Fatma Barbarosoğlu

Fatma Barbarosoğlu

8.2/10
130 Kişi
·
468
Okunma
·
90
Beğeni
·
3.690
Gösterim
Adı:
Fatma Barbarosoğlu
Tam adı:
Fatma Karabıyık Barbarosoğlu
Unvan:
Türk sosyoloji doktoru, hikâyeci, roman yazarı
Doğum:
Afyonkarahisar, 1962
Fatma Karabıyık Barbarosoğlu (d. 1962, Afyon) Sosyoloji doktoru, hikâyeci, roman yazarı. Yeni Şafak Gazetesi'nde köşe yazıları yazmaktadır.

Ortaöğrenimine, son yıla kadar, İstanbul'da devam etti, daha sonra 1980 yılında Afyon Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nden 1984 yılında mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini, aynı bölümde "Türk-İslam Felsefesinde Tasavvufî Eğitimin Değerlendirilmesi" başlıklı bir tez hazırlayarak 1987 yılında tamamladı. İ.Ü. İktisat Fakültesi Sosyal Yapı-Sosyal Değişme Anabilim Dalı'nda "Modernleşme Sürecinde Moda-Zihniyet İlişkisi" başlıklı teziyle sosyoloji doktoru oldu. Söz konusu tezi, "Moda ve Zihniyet" adı ile İz Yayıncılık tarafından 1995yılında yayınlanmıştır.

Akademik çalışmalarının yanı sıra edebiyat ile de meşgul olmuştur, roman, hikaye ve deneme türünde birçok kitap kaleme almıştır.
İftarı olmayan söz orucuna başlarsam temizlenir mi içimdeki dünyanın renkleri?..
Kendilerini ve ıstıraplarını unutmak için roman okumaya saldıran insanlar vardır..
Kim bilir kaç yaz ikindisi yaşayacağım, benim gönlümü kendi zenginliği içinde eritecek bir dostun özlemiyle...
En kolay sevilenin yanında susulur. Dostun yanında. Konuşmak yabancılığımızı gidermek uğruna katlandığımız meşakkat değil midir? Gönül gönülü bildi mi, sözcüklerin cimri lütfuna muhtaç olunmaktan kurtulunmuştur bir defa. Gönül gönülü bilmedi mi kelimeler “beyhudedir beyhude..”
Bu gece yazmak zorundayım. Kütüphanemin senelerdir bu kadar boş kaldığını, bu kadar ıssızlaştığını görmemiştim, annemin keyifle, söylenerek kaldırdığı, torbalara ve poşetlere doldurduğu, ve elbette yeni yuvalarına doğru yola çıkan bunca kitaptan geriye gölgeleri kaldı, ve yeni boşluklar, artık yeni yeni dizilmiş halleriyle nice senenin kütüphane sakinleri, daha bir pırıl pırıl ve onca senenin yıpratmışlığına rağmen ne de güzel bakıyorlar yüzüme; onların çoğunu rafların önünde görmemiştim, yok gördümse de dikkatimi çekmemişlerdi herhalde, ama işte bu gece, Kartal'dan geldikten, bol memleket soslu bir sohbetten sonra, hem de hava daha soğukken, bir de çayımı almışken yanıma, biraz da kek, uzanıp yatağa okumak güzel olmaz mı? Raflarda gezin bakalım elim, uzan birine, diğerine, bak bakalım hangisi bu geceki misafirin ? Bu değil, öteki, o değil, bir diğeri derken, bana ne de çok şey hatırlatan, ve ne çok anıyla yüklü bu kitabı buluyorum. Fatma Barbarosoğlu, çok ince, güzel üslûbuyla nice hikâye kitabından bana hikâyelerinin konularını değil, ama tadını, izini hatırasını bırakan bir yazar. 2004'te almışım kitabı ve yepyeni hayatımın kütüphanesine koymuşum. Art arda okuduğumda kitaplarını, sevecen, ahenkli, güzel anlatımını sevmiş ve sevdiğim bir çok yazarın sakini olduğu kalbime onu da buyur etmiştim. Şimdi nice zamandır bakmadığım yüzüne bakarken böyle sevgiyle, sevecen, kitabın kırılmış kapağında solmuş renklerine dokununca, içerden taşan o tad, o yumuşak yumuşak kalbimi ezen aşinalık ve o hatıra hissi bana neler neler hatırlatıyor, neler neler, çavuşoğlu'nda, nice ihvanımla beraber çay ocağında oturup dinlerken efendimi, orta yaşa yelken açmaya hazırlanan son dönemlerimin serkeşliğiyle, sarsılarak titremiş, cıvataları yerinden sökülmüş hayatımın tam da orta yerine üflenen nice ilahi kelimenin, duanın ve feyz alacağımı bildiğim ve rüyalarımda birebir tanık olduğum onca sohbetin ve lütfûn etkisiyle ben, inançsızlığımdan imana fırlatılmış, ama dengeyle değil, sarsılarak, sahip olduğumu düşündüğüm herşeyin yıkılışına tanık olarak ve bizzat kendim yıkarak, onca arkadaşlığı, nice akrabalık ve sevgi ilişkisini, ve yürürken kendi kendime, ihvanlarımla hayat dediğim şeyin tam da ortasına, hayatın bana hazırladığı en büyük sürprizi 2010 yılında anlamak, idrak etmek üzere yuvarlanarak, kırıp dökerek, yıkıldığımdan daha da sert ve daha da azimle bir kez daha kalkarak ayağa, ama kaybedeceğimi en baştan bilerek, ve yine buna rağmen iman ederek sarılıyordum onun ipine ve seneler sonra gerçeği anladığımda, hem yalnızdım, hem acillere kaldırılacak denli hastalanmıştım hem de bunca fırtınanın ortasında ve nihayetinde şunu anlıyordum kan revan içinde: kendin olmaktan başka bir yazgın yoktu. Oysa orası, tasavvuf, tarikat, ya da benim geldiğim yerden ya da baktığım noktadan anladığım kadarıyla İslâm, bir başkası olduğun ve olabildiğin bir yerdi; bense bir başkası olmaya çabaladığım, ve gayretlerimle nefsani bütün arzularımın çarpıştığı her an, her imtihan ânı, her defasında arzularımın galebe çaldığı ve imanımın zayıf, bitap, sereserpe yıkıldığı yerlerde yine bir kez daha kendimi görüyor, yine kendimi buluyor ve yine kendimle buluşuyor, başbaşa kalıyordum. Oysa Çavuşoğlu ne güzeldi..başını az kaldırıp da göklere baktığında, minareden yukarı, sanki tepesine dokunup da geçiyorlarmış gibi onca pamuk pamuk bulut, ve altında bir de sevimli kedi uzanmış yatıyorsa, namazın hemen ardından çay ocağına ilerlemek, musâfaha ederek beklemek efendimi, ihvanlarımla aynı temiz, aynı güzel niyetlerle halimin hatırımın sorulacağı o ânı beklemek, ve ardından, o ilahi musluğun açılmasıyla, bazen ağırlığından boyunlarımızın eğildiği, ve mutlu, düşlü bir uykunun gözlerimizden asıldığı o sohbetler ne güzeldi, ne güzeldi, ne güzeldi. Bir başkası olabilmek ve o bir başkasının sen olmadığı, o bir başkası olabildiğinde artık sen olmadığın ve sen olmayan o bir başkasının doya doya sohbet pınarlarından içtiğini görmek ve dünyaya, yeni hayata, ailene ve herşeye bambaşka baktığını görmek ve bunun tadını alabilmek ne güzeldi... İnşa etmeye çalıştığım bu yeni hayat ve yeni ben, hayâl gücümün dayanabileceği noktaya kadar taşıyordu beni, ama sonra sert bir darbeyle yıkılıyor, ardından bir ümitsizlik ve çaresizlikle debelenerek yine ayağa kalkmaya çalışıyor ve herşey yeniden başlıyordu. Genişlik ve ferahlık anlarında ağaçtan kelebeğe, insanlardan hayvanlara dek her şey bambaşka renklerle, rengârenk ve hoş kokulu görünüyor, insanı sevgiyle büyüten bir keyif ve huzur bahçesine davet ediyor gibiydi beni, oysa âniden, birden bire bir imtihanla sarsıldığında dünyam, ve iddia ettiğim imânım birdenbire ciddi bir sınava tabi tutulduğunda kendimi zayıf buluyor, o zaman kaybettiğim her sınavda renkler solduğu gibi, o güzel koku ve seneler boyu zihnimde dolaşıp duran bütün o ilahi rüyalar kayboluyordu, dağılıyordu...yedi sene önce rüyamda bana veda edildiğini gördüğümde, on sene sürmüş arayışımın nihayete erdiğini anlamış ve artık kabullenmiştim..bir başkası olmaya çalıştığın sürece, kopya çekmeye bunca teşebbüs ve kendi kendini inkârla iman buraya kadardı işte: her çelmede kendini yine yerde bulmak, yine yere kapaklanmak ve bir gün yerde uzanıp kalacağın o güne dek boşuna debelenip durmak...Bunların hepsi artık geçmişte kaldı.O baş dönmesi, o ümit, o teslimiyet çabası yok şimdi, heyecansız bir inançla yaşıyor, o güzel sohbetlerin tadını, o ilahi rüyaların verdiği hisleri edebiyatta arıyorum belki de..edebiyat iyileştiriyor derken, edebiyat insana iyi geliyor derken, ben hastaydım ve belki de kendi kendimi iyileştiriyorum edebiyatla, derken kastettiğim belki de buydu, olamaz mı? Güçlülerin, dimdik iman edenlerin, ölümüne inananların arasında, güce ve iktidara sırtını dönebilerek, güçlülerden değil zayıflar ve zaaflılarla dolu arzın bir yerinde, artık rengârenk değil, solmuş ya da pusmuş, farketmez, daha gerçek, daha hakiki bir hisle ve duyguyla dünyayı anlamaya çalışıyor, ve edebiyatla bir başkası olmaya değil kendim kalmaya çalışıyorum artık. Bu, bana iyi geliyor. Edebiyata baktığımda, gördüğüm şey beni korkutmuyor ya da üzmüyor. Burada yaşamın, anlamının ne olduğunu anlamak için edebiyatın uzattığı şefkat elini tutarak dolaştığım bunca gerçek ya da hayâli dünyada benzerlerimi gördüm, ve gördüklerim haz verdi bana, tanıdık geldi, aşina dünyalardı bunlar. Burada, ölene dek, okuyarak ve hayâl ederek okuduklarımızı, kendimizce bir dünyanın içinde debelenip ya da sığınarak bir hayâle, ömrümüz geçiyor ve tükeniyor zamanımız, ve edebiyatı sevmek ve ona sığınmak kalıyor geriye. Ben de bunu yapıyorum işte: nice zamandır, nice yıllardır, tek başıma edebiyata sığınıyor ve iyiki varsın edebiyat diyorum .
Bazı yerlerini anlamam zorda olsa güzel, gerçekçi bir kitaptı.
Modern dünyadaki müslümanların takva ve imaj arasında gidip gelmelerinden, İslam 'ın aslını yaşama konusunda yaşadıkları zorlukları edebi bir dille ele almışalmış. İnsanların sırf modern yaşamak için kendi benliklerinden sıyrıldıkları görüşünün üzerinde durmuş. Türban yasağı sırasında müslümanların kendilerini ispatlama çabalarından bahsetmiş. Her okurun okuması gerken biir kitap.
İyii okumalar...
İçinde çok güzel minik minik hikayeler barındırıyor, altını bol bol çizdim, bol bol kendimi gördüm hikayelerde.. Bazı anlamadığım yerler, sinir bozan yazım hataları vardı ama o da eski basım olmasından ötürü. Onun dışında ben bir olumsuzluk görmedim, okunulası bir kitap, ben pişman olmadım, memnun oldum..
İÇİMİZDE OLAN UZAK ÜLKE

Bedene hapsolmuş ruh özgür olabilir mi? İnsan kendini zorla unutturabilir mi? Çevresinden, ailesinden, kendisinden uzak bir ülkede yaşayıp aynı zamanda kendisiyle barışık, çevresiyle ailesi ile barışık olabilir mi? Fatma Aliye Osmanlının ilk kadın muharrirlerinden birisi olmanın bedelini çok ağır bir şekilde ödemiştir. Bütün bu soruların cevaplarını bulup bulamadığını bilemiyoruz. Fakat yazar onun şahsında bizi bu zorlu yolculuğa çıkartıyor. “önemli olan varılacak yere ulaşmak değil, yolda olmaktır.” Diyerek kitabı okumaya başladığımızda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş evresinde yaşanan siyasi çalkantıların, zihni parçalanmışlıkların, bir Osmanlı münevveri iken aniden Cumhuriyet aydınına dönüşmenin çilesini Fatma Aliye profili üzerinden tarih tarih aktarılmaya çalışıldığını görmekteyiz.

Paradoksların içerisinde kalan Fatma Aliye’nin uzak ülkesinin aslında hepimizin içinde izdüşümlerini bulacağımız kitap, ilk bölüm itibariyle Fatma Aliye’nin doğum ve ölüm tarihleri arasında yaşanan siyasi ve içtimai hadiseleri bir tarih kitabı sertliğinde yazarken bir taraftan da gelişen ve değişen her hadiseye Fatma Aliye’nin iç dünyasından nasıl tepkiler verdiğini anlatmaya çalıştığından ötürü bir roman olmasına rağmen kitabı okumaya başladığımız andan itibaren damağımızda yarı roman, yarı belgesel, yarı biyografi tadı bırakıyor.

Fatma Aliye’nin ölümünden sonra Fatma Karabıyık Barbarosoğlunun günümüz Türkiye’sinde Fatma Aliye’nin izinden giderken yaşadıkları anlatılıyor. Aslında o zamandan bugünlere kadar özellikle başörtülü kadına daha doğru bir ifadeyle okuyan, düşünen, ürünler ortaya koyan Müslüman kadına bakış açısının değişmediğine dair hem iç hem de dış bir yolculuğa çıkıyoruz. Değişen bir şey varsa o da bu bakış açısının yerinde saymasından ziyade düşmanca bir tavır ve muhatabını korkuların efendisi pozisyonuna getiren bir dünya görüşüne dönüştüğünü Barbarosoğlunun ders verdiği sınıftaki Türkiye portresini oluşturan öğrenci gurubunun temsili davranışları ve kitabını tanıtmak üzere gittiği Berlin’de karşılaştığı olumsuz tavır üzerinden ortaya koyulmuştur.

Kitabın sonunda yazar;

“ Şunu düşününüz lütfen. Korkularınızın sahibi kim? Siz korkunuzu kendi bedeninizde kimin adına ve niçin misafir ediyorsunuz? Korkuya bu kadar teşne olmasaydık ve gözetleme kültürünü bu kadar içselleştirip içimize sindirmeseydik, şu an belki de dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse, o beni öldürecekti öyleyse ben önce davrandım ve onu öldürdüm diyemeyecekti. Ben korkmuyorum! Sahibimiz Allah.” İfadesiyle yolculuğunda menzile ulaşmanın ferahlığıyla uzak ülkelere olan seferini tamamlıyor.
"... yaşamayan insandan duygu çıkmaz. Şiir hiç çıkmaz."
.
Yazarın denemelerini ya da fotoğraf hikayelerini çeşitli edebiyat dergilerinde okudum ama basılı olarak okuduğum ilk kitabı oldu Ahir Zaman Gülüşleri. Kitap bir hikaye kitabı, içerisinde geçmiş zamanları barındıran ya da geçmişte, şimdide olan, gelecekte de var olacak olan ortak sorunları barındıran on bir tane öykü bulunmakta.

İlk öyküsü İncir Ağaçlarının Gölgesi beni çocukluğuma, sokak aralarında incir ağaçlarının olduğu zamanlara götürdü. Dalına çıkmak yasaktı incir ağacının düşerseniz düzelemezmişsiniz öyle derdi büyükler yazar da bu öyküde kahramanını çocukluğuna, gençliğine götürüyor.

Hep Böyle adlı ikinci hikayesinde Ardahan'a çekim için giden bir ekibin hikayesini anlatırken oradaki insanların hayatlarına, kamera karşısındaki değişimlerine değiniyor. İzlediğimiz zaman kendimiz olamadığımızı hatırlatıyor bize.

Kayınvalide Hikayeleri adlı üçüncü öykü en etkileyici öyküsüydü benim için çünkü kahramanın kendisini kalabalıklar içinde yalnız hissettiği anı, çaresizliği yüreğimde hissettim. Yazar gerçekten başarılı bir sosyolog.

Çay Bahçesi adlı dördüncü öyküsünde yazar gözlem yeteneğini bir hayli konuşturmuş. Bir çay bahçesine gelen genç, yaşlı, çift, aile, arkadaş herkes hikayede var, masalardaki insanları süzen, onlar hakkında yorum yapan teyzeler de dahil.

Aşk Nedir? adlı beşinci hikayede ise eğitim sistemindeki öğrencileri tanıyamayan rehberlik servisleri hakkında bir eleştirisi mevcut yazarın.

Vakit Nakit(mi)dir adlı öyküsünde Zaman yönetimi ve telefonların zamanımızdaki yerine bir ince gönderme yapıyor.

Kitap Kapakları adlı öyküsünde ise yazı hayatına yeni başlayan tazecik yazarın hikayesi mevcut, kitaptaki en hüzünlü hikaye budur bence.

Tasvir adlı öyküsü "Hayat mı kitaplardan çıkar kitaplar mı hayattan çıkar?" sorusunun peşinden sürüklüyor sizi.

Yaşayamadığımız Dünya adlı hikayesinde ise yanılsamalardan, kandırmacalıktan dem vuruyor. "Adamın yüzü maskeydi ve maskesi yüzüydü."

Plan adlı hikayesinde beni etkileyen bir top fesleğen kokusu oldu. Elimin altında bir fesleğen olsaydı da şöyle bir dokunup karıştırsaydım tüm odayı fesleğen kokusuyla donatsaydım, dedim içimden.

Son hikaye olan Hayatınız Sizin İçin Yorumlanır, ise ilginç bir yöntem belirleyen psikiyatristin hikayesi anlatılmakta, ah keşke orada bitmeseydi dediğim tek öykü okuyunca hak vereceksiniz bence.

Yazarın okuduğum ilk kitabını beğendim dili sade ve akıcı bir şekilde kullanmış. Sosyoloji üzerine akademik kariyeri mevcut olan yazarın toplumu geniş bir açıyla gözlemlediğini de anlıyorsunuz okurken.
Muharrire Fatma Aliye'nin dimağlardan silinmiş, bu zamana kadar toza bulanmış hikayesini büyük bir incelikle, inceden inceye işlemiş Fatma Barbarosoğlu. Ölmeden önce ölen, ömrünü İslam için harcayan, kızı İsmet'in ardında ömrünü tüketen, "babasının kızı" olarak ebediyete intikal eden biri o. Sükutunu kalemine yükleyen, cümlelerini yüreğinde taşıyan bir anne. Fatma Aliye zamanın tozundan arınıp bu kez Fatma Barbarosoğlu'nun dilinden, gözünden çıkıyor karşımıza. Hayranlık, hayal kırıklığı, öfke... Okurken onlarca duyguya mihmandar olacak yüreğiniz...
Düşmanla çarpışa çarpışa, düşmana benzemenin, kendini düşmana beğendirmeye çalışmanın hallerini kaleme almış Fatma Barbarosoğlu. Bir nevi "kendinize gelin!" ihtarı.
"bir sokak hafızası"
İstanbul'un sokaklarının hafızası.. Kitap hoş bir meltem gibi geldi bana. Doğduğum senelerin İstanbul'unu izledim sayfalarında...
Sosyolog olan yazarın kaleminden öykü kitabı. Başlayınca bırakmak gelmiyor. Birbirinden bağımsız hikayelerden oluşuyor. Okumaya değer bir kitap öykülerin sürükleyici olması keyif veriyor okuyana
Kitaptan bir çok bilgi edindim.Işık tutuyor bugune İlgisini çekenin okumasını tavsiye ederim İçindeki bilgiler fotoğraflarla desteklenmiş .Tesettürün gelişim süreci algısından bahsedilmiş Şaşırtıcı şeyler okudum ve gördüm aslında

Yazarın biyografisi

Adı:
Fatma Barbarosoğlu
Tam adı:
Fatma Karabıyık Barbarosoğlu
Unvan:
Türk sosyoloji doktoru, hikâyeci, roman yazarı
Doğum:
Afyonkarahisar, 1962
Fatma Karabıyık Barbarosoğlu (d. 1962, Afyon) Sosyoloji doktoru, hikâyeci, roman yazarı. Yeni Şafak Gazetesi'nde köşe yazıları yazmaktadır.

Ortaöğrenimine, son yıla kadar, İstanbul'da devam etti, daha sonra 1980 yılında Afyon Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nden 1984 yılında mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini, aynı bölümde "Türk-İslam Felsefesinde Tasavvufî Eğitimin Değerlendirilmesi" başlıklı bir tez hazırlayarak 1987 yılında tamamladı. İ.Ü. İktisat Fakültesi Sosyal Yapı-Sosyal Değişme Anabilim Dalı'nda "Modernleşme Sürecinde Moda-Zihniyet İlişkisi" başlıklı teziyle sosyoloji doktoru oldu. Söz konusu tezi, "Moda ve Zihniyet" adı ile İz Yayıncılık tarafından 1995yılında yayınlanmıştır.

Akademik çalışmalarının yanı sıra edebiyat ile de meşgul olmuştur, roman, hikaye ve deneme türünde birçok kitap kaleme almıştır.

Yazar istatistikleri

  • 90 okur beğendi.
  • 468 okur okudu.
  • 22 okur okuyor.
  • 241 okur okuyacak.
  • 10 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları