Henry David Thoreau

Henry David Thoreau

Yazar
7.8/10
1.104 Kişi
·
3.509
Okunma
·
535
Beğeni
·
19,5bin
Gösterim
Adı:
Henry David Thoreau
Unvan:
ABD'li Klasik Liberal Yazar, Düşünür ve Çevreci.
Doğum:
Concord, Massachusetts, ABD, 1817
Ölüm:
Concord, Massachusetts, ABD, 1862
Henry David Thoreau (12 Temmuz 1817 Concord, Massachusetts'de doğdu - 6 Mayıs 1862 aynı yerde öldü), ABD'li klasik liberal yazar, düşünür ve çevreci.

Hayatı

1817 yılında Massachusetts eyaletine bağlı Concord'da doğdu. Harvard Üniversitesi'nden 1837 yılında mezun oldu. Hiçbir zaman geleneksel bir öğrenci olmamıştı, okul yıllarında transandantalizme ve Ralph Waldo Emerson'a olan ilgisi başladı. Harvard'dan mezun olunca bir süre babasının dükkânında çalıştı, daha sonra bir okulda öğretmenlik yaptı. Düşüncesel anlamda fazlasıyla etkisinde kaldığı, ve ömür boyu dostu olacak Emerson 1841'de onu evine davet etti, ve Thoreau 1843'e kadar sık aralıklarla Emerson'da kaldı. Emerson'ının asistanı gibiydi, The Dial isimli transendentalist dergiye şiir ve nesirleri ile katkıda bulundu. 1845 yılında Concord şehrinin dışında bulunan Walden Gölü kıyısında, Emerson'a ait olan bir arazinin üstüne bir kulübe inşa etti. Burada geçirdiği iki yılın meyvesi olarak "Walden" kitabını yazdı. Walden gölünün kıyısında geçirdi doğayla bütünleşik ama yalnız iki yılın bir diğer meyvesi de, 1849'da yayınlanan, "A Week on the Concord and the Merrimack Rivers" (Concord ve Merrimack Irmakları Üzerinde Bir Hafta) idi. Thoreau'nun sağlığında yayımlayabildiği sadece bu iki kitabı vardır. Diğer eserleri ve günlükleri ölümünden sonra yayınlanmıştır.
1854'de yayınladığı başyapıtı "Walden" Amerikanın en önemli entelektüel akımlarından biri olan New England Transendentalizmi için bir örnek eserdir. Eserde yer alan çevre konusundaki düşünceler ise modern çevreciliğin ve çevre korumanın en önemli satırlarıdır diyebiliriz. Amerikan düşünce tarihi, transendentalizm ve naturalizmde bıraktığı izler ne kadar önemliyse, "Sivil İtaatsizlik" (Civil Disobedience, 1849) isimli makalesi de siyasi tarihe bıraktığı iz de o kadar önemlidir. Meksika savaşı yüzünden, ki ona göre bu savaş sadece köleliği geliştirmek içindi, ödemeyi reddettiği vergi sonucu hapiste geçirdiği bir gece, onun "Sivil İtaatsizlik" isimli makalesini yazmasına neden olmuştur. Daha sonraları Gandhi'nin en büyük ilham kaynağı olacak bu makale Thoreau'nun belki de en ünlü eseridir. Gandhi'nin dışında Tolstoy ve Martin Luther King gibi önemli isimler de Thoreau'nun düşüncelerinden ve eserlerinden ilham almışlardır.
Thoreau, 1862'de, birkaç küçük gezi ve Harvard'daki öğrencilik dönemi dışında hiç ayrılmadığı Concord şehrinde, geçirdiği tüberküloz yüzünden vefat etmiştir. Bütün eserleri 20 cilt halinde 1906'da basılmıştır.
“Zamanın büyük çoğunluğunda yalnız olmanın sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Birileriyle beraber olmak, en iyileriyle bile olsa, kısa bir süre sonra yorucu ve tüketici bir hal alır. Yalnız olmayı seviyorum. Yalnızlıktan daha arkadaş canlısı bir arkadaş görmedim.”
“Su alıp batmadan, dibe çökmeden ve rotasından sapmadan yaşayabilmek için insanın çok iyi bir muhasebeci olması gerekir. sadeleştirin, sadeleştirin!.”
302 syf.
·Beğendi
"İnsan vazgeçebildiği eşya oranında zengindir" diyen Thoreau'nun sözüne göre aslında ne kadar da fakiriz değil mi?
Öncelikle biraz Thoreau'dan bahsedelim, çünkü bu adam hakkında iki kelam etmeden kitaptan bahsetmek oldukça anlamsız olur. Sonuçta Gandhi'yi Martin Luther King'i, Tolstoy'u, Proust'u ve daha yazarsam bitmeye niyeti olmayan bir sürü ismi derinden etkilemek sadece böyle bir adamın yapabileceği bir şey. 1800'lü yılların ortalarında köleliğe karşı çıkmak, devletin kalkınma politikalarını eleştirmek gibi kötü(!) huyları olsa da bizce mazur görülebilir. Bu kadar kişiyi etkilediği felsefesinin temeli de sivil itaatsizlik makalesine dayanmakta. (Benim okuduğum basımda kitabın sonuna iliştirilmişti)
Dünyadaki güzel keşiflerin, icatların çoğunun ya kötü bir olaydan sonra yada şans eseri olduğunu hepimiz biliyoruz, sivil itaatsizlik makalesi de aynen böyle ortaya çıkmış. Köleliğin desteklenmesi için harcanacağını bildiği vergileri vermeyi reddedince kendini hapiste bulmasıyla zihninde bir şimşek çakmışçasına bu makaleyi yazmaya koyuluyor. Yılların birikimi de var tabii ama farkında olmadan beklediği kıvılcım gelmiştir sonunda.

Biraz da kitaba değinmek gerekirse isminden ne anlattığını az çok anlamışsınızdır ammavelakin işin felsefesi çok çok daha ötedir. Thoreau amcamız insan yaşayışının çoğu yerine değinir ve mantıksız davranışlarımızı gözler önüne serer bu kitapta. Bir bakarsınız moda tutkunlarını eleştirir,kullandığı örnek de tam altı çizilesidir: "Londra'daki baş maymun bir şapka geçirir kafasına, diğer maymunlar da peşinden onu izler" Bir de bakmışsınız neden ihtiyacımız olmayan onca şeyi satın alır kendimizi boş yere mutsuzluğa sürükleriz, mutluluğu ararken elimizdekini de böylece neden kaybederiz diye sorar kendince. Bunları sohbet havası vererek yapar ama siz anlarsınız size sorduğunu, yanıtınız yoktur yada kendinizi kandırdığınız bir tanesi göz kırpar size. Büyük bir 'Fight club sever' olarak nasıl oradaki baş karakterimiz evini yakıp basar gider arkasına bakmadan, Thoreau amcamız da bırakır varını yoğunu(çoluk çocuk derdi de yoktur zaten) Walden gölünün kenarına yerleşir. Kitapta sadece gölü betimlemek için birkaç bölüm ayrılmış ama ben betimlemelerden hazetmediğim için hızlı geçmiş olabilirim <çaktırmayın ;) >. Naturalizm akımının büyük bir temsilcisi olarak göle öyle bir bakar ki sanki cennetten bir parça tarif eder. Gidip baksak 'normal göl işte' deriz ama biz mecnun olmadıktan sonra Leyla da güzel değildir ki zaten.
Çoğumuzun içinde olan alıp başını gitmek hayalini bu zat-ı muhterem bizden 2 yüzyıl önce bizim yerimize gerçekleştirmiştir. Bizimki laftadır sadece, nasıl olacak ki şimdi her şeyi bırakıp? diye düşünürüz ama kadim felsefenin öngörüsüne göre "Yerin dibini boylamadan arşın üstüne yükselemezsin."

Kitabı okurken siz de küçük şirin kulübesindeki bu adamı izler, bazı düşüncelerine konuk olursunuz. Ayrıca okuduğundan çabuk etkilenen biriyseniz dikkatli olun yoksa bir bakmışsınız tası tarağı toplamış gidiyorsunuz.

Kitapla tanışmam İnto the Wild(yabana doğru diye çevirmişler) filmi sayesinde oldu, iyiki de olmuş. Yoksa bu oturgaçlı düşüngeç Büyük natüralist Thoreau'dan bihaber olacaktım. İyi okumalar :)
302 syf.
·23 günde·Beğendi·9/10 puan
Trakya’ da Kırklareli’nin 58 Km. kuzeydoğusunda Demirköy İlçesi Sarpdere Köyü yakınlarında yeşilin her tonunu görebileceğiniz bir ormanın içinde, ikinci Jeolojik zamanda (Günümüzden 180 milyon yıl önce) oluşmuş bir mağara vardır. DUPNİSA.
2003 yılında turizme açıldı o mağara. Daha önce mağara gezenler varsa bilirler. Milyonlarca yılda damla damla oluşan o mağaraların içine yürüme yolları adı altında beton merdivenler yapılır. Belli aralıklarla insanoğlu rahat görebilsin diye de ışıklandırılır. Hatta kendi kendimize uydurup şans getirsin diye içini bozuk paralarla doldurduğumuz küçük havuzcuklar oluştururuz içinde. Zavallı insanoğlu…
İşte o Dupnisa mağarasını turizme açılmadan önce 1990 lı yılların sonunda el değmemiş haliyle gezme şansına erişmiştim rehber eşliğinde. Sessiz olup mümkünse hiç konuşmadan, gerekmedikçe el fenerlerini açmadan, karanlıkta tek sıra halinde el ele yürümemiz, belirli bölgelere geldikçe rehberlerin el fenerlerini açıp mağara hakkında bilgiler vereceklerini söylediler bizler. Kabus gibi gelmişti başlangıçta. Ama kabus falan değil gerçeğin ve doğanın ta kendisiymiş yaşayacaklarımız.
Yer yer el fenerleri açıldı, tanıtımlar yapıldı. Özellikle bir bölgeye geldiğimizde el fenerlerimizi açmamız söylendi. Açtığımızda gördüğümüz manzara harikaydı. Binlerce yılda oluşan bir mağaranın içinde doğal bir yaşam vardı. Buz gibi su, sarkıt, dikit ve yarasalar. O manzaranın içinde eğreti duran sadece biz insanlardık. Rehberimiz bir dakika süre ile hepimizin el fenerlerimizi kapatmamızı ve konuşmadan sadece mağarayı dinlememizi istedi bizden. Dediğini yaptık. Karanlığın en koyu halinde görme duyumuzu kullanmadan, sessizliğin sesini, mağaranın özünü gördük biz.. İ-na-nıl-maz-dı.
Tüm yaşantım boyunca doğanın bilinen en derin yerlerinden birinde bir dakikalık zaman dilimi, sadece bir dakika. İnsan ömrünün ortalama 70 yıl olduğunu varsayarsak 36.792.000 dakikalık ömürde sadece bir dakika. Ömrümüzün 36.792.000 de biri. Böyle bir tecrübeyi kendi adıma bir daha edinmem mümkün değildi. Yer yer düşmemek için ellerimizle mağaranın duvarlarına tutunmak zorunda kaldık. Yapışkan, ıslak, çamur gibi bir şey bulaştı ellerimize. Ne olduğunu mağaradan çıktığımızda anlayabildik ancak. Yarasa dışkıları kaplamıştı ellerimizi.16 türde yaklaşık 60 bin yarasaya ev sahipliği yapıyormuş Dupnisa.
Şimdi o mağara maalesef karanlık değil artık. Işıklandırmanın yarasalara ve mağaranın oluşumuna etkisi ne kadardır halen tartışılıyor. Ama bildiğim bir şey var ki asla bir daha eskisi gibi olmayacak ve kimse o mağaranın sessizlikteki sesini dinleyip özüne ulaşamayacak..
Kendi adıma doğaya hak ettiği değeri verme savaşımın en derin sebebidir Dupnisa ve o bir dakika. Doğal yaşam ve Başkaldırı kitabını okurken hep gözümün önüne o günün gelmesi de bundandır.
Belki hayatımızın bir döneminde hepimizin aklından geçmiştir. Kaçıp gitsem bir dağ başına ya da bir su kenarına diye. Düşünmüşüzdür de kaçımız gerçekleştirebilmiştir bunu. İşte THOREAU bunu Walden gölünde iki yıl boyunca başarmış ve tecrübelerini de Doğal Yaşam ve Başkaldırı adıyla da kitaplaştırmış.
Peki neden Walden gölü? Emerson en önemli dostlarından biriydi Thoreau’ nun (bazı noktalarda ayrı düşünselerde) ve Emerson’ un Walden gölünün kenarında bir arazisi vardı. Oraya bir kulübe inşa etti Thoreau ve dedi ki ‘’Sizlerin bir yıl için ödediğiniz kira parasına ben ihtiyaçlarımı karşılayacak bir kulübe inşa ettim’’.
lginç bir kişilik Thoreau, sıradan biri değil. Bir felsefenin fikir babası. Thoreau, Emersonla birlikte Transandantalizm’ in öncülerinden. Transandantalizm, 19. Yüzyılda Sanayi devrimine, materyalizme ve kapitalizme tepki olarak doğmuş, doğa ve insanın birlikteliğine, doğanın da bir çeşit din olduğuna inanan, bilinçli ve temel ihtiyaçlarla yaşamanın erdemini savunan bir görüştür. Kendi içimizi dinleyerek erdem ve ahlaka ulaşabiliriz. Bize bunları öğretecek doğadan başka bir güç yoktur. Doğa kendi başına kusursuzdur ve bir ahenk içindedir ve Kapitalizm bu ahengi bozan bir sistemdir. Bizler doğa ile birlikte yürümeyi başarabilirsek eğer, daha üst gerçekliğe ulaşabiliriz. İnancın üstüne, dinin üstüne ulaşmak mümkündür. Eğer doğadan uzaklaşıyorsak zaten tanrıdan da uzaklaşıyoruz demektir.
Son yüzyılda dilimize giren ve her geçen gün savunucularının arttığı ekoloji akımının kurucusudur aslında Thoreau. Fakat Thoreau’ nun Doğal Yaşamı; kapitalizmin ‘’alternatif yaşam olarak doğa’’ şeklinde bizlere sunduğu organik tarım, organik beslenme değil, tam anlamıyla doğanın kendisiyle birlikte yaşamaktır. Evinin yolu üzerinde ölmüş bir yabani atın kokusundan rahatsız olsa da, O’ nu gömmek yerine doğanın kendi iç dinamiklerine bırakıp diğer canlıların beslenmesine katkıda bulunmaktır ya da kedilerin köpeklerin genetiğini değiştirip sonrada hayvan sevgisinden bahsetmek değil de, dağ kedilerinin evinin önünden geçmelerine izin vermektir.
İnsan özü gereği doğduğu anda hürdür. Fakat önce hükümetler sonra da insanların kendi materyalist hırsları onları köle yapar. Oysa gerçek özgürlük insanın kendi ihtiyaçlarını kendisinin karşılamasında yatmaktadır Thoreau’ ya göre.
Tüm bu doğa tutkusu Thoreau’ nun bir romantik olduğunu zannetmemize sebep olsa da durum bunun tam tersidir ve Thoreau bir realisttir . Doğa vardır ve gerçektir. Doğa bizim değil, biz onun bir parçasıyızdır.
1817-1862 yılları arasında yaşamış ve Harvard’ dan mezun olmuş Henry David Thoreau bu diplomasını hiç kullanmamıştır. Diplomaların anlamsızlığı hakkında ki görüşünü en iyi açıklayan anısı da mezun olup törenle diplomasını aldığı gündür. Aldığı diplomanın koyun derisi üzerine basıldığını fark eden Thoreau, ” Keşke her koyun, kendi derisine sahip çıksa! ” diyerek hem diplomanın ne kadar gereksiz olduğunu, hem de bireyleri kurtaran ve gelişimini sağlayan gücün yine kendisi olduğunu vurgulamıştır.
Sevgili Thoreau sakin ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılayarak Walden Gölü’ nde ki bu kulübede yaşarken, Amerika Meksika’ ya savaş açmış ve Thoreau bu savaşın altında yatan sebebin köleliği yayma çabaları olduğunu görünce savaş ekonomisi adı altında vatandaştan toplanan 1.5 dolar tutarındaki vergiyi, vergi sistemine muhalet ederek ödemediği için hapse atılmıştır. Kız kardeşi kendisine haber vermeden vergiyi ödeyince de bir gün sonra serbest bırakılmıştır (kız kardeşi ile ilişkilerinin bundan sonra nasıl geliştiği hakkında bir bilgi bulamadım maalesef). İşte Thoreau, en ünlü yapıtı olan ve Tolstoy, Mahatma Gandhi ve Martin Luther King’ e ilham veren Civil Disobedience ( Sivil İtaatsizlik) adlı makalesini bu olay sonucunda kaleme almıştır. Sivil itaatsizlik makalesi başka yayınevleri tarafından da son yıllarda ülkemizde basıldığı gibi bu kitabın sonunda da mevcuttur. Maalesef Say yayınlarından çıkan Sivil İtaatsizlik kitabını okuyunca Kaknüs yayınlarından çıkan Doğal Yaşam ve Başkaldırı kitabının çevirisinde ki ve basımında ki özensizliği görüyorsunuz.
Örneğin;
Kaknüs yayınları çevirisi; Amerikan hükümeti kökü yakın zaman öncesine dayanan bir gelenektir, bozulmadan gelecek nesillere ulaştırılmak istense de her saniye ilkelerinden bir şeyler kaybetmektedir. Bu hükümet tek bir adamın gücü ve canlılığından yoksundur; çünkü tek bir adam onu kendi iradesine göre şekillendirebilir….
Say yayınları çevirisi; Yakın geçmişte oluşturulan Amerikan hükümeti, kendisini gelecek kuşaklara olduğu gibi taşımaya çalışan fakat sürekli olarak ilkelerinden bir şeyler yitiren bir gelenek değil midir? Onda bir kişide bulunan güç ve enerji yoktur, çünkü bir kişi bile onu kendi arzularına göre biçimlendirebilir….
Kitapta sık sık karşımıza çıkan yanlış yerde kullanılan noktalama işaretlerini , ya da ‘’memnun’’ yerine memenun, ‘’gibiyim’’ yerine ‘’gibileyim’’ ya da ‘’öteye’’ yerine ‘’öleye’’ yazılması gibi çoğaltabileceğimiz örneklerin olması basımda ki özensizliği ispatlamakta. Oysa Thoreau felsefi yanının ötesinde İngilizceyi ustalıkla kullanan bir yazardır. Örneğin ‘’ Tatlı Ekim rüzgarı havalanıp, yaprakları hışırdatıp göl yüzeyini dalgalandırınca hiçbir kuş duyulmaz ve görülmezdi’’ ya da ‘’ Dalgalar cömertçe kalkıp öfkeyle kıyıya çarparak, bütün su kuşlarının safında yer alırdı, sporcu avcılar kasabaya dükkanlarına dönüp bu işi yarım bırakmak zorunda kalırdı.’’ gibi usta bir yazarın kaleminden çıkmışçasına etkileyici cümleleri var Thoreau’ nun. Bu nedenle diyorum ki; Ahh ahh, böyle özensiz bir çeviriye feda etmeseydi Kaknüs yayınları bu harika kitabı da, daha çok huzur bularak okusaydık o güzelim Walden Gölü' nü doğanın sesini, başkaldırının asaletini ve doğaya sığınmanın yüceliğini Thoreau’ nun anlatımıyla. Kimi yerlerde Türkçe’ den Türkçe’ ye çeviri yapmak zorunda kalsam da ha-ri-ka bir düşün adamını yakından tanıdım. Her şeye rağmen bu kitapla buluşmamızı sağladığı için bile yayın evine teşekkür etmek gerek diye düşünüyorum.
İçinde Sivil İtaatsizlik makalesinin de olduğu ve Walden Gölü adlı kitabının editörlüğünü yapan Walter Harding’ in yazdığı önsöz ile birlikte 20 bölümden oluşuyor kitap. ‘’Okumak’’ ’Yalnızlık’’ , ‘’Ziyaretçiler’’, ‘’Yüksek Prensipler’’ gibi bölümlerin oldukça etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Bu bölümlerde Thoreau’ yu daha iyi tanıma şansınız oluyor. Ormanda yaşayan hayvanları inceleyip, onlar hakkında notlar almış gönüllü bir zoolog gibi günlerini bu işle ilgilenmeye vermiş ve bu bilgileri oldukça detaylı (eğer sayısal verilerle ve gözlemle çok ta ilgili değilseniz bu bölümlerde ki ampirik verilerin yoğunluğu biraz ağır ilerlemenize neden olabilir) bir şekilde kitabın çeşitli bölümlerinde paylaşmış ve mevsimlere göre gölün ve doğanın değişimlerini oldukça etkileyici bir dille anlatmış.
Thoreau’ nun farklı bakış açısına sahip, herhangi bir sınıfa ya da düşünceye dahil olmamasından kaynaklananan ilginç kişiliğini birkaç örnekle açıklamak gerekiyor…
• Thoreau bir anarşistir. Ama ütopyaların toplumla değil, bireyin iç dinamiklerini geliştirmesiyle, bencillikten kurtulup az ile yetinmesiyle kurulacağını savunur.
• Yazdıklarının bir sosyalistin kaleminden döküldüğünü zannedersiniz ama kendisi liberaldir. ‘’ Bilgelik bizi liberalliğe götürür’’ demektedir.
• Münzevi bir hayatı tercih eder ama, kendini insanlardan tamamen soyutlamaz. Zaman zaman köye inip dedikoduları alır ve insanlarla ilişkisini kesmez.
• Kapısı ziyaretçilere her zaman açıktır zaman zaman onlarca insanı evinde ağırladığı olur ama bu varolan üç tane sandalyesinin sayısını arttırmasına sebep olmaz. Böylece anlar ki oturacak yer olmamasına rağmen ona gelen ziyaretçiler Thorueau için gelmektedir.
• Öğrenciliği boyunca herkes Harvard’ ta siyah ceket giyerken, O yeşil ceket giymekte ısrarcı olmuştur.
• Reformisttir ama reformculardan hoşlanmaz ve reform hareketlerine katılmaz. Bu nedenler sebebiyle ne tamamen redddebiliyor, ne de tamamen kabul edebiliyorsunuz yazarı.
Thoreau’ nun Walden gölünde yaşadığı yer, yaşadığımız dönemde bir mimarlık harikası! olarak insanların ziyaretine açılmış. Bu mimarlık harikasını bu linkten görebilirsiniz. Ne şahaser ama …
http://www.arkitera.com/...lu-ziyaretci-merkezi
Neyse ki gölün kenarında Thoreau’ nun yaşadığı evin ve Thoreau’ nun kendisinin de bir replikası varmış.
https://i.hizliresim.com/oVd7B2.jpg
Son sözü Thoreau’ nun kitaptan bir alıntısına bırakmak belki de en vefalı davranış olacak bu düşün adamına karşı. ‘’Bırak gök gürüldesin, çiftçilerin ürününü bozmakla tehdit etse ne olur? Sana getirdiği haber bu değil. Onlar arabalara ve barakalara kaçarken sen bulutların altına sığın! Ticaretle değil eğlenerek yaptığın işlerle geçimini sağla! Toprağın tadını çıkar, ama ona sahip olma! Girişimcilik isteği ve inanç nedeniyle insanlar şu an bulundukları yere gelmiştir, alıp satarlar ve yaşamlarını bir köle gibi geçirirler.
Keyifli okumalar
88 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10 puan
“Zira kahraman denen şey çoğunlukla insanın en sade ve karanlık haliydi.”
.
.
.
Kısa olsa da kitap, ben uzun düşünce bulutlarında dolaştım. İlk bi yürüdüm yürümeyi kavradım- sindirdim, gözlemledim , inceledim- farkındalık skalamı genişlettim. Sonra bi kış yürüyüşüme çıktım, usulca yumuşak karlara bastım, ayağımın altında ezilip sertleşme sesini dinledim- sonra bi gece uyku tutmadı- sıcacık yatağımdan kalktım ayın aydınlattığı yollarda yürüdüm, gecesinin sesini dinledim, dinledim ve geceyi daha fazla sevdim- gündüz herkes yürürdü - mühim olan gece yürürken görmekti- görebilmekti.
172 syf.
·14 günde·9/10 puan
'İdraki olmayan doğru bilmez; vicdanı olmayan güzel eylemez.' demiş Fazlıoğlu.


Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere, konu biraz çetrefilli bir konu. Yüzyıllar önce Henry David Thoreau diye bir birey varmış. Günün birinde vergi memurluğu kisvesi altında, birtakım paragözler, insan eti ile beslenen devletgiller bu arkadaşın kapısına dayanır, para ver der bize, tabi bizim delikanlı parasının gideceği düşüncesinden değil, ama yine de can havliyle atılır ve amiyane bir tabirle 'hayırdır oğlum ne parası, siz kime iş koyesiz' der. Alıyorlar bunu nezarete ve o asırları büyüleyecek olan meşhur hikayeye ortam hazırlanmış oluyor. Hikaye çok bilindik ama, ben yine de bilmeyenler için şuraya bırakacağım;
Bizim delikanlı Thoreau, ABD ve Meksika savaşları sırasında kelle başına konan vergiyi ödemeyi reddiyor ve nezarete alınıyor. Gerekçe olarak da ödeyeceği para bir adam öldürmek için, başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasını istememesi. Yani şunu demeye getiriyor; sizler benden para alır, kurşun alırsınız. Onlar da kendi müridlerinden para toplar kurşun alırlar. E geriye İskender Büyük deyişiyle, ahmağın çok olduğu yerde kurşun havada gezer. Daha doğrusu bizler kendi ellerimizle imkan sağlayıp, alan açıyoruz bu tür şeylere. Buna benzer düşünceler aşılıyorlar kitap boyunca. Tabi kendisiyle fikirdaş ve arkadaşı ağabey Waldo bunu duyunca -Thoreau'nun nezareti boyladığını- davranır ve Thoreau'nun hücresine varır. Aralarında şöyle bir diyalog geçtiği söylenir;

- Henry, neden buradasın?
- Waldo, sen neden burada değilsin?

Bu temel düşünce üzerine Thoreau 1840'lı yıllarda görev yaptığı bir okulda bir manifesto okur. Her şeyin başlangıcı olarak alınır manifestosu. Şimdi, o lafız nam salmış yürümüş, çok işler görmüş, toplum üzerinde baya cahillik zedelemesi üzerine yönetimler tarafından yasaklanmış, çeşitli şekillerde yayınlanması engellenmiş, bulundurulması bile yönetime rahatsızlık vermiştir. Bir çok yazara ilham kaynağı olmuş, hemen hemen okuyan her kişinin başucu kitabı olarak görülmüş, üzerine pek çok defa yazılmış. Evet evet Özel'in; Waldo Sen Neden Burada Değilsin?
kitabı da burdan gebe.
Bu kitabımız bu düşüncenin sonuçları, uzanımları ve temas ettiği noktaları, aralarında Gandhi'nin de bulunduğu bir kaç isim tarafından, bu düşünce üzerine görüşler sunulan derleme bir kitap.

Kitabın tabiri caizse kalbinin bir odacağı bence bu dizelerle doluyordu;
"Haksız yasalar varlığını koruyor: Bunlara boyun eğmekle mi yetinelim? Onları düzeltmeye uğraşıp başarana kadar da boyun eğmeyi sürdürelim mi? Yoksa bir an önce çiğneyelim mi onları? Bizimki türünden bir yönetim altında, insanlar genellikle çoğunluğu bu yasaları değiştirmeye kandırana kadar beklemek gerektiğini düşünürler. Karşı koymaları gerekirse peşine düşecekleri çarenin varolan kötülükten daha berbat sonuçlar doğurabileceği kaygısı taşırlar." Sayfa:62


Lafın kısası her ne kadar kör kurşunlara gelmeyi istediğim günler içerisinde okumuş olduğum bir kitap olsa da, güzel bir kitap okudum, bana değil ama buna inanabilirsiniz. Benim dönüp dönüp okuyacağım bir kitap oldu, incelemesi de kitap sonunda sunulan farklı görüşlerden sonra o kadar kolay olmuyor, epey bir süre üzerine düşünmek gerekiyor. Belki tanımak istersiniz diye şeettimm.


Ekstra Düşünceler

İnceleme adı altında günlükler karaladığımız şu günlerde, bir kaç gün önce başımdan geçen ilintili bir olayı da şuraya bırakayım, bundan sonrasını sadece merak edenler okusun.

Şehiriçi çalışan minibüslerin birine bindim geçenlerde, bir kaç durak ötede ortalama 9-10 yaşlarında elinde elma poşetleri ile bir kız çocuğu da benim olduğum arabaya bindi. Az bir yol aldıktan sonra yer olmadığı için ayakta olanlardan o çocuk bir iki sallandı, düşecek gibi oldu. Elimde bu kitap ve kulaklığımda Gasparyandan içimi dağlayan bir senfoni de benimle beraber. Tabii çocuğu tuttum, düşmesine mani oldum. Ama niyeyse dağılmasın veya ezilmesin diye elma poşetlerini yere bırakmak istemeyen kıza poşetlerini bana vermesini, benim taşıyabileceğimi söylemek istemedim. Konumumu biraz daha değiştirip bir ayağımı büyük poşetinin altına koydum, fark etmeyecek şekilde poşetin ağırlığını hafiflettim onun için. Pencereden dışarı bakıyorum, arabanın hız ortalaması 50-60, dağlar, binalar, ağaçlar, marketler ve camiler geçiyoruz, kimsenin veya hiçbir kurumun bu kız çocuğundan haberleri olduklarını zannetmiyorum. Bir ben varım o çocuğa el uzatabilecek, bir de bizim o an yaşadıklarımıza tanık ve seyre dalan arka koltuk seyircisi vardır belki de. Yolculuk bana çok şey düşündürttü, aklıma çocuk istismarcıları geldi bir ara, gözlerimi yumdum, dişlerimi sıktım, burnumdan bir boğadan farksız soluyordum. Tüm bu pislikleri, haksızlıkları, ortadan bir anda kaldıramayacağımın bilincinden ötürü, kafamı pencerenin arasına sıkıştırıp giyotin işlevi görür düşüncesiyle kafamı koparma hissine kapıldım. Aklıma Hidayet geliyor, Allahsız diyorum hep senin yüzünden bu haller. Proust geliyor, Camus geliyor ve haznemde hepsine yetecek kadar küfürler var, biliyorum. Neredeseniz diyorum, hay ben sizin ansiklopedinizi diyorum. Çocuk var diyorum, güçsüz diyorum, poşetler ağır geliyor ufacık kollarına. Kim bilir nicesi var bunların, bu sadece gözüme ilişenlerden. İnşallah onlara yardımdasınız diyorum...
Şöför de beyinsiz, anca kız kessin aynalardan. Demiyor ki bunca insan ayakta ve birçoğu da desteksiz, hani fermuarı açık biri olsan, bunu farketmiş bile olsan tutunduğum yeri bırakırsam düşerim diyerekten çekmeye korkar insan. Bir başka çocuk daha var, belki bir belki de iki yaş büyük bir diğerinden. Elinde boyunca bir tablet, afedersiniz ama, neyse, başka bir deyişle hiçbir şey umrunda değil. Tabi çocuğu idraksız diye yaka paça arabadan atmayı düşünmüyordum. Ama ne bileyim, nasıl ki kendini gerçekleştiremeyen, mevcut otomatın sınırlarını aşamayan beşerlere insan diyemiyorsam, ona da çocuk demek gelmiyordu içimden.


Kiminiz tüm bu anlatılanları ahlak felsefesi olarak da algılayabilir. Büsbütün yanlışlayamasam da, maksadım bu tür acı örneklerin -çoğaltılabilir- var olduğu gerçekliğini gözler önünde tutmak. Yukarıda söz ettiğim şeyler üzerine biraz düşünmenizi istiyorum. Çünkü Thoreau öyle temel bir düşünceyi gözler önüne getiriyor ki, belki o kız çocuğu orada oturup ağlasa, Thoreau'nun manifestosuna yakın nedenlerden ötürü olacaktı bu...
İyi bir anlatıcı olamadığımı biliyorum, ama mühim bir konu ve üzerine düşünmek gerekiyor. Bizler, en azından bir çoğumuz, nasihat yaşlarımızı çok arkada bıraktığımızı düşünürüz, ama ben bugün değerli bir ablamın buyurduğu gibi, fikri anlamda çıplak hissediyorum kendimi. Ve o kadar çok susmamız gereken şey varken, neden bu kadar çok konuşuruz onu da anlamış değilim henüz. Ama yine de bir kaç soru sormaktan alıkoyamıyorum kendimi.

Kaç hayatımız var ki bizim? Bize bu hayatta hangi kılıflar, ne sebeple meşru? Biz kimiz ya da kim olduğumuzu zannediyoruz? Çok mu değerli varlıklarız?
Bu nasıl bir topluluk, bu yaşananlar ne tür bir izdiham?
Daha ne kadar başkalaşacak, ne kadar değişeceğiz?
Nasıl bir çözüm bulunacaktır? Bu belirsizlikleri giderecek olan nedir? Ve son olarak Baudrillard'ın sorduğu şu soru; Bir çok şey olması gerekirken, neden hala hiçbir şey olmuyor?


Bu lanet edilesi girdap da neyin nesi, kim soktu ulan beni buraya?
50 syf.
·2 günde·Puan vermedi
"İÇİMİZDE İYİ VAR MI? VARSA OTORİTE KARŞISINA GELİNCE TAMAMEN YOK MU OLUYOR?"

"Vergi memuru ya da herhangi bir memur, 'Ben ne yapayım?' diye soracak olursa, cevabım şudur: 'Eğer gerçekten bir şey yapmak istiyorsan istifa et.' "

Bu alıntıyı okuduktan sonra aklıma Kriminoloji dersinde öğrendiğimiz bir deney aklıma geldi. Kitabı incelemekten ziyade, bu alıntıyı baz alarak, deneyden bahsetmek istiyorum.

Yale Üniversitesinde Stanley Milgram adlı bir psikolog ve ekibi, "Milgram deneyi" diye adlandırılan bir deney yapıyorlar. Deneyin amacı "otoriteye itaat"i araştırmak. Deneyde deneklerin davranışlarını gözlemleyerek hangi şartlar altında otoritenin emirlerine uyduklarını ve hangi şartlar altında itaat etmeyi bıraktıklarını araştırıyorlar.

Deney 3 kişiden oluşmakta:
1-Denek ( öğretmeni temsil etmektedir.)
2- Aktör ( öğrenciyi temsil etmektedir. Bazı yerlerde mağdur şeklinde de geçebilir.)
3- Araştırmacı (otoriteyi temsil eder ve emirleri veren taraftır. Bazı yerlerde gözlemci olarak geçebilir.)

Denek ve aktör seçiminde denek olacak kişiye -sanki rastgele seçiliyormuş gibi- iki kâğıt arasından kura çekmesi istenir. İki kâğıtta da öğretmen rolü yazmaktadır. Yani denek her halükarda öğretmen olacaktır.

Deneklere katılımları için saatine 4 dolar verilmektedir. O dönem için bu miktar çok yüksek olmayıp ortalama bir rakamdır. Çok yüksek olmama nedeni ise denekler, parayı almak için deneyi terk etmeme gibi bir psikolojiye girebilirler.

Deneğin görevi, kendisine verilen birkaç çift kelimeyi öğrenciye öğretmektir. Denek kelimeyi okur ve bu kelimeyle eşleşebilecek şıkları okur, öğrencinin cevap vermesi istenir. Eğer öğrenci yanlış cevap verirse; deneğin öğrenciye elektrik şoku vermesi gerekmektedir. Her bir hatada verilen elektrik şoku 15 volt artırılır.

1. Hata-> 15 volt
2. Hata-> 30 volt
3. Hata-> 45 volt
.
.
30. Hata-> 450 volt

Eğer 450 volt verecek olursa, kendisinden iki kere daha bu voltu verilmesi isteniyor ve deney bitiriliyor.

Denek konumunda olan öğretmen, öğrencinin gerçekten de şok aldığını zannetmektedir ancak deneyde elektrik şoku verilmemiştir. Aktör, rol yaparak acı çekiyormuşçasına inleme sesi verir.

Öğrenci, yanında denek de varken şu soruyu soruyor: "Kalıcı bir hasar olur mu?" Cevap: "Acı verici ama kalıcı doku hasarı oluşturmaz."

Aktör hata sayısını arttırdıkça verilen volt da artıyor ve bağırmaya başlıyor, artık cevap vermeyeceğini söylüyor, bir yerlere vuruyor, hiç ses vermediği oluyor. Bu durumlarda eğer denek tereddüt ederse, araştırmacı rolünde bulunan gözetmen, kademeli olarak şu 4 şeyi söylüyor:
1- Lütfen devam edin.
2- Deneye devam etmeniz gerekiyor.
3- Devam etmeniz çok önemli, vazgeçilemez.
4- Başka bir seçeneğiniz yok.

Deneyi daha kapsamlı ve detaylı incelemek için 18 ayrı deney yapıyorlar aslında. Ben buraya bazılarını örnek olsun diye bırakıyorum:

1. DENEY: Mağdurun hiç sesi gelmiyor. 300 voltta sadece duvara vurmak şeklinde tepki var. 315'te cevap vermeyi kesiyor. Bu deney 40 kişi üzerinde yapılıyor. Bu 40 kişinin 26'sı deneyin sonuna kadar gidiyor. İtaat oranı bu deneye göre %65.
2. DENEY: Bu sefer itirazlarda ses veriliyor ve duvarlardan bu duyuluyor. Böyle olunca oran 26'dan 25 kişiye düşerek %62.5 gibi bir veri tespit ediliyor.
3. DENEY: Şartlar değiştiriliyor. Denek ile öğrenci aynı odadalar, onu bizzat görüyor. 40 kişiden 16'sı deneyin sonuna kadar gidiyor. İtaat %40'a düşüyor.
5. DENEY: Bir bodrum katında bu deney yapılıyor. Daha kasvetli bir ortamda, mağdurun sesi var başka bir odada, en başta soruyor: "Bir kalp problemim var sıkıntı olur mu?" diyor. Yine verilen cevap: "Kalıcı doku hasarı oluşmaz."
150,195,330. voltlarda mağdur sorusunu tekrarlıyor. Bu durumda 40 kişide 26 kişi deneyin sonuna kadar gidiyor. İtaat oranı %65. [ Birinci deneyle oran aynı, dikkat çekici bir durum.]
7. DENEY: Gözlemci odadan çıkıyor ve emirleri telefonla veriyor. Bu durumda 40 kişiden 9'u sonuna kadar gidiyor. İtaat %22.5'a düşüyor. Hatta bazı denekler hile yapmış, verilmesi gereken elektrik voltajından daha az volt vermiş. Deneyi bozsa bile, otoriteye karşı gelmekten daha tercih edileblir bulmuşlar.
8. DENEY: Bu deney sadece kadınlara yapılmış. Kadınlar daha fazla empati kurmaya açıklar ve daha az agresifler denmiş ve sonuç kırk kişiden 26 çıkmış. Değişen hiçbir şey yok. İtaat oranı %65.
9. DENEY: Deneye başlamadan önce deneğe, sonuçlardan üniversite sorumlu değildir, şeklinde bir form imzalatıyorlar. Mağdur burada şart koşuyor "Kalp hastasıyım, bitti dersem biter." diyor. Deneklerden dörtte biri mağdurun bu koşulunu itaatsizlik için mazeret olarak sunuyorlar. Dörtte üçü bu koşuldan bağımsız olarak itaatsizlil ediyor. 40 kişiden 16'sı sonuna kadar gidiyor. İtaat oranı %40.
10. DENEY: Üniversitenin dışına çıkılıyor. Kampüs terk ediliyor. Yale Üniversitesi bir güven veriyordu çünkü. Arka plandaki otoriteyi burda kaldırmaya çalışıyorlar. Diğer faktörlerin hepsi aynı kalıyor. Kırk üzerinden 19'a düşüyor. Demek ki üniversite bir güvenmiş. İtaat oranı %47.5
11. DENEY: Şok seviyesini özgürce belirlemek deneğe bırakılıyor. 5. deneyle koşullar aynı. Katılan 40 kişiden 3'ü minimumu, 28'i ilk rahatsızlık sesine kadar artarak volt veriyor, 38'i ciddi bir protestoya kadar devam ediyor. İki kişi 375 ve 450'lik voltları veriyor. Kırk kişiden biri deneyin sonuna kadar gidiyor. İtaat %2.5
12. DENEY: Öğrenci hem çığlık atıyor hem de her çığlık atmasından sonra devam et diyor. Gözetmen ise 150. voltta "Deneğin kalp hastalığı var o yüzden duralım" diyor. Buradaki çalışma 20 kişi ile yapılmış. Hiç kimse deneyin sonuna kadar gitmemiş, hepsi gözetmeni dinleyip 150. voltta bırakmıştır. Bu da demektir ki; kişinin üzerindeki otorite, kişiden daha fazla söz sahibidir.

Peki bu deneyler bize neyi anlatıyor? Bir örnek vermek gerekirse Nazilerde mahkemeler kurulduğunda çoğu kişi savunma olarak "Emir verilmişti, yapmak zorundaydım, ben suçlu değilim ki" demişler. Ancak bu deneyde emri yerine getirmezlerse başlarına hiçbir şey gelmeyecek. Aldıkları ücret ise vazgeçilmez bir ücret de değildir. Peki bu kişiler neden deneydeki otoriteye boyun eğdiler? Şu sonuca varıyoruz: kendini otoriteye beğendirme düşüncesi.

Deneylerde en çok göze çarpan şey; deneğin mağdura karşı sorumlu hissetmesi gerekirken, otoriteye karşı sorumlu hissediyor. Otoritenin istediği şekilde davranınca sorumluluğunun olmadığını düşünüyor ve kendisini olaydan soyutlamış oluyor.

"Bu davranış aslında benden kaynaklanmıyor, otoriteden kaynaklanıyor." diyerek kendi yaptığı davranışa yabancılaşıyor. Deney sonunda deneklere sorulduğunda "bana bağlı olsa yapmazdım." diyorlar. Aslında tamamen kendilerine bağlı.

Ayrıca deneye katılmakla, deneklerde "söz verme psikolojisi" oluşuyor ve sözü yerine getirmeye çalışıyorlar. Bunu "sosyal uygunsuzluk" olarak değerlendiriyorlar.

Özellikle 9. Deney benim en çok dikkatimi çeken deney oldu. Öğrencinin kalp hastasını olduğunu bilerek deneyin sonuna kadar giden kişilerin oranı %40. Her ne kadar 40 gibi az kişi arasında yapılmış olsa da, bence büyük bir oran. Bu da "emri yerine getiriyordum, emir kuluydum" diyerek insanların ne kadar da vahşileşebileceğini net bir şekilde gösterebiliyor aslında.

O zaman başlarken sorduğumuz soruyu şimdi tekrar soralım:
"İçimizde iyi var mı? Varsa otorite karşısına gelince yok mu oluyor?"
88 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Herkese merhaba bu incelememi bu kitap için yapmayı uygun gördüm çünkü az sayıda okunmuş bu uygulamada.
Öncelikle okunup okunmama konusunda kararsız kalacak bir durumu yok kitabın zaten 88 sayfa bir şey bu yüzden o riski rahatça alabilirsiniz.
Kitapta “Yürümek”, “Bir Kış Yürüyüşü” ve “Gece ve Ayışığı” adlı 3 deneme var ve düşüncelerini akıcı bir şekilde dile getirmiş.
Onca yıl öncesinden yazıldığı halde bazı düşünceleri geçerliliğini koruduğu için şahsen üzüldüm bir adım yol kat edemediğimiz için.
Yazarla bir yürüyüşe çıkıyorsunuz ve bizzat sizinle konuşuyor yol boyunca ve çok güzel ayrıntılara değiniyor böylece de sizi kendine çekiyor kitap.
Yazar gördüklerini anlatırken aklıma ünlü ressam Bob Ross geldi bazı betimlemeleri onun resim yaparkenki konuşmalarını anımsattı. (Özellikle ikinci denemede)
Düşüncelerini anlatırken yaptığı alıntılar, verdiği ilginç bilgiler ve gerek kendi yazdığı gerek başka yazarlardan paylaştığı şiirler çok hoşuma gitti.
Malum koronadan dolayı madem dışarı çıkamıyoruz bu kitapla beraber güzel bir doğa yürüyüşüne çıkabiliriz.
Burada “Doğaya sahip çıkalım, koruyup kollayalım.”diye nutuklar atmayacağım ve öyle düz bir şekilde anlatmaktansa sanatla beraber yazarın yapmış olduğu gibi anlatmanın çok daha etkili olacağını düşünüyorum o yüzden yazara ayrıca saygı duydum. Zaten yazardan için ilk çevreci aktivist diye bahsediliyor.
Fazla uzatmadan sözlerimi bitireyim herkese kitabı herkese öneririm, keyifli okumalar dilerim. :)
50 syf.
kitabı her ne kadar thoreau yazmış olsa da. sivil itaatsizlik kavramını ortaya çıkaran sokrates'tır. eylemsel olarak da gandi bu kavramın öncülüğünü yapar. sivil itaasizlik dediğimiz kavram bireyci bir harekettir. peki nedir bu bireyci hareket?
yasaların yapma dediklerini yapma değil, yap dediklerini yapmamaktır.

yap denilenler iktidarın vasfı ve niteliği ne olursa olsun belli bir çıkara hizmet eder. yapma denilenler ise toplum ve birey sağlığını etkileyecek şeyler olduğundan genellikle bu noktada hareket etmez. sivil itaatsizlik bireysel olarak toplumda ve devlet gözüyle vatandaşlık noktasında ''ben de varım! ve senin gibi düşünmüyorum'' diye haykırmaktır aslında.

kısacası sivil itaatsizlik, pasif bir direnişin felsefesini oluşturuyor. daha çok, vicdan ve mantık süzgecinden geçirilerek verilen kararlar gideceği yolu belirler.

şunu da eklemek gerekir ki insanoğlu genellikle kendi ideolojik fikri doğrultusunda gerçekleştiriyor sivil itaasizliği. ancak sivil itaatsizlik olgusu felsefi bir duruştur. bu yüzden ideolojik duruşlar tanımlayamaz bunu. bu olgu ideolojiler üstüdür.
72 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Her kim ki kendini tamamen vatandaşlarına adar, o kişilerin gözünde işe yaramaz ve bencil olur ama her kim ki kendini onlara kısmen adar, hayırsever ve velinimet addedilir.
88 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Thoreau, insan ve doğa arasındaki ilişkiyi
birbirini tamamlayan üç denemeyle “Yürümek”, “Bir Kış Yürüyüşü” ve “Gece ve Ay Işığı” ile okuyucuların huzuruna sunuyor. Yazar, adeta sizinle bir geziye çıkıyor ve kitap boyunca sohbet şeklinde doğada bilinmeyen alanları keşfediyorsunuz. Bunu yaparken medeniyetten büyük ölçüde uzaklaşıyor, fikirleri, uygarlığı ve ilerlemeyi eleştiriyor. İnsanda doğru olan her şeyin yalnızca vahşi ve evcilleşmemiş olduğu görüşüne savunuyor. Doğayı insanın iç gerçeğine dokunan bir güç olarak tanımlarken, toplumu neredeyse şeytanın baştan çıkarıcı bir işi olarak tanımlıyor. “Yürümek” fiziksel bir eylemden çok dünyayla yeniden bağ kurduğumuz, burada ve şimdi mevcut olduğumuz, aslında varlığını bildiğimiz ama bir nevi değerini unuttuğumuz eşsiz doğaya atfedilmiş bir senfoni.
Thoreau, Ralph Waldo Emerson’nun Walden Gölü yakınlarındaki arazisinde kendine bir baraka inşa ederek orada yaşamaya başladı. Bu deneyiminden yola çıkarak yürümek üzerine bir felsefe metni olan “Walden ya da Ormanda Yaşam” eserini kaleme aldı. Meksika - Amerika Savaşı’nı ve köleliğin kaldırılmamasını protesto ederek ve vergi ödemediği için hapse atıldı. Bu deneyimin ardından “Sivil İtaatsizlik” kitabını yazdı ve Gandhi’den, Martin Luther King’e ve birçok lideri etkilemeyi başardı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Henry David Thoreau
Unvan:
ABD'li Klasik Liberal Yazar, Düşünür ve Çevreci.
Doğum:
Concord, Massachusetts, ABD, 1817
Ölüm:
Concord, Massachusetts, ABD, 1862
Henry David Thoreau (12 Temmuz 1817 Concord, Massachusetts'de doğdu - 6 Mayıs 1862 aynı yerde öldü), ABD'li klasik liberal yazar, düşünür ve çevreci.

Hayatı

1817 yılında Massachusetts eyaletine bağlı Concord'da doğdu. Harvard Üniversitesi'nden 1837 yılında mezun oldu. Hiçbir zaman geleneksel bir öğrenci olmamıştı, okul yıllarında transandantalizme ve Ralph Waldo Emerson'a olan ilgisi başladı. Harvard'dan mezun olunca bir süre babasının dükkânında çalıştı, daha sonra bir okulda öğretmenlik yaptı. Düşüncesel anlamda fazlasıyla etkisinde kaldığı, ve ömür boyu dostu olacak Emerson 1841'de onu evine davet etti, ve Thoreau 1843'e kadar sık aralıklarla Emerson'da kaldı. Emerson'ının asistanı gibiydi, The Dial isimli transendentalist dergiye şiir ve nesirleri ile katkıda bulundu. 1845 yılında Concord şehrinin dışında bulunan Walden Gölü kıyısında, Emerson'a ait olan bir arazinin üstüne bir kulübe inşa etti. Burada geçirdiği iki yılın meyvesi olarak "Walden" kitabını yazdı. Walden gölünün kıyısında geçirdi doğayla bütünleşik ama yalnız iki yılın bir diğer meyvesi de, 1849'da yayınlanan, "A Week on the Concord and the Merrimack Rivers" (Concord ve Merrimack Irmakları Üzerinde Bir Hafta) idi. Thoreau'nun sağlığında yayımlayabildiği sadece bu iki kitabı vardır. Diğer eserleri ve günlükleri ölümünden sonra yayınlanmıştır.
1854'de yayınladığı başyapıtı "Walden" Amerikanın en önemli entelektüel akımlarından biri olan New England Transendentalizmi için bir örnek eserdir. Eserde yer alan çevre konusundaki düşünceler ise modern çevreciliğin ve çevre korumanın en önemli satırlarıdır diyebiliriz. Amerikan düşünce tarihi, transendentalizm ve naturalizmde bıraktığı izler ne kadar önemliyse, "Sivil İtaatsizlik" (Civil Disobedience, 1849) isimli makalesi de siyasi tarihe bıraktığı iz de o kadar önemlidir. Meksika savaşı yüzünden, ki ona göre bu savaş sadece köleliği geliştirmek içindi, ödemeyi reddettiği vergi sonucu hapiste geçirdiği bir gece, onun "Sivil İtaatsizlik" isimli makalesini yazmasına neden olmuştur. Daha sonraları Gandhi'nin en büyük ilham kaynağı olacak bu makale Thoreau'nun belki de en ünlü eseridir. Gandhi'nin dışında Tolstoy ve Martin Luther King gibi önemli isimler de Thoreau'nun düşüncelerinden ve eserlerinden ilham almışlardır.
Thoreau, 1862'de, birkaç küçük gezi ve Harvard'daki öğrencilik dönemi dışında hiç ayrılmadığı Concord şehrinde, geçirdiği tüberküloz yüzünden vefat etmiştir. Bütün eserleri 20 cilt halinde 1906'da basılmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 535 okur beğendi.
  • 3.509 okur okudu.
  • 189 okur okuyor.
  • 3.386 okur okuyacak.
  • 112 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları