kitap yeni bitti.Nedense içimde garip bir duygu var.Duygusal şeylerden kolay etkilenmem,etkilenmemeye çalışırım,fakat geçmişinde kadınlığı-cinselliği saldırı altına alınmış kadınların hikayelerinden çok etkilenirim hep.Belki de her gün benim de böyle şeyleri yaşayabilecek olmamın rahatsızlığıdır daha kolay empati yapabilmemin nedeni,kim bilir?

Yazar hakkında neredeyse hiçbir bilgim yok fakat fizikçi olduğunu hele hele de vakti zamanında CERN’de çalıştığını duyunca ona ayrı bir hayran olmuştum.Kahramanımızın fiziği sevmemesine de birazcık içerledim ama sevmediği bir alanda bu kadar başarılı olabilmesini de takdir ettim.Kitapta değindiği CERN’deki cinsiyetçiliği duymuştum,şuan bile var,kim bilir 90’lı yıllarda nasıldır diye düşündüm.Bunu hakkında Bilge Demirköz’ün –kulu,kölesi,hastası,müptelası olduğum fizikçimiz-bir videoda konuşması vardı,o da bahsediyordu bu durumdan.İncelemeyi fiziğe saptırmadan konuya devam edelim,kahramanımızın ne hissetti(rdi)ğine.Beni en çok etkileyen şey,kahramanın(A diyeceğim) geçmişinde uğradığı şiddet ve tecavüzler oldu.Tam sevişmeye başladığı anda ağlamaya başlaması gibi.Cinselliği,daha doğrusu kadınlığını,çok uzun zamandır içine gömmüş.Kimi arzularsa,ne kadar arzularsa arzulasın,ona yanaşmıyor:

‘’Yıllardır görülmemiş eski bir sevgili gibi çok uzaklardan çıkıp gelen duyguyu tanıyordum,cinsel arzuydu bu.Cinselliğim çoktandır kuruyup gitmiş,arkasına bile bakmadan terk etmişti beni.’’

Aşık olduğu adamı bile uzaklaştırıyor,arzularını bastırıyor:

‘’Oysa şimdi,yara bere içindeki korkak bir sokak köpeği gibi yavaşça sokuluyordu benliğime.Yoğun bir sıkıntı ve baş dönmesiyle birlikte.Geldiği yere geri yollamaya çalıştım onu,bunca zamandır saklandığı karanlıklara.İçimdeki ölü canlandırılmak istemiyordu.Tekrar acı çekmek istemiyordum.Kaçmalı,Kabuk Adam’dan uzaklaşmalı,odama sığınmalıydım.’’

‘’Arzu kolaylıkla bastırılabilir,ama asla unutulmaz,artık biliyorum bunu.Bedenin bellek üzerindeki mutlak egemenliği.’’

Aslında bizim doğup büyüdüğümüz toplumun kadınlarının çoğunun ruh hali gibi hissettikleri.Sanki kadın hissetmek,arzulamak bir suçmuş gibi hissediyor.Mahrem rüyalarından uyanınca utanıyor bir çocuk gibi,25 yaşında bir kadın!Bu suçluluk duyguları,hem geçmişinden hem de A’nın birkaç kez tekrarladığı gibi ‘’Türk kadını’’ olup büyüdüğü ve yetiştirildiği çevreden kaynaklanıyor.Cinselliğe düşkün olan arkadaşı Maya’nın tek gecelik ilişkilerle avunma çabasını,yalnızlığı kısa bir süreliğine dinlendirme aracı olarak görüyor.Bu ilişkilerin insanı korkunç bir şefkat açlığına sürükleyeceğini düşünüyor.

‘’Benim kadar yalnız ve umutsuz olan Maya,avuntuyu çoğu zaman tek gecelik ilişkilerde arardı.Genç ve güzel bir kadınsanız eğer,erkekler gövdenizi asla reddetmezler,sizi reddetseler bile.Bense bu gece birlik ilişkilerin,yalnızlığımı kısa bir süre için dinlendirse de,beni daha korkunç bir şefkat açlığına sürükleyeceğini düşünüyordum.Üstelik bir Türk kadınıydım,içinde büyüdüğüm hoyrat,sevgisiz toplumda,cinselliğim öldürücü darbeler yemişti.Kendime olan saygımı yitirmeden,böyle ilişkilere kolay kolay giremezdim.’’

Aşık olduğu adamın bir dokunuşundan bile deli gibi etkilenmesine rağmen bir eylemde bulunmuyor.A’ya en çok burada kızdım,kitap boyunca kafamda kurup kurup bu anı bekledim çünkü:(:D)

‘’Birden bire parmaklarını sırtımda hissettim.Usulcacık bir okşayış bütün bedenimi ürperterek boynuma ulaştı.Titredim.Sevme yeteneğini hiç kaybetmemişti elleri.
-Sana ilk kez dokunuyorum değil mi?
-Evet.
Bir kadına değil de hayatın kendisine dokunuyormuş gibiydi.Hiçbir şey söylemiyordum.Ansızın elini çekti.İnanılmaz yoğunlukta bir şefkatin ve arzunun sıcacık izini,ömür boyu sırtımda bırakmıştı.’’

A aşık olduğu adamı tekrardan görmek isteyince onu bulamadı,onu en son gördüğünde çok kırmıştı,kaba davranmıştı.Sonradan hep onu düşünmesine çok üzüldüm.Bir an benim kaybettiğim bir insanmış gibi hissettim okurken:

‘’Onu,gerçekte hiç görmediğim durumlarda düşlüyordum.Tony mercanlarda,suyun altındaki incecik,esnek bedeni;Tony dans ederken,sert kalçaları avuçlarımın içinde,Tony sevişirken...O tek,sihirli dokunuşunun sırtımda bıraktığı izleri bedenime yayıyor,sayısız kez beraber oluyordum onunla.Gerçekte bana elini sürmesine izin vermemiştim,ama fantezilerimde,vücudumu ve ruhumu bütünüyle,hiçbir şeyi saklamadan ona sunuyordum.O tılsımlı,güçlü ellerini dolaştırıyordu bedenimde-parmak uçları nasırlı olmalıydı-ya da keskin bir bıçağı;derin,dupduru bakışlarında,titreyerek bir midye gibi açılıyordum.Göğsündeki yara izlerini öpüyor,koltukaltlarının kendine özgü kokusunu soluyordum,teninin kopkoyu karanlığını içime çekiyordum.O son geceye,okyanusa bakan balkona dönebilseydim.Bu sefer ona dokunmayı başaracaktım.Ona sarılmayı,onu hiç bırakmamayı.’’

Her ne kadar aşık olduğu adama ulaşamasa da ona mektup yolladı fakat onu asla göremedi A.Ona benzeyen erkeklere ilgi duydu,kendi deyimiyle sadece fantezi düzeyinde bile olsa cinsel arzuları geri gelmişti ve bir gece o adamlardan birine-sevdiği adama ikizi kadar benzeyen birine- Kabuk Adam’ı anlattı,onunla sevişti.O adamın fotoğrafını önceden hindistancevizi ağaçlarının altında görmüştü.

Kitaptan sadece fizik ve kadınlık,cinsellik konuları aklımda kalmış ve beni etkilemiş olsa da[Biraz da incelemeyi gece 2-3 sularında yazmanın etkisiyle :)) ] yazar yalnızlık duygusunu da gerçekten çok güzel işlemiş.Bir okunuşta bitecek,son derece akıcı bir kitap.İyi okumalar…
143 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
BÜYÜLENDİM!
Aslı Erdoğan’ın okuduğum ikinci kitabı ve ben bu kadına her kitapta bir başka hayran oluyorum. Tam anlamıyla örnek aldığım bir kadın profili.
Kullandığı üslup öyle büyülü ki yaşadığı acıları, aşkları, içine attığı her şeyi , o kendi kendini kemiren düşünce kurtçuklarını , ezilmişliğini, çekingenliğini, sertliğini, narinliğini her şeyini üslubuna aktarabilmiş nadir yazarlardan biri Aslı Erdoğan ve bana göre bu büyük bir yetenek.
Daha önce de kadınlarla ilgili romanlar okudum ama hiçbiri Aslı Erdoğan gibi bana geçmişi tekrar yaşatmadı. Bahsettiği karakterlerde kendimi bulmamı , yaşadığım veya yaşamadığım şeyleri bu kadar bendenmiş gibi hissettirmeyi başaramadı. Aslı Erdoğan bunu ustalıkla yapıyor.

Mucizevi Mandarin bir öykü kitabı,içinde birbirinden ayrı olmasına karşın yine de aralarındaki bağı tam koparamamış iki can alıcı hikaye…

Yitik Gözün Boşluğunda
İlk hikaye bir gözünü kaybetmek üzere olan , sargılarla gezen, göçmen bir Türk Kadınını anlatıyor. Bu kadının aşkı, acıları, kendisiyle ve geçmişiyle olan bitmek tükenmek bilmeyen nefreti, yaralı cinselliği…

Türk toplumunun, Türk kültürünün biz kadınlara ne yaptığını tokat gibi suratına çarpa çarpa anlatmak istemiş Aslı Erdoğan. “Kızlık zarı” adı altında geçen ve namus cinayetlerinin baş konusu haline gelen bu ana başlığın bize nasıl zarar verdiğini , sadece fiziksel bir ihtiyaç olan sevişmenin neden bu kadar gözde büyütüldüğünü ve ondan korkması gerektiğini bir türlü mantıklı bulamamış. Çünkü mantıksız. Yemek yemek kadar , tuvaletini yapmak kadar , su içmek , duş almak kadar gerekli bu insan faaliyetinin fısıldaşmalarda , gizli kapaklı odalarda, şifreli kelimelerle öğrenilmeye çalışılmasına, öğrenilmediği için de acı çekmek zorunda kalan bir sürü kadına mantığı yatmamış.

“Bana özgürlüğü simgeledikleri için, cinsellikten ve geceden korkmayı öğrenmem gerektiği halde bir türlü öğrenemedim. Bekaretimi kendi parmaklarımla yırtıp attım ve her fırsatta geceye koştum.”

Bu cümleyi kuran bir karakter yaratmış belki kendisi belki de olmak istediği bir karakter. Öyküdeki kadının aşık olduğu adam Sergio. Onun neden bu kadar yaralı olduğunu , ketum olduğunu anlamaya çalışan Sergio ve onu günün birinde terk eden Sergio, şu cümleyi kuruyor kitapta :

"Seni nasıl böylesine hırpaladılar? Aşk sözcüğünü duyar duymaz karmakarışık korkulara kapılıp gitmene; uçuruma yuvarlanır gibi kendi içine dönmene; bakman, istemen ve sorman gerektiğinde başını öne eğmene; bedenin çırılçıplakken kafanı yastıkların altına gömmene kim neden oldu? Senden neyi esirgediler? "

Yaralarının sarılmaya çalışılmasından , kendisini küçük düşürmesinden ölesiye korkan bir kadın olduğu için azarlıyor , tiksiniyor Sergio’dan içten içe bu sorudan sonra. Ama bunu da yeniyor kendi içinde çünkü bağlanmayı seviyor. Bu yarayı biz kadınlara açan kültürün canını yakmak isterken kendi kabuk tutmuş yaralarını da tek tek deşiyor. İrinini akıtıyor.
Karamsar , kaybetmeye meyilli ya da çoktan kaybetmiş kadınları çiziyor. Çok da başarılı bu işte çünkü kendisi de en az çizdiği karakterler kadar yaralı , onlar kadar nefret ediyor geçmişinden, asla kendine güveni olmayan , asla kendini sevemeyen bir kadın olduğunu düşündüğü için ve bu kadınların Türkiyede birçok eşine rastlanıldığı hatta kadınlarımız böyle oldukları için karakterleri bu kadar karamsar belki de…

İkinci hikaye de bir erkeğin ağzından aktarılıyor. Yaralı bir genç kadın, hiç yaşamamış , hep çocuk ve yaşlı bir adamın aşkını.
Aslı Erdoğan’ın karamsar üslubunu eleştirilenler olacaktır. Okuduğum ilk iki kitapta karamsar ve okuyacaklarımın da bu şekilde devam ettiğini düşünüyorum ve bu benim çok HOŞUMA GİDİYOR! Çünkü o bana göre kendini yazan bir kadın, hissettiği gibi, olduğu gibi, nefret ettiği gibi ve kalemi bir intikam aracı, nefretini kovalar yerine kağıtlara kusuyor. TAKTİR EDİLESİ!

Belki okuyunca “Bu mu yani çok övülen , ölümsüz elli yazardan biri seçilen kadın.” Diyenler olacaktır , oldu da. Ancak ben Aslı Erdoğan’ı tam olarak anlamak için bir kadın olmak gerektiğini ve bu ağırlığın hissedildiği olaylara tanık olunması ve yaşanılmasıyla gerçekten anlaşılabileceğini düşünenlerdenim. Aslı Erdoğan’ın daha çok okunulmasını temenni ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Aslı Erdoğan
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1967
1967 İstanbul doğumlu. Bilgisayar mühendisliği ve fizik okudu, yüksek lisansını CERN’de (Avrupa Yüksek Enerji Fiziği Labaratuarı) hazırladı. Rio de Janeiro’da başladığı fizik doktorasını yarıda bırakarak yazmayı seçti, iki yıl Güney Amerika’da yaşadı.

İlk romanı Kabuk Adam 1994’te, öykü kitabı Mucizevi Mandarin 1996’da yayınlandı. Tahta Kuşlar adlı öyküsü, Deustche Welle Ödülü kazandı, dokuz dile çevrildi. İkinci romanı Kırmızı Pelerinli Kent (1998), Fransızca, Norveççe’ye çevrilerek Astes Sud tarafından yayınlandı, Gyldendal Yayınları’nın ”Marg” (Omurilik) Serisi’ne seçildi. Radikal’de yazdığı köşe yazıları Bir Delinin Güncesi ve Bir Kez Daha adlı kitaplarında toplandı.

Şu anda beş dile çevrilmekte olan Aslı Erdoğan, ”Geleceğin 50 Yazarı” arasında gösterildi. 2004’te Hayatın Sessizliği adlı çalışması yayınlandı. 2009’da çıkardığı son kitabı ise Taş Bina ve Diğerleri.

Yazar istatistikleri

  • 342 okur beğendi.
  • 2.240 okur okudu.
  • 60 okur okuyor.
  • 1.252 okur okuyacak.
  • 30 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları