Bernhard Schlink

Bernhard Schlink

7.7/10
55 Kişi
·
133
Okunma
·
6
Beğeni
·
1.278
Gösterim
Adı:
Bernhard Schlink
Unvan:
Alman Akademisyen, Yargıç ve Yazar
Doğum:
Bielefeld, Almanya, 6 Temmuz 1944
1944’te Almanya’nın Bielefeld kentinde doğan Bernhard Schlink, hayatını hukukçu ve yazar olarak Bonn’da ve Berlin’de sürdürüyor. İkinci romanı "Gordiyon Fiyongu"yla Glauser Ödülü’nü, "Selbs Betrug"la Alman Polisiye Roman Ödülü’nü (1992), "Okuyucu" adlı romanıyla Neumünster kentinin Hans Fallada Ödülü’nü (1997), İtalyan edebiyat ödülü Grinzane Cavour’u, çeviri eserlere verilen Fransız Laure Battalion Ödülü’nü, "Die Welt" gazetesinin ilk kez verdiği Edebiyat Ödülü’nü (1999) ve Düsseldorf’taki Heinrich Heine Derneği’nin Onur Ödülü’nü aldı. Bu romanı, "New York Times" gazetesinin en çok satan kitaplar listesinde birinci sıraya yükselen ilk Alman kitabı oldu ve 30 kadar dile çevrildi. Kitabın film hakları Hollywood’daki Miramax firması tarafından satın alındı ve filmin yönetmenliğini "İngiliz Hasta", "Yetenekli Bay Ripley" gibi filmlere imza atan Anthony Minghella üstlendi.
"şehri terk ettikten sonra, gözlerimin her yerde onu aramasına bir son verebilmem, sûretinin akşamüzerlerinden yitmesine alışabilmem ve sesli okumaya elverişli olup olmadıklarını düşünmeksizin kitaplara bakabilmem, sayfalarını çevirebilmem zaman aldı."
Bernhard Schlink
Sayfa 75 - undefined
"Hanna döndü ve bana baktı. .
"Bakışları beni çabucak buldu ve bütün o zaman boyunca orada oturduğumun farkında olduğunu anladım "
Bernhard Schlink
Sayfa 104 - Iletişim yayınları
" Tarih yazmak, geçmişle şimdiki zaman arasında köprüler kurmak, her iki sahili de gözlemlemek ve her iki kıyıda da etkin olmak demektir. "
Bernhard Schlink
Sayfa 159 - İletişim Yayınları
"Dışarıdan bakıldığında, kişinin yalnızca ölçülü, saygılı davranmaya, cansıkıcı durumlar ve rezaletlerden kaçınmaya mı çalıştığı, yoksa inkârcı bir tavır mı takındığı anlaşılmaz. Ama rengini belli etmekten kaçınan kişi ne yaptığını çok iyi bilir. Ve yadsımak da, ikisinin altındaki toprağı en az ihanetin gösterişli türevleri kadar kaydırır."
Bernhard Schlink
Sayfa 65 - İletişim Yayınları
Benim işaret parmağımı Hanna'ya çevirmem gerekirdi aslında .
ama Hanna'ya yönelen parmak, dönüp beni gösteriyordu ..
....Onu sevmiştim .
....Yanlızca sevmekle kalmamış ..
.....onu 'seçmiştim'
Bernhard Schlink
Sayfa 150 - Iletişim yayınları
"... ne emirden ne itaatten söz ediyorum. Celladın yaptığı emirleri yerine getirmek değildir. İşini yapar o, astığı insanlardan nefret etmez, onlardan intikam almaz, yoluna çıktıları, kendisini tehdit ettikleri ya da saldırdıkları için öldürmez onları. O insanlar celladın umurunda bile değildir. Öylesine umursamaz ki, öldürebilir de öldürmeyebilir de."
Bernhard Schlink
Sayfa 133 - İletişim Yayınları
Hayatlarımızın katmanları öylesine üstüste yığılmış ki, sonradan yaşadıklarımızda eskilerle karşılaşıyoruz durmadan: halleşip bir kenara bıraktığımız yaşantılar olarak değil, güncel ve canlı deneyimler olarak.
"Uçak motorlarının susması uçuşun sonu demek değildir ..
"Uçaklar gökyüzünden taş gibi düşmezler .
süzülmeye devam ederler ;dev boyutlarda ,çok motorlu yolcu uçakları inişi denerken parçalanmadan önce yarım saat _kırkbeş dakika boyunca havada süzülürler. .yolcular hiçbir şeyin farkına varmazlar ..Susmuş motorlarla uçmak motorlar çalışırken uçmaktan farklı bir his değildir ...daha sessiz yanlızca biraz daha sessiz "
Bernhard Schlink
Sayfa 61 - Iletişim yayınları
Ortak bir yaşam dünyamız yoktu, bana kendi hayatında vermek istediği kadar bir yer veriyordu. Bununla yetinmek zorundaydım.
|| Merhaba,

Okuyucuyu okumayı bitireli saatler oldu; ama neden soruları kafamda hala yankılanıyor. Neden? Niye? Bir başkasının yazdığı satırlara, belki de bir başkasının yaşamına bu soruları yöneltmemiz ne kadar yerinde,bilemeyiz...Bu sadece bir sitem!
Kitap, kapağının arkasında şöyle tanımlanıyor: " Sıradışı bir aşkın ardına gizlenmiş dehşet verici bir tarihin öyküsü bu..."
Kitabın filme uyarlanmış şeklini gördüğümde,içinde sadece bir aşk öyküsü işleniyor sanmıştım. Oysa Okuyucu,sizi birbirinden farklı duygulara sokuyor. Üzüldüğünüz, hikayenin naifliğinden ruhunuzun titrediğini hissettiğiniz, zaman zaman çok kızdığınız;fakat empati yapmaktan kendinizi alıkoyamayacağınız bir kızış bu. İkinci Dünya Savaşı'ndan yıllar sonrasında Almanya, Michael Berg 14 yaşındadır ve zor bir hastalıkla mücadele içindedir, bir gün kendisine yardım eden 36 yaşındaki Hanna Schmitz'le yolu kesişir...Michael, Hanna ile tanıştıktan sonra yaşadığı otuz yılı anlatır bize bölüm bölüm, okunması kolay bu bölümleri düşünce süzgecinden geçirmek bir o kadar değerli ve biraz da zor diyebiliriz. Michael, Hanna'ya düzenli bir şekilde kitap okumak için onunla vakit geçirmeye başlar, ikilinin arasında diğer insanların adlandıramayacağı farklı bir ilişki oluşur. Yolları daha sonra -belki de çok zaman sonra- nazi kamplarında görev alan Alman'ların yargılanma sürecinde kesişir. Michael ve Hanna buraya nasıl geldiler? Geçen otuz yılda neler yaşadılar ya da neler yaşayamadılar... İşte keşif sürecimiz buradan sonrası. Sanırım son zamanlarda okuduğum bambaşka bir hikaye olduğu için sevdim seni Okuyucu! Söyleyemeden geçemeyeceğim bir şey var:Yolu kitaplardan bir şekilde geçen arkadaşlar, karakterlerimizin ne yaşarlarsa yaşasın edebiyattan ayrı kalamaması hoşunuza gidecek. Kitabı okuyan ve okumak isteyen arkadaşlar için bir can alıcı alıntı ekler, güzel geceler dilerim.

"Yoksa 'çok geç' kalınmaz mı hiçbir zaman yalnızca 'geç' mi kalınır ve 'geç' olması, her şeye karşın 'hiç' olmamasından daha mı iyidir?"
Spoiler vardır.
Geçen aya kadar Bernhard Schlink’in adını bile duymamıştım. Taki Melih Elal Okuma grubunda bu kitabın okunacağı söylenene kadar. Kitabı okulun kütüphanesinde rafta gözükmesine rağmen bulamayınca bisikletime atladım ve soluğu kitapçıda aldım. Kitapla ilgili bir bilgim olmadan başladım kitaba. İlk sayfalarda gördüm ki 15 yaşındaki bir hasta gencin (Michael Berg) 36 yaşındaki Hanna Schmitz ile olan ilişkisini anlatıyor. Hem de baya açık bir şekilde. Kafamda baya soru oluşmaya başladı. Acaba bir kitap okuma grubunda niye böyle bir kitap seçilmişti? Hem de abinin biri hep birlikte filmini de izleyelim diyor falan. Tam tövbe tövbe diyecekken kitapta ilginç olaylar olmaya başladı. Hanna, oğlancık dediği Michael ile ilişkiye girmeden önce Michael’e sesli bir şekilde kitap okutturuyordu. Michael’ı sanki denek bir fare gibi kullanıyordu diyebiliriz. Tabi bu sırada Hanna her daim Oğlancık’ı başarılı olmaya da yönelttiriyordu. Michael’in bir anda hayatı değişmişti. Kimseye Hanna ile olan ilişkisini söylemiyorken herkesin fark edeceği ölçüde derslerinde hızla başarılı olmaya başlamıştı. İşte böyle zaman hızla geçerken Hanna bir gün ortadan kayboldu ta ki 3-4 yıl sonra Nazi suçlusu olarak mahkemeye çıkana kadar.

Kitapta arka kapakta da belirttiği gibi İkinci Dünya Savaşı sonrası kuşağın Nazi dönemiyle hesaplaşması ve uzlaşmaya çalışmasını görüyoruz. Zaman zaman Hanna’nın yaptıklarını kınarken zaman zaman da acaba ben onun konumunda olsam ne yapardım acaba demeden edemedim.
Düşünsenize anne, babalarınız savaş suçlusu ve siz onların çocukları olarak doğmuşsunuz. Ne zor durum olsa gerek. İşte 1940 doğumlu Alman çocukları bu durumu fazlasıyla yaşamak zorunda kaldı. Bernhard Schlink bu durumu çok iyi bir şekilde ele almış. Artık çevirmenin iyi olmasından mı bilemem ama kitabın dilini de çok beğendim. Kitap su gibi akıp gitti. Ölmeden önce okumanız gereken kitaplar gibisinden bir listeniz varsa mutlaka bu kitabı bu listeye alın derim.
Hanna ve diğer sanıkların yargılanma sebebi; yüzlerce insanı bir kilisenin içinde ölüme terk etmeleri. Herkes suçu birbirine atarken Hanna suçu tamamen üstüne aldı. Çünkü Hanna okuma, yazma bilmiyor ve bu durumdan aşırı derecede utanıyordu ve inkar ederse bu durum ortaya çıkacaktı. Bu durumu fark eden Bernhard hakime söylemeli miydi yoksa söylememeli miydi? (#15709241) Burada okuma yazmak ayıp değil ki olarak olayı ele almayın. Kişinin herhangi bir şeyden utanması olarak düşünün. İşte böyle durumda siz kişinin hapse gireceğini bile bile sırf hapse girecek kişi durumun ortaya çıkmasını istemediği için söylemez miydiniz? Yoksa adalet yerini bulması için her şeyi açık açık ortaya koyar mıydınız?

Başka bir durumda sanıklara verilen komik cezalar. Hanna tüm suçu üzerine aldığından ömür boyu ceza alırken diğer sanıklar sanki o kilisenin çevresinde bulunmamışlar gibi 5-6 yılla yırtıyorlar. Adalet yerini bulması için ne yapılabilir? Kısasa kısas mı? Yoksa sanıkların durumunu yangından kurtulan anne ve kızının merhametine mi bırakmak? Sanıklar bir odaya girecek ve ateşe verilecek. Anahtar da anne ve kızında bulunacak. Kapıyı açma merhameti gösterseler bile içerden çıkacak sanıklar anne ve kızıyla göz göze geldikleri anda zaten ruhen ölmüş olacaklar. Tabi bu durumda bile tam adalet sağlanmış olunmuyor. Ne de olsa kilisenin içerisinde ölmüş insanların fikirleri bu dünyada hiçbir zaman alınamayacağı için. İşte böyle bir pis bir durum var. Hala da dünyamızda bir hiç uğruna ölen milyonlarca masum insan var. Umarım bu vahşet sona erer ve çocuklarımıza daha iyi bir dünya bırakırız.

Son olarak kitabın bir de The reader ismiyle 2008 yapım filmi de var. Filmi de izlemenizi öneririm.
http://ahmedyasirorman.blogspot.com.tr/...nk-kitap-yorumu.html
Okuyucu'nun yıllar önce filmini izlemiştim. Ve kitabı bir gün rafta görünce direk film aklıma geldi. Yoksa o filmi, bu kitaptan mı uyarlamışlar diye atladım kitaba. Ve evet o filmi, bu kitaptan uyarlamışlar. Aslında kitabı görünce filmin aklıma gelmesi çok tuhaftı. Çünkü güzel bir film izlediğim dışında hiçbir şey hatırlamıyorum filmle ilgili. İşte bu şekilde yetersiz hafızama güvenerek aldım bu kitabı.

Kitabın zamanı İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllar ve yer Almanya. Anlatımı ise iki ana karakterden biri olan Michael Berg karakterinin bakış açısından yapılıyor. Michael Berg 14 yaşındadır ve bir hastalık geçirir. Kendisine bir gün, bir şekilde yardım eden, 36 yaşındaki Hanna Schmitz'le aralarında farklı bir ilişki oluşur. Artık Michael düzenli olarak Hanna'ya gitmektedir ve ona kitaplar okumaktadır... Michael'ın hayatının atlaya atlaya anlatılan, otuz yıllık bir dönemini okuyoruz. Ve bu otuz yıl içinde Hanna ile olan ilişkilerini anlatırken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya'da nazi kamplarında görev alan Alman'ların yargılanma süreci de ortaya dökülüyor.

Kitabı gerçekten çok sevdim. Çok akıcı bir dili var. Betimlemeler, duygusal ve psikolojik tahliller çok iyiydi. Zaten uzun zamanda okumamın çok zaman ayıramamak dışındaki bir diğer sebebi ise aynı bölümleri -çok hoşuma gittikleri için- tekrar tekrar okumak. Aslında zaten kısa olan kitap, üç bölüme ayrılmış ve bölümler de 3-5 sayfalık bölümlere ayrılmış ki bu okumayı çok kolaylaştırıyor. Zaman ayırırsanız çok kısa sürede okuyabileceğiniz bir kitap Okuyucu.

Okumalısınız diyor ve de keyifli okumalar diliyorum.
bir hikaye üzerinden bir dönem ve -aslında daha çok- baskı altında eylem sorgulaması.. yazar bunu nefis bir şekilde ortaya koymuş.. geçmişin bir hesaplaşması.. insanın eylemleri ile hesaplaşması..
eser aynı zamanda günümüzde ve gelecekte yapacağımız her eyleme de ışık tutmuş oluyor..
hangi eylem çağının ve öznesinin baskıları altında gerçekleşmiyor ki?
İlk filmini seyretmiştim, filmin sonu çok etkileyici olduğu için filmi araştırdım ve kitaptan uyarlama olduğunu gördüm. Okuma listeme aldım ve yeni bitti. Hem filmler olsun hem kitaplar 2. Dünya savaşı her yönüyle bende merak uyandırmıştır, bir çok kitap belgesel film seyrettim ve her defasında savaşın acı bir yüzünü üzülerek de olsa gördüm. Okuyucu da benim için öyleydi. Bir kadının ( utanilacak bir durumu olmamasına rağmen) büyük bir suçu işlemis gibi üzerine alacak kadar gururunu görüyoruz. Ve aklımda kalan tek cümlesiyle:
- Büyümüşsün çocuk ....
Kimi zaman mutlu eden, kimi zaman hüzünlendiren, kimi zaman da derin derin düşündüren bir hikaye Michael ile Hanna' nın hikayesi.
Kırktan fazla dile çevrilen ve sinemaya da uyarlanan "Okuyucu", İkinci Dünya Savaşı sonrasında on beş yaşındaki Michael ile otuz altı yaşındaki Hanna' nın aşkını anlatıyor. Her buluşmalarında Michael'ın Hanna'ya kitap okuması, mutlu giden bir birliktelik. Daha sonrasında Hanna'nın aniden ortadan kaybolması ile devam ediyor hikaye. Ve yeniden farklı bir ortamda ve konumda karşılaşma ile süren bu farklı ve ilgi çekici kitabı severek okudum.
Dilimize çevrildi mi bilmiyorum fakat edebi kariyerinde dedektiflik öyküleri de bulunan, ülkesinde hukuk alanında hatırı sayılır bir akademik kariyeri olan ve yargıçlık görevinde de bulunan Bernhard Schlink'in yazmış olduğu 'Okuyucu' romanı üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, liseli genç Michael, Hanna Scmitz ile tanışır sonra belki de olmaması gereken bir yakınlaşma yaşanır bu ikili arasında. Bu bölümde genç Michael olgunlaşma ve cesaret kazanma evresindedir. İkinci bölümde ise, SS örgütünde görevli iken Hanna, savaş döneminde yaşanan talihsiz bir olaydan sorumlu tutulur, bu bölümde mahkeme sürecini okuyoruz, hukuk öğrencisi Michael ise duruşmaları takip etmektedir, bölümde öne çıkan unsurlar şunlardır; savaş sonrasında SS üyleri gereği gibi yargılandı mı, bu dönemde insanlar, yaşanılmış talihsizliklerle nasıl yüzleştiler, savaş sonrası büyüyen nesil bu savaşı nasıl yorumladı... Üçüncü bölümde ise Hanna'nın hapishane yıllarında; Hanna'nın ve Michael'ın yaşadıkları hayatları ve psikolojik dönemlerini okuyoruz. Bu bölümlerde hikaye kahramanlarının, yaşanılan onca şeylere rağmen edebiyattan uzak kalmamaları takdir edilesidir. Romanın fazla bahsedilmeyen özelliği ise oldukça duygusal olmasıdır, final bölümleri bir hayli dramatik. Bernhard Schlink'in yaşadıklarını anlattığı bu 'Okuyucu' isimli kitabını okuyunuz,tavsiyemdir.
Yazar, başlangıçta hukukçu olmayanların da okuyabileceğine dair not düşmüş olsa da bir hukukçunun dahi birçok cümleyi tek sefer okumakla hazmedemeyeceği bir kitap. Geçmişteki suçun topluma bulaşma eğilimi ve geleceğe sıçrama özelliği üzerinde durularak klasik suç teorisi prensipleri referans alınarak oluşturulmuş ama klasik suç teorisinden ayrılan mahiyette bir incelemedir. NAZİ deneyimi ve Demokratik Almanya'nın Federal Almanya ile birleşmesi sonrasında toplumunun konum alış biçimleri ve yargının reaksiyon yöntemlerine dair mukayeseli değerlendirmeler içeriyor. Bu yönüyle Türkiyeli hukukçuların mutlaka okuması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. 2013 sonrası Türkiye'de işlenen suçlar yıllar sonra nasıl ele alınmalıdır ? Seçim hileleri,kayyumlar, KHK'ler, ihraçlar, katliamlar, cihadist yapılara doğrudan sunulan destekler, haksız gözaltı ve tutuklamalar, işkenceler, Kürt illerindeki yıkımlar, kadın cinayetleri, yolsuzluklar vs... Türkiye'nin bu geçmişi ilerleyen yıllarda birden silinecek değildir. Zira bugün işlenen suçlar topluma bulaşmıştır. Failler, yardım ve yataklık edenler,azmettirenler hareketleriyle; muhalefet etmeyen ve diren göstermeyenler ihmalleriyle suçu başka formlarda işlemektedir. Yarın da bugünün suçlularını koruyanlar, saklayanlar, ele vermeyenler suçu devam ettirecekler. O gün hukukçuların nasıl hareket etmeleri gerektiği konusunda kapsamlı bir donanıma sahip olunması gerektiği ortadadır. Bu denli suçlu bir toplumda her hukukçunun muhakkak okuması, mesleki rolü gereği şimdiden notlar alması gereken bir kitap. Bu gereklilik Bernhard Schlink'in romanları da dahil olmak üzere bütün yapıtları için geçerlidir.
Almanya'nın Nazi geçmişini 2 yazarın kaleminden analatan güçlü eleştirileriyle bize o dönemin çelişkileri ve farklı inanışlarını Dedektif Sellb'in ağzından anlatan bu kitap okuduğum ilk polisiye kitap. O zamanlar bana bunca insan bu polisiye kitaplarda ne buluyor demem ve uzun bir süre hiç polisiye roman okumamama neden olan bu kitaptır. Tabi bu Tess Gerritsen,Dan Brown,Adam Fawer ve tabiki J.C Grange'yi tanımadan çok daha önceydi... Alman tarihi ve Nazileri merak ediyorsanız okuyabileceğiniz bir kitap.
Filmini izlemiştim fakat kitap da bir o kadar doyurucu. Nazi döneminde kontrolsüzce yapılan ölüm ve işkenceler bunun yanı sıra süregelmiş ve bir noktada çatışmış hayatlar ve okumayı bilmenin önemi.. Tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Bernhard Schlink
Unvan:
Alman Akademisyen, Yargıç ve Yazar
Doğum:
Bielefeld, Almanya, 6 Temmuz 1944
1944’te Almanya’nın Bielefeld kentinde doğan Bernhard Schlink, hayatını hukukçu ve yazar olarak Bonn’da ve Berlin’de sürdürüyor. İkinci romanı "Gordiyon Fiyongu"yla Glauser Ödülü’nü, "Selbs Betrug"la Alman Polisiye Roman Ödülü’nü (1992), "Okuyucu" adlı romanıyla Neumünster kentinin Hans Fallada Ödülü’nü (1997), İtalyan edebiyat ödülü Grinzane Cavour’u, çeviri eserlere verilen Fransız Laure Battalion Ödülü’nü, "Die Welt" gazetesinin ilk kez verdiği Edebiyat Ödülü’nü (1999) ve Düsseldorf’taki Heinrich Heine Derneği’nin Onur Ödülü’nü aldı. Bu romanı, "New York Times" gazetesinin en çok satan kitaplar listesinde birinci sıraya yükselen ilk Alman kitabı oldu ve 30 kadar dile çevrildi. Kitabın film hakları Hollywood’daki Miramax firması tarafından satın alındı ve filmin yönetmenliğini "İngiliz Hasta", "Yetenekli Bay Ripley" gibi filmlere imza atan Anthony Minghella üstlendi.

Yazar istatistikleri

  • 6 okur beğendi.
  • 133 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 84 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.