Henry David Thoreau

Henry David Thoreau

Yazar
8.2/10
142 Kişi
·
371
Okunma
·
120
Beğeni
·
7.818
Gösterim
Adı:
Henry David Thoreau
Unvan:
ABD'li Klasik Liberal Yazar, Düşünür ve Çevreci.
Doğum:
Concord, Massachusetts, ABD, 1817
Ölüm:
Concord, Massachusetts, ABD, 1862
Henry David Thoreau (12 Temmuz 1817 Concord, Massachusetts'de doğdu - 6 Mayıs 1862 aynı yerde öldü), ABD'li klasik liberal yazar, düşünür ve çevreci.

Hayatı

1817 yılında Massachusetts eyaletine bağlı Concord'da doğdu. Harvard Üniversitesi'nden 1837 yılında mezun oldu. Hiçbir zaman geleneksel bir öğrenci olmamıştı, okul yıllarında transandantalizme ve Ralph Waldo Emerson'a olan ilgisi başladı. Harvard'dan mezun olunca bir süre babasının dükkânında çalıştı, daha sonra bir okulda öğretmenlik yaptı. Düşüncesel anlamda fazlasıyla etkisinde kaldığı, ve ömür boyu dostu olacak Emerson 1841'de onu evine davet etti, ve Thoreau 1843'e kadar sık aralıklarla Emerson'da kaldı. Emerson'ının asistanı gibiydi, The Dial isimli transendentalist dergiye şiir ve nesirleri ile katkıda bulundu. 1845 yılında Concord şehrinin dışında bulunan Walden Gölü kıyısında, Emerson'a ait olan bir arazinin üstüne bir kulübe inşa etti. Burada geçirdiği iki yılın meyvesi olarak "Walden" kitabını yazdı. Walden gölünün kıyısında geçirdi doğayla bütünleşik ama yalnız iki yılın bir diğer meyvesi de, 1849'da yayınlanan, "A Week on the Concord and the Merrimack Rivers" (Concord ve Merrimack Irmakları Üzerinde Bir Hafta) idi. Thoreau'nun sağlığında yayımlayabildiği sadece bu iki kitabı vardır. Diğer eserleri ve günlükleri ölümünden sonra yayınlanmıştır.
1854'de yayınladığı başyapıtı "Walden" Amerikanın en önemli entelektüel akımlarından biri olan New England Transendentalizmi için bir örnek eserdir. Eserde yer alan çevre konusundaki düşünceler ise modern çevreciliğin ve çevre korumanın en önemli satırlarıdır diyebiliriz. Amerikan düşünce tarihi, transendentalizm ve naturalizmde bıraktığı izler ne kadar önemliyse, "Sivil İtaatsizlik" (Civil Disobedience, 1849) isimli makalesi de siyasi tarihe bıraktığı iz de o kadar önemlidir. Meksika savaşı yüzünden, ki ona göre bu savaş sadece köleliği geliştirmek içindi, ödemeyi reddettiği vergi sonucu hapiste geçirdiği bir gece, onun "Sivil İtaatsizlik" isimli makalesini yazmasına neden olmuştur. Daha sonraları Gandhi'nin en büyük ilham kaynağı olacak bu makale Thoreau'nun belki de en ünlü eseridir. Gandhi'nin dışında Tolstoy ve Martin Luther King gibi önemli isimler de Thoreau'nun düşüncelerinden ve eserlerinden ilham almışlardır.
Thoreau, 1862'de, birkaç küçük gezi ve Harvard'daki öğrencilik dönemi dışında hiç ayrılmadığı Concord şehrinde, geçirdiği tüberküloz yüzünden vefat etmiştir. Bütün eserleri 20 cilt halinde 1906'da basılmıştır.
Eğer kendimi bir fikre adayacaksam, en azından önce o fikrin kimsenin hakkını gasp etmediğini görmeliyim.
Yalnız olmayı seviyorum, yalnızlıktan daha samimi ve sıcakkanlı bir arkadaş tanımadım. Dışarı çıkıp insanların arasına karıştığımızda, odamızda olduğumuzdan çok daha yalnız oluruz.
"Çoğu adam hayatlarında sessiz bir umutsuzluğu yaşarlar ve mezara hala içlerinde olan bir şarkıyla giderler."
"Zamanın büyük çoğunluğunda yalnız olmanın sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Birileriyle beraber olmak, en iyileriyle bile olsa, kısa bir süre sonra yorucu ve tüketici bir hal alır. Yalnız olmayı seviyorum. Yalnızlıktan daha arkadaş canlısı bir arkadaş görmedim."
En güzel elbiselerinizi bir bostan korkuluğuna giydirip yanında sünepe bir halde dikilirseniz, yoldan geçen herkesin sizi değil, korkuluğu selamladığını göreceksiniz.
Ben, önce insan olmamız gerektiğini, daha sonra başka sıfatları edinmemiz gerektiğini düşünüyorum.
"İnsan vazgeçebildiği eşya oranında zengindir" diyen Thoreau'nun sözüne göre aslında ne kadar da fakiriz değil mi?
Öncelikle biraz Thoreau'dan bahsedelim, çünkü bu adam hakkında iki kelam etmeden kitaptan bahsetmek oldukça anlamsız olur. Sonuçta Gandhi'yi Martin Luther King'i, Tolstoy'u, Proust'u ve daha yazarsam bitmeye niyeti olmayan bir sürü ismi derinden etkilemek sadece böyle bir adamın yapabileceği bir şey. 1800'lü yılların ortalarında köleliğe karşı çıkmak, devletin kalkınma politikalarını eleştirmek gibi kötü(!) huyları olsa da bizce mazur görülebilir. Bu kadar kişiyi etkilediği felsefesinin temeli de sivil itaatsizlik makalesine dayanmakta. (Benim okuduğum basımda kitabın sonuna iliştirilmişti)
Dünyadaki güzel keşiflerin, icatların çoğunun ya kötü bir olaydan sonra yada şans eseri olduğunu hepimiz biliyoruz, sivil itaatsizlik makalesi de aynen böyle ortaya çıkmış. Köleliğin desteklenmesi için harcanacağını bildiği vergileri vermeyi reddedince kendini hapiste bulmasıyla zihninde bir şimşek çakmışçasına bu makaleyi yazmaya koyuluyor. Yılların birikimi de var tabii ama farkında olmadan beklediği kıvılcım gelmiştir sonunda.

Biraz da kitaba değinmek gerekirse isminden ne anlattığını az çok anlamışsınızdır ammavelakin işin felsefesi çok çok daha ötedir. Thoreau amcamız insan yaşayışının çoğu yerine değinir ve mantıksız davranışlarımızı gözler önüne serer bu kitapta. Bir bakarsınız moda tutkunlarını eleştirir,kullandığı örnek de tam altı çizilesidir: "Londra'daki baş maymun bir şapka geçirir kafasına, diğer maymunlar da peşinden onu izler" Bir de bakmışsınız neden ihtiyacımız olmayan onca şeyi satın alır kendimizi boş yere mutsuzluğa sürükleriz, mutluluğu ararken elimizdekini de böylece neden kaybederiz diye sorar kendince. Bunları sohbet havası vererek yapar ama siz anlarsınız size sorduğunu, yanıtınız yoktur yada kendinizi kandırdığınız bir tanesi göz kırpar size. Büyük bir 'Fight club sever' olarak nasıl oradaki baş karakterimiz evini yakıp basar gider arkasına bakmadan, Thoreau amcamız da bırakır varını yoğunu(çoluk çocuk derdi de yoktur zaten) Walden gölünün kenarına yerleşir. Kitapta sadece gölü betimlemek için birkaç bölüm ayrılmış ama ben betimlemelerden hazetmediğim için hızlı geçmiş olabilirim <çaktırmayın ;) >. Naturalizm akımının büyük bir temsilcisi olarak göle öyle bir bakar ki sanki cennetten bir parça tarif eder. Gidip baksak 'normal göl işte' deriz ama biz mecnun olmadıktan sonra Leyla da güzel değildir ki zaten.
Çoğumuzun içinde olan alıp başını gitmek hayalini bu zat-ı muhterem bizden 2 yüzyıl önce bizim yerimize gerçekleştirmiştir. Bizimki laftadır sadece, nasıl olacak ki şimdi her şeyi bırakıp? diye düşünürüz ama kadim felsefenin öngörüsüne göre "Yerin dibini boylamadan arşın üstüne yükselemezsin."

Kitabı okurken siz de küçük şirin kulübesindeki bu adamı izler, bazı düşüncelerine konuk olursunuz. Ayrıca okuduğundan çabuk etkilenen biriyseniz dikkatli olun yoksa bir bakmışsınız tası tarağı toplamış gidiyorsunuz.

Kitapla tanışmam İnto the Wild(yabana doğru diye çevirmişler) filmi sayesinde oldu, iyiki de olmuş. Yoksa bu oturgaçlı düşüngeç Büyük natüralist Thoreau'dan bihaber olacaktım. İyi okumalar :)
'İdraki olmayan doğru bilmez; vicdanı olmayan güzel eylemez.' demiş Fazlıoğlu.


Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere, konu biraz çetrefilli bir konu. Yüzyıllar önce Henry David Thoreau diye bir birey varmış. Günün birinde vergi memurluğu kisvesi altında, birtakım paragözler, insan eti ile beslenen devletgiller bu arkadaşın kapısına dayanır, para ver der bize, tabi bizim delikanlı parasının gideceği düşüncesinden değil, ama yine de can havliyle atılır ve amiyane bir tabirle 'hayırdır oğlum ne parası, siz kime iş koyesiz' der. Alıyorlar bunu nezarete ve o asırları büyüleyecek olan meşhur hikayeye ortam hazırlanmış oluyor. Hikaye çok bilindik ama, ben yine de bilmeyenler için şuraya bırakacağım;
Bizim delikanlı Thoreau, ABD ve Meksika savaşları sırasında kelle başına konan vergiyi ödemeyi reddiyor ve nezarete alınıyor. Gerekçe olarak da ödeyeceği para bir adam öldürmek için, başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasını istememesi. Yani şunu demeye getiriyor; sizler benden para alır, kurşun alırsınız. Onlar da kendi müridlerinden para toplar kurşun alırlar. E geriye İskender Büyük deyişiyle, ahmağın çok olduğu yerde kurşun havada gezer. Daha doğrusu bizler kendi ellerimizle imkan sağlayıp, alan açıyoruz bu tür şeylere. Buna benzer düşünceler aşılıyorlar kitap boyunca. Tabi kendisiyle fikirdaş ve arkadaşı ağabey Waldo bunu duyunca -Thoreau'nun nezareti boyladığını- davranır ve Thoreau'nun hücresine varır. Aralarında şöyle bir diyalog geçtiği söylenir;

- Henry, neden buradasın?
- Waldo, sen neden burada değilsin?

Bu temel düşünce üzerine Thoreau 1840'lı yıllarda görev yaptığı bir okulda bir manifesto okur. Her şeyin başlangıcı olarak alınır manifestosu. Şimdi, o lafız nam salmış yürümüş, çok işler görmüş, toplum üzerinde baya cahillik zedelemesi üzerine yönetimler tarafından yasaklanmış, çeşitli şekillerde yayınlanması engellenmiş, bulundurulması bile yönetime rahatsızlık vermiştir. Bir çok yazara ilham kaynağı olmuş, hemen hemen okuyan her kişinin başucu kitabı olarak görülmüş, üzerine pek çok defa yazılmış. Evet evet Özel'in; Waldo Sen Neden Burada Değilsin?
kitabı da burdan gebe.
Bu kitabımız bu düşüncenin sonuçları, uzanımları ve temas ettiği noktaları, aralarında Gandhi'nin de bulunduğu bir kaç isim tarafından, bu düşünce üzerine görüşler sunulan derleme bir kitap.

Kitabın tabiri caizse kalbinin bir odacağı bence bu dizelerle doluyordu;
"Haksız yasalar varlığını koruyor: Bunlara boyun eğmekle mi yetinelim? Onları düzeltmeye uğraşıp başarana kadar da boyun eğmeyi sürdürelim mi? Yoksa bir an önce çiğneyelim mi onları? Bizimki türünden bir yönetim altında, insanlar genellikle çoğunluğu bu yasaları değiştirmeye kandırana kadar beklemek gerektiğini düşünürler. Karşı koymaları gerekirse peşine düşecekleri çarenin varolan kötülükten daha berbat sonuçlar doğurabileceği kaygısı taşırlar." Sayfa:62


Lafın kısası her ne kadar kör kurşunlara gelmeyi istediğim günler içerisinde okumuş olduğum bir kitap olsa da, güzel bir kitap okudum, bana değil ama buna inanabilirsiniz. Benim dönüp dönüp okuyacağım bir kitap oldu, incelemesi de kitap sonunda sunulan farklı görüşlerden sonra o kadar kolay olmuyor, epey bir süre üzerine düşünmek gerekiyor. Belki tanımak istersiniz diye şeettimm.


Ekstra Düşünceler

İnceleme adı altında günlükler karaladığımız şu günlerde, bir kaç gün önce başımdan geçen ilintili bir olayı da şuraya bırakayım, bundan sonrasını sadece merak edenler okusun.

Şehiriçi çalışan minibüslerin birine bindim geçenlerde, bir kaç durak ötede ortalama 9-10 yaşlarında elinde elma poşetleri ile bir kız çocuğu da benim olduğum arabaya bindi. Az bir yol aldıktan sonra yer olmadığı için ayakta olanlardan o çocuk bir iki sallandı, düşecek gibi oldu. Elimde bu kitap ve kulaklığımda Gasparyandan içimi dağlayan bir senfoni de benimle beraber. Tabii çocuğu tuttum, düşmesine mani oldum. Ama niyeyse dağılmasın veya ezilmesin diye elma poşetlerini yere bırakmak istemeyen kıza poşetlerini bana vermesini, benim taşıyabileceğimi söylemek istemedim. Konumumu biraz daha değiştirip bir ayağımı büyük poşetinin altına koydum, fark etmeyecek şekilde poşetin ağırlığını hafiflettim onun için. Pencereden dışarı bakıyorum, arabanın hız ortalaması 50-60, dağlar, binalar, ağaçlar, marketler ve camiler geçiyoruz, kimsenin veya hiçbir kurumun bu kız çocuğundan haberleri olduklarını zannetmiyorum. Bir ben varım o çocuğa el uzatabilecek, bir de bizim o an yaşadıklarımıza tanık ve seyre dalan arka koltuk seyircisi vardır belki de. Yolculuk bana çok şey düşündürttü, aklıma çocuk istismarcıları geldi bir ara, gözlerimi yumdum, dişlerimi sıktım, burnumdan bir boğadan farksız soluyordum. Tüm bu pislikleri, haksızlıkları, ortadan bir anda kaldıramayacağımın bilincinden ötürü, kafamı pencerenin arasına sıkıştırıp giyotin işlevi görür düşüncesiyle kafamı koparma hissine kapıldım. Aklıma Hidayet geliyor, Allahsız diyorum hep senin yüzünden bu haller. Proust geliyor, Camus geliyor ve haznemde hepsine yetecek kadar küfürler var, biliyorum. Neredeseniz diyorum, hay ben sizin ansiklopedinizi diyorum. Çocuk var diyorum, güçsüz diyorum, poşetler ağır geliyor ufacık kollarına. Kim bilir nicesi var bunların, bu sadece gözüme ilişenlerden. İnşallah onlara yardımdasınız diyorum...
Şöför de beyinsiz, anca kız kessin aynalardan. Demiyor ki bunca insan ayakta ve birçoğu da desteksiz, hani fermuarı açık biri olsan, bunu farketmiş bile olsan tutunduğum yeri bırakırsam düşerim diyerekten çekmeye korkar insan. Bir başka çocuk daha var, belki bir belki de iki yaş büyük bir diğerinden. Elinde boyunca bir tablet, afedersiniz ama, neyse, başka bir deyişle hiçbir şey umrunda değil. Tabi çocuğu idraksız diye yaka paça arabadan atmayı düşünmüyordum. Ama ne bileyim, nasıl ki kendini gerçekleştiremeyen, mevcut otomatın sınırlarını aşamayan beşerlere insan diyemiyorsam, ona da çocuk demek gelmiyordu içimden.


Kiminiz tüm bu anlatılanları ahlak felsefesi olarak da algılayabilir. Büsbütün yanlışlayamasam da, maksadım bu tür acı örneklerin -çoğaltılabilir- var olduğu gerçekliğini gözler önünde tutmak. Yukarıda söz ettiğim şeyler üzerine biraz düşünmenizi istiyorum. Çünkü Thoreau öyle temel bir düşünceyi gözler önüne getiriyor ki, belki o kız çocuğu orada oturup ağlasa, Thoreau'nun manifestosuna yakın nedenlerden ötürü olacaktı bu...
İyi bir anlatıcı olamadığımı biliyorum, ama mühim bir konu ve üzerine düşünmek gerekiyor. Bizler, en azından bir çoğumuz, nasihat yaşlarımızı çok arkada bıraktığımızı düşünürüz, ama ben bugün değerli bir ablamın buyurduğu gibi, fikri anlamda çıplak hissediyorum kendimi. Ve o kadar çok susmamız gereken şey varken, neden bu kadar çok konuşuruz onu da anlamış değilim henüz. Ama yine de bir kaç soru sormaktan alıkoyamıyorum kendimi.

Kaç hayatımız var ki bizim? Bize bu hayatta hangi kılıflar, ne sebeple meşru? Biz kimiz ya da kim olduğumuzu zannediyoruz? Çok mu değerli varlıklarız?
Bu nasıl bir topluluk, bu yaşananlar ne tür bir izdiham?
Daha ne kadar başkalaşacak, ne kadar değişeceğiz?
Nasıl bir çözüm bulunacaktır? Bu belirsizlikleri giderecek olan nedir? Ve son olarak Baudrillard'ın sorduğu şu soru; Bir çok şey olması gerekirken, neden hala hiçbir şey olmuyor?


Bu lanet edilesi girdap da neyin nesi, kim soktu ulan beni buraya?
Trakya’ da Kırklareli’nin 58 Km. kuzeydoğusunda Demirköy İlçesi Sarpdere Köyü yakınlarında yeşilin her tonunu görebileceğiniz bir ormanın içinde, ikinci Jeolojik zamanda (Günümüzden 180 milyon yıl önce) oluşmuş bir mağara vardır. DUPNİSA.
2003 yılında turizme açıldı o mağara. Daha önce mağara gezenler varsa bilirler. Milyonlarca yılda damla damla oluşan o mağaraların içine yürüme yolları adı altında beton merdivenler yapılır. Belli aralıklarla insanoğlu rahat görebilsin diye de ışıklandırılır. Hatta kendi kendimize uydurup şans getirsin diye içini bozuk paralarla doldurduğumuz küçük havuzcuklar oluştururuz içinde. Zavallı insanoğlu…
İşte o Dupnisa mağarasını turizme açılmadan önce 1990 lı yılların sonunda el değmemiş haliyle gezme şansına erişmiştim rehber eşliğinde. Sessiz olup mümkünse hiç konuşmadan, gerekmedikçe el fenerlerini açmadan, karanlıkta tek sıra halinde el ele yürümemiz, belirli bölgelere geldikçe rehberlerin el fenerlerini açıp mağara hakkında bilgiler vereceklerini söylediler bizler. Kabus gibi gelmişti başlangıçta. Ama kabus falan değil gerçeğin ve doğanın ta kendisiymiş yaşayacaklarımız.
Yer yer el fenerleri açıldı, tanıtımlar yapıldı. Özellikle bir bölgeye geldiğimizde el fenerlerimizi açmamız söylendi. Açtığımızda gördüğümüz manzara harikaydı. Binlerce yılda oluşan bir mağaranın içinde doğal bir yaşam vardı. Buz gibi su, sarkıt, dikit ve yarasalar. O manzaranın içinde eğreti duran sadece biz insanlardık. Rehberimiz bir dakika süre ile hepimizin el fenerlerimizi kapatmamızı ve konuşmadan sadece mağarayı dinlememizi istedi bizden. Dediğini yaptık. Karanlığın en koyu halinde görme duyumuzu kullanmadan, sessizliğin sesini, mağaranın özünü gördük biz.. İ-na-nıl-maz-dı.
Tüm yaşantım boyunca doğanın bilinen en derin yerlerinden birinde bir dakikalık zaman dilimi, sadece bir dakika. İnsan ömrünün ortalama 70 yıl olduğunu varsayarsak 36.792.000 dakikalık ömürde sadece bir dakika. Ömrümüzün 36.792.000 de biri. Böyle bir tecrübeyi kendi adıma bir daha edinmem mümkün değildi. Yer yer düşmemek için ellerimizle mağaranın duvarlarına tutunmak zorunda kaldık. Yapışkan, ıslak, çamur gibi bir şey bulaştı ellerimize. Ne olduğunu mağaradan çıktığımızda anlayabildik ancak. Yarasa dışkıları kaplamıştı ellerimizi.16 türde yaklaşık 60 bin yarasaya ev sahipliği yapıyormuş Dupnisa.
Şimdi o mağara maalesef karanlık değil artık. Işıklandırmanın yarasalara ve mağaranın oluşumuna etkisi ne kadardır halen tartışılıyor. Ama bildiğim bir şey var ki asla bir daha eskisi gibi olmayacak ve kimse o mağaranın sessizlikteki sesini dinleyip özüne ulaşamayacak..
Kendi adıma doğaya hak ettiği değeri verme savaşımın en derin sebebidir Dupnisa ve o bir dakika. Doğal yaşam ve Başkaldırı kitabını okurken hep gözümün önüne o günün gelmesi de bundandır.
Belki hayatımızın bir döneminde hepimizin aklından geçmiştir. Kaçıp gitsem bir dağ başına ya da bir su kenarına diye. Düşünmüşüzdür de kaçımız gerçekleştirebilmiştir bunu. İşte THOREAU bunu Walden gölünde iki yıl boyunca başarmış ve tecrübelerini de Doğal Yaşam ve Başkaldırı adıyla da kitaplaştırmış.
Peki neden Walden gölü? Emerson en önemli dostlarından biriydi Thoreau’ nun (bazı noktalarda ayrı düşünselerde) ve Emerson’ un Walden gölünün kenarında bir arazisi vardı. Oraya bir kulübe inşa etti Thoreau ve dedi ki ‘’Sizlerin bir yıl için ödediğiniz kira parasına ben ihtiyaçlarımı karşılayacak bir kulübe inşa ettim’’.
lginç bir kişilik Thoreau, sıradan biri değil. Bir felsefenin fikir babası. Thoreau, Emersonla birlikte Transandantalizm’ in öncülerinden. Transandantalizm, 19. Yüzyılda Sanayi devrimine, materyalizme ve kapitalizme tepki olarak doğmuş, doğa ve insanın birlikteliğine, doğanın da bir çeşit din olduğuna inanan, bilinçli ve temel ihtiyaçlarla yaşamanın erdemini savunan bir görüştür. Kendi içimizi dinleyerek erdem ve ahlaka ulaşabiliriz. Bize bunları öğretecek doğadan başka bir güç yoktur. Doğa kendi başına kusursuzdur ve bir ahenk içindedir ve Kapitalizm bu ahengi bozan bir sistemdir. Bizler doğa ile birlikte yürümeyi başarabilirsek eğer, daha üst gerçekliğe ulaşabiliriz. İnancın üstüne, dinin üstüne ulaşmak mümkündür. Eğer doğadan uzaklaşıyorsak zaten tanrıdan da uzaklaşıyoruz demektir.
Son yüzyılda dilimize giren ve her geçen gün savunucularının arttığı ekoloji akımının kurucusudur aslında Thoreau. Fakat Thoreau’ nun Doğal Yaşamı; kapitalizmin ‘’alternatif yaşam olarak doğa’’ şeklinde bizlere sunduğu organik tarım, organik beslenme değil, tam anlamıyla doğanın kendisiyle birlikte yaşamaktır. Evinin yolu üzerinde ölmüş bir yabani atın kokusundan rahatsız olsa da, O’ nu gömmek yerine doğanın kendi iç dinamiklerine bırakıp diğer canlıların beslenmesine katkıda bulunmaktır ya da kedilerin köpeklerin genetiğini değiştirip sonrada hayvan sevgisinden bahsetmek değil de, dağ kedilerinin evinin önünden geçmelerine izin vermektir.
İnsan özü gereği doğduğu anda hürdür. Fakat önce hükümetler sonra da insanların kendi materyalist hırsları onları köle yapar. Oysa gerçek özgürlük insanın kendi ihtiyaçlarını kendisinin karşılamasında yatmaktadır Thoreau’ ya göre.
Tüm bu doğa tutkusu Thoreau’ nun bir romantik olduğunu zannetmemize sebep olsa da durum bunun tam tersidir ve Thoreau bir realisttir . Doğa vardır ve gerçektir. Doğa bizim değil, biz onun bir parçasıyızdır.
1817-1862 yılları arasında yaşamış ve Harvard’ dan mezun olmuş Henry David Thoreau bu diplomasını hiç kullanmamıştır. Diplomaların anlamsızlığı hakkında ki görüşünü en iyi açıklayan anısı da mezun olup törenle diplomasını aldığı gündür. Aldığı diplomanın koyun derisi üzerine basıldığını fark eden Thoreau, ” Keşke her koyun, kendi derisine sahip çıksa! ” diyerek hem diplomanın ne kadar gereksiz olduğunu, hem de bireyleri kurtaran ve gelişimini sağlayan gücün yine kendisi olduğunu vurgulamıştır.
Sevgili Thoreau sakin ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılayarak Walden Gölü’ nde ki bu kulübede yaşarken, Amerika Meksika’ ya savaş açmış ve Thoreau bu savaşın altında yatan sebebin köleliği yayma çabaları olduğunu görünce savaş ekonomisi adı altında vatandaştan toplanan 1.5 dolar tutarındaki vergiyi, vergi sistemine muhalet ederek ödemediği için hapse atılmıştır. Kız kardeşi kendisine haber vermeden vergiyi ödeyince de bir gün sonra serbest bırakılmıştır (kız kardeşi ile ilişkilerinin bundan sonra nasıl geliştiği hakkında bir bilgi bulamadım maalesef). İşte Thoreau, en ünlü yapıtı olan ve Tolstoy, Mahatma Gandhi ve Martin Luther King’ e ilham veren Civil Disobedience ( Sivil İtaatsizlik) adlı makalesini bu olay sonucunda kaleme almıştır. Sivil itaatsizlik makalesi başka yayınevleri tarafından da son yıllarda ülkemizde basıldığı gibi bu kitabın sonunda da mevcuttur. Maalesef Say yayınlarından çıkan Sivil İtaatsizlik kitabını okuyunca Kaknüs yayınlarından çıkan Doğal Yaşam ve Başkaldırı kitabının çevirisinde ki ve basımında ki özensizliği görüyorsunuz.
Örneğin;
Kaknüs yayınları çevirisi; Amerikan hükümeti kökü yakın zaman öncesine dayanan bir gelenektir, bozulmadan gelecek nesillere ulaştırılmak istense de her saniye ilkelerinden bir şeyler kaybetmektedir. Bu hükümet tek bir adamın gücü ve canlılığından yoksundur; çünkü tek bir adam onu kendi iradesine göre şekillendirebilir….
Say yayınları çevirisi; Yakın geçmişte oluşturulan Amerikan hükümeti, kendisini gelecek kuşaklara olduğu gibi taşımaya çalışan fakat sürekli olarak ilkelerinden bir şeyler yitiren bir gelenek değil midir? Onda bir kişide bulunan güç ve enerji yoktur, çünkü bir kişi bile onu kendi arzularına göre biçimlendirebilir….
Kitapta sık sık karşımıza çıkan yanlış yerde kullanılan noktalama işaretlerini , ya da ‘’memnun’’ yerine memenun, ‘’gibiyim’’ yerine ‘’gibileyim’’ ya da ‘’öteye’’ yerine ‘’öleye’’ yazılması gibi çoğaltabileceğimiz örneklerin olması basımda ki özensizliği ispatlamakta. Oysa Thoreau felsefi yanının ötesinde İngilizceyi ustalıkla kullanan bir yazardır. Örneğin ‘’ Tatlı Ekim rüzgarı havalanıp, yaprakları hışırdatıp göl yüzeyini dalgalandırınca hiçbir kuş duyulmaz ve görülmezdi’’ ya da ‘’ Dalgalar cömertçe kalkıp öfkeyle kıyıya çarparak, bütün su kuşlarının safında yer alırdı, sporcu avcılar kasabaya dükkanlarına dönüp bu işi yarım bırakmak zorunda kalırdı.’’ gibi usta bir yazarın kaleminden çıkmışçasına etkileyici cümleleri var Thoreau’ nun. Bu nedenle diyorum ki; Ahh ahh, böyle özensiz bir çeviriye feda etmeseydi Kaknüs yayınları bu harika kitabı da, daha çok huzur bularak okusaydık o güzelim Walden Gölü' nü doğanın sesini, başkaldırının asaletini ve doğaya sığınmanın yüceliğini Thoreau’ nun anlatımıyla. Kimi yerlerde Türkçe’ den Türkçe’ ye çeviri yapmak zorunda kalsam da ha-ri-ka bir düşün adamını yakından tanıdım. Her şeye rağmen bu kitapla buluşmamızı sağladığı için bile yayın evine teşekkür etmek gerek diye düşünüyorum.
İçinde Sivil İtaatsizlik makalesinin de olduğu ve Walden Gölü adlı kitabının editörlüğünü yapan Walter Harding’ in yazdığı önsöz ile birlikte 20 bölümden oluşuyor kitap. ‘’Okumak’’ ’Yalnızlık’’ , ‘’Ziyaretçiler’’, ‘’Yüksek Prensipler’’ gibi bölümlerin oldukça etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Bu bölümlerde Thoreau’ yu daha iyi tanıma şansınız oluyor. Ormanda yaşayan hayvanları inceleyip, onlar hakkında notlar almış gönüllü bir zoolog gibi günlerini bu işle ilgilenmeye vermiş ve bu bilgileri oldukça detaylı (eğer sayısal verilerle ve gözlemle çok ta ilgili değilseniz bu bölümlerde ki ampirik verilerin yoğunluğu biraz ağır ilerlemenize neden olabilir) bir şekilde kitabın çeşitli bölümlerinde paylaşmış ve mevsimlere göre gölün ve doğanın değişimlerini oldukça etkileyici bir dille anlatmış.
Thoreau’ nun farklı bakış açısına sahip, herhangi bir sınıfa ya da düşünceye dahil olmamasından kaynaklananan ilginç kişiliğini birkaç örnekle açıklamak gerekiyor…
• Thoreau bir anarşistir. Ama ütopyaların toplumla değil, bireyin iç dinamiklerini geliştirmesiyle, bencillikten kurtulup az ile yetinmesiyle kurulacağını savunur.
• Yazdıklarının bir sosyalistin kaleminden döküldüğünü zannedersiniz ama kendisi liberaldir. ‘’ Bilgelik bizi liberalliğe götürür’’ demektedir.
• Münzevi bir hayatı tercih eder ama, kendini insanlardan tamamen soyutlamaz. Zaman zaman köye inip dedikoduları alır ve insanlarla ilişkisini kesmez.
• Kapısı ziyaretçilere her zaman açıktır zaman zaman onlarca insanı evinde ağırladığı olur ama bu varolan üç tane sandalyesinin sayısını arttırmasına sebep olmaz. Böylece anlar ki oturacak yer olmamasına rağmen ona gelen ziyaretçiler Thorueau için gelmektedir.
• Öğrenciliği boyunca herkes Harvard’ ta siyah ceket giyerken, O yeşil ceket giymekte ısrarcı olmuştur.
• Reformisttir ama reformculardan hoşlanmaz ve reform hareketlerine katılmaz. Bu nedenler sebebiyle ne tamamen redddebiliyor, ne de tamamen kabul edebiliyorsunuz yazarı.
Thoreau’ nun Walden gölünde yaşadığı yer, yaşadığımız dönemde bir mimarlık harikası! olarak insanların ziyaretine açılmış. Bu mimarlık harikasını bu linkten görebilirsiniz. Ne şahaser ama …
http://www.arkitera.com/...lu-ziyaretci-merkezi
Neyse ki gölün kenarında Thoreau’ nun yaşadığı evin ve Thoreau’ nun kendisinin de bir replikası varmış.
https://i.hizliresim.com/oVd7B2.jpg
Son sözü Thoreau’ nun kitaptan bir alıntısına bırakmak belki de en vefalı davranış olacak bu düşün adamına karşı. ‘’Bırak gök gürüldesin, çiftçilerin ürününü bozmakla tehdit etse ne olur? Sana getirdiği haber bu değil. Onlar arabalara ve barakalara kaçarken sen bulutların altına sığın! Ticaretle değil eğlenerek yaptığın işlerle geçimini sağla! Toprağın tadını çıkar, ama ona sahip olma! Girişimcilik isteği ve inanç nedeniyle insanlar şu an bulundukları yere gelmiştir, alıp satarlar ve yaşamlarını bir köle gibi geçirirler.
Keyifli okumalar
Kitaplarla çok haşır neşir her okurun kendine has özel yazarları ve kitapları vardır. Ben okuduğum bütün kitaplar bana bir şekilde bir şey katabilme yetisine dikkat ederim ve buna göre okuyacağım kitapları seçerim . Thoreau ve Walden meselesine gelince benim için bambaşka noktadalar. Walden okuduğum en özel birkaç kitaptan biridir, bu kitap doğa üzerine yazılmış en özel metin ve insanın kendini keşfi üzerine yazılmış en özel birkaç metinden biri. Bilmem ne diyebilirim ki başka bazen ne kadar söylersen söyle hep biraz eksik kalır. Bu tarz metinleri seven ve kendini keşfetmek isteyen herkese şiddetle tavsiye ediyorum.
Hiç olmazsa bazen de azıyla yetinmeliyiz...''Bugün evlerimiz mobilyalarla tıka basa doldurulmuş ve kirletilmiştir. Iyi bir ev kadını sabah ilk iş olarak bu mobilyaların çoğunu çöpe atardı'' diyor H.D THOREAU
6 aylık bir aradan sonra kitabı bitirdim..
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki kitabın başında çok zorlanmıştım ama son bölümler beni kendine bağladı özellikle gölde yaptığı ölçümler ve donan gölden buz kalıplarının çıkarılması. .iki göldeki buzun rengine kadar derinliği eni boyu o kadar aşkla belirtilmişki ....insan o kulübede bir gece kalıp buz kütlesinin çıkardığı genlesme muzikalini dinlemeli...
Özellikle son bölüm etkileyici birey-devlet ilişkisini okurken bazı fikirleri paylaşmamak mümkün değil ..kısacası Thoreau insan / doğa temasindan giriş yaparken hiç bir şey için çok para kazanmak zorunda olmadığımızı ve doğanın bizi bir şekilde doyurup /ısıtıp /barındırdığını anlatıyor .
Alt cümle ile özetlersek ""kahve içmek bir ihtiyaç değildir"""
Sevgiyle kalın iyi okumalar. ..
Bitirdikten sonra ''Toplumun olduğu yerde hastalık vardır'' cümlesi çivi çakıldı aklıma. Doğaya sahip olma, git bütünleş! Modern çağın getirdiği ıvır zıvırlardan kurtul; yaslan çimenlere. Çimenleri toz tutmaz. Kendisini doğaya adamış bir insan. Anıları ve gözlemleri beni hayal dünyasına daldırıyor. Ben de herkes gibi biraz huzur istiyorum. Huzurun doğada olduğuna inanıyorum. Sadece cesaretim yok! Alışmışız şehir hayatının bize verdiklerine ya da bilgisizliğin bedelini bir şekilde ödüyoruz. Bu tür kitapları okumaktan çok keyif alıyorum ama bir süre sonra beni karamsarlığa itiyor.
İçinde yaşadığımız kapitalist, tüketime dayalı, teknolojiyle o kadar iç içe ki artık teknolojiye boğulmuş ve hareket dahi edemeyen toplumun bir ferdi olarak bu kitabın, bizim yaşam tarzımızla zerre alakası olmadığını ve olamayacağını belirterek başlayalım. Hani arada, sırf ortamlarda farklı görünmek adına samimiyetsizce dile getirdiğimiz ama dilimizin ucuyla zikredip kendimiz de yapabileceğimize inanmadığımız doğal yaşamı tercih etme durumu, kitapta detaylı bir şekilde yansıtılıyor. Yine de olur da doğanın çağrısına kulak verecek oluruz, bu çağrıya uyacağımız çağ, anca emeklilik çağımızdır. Çünkü o zamana kadar biz bu düzenin verdiklerinden yüz çeviririz, düzen de zaten bizi, artık çürümeye yüz tutacak kadar kullanıp tüketmiştir. Peşimizi bırakır yani, biz onu terk ederiz gibi düşünmeyin.
Thoreau denilince genelde akla "sivil itaatsizlik" kavramı gelir ama bu kitapta bunun etkilerini pek görmüyoruz. Tamam, topluluk içinde yaşamı reddetmiş ve bir süre dahi olsa ormanda, Walden Gölü çevresinde yaşamış, kamu malını, karnını doyurmak ve barınmak için kullanmış ama, kitapta baskın bir direniş veya devletin, bu yaşam tarzına bir müdahalesinden bahsedilmiyor. Devlet görevlileri falan gelip de "burayı boşalt" demiyorlar, Thoreau da onları sopayla kovalamıyor yani.
Kitabın anlatımı güzel. Özellikle doğa ön planda olduğundan, tasvirler de gayet etkileyici. Anlatılan mekanın ortasına bırakıveriyor sizi satırlar. Yazar da sanki karşınızda oturup, size o yılların hikayesini anlatıyor gibi bir hisse kapılıyorsunuz lakin çok konuşan insanları dinlerken olduğu gibi burada da, konuya olan ilginizi kaybedebiliyorsunuz. Bazı yerler sırf okumuş olmak için okunuyor yani. Bunda yazarın detaycılığının da etkisi yok değil. Bunun yanı sıra, sanırım kitabı yanlış bir zamanda okudum. Hani kitaba uymak için emekliliği beklemek gerek gibi bir çıkarımda bulundum ya, uymasak dahi kitabın atmosferine iyice kapılabilmek için bence yazın okunmalı.
Thoreau'nun, güzel bir yaşam sürmek adına yaptığı ve okuyucularına da önerdiği "az eşya, çok huzur" tarzı yaşam, günümüz maddiyatçı toplumunda sayılı insanda anca karşılık bulacaktır. Malum, çağımız "Gelin Evi" çağı... Bunun yanında, "çevrimdışı yaşam"ı "hayattan kopuş" olarak değerlendiren günümüz insanı, kapsama alanı dışındaki yerleri otomatik olarak yaşam alanı kategorisinden çıkaracaktır. Son olarak şuna da değinmek isterim ki, yazarın vejetaryen tarzı yaklaşımı bende karşılık bulmadı maalesef. Vejetaryenliğin ve veganlığın bende olumlu bir çağrışımı yok. Kaldı ki kendisi de, zor durumlarda kaldığında yahut başka düşünceler eşliğinde, dağ sıçanı dahi yemiştir.
Öncelikle Thoreau'ya ucundan dokunan bir film önerisi: Into the wild.

Thoreau'nun genel teması yürüyüş üzerine olan beş adet denemesini içeren kitap, Ralph W. Emerson'un yazarın ölümünden kısa süre sonra yazdığı bir 'yaşamöyküsel portre' ile noktalanıyor.
Özellikle kış'a ve yolculuğa yaptığı atıflar sebebi ile yazıları ayrı bir okunası, ayrı bir güzel.

Now comes good sailing.. Parçası olduğumuz Doğanın farkında olalım dostlar.

Into the wild seslerinden birini de şuraya bırakalım :)
https://soundcloud.com/...eddie-vedder-society
Henry David Thoreau'nun kitaplarında işlediği konular; sivil itaatsizlik, baş kaldırı ve pasif direniş konuları olduğu için bu kitabına büyük umutlarla başlamıştım. Efsane bir yazar ile karşılaşabileceğimi düşünmüştüm. Maalesef öyle olmadı.

Yazar, hayatının belli bir döneminde insanlardan kaçarak bir göl kenarında yalnız başına yaşamaya başlamış bir yazar ve bu kitabını da oradaki hisleri ve gördükleri üzerine kaleme almış. Başlangıç bölümleri biraz daha güzel ve bilgilendirici olsa da kitabın sonlarında yalnızca Walden Gölü ve çevresinde gelişen olayları anlatıyor. Doğal olarak biz okurları Walden Gölü ve Walden Gölü'ndeki değişimler ilgilendirmiyor ve belli bir süreden sonra kitap sıkıcı bir hal alıyor.

Tavsiye etmem, ancak ilk bölümleri de bana yeter diyorsanız, elbette okuyabilirsiniz.

Yazarın biyografisi

Adı:
Henry David Thoreau
Unvan:
ABD'li Klasik Liberal Yazar, Düşünür ve Çevreci.
Doğum:
Concord, Massachusetts, ABD, 1817
Ölüm:
Concord, Massachusetts, ABD, 1862
Henry David Thoreau (12 Temmuz 1817 Concord, Massachusetts'de doğdu - 6 Mayıs 1862 aynı yerde öldü), ABD'li klasik liberal yazar, düşünür ve çevreci.

Hayatı

1817 yılında Massachusetts eyaletine bağlı Concord'da doğdu. Harvard Üniversitesi'nden 1837 yılında mezun oldu. Hiçbir zaman geleneksel bir öğrenci olmamıştı, okul yıllarında transandantalizme ve Ralph Waldo Emerson'a olan ilgisi başladı. Harvard'dan mezun olunca bir süre babasının dükkânında çalıştı, daha sonra bir okulda öğretmenlik yaptı. Düşüncesel anlamda fazlasıyla etkisinde kaldığı, ve ömür boyu dostu olacak Emerson 1841'de onu evine davet etti, ve Thoreau 1843'e kadar sık aralıklarla Emerson'da kaldı. Emerson'ının asistanı gibiydi, The Dial isimli transendentalist dergiye şiir ve nesirleri ile katkıda bulundu. 1845 yılında Concord şehrinin dışında bulunan Walden Gölü kıyısında, Emerson'a ait olan bir arazinin üstüne bir kulübe inşa etti. Burada geçirdiği iki yılın meyvesi olarak "Walden" kitabını yazdı. Walden gölünün kıyısında geçirdi doğayla bütünleşik ama yalnız iki yılın bir diğer meyvesi de, 1849'da yayınlanan, "A Week on the Concord and the Merrimack Rivers" (Concord ve Merrimack Irmakları Üzerinde Bir Hafta) idi. Thoreau'nun sağlığında yayımlayabildiği sadece bu iki kitabı vardır. Diğer eserleri ve günlükleri ölümünden sonra yayınlanmıştır.
1854'de yayınladığı başyapıtı "Walden" Amerikanın en önemli entelektüel akımlarından biri olan New England Transendentalizmi için bir örnek eserdir. Eserde yer alan çevre konusundaki düşünceler ise modern çevreciliğin ve çevre korumanın en önemli satırlarıdır diyebiliriz. Amerikan düşünce tarihi, transendentalizm ve naturalizmde bıraktığı izler ne kadar önemliyse, "Sivil İtaatsizlik" (Civil Disobedience, 1849) isimli makalesi de siyasi tarihe bıraktığı iz de o kadar önemlidir. Meksika savaşı yüzünden, ki ona göre bu savaş sadece köleliği geliştirmek içindi, ödemeyi reddettiği vergi sonucu hapiste geçirdiği bir gece, onun "Sivil İtaatsizlik" isimli makalesini yazmasına neden olmuştur. Daha sonraları Gandhi'nin en büyük ilham kaynağı olacak bu makale Thoreau'nun belki de en ünlü eseridir. Gandhi'nin dışında Tolstoy ve Martin Luther King gibi önemli isimler de Thoreau'nun düşüncelerinden ve eserlerinden ilham almışlardır.
Thoreau, 1862'de, birkaç küçük gezi ve Harvard'daki öğrencilik dönemi dışında hiç ayrılmadığı Concord şehrinde, geçirdiği tüberküloz yüzünden vefat etmiştir. Bütün eserleri 20 cilt halinde 1906'da basılmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 120 okur beğendi.
  • 371 okur okudu.
  • 41 okur okuyor.
  • 677 okur okuyacak.
  • 15 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları